Hz. Muhammedin Hayatı

Tebuk Hz. Muhammedin Hayatı

Gelen heyetlerin
hepsinden sonuç alınamıyordu. Bı’r Ma’un’daki katliamdan sorumlu olan Amir İbn
Tufeyl şim­di Beni Amir’in başına gelmiş ve kabilesinin baskıları so­nucunda
Medine’ye gelmek zorunda kalmıştı. Fakat cahil bir adamdı. İslâm’a karşılık
Peygamber (s.a.v)’den kendi­sini halifesi olarak ilân etmesini istedi.
Peygamber (s.a-v.). «O ne senin içindir ne de kabilen içindir» dedi. «O halde»,
dedi Amir, «Sen şehirlileri yönet, bana da göçebeleri ver… «Hayır» dedi.
Peygamber (s.a.v.); «fakat sana süvarilerin idaresini veriyorum, çünkü sen
atlardan anlayan bir adam­sın.» Bedevi lider için bu yeterli değildi. Hor
görerek; «Bir-şeyim olmayacak mı yani?» dedi. Geriye dönerek: «Her ta­rafı sana
karşı atlılar ve yayalarla dolduracağım» dedi. O gittikten sonra Peygamber
(s.a.v.) dua etti. «Allah’ım, Be­ni Amir’e hidayet ver ve Tufeyl’in oğlu
Amir’in şerrinden İslâm’ı kurtar.» Amir yolda bir saldırıya uğradı ve eve varmadan
öldü. Kabilesi yeni bir temsilci kurulu gönder­di ve anlaşma yapıldı. Şair
Labîd (r.) de elçilerden biriydi ve Müslüman olmuştu. Bundan sonra şairliği
bırakmak is­tediği söyleniyordu. «Buna karşılık ‘ Allah bana Kur’an’ı verdi»
demişti. Fakat yine de yeteneklerini dinin hizmetin­de   kullanarak Ölünceye dek şiir yazmaya devam
etti.

Hac zamanı
yaklaşıyordu. Peygamber (s.a.v.) hacılarla ilgilenme görevini Ebu Bekir (r.)’e
verdi. Ebu Bekir (r.) Medine’den üçyüz kişiyle yola çıktı. Fakat onlar
gittikten kısa bir süre sonra, Müslüman ve müşrik Mekke’ye giden tüm hacıların
duyması gereken önemli bir âyet nazil oldu. Peygamber (s.a.v.) «Bana benim
ailemden birinden başka­sı temsilci olamaz» dedi ve Ali (r.) ‘e tüm hızıyla
gidip hacı­lara yetişmesini söyledi, inen âyetleri Mina’da okuyacak ve o yıldan
sonra Kâ’be’ye çıplak girilemeyeceğini ve put­perestlerin son defa Haç
yaptıklarını ilân edecekti.

Ali Cr.) yetiştiğinde
Ebu Bekir (r), topluluğa kuman­da etmek üzere mi geldiğini sordu. Ali (r.) onun
kumandası altında olacağını söyledi ve birlikte yola çıktılar. Na­mazları Ebu
Bekir kıldırdı ve hutbeleri de o okudu. Bay­ram günü, tüm hacılar kurbanlarını
kesmek üzere Mina vadisinde toplandıklarında Ali (r.) ilahî mesajı açıkladı.
Mesajın konusu, putperestlere serbestçe gidip gelme için dört ay mühlet
verildiği, bu süreden sonra Allah’ın ve Ra-sulü’nün onlara, karşı bir
sorumlulukları    olmayacağıydı.

Onlara savaş ilan
edilmişti. Bundan sonra görüldükleri yerde öldürülecek ya da esir alınacaklardı[10]. İki
istisna ya­pılmıştı Peygamber (s.a.v.)’le özel anlaşması olan ve bu an­laşmaya
uyanlar anlaşma süresi bitinceye etek güvenlikte olacaklardı, eğer bir
putperest himaye isterse ona himaye verilecek, îsîâm ona tebliğ edildikten
sonra emin bir yere yerleştirilecekti. Putperestlerin çıkarılmasıyla sadece
tica­retlerinin durgunlaşacağını değil değerli hediyelerden de mahrum
kalacaklarını zanneden yeni Müslüman olan Mekke’lilere hitaben yeni bir âyet
nazil olmuştu:

«Ey iman edenler,
müşrikler ancak pisliktirler; öyleyse bu yıl­larından sonra artık Mesciâ-i
Harama yaklaşmasmlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız. Allah dilerse
sizi kendi fazlından zengin kılar. Hiç şüphesiz Allah bilendir, hüküm ve hikmet
sahibi olandır.» (Tevbe: 25).

