Yıl: 2014

  • İstisna- Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    arapca mustesna

    İstisnâ lafzı sözlükte benzerlerinin dışında olma, benzerlerinin dışında bırakma, kâide dışında bırakma gibi anlamlara gelmektedir. Bir dilbigisi terimi olan istisnâ ise Arapçanın temel konularından birisidir. Arapça bir cümlede, bir hüküm verildikten sonra bazen o hükümden birtakım hususlar hariç tutulur. Bu da verilen hükmün peşinden uygun bir edat kullanılmasıyla
    meydana gelmektedir. Meselâ جَاءَ الطُّلاَّبُ “Öğrenciler geldiler.” dendiğinde cümle bitmiş ve öğrencilerin geldiği hükmü verilmiştir.

    Ancak bu cümlenin peşinden bir istisnâ edatı getirerek جَاءَ الطُّلاَّبُ إِلاَّ حَسَنًا “Hasan hariç öğrenciler geldiler.” dendiğinde ise Hasan, bu gelme hükmünden hariç tutulmuştur. Burada istisnâ edatı olarak إِلا kullanılmıştır.

    Türkçe dilbilgisinde ise istisnâ ya da istisnâ edatları şeklinde ayrı bir bölüm yoktur. İstisnâda kullanılan edatların bir kısmı çekim, bir kısmı da bağlama edatları içerisinde ele alınır. Türkçede kullanılan başlıca istisnâ edatları şunlardır: Ama, ancak, den başka, fakat, hariç, müstesnâ, yalnız.

    Bunlar cümlede zarf tümleci görevini alırlar. Örnekler:

    Hüseyinden başka bütün öğrenciler gittiler. ( (ذَ هَبَ الطُّلاَّبُ إِلاَّ حُسَيْنًا

    Adamlar döndü, ancak atları dönmedi. ( (عَادَ الرِّجَالُ إِلاَّ خَيْلَهُمْ

    Yalnız Halit geldi. ( (مَا جَاءَ إِلاَّ خَالِ د

    Yukarıdaki cümlelerde geçen istisnâ edatlarının kullanımlarına bakıldığında Arapçadan farklı olduğu görülür. Çünkü Arapçada genellikle önce bir hüküm verilir, peşinden de bir istisnâ edatı getirilerek, bazı şeyler önceki hükmün kapsamından çıkarılır. Türkçede ise “Yalnız Halit geldi” örneğinde görüldüğü üzere bazen, istisnâ edatı cümle başında da
    gelebilmektedir.

     

    İstisna  Dil Bilgisi

     

    إِلا vb. bir edattan sonra gelen ismi, öncesinde geçen ifadenin hükmünden hariç tutmaya istisnâ denir. Meselâ حَضَرَ الطُّلاَّ ب Öğrenciler geldiler, şeklinde bir hüküm verilmiş olsun. Bu hükümden herhangi bir öğrenciyi hariç tutmak istediğimizde istisnâ edatlarından birini ve peşinden de hariç tutulacak kişinin ismini söyleriz. حَضَرَ الطُّلاَّبُ إِلاَّ عَلِيًّا Ali hariç öğrenciler geldiler, dediğimizde Ali’yi gelme hükmünün dışında tutmuş oluruz.

     

    İstisnânın Temel Ögeleri

     

    İstisnâ, üç temel ögeden oluşmaktadır. Bunlar müstesnâ minh, istisnâ edatı ve müstesnâdır. Müstesnâ minh : İstisnâ edatından önce gelen isimdir. Bazen zikredilmeyebilir. İstisnâ edatı : Kullanılan edattır. Müstesnâ : İstisnâ edatından sonra gelen isimdir.

     

    سَافَرَ المسَُافِرُونَ إِلاَّ خَالِدًا. Halit hariç yolcular gittiler. Bu cümlede müstesnâ minh المسَُافِرُونَ lafzı, istisnâ edatı إِلا ve müstesnâ da خَالِدًا kelimesidir.

     

    İstisnâ Edatları

     

    Başlıca istisnâ edatları üç kısımda ele alınmaktadır:

     

    Birinci kısım : . إلا

     

    İkinci kısım : غَيْرُ ve . سِوَى

     

    Üçüncü kısım : عَدَا , خَلا , ve حَاشَا dır.

     

    إلا . 1 En yaygın kullanılan istisnâ edatı إلا dır. Bu edattan sonra gelen kelimenin (müstesnânın) irâbı cümlenin durumuna göre değişir. Burada cümle;

     

    1. ya olumlu,

     

    2. ya olumsuz,

     

    3. ya da olumsuz olup müstesnâ minhi zikredilmemiş bir durumda gelir.

    1. Olumlu Cümle

     

    Olumlu cümleden maksat, ifadenin başında soru, nehiy (yasaklama) veya olumsuzluk edatlarından herhangi birisinin bulunmaması demektir. Bu tür cümlelerde إلا dan sonraki kelime dâima mansûb olarak gelir:

     

    ذَهَبَ الأَصْدِقَاءُ إِلاَّ مَحْمُودًا. Mahmut hariç arkadaşlar gittiler. إلا dan sonraki kelime müsennâ ya da çoğul ise nasb hâli yâ ( ي ) iledir. رَجَعَ الْمُوَظَّفُونَ إِلاَّ مُوَظَّفَ ين. İkisi dışında memurlar döndüler. رَجَعَ الْمُوَظَّفُ ونَ إِلاَّ مُعَلِّمِينَ . Öğretmenler hariç memurlar döndüler. Yukarıdaki iki cümleden birincisinde müstesnâ ( مُوَظَّفَيْنِ ) ikil, sonrakinde ise مُعَلِّمِينَ ) ) çoğul olarak gelmiştir.

     

    2. Olumsuz cümle

     

    Olumsuz cümleden maksat ise, ifadenin başında nefiy (olumsuzluk), nehiy (yasaklama) veya soru edatlarından herhangi birisinin bulunması demektir. Bu tür cümlelerde إلا dan sonraki kelimenin irâbında iki yol izlenir. Ya mansûb olur ya da müstesnâ minh ile aynı irâbı alır.

     

    Mansûb oluşu:

     

    مَا ذَهَبَ الطُّلا بُ إِلاَّ سَعِيدًا. Sait dışında öğrenci gitmedi.

     

    Müstesnâ minhin irâbına uyması:

     

    مَا ذَهَبَ الطُّلاَّبُ إِلاَّ سَعِيدٌ . Sait dışında öğrenci gitmedi.

     

    Bu cümlede müstesnâ minh olan الطُّلاَّبُ lafzı merfû olduğu için, müstesnâ olan سَعِيدٌ lafzı da ona uyarak ref ile gelmiştir. Müstesnâ minh mansûb ise her iki yola göre de müstesnâ mansûb olur: مَا رَأَيْتُ الطُّلاَّبَ إِلاَّ حَسَنًا. Hasan dışında öğrencileri görmedim.

     

    Müstesnâ minh mecrûr ise müstesnâ ya mansûb ya da müstesnâ minhe uyarak mecrûr gelir: مَا مَرَرْتُ بِالأَصْدِقَاءِ إِلاَّ حَسَنًا. Hasan dışında arkadaşlara uğramadım.مَا مَرَرْتُ بِالأَصْدِقَاءِ إِلاَّ حَسَنٍ . Hasan dışında arkadaşlara uğramadım.

     

    3. Müstesnâ Minhin Zikredilmediği Olumsuz Cümle

     

    Bu durumda müstesnânın irâbı verilirken sanki istisnâ edatı yokmuş gibi hareket edilir. Müstesnâ, cümlenin hangi ögesiyse ona göre irâbını alır. Bu tür cümleler dâima olumsuzdurlar. Bu tür istisnâya müferrağ istisnâ denir.

     

    Merfû oluşu:

     

    مَا جَاءَ إِلاَّ فَاتِحٌ . Sadece Fatih geldi.

     

    Bu cümlede فَاتِحٌ kelimesi, جَاء fiilinin fâili olduğu için merfû olarak ötre ile harekelenmiştir.

     

    Mansûb oluşu:

     

    مَا رَأَيْتُ إِلاَّ فَاتِحًا. Sadece Fatih’i gördüm.

     

    Burada ise فَاتِحًا kelimesi, رَأَي fiilinin mef’ûlü olduğu için mansûb olarak üstün ile harekelenmiştir.

     

    Mecrûr oluşu:

     

    مَا سَلَّمْتُ إِلاَّ عَلَى فَاتِحٍ . Sadece Fatih’e selam verdim. Bu cümlede ise فَاتِحٍ kelimesi, سَلَّم fiilinin mef’ûlü olup başında da harfi cer bulunduğu için mecrûr olarak esre ile harekelenmiştir.
    Müstesnâ minhin zikredilmediği مَا جَاءَ إِلاَّ فَاتِحٌ Sadece Fatih geldi, vb. cümlelerde umumi manalı أَحَدٌ vb. gizli bir lafız müstesnâ minh olarak takdir edilir. Bu cümle de مَا جَاء أَحَدٌ إِلاَّ فَاتِ ح Fatih dışında kimse gelmedi, takdirindedir.

     

    حَضَرَ الْمُدَرِّسُو ن إِلاَّ جمَِيلا . Cemil dışında öğretmenler geldiler.

     

    مَا رَأَيْتُ أَحَدًا إِلاَّ أَخَا ك. Kardeşinden başka hiç kimseyi görmedim.

     

    قَرَأْتُ الكِتَابَ إِلاَّ صَفْحَةً أَخِيرَةً . Son sayfası hariç kitabı okudum.

     

    Yukarıdaki üç örnekte geçen müstesnâ minhlerden birincisi çoğul, ikincisi umûmî manalı ve üçüncüsü de kısımları olan müfred bir lafızdır. Umûmî analı kelimeden maksat nefiy, nehiy veya soru edatından sonra gelen nekra lafızdır.

     

    Şu örneklerde olduğu gibi:

     

    مَا ذَهَبَ أَحَدٌ . Hiç kimse gitmedi.(Nefiy)

     

    لاَ تَضْرِبْ أَحَدًا. Hiç kimseyi dövme.(Nehiy)

     

    هَلْ رَأَيْتَ أَحَدًا؟ Kimseyi gördün mü?(Soru)

     

    سِوَى  غَيْرُ . 2 Yukarıda إِلا istisnâ edatından sonra gelen müstesnâ için zikredilen kuralların tamamı, bu iki edat için de geçerlidir. Bu iki edat إِلا dan sonra gelen müstesnânın irâbını alır. Yani إِلا dan sonraki müstesnâ, mansûb ise غَيْرُ da mansûb, merfû ise merfû ve mecrûr ise mecrûr olarak gelir. Ancak غَيْرُ kelimesi her üç harekeyi de aldığı için onda bütün irâb durumları açıkça görülürken, سِوَى da ise bu üç hareke de ortaya çıkmaz. Çünkü سِوَى nın sonunda elifi maksûre vardır ve sonu hareke yönünden değişmez.

     

    Bu iki edattan sonra gelen müstesnâlar, muzafûn ileyh olarak dâima mecrûr gelirler.

     

    1. Olumlu Cümle

     

    ذَهَبَ الأَصْدِقَاءُ غَيْرَ مَحْمُودٍ . Mahmut hariç arkadaşlar gittiler.

     

    Bu cümle إلا dan bahsederken geçmiş ve müstesnâ إِلاَّ مَحْمُودًا şeklinde gelmişti. Burada غَيْر ile kurulan istisnâda ise إلا dan sonraki müstesnânın irâbı (harekesi) غَيْر ya verilmiş ve müstesnâ olan مَحْمُود kelimesi de mecrûr olarak gelmişir. Bu tür cümlelerde, örnekte de görüldüğü gibi, غَيْر edatı mansûb  olarak gelir.

     

    2. Olumsuz Cümle

     

    Bu tür cümlelerde de إلا da olduğu gibi غَيْرُ ve سِوَى edatlarının irâbında iki yol izlenir. Edat ya mansûb olur ya da müstesnâ minh ile aynı irâbı alır.

     

    Mansûb oluşu:

     

    مَا ذَهَبَ الطُّلاَّبُ غَيْرَ سَعِيدٍ . Sait dışında öğrenci gitmedi.

     

    Müstesnâ minhin irâbına uyması:

     

    مَا ذَهَبَ الط لاَّبُ غَيْرُ سَعِيدٍ . Sait dışında öğrenci gitmedi.

     

    Bu cümlede müstesnâ minh olan الطُّلاَّبُ lafzı merfû olduğu için, istisnâ edatı olan غَيْرُ da ona uygun olarak ref ile gelmiş, ötre ile harekelenmiştir. Müstesnâ minh mansûb ise her iki yola göre de غَيْرُ ve سِوَى edatları mansûb olur:

     

    مَا رَأَيْتُ الطُّلاَّبَ غَيْرَ حَسَ ن. Hasan dışında öğrencileri görmedim.

     

    Müstesnâ minh mecrûr ise غَيْرُ ve سِوَى ya mansûb olur ya da müstesnâ minhe uyarak mecrûr gelir:

     

    مَا مَرَرْتُ بِالأَصْدِقَاءِ غَيْرَ حَسَنٍ . Hasan dışında arkadaşlara uğramadım.

     

    مَا مَرَرْتُ بِالأَصْدِقَاءِ غَيْرِ حَسَنٍ . Hasan dışında arkadaşlara uğramadım.

     

    3. Müstesnâ Minhin Zikredilmediği Olumsuz Cümle

     

    Burada da إِلا da olduğu gibi, غَيْرُ ve سِوَى nın irâbı verilirken bunlar cümlenin bir ögesi olarak kabul edilir ve buna göre irâb alırlar.

     

     

    1. Harfi Cer Oluşları

     

    Harfi cer olduklarında müstesnâları mecrûr olur.

     

    جَ اءَ الطُّلاَّبُ خَلاَ حُسَ ين. Hüseyin dışında öğrenciler geldiler.

     

    جَاءَ الطُّلاَّبُ عَدَا حُسَ ين. Hüseyin dışında öğrenciler geldiler.

     

    جَاءَ الطُّلاَّبُ حَاشَا حُسَ ين. Hüseyin dışında öğrenciler geldiler.

     

    2. Fiil Oluşları

     

    Fiil olduklarında ise müstesnâları mef’ûlün bih olarak mansûb olur.

     

    جَاءَ الطُّلاَّبُ خَلا حُسَيْنًا. Hüseyin dışında öğrenciler geldiler.

     

    جَاءَ الطُّلاَّبُ عَدَا حُسَيْنًا. Hüseyin dışında öğrenciler geldiler.

     

    جَاءَ الطُّلاَّبُ حَاشَا حُسَيْنًا. Hüseyin dışında öğrenciler geldiler.

     

    Bu üç edattan خَلا ve عَدَا nın başına mastar مَا sı gelince de sadece fiil

     

    olurlar. حَاشَا nın başına ise bu مَا asla gelmez.

     

    عَادَ المسَُافِرُونَ مَا خَلا وَاحِدًا. Biri hariç yolcular döndüler.

     

    عَادَ المسَُافِرُونَ مَا عَدَا وَاحِدًا. Biri hariç yolcular döndüler.

     

    Muttasıl istisnâ:

     

    Müstesnâ minh ile müstesnâ aynı cinsten ise bu tür istisnâya muttasıl istisnâ denir.

     

    رَأَيْتُ الط لاَّبَ إِلاَّ حُسَيْنًا. Hüseyin hariç öğrencileri gördüm.

     

    Munktı istisnâ:

     

    Müstesnâ minh ile müstesnâ aynı cinsten değilse bu tür istisnâya munkatı istisnâ denir.

    دَخَلَ الضُّيُوفُ القاعَةَ إِلاَّ كِلاَبَهُمْ . Köpekleri hariç misafirler salona girdiler.

     

    Müferrağ istisnâ:

     

    Müstesnâ minhin cümlede zikredilmediği istisnâya ise müferrağ istisnâ denir.

     

    مَا حَضَرَ إِلاَّ خالِدٌ . Sadece Halit geldi.

     

  • Arapça Fiil Cümlesinde Olumsuzluk- Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

     

     

    Türkçede cümleler anlamlarına göre olumlu ve olumsuz diye ikiye ayrılır. Tabiî ki, olumsuzluk Arapçada da sözkonusudur. Türkçede olumsuzluk cümlenin sonuna gelen eklerle sağlanır. Arapçada ise bu, cümlenin başına gelen edatlarla yapılır. Bu edatlardan sadece fiil cümlesinin, sadece isim cümlesinin veya her ikisinin başına gelenler vardır.

     

    Fiil cümlesinin başına gelen olumsuzluk edatları لَمَّا ,لَم ,لَنْ ,لا ; isim cümlesinin başına gelen لَيْسَ dir. Hem fiil, hem isim cümlesinin başına gelen مَا edatıdır. Bunlardan başka لَيْسَ ’ye benzeyenler ve cinsi nefyeden لا vardır.

     

     

    İsim ve Fiil Cümlelerinde Olumsuzluk  Dil  Bilgisi

     

    Arapçada cümleleri olumsuz yapmak için bazı edatlar kullanılır. Bu edatlardan لَمَّا , لمْ ,لَنْ ,لا fiil cümlesinin; لَيْسَ isim cümlesinin; مَا hem fiil, hem isim cümlesinin başına gelir. Ayrıca لَيْسَ ye benzeyenler ve cinsi nefyeden لا vardır. :لا 

     

    a. لاَ النَّافِيَة : Muzâri fiile, olumsuz geniş zaman anlamı verdirir ve irab yönünden fiilde herhangi bir değişiklik yapmaz. Örnek: لاَ يُعْرَفُ الصَّدِيقُ (Dost bilinmez). Görüldüğü gibi, يُعْرَفُ الصَّدِيقُ cümlesi (Dost bilinir) anlamındadır, başına لا gelince olumsuz hale gelmiştir.

     

    لا يَنْظُرُ (O bakmaz) kipinin başında, Arapçada olumsuzluk لا sı denilen لا النافية vardır. Bu kipin çekimi şöyledir:

     

     

     

     

     

    b. لاَ النَّاهِيَة : Bu, muzârinin başına gelerek nehiy yani yasak ifade eder ve muzâriyi cezmeder. Örnek: لاَ تُحَاسِبْ صَدِيقًا عَلَى هَفْوَتِهِ (Hatasından dolayı hiçbir dostu hesaba çekme). Bu cümledeki لا, hem olumsuzluk ifade etmekte, hem de, muzâriyi cezmetmektedir. لاَ تُحَاسِبْ in tam olarak çekimi şöyledir:

     

     

     

    c. Dua ve beddua ifade eden لا: Bu, mazi fiilin başında gelir. Olumsuzluktan başka, hiçbir değişiklik yapmaz. Örnek: لاَ مَرِضْتَ (Hasta olmayasın!) :لَنْ
    Bu edat, devamlı muzâri fiilden önce gelir, onun manasını gelecek zamanın olumsuzuna çevirir ve nasbeder. Örnek: لَنْ أَكْذِبَ (Yalan söylemeyceğim).

     

    كْذِبَ kipinin başında لَنْ bulunmaktadır. Görüldüğü üzere bu edat muzârii nasbetmektedir. Bu kipin tam çekimi şöyledir:

     

     

     

    İfade ettiği mana da gelecek zamanın olumsuzudur. Örnek: لَنْ يَكْذِبَ , O yalan söylemeyecek.

     

    Bu edat, devamlı muzâri fiilden önce gelir. Muzâri fiilin manasını  olumsuz geçmişe çevirir ve cezmeder. Örnek: لَمْ يَكْتُبْ عَلِيٌّ دَرْسَه (Ali dersini yazmadı).

     

     

     

     

     

    Bu edat da, لمْ gibi, devamlı muzâri fiilin başında gelir. لَمْ gibi, muzâri fiilin manasını olumsuz geçmişe çevirir. Ancak لمْ deki olumsuzluk, mutlaktır. لَمَّا daki olumsuzluk, sözü edilen geçmiş zamandan, konuşulan âna kadar devam eder. لَمَّا bulunan cümlede “henüz” veya “hâlâ” ifadeleri kullanılır. لَمَّا يَكْتُبْ عَلِيٌّ دَرْسَه cümlesinin tercümesini şöyle yaparız: “Ali dersini henüz/hâlâ yazmadı”.:لَيْسَ Bu, كَانَ nin benzerlerinden, nâkıs, mâzî bir fiildir. كَانَ gibi ismini raf, haberini nasbeder ve isim cümlesini olumsuz hale getirir.

     

    Genel olarak “değil” anlamındadır. Örnek: ولَيْسَتِ الصَّدَاق ةُ فُرْصَةً لِلنَّفْعِيِّينَ (Dostluk, benciller için bir fırsat değildir). Bu cümlede, لَيْسَتِ in ismi, الصَّدَاقَة , haberi فُرْصَة dir. Cümleye olumsuzluk anlamı verdiren, لَيْسَتِ dir.

     

    أَلَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الحَْاكِمِينَ (Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?). لَيْسَ ظَالِمًا cümlesi, “O zalim değildir” anlamına gelir.

     

    Bunun şahıslara göre çekimi şöyledir.

