Savaş Ve Barış Hz. Muhammedin Hayatı
«Yol boyunca
Rasulullah (s.a.v.)’la sohbet ettik. O bana: «Deveni bana satar mısın?» dedi.
Ben «Onu sana hibe ederim» dedim. O: «Hayır, onu bana sat dedi.» Cabir onun
sesinin tonundan pazarlık yapmak istediğini anladı. «Ona bir fiyat vermesini
söyledim» dedi Cabir, Bana: «Ona bir dirhem veririm» dedi. Ben «Bu çok az»
dedim. O: «Peki iki dirhem olsun» dedi. Fakat ben yine «Hayır» dedim. O da
fiyatı kırk dirheme yani bir Dirim (guncel altına ulaşıncaya kadar yükseltti.
Bu fiyata razı oldum. Bana. «Sen hiç evlendin mi, Cabir?» diye sordu. Ben de
evlendiğimi söyledim. O: «Daha önceden evlenmiş biriyle mi yoksa bir bakireyle
mi?» diye sordu. Ben: «Daha önce evlenmiş biriyle» deyince: «Neden bir kızla
evlenmedin? Sen onunla oynardın, o da seninle oynardı» dedi. «Ey Allah’ın
Rasulü» dedim, «ba*bam Uhud’da öldü, geride kalan yedi kız kardeşimi bana
emanet etti. Bu nedenle onlara bakacak, saçlarını tarayacak ve onlara annelik
edecek bir kadınla evlendim Bana iyi bir seçim yaptığımı söyledi. Daha sonra
bana, Medine’den üç mil uzaktaki Şirar’a ulaştıklarında develeri orada kurban
edeceğinden, günü orada geçireceğimizden ve karımın bizim eve dönüş haberimizi
aldığında minderlerin tozunu silkmeye girişeceğinden bahsetti. «Bizim hiç
minderimiz yok» dedim. O: «Olacak, eve döndüğünde yapılması gerekenleri yap»
dedi.»
«Döndüğümüz günden
sonraki ilk sabah devemi aldım ve Peygamber (s.a.v.)’in kapısı önüne
çöktürdüm. Peygamber (s.a.v.) bana deveyi oraya bırakıp, mescid’de iki rekat
namaz kılmamı söyledi. Ben de onun dediğini yaptım. Daha sonra Hz. Bilâl’e bana
bir birim (ounce) altın vermesini emretti. Bilâl (r.), terazisinin tarttığından
biraz daha fazlasını verdi. Altını aldım ve gitmek üzere geri döndüm. Fakat
Peygamber (s.a.v.) beni geri çağırdı. «Deveni al» dedi, «O senindir, onun için
sana ödenen para da senindir.»[3].
Bu aylardan birinde
Farisî Selman, danışmak ve yardım dilemek üzere Peygamber (s.a.v.)’e geldi.
Beni Ku-rayza Yahudilerinden olan sahibi onu Medine’nin güneyindeki arazisinde
o kadar sıkı çalışmaya zorluyordu ki, Selman’ın Müslüman cemaatle yakm bir
ilişkiye girmesi mümkün olmuyordu. O, ne Uhud’da, ne Bedir’de, ne de son dört
yılda Peygamber (s.a.vj ‘in çeşitli aralıklarla yaptığı seferlerin hiç birinde
bulunamamıştı. Bu durumundan kurtulmasına bir çare yok muydu? Sahibine,
özgürlüğüne kavuşmasının kendisine kaça mal olacağını sormuştu. Fakat
sahibinin Öne sürdüğü fiyat çok yüksekti, özgür -lügüne kavuşabilmesi için, ona
kırk birim tounce) altın vermesi ve üçyüz hurma ağacı dikmesi gerekiyordu.
