4- CERH VE TA’DÎL KAİDELERİ Hadis Usulü Online Oku

42658

4- CERH VE
TA’DÎL KAİDELERİ

 

Usûl kitaplarında rivâyeti kabul edilenlerin
vasıflarını beyan sadedinde bazı kaideler açıklanmaktadır. Bunlardan bir
kısmına, işlenen mevzu ile alâkası sebebiyle başka yerlerde temas edilmiş olsa
bile, topluca, kendi sistemi çerçevesinde görülmesinde fayda var. Bu sebeple,
Tedrîbu’r-Râvî’de yer verilmiş olan uzun açıklamaların bir kısmından kaçınarak
okuyucuyu tatmin edecek asgarî izahla bu kaideleri belirtmeye çalışacağız.


Birinci Kaide:

Bir rivayetin kabul edilebilmesi için ravisinin
zâbıt ve âdil olması lâzımdır. Adaletin gerçekleşmesi için büluğ, akl, İslâm,
itikad, diyanet, mürüvvet, sıdk, şöhret, lika gibi şartlar arandığını, bunlardan
ne kastedildiğini daha önce açıkladık.


İkinci Kaide:

Bir ravinin adâleti, onun hakkında âdil iki
kişinin “âdildir” demeleriyle veya alimler nezdinde adaletiyle iştihâr etmesi ve
hakkında senâ edilmiş olmasıyla sabitleşir. Nitekim Tâbiîn ve Etbauttâbiîn’in
büyükleri ve meşhurları böyledir.

Ebu Bekr el-Bakillânî şöyle demiştir: “Şâhid ve
muhbir, her ikisi de, adâletleriyle meşhur olmadıkları takdirde tezkiyeye
muhtaçtırlar, zira durumları meşkuktur, adâlet üzere olmaları da adaletsiz
olmaları da câizdir…”


Üçüncu Kaide:

Râvînin zabtı, çoğunlukla, mutkın olan sika’lara muvafakatıyla bilinir. Nadir
rastlanan muhalif rivayetleri zabtını ihlâl etmez. Ancak bunlar miktarca artarsa
zabtının zayıflığına hükmedilir ve kendisiyle ihticâc edilmez. Sikalara
muvafakatın lafzî olması şart değildir, rivayetler ifâde ettikleri manalarda
uygunluk arzetseler bu yeterlidir.


Dördüncü Kaide:

Sahih ve meşhûr olan kavle göre, bir ravi
hakkında yapılan ta’dil gayr-ı müfesser de olsa yani sebebi belirtilmemiş de
olsa makbûldür. Cerh ise, müfesser olmadan kabul edilmez.

Ta’dîl’de açıklama şartının konmaması adâlet
sağlayan sebeplerin çokluğundan ve dolayısıyla bunları birer birer saymanın
zorluğundandır. Bu suhulet konmamış olsaydı muaddil, her şahıs için: “Şunları
şunları yapmazdı, şunları şunları irtikab etmemiştir, şunu şunu yapardı…” diye
yapılması veya terki fısk olan şeyleri sayması gerekecekti. Bunun nasıl bir
zorluk olacağı açıktır.

Ancak cerh buna benzemez. Tek bir menfi işi
yapması cerh için yeterlidir. Bunu söylemenin hiçbir zorluğu da yok. Mâlum
olduğu üzere, cerh sebepleri hususunda insanlar çok farklıdırlar. Mesela birisi,
kendi nazarında cerh sayılan bir sebeple raviyi cerheder, halbuki bu,
nefsülemirde (gerçekte) cerh değildir. Öyle ise cârih, cerhin sebebini beyan
etsin ki, başkalarına, bu gerçekten kâdih (yaralayıcı) mi, değil mi
değerlendirme imkânı tanısın. Söylediğimiz bu prensip İbnu Salâh, Hatîbu’l-Bağdadî,
Buharî gibi büyüklerin benimsedikleri sahih görüştür. Fukaha ve usulcüler bu
görüş üzerine hareket etmişlerdir. Nitekim, Sahîheyn bahsini işlerken, Buhârî ve
Müslim’de bazılarınca cerhedilen zayıf ravilerden söz etmiş ve ilaveten
bunlardan bir kısmının, Buhârî ve Müslim nazarında “zayıf değillerdir” diye
değerlendirildiğini kaydetmiştik. Aynı davranış Ebu Davud başta diğer
muhaddislerde de görülür.

