Hz. Muhammedin Hayatı

Tebuk Hz. Muhammedin Hayatı

 

80    TEBÛK’TEN SONRA

 

Bedir’den dönüş gibi,
Tebûk’ten dönüş de üzüntülü olmuştu: yokluğu sırasında Peygamber (s.a.v.) ‘in
.kızların­dan biri daha, Ümmü Gülsüm (r.) ölmüştü. Bu sefer kızı­nın kocası da
Medine’de değildi. Peygamber (s.a.v.) onun mezarı başında dua etti ve Osman (r.)
‘a eğer bekâr bir kı­zı daha olsaydı kendisine vereceğini söyledi.

Sefere katılmayan
münafıklar teker teker Peygam­ber (s.a.v.)’e gittiler ve özürlerini beyan
ettiler. Peygam­ber (s.a.v.) onları, Allah’ın gizli düşünceleri bildiğini söy­leyerek
uyarmasına rağmen, özürlerini kabul etti. Fakat geride kalan üç mü’mine, Allah’onlar
hakkında hüküm verinceye kadar kendisinden uzak durmalarını ve diğer mü’minîere
de bu üç kişiyle konuşmamalarını söyledi. Bu üç kişi Elli gün boyuûGa
tttpEumdışı biı» hayat sürdüler; fakat ellinci gün sabah namazından sonra
Peygamber (s.a.v.) mescidde Allah’ın onları affettiğini ilân etti. Bu ko­nu da
nazil olan ayetler şöyleydi:

«(Savaştan) Geri
bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı), öyle kî, bütün genişliğine rağmen yeryüzü
onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti. Ve
O’nun dışında (yine) Al­lah’tan başka bir sığınacak olmadığını İyice anladılar.
Sonra tev-be etsinler diye onların tevbezlni kabul et’i. Şüphesiz Allah (yal­nızca)
O tevbelerî kabul edendir.» (Tevbe: 118).

Cemaat sevince boğuldu
ve birçoğu güzel haberi onla­ra vermek için mescidden aceleyle çıktılar.
İçlerinden en gençleri olan Ka’b İbn Malik (r.) şehrin dışında kendisine tek
kişilik bir çadır kurmuştu. Daha sonraki yıllarda, yak­laşan bir atm ayak
seslerini ve «Ey Ka’b, müjde» diye bir bağırma duyduğunu ve nasıl hemen secdeye
kapandığını anlatırdı. Bu iyi haberin affedilme haberinden başka bir şey
olamayacağından emindi. Ka’b daha sonra mescide git­ti. -Peygamber (s.a.v.)’e
selâm verdiğimde» dedi, «yüzü sevinçten parlıyordu. Bana: «Annenden doğduğundan
beri geçirdiğin en güzel gün için sevin» dedi. «Ey Allah’ın Rasu-lü, bu senden
mi, yoksa Allah’tan mı?» diye sordum. «Ha­yır Allah’tan» diye cevap verdi.
Allah’ın Rasulü sevinçli bir haberden memnun olduğunda yüzü ay gibi parlardı».

Havazin’in lideri
Malik (r.) Müslüman olduğundan be­ri boş durmuyordu. Beni Sakîf hâlâ Taif’e
girilmez diye kendileriyle övünebilirlerdi; fakat şimdi tüm yönlerden uzak ve
geniş Müslüman topluluklarıyla sarılmışlardı ve gönderdikleri her kervan
yağmalanabilirdi. Hatta deve ve koyunları bile Malik’in adamları alır diye
otlamaya dışarı çıkaramıyorlardı. Yanısıra Malik’in adamları ellerine dü­şen
Sakif’iiler, putperestlikten vazgeçmedikçe serbest bı­rakmayacaklarını ve öldüreceklerini
ilân etmişlerdi. Birkaç ay sonra Taif’liler Peygambere (s.a.v.) İslâm’ı kabul
ede­ceklerini bildiren, buna karşılık halkın, mallarının ve top­raklarının
güvenlikte olmasını isteyen bir anlaşma yap­mak üzere bir delege göndermekten
başka seçenekleri ol­madığına karar verdiler.