     

    لَيْسَ ظَالِمًا – لَيْسَا ظَالِمَيْنِ – لَيْسُوا ظَالِمِ ين

     

    لَيْسَتْ ظَالِمَةً – لَيْسَتَا ظَالِمَتَيْنِ – لَسْنَ ظَالِمَا ت

     

    لَسْتَ ظاَلِمًا – لَسْتُمَا ظَالِمَيْنِ – لَسْتُمْ ظَالِمِ ين

     

    لَسْتِ ظَالِمَةً – لَسْتُمَا ظَالِمَيْنِ – لَسْتُنَّ ظَالِمَا ت

     

    لَسْتُ ظَالِمًا لَسْنَا ظَالِمِ ين

     

    a. Fiil cümlesinin başına gelir.

     

    1.Fiil, mazi olabilir. Böyle bir cümlede ,مَا sadece geçmiş zamanın olumsuzluğunu ifade eder. Başka bir etkisi yoktur. Örnek: مَا كَتَبَ عَلِيٌ دَرْسَه (Ali dersini yazmadı).

     

    2.Fiil, muzâri olabilir. Bunda da  مَا , şimdiki zamanın olumsuzluğunu ifade eder. Örnek: مَا أَذْهَبُ (Gitmiyorum). b. İsim cümlesinin başına gelir. Bu durumda, لَيْسَ gibi isim ve haber alır.
    İsmini ref, haberini nasbeder. لَيْسَ gibi amel edebilmesi (görev yapabilmesi) için, ismiyle haberinin yer değiştirmemesi, olumsuzluğunun da إِلا ile bozulmaması gerekir. Bu şartlardan birinin bulunmaması durumunda, isim cümlesine irab yönünden bir etkisi olmaz. Sadece olumsuzluğu kalır.

     

    Her durumda anlamı, “değil” dir. Örnek: مَا هَذَا بَشَرًا (Bu bir insan değildir). Bu cümlede مَا ,هَذَا nın ismi, بَشَرًا ise haberidir. مَا هَذَا إِلاَّ بَشَرٌ (Bu, insandan başka bir şeydir) denilirse, هَذَا mubteda, بَشَرٌ haberdir. Çünkü olumsuzluk إِلا ile bozulmuştur.

     

    مَا هُم بِمُؤْمِنِينَ (Onlar inanmazlar). لَيْسَ ye benzeyen olumsuzluk harfleri, لا ,مَا ,إِنْ ve لاَتَ dir. :إِنْ Şartları gerçekleştiği takdirde, لَيْسَ gibi amel eder. Anlamı “değil” dir.

     

    Örnek: إِنِ الحَْيَاةُ خَالِدَةً (Hayat sonsuz değildir). إِنْ harfinin لَيْسَ gibi isim ve haber alabilmesi için iki şart vardır:

     

    1. Haberi isminden önce gelmemelidir.

     

    2. Cümlede إِلا kullanılarak olumsuzluğun bozulmamalıdır. مَا ile ilgili açıklama yukarıda yapılmıştır. :لا Şartları gerçekleştiği takdirde, لَيْسَ gibi amel eder. Anlamı “değil” dir.

     

    Örnek: لاَ جُنْدِيٌّ جَبَانًا (Hiçbir asker korkak değildir). إِنْ harfinin لَيْسَ gibi isim ve haber alabilmesinin şartları şunlardır:

     

    1İsmi ve haberi nekre olmalıdır.

     

    2Haberi isminden önce gelmemelidir.

     

    3Haberinde bildirilen hüküm إِلا ile bozulmamalıdır.

     

    :لاَتَ

     

    Şartları gerçekleştiği takdirde, لَيْسَ gibi amel eder. Anlamı “değil” dir.

     

    Örnek: لاَ تَبْكِ الآنَ ! لاَتَ سَاعَةَ بُكَاءٍ (Artık ağlama! Vakit, ağlama vakti değildir). لاَتَ harfinin لَيْسَ gibi isim ve haber alabilmesinin şartları şunlardır:

     

    1. İsmi ve haberi الوقت , الحين ve الساعة gibi zaman ifade eden isimlerden olmalıdır.
    لاَتَ . 2 nin hem ismi hem de haberi aynı anda cümlede bulunmamalıdır. لاَتَ سَاعَةَ بُكَاءٍ cümlesi لاَتَ الساعةُ سَاعَةَ بُكَاءٍ takdirindedir. Cinsi Nefyeden :لا Cinsi nefyeden yani tamamen olumsuzluk ifade eden إِنْ ,لا gibi ismini nasb, haberini ref eder.

     

    Cinsi nefyeden (yani tamamen olumsuzluk ifade eden) لا nın ismi, muzâf, şibhi muzâf (muzâfa benzer) ve müfred (muzâf ve şibhi muzâf olmaksızın) gelebilir.

     

    İsmi muzâf olarak gelen لا ya örnek: لاَ شَاهِدَ زُورٍ مَحْبُوبٌ (Hiçbir yalancı şahit sevilmez). Bu cümlede لا nın ismi olan شَاهِدَ muzâftır ve mansuptur. İsmi şibhi muzâf olarak gelen لا ya örnek: لاَ مُقَصِّرًا فِي وَاجِبِهِ مَمْدُوحٌ (Görevinde
    ihmalkarlık yapan hiç kimse övülmez/beğenilmez). Bu cümledeki , مُقَصِّرًا ◌َşibhi muzâf olarak لا nın ismidir ve mansubtur.

     

    İsmi müfred olarak gelen لا ya örnek: لاَ حَسُودَ مُسْتَرِيحٌ (Hiçbir hasetçi rahat değildir). Bu cümlede لا , حَسُودَ nın ismidir ve feth üzere mebnîdir. Görüldüğü üzere, , muzâf ve şibhi muzâf olarak gelen isim, mu‘rabtır ve mansûbtur.

     

    لnın ismi müfred olarak gelirse o ismin nasb alameti üzere mebnîdir. لاَ nın إِنْ gibi amel etmesi için, bazı şartlar vardır.

     

    Bunlar: Başına harfi cer gelmemesi İsminin ve haberinin nekra olması Kendisiyle ismi arasında başka bir kelime bulunmamasıdır.

    fiil-cumleleri

    fiil-cumleleri1

    fiil-cumleleri2

    fiil-cumleleri4

    fiil-cumleleri5

     

     

  • Sayıların Temyizi

    Temyiz اَلتَّمْيِيزُ

    Bir rıtl (450 gr.) üzüm satın aldım.  اِشْتَرَيْتُ رِطْلاً عِنْبًا.
    Çocuk bir bardak süt içti. شْرِب  الْوَلَدُ كَأْسًّا لَبْنًا.
    Bir karış toprağa sahip değilim. لاَ أَمْلِكُ شِبْرًا أَرْضًا.

    Yukarıda da görüldüğü gibi temyîz, kendisinden önce geçen mübhem
    (mânâsı açık olmayan) bir ismin mânâsına açıklık getiren câmid, nekre bir
    isimdir. (Harf-i cerli ve izâfetle gelmediği müddetçe) mansûbdur.
    Temyîzin mânâsını açıkladığı kelimeye Mümeyyez  denir:
    لا أَمْلِكُ                   شِبْرًا                أَرْضًا.
    Temyîz    Mümeyyez

    Temyîzin cümle içindeki durumu, mümeyyezine göredir.  Mümeyyez
    ikiye ayrılır:
    1-Melfuz mumeyyez (ُالْمُمَيِّرُ الْمَلْفُوظ Soylenmis, cumlede gorulen
    mümeyyez).
    2-Melhuz mumeyyez (ُالْمُمَيَّزُ الْمَلْحُوظ Disunulen, cumlede acik
    olarak görülemeyen mümeyyez).

    Temyîzin tarifi şöyledir: Temyîz, müphem (kapalı) olan isim (zat) veya nispeti (cümleyi) açıklamak için zikredilen nekre isimdir. شَاهَ دْتُ ثَلاَثِينَ سَائِحًا (Otuz turist gördüm) cümlesinde müphem olan isim (zat), ثَلاَثِينَ sayısıdır.

    ثَلاَثِينَ ,سَائِحًا deki kapalılığı giderdiği için temyîzdir. “Otuz” kelimesi, muhatabın zihninde sayılan şeyin ne olduğu konusunda bir açıklık sağlamaz. Bunu muhatabın zihninde netleştirecek bir kelime zikrederiz ki, bu kelimeye temyîz denir. طَابَتِ القَرْيَةُ هَوَاء (Köy hava yönünden iyidir/Köyün havası iyidir) cümlesinde هَوَاء cümledeki kapalılığı giderdiği için temyîzdir. Müphem olana da mümeyyez denilir.


    Mümeyyez iki çeşittir:

    a. Melfûz (telaffuz edilen) mümeyyez: Bu, temyîzden önce zikredilen zâhir (açık) müphem isimdir. Yukardaki örnekte geçen ثَلاَثِينَ melfuz mümeyyezdir.

    Sayı ve Temyîzi

    اَلأَعْدَادُ وَتَمْيِيزُهَا

    b. Melhûz (anlaşılan) mümeyyez: Bu, zikredilmeyen ama konuşmadan anlaşılandır. طَابَتِ القَرْيَةُ هَوَاء (Köy hava yönünden iyidir/Köyün havası iyidir) cümlesinde mümeyyez, melhûzdur.

    Dört çeşit melfûz mümeyyez vardır:

    a. Ağırlık ölçüleri. Örnek: اِشْتَرَيْتُ جِرَامًا ذَهَبًا (Bir gram altın satın aldım).

    b. Hacim ölçüleri. Örnek: شَرِبْتُ كُوبًا مَاء (Bir bardak su içtim).

    c. Uzunluk ve alan ölçüleri. Örnek: بَاعَنِي التَّاجِرُ مِتْرًا صُوفًا (Tacir bana bir metre yün sattı).

    d. Sayılar.

    Sayılar ve temyîzleri ileriki sayfalarda ayrıntılı olarak anlatılacaktır.

    Dil  Bilgisi Sayı  ve Temyizi

    Arapçada sayı ismine العَدَد , sayılan kelimeye de الم عْدُود denilir. الم عْدُود , temyîz dediğimiz kelimedir. فِي الحَدِيقَة خمَْسَ عَشْرَةَ شَجَرَةً Bahçede on beş ağaç vardır.

    Mesela burada خمس عشرة aded, شجرةً de sayısı belirlenen nesnedir (madûddur).

    Sayılar dört kısma ayrılır:

    a. Müfred sayılar: 1den 10a kadar olanlar.

    b. Mürekkep (bileşik) sayılar: 11den 19a kadar olan sayılar.

    c. Ukûd: 20, 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90 sayıları.

    d. Atıflı (matûf) sayılar: 21 ve 99 gibi iki sayının arasına atıf vavı getirilereks öylenen sayılar.

    Arapça sayılarda, ayrıca müzekkerlik müenneslik sözkonusudur.
    Arapçada 1 ve 2 Sayıları

    Müzekker için kullanılanlar:

    İlahınız tek bir ilahtır . 1. وَاحِدٌ إَلهَكُُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ

    Fakülteye iki görevli geldi . 2. اِثْنَانِ وَصَلَ إِلَى الْكُلِّيَّةِ مُوَظَّفَانِ اثْنَانِ

    Müennes için kullanılanlar:

    Babamın bir arabası var . 1. وَاحِدَة لِوَالِدِي سَيَّارَةٌ وَاحِدَة

    Onun iki eli var 2. اِثْنَتَانِ لَهُ يَدَانِ اثْنَتَانِ

    Onun sadece iki çiçeği var. لَهُ زَهْرَتَانِ اثْنَتَانِ

    3 ile 10 Arasındaki Sayılar

    Müzekker için kullanılanlar:

    Onların bekleme süreleri üç aydır 3. ثَلاَثَة فَعِدَّتُهُنَّ ثَلاثَةُ أَشْهُرٍ

     

    Öyleyse dört kuş tut 4. أَرْبَعَة فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ

    Beş kitap satın aldım 5. خمَْسَةٌ اِشْتَرَيْتُ خمَْسَةَ كُتُبٍ

    Şehirde altı gün geçirdim 6. سِتَّةٌ أَمْضَيْتُ فِي الْمَدِينَةِ سِتَّةَ أَيَّامٍ

    Yedi mektup gönderdim 7. سَبْعَة أَرْسَلْتُ سَبْعَةَ خِطَابَاتٍ

    Sekiz adam geldi 8. ثَمَانِيَة جَاءَ ثَمَانِيَةُ رِجَالٍ

    Kurandan dokuz cüz okudum 9. تِسْعَة قَرَأْتُِ تسْعَةَ أَجْزَاءٍ مِنَ القُرْآنِ

    On kişi gördüm 10 . عَشَرَةٌ رَأَيْتُ عَشَرَةَ رِجَالٍ

    Müennes için kullanılanlar:

    Dairenin üç balkonu var 3. ثَلاَتٌ لِلشَّقَّةِ ثَلاَثُ شُرَفٍ

    Şehirde dört saat 4. أَرْبَعٌ أَمْضَيْتُ فِي الْمَدِينَةِ أَرْبَعَ سَاعَاتٍ geçirdim

    Bu bilgin beş dil konuşuyor 5. خمَْسٌ يَتَكَلَّمُ هَذَ العَالِمُ خمَْسَ لُغَاتٍ

    İmtihanda altı kız öğrenci 6. سِتٌّ نَجَحَتْ سِتُّ طَالِبَاتٍ فِي الاِمْتِحَانِ başarılı oldu

    Yedi sayfa düzelttim 7. سَبْعٌ صَحَّحْتُ سَبْعَ صَفَحَاتٍ

    Hoca sekiz konferans verdi 8. ثَمَانٍ أَلْقَى الأُسْتَاذُ ثَمَانِيَ مُحَاضَرَاتٍ

    Dokuz araba kiraladık 9. تِسْعٌ اِسْتَأْجَرْنَا تِسْعَ سَيَّارَاتٍ

    Yazın on şehri ziyaret ettim 10 . عَشْرٌ زُرْتُ فِي الصَّيْفِ عَشْرَ مُدُنٍ

    11 ile 19 Arasındaki Sayılar

    Müzekker için kullanılanlar:

    Futbol takımı on bir oyuncudan 11 . أحَدَ عَشَرَ يَتَكَوَّنُ فَرِيقُ كُرَةِ القَدَمِ مِنْ أَحَدَ عَشَرَ لاَعِبًا oluşur.

    On iki adam geldi 12 . إثنَا عَشَرَ جَاءَ اِثْنَا عَشَرَ رَجُلاً

    Şu ana kadar on üç köprü 13 . ثَلاَثَةَ عَشَرَ أُنْشِأَتْ ثَلاَثَةَ عَشَرَ جِسْرًا حَتَّى الآنَ yapıldı

    Onu on dört ay bekledim 14 . أَرْبَعَةَ عَشَرَ اِنْتَظَرْتُهُ أَرْبَعَةَ عَشَرَ شَهْرًا

    On beş soruya cevap verdim 15 . خمَْسَةَ عَشَرَ أَجَبْتُ عَنْ خمَْسَةَ عَشَ رَ سُؤَالا

    Salonda on altı dinleyici var 16 . سِتَّةَ عَشَرَ فِي القَاعَةِ سِتَّةَ عَشَرَ مُسْتَمِعًا

    On yedi bakan bir araya geldi 17 . سَبْعَةَ عَشَرَ اِجْتَمَعَ سَبْعَةَ عَشَرَ وَزِيرًا

    Sınıfın kitaplığnda on sekiz kitap 18 . ثَمانِيةَ عَشَرَ فِى مَكْ تَبَةِ الفَصْلِ ثمانيةَ عَشَرَ كِتَابًا var

    Sınıfın kitaplığında on dokuz 19 . تِسْعَةَ عَشَرَ فِى مَكْتَبَةِ الفَصْلِ تِسْعَةَ عَشْرَةَ قِصَّةً hikaye var

    Müennes için kullanılanlar:

    Satıcıda on bir tavuk var. 11 . إِحْدَى عَشْرَةَ عِنْدَ البَائِعِ إِحْدَى عَشْرَةَ دَجَاجَة

    Ondan on iki pınar fışkırdı 11 . إِثْنَتَا عَشْرَةَ فَانفَجَرَتْ مِنْ هُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْن اً

    O on üç yaşındadır 13 . ثَلاَثَ عَشْرَةَ عُمْرُهُ ثَلاَثَ عَشْرَةَ سَنَة

    Apartmanın önünde 14 genç kız var 14 . أَرْبَعَ عَشْ رَةَ أَمَامَ العِمَارَةِ أَرْبَعَ عَشْرَةَ فَتَاةً

    Bu kitaptan on beş sayfa 15 . خمَْسَ عَشْرَةَ قَرَأْنَا خمَْسَ عَشْرَةَ صَفْحَةً مِنْ هَذَا الكِتَابِ okuduk

    Bu apartmanda on altı daire var 16 . سِتَّ عَشْرَةَ فِي هَذِهِ العِمَارَةِ سِتَّ عَ شْرَةَ شَقَّة

    Bu hastanede 17 bayan doktor 17 . سَبْعَ عَشْرَةَ فِي هَذَا الْمُسْتَشْفَى سَبْعَ عَشْرَةَ طَبِيبَة var

    Bu otobüste on sekiz bayan yolcu 18 . ثَمَانيَ عَشْرَةَ فِي هَذِهِ الحَْافِلَةِ ثَمَانيَ عَشْرَةَ رَاكِبَة var

    On dokuz yaşındayım 19 . تِسْعَ عَشْرَةَ سِنِّي تِسْعَ عَشْرَةَ سَنَة

    11 ile 19 arasındaki sayılar feth üzere mebnîdirler. Temyîzleri de müfred, mansub ve nekre olarak gelir.

    d.Müzeyi on üç erkek ziyaret etti.

     

    e.On dört kitap tercüme ettim.

    f.On beş turist geldi.

    g.On altı öğrenci başarılı oldu.

    h.On yedi kız mezun oldu.

    i.On sekiz balık avladım.

    j.On dokuz öğrenci derse geç kaldı.

    Ukûd (onarlı sayılar) şunlardır:

    Bu sınıfta yirmi kız öğrenci var 20 . عِشْرُون فِي هَذَا الفَصْلِ عِشْرُونَ طَالِ بَة

    Otuz kitap kayboldu 30 . ثَلاَثُونَ ضَ اعَتْ ثَلاثُونَ كِتَابًا

    Kırk oyuncu ödül kazandı 40 . أَرْبَعُونَ فَازَ أَرْبَعُونَ لاَعِبًا بِالجَْائِزَةِ

    Elli erkek geldi 50 . خمَْسُونَ حضَرَ خمَْسُونَ رَجُلا

    Hastanede altmış hemşire var 60 . سِتُّونَ فِي الْمُسْتَشْفَى سِتُّونَ مُمَ رضَة

    Programda yetmiş gezi var 70 . سَبْعُونَ فِي البَرْنَامَجِ سَبْعُونَ رِحْلَة

    Listede seksen isim var 80 . ثَمَانُونَ فِي القَائِمَةِ ثَمَانُونَ اسْمًا

    Şehirde doksan cadde var 90 . تِسْعُونَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعُونَ شَارِعًا

    11 ile 99 arasındaki sayıların temyîzi müfred mansub olduğu gibi, ukûdun  temyîzi de aynıdır. Temyîzleri, müzekker de olsa müennes de olsa, bunlar değişmez. İrab yönünden ukûd sayıları da cemi müzekker salim gibidir.