Bu durum, muhaddislerin, cerh sebebi belli
edilmeden “zayıftır”, “birşey değildir” gibi mücmel ve mübhem cerhi kabul
etmemeyi düstûr edindiklerine delâlet eder. Benimsenen yolun bu olduğunu
gösteren bir başka husus daha var. O da şudur: Bir kısım rivayetler gösteriyor
ki böyle mübhem cerh’te bulunan carihlerden cerh sebebini açıklamaları taleb
edildiği zaman, muhâtabı tatmin eden, gerçekten cerhi gerektiren bir sebep
zikredememişlerdir. Hatibu’l-Bağdadî bu meseleye müstakil bir bab tahsîs ederek
pek çok misal sunar. Kaydettiği bir örneğe göre, Şu’be’ye: “Falancanın hadisini
niye terkettin?” diye sorulunca: “Ben onu, kadana’ya binmiş, koşturmak için
hayvancağıza ayaklarıyla vuruyor gördüm” der[1].
Keza Sâlih el-Mürrî’nin hadisleri hakkında Müslim İbnu İbrahim’e suâl edilince
şu cevabı verir: “Salih’le de işin ne? Bir gün Hammâd İbnu Seleme’nin yanında
ismi geçmiş idi, Hammâd burnunu sildi.” Bir başka rivayet Şu’be’nin şöyle
söylediğini bildirmektedir:

“- Minhâl İbnu Amr’ın evine gitmiştim. İçeriden
bir tanbur sesi geldi, ben de geri döndüm”. Bağdadî yanlışlığı noktalamak için:
“Keşke sorsaydın, adamın belki de bundan haberi yoktu!” der. Şu’be’nin bu çeşit
yanlış hareketlerini belirtmek için Bağdadî bir de şu rivayeti kaydeder: “Vekî
anlatıyor: Şu’be dedi ki: Kendisinden Ebu İshâk’ın hadis rivayet ettiği
Nâciye’ye rastladım. Satranç oynuyordu. Rivâyetini almadım. Sonra (adamcağız
ölünce) rivayetlerini bir başkası vasıtasıyla yazdım.”

Bağdadî’nin kaydettiği son bir vak’aya göre,
Hakem İbnu Uteybe’ye “Zâzân’dan niye hadîs rivâyet etmiyorsun? diye sorulmuş da:
“O, çok konuşan biridir” diye cevâp vermiş.

Şüphesiz bunların hiçbirisi ravinin terkini
gerektirecek kusurlara girmez.

Sayrafi: “Falanca kezzâbtır” derse bu da yeterli
değildir, mutlaka sebebi açıklanmalıdır. Çünkü kizb kelimesi galat manasına da
gelir, nitekim “Ebu Muhammed kizbde bulundu” sözü bu manadadır” demiştir.

Bu meseleyi te’yîden İbnu Salâh der ki:

“Şöyle bir itirazda bulunmak mümkündür:
“Âlimler, râvileri cerhedip hadîslerini reddetmede hadis imamlarının cerh ve
tadil üzerine yazmış bulunduğu kitaplara itimâd ediyorlar. Halbuki bu eserler
nâdiren cerh sebeplerini açıklar. Müelliflerin kitaplarda mûtad âdetleri
“falanca zayıftır”, “falanca bir para etmez” vs. veya “Bu zayıf bir hadistir”
veya “Bu, gayr-ı sâbit bir hadistir” gibi bir tabir kullanıp geçmektir. Böyle
olunca sebep beyan etme şartı koşmak, bu eserleri iptal etmeye ve çoğu durumda
cerh kapısını kapamaya müncer olmaz mı?”

