E) Mü’en’en Hadis: Hadis Usulü Online Oku

41452

 


E) Mü’en’en Hadis:

 

İsnâdında “haddesenâ fiilânun enne fulânen
haddesehü..” (Bize falan kendisine falanca ravinin hadis anlattığını haber
verdi) gibi enne harfini ihtivâ eden ibârelerle rivâyet edilmiş hadisler. “Enne”
ibaresinin senedin ittisaline delalet edip etmediği hususu muhaddisler arasında
ihtilâf konusu olmuştur. İbnü’s- Salah ve bu hususta ona tâbi olan Nevevî’nin
ifâdelerine göre Ahmed b. Hanbel ve muhaddislerden bir cemaat (enne)’nin (ene)
gibi olmadığını yani ittisale delâlet etmediğini; senedin muntakı sayılacağını,
ancak aynı haberde bir başka yönden sema’ın belli olması halinde ittisâl ile
hükmedilebileceğini söylemişlerdir. Bununla beraber çoğunluk, bu arada İmam
Malik, İbn Enes, “enne”nin, râvisi tedlîsten sâlim ve şeyhine mülâki olduğu
bilindikçe, ittisâl yönünden “an” gibi olduğunu ileri sürmüşlerdir.[1]
Bu hususta İbn Abdilberr, “enne” ve “an” gibi rivâyette kullanılan harflere ve
sair elfaza değil, râvi ile şeyhi (hocası) arasındaki mülâkât, mücâlese,
müşâhede ve semâ’a itibar etmek gerektiğini söylemiş ve “rivâyette semâ’ın belli
olmasını şart koşmak manâsızdır; zira icmâ ile sâbit olmuştur ki Sahâbîye kadar
uzanan isnadda Sahabî ister “an”, isterse “enne”, ister “kâle” ve isterse “semi’tu”
tabirini kullanmış olsun; hepsi de muttasıldır” demiştir.[2]

Muhaddislerden Berdîcî, mü’ennen hadiste semâ
vuku bulduğu için, bir başka hadis yoluyla meydana çıkıncaya kadar onu munkatı
(isnadında kopukluk olan) hadis kabul edenlerdendir.[3]

İbnü’s-Salah, Berdicî’nin bu görüşünü konu
ederek şu müşâhedesini anlatır: Berdicî’den nakledilen bu görüşün aynını Yakub
İbn Şeybe’nin Müsned’inde gördüm. Yakup, Ebu’z-Zübeyr’in rivâyet ettiği (Ebu’z-Zübeyr):
“Ammâr demiş ki, ben, Rasulullah (s.a.s) namaz kılarken yanına geldim ve
kendisine selâm verdim, O da benim selâmımı aldı” hadisini zikretmiş ve bunun
müsned mevsûl (yani isnadı kesintisiz hadis) olduğunu söylemiştir. Sonra Kays
İbn Sa’d’ın aynı haberle ilgili (Kays İbn Sa’d) rivâyetini zikretmiş, bunun da
an Ammâr kâle: Enne Ammâren merre, denilmesi dolayısıyla mürsel olduğunu ileri
sürmüştür.[4]

İbnüs Salah’ın bu ifâdesinden anlaşıldığına göre
aynı hadisin iki rivayetinden birinde “an Ammâran kâle” diğerinde “enne Ammâran
merre” denilmesi sebebiyle birinci muttasıl; ikinci mürsel veya munkatı
sayılmıştır. Bu, şu demektir ki; (enne) ittisâle (yani isnadın bitişikliğine
kesintisiz oluşuna) delâlet yönünde (an) gibi değildir. (An) ittisâle delâlet
ettiği halde (enne) buna delâlet etmez.[5]
Ayrıca bu görüş, yine İbnü’s-Salah’ın Ahmed b. Hanbel’den naklederek verdiği
“(an) ve (enne) aynı (eşit) değildir” hükmüne uygundur.[6]

Ancak diğer taraftan el-Irakî, İbnü’s- Salah’ın
Ulûmu’l-hadîs’ine yazdığı et-Takyîd adlı eserinde bu görüşe itiraz eder ve şöyle
der: “Musannıf (İbnü’s-Salah)’ın Ahmed b. Hanbel ve Ya’kûb İbn Ebî Şeybe’den
(an) ile (enne)nin birbirinden ayrı şeyler olduğuna dair hikâye ettiği görüş,
onun anladığı gibi değildir. Aslında gerek Ahmed b. Hanbel ve gerekse Yakup b.
Ebî Şeybe (enne) sebebiyle (an) ile (enne) arasında bir ayırım yapmış
değillerdir. Şayet burada bir ayrılık söz konusu edilirse bu başka bir sebep
dolayısıyladır. Yakub b. Ebî Şeybe (enne) ile gelen rivâyeti mürsel olarak
tasvip etmiştir. Çünkü İbnu’l-Hanefiyye kıssayı Ammar’a nisbet etmemiştir. Eğer
o, “enne Ammâran kâle merertü bin’n-Nebiyyi (s.a.s)” demiş olsaydı rivayeti
mürsel kalmazdı. Fakat “enne Ammaren merre” lafzı kullanıldığı için İbnu’l-Hanefiyye,
şâhid olmadığı bir hâdiseyi anlatmış oluyordu. Gerçekte İbnu’l-Hanefiyye,
Ammar’ın Hz. Peygamber’e uğrayıp ona selâm verdiğini bizzat müşâhede etmemişti.
Bu sebeple hadisi mürsel olarak nitelemiştir. Kaideye göre bir râvi, her hangi
bir hâdiseyle ilgili bir hadîs naklettiğinde, eğer Hz. Peygamber’le bazı ashabı
arasında cereyan eden bu olaya yetişememişse ve bunu rivayet eden o hâdiseye
şâhid olmuş bir sahabî ise, râvinin hâdiseye şâhid olup olmadığı kesinlikle
bilinmese bile, rivâyetin muttasıl olduğuna hükmedilir. Eğer olayın meydana
geldiği döneme yetişmemişse, rivâyet mürseldir. Eğer râvi Tabiî ise rivâyet
munkatıdır. Eğer Tâbiî, olayın meydana geliş zamanına yetiştiği bir hâdiseyi
naklediyorsa, muttasıldır. Aynı şekilde vuku buluş zamanını idrak etmemiş, fakat
bunu Sahabîye isnad (nisbet) etmişse, bu da muttasıldır, yoksa munkatı’dır.[7]