Peygamber ts.a.v.) ona, sahibiyle, altınları ve hurma ağaçlarını vereceğini,
buna karşılık kendisinin özgür olacağım belirten bir anlaşma metni yazmalarını
söyledi. Daha sonra arkadaşlarını çağırdı ve onlardan hurma ağaçlarının
dikiminde Selman’a yardım etmelerini istedi. Biri otuz, biri yirmi hurma
fidanı verdi. Derken fidanların sayısı üçyüze tamamlandı. Peygamber (s.a.v.) :
«Selman, git ve çukurları aç. Daha sonra beni çağır, ağaçları elimle ben
dikeceğim» dedi. Ashab da Selman’a araziyi hazırlamada yardım ettiler. Üçyüz
hurmanın hepsini Peygamber (s.a.v.) kendi eliyle dikti. Ağaçların hepsi kök
saldı ve gelişti.
Fiyatın geri kalanını
ödemek üzere, Peygamber (s.a.v.) kendisine maden ocaklarından biri tarafından
verilen kuş yumurtası büyüklüğündeki altın parçasını Selman’a verdi. Selman
bunun özgürlüğünü satın almaya yetmeyeceğini düşünerek: «Bu, benim ödemem
gerekenin ne kadarını karşılar acaba? dedi. Peygamber (s.a.v.} altını ondan aldı
ve ağzına koyup dilinin etrafında çevirdi. Sonra Selman’a uzattı ve; «Bunu al,
fiyatın tümünü bununla öde» dedi. Selman, kırk birim (ounce) altına denk gelen
bu altını verdi ve özgürlüğüne kavuştu.[4]
Medine’de bir ay daha
barış yaşandı. Bir aydan sonra Peyagamber (s.a.v.) bin kişilik bir orduyla,
Suriye sınırındaki Dumat el-Candal vadisine doğru beşyüz millik bir sefer
yaptı. Çoğu Beni Kelb kabilesinden olan çapulcuların buralarda karışıklıklar
çıkardığı haberi gelmişti. Çapulcular birçok kez Medine’ye gitmekte olan
kervanlardan un ve yağ stoklarına el koymuşlardı. Onların Kureys’le bir
anlaşmaya girmiş olma ihtimali de vardı. Eğer Kureyş bir gün İslâm’ı tamamen
ortadan kaldırmak için saldırıya geçerse, bunlar da kuzeyden onlara destek
olabilirlerdi. Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşları sürekli böyle bir güne
hazırlanıyorlardı. Her ne kadar bu seferin sonuçları çapulcuları bastırıp
onların sürülerini ve mallarını ganimet olarak almak gibi görünüyorsa da, bu
yürüyüş, kuzeydeki kabilelerin Arabistan’da gelişen bu yeni gücü
farketmele-rini de sağlamıştı. Eskiden uzun yıllar süren iç savaşlar Medine’yi
dış saldırıya açık hale getiriyordu. Fakat içerideki b\ı uyuşmazlık yerini
büyük ve şaşırtıcı bir hızla yayılan bir ahenk ve uyuşmaya bırakmıştı. Bu
ahengi daha korkulacak hale getiren de Medine’lilerin en kesin savunma
aracının saldın olduğunu anlamaları ve buna göre davranmalarıydı.
Dışarıdan görünan
buydu. Fakat yakından topluluğu gözleyenler bu gücün göründüğünden de büyük
olduğunu görebiliyorlardı. Çünkü bu güç, bir mucize olan bir birliğe
dayanıyordu. Vahy’de şöyle deniyordu:
«Sen,
yeryüzündekiîerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzakşttramazdın.
Ama, Allah onların aralarını uzlaştırdı.» (Etfal: 63).
Bu birliğin
gerçekleşmesini sağlayan en büyük etken de Peygamber (s.a.v.) ‘in varlığıydı.
Onun varlığının cazibesi Allah tarafından o denli arttırılmıştı ki iyi niyetli
hiçbir kimse ona karşı koyamazdı. «Ben size, oğlunuzdan, babanızdan ve diğer
insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olamazsınız*. Fakat cümle,
Peygamber (s.a.v.)’in isteğini belirtmekten çok, zaten var olan ve: «Anam,
babam sana feda olsun» deyimiyle ifade edilen sevginin tasdiklenmesiydi.