    Geziye yirmi erkek öğrenci katıldı. اِشْتَرَكَ فِي الرِّحْلَةِ عِ شْرُونَ طَالبًا

    Onlar otuz saat içinde seksen cüneyh harcadılar. أَنْفَقُوا ثَمَانِينَ جُنَيْهًا فِي ثَلاَثِينَ سَاعَة

    Matuf (Atıflı) Sayılar ve Temyizleri

    Müzekkerin kullanımına örnekler:

    Fırında yirmi bir ekmek var 21 . وَاحِدٌ وَعِشرُونَ فِي الْمَخْبَزِ وَاحِدٌ وَعِشْرُونَ خُبْزًا

    Anaokulunda 32 çocuk var 32 . اِثْنَانِ وَثَلاثُونَ فِي رَوْضَةِ الأَطْفَالِ اِثْنَانِ وَثَلاثُونَ طِفْلا

    Havuzda kırk üç yüzücü var 43 . ثَلاَثَةٌ وَأَرْبَعُونَ فِي الحَْوْضِ ثَلاَثَةٌ وَأَرْبَعُونَ سَابِحًا

    Babam elli dört yaşındadır 54 . أَرْبَعَةٌ وَخمَْسُونَ عُمْرُ وَالِ دي أَرْبَعَةٌ وَخمَْسُونَ عَامًا

    Dedem altmış beş yaşındadır 65 . خمَْسَةٌ وَسِتُّونَ عُمْرُ جَدِّي خمَْسَةٌ وَسِتُّونَ عَامًا

    Ormanda yetmiş altı aslan var 76 . سِتَّةٌ وَسَبْعُونَ فِي الغَابَةِ سِتَّةٌ وَسَبْعُونَ أَسَدًا

    Kütüphanede 87 sandalye var 87 . سَبْعَةٌ وَثَمَانُونَ فِي الْمَكْتَبَةِ سَبْعَةٌ وَثَمَانُونَ كُرْسِيًّا

    Müzede 98 ziyaretçi var 98 . ثَمانيةٌ وتِسعُونَ فِي الْمُتْحَفِ ثَمانيةٌ وتِسعُونَ زَائِرًا

    Allahın doksan dokuz ismi var 99 . تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ لِلَّ ه تِسْعَ ةٌ وَتِسْعُونَ اسْمًا

    Müennesin kullanımına örnekler:

    21 kız öğrenci başarılı 21 . وَاحِدَةٌ (إِحْدَى) وَعِشْرُونَ نَجَحَتْ وَاحِدَةٌ (إِحْدَى) وَعِشْرُونَ طَالِبَة oldu

    Otuz iki gece geçti 32 . اِثْنَتَانِ وَثَلاَثُونَ مَضَتْ اِثْنَتَانِ وَثَلاَثُونَ لَيْلَة

    Okulda 43 bayan öğretmen var 43 . ثَلاَثٌ وَأَرْبَعُونَ فِي الْمَدْرَسَةِ ثَلاَثٌ وَأَرْبَعُونَ مُعَلِّمَة

    Gümrükte elli dört kamyon var 54 . أَرْبَعٌ وَخمَْسُونَ فِي الجُْمْرُكِ أَرْبَعٌ وَخمَْسُونَ شَاحِنَة

    Ağda altmış beş balık var 65 . خمَْسٌ وَسِتُّونَ فِي الشَّبَكَةِ خمَْسٌ وَسِتُّونَ سَمَكَة

    Annem yetmiş altı yaşındadır 76 . سِتٌّ وَسَبْعُونَ عُمْرُ وَالِدَتِي سِتٌّ وَسَبْعُونَ سَنَة

    Anaokulunda 87 kız öğrenci var 87 . سَبْعٌ وَثَمَانُونَ فِي رَوْضَةِ الأَطْفَالِ سَبْعٌ وَثَمَانُونَ طِفْلَة

    Salonda 98 bayan dinleyici var 98 . ثَمَانٍ وَتِسْعُونَ فِي القَاعَةِ ثَمَانٍ وَتِسْعُونَ مُسْتَمِعَة

    Sandıkta doksan dokuz portakal 99 . تِسْعٌ وَتِسْعُونَ فِي الصُّنْدُوقِ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ بُرْتُقَالَة var 12, 62 ve 72 gibi atıflı sayılarda, temyîz ile birler basamağı müzekkerlik müenneslik yönünden uyum içinde olur.

    On iki erkek ve on iki bayan doktor mezun oldu تخَرَّجَ اِثْنَا عَشَرَ طَبِيبًا واثْنَتَا عَشْرَةَ طَبِيبَة

    62 erkek yarışmacı yola çıktı اِنْطَلَقَ اثْنَانِ وَسِتُّونَ مُتَسَابِقًا

    72 sayfa yazdım كَتَبْتُ اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ صَفْحَة

    24, 47, 57 ve 86 gibi sayıların temyîzi ile birler basamağı zıt cinste olur.

    Aşağıda bunlarla ilgili örnekler vardır:

    Bir günde 24 saat vardır فِي الْيَوْمِ أربَعٌ وعِشْرُونَ سَاعَة

    Bunlar, 47 defterdir هَذِهِ سَبْعَةٌ وَأَرْبَعُونَ دَفْتَرًا

    57 erkek öğrenci gördüm رَأَيْتُ سَبْعَةً وَخمَْسِينَ طَالِبًا

    86 kız öğrenciye rastladım مَرَرْتُ بِسِتٍّ وَثَمَانِينَ طَالِبة

    100, 1000 ve Bunların Katları

    a. Hem 100 hem 1000 sayısının tesniyelerinin ve sadece 1000in ceminin (çoğulunun) temyîzi müfred ve mecrûr olur.

    Yüz çocuk geldi 100 . مِائَة جَاءَ مِائةُ وَلَدٍ

    İki yüz misafir geldi 200 . مِائَتَانِ حَضَرَ مِائَتَا ضَيْفٍ

    Üç yüz misafir geldi 300 . ثَلاثُمِائَةٍ حَضَرَ ثَلاثُمِائَة ضَيْفٍ

    Dört yüz misafir geldi 400 . أرْبَعُمِائَةٍ حَضَرَ أَرْبَعُمِائَةِ ضَيْفٍ

    Beş yüz misafir geldi 500 . خمَْسُمِائَةٍ حَضَرَ خمَْسُمِائَةِ ضَيْفٍ

    Altı yüz misafir geldi 600 . سِتُّمِائَةٍ حَضَرَ سِتُّمِائَةِ ضَيْفٍ

    Yedi yüz misafir geldi 700 . سَبْعُمِا ئَةٍ حَضَرَ سَبْعُمِائَةِ ضَيْفٍ

    Sekiz yüz misafir geldi 800 . ثَمَانِمِائَةٍ حَضَرَ ثَمَانِمِائَةِ ضَيْفٍ

    Dokuz yüz misafir geldi 900 . تِسْعُمِائَةٍ حَضَرَ تِسْعُمِائَةِ ضَيْفٍ

    Bin turist geldi 1000 . أَلْفٌ جَاءَ أَلْفُ سَائِ ح

    İki bin turist geldi 2000 . أَلْفَانِ جَاءَ أَلْفَا سَائِ ح

    Üç bin turist geldi 3000 . ثَلاَثَةُ آلاَفٍ جَاءَ ثَلاَثَةُ آلاَفِ سَائِحٍ

    Dört bin turist geldi 4000 . أَرْبَعَةُ آلاَفٍ جَاءَ أَرْبَعَةُ آلاَفِ سَائِحٍ

    Beş bin turist geldi 5000 . خمَْسَةُ آلاَفٍ جَاء خمَْسَ ةُ آلاَفِ سَائِحٍ

    Altı bin turist geldi 6000 . سِتّةُ آلاَفٍ جَاءَ سِتّة آلاَفِ سَائِحٍ

    Yedi bin turist geldi 7000 . سَبْعَةُ آلاَفٍ جَاءَ سَبْعَةُ آلاَفِ سَائِحٍ

    Sekiz bin turist geldi 8000 . ثَمَانِيَةُ آلاَفٍ جَاءَ ثَمَانِيَةُ آلاَفِ سَائِحٍ

    Dokuz bin turist geldi 9000 . تِسْعَةُ آلاَفٍ جَاءَ تِسْعَةُ آلاَفِ سَائِحٍ

    On bin turist geldi 10000 . عَشَرَةُ آلاَفٍ جَاءَ عَشَرَةُ آلاَفِ سَائِحٍ

    Yüz bin turist geldi 100000 . مِائَةُ أَلْفٍ جَاءَ مِائَةُ أَلْفِ سَائِحٍ

    Bir milyon turist geldi 1000000 . مِلْيُونٌ جَاءَ مِلْيُونُ سَائِ ح

    b. 100, 1000 ve katlarının temyîzi, izafetle müfred mecrûr olur. Temyîzleri müzekker veya müennes olsa da, 100 ve 1000 sayılarında değişiklik olmaz.

    Yüz çocuk geldi جَاءَ مِائةُ وَلَدٍ

    Havalanında yüz uçak var فِي الْمَ طَارِ مِائَةُ طَائِرَةٍ

    Yüz yıl kaldın لَبِثْتَ مِئَةَ عَامٍ

    Bin turist geldi وَصَلَ أَلْفُ سَائِحٍ

    Bin kız öğrenci müzeyi gezdi زَارَتْ أَلْفُ طَالِبَةٍ الْمُتْحَفَ

    Şehirde yüz bin öğrenci var فِي الْمَدِينَةِ مِائَةُ أَلْفِ طَالِبٍ

    Kütüphanede üç bin kitap var فِي الْمَكْتَبَةِ ثَلاَثَةُ آلاَفِ كِتَابٍ

    Bin asker gördüm رَأَيْتُ أَلْفَ جُنْدِيٍّ

    İki yüz misafir geldi حَضَرَ مِائَتَا ضَيْفٍ

    Saraya iki bin turist geldi وَصَلَ القَصْرَ أَلْفَا سَائِحٍ

    İki yüz ağaç diktim غَرَسْتُ مِائ تَيْ شَجَرَةٍ

    İki yüz muhtaca sadaka verdim تَصَدَّقْتُ عَلَى مِائَتَيْ مُحْتَاجٍ

    İki bin ağaç diktik غَرَسْنَا أَلْفَيْ شَجَرَةٍ

    100 ve 1000 sayısı, atıflı olarak başka bir sayıyla söylenirse, temyîz en

    son söylenen sayıya uyar. Mesela, 125 sayısını şöyle söyleriz:

    جَاءَ مِائَةٌ وخمَْسَةٌ وعِشْرُونَ رَجُلا / جَاءَ خمَْسَةٌ وعِشْرُونَ ومِائَةُ رَجُلٍ

    Yüz yirmi beş adam geldi

    فِي السَّنَةِ ثَلاَثُمِائَةٍ وخمَْسَةٌ وسِتُّونَ يَوْمًا / فِي السَّنَةِ خمَْسَةٌ وسِتُّونَ وثَلا ثُمِائَةِ يَوْمٍ

    Bir yılda 365 gün vardır

    فِي الْمَدِينَةِ أَلْفٌ وتِسْعُمِائَةٍ وأَرْبَعَةٌ وعِشْرُونَ رَجُلاً / في الْمَدِينَةِ أَرْبَعَةٌ وعِشْرُونَ وتِسْعُمِائَةٍ وأَلْفُ رَجُلٍ

    Şehirde 1924 adam vardır

    فِي الْمَكْتَبَةِ ثَلاَثَةٌ وأَرْبَعُونَ وثَمَانِم ائَةٍ وأَلْفَا كِتَابٍ / فِي الْمَكْتَبَةِ أَلْفَانِ وثَمَانِمِائَةٍ وثَلاَثَةٌ وأَرْبَعُونَ كِتَابًا

    Kütüphanede 2843 kitap vardır

    Milyon ve milyar sayıları, yüz ve bin gibidir. Temyîzleri de izafetle müfred mecrur olur.

    Başkentte bir milyon kişi vardır فِي العَاصِمَةِ مِلْيُونُ (أَ لْفُ أَلْفِ ) نَسَمَةٍ

    Çinin nüfusu bir milyarı geçti زَادَ سُكَّانُ الصِّينِ عَلَى مِلْيَارِ (بِلْيُونِ ) نَسَمَة

    Arapçada Sıra Sayıları  ( (الأَعْدَادُ التَّرْتِيبِيَّة

    Müennes Müzekker

    الأولى Birinci الأَ ول

    الثَّانِيَة İkinci ال ثَّانِي

    الثَّالِثَة Üçüncü الثَّالِث

    الرَّابِعَة Dördüncü الرَّابِع

    الخَامِسَة Beşinci الخَامِس

    السَّادِسَة Altıncı السَّادِس

    السَّابِعَة Yedinci السَّابِع

    الثَّامِنَة Sekizinci الثَّامِن

    ال تَّاسِعة Dokuzuncu التَّاسِع

    العَاشِرَة Onuncu العَاشِر

    الحَادِيَةَ عَشْرَةَ Onbirinci الحَادِيَ عَشَرَ

    الثَّانِيَةَ عَشْرَة Onikinci الثَّانِيَ عَشَرَ

    الثَّالِثَةَ عَشْرَة Onüçüncü الثَّالِثَ عَشَرَ

    العِشْرُو ن Yirminci العِشْرُونَ

    الحَادِيَةُ والعِشْرُونَ Yirmibirinci الوَاحِدُ والعِشرون

    الثَّانِيَةُ والعِشْرُونَ Yirmiikinci الثَّانِي والعِشْرُونَ

    الثَّالِثَةُ والعِشْرُونَ Yirmi üçüncü الثَّالِثُ والعِشْرُونَ

    الثَّلاَثُو ن Otuzuncu الثَّلاَثُونَ

    Yüzüncü الْمِائَة

    Bininci الأَلْفُ

    İkiyüzüncü الْمِائَتَانِ

    İkibininci الأَلْفَانِ

    Üçyüzüncü الثَّلاَثُمِئَة

    Dokuzyüzüncü التِّسْعُمِئَة

    Üçbininci الثَّلاَثَةُ آلاَفٍ

    Yirmibirinci ders . الدَّرْسُ الحَادِي والعِشْرُونَ

    Yirmibirinci kız . البِنتُ الحاديَةُ والعِشرونَ

    Onbirinci erkek çocuğu gördüm. رأيتُ الطّفلَ الحَادِيَ عَشَرَ

    Bedir savaşı hicretin ikinci yılında oldu. وَقَعَتْ مَعْرَكَةُ بَدْرٍ فِي السَّنَةِ ال ثَّانِيَةِ لِلْهِجْرَةِ

    Veda haccı onuncu yıldaydı. كَانَتْ حِجَّةُ الوَدَاعِ فِي العَامِ العَاشِرِ

    Kitabın yirmi beşinci sayfasını okudum. قرأتُ الصَّفْحَةَ الخَامِسَةَ والعِشْرِينَ مِنَ الكِتَابِ

    11le 19 arasındaki sıra sayılarının da her iki cüzü feth üzere mebnîdir.

    Bu, onaltıncı gündür. هَذَا هُوَ الْيَوْمُ السَّادِسَ عَشَرَ

    Onikinci problemi çözdüm. حَلَلْتُ الْمَسْأَلَةَ الثَّانِيَةَ عَشْرَةَ

  • Hâl ve Türleri – Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    Her dilde olduğu gibi Arapça’da da cümleler, temel ve yan unsurlardan oluşur. Temel unsurlar muhaataba cümledeki ana mesajı aktarma imkânı verirken, yan unsurlar ayrıntıları nakletme işlevi görürler. حضَرَ يَحيَى إلى العَمَل /Yahya işe geldi cümlesinde temel unsurlar zikredilmiş ve Yahya’nın işe geldiği mesajı muhataba aktarılmıştır. Ancak ayrıntılar hakkında herhangi bir bilgilendirme yapılmamıştır. Yani Yahya’nın ne zaman geldiği, nasıl geldiği konusunda bir şey zikredilmemiştir. Cümleye: حضَر يحيى إلى العَمَل صَباَحاً مَاشِياً / Yahya işe sabahleyin yürüyerek geldi ilâveleri yapılmak suretiyle daha detaya girilmiş ve muhataba Yahya’nın ne zaman ve nasıl geldiği bilgisi de verilmiş olmaktadır. Dil öğretiminde muhatabı mesajı anlamaya götüren temel ve yan unsurların tanınması ve gramatik hükümlerinin bilinmesi son derece önemli bir husustur. Zira cümlede hangi unsurun temel, hangisinin yan unsur olduğunun tespiti dile hâkimiyetin önemli bir aşamasıdır. İşte bu ünitede Arapça’da cümlede yan bir unsur ( فَضْلَة ) hükmünde olan “Hâl” konusu işlenecektir. Konu temelde, üç terim çerçevesinde ele alınacaktır: Hâl, sâhibu’l-hâl ve râbıt. Bu esaslar çerçevesinde konumuza ilişkin ayrıntılı bilgi ve örnekler okuma parçamızın peşinden verilecektir.

     

    Hâl ve Unsurları Dil Bilgisi

     

    Hâl konusu Türkçe’deki ‘durum zarfı’na karşılık gelen bir terim olup كيف /nasıl sorusuna cevap olarak kullanılır. Türkçe’ye ‘…rek, …rak; …dığı halde, iken, olduğu halde’ gibi ifadelerle çevrilebilir. Hâl, fiilin oluşu sırasında fâilin, mef‘ûlün bihin veya her ikisinin durumunu açıklayan lafzan mansûb, müştak(türemiş) ve nekre bir kelime veya mahallen mansûb bir cümle yada cümleciktir. Kendisinden önce gelen marife bir ismin durumunu bildiren müştak/türemiş, nekre/belirsiz ve mansûb bir isimdir, şeklinde de tarif edilebilir.

     

    Dolayısıyla bu tarifler ışığında şöyle demek mümkündür: Hâl;
    a. Fâil, mef‘ûl ya da her ikisinin gibi marife bir unsurun durumunu belirtir.

     

    b. Lafzan mansûb nekre bir kelime veya mahallen mansûb bir cümle ya da cümlecik şeklinde karşımıza çıkar.

     

    c. Hâl genellikle; ism-i fâil, ism-i mef‘ûl, sıfat-ı müşebbehe gibi müştak/türemiş bir isimdir.

     

    Hâl Arapçada genel olarak fiil cümlesinin yan unsurları kapsamında ele alınır. Söz konusu yan unsurlar da i‘râb bakımından mansubât kategorisindedir. Onun için hâller her zaman mansûb’tur, denilir. Fâilin durumunu gösteren kullanımına örnek olarak: حضَر أحمدُ إلى العَمَل مَاشِياً /Ahmet işe yüreyerek geldi cümlesi verilebilir. Şöyle ki, bu cümlede hâl konumunda bulunan ماشِياً / yüreyerek unsuru, fâil konumunda olan أحمدُ ‘in hâlini/durumunu bildirmektedir. Yani Ahmed’in işe başka bir şekilde değil yürüyerek geldiğini anlama yansıtmaktadır. Yapı olarak da bu cümlede hâl
    karşımıza, lafzan mansûb nekre bir kelime olarak gelmiştir. جاءَت زينبُ إلى الكُلِّيَّة مُسرِعةً /Zeynep fakülteye hızlı bir şekilde geldi cümlesinde de benzer bir kullanım söz konusudur. Zira hâl konumunda bulunan /مُسرِعةً hızlı bir şekilde unsuru, fâil konumunda olan زينبُ ‘in fakülteye geliş hâlini/durumunu ibareye yansıtmıştır. Yapı olarak da karşımıza, lafzan mansûb bir nekre olarak gelmiştir. حَضَر مُراد إلى البَيت وهو تَعْبانُ /Murat eve yorgun halde geldi, cümlesinde ise fâilin durumunu gösteren hâl isim cümlesi formunda gelmiştir. Murat’ın eve nasıl geldiğini cümleye yansıtan hâl cümlesi her ne kadar kendi içerisinde merfû bir mübteda ( هو ) ve haberden ( تَعْبانُ ) oluşmuşsa da cümle olarak hâl konumundadır ve mahallen mansûbtur. خرجَت عائشةُ مِن البيت وقد سالَتْ دموعُها /Aişe ağlar halde evden çıktı, cümlesinde ise fâilin durumunu bildiren hâl fiil cümlesi şeklinde gelmiştir.

     

    Hâl cümlesi her ne kadar kendi içerisinde fiil ( سالَتْ ) ve merfû fâilden ( دموعُها ) oluşuyorsa da cümle olarak hâl konumunda olduğu için mahallen mansûbtur. Mef‘ûlün bihin durumunu gösteren mansûb ve nekre bir kelime olarak gelişine örnek olarak: شرِب الطِّفلُ الحَلِيبَ حاراًّ /Çocuk sütü sıcakken içti cümlesi verilebilir. Zira bu cümlede hâl konumunda bulunan حاراًّ /sıcakken öğesi, mef‘ûlün bih konumunda olan الطفلُ ‘in hâlini/durumunu bildirmektedir. Yani çocuğun sütü sıcak halde iken içtiğini anlama yansıtmaktadır. Yapı olarak da bu cümlede hâl karşımıza, lafzan mansûb bir nekre olarak gelmiştir. أكَلَت فاطمةُ السَّمَكةَ مَقْلِيَّةً /Fatma balığı kızarmış halde yedi cümlesinde de aynı durum söz konusudur. Şöyleki hâl konumunda bulunan مَقْلِيَّةً /kızarmış halde öğesi, mef‘ûlün bih konumunda olan السمكةَ ‘nin hâlini/durumunu cümleye yansıtmıştır. Yapı olarak da karşımıza, lafzan mansûb bir nekre
    olarak gelmiştir. Hem fâil hem de mef‘ûlün bihin her ikisinin durumunu gösteren hâl kullanımına örnek olarak da: سار الوَلَد وأبوه مُسرِعَين /Çocuk ile babası hızlı bir şekilde yürüdüler cümlesi verilebilir. Zira bu cümlede hâl konumunda bulunan مُسرِعَين / hızlı bir şekilde öğesi, hem fâil hem de mef‘ûlün bih’in her ikisinin durumunu göstermektedir. Yani çocuk ile babasının birlikte hızlı
    bir şekilde yürüdüklerini cümleye yansıtmıştır. Yapı olarak da hâl karşımıza, lafzan mansûb bir nekre olarak gelmiştir. Zira مُسرِعَين müsennâ bir isim olup mansûbtur.
    خرجْنا أنا وأحمدُ من الملَعَب في غَضَب /Ben ve Ahmed sahadan öfkeli halde çıktı cümlesinde de hâl hem fâil hem de mef‘ûlün bihin her ikisinin durumunu göstermektedir. Câr ve mecrûrdan oluşan hâl mahallen mansûbtur. Çünkü tek bir kelime şeklinde değil cümle şeklinde gelmiştir.

     

    Örneklerden anlaşılacağı üzere hâl’in söz konusu olduğu cümlelerde üç temel unsur bulunmaktadır:
    a. Hâl: ( الحال ): Lafzan mansûb ve nekre bir kelimedir veya mahallen mansûb bir cümle yada cümleciktir.