İbnu Salâh, sonra şu cevâbî açıklamayı yapar:
“Cerh sebebini açıklamayan cerh ve ta’dîl kitapları, -biz cerhi tesbit ve cerh
hükmü vermede onlara itimad etmesek bile- onların cerhettiği şahısların
hadîslerini kabulde tevakkuf etmemize yararlar. Çünkü, ne de olsa, onlarda gelen
cerh, bizde raviler hakkında kavi bir şüphe uyandırır, bunun üzerine ravinin
halini araştırırız. Şayet şüphe gider, güven hasıl olursa rivayetini kabul
ederiz. Nitekim durumu böyle olan nice sahîheyn ravisi vardır.”

Sahih olan bu görüş dışında başka görüşler de
vardır. Özetle:


1-

Yukarıdakinin tersine, gayr-ı müfesser cerh kabûl edilmeli, ta’dîl müfesser
olmalı,


2-

Cerh de ta’dîl de müfesser olmalı,


3-

Cârih ve muaddil cerh ve ta’dîl erbabını bilip anlayan itikad ve amellerinde
sağlam kişilerse cerhte de ta’dil’de de sebeb beyan etmek gerekmez. Başka
vesîlelerle daha önce de yer verdiğimiz bu görüşü Kadı Ebu Bekr, cumhur’un
görüşü olarak nakletmiş, İmâmu’l-Harameyn, Gazâli, Râzî ve Hatib benimsemiş,
Ebu’l-Fazl el-Irâkî, el-Bulkînî görüşün “sahîh” olduğunu te’yid edip
benimsemişlerdir.

İbnu Hacer bu meseleye bir başka vüs’at
kazandırmıştır. Der ki: “Bu ilmin imamlarından biri tarafından tevsîk edilmiş
biri, mücmel bir cerhle cerhedilmiş olsa, bu kimse hakkındaki cerhi yapan cârih
her kim olursa olsun, müfesser olmadıkça cerhi kabul edilmez. Çünkü onun sikalık
rütbesi kesinleşmiştir, bu ancak açıkça beyan edilen bir kusurla izâle
edilebilir. Zira bu ilmin imamları, dini durumlarını ve rivayetini iyice
tedkîkten geçirmedikleri, gerekli araştırmayı yapmadıkları kimseyi tevsîk
etmezler. Onlar bu meselede insanların en uyanıklarıdır, onlardan birinin
hükmünü sarîh bir kusur nakzedebilir.”

Eğer bir râvi, cerh ve tâdili bilen birisi
tarafından gayr-ı müfesser olarak cerhedilse ve bu râvî daha önce ta’dîl
edilmemiş idiyse bu cerh onun hakkında kabul edilir. Zira böyle birisi ta’dîl
edilmemiş olması sebebiyle meçhûl durumundadır. Bu râvi hakkında cârihin sözünü
mûteber kılmak ihmâl etmekten daha iyidir. Cerh ve ta’dîl ilminin zirvesinde yer
alanlardan Zehebî: “Bu ilmin âlimlerinden iki tanesi, hiç bir zaman ne zayıf bir
kimseye sika demede, ne de sika bir kimseye zayıf demede ittifak etmemişlerdir”
der. Nesâî’nin, hadis kabul etmede prensibi, terkinde ittifak edilmemiş
ravilerden hadis almaktı.


Beşinci Kaide:

Cerh ve ta’dilin sübut bulması (kesinlik
kazanması) için, sahîh olan kavle göre, bir kişinin beyanı yeterlidir. Çünkü,
bir haberin kabulünde aded şartı yoktur, dolayısıyla, o haberin ravisini cerh ve
ta’dîl’de de aded şartı koşulmaz. Ayrıca tezkiye (ta’dîl) hüküm makamındadır,
hükmün muteber olması için hâkimin iki olması diye bir şart yoktur.Bazı alimler,
“Şehâdette olduğu üzere, cerh ve ta’dîl’de de iki kişinin beyanı olmalıdır”
demişse de itibar edilmemiştir. Çünkü açıklanacağı üzere rivayet şehâdetten
farklıdır.[2]



 




[1]

Kadana diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı bir zevn’dir. Ağır yük taşımaya
mansus bir at çeşidi diye açıklanır. (İbrahim Canan)



[2]

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/23-26.