C) Türkiye’de Hadis Usulü Çalışmaları: Hadis Usulü Online Oku

41484


4- Usûl-i Hadîs’in Doğuşu, Gelişmesi Ve Belli
Başlı Eserleri

 

Kur’an-ı Kerim’i dünya ve ahiret mutluluğunu
kazanma yollarını gösteren hidayet rehberi olarak gönderen Allah, onu açıklama 
görev ve yetkisini de elçisi Hz. Muhammed’e vermiştir.

Kitap ve sünnet arasındaki bu
açıklanan-açıklayan alakasının farkında olan sahabe-i kiram, ta başlangıçtan
beri Hz. Peygamberin hadislerine ve yaşayışına fevkalade itina göstermiş, onları
ezberlemiş, yaşamış, onları aslına uygun olarak öğrenmek, uygulamak ve
başkalarına ulaştırmak için gerçekten büyük gayret göstermişlerdir. Hadis
kitaplarımız, bu üstün ve hasbi gayretlerin bilimsel delilleriyle doludur.

Sünneti öğrenmek maksadıyla günlerini, geçim
temini ve ilim tahsili arasında taksim eden ilk müslümanlar, daha sonraları,
yeni ülkeler fethedildikçe, tabii olarak, bu kez yeni müslümanların kitap ve
sünneti öğrenme istek ve gayretleriyle karşılaştılar. Gerek halifelerce
görevlendirilen vali ve amiller, gerekse fetih ordularında mücahid olarak
bulunan sahabiler, asli görevlerinin ta’lim ve tebliğ olduğu bilinciyle hareket
ettiler. Fatih sahabilerin bir çoğu, ayrı ayrı yönlerde yerleşerek oralarda
kitap ve sünnet bilgisini yaymaya çalıştı.

Sahabilerin bu ilmi gayretleri hiç şüphesiz,
kendilerini gören tabiileri de aynı şekilde davranmaya sevketti. Kendi
bölgelerindeki sahabilerden aldıkları bilgilerle yetinmeyerek sünnetin beşiği (daru’s-sünne)
İslam’ın ilk başkenti Medine’ye gidip bilgilerini arttırmak isteyen tabiiler
görüldü. Dolayısıyla çok canlı ve hareketli bir ilim hayatı yaşanmaya başlandı.
Böylece daha sonraları hadis alimlerinin hemen hepsi tarafından uygulanacak ve
müstehap diye hükme bağlanacak rihle denen ilim yolculukları başlatılmış oldu.[1]
   

Öte yandan sosyal, siyasi ve iktisadi
çalkantılar, tebliğ görevi ve Hz. Peygambere ait olmayan bir şeyi O’na isnad
etmeme dikkat ve titizliğini ve neticede bazı kaide ve ilmi gayretlerin
başlatılmasını da doğurdu.

Her ilmi faaliyetin belli esaslara göre
yapılacağı ne kadar tabii ise, aynı şeylerin tekrarı da belli kaidelerin
bulunmasını, yoksa konulmasını ve onlara uyulmasını gerektirir. Bir başka ifade
ile, her şeyin bir yolu yöntemi olur. Bu sebeple yukarıda değindiğimiz ilmi
faaliyetler de bazı kaidelerin belirlenmesini gerektirmiştir. İşte bu söz konusu
kurallar, daha sonraları müstakil kitaplara konu teşkil edecek olan hadis usulü
prensipleridir.

Gerek sünnet malzemesinin doğru olarak nakli,
gerekse bu metinlerin sağlam bir şekilde korunup, eğitim-öğretiminin ve
değerlendirmesinin yapılması ve bu değerlendirmeye yardımcı olacak her türlü
tetkik ve faaliyetin başlatılması, itiraf edelim ki, ashab-ı kiram’a ait bir
nasip ve şeref olmuştur. Ashab-ı kiram, hadis metinlerinin nakline öncülük
ettikleri yani rivayetü’l-hadis ilmini kurdukları gibi rivayet olayının
vazgeçilmez kaidelerini koymuş, dirayetü’l-hadis ilminin ilk temellerini de
atmışlardır.

Müslümanlardan önce hiçbir millet, nakil ve
rivayette ravilerin güvenilirlik durumlarını tesbit için herhangi bir araştırma
yapmayı ve bunu belli kaidelere bağlamayı düşünmemiştir. Olaylar ve rivayetler
sadece nakledilmiştir. Nadiren bir-iki isimlik sened zikredilmiş, çoğu kere ona
da gerek duyulmamıştır. Bu sebeple hadis metinlerini nakledenlerin şahsi
durumlarının inceden inceye, ifadenin tam anlamıyla kılı kırk yararcasına
araştırılması ve mutlaka sened zikrini esas alan Hadis Usulü İlmi, müslümanlara
has bir meziyyet olmuştur.