     

    b. Sâhibu’l-hâl: ( صاحب الحال ): Hâl öğesinin, ‘durum’ yönünden nitelediği kelimeye ‘sâhibu’l-hâl’ veya ‘zi’l-hâl’ adı verilir. Hâl unsurundan önce gelir ve daima marife bir isim olur.

     

    c. Râbıt/bağlaç: Hâl’in cümle olarak geldiği durumlarda kendisi ile sâhibu’lhâl’i birbirine bağlayan unsurdur. Bu unsur vâv-ı hâliyye ( الوَاو الحالية ) diye anılan bir unsur olabileceği gibi, muttasıl ya da munfasıl bir zamir olabilir, veyahut hem vâv-ı hâliyye hem de zamiri aynı anda içerebilir.

     

    Bu açıklamalar ışığında: حَضَر إبراهِيمُ إلَى المَدرَسة سعِيداً /İbrahim okula mutlu olarak geldi cümelesine göz atacak olursak; سعِيداً /mutlu olarak lafzı hâl’dir, zira lafzan mansûb nekre bir kelime olup
    İbrahim’in okula nasıl geldiğini bildirmektedir. إبراهِيمُ sâhibu’l-hâl ( صاحب الحال )’dir, zira hâl unsurundan önce zikredilen ve fâil olarak gelen marife bir isimdir.
    Dikkat edileceği üzere hâl cümle formunda gelmediği için, bir başka ifadeyle tek unsur halinde geldiği için râbıt/bağlaç içermemiştir. Ama cümleحضر إبراهِيمُ إلَى المَدرَسة وهو سعِيدٌ /İbrahim okula mutlu olarak geldi şeklinde kurulduğunda, hâl cümle formunda geldiği için vâv-ı hâliyye’yi içermek zorunluluğu vardır.

     

    Türleri
    Arapça’da haller karşımıza üç şekilde gelir: Müfret, cümle ve şibih cümle (cümlemsi).

     

    a. Müfret hâl: Yukarıda verdiğimiz örneklerde görüldüğü üzere hâl’in tek bir kelime olarak karşımıza geldiği formlardır. Dolayısıyla burada geçen ‘müfret’ten kasıt ‘tekil’ olması değil, aksine müsennâ/ikil ve cemi’/çoğul form dâhil olmak üzere, hâl’in cümle yada şibih cümle dışında tek kelime halinde gelmesidir. Okuma parçasının نشأ يحيى مَحبوباً مِن جمَيع أَقارِبه /Yahya bütün akrabaları tarafından sevilen birisi olarak yetişti, cümlesinde olduğu gibi, cümlede hâl konumunda olan ve fâilin durumunu bildiren محبوباً kelimesi müfret formda gelmiştir. Aynı cümleyi hem müsennâ/ikil: ما  نشأ يحيى ومُحَمَّد محبوبَين من جميع أقار /Yahya ve Muhammed bütün akrabaları tarafından sevilen kişiler olarak yetiştiler, hem cemi/çoğul formda م نَشَأ يَحَيى وإخوتُه مَحبوبِين مِن جميع أقار /Yahya ve kardeşleri
    bütün akrabaları tarafından sevilen kişiler olarak yetiştiler, şeklinde kurmamız durumunda bile, hâl yine müfret formdadır. Çünkü cümle yada cümlecik dışında bir yapıda gelmiştir ve tek bir unsurdur.
    Hâl müfret konumda lafzan mansûb ve nekre şeklinde karşımıza gelmektedir.

     

    b. Cümle hâl: Hâl’in karşımıza isim yada fiil cümlesi şeklinde geldiği formlardır. İsim cümlesi formundaki hâl’de, hâl öğesini sahibu’l-hal’e bağlayan vâv-ı hâliyye yada bir zamir (veyahut her ikisi) bulunur. İsim cümlesi olarak gelişine: قرأ محمدٌ رِوايةَ نَجِيب مَحفُوظ وهو قائِم /Muhammed, Necip Mahfuz’un romanını ayakta okudu, cümlesinde hâl müfret kelime değildir, aksine cümledir. Zira fâilin durumunu bildiren ve vâv-ı hâliyye ( (و ile sâhibu’l-hâl’e ( محمدٌ ) bağlanan cümle mübteda ( هو ) ve haber’den ( ( قائم oluşmaktadır. Dolayısıyla cümle formunda geldiği için hâl’e, ‘lafzan mansûb’
    diyemeyiz, çünkü ‘lafzan’ terimi müfret unsurlar için söz konusudur. Bundan dolayı hâl konumunda olan cümle ‘mahallen mansûb’tur, yani lafzan değil cümledeki yeri itibariyle hükmen mansûbtur, demektir. عاد الوالِدُ مِن المزَْرَعة، يَحمِل الخُضارَ والفاكهة /Baba, sebze ve meyve(leri) taşır halde tarladan döndü, cümlesinde de hâl müfret değil, cümle halinde gelmiştir. Hâl konumunda olan يَحمِل الخُضار والفاكهة / sebze ve meyve(leri) taşır halde cümlesi ‘mahallen mansûb’tur. Hâl’in fiil cümlesi olması durumunda şu üç noktaya dikkat etmek gerekir.

     

    1. Hâl cümlesi, olumlu yapıda bir geçmiş zaman cümlesi ise cümlenin başına وقد edatı getirilir. Örnek: عُدْتُ مِن أوروبّا وقد حَصَلتُ على شَهَادَة الماجِسْتِير /Master diplomamı almış halde Avrupa’dan döndüm.
     

     

    2. Hâl cümlesi, olumsuz yapıda bir geçmiş zaman cümlesi ise başına وما، ولم edatları getirilir. Örnek: حضَرتُ إلى المدرسة ولم أَكتُب كلَّ الواجب /ödevin hepsini yazmadan okula geldim.

     

    3. Hâl cümlesi, olumlu ya da olumsuz bir muzâri fiil ise başına vâv-ı hâliyye getirilmez. Örnek: عاد الوالِدُ من المزرعة، يَحمِل الخُضارَ والفاكهة /Baba, sebze ve meyve(leri) taşır halde tarladan döndü.
    Bütün bu cümlelerde hâl cümle halinde gelmiştir. Son cümlede يَحمل fiilindeki müstetir هو zamiri ile sâhibu’l-hâl’e ( الوالدُ ) bağlanan cümle, fiil ( (عاد ve fâil’den ( الوالدُ ) oluşmaktadır. İşte bunun gibi cümle olarak gelen hâl’ler, ‘mahallen mansûb’tur. Arapça’da şöyle genel bir kural vardır: Nekre bir unsurdan sonra gelen cümleler sıfat, ma’rife bir unsurdan sonra gelen cümleler ise hâl’dir. Bu durum hâl cümlesinde, vâv-ı hâliyye yada zâhir bir zamir gibi bir bağlaçın olmadığı durumlar için önemli bir kuraldır. Yukarıda verilen örneğe bir daha bakılırsa يَحمِل الخُضارَ والفاكهةَ / sebze ve meyve(leri) taşır halde cümlesi vâv-ı hâliyye veya zamir gibi bir bağlaç barındırmadığı için önceki cümleden kopuk gibi gözükmektedir. Ancak durumunu belirttiği marife bir sâhibu’l-hâl’den ( (الوالدُ
    sonra geldiği için hâl görevini üstlenmiştir.

     

    c. Şibh-i cümle yapısında (cümlemsi/cümlecik) hâl: Hâl’in câr-mecrur ya da zarf şeklinde geldiği formlardır. Tıpkı muzâri fiil durumundaki hâl cümlesinde olduğu gibi, şibih cümleyi de sahibu’l- hâl’e bağlayan herhangi bir bağlaç söz konusu değildir.

     

    Câr-mecrur olarak gelişine misal olarak: نَزَل السّائِقُ مِن السَّيَّارة في غَضَب /şoför arabadan öfkeli bir şekilde indi, cümlesi verilebilir. Bu cümlede de hâl müfret kelime değildir, aksine cümlemsi diyebileceğimiz iki kelime halinde gelmiştir. Fâilin durumunu bildiren ve câr-mecrûr formunda ( في غَضَب /öfkeli bir şekilde) gelen bu unsur müfret hâl yerinde kullanıldığı ve onun yerini işgal ettiği için yine, ‘mahallen mansûb’tur. رأيتُ العُصفُورَ بينَ الأَغْصان /Serçeyi dalların arasında gördüm, cümlesinde hâl aynı şekilde müfret kelime olmayıp bir zarf cümleciği şeklinde gelmiştir. Mefûlün durumunu bildiren ve zarf formunda ( بين الأغصان /dalların arasında) gelen bu unsur müfret hâl yerinde kullanıldığı ve onun yerini işgal ettiği için aynı şekilde ‘mahallen mansub’tur. Kalıplaşmış Hâl Türleri
    Yukarıdaki formlardan farklı olarak Arapça’da kalıplaşmış hâl türleri vardır. Bunlar genellikle; كافَّةً، عامَّةً، جميعاً، قاطِبَةً، وَحْدَ + ضمير kelimeleriyle karşımıza gelir.

     

    Birer cümleyle örneklendirmeye çalışalım:

     

     جاء الأَسَاتَذَةُ كافَّةً /Hocaların tümü geldi.

     

    قَبَضَتْ الشُّرطةُ على المتَُظَاهِرِين جميعاً /Polis göstericilerin tümünü yakaladı.

     

    تَزدَاد نِسْبَة الأُمّيِّين في الدُّوَل الفَقِيرةِ عامَّةً /Okur-yazar olmayanların oranı fakir ülkelerin tümünde artmaktadır.

     

    قرَّر القُضَاة قاطبةً أنْ يَسجُنوا الجانِيَ /Hakimlerin hepsi suçluyu hapse atmayı kararlaştırdılar.

     

    لا يَستَطِيع أن يَتَجَوَّل المرَْءُ وَحْدَه في هذه السَّاعات مِن الليل /Kişi yalnız başına gecenin bu saatlerinde dolaşamaz.

     

    Hâl Cümlelerinde Uyum
    Yukarıdaki misallerden de fark edileceği üzere hâl cümlesinde, hâl ile sâhibu’l-hâl/zi’l-hâl arasında müzekkerlik-müenneslik (cinsiyet) ve sayı yönünden uyum vardır. Onun için sâhibu’l-hâl müzekker ve müfret ise hâl de müzekker ve müfrettir, sâhibu’l-hâl münnes ve müsennâ ise hâl de münnes ve müsennâdir. Mesela أتَتْ البنتُ إلى البيت مُسرِعةً /kız çocuğu eve hızlı bir şekilde geldi, cümlesinde sâhibu’l-hâl ( البنتُ ) müennes ve müfret olduğu için hâl de müennes ve müfret ( مُسرِعةً ) gelmiştir. Aynı şekilde عاد الطلابُ إلى بِلادِهم ناجِحِين /öğrenciler memleketlerine başarılı olarak döndüler, cümlesinde sâhibu’l-hâl müzekker ve cemi ( الطلابُ ) olduğu için hâl de ona uyumlu olarak müzekker ve cemi ( ناجحين ) gelmiştir. Bu uygunluğu bütün hâl formlarına şöyle bir cümle üzerinde
    uygulayabiliriz.

     

    أتَى الولَدُ إلى البيت مُسرِعاً؛ أتَى الوَلَدان إلى البيت مُسرِعَيْن؛ أتَى الأولادُ إلى البيت مُسرِعِين

     

    أتَتْ البِنتُ إلى البيت مُسرِعةً؛ أتَتْ البِنتَان إلى البيت مُسرِعتَيْن؛ أتَتْ البَنات إلى البيت مُسرِعاتٍ؛

     

    أتَى الولد إلى البيت وهو مُسرِعٌ/وقد أسرع/يُسرع

     

    أتَى الوَلَدان إلى البيت وهما مُسرِعَان/ وقد أسرعا/يُسرعان

     

    أتَى الأولاد إلى البيت وهم مُسرِعُون/ وقد أسرعُوا/يُسرعُون

     

    أتَتْ البِنت إلى البيت وهي مُسرِعَةٌ/وقد أسرعَتْ/تُسرع

     

    أتَتْ البنتان إلى البيت وهما مُسرِعَتَان/ وقد أسرعتَا/تُسرعان

     

    أتَتْ البنات إلى البيت وهنّ مُسرِعَاتٌ/ وقد أسرعْنَ/يُسرعْنَ

     

    Hâl ve Unsurları
    
    Hâl konusu Türkçe’deki ‘durum zarfı’na karşılık gelen bir terim olup كيف
    
    /nasıl sorusuna cevap olarak kullanılır. Türkçe’ye ‘…rek, …rak; …dığı
    
    halde, iken, olduğu halde’ gibi ifadelerle çevrilebilir.
    
    
    Hâl, fiilin oluşu sırasında fâilin, mef‘ûlün bihin veya her ikisinin
    
    durumunu açıklayan lafzan mansûb, müştak(türemiş) ve nekre bir kelime
    
    veya mahallen mansûb bir cümle yada cümleciktir. Kendisinden önce
    
    gelen marife bir ismin durumunu bildiren müştak/türemiş, nekre/belirsiz ve
    
    mansûb bir isimdir, şeklinde de tarif edilebilir. Dolayısıyla bu tarifler
    
    ışığında şöyle demek mümkündür:
    
    
    Hâl;
    
    a. Fâil, mef‘ûl ya da her ikisinin gibi marife bir unsurun durumunu belirtir.
    
    b. Lafzan mansûb nekre bir kelime veya mahallen mansûb bir cümle ya da
    
    cümlecik şeklinde karşımıza çıkar.
    
    c. Hâl genellikle; ism-i fâil, ism-i mef‘ûl, sıfat-ı müşebbehe gibi
    
    müştak/türemiş bir isimdir.
    
    
    Hâl Arapçada genel olarak fiil cümlesinin yan unsurları kapsamında ele alınır.
    
    Söz konusu yan unsurlar da i‘râb bakımından mansubât kategorisindedir.
    
    Onun için hâller her zaman mansûb’tur, denilir.
    
    
    Fâilin durumunu gösteren kullanımına örnek olarak: حضَر أحمدُ إلى العَمَل مَاشِياً
    
    /Ahmet işe yüreyerek geldi cümlesi verilebilir. Şöyle ki, bu cümlede hâl
    
    konumunda bulunan ماشِياً / yüreyerek unsuru, fâil konumunda olan أحمدُ ‘in
    
    hâlini/durumunu bildirmektedir. Yani Ahmed’in işe başka bir şekilde değil
    
    yürüyerek geldiğini anlama yansıtmaktadır. Yapı olarak da bu cümlede hâl
    
    karşımıza, lafzan mansûb nekre bir kelime olarak gelmiştir.
    
    
    جاءَت زينبُ إلى الكُلِّيَّة مُسرِعةً /Zeynep fakülteye hızlı bir şekilde geldi cümlesinde
    
    de benzer bir kullanım söz konusudur. Zira hâl konumunda bulunan /مُسرِعةً
    
    hızlı bir şekilde unsuru, fâil konumunda olan زينبُ ‘in fakülteye geliş
    
    hâlini/durumunu ibareye yansıtmıştır. Yapı olarak da karşımıza, lafzan
    
    mansûb bir nekre olarak gelmiştir.
    
    
    حَضَر مُراد إلى البَيت وهو تَعْبانُ /Murat eve yorgun halde geldi, cümlesinde ise
    
    fâilin durumunu gösteren hâl isim cümlesi formunda gelmiştir. Murat’ın eve
    
    nasıl geldiğini cümleye yansıtan hâl cümlesi her ne kadar kendi içerisinde
    
    merfû bir mübteda ( هو ) ve haberden ( تَعْبانُ ) oluşmuşsa da cümle olarak hâl
    
    konumundadır ve mahallen mansûbtur.
    
    
    خرجَت عائشةُ مِن البيت وقد سالَتْ دموعُها /Aişe ağlar halde evden çıktı, cümlesinde
    
    ise fâilin durumunu bildiren hâl fiil cümlesi şeklinde gelmiştir. Hâl cümlesi
    
    her ne kadar kendi içerisinde fiil ( سالَتْ ) ve merfû fâilden ( دموعُها ) oluşuyorsa
    
    da cümle olarak hâl konumunda olduğu için mahallen mansûbtur.
    
    
    Mef‘ûlün bihin durumunu gösteren mansûb ve nekre bir kelime olarak
    
    gelişine örnek olarak: شرِب الطِّفلُ الحَلِيبَ حاراًّ /Çocuk sütü sıcakken içti cümlesi
    
    verilebilir. Zira bu cümlede hâl konumunda bulunan حاراًّ /sıcakken öğesi,
    
    mef‘ûlün bih konumunda olan الطفلُ ‘in hâlini/durumunu bildirmektedir. Yani
    
    çocuğun sütü sıcak halde iken içtiğini anlama yansıtmaktadır. Yapı olarak da
    
    bu cümlede hâl karşımıza, lafzan mansûb bir nekre olarak gelmiştir.
    
    أكَلَت فاطمةُ السَّمَكةَ مَقْلِيَّةً /Fatma balığı kızarmış halde yedi cümlesinde de
    
    aynı durum söz konusudur. Şöyleki hâl konumunda bulunan مَقْلِيَّةً /kızarmış
    
    halde öğesi, mef‘ûlün bih konumunda olan السمكةَ ‘nin hâlini/durumunu
    
    cümleye yansıtmıştır. Yapı olarak da karşımıza, lafzan mansûb bir nekre
    
    olarak gelmiştir.
    
    
    Hem fâil hem de mef‘ûlün bihin her ikisinin durumunu gösteren hâl
    
    kullanımına örnek olarak da: سار الوَلَد وأبوه مُسرِعَين /Çocuk ile babası hızlı bir
    
    şekilde yürüdüler cümlesi verilebilir. Zira bu cümlede hâl konumunda
    
    bulunan مُسرِعَين / hızlı bir şekilde öğesi, hem fâil hem de mef‘ûlün bih’in her
    
    ikisinin durumunu göstermektedir. Yani çocuk ile babasının birlikte hızlı
    
    bir şekilde yürüdüklerini cümleye yansıtmıştır. Yapı olarak da hâl
    
    karşımıza, lafzan mansûb bir nekre olarak gelmiştir. Zira مُسرِعَين müsennâ bir
    
    isim olup mansûbtur.
    
    
    خرجْنا أنا وأحمدُ من الملَعَب في غَضَب /Ben ve Ahmed sahadan öfkeli halde çıktı
    
    cümlesinde de hâl hem fâil hem de mef‘ûlün bihin her ikisinin durumunu
    
    göstermektedir. Câr ve mecrûrdan oluşan hâl mahallen mansûbtur. Çünkü tek
    
    bir kelime şeklinde değil cümle şeklinde gelmiştir.
    
    
    Örneklerden anlaşılacağı üzere hâl’in söz konusu olduğu cümlelerde üç
    
    temel unsur bulunmaktadır:
    
    a. Hâl: ( الحال ): Lafzan mansûb ve nekre bir kelimedir veya mahallen mansûb
    
    bir cümle yada cümleciktir.
    
    
    b. Sâhibu’l-hâl: ( صاحب الحال ): Hâl öğesinin, ‘durum’ yönünden nitelediği
    
    kelimeye ‘sâhibu’l-hâl’ veya ‘zi’l-hâl’ adı verilir. Hâl unsurundan önce
    
    gelir ve daima marife bir isim olur.
    
    
    c. Râbıt/bağlaç: Hâl’in cümle olarak geldiği durumlarda kendisi ile sâhibu’lhâl’i
    
    birbirine bağlayan unsurdur. Bu unsur vâv-ı hâliyye ( الوَاو الحالية ) diye
    
    anılan bir unsur olabileceği gibi, muttasıl ya da munfasıl bir zamir
    
    olabilir, veyahut hem vâv-ı hâliyye hem de zamiri aynı anda içerebilir.
    
    Bu açıklamalar ışığında: حَضَر إبراهِيمُ إلَى المَدرَسة سعِيداً /İbrahim okula mutlu
    
    olarak geldi cümelesine göz atacak olursak;
    
    
    سعِيداً /mutlu olarak lafzı hâl’dir, zira lafzan mansûb nekre bir kelime olup
    
    İbrahim’in okula nasıl geldiğini bildirmektedir.
    
    إبراهِيمُ sâhibu’l-hâl ( صاحب الحال )’dir, zira hâl unsurundan önce zikredilen ve
    
    fâil olarak gelen marife bir isimdir.
    
    
    Dikkat edileceği üzere hâl cümle formunda gelmediği için, bir başka
    
    ifadeyle tek unsur halinde geldiği için râbıt/bağlaç içermemiştir. Ama cümle
    
    حضر إبراهِيمُ إلَى المَدرَسة وهو سعِيدٌ /İbrahim okula mutlu olarak geldi şeklinde
    
    kurulduğunda, hâl cümle formunda geldiği için vâv-ı hâliyye’yi içermek
    
    zorunluluğu vardır.
    