Ahmed b. Hanbel’in “(an) ve (enne) aynı
değildir” sözü de bu kaideye uygundur. Nitekim Hatip el-Bağdadî’nin el-Kifâye’deki
rivayetine göre Ahmed İbn Hanbel’e bir kimsenin “Kale Urve enne Aişe kâlet” (Urve
dedi ki, Aişe (r.a.) şöyle dedi.) demesi ile “an Urve an Aişe” demesi arasında
fark bulunup bulunmadığı sorulduğu zaman, “Nasıl fark olmaz” demiş ve iki lafız
arasını, birincide Urve’nin zamanına yetişmediği kıssayı Hz. Âişe’ye isnad
etmemesi; ikincide ise, an’ane ile ona isnad etmesi dolayısıyla ayırmıştır. Bu
bakımdan birinci mürsel, ikinci muttasıldır.[8]

Suyutî’nin açıklamasına göre daha sonraki
devirlerde icazet yolu ile alınan hadislerin rivayetinde (enne)nin kullanılışı
çoğalmış, Mağribliler ise (an) ve (enne)’yi hem sema’da hem de icâzette
kullanmışlardır.[9]

Mü’ennen hadis tâbiri hakkında görülen bu
izahlar, alimlerin Hz. Peygamber (s.a.s)’in hadisini sağlam temellere oturtarak
rivayet etmeye yönelik göstermiş oldukları fevkalâde ilmî titizliği
anlatmaktadır. Görüldüğü gibi, hadis rivayet usûlünde, hadisi ilk kaynağından
alan râvinin bunu ifade ederken (an) veya (enne) kelimelerini kullanmasına göre
farklı hükümler açıklanmıştır. Bu tür durumlar, sadece İslâm kültürüne özgü olan
rivayet müessesesinin çok dakik ve titiz olarak oluşturulmuş kaideler üzerine
binâ edildiğini göstermektedir.[10]

Bu da mu’an’an gibidir. Râvî, semâ’yı tasrîh
eden bir sigadan kaçınıp enne diyerek rivayet ettiği hadîse mü’en’en denmiştir.
Meselâ kale haddesena Zuhriyy enne İbnu’l-Müseyyeb kaddesehu bi keza şeklinde
bir ifade kullanması İmam Mâlik e göre mu’an’an gibidir. Ancak Ahmed İbnu Hanbel
ve diğer bazıları an ile enne’nin geldiği sigaların aynı olmayacağını söylerler.
Hatta bunlar sema açıklık kazanmadıkça enne ile yapılan rivâyet munkatı’dır
derler.

Ancak cumhur: “enne ittisal ifâde etmede tıpkı
an gibidir, mutlak olarak gelmişse, önceki şartlar tahtında bunda da sema’ya
(ittisâle) hükmolunur” demiştir.

İcâzetle tahammül edilen rivâyetin sevk sigası
olarak, tıpkı “an” gibi “enne”nin de kullanıldığını husûsen mağriblilerin an ve
enne her ikisini sema ve icâzette kullandıklarını, Suyûtî Tedrib’de kaydeder.[11]



 




[1]

İbnü’s-Salah, Ulûmu’l-Hadîs, Nşr. Nureddin Itr, Beyrût 1981 s. 57; Suyutî,
Tedrîbu’r-Râvî (Medine 1972) Nşr. Abdülvehhab Abdüllatif 1/217.



[2]

İbnü’s-Salah, a.g.e., s. 57.



[3]

el-Emîr Es-San’anî, Tavzihu’l-Efkâr, Nşr, Muhammed Muhyiddin Abdulhamîd,
Kahire 1366 1/338.



[4]

İbnü’s-Salah, a.g.e., s.57; Suyutî, Tedrîbu’r-Ravî, s. 218.



[5]

Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1980 s. 260-261.



[6]

İbnü’s-Salah, a.g.e., s. 57.



[7]

el-Irakî, et-Takyîd ve’l-Îzâh, Nşr., Abdurrahman Muhammed Osman, Kahire 1985
s. 85.



[8]

el-Irakî, et-Takyîd ve’l-İzâh, s. 85.



[9]

Suyutî, Tedribu’r Ravî, s. 219.



[10]

Sabahaddin Yıldırım, Şamil İslam Ansiklopedisi: 4/328.



[11]

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/133.