“Sened ve metnin durumlarını anlamaya imkan
veren bir takım kaideler ilmi” demek olan Hadis Usulü, daha ilk günlerde
müslümanların bulup geliştirdiği ilmi bir disiplindir. Konusu ise, red ve kabul
açısından sened ve metindir.[2]
   

Usül-i hadîs, bir kısım târihî gelişme
safhalarından geçerek kemâlini bulmuş bir ilimdir. Kaideler, prensipler ve
târifler her ne kadar hadîsten alınarak sistemleştirilmiş, tanzîm edilmiş ise
de, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hadîslerinde böyle bir ilmin adı
katiyyen geçmez. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hadîslerin
öğrenilmesine, aslına uygun olarak rivâyetine teşvîk etmiştir. Kendisi hakkında
yalana yer verilmemesini o kadar ısrarla söylemiştir ki, bu emri, mütevâtir
hadîslerin başında yer alır, yâni en çok tarîki olan hadîs budur, ikiyüzden
fazla sahâbe (radıyallahu anhüm ecmaîn) bunu rivâyet etmiştir. Hattâ, Aliyyu’l-Kârî’nin
Esrâru’l-Merfû’a’da kaydettiği bir rivayete göre, kendisi hakkında kizb’e
tevessül eden bir kimseyi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) en ağır cezaya
çarptırmış, öldürtmüştür.

Ashâb zamanında, usûl-i hadîs’e giren bir kısım
meseleler su yüzüne çıkmıştır. Daha Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) devrinden
itibâren bunların birer birer tavazzuh etmeğe başladığını görürüz: Hz. Ebu Bekr
yeni bir hadîs işitince şâhid istemeye başlar. Hz. Ömer bir adım daha atarak,
çok hadîs rivâyetini yasaklar, bazılarını bu yüzden sigaya çeker ve hattâ hapse
atar. Hadîsçilerin en ziyade üzerinde duracakları tesebbüt ve itkan
prensiplerinin böylece daha ilk zamanlarda müesseseleştiğini, istikrâra
kavuştuğunu görürüz. Usûl-i hadîsin, başta ricalle ilgili bahisleri olmak üzere
birçok mevzuları menşeini bu tesebbüt, yani Hadîs’in, Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)’a nisbetinde sıhhat endîşesi teşkil edecektir.

Hadîslerin mânen veya lafzan rivâyeti, rivâyette
duyulan şekkin beyanı gibi usûle giren bir kısım meselelerin Hz. Aişe, İbnu
Abbâs, Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anhüm) gibi birçok ashab tarafından
münakaşa edildiğine daha önce temas etmiş idik.

Yine hatırlatmada fayda var, bir hadîs
işitilince kimden işittiğini sormak, hadîs rivâyet eden kimsenin diyânet ve
adâletine bakmak, Sözgelimi ehl-i sünnetten değilse rivâyetini terketmek gibi
meseleler de Ashab’ın sağlığında, fitne hareketlerinin kızışmasıyla
başlatılmıştır. Nitekim İbnu Sîrîn’in şu açıklaması bu hususu aydınlatır:
“Müslümanlar bidâyette senet sormazlardı. Ancak ne zaman ki fitne ortaya çıktı,
ondan sonra dikkat ettiler, ehl-i sünnetten olanlardan alıp, ehl-i bid’a
olanlardan rivayet almadılar.”

İbnu Sîrîn’in, fitne ile neyi kastettiği
rivayette belli değilse de, bunun el-Fitnetu’l-Kübra da denen, Hz. Osman’ın
şehâdeti hâdisesi olduğu bellidir. Arkadan gelecek bir çok dâhilî fitnelerin
temelinde bu şehâdet hâdisesi yatar.

Bu hususu kaydetmekten maksadımız, Usûl-i
hadîs’in en mühim bahislerinden olan hadîs râvilerinin ahvâlini araştırma
ilminin (ilmu’r-ricâl) ne kadar erken zamanlarda ele alınıp geliştirildiğine,
fiilen tatbikata konduğuna dikkat çekmektir. Tâ ki “Usûl ilmi, yedinci asırda
kemâle ermiştir” sözü yanlış ve eksik anlaşılmasın.


Mühim Not:

Usûl-i hadîs’le ilgili ıstılahların teşekkül ve tekevvününde mekân itibariyle
birbirinden uzak birçok âlimin katkısı olmuştur. Ve uzun bir devir sonunda
ıstılahlar nihâî şeklini almıştır. Bu durum aynı manayı ifade eden farklı
ıstılahların konmasına sebep olduğu gibi, lügat yönünden müterâdif olan
kelimelerle farklı mefhumların ifade edilmesine sebep olmuştur. Bilhassa bu son
durum ıstılahın takip ettiği değişme ve gelişmeleri bilmeyenleri hatalara sevk
edebilmektedir. Bu sebeple yeri geldikçe kelimenin “Mütekaddimîne göre…”, “Müteahhirîne
göre…” bazan da “falancaya göre manası şudur…” diye dikkat çekeceğiz.

[3]

 



 




[1]

Rihle konusunda bilgi için bk. Hatib, er-Rihle fi talebi’l-hadis, thk.
Nureddin Itr, Beyrut 1975. (İsmail Lütfü Çakan)



[2]

İsmail Lütfü Çakan, Hadis Usulü, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları: 14-16.



[3]

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/477-478.