Peygamber (s.a.v.)
Hicret’ten sonra onuncu yıl olan ertesi yıl hemen hemen tümünü evde geçirdi.
İbrahim, yü­rümeye başlamıştı ve henüz Konuşmaya başlıyordu. Ha­san (r.) ve
Hüseyin (r.)’in, Zeyneb Cr.) adında bir kızkar-deşleri olmuştu ve Fatıma (r.)
dördüncü bir çocuk bekli­yordu. Ailenin diğer yakınları arasında Cafer (r.)’in
üç oğlu vardı. Cafer’in ölümünden sonra Esma (r.) ile evlen­diği için bu üç
çocuk Ebu Bekir (r.)’in üvey oğullan olu-

yordu. Esma (r.) da
bir bebek bekliyordu. Peygamber (s.a. v). Esma’nm kardeşi Ümmü’1-Fadl (r.)’ı çok
severdi. Mek­ke’de iken sık sık onu ziyaret etmek adetiydi. Abbas (r.)
Medine’ye yerleştiğinden beri yine sık sık ziyaret ediyordu. En büyük oğulları
Fadl fr.) olgunlaşmış ve Peygamber (s. a.v.) tarafından sevildiğini gösteren
birçok olayla karşı­laşmıştı. Bunlardan biri de, Peygamber (s.a.v.)’in Meymu-ne
(r.)’de kaldığı zamanlar, yeğeni Fadl (r.)’ı onunla-bir­likte kalmaya davet
etmesiydi.

Delegeler bir önceki
yıl gibi gelmeye devam ediyordu Bunlardan biri, Peygamberle (s a.v) anlaşma
yapmak isteyen Necran hris Uyanların d andı. Onlar Bizans yönetimin-deydiler ve
geçmişte Konstantinapol’den birçok yardım gör­müşlerdi. Altmış itişi olan
delegeleri Peygamber (s a.v.) Mescid’de kabul etti. Onların dua etme vakti
geldiğinde Peygamber (s.av.) onların doğuya dönerek dua etmelerine izin verdi.

Kaldıkları sürece
yapılan görüşmelerde birçok ilkelere değinildi, isa’nın kişiliği hakkında
Peygamber (s.a.v)’le arasında birçok anlaşmazlıklar çıktı. Bunun üzerine şu
âyetler nazil oldu-

«Şüphesiz, Allah
ka’ında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı[11],
sonra da «ol» demesiyle o he­men oluverdi. Gerçek, Rabbindendir. öyleyse
kuşkuya kapılanlar­dan olma. Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun
hakkında seninle «çekişip-tartışmalcra girişirlerse» de ki: «Gelin oğullarımı­zı
ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve ken­dinizi
çağıralım, sonra kcrşthkh lanctleşelim de Allah’ın lanetini ya­lan söylemekte
olanların üs’üne kılalım.» (Al-i Imran: 59-61}.

Peygamber (s.a.v.) bu
âyetleri hristiyanlara okudu ve onları kendisi ve ailesi ile buluşup âyette
Önerilen şekilde

anlaşmazlığı çözmeye
davet etti. Onlar düşüneceklerini söylediler, ertesi gün Peygamber (s.a.v.)’e
geldiklerinde, Ali (r.)’nin, Fatıma lr.)’nın ve iki oğullarının yanında ol­duğunu
gördüler. Peygamber (s.a.v.) büyük bir aba giy­miş ve hepsini de içine alacak
şekilde yaymıştı. Bu neden­le bu beş kişiye, «ehl-i aba» denirdi. Hristiyanlara
gelince, anlaşmazlığı artık daha fazla devam ettiremeyeceklerini anladılar.
Peygamber (s.a.v.î onlara, vergi vermeleri karşı­lığında kendilerinin,
kiliselerinin ve tüm diğer mallarının İslâm devletinin koruması altında
olacağını vadeden bir anlaşma yaptı.