Tebük’ten Ramazan’ın
başında dönülmüştü. Aynı ay içinde Taiften delegeler Medine’ye geldi. Delegeler
konuk­severce karşılandılar ve onlar için mescidin yakınma bir çadır kuruldu.
Eğer Müslüman olurlarsa yerleşim bölge­lerinin îslâm devletinin koruması
altında olmasına karar verildi. Fakat Peygamber (s.a.v.î onların ba^ı
isteklerini kabul etmedi. Delegeler Lafın üç yıl kadar tahrip edilme­di den
durmasını istediler. Peygamber (s.a.v.} bu isteği geri çevirince iki yıla, sonra
bir yıla indirdiler, en sonunda bir ay mühlet istediler. Peygamber Cs.a.v.)
buna da hayır de­di Daha sonra ona putlarını kendi elleriyle tahrip etmeme­leri
ve hergun beş vakit namaz kılmamaları için yalvardı­lar. Onlara: «Namaz olmayan
dinde hayır yoktur» diyerek namaz kılmaları gerektiğini söyledi. Fakat
putlarını kendi elleriyle tahrip etmemeleri konusundaki önerilerini kabul etti.
Urve’nin yeğeni Muğire’ye delegeler ile birlikte gitme­sini ve Mekke’den
kendisine yardım etmek üzere Ebu Süf-yan’ı alıp Lat’ı tahrip etmesini emretti.

Müslüman olduktan
sonra delegeler Ramazan’ın geri kalanını Medine’de oruç tutarak geçirdiler ve
daha sonra Taife döndüler. Ebu Süfyan gruba Mekke’de katıldı, fakat putu kıran,
tek elli Muğire idi. Muğire’nin kabilesi, Urve ile aynı kaderi paylaşmasından
korkarak onun için bazı koruma önlemleri almışlardı. Fakat kınlan put için
feryat eden kadın seslerinden başka bir müdahale olmadı.

Şehrin teslim olmasına
en çok üzülen iki kişi, ne şeh­rin vatandaşı ne de Lat’m bağlılarmdandı.
Peygamber (s. a. y.) Mekke üzerine yürüdüğünde, Hanzala’nm babası Ebu Amir ve
ciritçi Vahşi, kendilerine yenilmez bir şehir olarak görünen Taife
sığınmışlardı. Fakat şimdi nereye sı­ğınabileceklerdi? Ebu Amir, Suriye’ye
kaçtı ve orada ken­di kendine ettiği bedduayı yerine getirerek «yalnız ve yu­vasız
bir sürgün» olarak öldü[4].
Sakîf li bir adam Peygam­ber (s.a.v.)’in Müslüman olan hiç kimseyi
öldürmediğini söylediğinde Vahşi hâlâ nereye gidebileceğini düşünüyor­du.
Vahşi, bunun üzerine Medine’ye gitti, Peygamber (s.a. v ) ‘e gidip kelime-i
şehadet getirdi. O, böyle yaparken mü’-m inlerden biri onu Hamza’yı öldüren
köle olduğunu anladı ve: «Ey Allah’ın Rasulü, bu Vahşi» dedi. «Olsun» dedi Pey­gamber
(s.a.v.), «Çünkü bir kişinin İslâm’a girmesi benim içm bin kâfiri öldürmekten
daha iyidir». Daha sonra gözle­ri, önündeki siyah yüzde gezindi:    «Gerçekten sen Vahşi misin?» diye sordu. Adam
doğrulaymca: -Otur ve Hamzayı nasıl öldürdüğünü bana anlat» dedi. Adam
anlatmayı bitirdiğinde Peygamber ,(s.a.v.): Yazıklar olsun, yüzünü benden uzak
tut, bırak da sana bir daha bakmayayım»[5] dedi.