    
    Türleri
    
    Arapça’da haller karşımıza üç şekilde gelir: Müfret, cümle ve şibih cümle
    
    (cümlemsi).
    
    a. Müfret hâl: Yukarıda verdiğimiz örneklerde görüldüğü üzere hâl’in tek bir
    
    kelime olarak karşımıza geldiği formlardır. Dolayısıyla burada geçen
    
    ‘müfret’ten kasıt ‘tekil’ olması değil, aksine müsennâ/ikil ve cemi’/çoğul
    
    form dâhil olmak üzere, hâl’in cümle yada şibih cümle dışında tek
    
    kelime halinde gelmesidir. Okuma parçasının نشأ يحيى مَحبوباً مِن جمَيع أَقارِبه
    
    /Yahya bütün akrabaları tarafından sevilen birisi olarak yetişti,
    
    cümlesinde olduğu gibi, cümlede hâl konumunda olan ve fâilin durumunu
    
    bildiren محبوباً kelimesi müfret formda gelmiştir. Aynı cümleyi hem
    
    müsennâ/ikil: ما

     

    Özet

    Hâl’in mahiyetini tanımlayabilmek

    Hâl Arapça cümlede yan bir unsur olup fiile yöneltilen ‘nasıl’ sorusuna cevap

    niteliği taşır. Fiilin oluşu sırasında fâilin, mef‘ûlün bihin veya her ikisinin

    durumunu açıklayan lafzan mansûb, müştak (türemiş) ve nekre bir kelime

    veya mahallen mansûb bir cümle ya da cümleciktir.

    Hâl’in unsurlarını tespit edebilmek

    Hâl cümlesinde tanınması gereken üç temel unsur vardır: Hâl, sâhibu’l-hâl/

    zi’l-hâl ve râbıt.

    Hâl: ( الحال ): Lafzan mansûb ve nekre bir kelime yada mahallen mansûb bir

    cümledir.

    Sâhibu’l-hâl: ( صاحب الحال ): Hâl öğesinin, ‘durum’ yönünden nitelediği kelime

    olup daima marife bir isimdir.

    Râbıt/bağlaç: Hâlin cümle formunda geldiği durumlarda kendisi ile sâhibu’lhâl’i

    birbirine bağlayan unsurdur. Bu unsur vâv-ı hâliyye ( الوَاو الحالية ) diye

    anılan bir unsur olabileceği gibi, muttasıl ya da munfasıl bir zamir olabilir,

    veyahut hem vâv-ı hâliyye hem de zamiri aynı anda içerebilir.

    Hâl’in türlerini teşhis edebilmek

    Arapça’da haller karşımıza üç şekilde gelir: Müfret, cümle ve şibh-i cümle

    (cümlemsi/cümlecik).

    Müfret hâl: Hâl’in tek bir kelime halinde lafzan mansûb, nekre ve

    ştak/türemiş olarak geldiği formlardır. ‘Müfret’ten kasıt ‘tekil’ olması

    değil, aksine müsennâ/ikil ve cemi’/çoğul form dâhil olmak üzere, hâl’in

    cümle ya da şibih cümle dışında tek kelime halinde gelmesidir. Hâl müfret

    durumda iken lafzan mansûb ve nekre şeklinde karşımıza gelir ve sahibu’lhâl

    ile cinsiyet ve sayı bakımından tam bir uyum halindedir.

    Cümle hâl: Hâl’in isim ya da fiil cümlesi şeklinde geldiği formlardır. İsim

    cümlesi formundaki hâl’de, hâl öğesini sahibu’l-hal’e bağlayan vâv-ı hâliyye

    ya da bir zamir (veyahut her ikisi) bulunur. Cümle formunda gelmesinden

    dolayı hâl ‘mahallen mansûb’tur.

    Şibh-i cümle hâl: Hâl’in câr-mecrur ya da zarf şeklinde geldiği formlardır.

    Bu formda şibih cümleyi sahibu’l- hâl’e bağlayan herhangi bir bağlaç söz

    konusu değildir.

    Fiil cümlesi formunda gelen hâl’in inceliklerine vâkıf olmak

    Hâl’in fiil cümlesi olması durumunda şu üç noktaya dikkat etmek gerekir:

    Hâl cümlesi, olumlu yapıda bir geçmiş zaman cümlesi ise cümlenin başına

    وقد edatı getirilir.

    Hâl cümlesi, olumsuz yapıda bir geçmiş zaman cümlesi ise başına وما، ولم

    edatları getirilir.

    Hâl cümlesi, olumlu yada olumsuz bir muzâri fiil ise başına vâv-ı hâliyye

    getirilmez.

    Hâl’in bazı özel kullanımlarını tespit edebilmek

    Arapça’da genel hâl formlarının dışında kalıplaşmış hâl türleri vardır.

    Genellikle; كافَّةً، عامَّةً، جميعاً، قاطِبَةً، وَحْدَ + ضمير kelimeleriyle özdeşmiştir.

     

  • Atıf Edatları – Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    Her dilde olduğu gibi cümleler isim, fiil ve bu ikisini birbirine bağlayan edatlardan oluşur. Söz konusu edâtlar içerisinde, üslupta akıcılığı temin etmek gayesiyle bazan cümle unsurlarını kendi içerisinde, bazen de iki cümle ya da cümleciği kendi arasında bağlayan edâtlar vardır. İşte Arapça’da bunlara atıf edatları denilmektedir. Dildeki diğer edatlar gibi atıf edatlarının da hem gramatik hem de anlama ilişkin işlevleri vardır. Bir başka ifadeyle atıf edatları bir taraftan cümle unsurları arasındaki gramatik ilişkiyi düzenlerken, bir taraftan da anlama ilişkin olarak cümleye bir takım incelikler yüklemektedir. Dil öğretiminde kelime ya da cümleler arası bağlantıları sağlayan unsurların tanınması ve gramatik hüküm ile anlamın buna bağlı olarakyönlendirilmesi son derece önemli bir husustur. Zira hangi unsurun hangi unsura, ya da hangi cümlenin hangi cümleye bağlı olduğunun tespiti dile hâkimiyetin bir kanıtıdır. Atıf ilişkisine başvurmakla söz sahibi fiil ya da ismin cümlede gereksiz yere tekrarının önüne geçmiş olmaktadır. Sözde mümkün olduğu kadar tasarrufu esas alan insan zekâsının kaçınılmaz bir operasyonu olan atıf ilişkisi bütün diller için geçerli bir olgudur. Ele aldığımız atıf edatları konusu temelde, üç terim çerçevesinde işlenecektir: Ma‘tûf, ma‘tûfun aleyh ve atıf edatı. Bu esaslar çerçevesinde konumuza ilişkin ayrıntılı bilgi ve örnekler okuma parçamızın ve ona ilişkin alıştırmaların peşinden verilecektir.

     

    Atıf Edatları ve İşlevleri Dil Bilgisi

     

    Atıf, birtakım edatlar vasıtasıyla bir cümle unsurunun diğer bir unsuruna bağlanmasıdır. Cümlede tekrarı önlemek ve gereksiz uzatmaların önüne geçmek amacıyla yapılır. Sözkonusu bağlama işlemi (atıf) isimle isim, fiille fiil yada cümle ile cümle arasında gerçekleşir. Atfın isimle isim arasında gerçekleşmesini şöyle bir misalle açıklamak mümkündür:

     

    حَضَر إبراهِيمُ وأحمدُ إلى الاجتِماع /İbrahim ve Ahmet toplantıya geldiler, cümlesi ise isim ile isim arasında gerçekleşen atıfa misal verilebilir. Şöyle ki, cümlede ikinci isim olan أحمدُ kendisinden önceki إبراهِيمُ ismine atfedilmiştir. Söz konusu bağlantıyı da وَ edatı temin etmiş ve ikinci cümlenin başında حَضَر fiilinin ikinci kez tekrarını önlemiştir. Zira atıf imkânı olmasaydı ikinci cümlede özne/fâil konumunda olan حَضَر fiilinin bir daha tekrarı gerekecek ve dolayısıyla cümle: حَضَر إبراهِيمُ إلى الاجتِماع، حَضَر أحمدُ إلى الاجتِماع /İbrahim toplantıya geldi, Ahmet toplantıya geldi, şeklinde kurulması lazım gelecekti. جاءَ إبراهِيمُ إلَى المَدرَسة، وأَحْضَرَ كُلَّ واجِباتِهِ /İbrahim okula geldi ve bütün ödevlerini getirdi, cümlesi ise fiil ile fiil arasında gerçekleşen atıfa misal verilebilir. Görüldüğü üzere ikinci cümlede yer alan أَحْضَرَ fiili, kendisinden önceki جاءَ fiiline atfedilmek suretiyle bağlanmıştır. Sözkonusu bağlantıyı da وَ edatı temin etmiş ve ikinci cümlede öznenin tekrarını önlemiştir. Zira atıf imkânı olmasaydı ikinci cümlede de ortak özne/fâil olan إبراهِيمُ isminin bir daha tekrarı gerekecek ve cümle: جاءَ إبراهِيمُ إلَى المَدرَسة، أَحْضَرَ إبراهِيمُ كُلَّ واجِباتِهِ /İbrahim okula geldi, İbrahim bütün ödevlerini getirdi, şeklinde kurulması lazım gelecekti. Cümle ile cümle arasında gerçekleşen atıfa örnek olarak العلم نُورٌ، والجهلُ نارٌ /İlim nurdur, cehalet ise ateştir, cümleleri verilebilir. Görüldüğü üzere ikinci olan الجهلُ نارٌ cümlesi, kendisinden önceki العلم نُورٌ cümlesine atıf edatıyla bağlanmıştır. Söz konusu bağlantıyı da وَ edatı temin etmiştir. Misallerden anlaşıldığı üzere atıf ilişkisi aynı grup kelime ya da cümleler arasında gerçekleşmektedir; isim isme, fiil fiile ve cümle cümleye atfedilerek anlamca bağlanacak iki cümle unsuru arasında bağlantı kurulmuş olmaktadır. Görüldüğü üzere atfın gerçekleştiği cümlelerde üç temel unsur bulunmaktadır:

     

    a. Atıf edatı ( أداة العطف ): İki unsuru birbirine bağlayan edat.
    b. Ma‘tûf ( معطوف ): Atıf edatı vasıtasıyla kendisinden önceki cümleye bağlanan ve cümlede atıf edatından hemen sonra gelen unsurdur.
    c. Ma‘tûfun aleyh ( معطوف عليه ): Ma‘tûf’un kendisine bağlandığı ana unsur olup cümlede atıf edatından önce yer alır.
    Gramatik işlev itibariyle ma‘tûf, ma‘tûfun aleyh’in cümledeki yerini alır, yani i‘râb hükmünü üstlenir. Dolayısıyla ma‘tûfun aleyh cümledeki yeri itibariyle merfû ise ma‘tûf unsur da merfû, mansûb ise mansûb, mecrûr ise o da mecrûrdur.

     

    Bu açıklamalar ışığında: واجِباتِهِ جاءَ إبراهِيمُ إلَى المَدرَسة، وأَحْضَرَ كُلَّ cümlelerine göz atacak olursak;
    جاءَ fiili, ma‘tûfun aleyh ( ,(مَعطُوفٌ عَلَيه وأَحْضَرَ cümlesi ise ma‘tûf’tur ( .(مَعطُوف Bu iki fiil arasındaki atıf ilişkisini kuran و harfi ise atıf edatıdır .أداةالعطف Aynı şekilde; حَضَر إبراهِيمُ فأحمدُ إلى الاجتِماع cümelesinde ise; إبراهِيمُ ismi, ma‘tûfun aleyh ( ,(مَعطُوفٌ عَلَيه أحمدُ ismi, ma‘tûf’tur ( .(مَعطُوف Bu iki isim arasındaki atıf ilişkisini kuran ف harfi ise atıf edatıdır ( أداة .(العطف
    Cümlemizde ma‘tûfun aleyh olan إبراهِيمُ cümledeki yeri itibariyle fâil/özne olduğu için merfû olduğundan ma‘tûf olan أحمدُ ismi de aynı irâb hükmünü almış ve merfû olmuştur.

     

    Ma‘tûf unsur şu üç hususta ma‘tûfun aleyh’e uyar;
    a. Yukarıda ifade edildiği üzere i‘râb yönünden uyar.
    b. Sîga (kip) itibariyle uyar. Buna göre atıf işlemi iki fiil arasında gerçekleşmişse, söz konusu fiiller sîga, yani zaman bakımından birbirlerine paralel olurlar. Dolayısıyla mâzî fiil mâzî fiile, muzâri muzâri’ye, emir fiil emir’e atfedilerek gerçekleşir. Mesela; ، أكرَمَني عَلِيّ وأَكْرَمْتُه /Ali bana ikramda bulundu, ben de ona, cümlesini iki mâzî, يَحتَرِمُني إبراهيمُ وأَحتَرِمه /İbrahim bana saygı duyar,
    ben de ona, cümlesini iki muzâri, اُنصُرْهُ يا أحمد فَلْيَنْصُرْكَ /Ahmet, sen ona yardım et, o da sana yardım etsin cümlesini de iki emir arasında gerçekleşen cümleler olarak zikredebiliriz.
    c. Cümlede uyum. Şayet atıf işlemi iki cümle arasında gerçekleşmişse; isim cümlesi isim cümlesine, fiil cümlesi de fiil cümlesine atfedilir. الأدب نُورٌ والجهلُ ظُلمَة، /edeb aydınlık, cehalet ise karanlıktır, جاء العَدْلُ وزال الظُّلم /adalet geldi, zulüm yok oldu.

     

    Başlıca Atıf Edatları ve Anlamları
    Arapça’da kullanılan başlıca atıf edatları ve anlamları şöyledir:
    وَ (الواو) . 1 ) Türkçe’de ‘ve’ bağlacıyla karşılanan bu edat iki unsuru bir araya getirme ve ma‘tûf ile ma‘tûfun aleyh’i eşit şartlarda aynı hükme ortak etme (iştirâk) işlevi görür. Dolayısıyla zaman bakımından aralarında öncelik ya da sonralık bulunmayan iki unsuru birbirine bağlar. Bir misal vermek gerekirse: جاءَتْ السّيارةُ ورَكِب الأبُ والوَلَدُ وخَرَجَا إلى مركز المدينة . /Araba geldi, baba ile çocuk bindiler ve şehir merkezine gittiler cümlesinde arabanın geldiği ve baba ile çocuğun eşit şartlarda arabaya bindiği, yani arabaya birinin diğerinden önce ya da sonra bindiği gibi bir durumun sözkonusu
    olmadığı anlaşılır. Onun için و edatıyla yapılan bağlama işleminde ma‘tûf ile ma‘tûfun aleyh yer değiştirebilir. Bir başka ifadeyle atıf edatı ile birbirine bağlanan ma‘tûf ve ma‘tûfun aleyh’in yer değiştirmesi anlam açısından cümlede herhangi bir eksikliğe ya da yanlışlığa yol açmaz. Dolayısıyla yukarıdaki cümlenin: جاءَتْ السّيارةُ ورَكِب الوَلَدُ والأبُ وخَرَجَا إلى مَرْكَز المدينة şeklinde ma‘tûf ile ma‘tûfun aleyh’in yerlerinin değiştirilmesi durumunda herhangi bir anlam kaybı olmaz.
     

     

    فَ (الفاَء) . 2 ) Türkçe’de ‘arkasından, hemen sonra, peşinden’ gibi ifadelerle karşılanabilecek olan bu edat, atfa konu olan ma‘tûf ile ma‘tûfun aleyh’i bir sıralamaya tabi tutmasının (tertîb) yanı sıra, bu iki unsur arasında, zaman olarak öncelik-sonralık (ta’kîb) ilişkisinin varlığına işaret eder. Dolayısıyla ma‘tûf unsurun ma‘tûfun aleyh’in hemen akabinden gerçekleştiğini, aralarında önemli bir zaman farkının söz konusu olmadığını ifade eder. Mesela, طلَبَ حَسَنٌ مِن والِدِه أنْ يَأْخُذَهُ إلى إستانبُول فَوَافَق الأبُ على طَلَب وَلدِه cümlesinde, Hasan’nın babasından kendisini İstanbul’a götürmesini
    istemesi ile babanın buna onay vermesinin hemen ve birbiri ardında gerçekleştiğini, ikisi arasında bir zaman aralığının söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır.
    Dolayısıyla ف edatı ile yapılan atıf işleminde ma‘tûf ile ma‘tûfun aleyh’in aynı anda ve birbirlerinin peşinden gerçekleştiğini gösterir. Onun için فَ edatıyla yapılan atıf işleminde ma’tûf ile ma’tûfun aleyh yer değiştiremez. Mesela و atıf edatı ile kurduğumuz cümleyi bu defa ف atıf edatıyla bağlarsak ifade: جاءَتْ السّيارةُ فرَكِب الأبُ فالوَلَدُ وخَرَجَا إلى مركز المدينة şeklinde karşımıza çıkacak ve bununla arabanın geldiği ve önce babanın hemen arkasından da çocuğun bindiği anlaşılmış olacaktır.

     

    مُّ . 3 Türkçe’de ‘sonra, daha sonra’ gibi karşılıklarla ifade edebileceğimiz bu edat iki unsuru bir sıralamaya bağlı olarak cemetmenin yanı sıra söz konusu iki unsur (ma‘tûf ve ma‘tûfun) arasında bir zaman aralığının (terâhî) var olduğunu gösterir. Dolayısıyla ma‘tûf ile ma‘tûfun aleyh’in aynı anda gerçekleşmediğini, ma’tufun aleyh’in önce ma’tuf’un da daha sonra tahakkuk ettiğini gösterir. Bu atıf edatının bağladığı iki unsur arasındaki zaman kavramı, فَ atıf edatının cümleye yüklediği zaman kavramına göre daha uzundur. Biraz önce örnek verilen cümleden hareketle açıklayacak olursak:
    جاءَت السّيارةُ وركِب الأبُ ثم ولدُه وخرجا إلى مركز المدينة cümlesinde arabanın geldiği ve önce babanın arkasından/bir müddet sonra ise çocuğun bindiği, dolayısıyla iki unsur arasında zaman aralığının söz konusu olduğu anlaşılır.

     

    أَوْ . 4 Türkçe’de ‘veya, yahut, yada, yoksa’ kelimeleriyle karşılayabileceğimiz bu edat iki unsur arasında tahyîr, yani tercih (iki şeyden birini seçme) söz konusu olması durumlarında kullanılır. كيف تُفَضِّل السَّفَر: بِالسَّيارة أو بالقطار؟ /Yolculuğu nasıl tercih edersiniz: Arabayla mı yahut trenle mi? cümlesinde yolculuğa ilişkin iki seçenek söz konusu olduğu, muhatabın araba yada trenden birini tercih etmesi gerektiği söze yansıtılmıştır.

     

    أَم . 5 Türkçe’de ‘yahut, ya da, yoksa’ kelimeleriyle karşılanabilecek olan bu edat, soru edatı olan hemze ile ( أَ) birlikte kullanılır ve muhataptan bu edatın öncesi ile sonrasındaki unsurlardan birini ta’yîn ve tercih etmesini zorunlu kılar. أَوْ edatından farkı sadece soru hemzesi ile kullanılmasıdır. أَبِالقطارِ السَّريع أم العاديّ تُسافِرانِ؟ /hızlı trenle mi yoksa normal trenle mi yolculuk yapacaksınız? cümlesinde yolculuğa ilişkin iki seçenek söz konusu olduğu, muhatabın araba yada trenden birini tercih etmesi
    gerektiği söze yansıtılmıştır.

     

    بَلْ . 6 Türkçe’de ‘Yok, hayır, aksine, tam tersine, bilakis’ gibi ifadelerle karşılanabilecek olan bu edat kendisinden önceki anlamdan farklı, hatta tam tersi (idrâb/ إضراب ) bir anlamın ifade edileceği yerlerde kullanılır. لا أَشْرَبُ القهوةَ في الفَطُور، بل الشَّايَ؟ /kahvaltıda kahve değil, aksine çay içerim cümlesinde بل edatından önceki hükmün aksine bir şey söylenmekte, kahvaltıda kahve’nin değil çay’ın içildiği ifade edilmektedir.

     

    لكِنْ . 7 Türkçe’de ‘ancak, lâkin, fakat’ kelimeleriyle karşılanabilecek olan bu edat ise kendisinden önceki cümledeki bir eksikliği ya da yanlış anlamayı telafi (istidrâk) etmek için kullanılır. ما عمِل محمودٌ واجِبَهُ، لكنْ حسنٌ /Mahmut ev ödevini yapmadı, ancak Hasan (yaptı) cümlesinde لكن edatından önceki yanlış anlama telafi edilmiştir.

     

    حَتَّى . 8 Türkçe’de ‘bile’ kelimesiyle karşılanabilecek olan bu edatın atıf işlevi görebilmesi için ma‘tûf’unun zâhir bir isim olmasının yanı sıra matufun aleyh’in bir parçası yada ayrılmaz bir unsuru olması gerekir. يَمُوت الناسُ حتَّى الأنبياءُ /İnsanlar ölür, Peygamberler bile (ölür) cümlesinde ma‘tûf olan الأنبياءُ zâhir bir isim ve ma‘tûfun aleyh olan الناسُ kelimesinin bir parçası olduğundan حتَّى atıf edatı işlevi görmüş, ölüm olgusunun Peygamberleri bile kapsayan ve oraya kadar uzanan (gâye) bir gerçek olduğunu ifadeye yansıtmıştır.