Bu yılın ilk aylarında
süren neşeli mutluluk İbrahim’­in hastalanmasıyla birlikte sona erdi. Bir süre
sonra onun uzun süre yaşamayacağı ortaya çıktı. Onu annesi Mariye (r.) ve
teyzesi SirînCr.) tedavi ediyorlardı. Peygamber (s. a.v.) onu sık sık ziyaret
ed’yordu ve ölürken yanındaydı. Çocuk son nefesini verdiği ide kucağına aldı ve
gözlerin­den yaşlar boşandı. Onun yas ve feryadları yasaklaması, ölüm
sonrasındaki tüm üzüntü belirtilerini de yasaklamış olduğu anlaşılıyordu. Bu
yanlış anlama hâlâ bazı zihinleri meşgul ediyordu. Abdurrahman İbn. Avf (r.):
«Ey Allah’ın Rasulü, sen bunu ağlamasını kastederek yasaklama­dın mı?
Müslümanlar seni ağlarken görürlerse onlar da ağ­larlar» dedi. Peygamber
(s.a.v.) yine ağlamaya devam etti ve konuşabilecek hale geldiğinde: «Ben bunu
yasaklama­dım. Bunlar acıma ve merhamet belirtileridir. Merhametli olmayana merhamet
olunmaz. Ey ibrahim, eğer tekrar bu­luşma va’di olmasa, bu herkesin geçmek
zorunda olduğu bir yol olmasa ve son gelenimizin ilk gidene yetişeceğini bil­in
eşek, senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok üzülüyoruz, ey
İbrahim. Göz ağlar, kalb hüzünlenir, Allah’ın gücüne gidecek birşey
söylemiyoruz» [12]dedi.

İbrahim’in Cennette
olduğunu söyleyerek Mariye (r.) ve Şirin (r.)’i teselli etti. Onları bir müddet
yalnız bıraka tıktan sonra Abbas (r.) ve Fadl (r.) ile birlikte döndü, îki yaşlı
adam oturmug onu seyrederken genç adaın cenazeyi yıkadı. Daha sonra, cenaze
mezarlıktaki küçük mezarına kondu. Üsame (r.) ve Fadl Cr.) çocuğu mezara
uzattıktan sonra Peygamber Cs.a.v.) cenaze namazını kıldırdı ve kab­rin başında
oğlu için dua etti. Mezara toprak atıldığında hâlâ mezarın başındaydı. Daha.
sonra bir kırba su getirme­lerini ve mezarın üstüne serpmelerini emretti.
Atılan toprağın yüzeyinde dengesizlik vardı, buna işaret ederek: Sizden biriniz
birşey yaptığında, onu mükemmel yapsın» dedi. Toprağı eli ile düzelterek
yaptığı iş için «Bu ne iyilik ne de zarar verdi, fakat hüzünlenenin gönlünü
ferahlattı»[13] dedi.

Peygamber (s.a.v.)
birçok kez, yaptığı her dünyevi işte kişinin mükemmeli araması gerektiğini
vurgulamıştır. Bir­çok sözü de bu amacın dünyevi olmadığını ve uhrevi ol­duğunu
belirtir. Ali, Peygamberin (s.a.v.) bu konudaki tu­tumunun şu sözlerle
özetlenebileceğini söylemiştir: «Her za­man yaşayacakmış gibi bu dünya için,
yarın ölecekmiş gi­bi ahiret için çalış.» Her zaman ayrılmaya hazır olmak, her
zaman uhrevi olmaktır. Peygamber (s.a.v.): «Bu dünyada bir garip veya bir yolcu
gibi ol»[14] demiştir.

İbrahim’in öldüğü gün,
cenaze gömüldükten sonra bir güneş tutulması olmuştu. Bazıları bunu Peygamber
(s.a. v’Jin üzüntüsüne bağladılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): «Ay ve
güneş Allah’ın işaret ayetlerindendir. Onla­rın ışığı hiçbir insanın ölümü için
kesilmez. Onların tutul­duğunu görürseniz, aydmlanmcaya kadar dua edin.»[15]
dedi.

İlgili Makaleler