Ebu Amtr’in kuzeni îbn
Ubey’e gelince, Tebûk’ten bir ay sonra hastalandı ve birkaç hafta sonra ölmek
üzere ol­duğu anlaşıldı. Eski kaynaklar, onun nasıl öldüğü (mü’min olarak mı,
münafık olarak mı) konusunda farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Fakat Peygamber
(s.a.v.î’in onun başın­da cenaze namazı kıldığı ve kabri başında dua ettiği ko­nusunda
hepsi aynı fikirdedirler. Bir kaynağa göre Ömer (r.), Peygamber (s.a.v.î namaz
için yerini aldığında onun yanına gitmiş ve bir münafığa bu kadar lütufta
bulunma­ması için ona karşı çıkmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona gülüm­seyerek şu
cevabı verdi: «Ömer, arkama geç. Bana bir se­çenek verildi, ben de seçtim.
Bana:

«Sen, ister onlar İçin
bağışlanma dile ya da istersen onlar tçin bağışlama dileme. Onlar için yetmiş
kere bağışlama di’:sen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz» (Tevbe: 5)   ,

denildi. Eğer yetmiş
defadan fazla bağışlanma dilediğimde Allah’ın onları bağışlayacağını bilsem dualarımın
sayısını artırırdım»[6]. Daha
sonra namazı kıldırdı, tabutun yanında mezarlığa kadar yürüdü ve mezarın
başında durdu. Bun­dan kısa bir süre sonra münafıklar hakkında, şu ayet na­zil

«Onlardan ölen bitinin
namazım hiçbir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar Allah’a ve
Rasulüne (karşı) küfre sap­tılar ve fasıklar olarak öldüler.» (Tevbe: 84).
Fakat başka kaynaklara göre[7] bu
âyet Tebûk’ten dön­dükten hemen sonra nazil olan vahyin bir bölümü idi. Bu âyet
İbn Ubey’e uygulanamazdı, çünkü Peygamber onu hastalığı sırasında ziyaret etmiş
ve Ölümün yakınlığının onu değiştirdiğini görmüştü. İbn Ubey, Peygamber
(s.a.v.) -den öldüğünde kefenlenmek için bir elbisesini ve kabre kadar
tabutunun yanında gitmesini istemiş, O da bunu kabul etmişti. Daha sonra da:
«Ey Allah’ın Resulü, ümit ederim ki tabutumun yanında dua eder ve günahlarımın
affı için Allah’tan bağışlanmamı dilersin» demişti. Pey­gamber (s.a.v.) yine
kabul etmiş ve O Öldükten sonra da sözünü yerine getirmişti. Tüm bu olaylar
sırasında ölen adamın oğlu Abdullah da vardı.

Peygamber (s.a.v.)’e
elçiler gönderen tek kabile Saklf değildi. «Heyetler yılı» olarak anılan
Hicret’in bu dokuzun­cu yılında Medine’ye Arabistan’ın her tarafından daha bir
çok elçiler geldi. Bunlar arasında Yemen’in çeşitli bölgele­rinden gelen
elçiler ve putperestliği bırakıp Müslüman ol­duklarını duyuran dört Himyerli
Prensin mektupları da vardı. Peygamber (s.a.v.) onlara samimiyetle cevap verdi;
onlara İslâm’ın emirlerini haber verdi. «Dinine bağlı olan bir yahudi veya bir
hristiyanın dininden döndörülmeyece-ğini, fakat cizye (haraç) ödeyip, Allah’ın
Rasulü’nûn hi­mayesi altında olacağını»[8]
belirterek yahudi, hristiyan ve Müslümanlardan vergi toplamak üzere göndereceği
elçile­re iyi davranmalarını emretti. Dinsel ayrılıklarla ilgili ola­rak   nazil
olan bir âyette şöyle denilfyordu.:

«Sizden her biriniz
için bîr şeriat ve bir ydl yöntem kıldık. Eğer Allah[9]
dileseydi, sizi bir tek ümmetten kılardı; ancak (bu) si­ze verdikleriyle sizi
denemesi İçindir. Artik hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır.  Hakkında    
anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir» (Maide: 48).

İlgili Makaleler