Barış zamanları
Peygamber (s.a.v.) için dinlenme zamanlan değildi. O, günün üçte birinin
ibadet, üçte birinin İş ve üçte birinin de aileyle ilgilenerejt geçirilmesinin
ideal olduğunu söylemişti. Son olarak belirtilen zamanın içine yemek ve uyku
da dahildi. İbadete gelince çoğunlukla geceleri yapılıyordu. Akşam ve sabah
namazlarının yanısıra, bu namazlardan sonra nafile namazlarda kılıyorlardı.
Aynı zamanda Kur’an’da uzun uzun Kur’an okunulması söyleniyor, Peygamber
(s.a.v.) de Ashaba birçok dualar öğretiyordu. Uzun gece namazları vahyin ilk
indiği günlerden itibaren, âdet olmuştu. Fakat bu âyetlerin indiği topluluk,
seçilmiş bir topluluktu. Medine’de de seçilmiş bir mü’minler topluluğu vardı.
Ancak son yıllarda İslâm’ın hızla yayılmasıyla bu seçilmiş topluluk azınlık
haline gelmişti. Uzun süre namaz kılma zorunluluğunu azaltmak için bir âyette
gruba:
«Seninle birlikte
olanlar» diye değiniliyordu: «Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden
biraz eksiğinde, yarısında ve üçte barinde (namaz için) kalktığını bilmektedir;
seninle birlikte anardan bir topluluğun da (böyle yaptığım bitmektedir). Geceyi
ve gündüzü Allah takdir etmektedir. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi böylece
de tevbenizi (O’na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur’-an’dan kolay geleni
okuyun (Müzemmİt: 20).
Bununla birlikte Asbab
gecenin çoğunda namaz kılmaya devam ettiler. Peygamber fs.a.v.) gecenin en
hayırlı bölümünün son üçte biri olduğunu söylemişti: *Her gece gecenin son üçte
biri gelmeden Rabbimiz -Teala- en alt semaya tecelli eder ve şöyle der «Beni
çağıran kim, ki ona
M. I 16
cevap vereyim?»[5]. Bu
sıralarda mü’minleri tanımlayan şu âyetler de nazil oldu.
«Onların yanları (gece
namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve ümitle dua
ederler ve kendilerine fi* zıh olarak verdiklerimizden İnjak ederler. Artık
hiçbir nefis, yapmakta olduklarına karşılık olmak üzere, kendileri için gözler
aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığım bilmez». (Secde:
16-17).
Günün eşit parçalarım
oluşturması gereken ibadet, çalışma ve aileyle ilgilenme vakitleri ancak
yaklaşık ola rak eşitlenebiliyordu. Aileyle ilgilenmeye gelince, Peygamber
(s.a.v.) ‘in kendi evi yoktu ve her akşam sırası gelen eşinin evine gider ve
orası onun yirmidört saatlik evi olurdu.Gün boyunca kızları veya halası Safiye
onu ziyaret eder veya O, onları ziyaret ederdi. Fatıma çoğunlukla iki oğlunu
ona göstermek için getirirdi. Hasan yaklaşık olarak birb’uçuk. yaşında,
Hüseyin ise sekiz aylıktı ve henüz yürümeye başlıyordu. Peygamber (s.a.v.)
çoğunlukla annesi Zeyneb’in yanından ayrılmayan torunu Ümame’yi de severdi.
Birkaç kez P*eygamber (s.a.v.) onu mescide getirmişti. Namaz sırasında ayakta
durduğu zamanlar omuzun-da taşımış, rükû ve secde sırasında yanına oturtmuştu.
Ayağa kalktığında, tekrar omuzuna bindirmiş ve namazı bu şekilde kıldırmıştı[6].
Peygamber (s.a.v.)’in çok sevdiği çocuklardan biri de Zeyd ve Ümmü Eymen’in
oğulları Üsame idi. Peygamber (s.a.v.) onu hem kendisine değer verdiği, hem de
anne ve babasına sevdiği için seviyordu. Üsame, evin bir torunu olarak
çoğunlukla evin İçinde veya kapısının önünde vakit geçirirdi.