     

    لا . 9 Türkçe’de ‘değil’ kelimesiyle karşılanabilecek olan bu edât cümleye olumsuzluk katmaktadır. هذه حقيقةٌ، لا خيالٌ /Bu bir gerçektir, hayal değil cümlesinde olduğu gibi. Yukarıda geçen bütün örneklerde görüldüğü üzere atıf edâtından sonra gelen kelime, ondan önce gelen kelimenin gramatik işlevini (i’râbını) üstlenmiş olur.

     

  • MEF‘ÛLÜN LEH – Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    angi dilde olursa olsun kurulan cümlelerde yapılan işin niçin yapıldığını veya ne maksatla meydana geldiğini gösteren kısımlar bulunur. Çünkü insanoğlu akıllı bir varlıktır ve herhangi bir işi sebepsiz yapmaz. İşte bu sebeple biz söylediğimiz veya yazdığımız cümlelerde gerek gördüğümüzde bir işi niçin yaptığımızı da belirtiriz. Sözgelimi “Adam biraz dinlenmek için koltuğa oturdu” dediğimizde adamın koltuğa ne sebeple oturduğunu belirtmek istediğimizden “dinlenmek için” sözcüklerini de cümlemize eklemiş oluruz. Türkçe dilbilgisinde “-mekle”, “-eceğinden”, “-ediğinden (dolayı, ötürü), “-diği” ya da “-mek için, -eceği için” gibi yapılardaki ulaçlara sebep ulaçları demekteyiz. Bu ulaçlar Türkçede kendisinden sonraki eylemin sebebi olmaktadırlar. Dilimizdeki bu sebep ulaçlarının Arapçadaki karşılığı المفعول له mef’ûlün leh’tir. Arapça nahiv (sentaks= cümle yapısı) kitaplarında bu terimi ifâde etmek için المفعول لأجله ve المفعول منه terimleriyle de karşılaşabilmekteyiz.

    Bu üç terim de aynı şeyi ifâde eder. Farklı nahiv kitaplarında bu değişik gibi görünen isimlendirmeleri görenler ayrı şeyler sanmaktadırlar. Arapça mânâ harflerinden اللام (lâm) sebep bildirmede en yaygın olandır. لأجلِ ve مِنْ أجلِ ’nin sözlükteki anlamı ise “için” ve “sebebiyle” demektir. Ayrıca مِنْ cerr harfi de sebep mânâsını ifâde etmek için kullanılanlardandır. İşte ifâde ettikleri bu anlamlardan dolayı bu mef‘ûl, mef‘ûlün leh/lieclih/minh diye isimlendirilmiş olmalıdır. Mef’ûlün leh’e “cümlede fiilin ne için yapıldığını gösteren mef’ûldür” diyebiliriz. Bu ünitede önce mef’ûlü leh’lerden çok sayıda bulunan bir metin harekeli olarak verilecek, sonra parçayı kavramaya yönelik sorular yer alacaktır. Daha sonra mef’ûlün leh’in örnekleriyle birlikte tanımı ve mansûb ve mecrûr gelme durumları incelenecektir. Bunun ardından da konunun değişik örnekler vasıtasıyla öğrencilerin zihinlerinde yerleşmesini hedefleyen çeşitli alıştırmalar bulunacaktır. Zira bir dili öğrenirken asıl amaç, dilbilgisi kurallarını papağan gibi tekrarlamak değil, konuşurken ve yazarken kuracağımız cümlelerde onları kullanabilmektir. İşte bizim vereceğimiz alıştırmaların da bu amaca hizmet etmesi düşünülmektedir.

     

    DİLBİLGİSİ MEF‘ÛLÜN LEH

     

    Arapça bir cümlede bulunan fiilin yapılma veya yapılmama sebebini açıklayan mastara/isme “mef‘ûlün leh” denir. Bu ögeye mef’ûlün leh denildiği gibi mef’ûlün lieclih ya da mef’ûlün min eclih de denilmektedir. Bu terimlerin üçü de aynı şeyi ifâde etmektedir. Bunlardan birini herhangi birnahiv kitabında görenler farklı şeyler olduğunu sanmasınlar. Mef‘ûlun leh’ler cümlede fiilin işleniş sebebini bildirdiği için “niçin?” sorusuna cevap oluştururlar. Bir cümlede mef‘ûlün leh’i bulmanın yolu, cümlede sebebi bildirilen fiille birlikte “neden/niçin …. Oldu?” gibi bir soru sorarız,
    aldığımız cevap mef‘ûlün leh’tir. Mesela قَدِمْتُ إلَى هَذِهِ المدَِينَة طَلَبًا للعِلْمِ “Ben bu şehre ilim talep etmek/öğrenmek için geldim” cümlesine “neden geldim?” sorusunun cevabı طَلبًا “öğrenmek için”dir ve cümlede mef’ûlün leh’tir. Mef‘ûlün leh genel olarak mansûbtur. Ancak fiilin oluş sebebini bildirmek için zikredilen her söz her zaman mansub olmaz. Mef ‘ûlün leh’ten Harf-i Cerin Hazfedilmes:
    Mef‘ûlün leh’in mansûb olabilmesi başka bir deyişle harf-i cerin hazfedilmesi için şu dört şartın bir cümlede aynı anda bulunması gerekir:

     

    1. Mef‘ûlün leh olacak sözün mastar olması:

     

    Örnek;
    ِمْ يَصُومُ الْمُسْلِمُونَ إطَاعَةً لِرَِّ

     

    Müslümanlar rablerine itaat etmek için oruç tutarlar.

     

    .تَجَوَّلَ الْمُدَرِّسُ فِي الحَْدِيقَةِ تَرْوِيحًا عَنْ نَفْسِهِ

     

    Öğretmen rahatlamak için bahçede dolaştı.

     

    2. Mef‘ülün leh olacak mastarın (iç duygularımızı ifade ettiğimiz, “saygı göstermek, küçümsemek, korkmak, bilmek, bilmemek” gibi) kalbî fiillerden olması: Zengin fakire acıdığı için yardım etti. سَاعَدَ الْغَنِيُّ الفَقِيرَ شَفْقَةً عَلَيْهِ Cümlesinde olduğu gibi.

     

    3. Mef‘ûlün leh olan mastarın fâili (öznesi) ile sebebi bildirilen fiilin fâilinin aynı olması.

     

    أَمْسَكَ الشُّرْطِيُّ اللِّصَّ خَوْفًا مِنْ فِرَارِهِ

     

    Polis, hırsızı kaçmasından korktuğu için tuttu. Cümlesinde mef‘ûlün leh olan mastar خَوْفاً “korktuğu için”dir. Burada korku duyan polistir. Cümlede sebebi bildirilen ( الفعل المعلل ) fiilin fâili yani
    hırsızı tutan da aynı kişi yani polistir. Şu halde bu örnek cümlede hem mef‘ûlün leh’in hem de sebebi bildirilen fiilin fâili (öznesi) aynı kişi olduğundan mef’ûlün leh mansûb olmuş, harf-i cer ise hazfedilmiş (silinmiş, zikredilmemiş)tir. أَكْرَمْتُكَ لإكْرَامِكَ Sen ikram ettiğin için sana ikram ettim Cümlesinde ise mef’ûlün leh olan لأكرامك ‘nin faili لإكرام – ك muttasıl mecrûr ك zamiri, “ben sana ikram ettim” أكرمتُكَ kısmında ise fâil merfû muttasıl zamirdir. Dolayısıyla أكرمتُ fiilinin fâili ile إكرام masdarının fâilleri aynı değil, ayrı ayrı kişiler olmaktadır. Bu yüzden bu cümledeki mef‘ûlün leh’in başındaki ل “lâm” harfi atılmamış (hazfedilmemiş)tir.

     

    4. Mef‘ûlün leh olan mastarın zamanı ile sebebi bildirilen fiilin الفِعْل المعلل aynı olmasıجِئْتُك اليَوْمَ لِوَعْدِي أمسِ “Dün sana sözverdiğim için bu gün sana geldim” cümlesinde mef’ûlün lehin (söz vermenin) gerçekleşme zamanı “dün”dür. Gelme zamanı ise “bugün”dür. Dolayısıyla mef‘ûlün leh ile sebebi bildirilen fiilin meydana gelme zamanları aynı olmamış ve mef’ûlün lehin başından harf-i cer atılmamıştır. Ama جِئْنَا إلَى هُنَا حُبًّا للعِلْم “Biz buraya ilmi sevdiğimiz için geldik” cümlesinde ise hem sevme hem de gelme aynı zamanda olduğu için mef‘ûlün leh’ten harf-i cer atılmış ve mef‘ûlün mansûb oluşu açıkça görülmüştür.

     

    Yukarıdaki dört şartı taşıyan mef‘ûlün leh’te esas olan mansûb olarak zikredilmesi iken başına من ,ب ,ل ve في gibi sebep bildiren cer harflerinden birinin getirilmesi ile lafzan mecrûr da olabilirler. Bu yüzden böyle olanlar iki şekilde söylenebilirler.

     

     Şu örnekleri inceleyinizi:

     

    يَحْتَرِمُ النَّاسُ القَانُونَ دَفْعًا لِلظُّلْمِ

     

    İnsanlar zulmü önlemek için hukuka saygı duyarlar. Zulmü önlemek için hukuka saygı duyular. يُحْتَرَمُ القَانُونُ دَفْعًا لِلظُّلْمِ Bu durumda lafız olarak mecrûr olsalar da aslında irab bakımından
    mansûb olan mef‘ûlün leh’in yerinde bulundukları için mahallen mansûb kabul edilirler.

     

    Örneğin;

     

    غَرَسَ الرَّجُلُ الأَشْجَارَ وَالأَزْهَارَ تَجْمِيلاً / لِتَجْمِيلِ الحَْدِيقَةِ

     

    Adam bahçeyi güzelleştirmek için ağaç ve çiçekleri dikti. Görüldüğü gibi her iki kullanım da aynı şekilde tercüme edilmektedir. Mef‘ûlün leh’ten harf-i cerrin hazfedilmesi için yukarıdaki şartlar gereklidir. Ancak bu şartların bulunduğu her cümleden cer harfi atılmayabilir. Hem harf-i cerle hem de harf-i cersiz söylenebilir. Misal: مَدَحَ بَعْضُ الشُّعَرَاءِ رِجَالَ الدَّوْلَةِ بِأَشْعَارِهِمْ مُدَاهَنَةً لهَمُْ / لِمُدَاهَنَتِهِمْ
    Bazı şairler, dalkavukluk için şiirleriyle devlet adamlarını övdüler. Sebep bildiren harflerden en çok لِ harfi kullanılır. Diğerlerinin kullanımı az da olsa Arapça ibarelerde rastlanabildiği için birer örnek görmemiz uygun olacaktır:

     

     أُعْمِيَ عَلَى الرَّجُلِ مِنَ الحَْرِّ . Adam sıcaktan/sıcak sebebiyle bayıldı.

     

    مَاتَتِ الشَّاةُ بِدَاءِهَا Koyun hastalığı sebebiyle/yüzünden öldü.

     

    ضُرِبَ رَجُلٌ فِي لِيرَةٍ Adam bir lira için dövüldü.

     

    Mef ‘ûlün leh’in Masdar Olmama Durumu
    Bu mef‘ûl cümlede sebep bildirdiği halde yapısı itibariyle mastar olmazsa lafız olarak başına gelecek bir cer harfiyle mecrûr olur. وَالأَرْضَ وَضَعَهَا للأنَام ﴾ ﴿ cümlesinde görüldüğü gibi.
    Mef‘ûlün leh olsun ya da olmasın masdarlar cümledeki yerine göre ma‘lûm/etken ( مصدر بمعنى الفاعل ) veya mechûl/edilgen ( (مصدر بمعنى المفعول anlamlarında kullanılmaktadırlar.
    هَاجَرَ القَاتلُ إلَى بَلَدٍ مَجْهُولٍ خَوْفًا مِنَ القَتْلِ / للخَوْفِ مِنَ القَتْلِ Katil öldürülmekten korktuğu için bilinmeyen bir ülkeye göçtü. Bu cümlenin anlamına dikkat edilecek olursa birinci masdar ( (خوف
    malûm/etken, ikinci masdar ( القتل ) mechûl/edilgen anlamında kullanılmıştır. Diğer cümleler de bu açıdan incelendiğinde bu özellikler kavranılacaktır. Mef‘ûlün Leh’in Başında Bulunan Diğer Lafızlar
    Başında لكي، كي، حتَّى ve لِ bulunan mansûb muzârî de masdar mânâsı ifâde ettiği ve kendisinden önceki fiilin sebebini bildirdiği için mef’ûlün leh sayılır. Bu yapılar mef’ûlün leh sayıldıkları için de mahallen mansûb kabul edilir.

     

    Şu cümleleri bu açıdan inceleyiniz.

     

    أعَدَّ الْمُؤَلِّفُونَ هَذَا الْكِتَابَ لِيُفِيدَ الطُّلاَّبَ

     

    Yazarlar bu kitabı öğrencilere faydalı olması için hazırladı.

     

    قَدْ يَضْطَرُّ الإنْسَانُ إلَى الْكَذِبِ لِكَيْ يُصْلِحَ بَيْنَ الشَّخْصَيْنِ

     

    Bazan insan iki kişinin arasını düzeltmek (onları barıştırmak) için yalan söylemek zorunda kalabilir.

     

    أَنَا أُحِبُّ طُولَ العُمُرِ كَيْ أُحَصِّلَ الْعِلْمَ

     

    Ben ilim tahsil etmek için ömrümün uzun olmasını isterim.

     

    اسْتَقِيمُوا حَتَّى لاَ يُصِيبَكُمُ الاِعْوِجَاجُ فِي ظُهُورِكُمْ

     

    Sırtlarınızın kamburlaşmaması için dik durun.

     

    ل) ) Harfi’nin Diğer Önemli Kullanımları
    Yukarıda geniş olarak açıklandığı üzere lâm لِ harf-i ceri sebep bildirdiği zaman mecrûru (cer ettiği) ile birlikte cümlede önce geçen bir fiilin oluş sebebini bildireceği için mef‘ûlün leh olur. Ancak bu harf-i cer her zaman sebep bildirmek için kullanılmaz. لِ harfinin en çok sebep bildirmek için للتعليل ikinci olarak da bir şeyi tahsîs etmek, özel kılmak, mülkiyet yani bir şeyin bir kimseye ait olduğunu bildirmek için kullanılır. Bu durumda لِ harfi izâfet terkîplerindeki (isim tamlamasındaki) muzâfun ileyh (tamlayan) öğesinin başına gelerek muzâfun ileyhi (tamlayanı) muzâfın (tamlanan) sıfatı haline
    dönüştürür. كِتَابُكَ = كِتَاب + كَ – كتابٌ لك Sana ait kitap senin kitabın

     

    ل) ) harfinin diğer yaygın bir kullanımı da zâid olarak kullanılmasıdır. Buradaki zâid, gereğinden fazla, çok anlamında değil, cümlenin mânâsını pekiştirmek ve cümlenin seslendirilmesindeki güzelliğe katkıda bulunmak anlamındadır. Bu durumda câr ve mecrûrlar mef’ûlün bir gayr-i sarîh olurlar.

     

    Şu örnekleri inceleyelim:

     

    Senin dersi anlaman: فَهْمُكَ للدَّرْسِ

     

    Onun yemeği yemesi: أكلُهُ للطَّعامِ

     

    Onun felsefe eğitimi görmesi: دراستُهُ للفلسفةِ

     

    (O Allah) dilediğini yapandır: فَعَّالٌ لِمَا يُرِيد

     

    مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ (O Kur’ân) yanınızdakileri (kendisinden önce inen kitapları) tasdîk edicidir.

     

  • Mefûlü’l-Mutlak – Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    Arapçada el-mef’ûlü mutlak, fiille aynı kökten olan ve onun mânâsını pekiştirme, yapılış şeklini açıklama ve sayısını belirtme amacıyla kullanılan mastardır. Genelde fiilden sonra gelir. Türkçeye “kökteş tümleç” olarak da tercüme edilebilir. Fiilin mânâsını pekiştiren el-mef’ûlü mutlak “şüphesiz, gerçekten, tam, muhakkak, iyi, iyice, çok, öyle … ki”, şeklinde; fiilin yapılış şeklini gösterenler “gibi, şeklinde, -ce, aynen, tıpkı, tam” vb. lafızlarla ve fiilin sayısını belirtenler de “kere, defa, kez” gibi biçimlerle Türkçeye tercüme edilirler. Türkçede ise bu mânâları taşıyan öge zarf tümlecidir. Nasıl el-mef’ûlü mutlak fiili etkileyen bir ögeyse, zarf tümleci de fiilin (yüklem) anlamını zaman, durum, ölçü, derece, yön, tarz, şart, sebep, birliktelik gibi yönlerden tamamlayan bir ögedir. Ancak, Arapçada el-mef’ûlü mutlak fiilden sonra gelirken, Türkçede ise zarf tümleci fiilden önce gelir.

    Türkçede şu üç grup zarf tümleci Arapçadaki el-mef’ûlü mutlak ögesinin karşılığı olmaktadır:
    1. “İyi, kötü” gibi yükleme durum anlamı katanlar: “Çocuk iyi uyudu.” نَامَ الطِّفْلُ نَوْمًا) ) gibi.
    2. “Elbette, muhakkak, gerçekten, mutlaka, şüphesiz, kat’iyen, kesinlikle” gibi tasdik ve inkar ifade edenler: “Yetimlere gerçekten şefkat gösteririm.” أَعْطِفُ عَلَى الأَيْتَامِ عُطُوفًا) ) gibi.
    3. “Çok, az” vb. ölçü ve derece ifade edenler: “Adam çok yedi.” ( أَكَلَ الرَّجُلُ كَثِيرًا ) gibi.

     

     

    DİL BİLGİSİ el-MEF‘ÛLÜ MUTLAK

     

    el-Mef‘ûlü mutlak, çoğunlukla cümlede fiille aynı kökten olan mastardır. Daima mansûbdur.

     

    Üç amaçla gelir:
    1. Fiilin anlamını pekiştirir.
    2. Fiilin çeşidini bildirir.
    3. Fiilin sayısını belirtir.
    1. Fiilin Anlamını Pekiştirmesi

     

    Bu tür el-mef‘ûlü mutlak daima müfreddir ve fiilden sonra gelir. Türkçe’ye şüphesiz, gerçekten, tam, tamamen, muhakkak, iyi, iyice, çok, öyle … ki, vb. lafızlarla tercüme edilir.
    نَامَ الطِّفْلُ نَوْمًا . Çocuk iyi uyudu.

     

    أَكَلَ الرَّجُلُ الجَائِعُ أَكْلاً . Aç adam gerçekten iyi yedi.

     

    فَرَّ اللِّصُّ مِنَ الشُّرْطِيِّ فِرَارًا . Hırsız, polisten öyle bir kaçtı ki!

     

    يَنْصُرُ اللهُ المؤُْمِنِينَ نَصْرًا . Allah müminlere muhakkak yardım eder.

     

    حَفِظْتُ القُرْآنَ حِفْظًا . Kur’ân’ı iyice ezberledim.

     

    اِنْتَصَرَ الجَْيْشُ انْتِصَارًا . Ordu kesin bir zafer kazandı.

     

    Yukarıdaki cümlelerde, fiille aynı kökten gelen mansûb mastarların hepsi de fiilin mânâsını pekiştirmek amacıyla gelmiştir. Yukarıda verilen örnekler ışığında siz de aşağıdaki cümlelerde geçen fiillerinmastarlarını tespit ederek, pekiştirme için gelen el-mef’ûlü mutlak ögesinin doğru şekillerini yazınız.

     

    حَطَّمَتِ الأَمْوَاجُ السَّفِينَةَ ……. Dalgalar gemiyi paramparça etti.

     

    قَرَأَ اْلإِمَامُ الْقُرْآنَ ……. İmam öyle bir Kur’ân okudu ki!

     

    حَفَرَ الْمُزَارِعُ اْلأَرْضَ ……. Çiftçi tarlayı iyice kazdı.

     

    Fiilin anlamını pekiştirme amaçlı mastarlar ikil ya da çoğul olarak kullanılmazlar. Meselâ fiilin mânâsını pekitirmek için وَعَدْتُكَ وُعُودًا şeklinde bir cümle kullanılmaz. Böyle bir cümlede fiille aynı kökten olan çoğul mastar, elmef’ûlü mutlak değil, mef’ûlün bih olur. Cümle de Sana vaadlerde bulundum mânâsına gelir.

     

    2. Fiilin Çeşidini Bildirmesi
    Fiilin yapılış şeklini bildiren el-mef‘ûlü mutlak ya isim ya da sıfat tamlaması olarak gelir. Türkçe’ye gibi, şeklinde, -ce, aynen, tıpkı, tam … vb. lafızlarla tercüme edilir. İsim tamlaması:

     

    ضَرَبَهُ ضَرْبَ الظَّالِِم . Ona zalimce vurdu.

     

    أَجَابَهُ إِجَابَةَ الْعَالِِم . Ona alim gibi cevap verdi.

