Mustafa Akyol: Felsefesiz İlahiyat!

42325

 

Konuyu ilahiyatçı bir dostuna danıştığını belirten yazar şu cevabı almış; “Çıkan gürültüye değecek kadar büyük bir değişiklik yapılmadı aslında” dedi. Yapılan değişiklik, eskiden zorunlu olan Felsefe Tarihi dersinin seçmeli hale gelmesinden ibaretmiş. İslam Felsefesi, Din Felsefesi ve İslam Sosyolojisi dersleri ise korunmuş. “Felsefe derslerini ilahiyattan tümüyle çıkarma” yönünde bir eğilim varmış bazı YÖK üyelerinde. Ama buna itiraz edenler olunca bir ara formül bulunmuş.
“Felsefe okuyunca kafaları karışır, modernist olurlar diye düşünülüyor” dedi dostum. Hatta aynı endişe yüzünden, ilahiyat mezunu öğrencilerin yurtdışında master ve doktora taleplerine de taş konmuş. “Batı’ya gidip okurlarsa kafaları karışır”mış çünkü.
İslamiyet’in en parlak dönemlerinin yaşandığı asırlarda söz konusu Müslüman alimlerin sırrı, “sadece Kur’an’ın verdiği ruh ve vizyon değil, aynı zamanda o devrin farklı kültürlerine ve bilgi kaynaklarına vakıf olmaktır” tespitini yapan Mustafa Akyol, başta Eski Yunan olmak üzere, Bizans, Yahudi, Mısır, Pers ve Hint’ten gelen bilgileri öğrenmiş, özümsemiş ve o sayede hepsini aşabilmişlerdir diyor.
Tahkiki bir imanın önemine vurgu yapan Akyol;
Bence bu tarihsel süreçten çıkan sonuç, “dışa açılmanın gerekliliği”dir. İçe kapanmanın, kendi yağımızla kavrulmanın sonucu, durağanlık, donukluk ve geri kalmışlıktır” ifadelerine yer veriyor.
Bazı ilahiyat camiasının savunduğu bu kapalı fikrin “tahkiki imana” zarar verdiğini belirten yazar Bediüzzaman Hazretleri’nin bir asır önce tespit ettiği bu ihtiyacın küçümsenmesini eleştiriyor ve şu ifadelere ver veriyor;
“Varsın öyle olsun, yeter ki imanlar kurtulsun” diye düşünenler olabilir. Oysa bence savundukları kapalılık, sadece dünyevi terakkiye değil uhrevi imana da zarar veriyor. Çünkü tartışılmayan, sorgulanmayan, seküler bilimlerle yüzleşip kendini savunmayı öğrenemeyen bir iman, yeterince “tahkiki” olamıyor. Rakip görüşlerle karşılaşınca da zayıf, sathi ve özgüvensiz kalıyor. Ya öfkeye kapılıyor ya vesveseye.
İhtiyacımız, dünyayı bilmediği için değil, bildiği için Müslüman olan zihinlerdir. Bu da, “safi gençlerin aklını korumakla” değil, onları hem İslami hem seküler kaynaklara vakıf kılmakla olur.
Bediüzzaman Said Nursi gibi vizyon sahibi alimlerin daha bir asır önceden gördüğü bu yakıcı ihtiyacın bugün küçümsenmesi ise akıl alacak iş değildir.