     

    اِنْطَلَقَتِ السَّيَّارَةُ اِنْطِلاَقَ الصَّارُوخِ . Araba füze gibi fırladı.

     

    Yukarıdaki üç örnekte mastar isim tamlamasının muzâfı, peşinden gelen kelime de muzâfun ileyh olarak gelmiştir. Burada el-mef ‘ûlü mutlak olan öge mansûb mastardır.

     

    Sıfat tamlaması:
    سِرْتُ سَيْرًا حَسَنًا . Güzelce yürüdüm.

     

    نَامَ الْمَرِيضُ نَوْمًا هَادِئًا . Hasta sakin bir uyku çekti.

     

    اِعْتَرَضَ الْمُتَّهَمُ الْقَرَارَ اعْتِرَاضًا شَديدًا . Sanık karara şiddetle karşı çıktı.

     

    Geçen üç örnekte de mastarlar, sıfat tamlamasının bir ögesi olarak gelmiştir. Burada mansûb mastar, el-mef’ûlü mutlak olurken, peşinden gelen lafız da onun sıfatı olarak yer almıştır.
    Sıfat tamlaması şeklinde gelen el-mef‘ûlü mutlakta bazen isim zikredilmez, sadece sıfatı kalır. Bu durumda sıfat, el-mef’ûlü mutlak olur.

     

    جَرَى الْكَلْبُ سَرِيعًا . Köpek hızlı koştu.

     

    Bu cümlenin aslı şöyledir:

     

    جَرَى الْكَلْبُ جَرْيًا سَرِيعًا . Köpek hızlı koştu.
     

     

    أَكَلَ الطِّفْلُ كَثِيرًا . Çocuk çok yedi.

     

    Bu cümlenin aslı da şudur:

     

    أَكَلَ الطِّفْلُ أَكْلاً كَثِيرًا . Çocuk çok yedi.

     

    Yukarıda verilen örnekler ışığında siz de aşağıdaki cümlelerde geçen fiillerin mastarlarını tespit ederek, fiilin yapılış şeklini belirten el-mef’ûlü mutlak ögesinin doğru şekillerini yazınız.

     

    حَزِنَتِ اْلأُمُّ عَلَى فَقْدِ بِنْتِها …. شَدِيدًا . Anne kızını kaybettiğine çok üzüldü.

     

    حَلَّ الْمُدِيرُ الْمَسْأَلَةَ…….تَامًّا . Müdür problemi tamamen halletti.

     

    يَحْمَدُ الْمُؤْمِنُ رَبَّهُ ……كَثِيرًا . Mü’min, Rabbine çokça hamdeder.

     

    3. Fiilin Sayısını Bildirmesi
    Fiilin kaç defa yapıldığını bildiren el-mef‘ûlü mutlak, فَعْلَةٌ kalıbında gelen masdar-ı merra’dan elde edilir. Türkçe’ye kere, defa, kez … vb. lafızlarla tercüme edilir. Müfred (Tekil), müsennâ (ikil) veya cemi (çoğul) olarak gelebilir. Eğer mastarın başında sayı varsa, o sayı muzâf olarak el-mef‘ûlü mutlak olurken, mastar da onun muzafun ileyhi olur. Ayrıca مَرَّةً bir kere / defa / kez lafzı da el-mef‘ûlü mutlak olur.

     

    Müfred (Tekil):
    سَجَدْتُ سَجْدَةً . Bir kere secde yaptım.

     

    Müsennâ (İkil):
    سَجَدْتُ سَجْدَتَيْنِ . İki kere secde yaptım.

     

    Cemî (Çoğul):
    سَجَدْتُ ثَلاَثَ سَجَدَاتٍ . Üç kere secde yaptım.

     

    سَجَدْتُ سَجَدَاتٍ . Defalarca secde yaptım.

     

    : مَرَّةً
    قَرَأْتُ سُورَةَ البَقَرَةِ مَرَّةً . Bakara sûresini bir defa okudum.

     

    قَرَأْتُ سُورَةَ البَقَرَةِ عِدَّةَ مَرَّاتٍ . Bakara sûresini birkaç defa okudum.

     

    قَرَأْتُ سُورَةَ البَقَرَةِ مِرَارًا . Bakara sûresini defalarca okudum.

     

    Yukarıda verilen örnekler ışığında siz de aşağıdaki cümlelerde geçen elmef‘ ûlü mutlak ögelerinin ikil ve çoğul şekillerini yazınız.

     

    أَكَلَ الطِّفْلُ مِنَ الطَّعَامِ أَكْلَةً . Çocuk yemekten bir kere yedi.

     

    شَرِبَ الْقِطُّ مِنَ اللَّبَنِ شَرْبَةً . Kedi sütten bir kere içti.

     

    طَبَعْتُ الكِتَابَ طَبْعَةً . Kitabı bir kere bastım. el-mef‘ûlü mutlak, fiille eş anlamlı mastarla da gelebilir:

     

    قَعَدْتُ جُلُوسًا . İyi oturdum. مَشَيْتُ سَيْرًا . İyi yürüdüm.

     

    جَرَيْتُ رَكْضًا . İyi koştum.

     

    Bu örneklerden birincisinde جُلُوس mastarı قَعَدَ ile eş anlamlı olan جَلَسَ fiilinden, ikincisinde ise سَيْر mastarı مَشَى fiilinin eş anlamlısı سَارَ fiilinden, üçüncüsünde ise رَكْض mastarı جَرَى ile eş anlamlı olan رَكَضَ fiilinden gelmiştir. Yine el-mef’ûlü mutlak fiille aynı kökten olan değişik fiillerin mastarlarıyla da gelebilir.
    وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا ﴾ ﴿ ”Onu pek güzel bir şekilde yetiştirdi.” (Âl-i İmrân: 37) أَعْطَيْتُ الفَقِيرَ عَطَاءً جَزِيلاً . Fakire çok ikramda bulundum. سَافَرْنَا سَفَرًا مُتْعَبًا . Yorucu bir yolculuk yaptık. Bunun yanında كُلٌّ ve بَعْضٌ vb. lafızlar da mastarın başına gelerek el-mef’ûlü mutlak olabilirler.

     

    أَحْتَرِمُهُ كُلَّ اْلاِحْتِرَامِ . Ona tam saygı duyarım. نَفَعَهُ النُّصْحُ بَعْضَ النَّفْعِ . Öğüt ona biraz fayda verdi. Ayrıca yaygın bir şekilde fiilsiz kullanılıp, el-mef‘ûlü mutlak olarak kabul edilen mansûb mastarlar da vardır. Bunların başlıcaları şunlardır: شُكْرًا . Teşekkür ederim. عَفْوًا . Bir şey değil, afedersiniz. مَرْحَبًا . Merhaba. أَيْضًا . Yine, … de. حَقًّا . Hakikaten, gerçekten. سَرَّتْنِي رُؤْيَتُكَ حَقًّا . Seni görmek beni gerçekten sevindirdi. Bu cümlede حَقًّا lafzı el-mef’ûlü mutlaktır.

     

  • Zaman ve Mekan Zarfları-Mefulün Fih – Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    İnsanların konuştuğu çeşitli diller hehangi bir ilgi sebebiyle birbirlerinden kelime alışverişinde bulunmuşlardır. Dolayısıyla Türkçemiz de, coğrafî ve kültürel yakınlık sebebiyle Arapça ve Farsçadan çok sayıda kelime almıştır. Söz gelimi başlıkta kullandığımız kelimelerin üçü de Arapçadan dilimize geçmiştir. Ancak bir söz bir dilden diğerine geçerken kimi zaman bazı mânâ değişikliklerine uğrar. Zarf kelimesi de bunlardan biridir. Şöyle ki, bu kelimeyi duyan bir Türk çocuğunun ilk olarak aklına mektup zarfı gelir. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bu kelimeyi hayatımızda ilk olarak
    mektup zarfı şeklinde duyduk ve çoğu zaman da onu duyarız. Ancak kelimenin bir sözlükteki mânâsı bir de terim mânâsı vardır. Unutmayalım ki, bir kelimenin sözlükteki mânâsı ile terim mânâsı arasında her zaman bir anlam ilişkisi bulunur.

    MEFULU FİH

    “Zarf” kelimesi sözlükte şu anlamlarda kullanılır: “Kap, kılıf, mahfaza, ambalaj malzemesi, kapsül, beceriklilik, nekteli oluş, içinde yerleşilen, oturulan durulan her şey”. Terim olarak zarf, bir işin veya bir oluşun içinde meydana geldiği yeri ya da zamanı gösteren kelime veya kelime öbeğini ifade eder. Burada özel bir duruma dikkat edilmelidir. O da Türkçe dilbilgisi kitaplarında “zarf” terimi başlığı altında ele alınanların hepsi Arapçadaki “zarfın” tam karşılığı değildir. Sözgelimi, Türkçedeki durum zarfları Arapça dilbilgisi kitaplarında “el-hâl” başlığı altında incelenir. Arapçadaki zarf’ın Türkçedeki karşılığı zaman, yer ve yön zarflarıdır. Bu ünitede yer ve zaman zarflarını ihtivâ eden bir “Okuma parçası” ve onun iyice anlaşılmasına yardım edecek çeşitli alıştırmalar bulacaksınız.
    Sonra Arapça mef‘ûlün fîh/zarflar konusu geniş bir şekilde yer alacak, konu anlatılırken verilen misaller harekeli ve tercümeleriyle birlikte olacaktır. Konunun tam olarak kavranılabilmesine yardımcı olacak çok çeşitli alıştırmaların yanında Arapçadaki zaman ve mekan zarflarının birer listesi anlamlarıyla birlikte yer alacaktır.

    DİL BİLGİSİ (MEF‘ÛLÜN FÎHLER) ZAMAN VE MEKAN ZARFLARI

     ve zamanı bildiren isim, zarf veya zarf öbeklerine mef‘ûlün fîh adı verilir. Bunun Türkçedeki karşılığı yer, yön ve özaman zarflarıdır. Bir cümlede mef‘ûlün fîhleri bulmak da kolaydır. Okuduğumuz cümle tamamlandıktan sonra “nerede, nereye, ne tarafa” veya “ne zaman” sorularından cümlenin anlamına uygun olanı sorulur; alınan cevap o cümlenin mef‘ûl fihidir. Şu misalleri bilgilerimizin ışığında inceleyelim:

    Arkadaşım Perşembe günü geldi: جَاءَ صَدِيقِي يَوْمَ الخَْمِيسِ

    Ne zaman geldi? ؟ مَتَى جَاءَ

    Perşembe günü: يَوْمَ الخَمِيس

    Bu durumda cümlemizdeki mef‘ûlün fîh يَوْمَ الخَمِيس ’dir.

    Bir gün önce gitti: ذَهَبَ قَبْلَ يَوْمٍ

    Ne zaman gitti? ؟ مَتَى ذَهَبَ

    Bir gün önce: .قَبْلَ يَوْمٍ

    Yolcu köyde bir gün kaldı. مَكَثَ الْمُسَافِرُ فِي             القَرْيَةِ يَوْمًا
    Zaman zarfı         Yer zarfı

    Kervan şehre sabahleyin girdi. دَخَلَتِ القَافِلَةُ المَدِينَةَ                                     صَبَاحًا
    Zaman zarfı                              Yer zarfı

    Cümlede mef‘ûlün fîh olan öge eylemin yapıldığı zamanı gösteriyorsa buna zaman zarfı ( ظرف الزمان ) eylemin gerçekleştiği yeri/mekânı gösteriyorsa buna da mekân zarfı ( ظرف المكان ) denir.
    Başında cer harfi bulunmayan mef‘ûlün fîhler i‘râb bakımından mansûbtur. Harf-i cerlerden (-de, -da) في harfi, zarf oluşu ifadede birinci derecede olduğundan bu mef‘ûle mef‘ûlün fîh denmiştir. Bu yüzden mef‘ûlün fîhlerin başında zarfiyet anlamında olmak üzere, en çok ب , في ve ل harf-i cerleri bulunur. Başında harf-i cer bulunan mef‘ûlün fîhler ise mahallen mansûbturlar:

    Genç denizde yüzüyor. يَعُومُ الشَّابُّ فِي البَحْرِ

    “Babalarına akşamleyin geldiler”. ﴾ ﴿وَجَاؤُو اأبَاهُمْ عِشَاءً

    Sana kitabı yarın vereceğim. سَأُعْطِيكَ الكِتَابَ غَدًا

    Gece gündüz ondan Allah’a sığın. . اِسْتَعِذْ بِاللهِ مِنْهُ لَيْلاً وَنَهَارًا
    المدَرِّسُ فِي خِلاَلِ الدَّرْسِ أَحْيَانًا قَامَ

    Öğretmen, dersi anlatırken bazen ayağı kalktı.

    Şehirde yeni bir okul yapıldı. أُنْشِئَتْ مَدْرَسةٌ جَدِيدَةٌ فِي الْمَدِينَةِ

    el-Mef‘ûl fîh edatı olarak, بِ ve لِ cer harflerinin kullanılmasına örnekler:

    O kitap Kâhire’de basıldı. طُبِعَ هَذَا الكِتَابُ بِالقَاهِرَةِ

    Şam’da doğdu. وُلِدَ بِدِمَشْقَ

    ﴿أقِمِ الصَّلاَةَ لِدُلُوكِ الشِّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ﴾

    “Güneş battığı zaman, gece karanlığına kadar namaz kıl”.

    Zi’l-ka‘de’nin üçünde. لِثَلاَثِ لَيَالٍ مِنْ ذِي القَعْدَةِ

    Görüldüğü gibi el-mef‘ûl fîh, cer harfi ile kullanılırsa, mecrûr olur.

    Bazı kelimelerin, el-mef‘ûl fîh olarak kullanılması ve bunların mansûb oluşu:

    1. Yer ve zaman zarfına muzâf olan كُلَّ ve بَعْضَ

    Sporcu mesâfenin hepsini koştu. جَرَى الرِّيَاضِيُّ كُلَّ المسََافَةِ

    Gecenin bir kısmında kar yağdı. نَزَل الثَّلْجُ بَعْضَ اللَّيْلِ

    2. Zarf manâsı taşıyan masdar.

    Gemi güneş doğarken yola çıktı. سَافَرْتِ السَّفِينَةُ طُلُوعَ الشَّمْسِ

    İkindi namazı vaktinde öldü. مَاتَ صَلاَةَ العَصْرِ

    3. Sayı:

    Onları beş gün bekledik. اِنْتِظَرْنَاهُمْ خمَْسَةَ أَيَّامٍ

    Tren 90 km. yol aldı. قَطَعَ القِطَارُ تِسْعِينَ كِيلُومِتْرًا

    Aşağıda Arapça cümlelerde yaygın olarak kullanılan mef‘ûlün fîhlerden zaman ve mekân zarfları haftanın günleri, yılın mevsim ve ayları tablolar halinde kaydedilmiştir. Arapçayı öğrenme azminde olanların bunları iyi öğrenip kendi kuracakları cümlelerde kullanmaları gerekmektedir. Zira herhangi bir dilin kurallarını öğrenirken en önemlisi onları cümleler içinde öğrenci tarafından kullanılabilmesidir. Çünkü bir öğrencinin öğrendiklerini kendisinin uyguladığını görmesi kadar öğrendiği dile istek ve ilgisini artıracak bir şey yoktur.

    hafta

    mekan-zarflari-2

    mekan-zarflari-3

    mekan-zarflari-4

    mekan-zarflari-5

    mekan-zarflari-6

    miladi-aylar-2

    zaman-zarfi-2

    zaman-zarfi-3

    zaman-zarfi

  • Naibi Fail-Sözde Özne Arapça- Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    Bilindiği gibi her insan kendi anadilini içinde yaşayıp büyüdüğü, aile ve mahalle gibi yakın ve uzak çevresinden tabiî olarak öğrenir. Bunun için özel bir çaba göstermez bile. Ancak okullarda öğrenim görenler, kendi konuştukları dilin bile bir dilbilgisi ve kuralları olduğunun farkına sonradan varırlar. Kendi anadillerinin dilbilgisine ait kavramları zihinlerine iyice  kolayca kavrayabilirler. Bu yüzden bu ünitede öğreneceğiniz Nâibu’l-fâil konusunu kolayca anlayabilmek için önce bunun dilimizdeki karşılığını kısaca hatırlamamız faydalı olacaktır. Her insan duygularını, düşündüklerini ve çevresindeki olayları sözlü veya yazılı olarak, cümleler kurarak anlatır.

    Bu cümlelerde işi yapana özne (fâil), öznenin yaptığı işten etkilenen varlığa da nesne (mefûl) denir. Edilgen bir fiille kurulmuş cümlelerde ise nesne, özne gibi görünür. Meselâ: كُسِرُ الغُصْنُ “Dal kırıldı” cümlesinde “dal” kelimesi özne gibi görünmekte ise de, bu kırma işini yapan değil, kırılandır. Bu sebeple özne (fâil) gibi görünen nesneye sözde özne (nâibu’l-fâil) deriz. Bu sözde özneler kelime ya da kelime öbekleri şeklinde olabilirler. İşte bunların Arap dilbilgisinde (nahiv/sentaks/cümle yapısında) örneklere dayanan geniş açıklamaları ileriki sayfalarda görülecektir. Bu ünitede önce içinde Arapçadaki nâibu’l-fâillerden çok sayıda bulabileceğiniz bir okuma parçasında ve alıştırmalarda öğrenci için yeni sayılabilecek kelime ve deyimlerin anlamları yer alacaktır. Yine de ihtiyaç olursa bir sözlüğe başvurulmalıdır. Metni kavrama alıştırmalarından sonra nâibu’l-fâil konusu geniş bir şekilde anlatılacaktır. Ardından konunun zihinlerde yerleşmesine yardımcı olacak ve daha çok öğrencinin uygulamasına yönelik çeşitli ve çok sayıda alıştırmalar bulunacaktır. Amaç ve ümidimiz bunları uygulaya uygulaya ilerlemelerini beklediğimiz öğrencilerin konuyu kavramış olmalarıdır.

     

     

    DİL BİLGİSİ NÂİBU’L-FÂİL (SÖZDE ÖZNE)

     

    Konumuz nâibu’l-fâil olmakla birlikte aralarında çok yakın bir ilgi bulunduğu için fâil hakkındaki bilgilerimizi kısaca hatırlamamız faydalı olacaktır. Biz bir işi, bir oluşu anlatırken işi yapanı biliyorsak fiille birlikte fâili (öznesini) de zikrederiz. Yani o eylemi kimin yaptığını belirtmiş, fiili fâile nispet etmiş oluruz. Aşağıdaki cümleleri bu açıdan inceleyiniz:

     

     

    Fâil (özne) bilindiği ve cümlede zikredildiği zaman fiilin yapısı/çatısı ma‘lûm yapıda olarak söylenir.
    Not: Bu konun açıklanmasına geçmeden önce, Arapça gramer derslerinde sıkça kullanılan ma‘lûm fiil ( الفعل المعلوم bilinen fiil) teriminin aslı hakkında kısa bir uyarıda bulunmak yararlı olacaktır. Bu terimin aslı الفعلُ المعلومُ فاعلُه yani (fâili bilinen fiil) şeklindedir. Aslı bu şekildeyken uzunca bir terimi tekrar etmekten kurtulmak için kısaltılmış ve الفِعْلُ الْمَعْلُومُ kısaca (ma‘lûm/bilinen fiil) şeklini
    almıştır. Oysa tam ve doğru şekil yukarıda belirttiğimiz şekildir. Zira burada ma‘lûm olan fiil değil, fâildir. Bu açılımını bilmeden kitaplarda bu ifadeyi okuyan ve Türkçe olarak anlamaya çalışanlar, yanılmakta ve şaşırmaktadırlar. Bir cümlede fâili (özne) nasıl bulacağız? Aslında fâili bulmak çok kolaydır. Türkçe bir cümlede özneyi bulmak için, yüklemden önce “kim?” ya da “ne?” sorularından biri sorulur; alınan cevap öznedir. Örnek olarak şu atasözümüzü ele alalım: At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şan kalır”. Şimdi, bu iki cümlenin birinci kısımları için “kim ölür?” diye sorunca “at” ve “yiğit” cevaplarını alırız. Şu halde bu kelimeler öznedir. Aynı şekilde atasözündeki ikinci kısımlar için “Ne kalır?” diye sorduğumuzda “meydan” ve “şan” cevaplarını alırız ki, bunlar da o iki
    cümlenin öznesidir.

     

    Bu öğrendiğimizi Arapça bir cümle üzerinde uygulayalım:
    Çocuk kalemi kırdı كَسَرَ الوَلَدُ القَلَمَ
    Bu cümlede aynı soruları soralım. Kalemi kim kırdı? ؟ مَنْ كَسَرَ القَلَمَ
    Alınacak cevap الولدُ yani “çocuk”tur. Demek ki cümlemizdeki fâil/özne الولد
    kelimesidir ve önceki derslerden hatırladığımız üzere fâil i‘râb bakımından merfûdur. Karşımıza çıkacak Arapça cümlelerin hepsinde bu yöntemi uygulayarak fâili kolayca bulabiliriz.
     

     

    Fâillle ilgili bazı özellikleri kısaca hatırladıktan sonra nâibu’l-fâil (sözde özne) konusuna girebiliriz. Nâibu’l-fâilin yer aldığı cümlelerde yukarıda gördüğümüz cümle yapılarından bazı farklılıklar görülür. Bu değişikliklere dikkat edildiği takdirde nâibu’l-fâil konusu da kolayca anlaşılacaktır. Görüldüğü gibi yukarıdaki cümlelerin ögeleri Arapça normal kurallı cümle yapısına uygun olarak sıralanmıştır.

     

    Yani;
    Fiil + Fâil + Mefûl الفِعْل+ الفاعل +المفعول به
    Yüklem + Özne + Nesne (düz tümleç)
    Öğrenci yazı tahtasını sildi. مَسَحَ الطَّالِبُ السَّبُّورَةَ

     

    Nâibu’l-Fâilin Tanımı
    Arapça fiil cümlelerin bu normal sıralanışında bazen değişiklikler olur. Şöyle ki insanlar anlatmak istedikleri fiilin fâilini bilmemeleri veya başka bir sebeple kurdukları cümlede zikretmezler. İşte bu durumlarda kullanılan fiilin yapısı ma‘lûmdan (etken çatı) mechûle (edilgen yapıya) dönüşür. Fâil zikredilmemiş olunca cümledeki mef‘ûlün bih sarîh (nesne/düz tümleç) onun yerine geçer ve fâilin irâbını alır. Böylece gerçekte mefûlun bih sarîh (nesne/düz tümleç) olan ve görünüşte fâil yerine geçmiş olan kelimeye nâibu’l-fâil (fâilin vekili/sözde özne) denir.

     

    Adam kapıyı açtı فَتَحَ الرَّجُلُ البَابَ
     

     

    Öğretmen dersi yazdı كَتَبَ المدَُرِّسُ الدَّرْسَ
     

     

    Ahmet Kur’ân’ı ezberledi حَفِظَ أحمَْدُ القُرْآنَ
     

     

    Misafir, kahve içti. .شَرِبَ الضَّيْفُ القَهْوَةَ
     

     

    Bu kadın bir mektup yazıyor. تَكْتُبُ هَذِهِ الْمَرْأةُ رِسَالَةً

     

    Şimdi bu cümlelerdeki fiillerin yapısını mechûl kalıba çevirir ve fâilleri de kaldırırsak mefûlün bihler nâibu’l-fâil olur ve i‘râb bakımından da merfû duruma gelir:

     

    Kapı açıldı فُتِحَ البَابُ
     

     

    Ders yazıldı كُتِبَ الدَّرْسُ
     

     

    Kur’ân ezberlendi حُفِظَ القُرْآنُ

     

    Fiili, ma‘lûm yapıda (etken çatı) olan bir cümlede birden fazla mefûlün bih varsa, fiil mechûl (edilgen) kalıba çevirilince birinci mefûlün bih, nâibu’lfâil olur, i‘râb bakımından mansûb iken merfû‘a dönüşür; diğer mef‘ulün bihler olduğu gibi kalır, onlarda değişiklik olmaz.

     

     

    Şimdi nâibu’l-fâille ilgili kâideleri örnekleriyle daha geniş bir şekilde anlatalım:

     

    Sülâsî Mücerred Fiillerin Nâibu’l-Fâilleri

     

    Sülâsî mücerred bir fiil, mâzî mechûl kalıbına alınırken, fiilin ilk harfi dammeli (zammeli), ortadaki harfi kesralı yapılır. Meselâ كُتِبَتِ المقََالَةُ “Makâle yazıldı” gibi. Aynı sülâsî fiil, mechûl muzârî
    kalıbına alınırken muzâraat harfi dammeli, aynu’l-fiili fethalı yapılır. Meselâ تُكْتَبُ المَقَالَةُ “Makâle yazılıyor” cümlesinde böyledir. Ef‘âl-i kulûb’un (bilmek ve zannetmek gibi kalbin yaptığı işleri bildiren
    fiiller) ikinci mef‘ûlleri, nâibu’l-fâil durumuna getirilemezler. Meselâ, حَسِبْتُ مُحَمَّدًا ذَاهِبًا “Muhammed’i gidiyor sandım”, ifâdesinde, ikinci mef‘ûl ذَاهِبًا kelimesidir ve nâibu’l-fâil yerini alamaz.

     

    Mezîd Fiillerin Nâibu’l-Fâilleri

     

    Mezîd fiil, ( ت ) ile başlıyorsa mâzînin ikinci harfi birinci harfi gibi dammeli, sondan bir önceki harfi de kesralı yapılır. Meselâ تُعُلِّمَتِ السِّبَاحَةُ “Yüzme öğrenildi” ve تُقُوتِلَ فِي الْمَيْدَانِ “Meydanda savaşıldı” gibi. Aynı kalıptakilerin muzâri mechûlleri, muzâraat harflerinin dammeli, aynu’l-fiillerinin (ikinci harflerinin) fethalı, sondan bir önceki harfin de fethalı olmasıyla yapılır. Meselâ تُتَعَلَّمُ السِّبَاحَةُ “Yüzme öğrenilir” ve يُتَقَاتَلُ للشَّرَف “Şeref için savaşılır”. Mezîd fiiller vasıl hemzesi (hemzetu’l-vasl) ile başlıyorsa, mâzîde fiilin birinci ve üçüncü harfleri damme, sondan bir önceki harfi de kesra olur.
    عَلَّمَ المدَُرِّسُ التِّلْمِيذَ الكِتَابَةَMeselâ اُحْتُفِظَ بِالْكِتَابِ “Kitap muhâfaza edildi” gibi. Muzârîde ise muzâraat harfi damme ve sondan bir önceki ise fetha olur. Meselâ هُوَ يُحَافَظُ عَلَيْهِ “O, muhâfaza edilir” gibi.
    Mâzî fiil, اِسْتَجَابَ “kabul etti” gibi, vasıl hemzesiyle başlayıp sonundan bir önceki harf elif ise, bu elif ي harfine dönüştürülür. Meselâ اُسْتُجِيبَ الدُّعَاءُ “Dua kabul edildi” gibi. Muzârîde ise muzâraat harfi dammeli olur. Fakat bu sıygada elif, olduğu gibi muhâfaza edilir. Üç mef‘ûle geçişli olan أَعْلَمَ “bildirdi” fiilinin üçüncü mef‘ûlleri de nâibu’l-fâil olarak kullanılmazlar. Malûm yapıdaki müteaddî (geçişli) bir fiil, mechûl yapıya dönüştürülünce, cümledeki mefûlün bih sarîh(nesne: düz tümleç) nâibu’l-fâil olur ve mansûb iken nâibu’l-fâil ( نَائِبُ الفاعِل ) yerine geçtiği için merfû olur. Önceki derslerde öğrenmiş olduğumuz fiil-fâil uygunluğu, fiil ile nâibu’l-fâil arasında da aynen geçerlidir. Örnekleri inceleyiniz:

     

     

    Fâil Hazfedildikten Sonra Fâilin Yerine Geçen Ögeler:
    Cümlede fâil hazfedildikten sonra yerine geçen ögeler şunlardır:

     

    1. Mef‘ûlün bih: Birden fazla mefûl alan ma‘lûm yapıdaki fiil, mechûl yapıya çevrilince, ilk mefûlün bih, nâibu’l-fâil olur.

     

    Hoca, öğrenciye bir kitap verdi. أَعْطَى الأسْتَاذُ الطَّالِبَ كِتَاباً
     

     

    Öğrenciye bir kitap verildi. أُعْطِيَ الطَّالِبُ كِتَاباً
     

     

    Anne kıza Saliha adını verdi. سمَّتْ الأمُّ البِنْتَ صَالحَِةً
     

     

    Kıza Saliha adı verildi. سمُِّيَتِ الْبِنْتُ صَالحَِةً
     

     

    Allah, İbrahim’i dost edindi. اِتَّخَذَ اللهُ إبْرَاهِيمَ خَلِيلاً
     

     

    İbrahim, dost edinildi. اُتُّخِذَ إِبْرَاهِيمُ خَلِيلاً
     

     

    2. Câr ve Mecrûr: Cümledeki fiil, lâzım (geçişsiz/mefûlün bih sarîh almayan) bir fiil ise, mechûl yapıya dönüştürülünce, câr ve mecrûr nâibu’l fâil olur. Böyle durumlarda nâibu’l-fâil lafzan değil, mahallen (yani bulunduğu yer itibariyle) merfû sayılır.

     

    Örneklerini inceleyiniz:
     

     

    Öğrenciler sandalyelere oturdular. .جَلَسَ الطُّلاَّبُ عَلَى الكَرَاسِي
     

     

    Sandalyelere oturuldu. .جُلِسَ عَلَى الكَرَاسِي
     

     

    Çocuk kalemi getirdi. .جَاءَ الوَلَدُ بِالقَلَمِ
     

     

    Kalem getirildi. .جِيءَ بِالقَلَمِ
     

     

    Hind’e uğradım. ِنْدٍ  .مَرَرْتُ ِ
     

     

    Hind’e uğranıldı. ِنْدٍ  .مُرَّ ِ
     

     

    Araplar, Arap tarzını muhâfaza ettiler. اِحْتَفَظَ العَرَبُ الطَّابَعَ العَرَبِيَّ
     

     

    Arap tarzı muhâfaza edildi. .اُحْتُفِظَ الطَّابَعُ العَرَبِيُّ

     

    مُرَّ بِامْرَأَةٍ ، مُرَّ بِامْرَأَتَيْنِ، مُرَّ بِالنِّسَاءِ ِمْ ِمَا، مُرَّ ِ  مُرَّ بِهِ، مُرَّ ِ مُرَّ بِكَ ، مُرَّ بِكُمَا ، مُرَّ بِكُمْ

     

    3. Masdar: Cümlede câr ve mecrûr yoksa, masdar nâibu’l-fâil olur.
     

     

    İki kere vurdum. .ضَرَبْتُ ضَرْبَتَيْنِ
     

     

    İki kere vuruldu. ضُرِبَ ضَرْبَانِ
     

     

    Peygamber (s.a.v.) tam bir oruç tuttu. صاَمَ النبي (ص) صَوْمًا كَامِلاً
     

     

    Tam bir oruç tutuldu. صِيمَ صَوْمٌ كَاملٌ
     

     

    Öğrenci, yazlıkta bir ay geçirdi. قَضَى الطَّالِبُ شَهْرًا فِي الْمَصِيفِ
     

     

    Yazlıkta bir ay geçirildi. قُضِيَ شَهْرٌ فِي الْمَصِيفِ
     

     

    4. Zaman zarfı ( ظرف الزمان ), nâibu’l-fâil olabilir.
     

     

    Müslümanlar Pazartesi günü oruç tutarlar. يَصُومُ المسُْلِمُونَ يَوْمَ الاثْنِيْنِ
     

     

    Pazartesi günü oruç tutulur. يُصَامُ يَوْمُ الاِثْنَيْنِ
     

     

    Ramazan’da oruç tuttuk. صُمْنَا رَمَضَانَ
     

     

    Ramazan’da oruç tutuldu. صِيمَ رَمَضَانُ
     

     

    5. Yer/mekân zarfı ظرف المكان nâibu’l-fâil olabilir:
     

     

    Çocuk evin önünde oturdu. جَلَسَ الوَلَدُ أماَمَ البَيْتِ
     

     

    Evin önünde oturuldu. جُلِسَ أماَمُ الدَّارِ
     

     

    İsm-i Mensûb ve İsm-i Mef‘ûllerin Nâibu’l-Fâilleri
     

     

    İsmu’l-mefûl ve ismu’l-mensûbun nâibu’l-fâilleri olabilir. Arap nahvinde ismu’l-mef‘ûl ( اسم المفعول )ve ismu’l-mensûb ( اسم المنسوب ) mechûl fiilleri gibi amel ederler. Yani bunların yerine türedikleri fiillerin mechûlü konulsa nasıl nâibu’l-fâil merfû olursa bunlardan sonra da öyle olur. Söz gelimi burada ikinci cümledeki ma’lûm yerine mechûl yapıdaki عُلِمَ / يُعْلَمُ فاعلُهُ şekillerinden biriyle söylense فَاعِلُهُ kelimesi nâibu’l-fâil olmak üzere merfû olur. Aşağıda üçüncü cümlemizdeki مُكِّيًّا kelimesinin anlamı مَنْسُوبٌ إلى مكَّة şeklindedir.

     

    Buradaki منسوب kelimesinin yerine de mechûl yapıdaki نُسِبَ/يُنْسَبُ fiillerinden birisi konulsa nâibu’l-fâil olur.

     

    رَأَيْتُ رَجُلاً مَنْسُوبًا أبُوهُ إلَى مَكَّةَ
     

     

    Şu örneği bu açıdan inceleyiniz:

     

    يَنْبَغِي لِلْمُسْلِمِ أَنْ يَكُونَ مُحَمَّدِيًّا خُلُقُهُ

     

    Müslümana ahlâkı Muhammedî olmak yakışır.
     

     

    “Duribe” fâili mechûl bir fiildir. ضُرِبَ فِعْلٌ مَجْهُولٌ فَاعِلُهُ
     

     

    Bu, fâili malûm (bilinen) bir fiildir. هذا فِعْلٌ مَعْلُومٌ فَاعِلُهُ
     

     

    Babası Mekkeli bir adam gördüm. رَأَيْتُ رَجُلاً مَكِّيًّا أبُوهُ

     

    Adam cadde ortasında bayıldı. أُغْمِيَ عَلَى الرَّجُلِ وَسْطَ الشَّارِعِ
     

     

    On üç saniye bayıldım sonra ayıldım. غُشِيَ عليَّ ثَلاثَ عَشْرَةَ ثَانِيةً ثمَّ أفَقْت
     

     

    Yukarıda ifâde edildiği gibi câr ve mecrûr durumundaki nâibu’l-fâiller mahallen merfûdur.

     

    Nâibu’l-fâil, câr-mecrûr veya zaman/mekan zarfı ise, bu durumda önceki derslerde öğrenilmiş olan “fiil-fâil” ve “fiil-nâibu’l-fâil” uyumu geçerli olmaz ve fiil daima müfred müzekker kalıbında bulunur.

     

  • İlletli Fiiller – Açıköğretim İlahiyat Arapça Dersleri

    Arapça’da fiiller, aslî harflerinin türüne göre sahîh (illet harfi bulunmayan) ve mu‘tel (illetli/illet harfli) olmak üzere ikiye ayrılır. Aslî harfleri arasında illet harfi denilen elif, vâv ve yâ ( ا، و، ي ) harflerinden herhangi birisi bulunmayan fiile sahih fiil denir. كَتَبَ yazdı, قَرَأَ okudu, مَدَّ yardım etti örneklerinde olduğu gibi. Aslî harflerinden bir veya ikisi illet harfi olan fiile ise mu‘tel (illetli) fiil denir. وَجَدَ buldu, قَالَ dedi, رَمَى attı, وَقَى korudu fiilleri gibi. Türkçe’de ise fiiller çatısı, yapısı vb. yönlerden gruplandırılırken, harflerinin türüne göre herhangi bir gruplandırma yapılmamaktadır. Çünkü
    Türkçede Arapçadaki gibi illet harfi ya da ona karşılık olacak herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle Arapçadaki illetli fiillerin Türkçedeki karşılığını ifade etmek mümkün değildir.

     

     

     

    DİL BİLGİSİ İLLETLİ FİİLLER

     

    Aslî harflerinden bir veya ikisi illet harfi olan fiile mu‘tel (illet harfli) fiil denir. Bu illet harfleri de elif, vâv ve yâ’dır .( وَجَدَ (ا، و، ي buldu, قَالَ dedi, رَمَى attı, وَقَى korudu fiilleri gibi.

     

    Bunlar da illet harfinin türü ve bulunduğu yere göre dörde ayrılır:
    1. Misâl fiil.
    2. Ecvef fiil.
    3. Nâkıs fiil.
    4. Lefîf fiil.
    1. Misâl Fiil

     

    Misâl fiil, aslî harflerinden ilki vâv ya da yâ harfi olan fiildir. Bu tür fiillerde vâv ile başlayanlar çoğunluktadır. Vâv ile başlayanlara misâl-i vâvî, yâ ile başlayanlara da misâl-i yâî denir.
    وَقَفَ durdu, وَهَبَ bağışladı, وَرِثَ mirasçı oldu, وَعَدَ söz verdi يَئِسَ ümitsiz oldu, يَبِسَ kurudu, يَقِظَ uyandı, يَسُرَ kolay oldu

     

    2. Ecvef Fiil
    Ecvef fiil, aslî harflerinden ikincisi illet harfi olan fiildir. Bu ortadaki harf de ya “vâv” ( و) ya da “yâ” ( ي)harfidir. Misâl fiilde olduğu gibi ecvef fiilde de orta harfi vâv olana ecvef-i vâvî, yâ olana da ecvef-i yâî denir. Ecvef fiilin vâvlı mı yoksa yâlı mı olduğu muzârisinden ve mastarından anlaşılır. – قَالَ يَقُولُ – قَوْلٌ şeklinde olanlar vâvlı iken, بَاعَ – يَبِيعُ – بَيْعٌ şeklindekiler ise yâlı ecveftir. Ancak خَافَ – يَخَافُ – خَوْفٌ korktu ve نَالَ – يَنَالُ – نَيْلٌ elde etti örneklerinde olduğu gibi mâzî ve muzârisi فَعِلَ – يَفْعَلُ sıygasında gelen fiillerde vâv’lı mı yoksa yâ’lı mı olduğu muzârisinden değil, mastarından
    anlaşılır. Ancak aslı vâv ya da yâ olan bu illet harfleri mâzî fiilde elif ( ( اolarak yazılır. قَالَ dedi, زَارَ ziyaret etti, مَاتَ öldü, خَافَ korktu بَاعَ sattı, سَارَ yürüdü, سَالَ aktı , نَالَ elde etti Ecvef fiiller orta harfi hemze olan mehmûz fiillerle karıştırılmamalıdır. سَأَلَ sordu fiili mehmûzken, سَالَ aktı fiili ecveftir.

     

    3. Nâkıs Fiil
    Nâkıs fiil, aslî harflerinden sonuncusu illet harfi olan fiildir. دَعَا dua etti, çağırdı, عَفَا affetti, شَكَا şikayet etti, نَجَا kurtuldu رَمَى attı, شَفَى şifa verdi, بَنَى bina etti, بَكَى ağladı
    رَضِيَ razı oldu, لَقِيَ karşılaştı, نَسِيَ unuttu, خَفِيَ gizli oldu

     

    4. Lefîf Fiil
    Lefîf fiil, aslî harflerinden iki tanesi illet harfi olan fiildir. Bu illet harflerinin bulunduğu yere göre de lefîf fiil, lefîf-i makrûn (illet harfleri bitişik lefîf) ve lefîf-i mefrûk (illet harfleri ayrı lefîf) olmak üzere ikiye ayrılır.

     

    a. Lefîf-i Makrûn
    İllet harflerinin birisi fiilin ortasında, diğeri de sonunda ise buna lefîf-i makrûn denir. نَوَى niyet etti, رَوَى rivâyet etti, طَوَى katladı, كَوَى ütüledi

     

    b. Lefîf-i Mefrûk
    İllet harflerinin birisi fiilin başında diğeri de sonunda ise buna da lefîf-i mefrûk denir. وَقَى korudu, وَفَى sözünü tuttu, وَعَى aklında tuttu, ezberledi, وَلِيَ izledi, hükmetti, sorumlu oldu

     

     

     

     

    İLLETLİ FİİLLERİN ÇEKİMİ

     

    1. Misâl Fiil

     

    Mâzî
    Misâl fiilin mâzîleri, sâlim fiil gibi çekilir.

     

     

    Muzâri
    Vâv’lı Misâl Fiil

    Vâv ile başlayan misâl fiilerin muzârileri elde edilirken genelde ilk harf düşer. وَضَعَ – يَضَعُ ,وَعَدَ – يَعِدُ koydu ve وَرِثَ – يَرِثُ gibi. Sadece وَجِلَ – يَوْجَلُ korktu ve وَقُرَ – يَوْقُرُ vakarlı oldu örneklerinde olduğu gibi فَعِلَ – يَفْعَلُ ve – فَعُلَ يَفْعُلُ sıygalarında gelen fiillerin muzârisinde vâv harfi genelde sabit kalır. Bu durumda misâl fiilin muzârisi, sâlim fiil gibi çekilir.

     

     

     

    Yâ’lı Misâl Fiil
    Bu tür fiillerin muzârileri de, mâzîleri gibi sâlim fiil gibi çekilir.

     

     

    Emir
    Emir fiili, muzârinin muhatab ve muhataba sıygalarından elde edilir. Şu yollar takip edilir: Önce muzârinin başındaki muzârilik harfi olan tâ ( ت) atılır ve sonu cezimli yapılır:

     

     

    Emirde müfred muhatabın sonu cezim olurken, cemi muhataba mebnî olduğu için sonu aynen kalır, geri kalanlarda ise cezim alâmeti olarak sonlarındaki nûn harfleri düşer.

     

     

    2. Ecvef Fiil Mâzî
    İster vâv’lı olsun ister yâ’lı, mâzî çekiminde, harekeli merfû muttasıl zamirlere bitiştiklerinde ecvef fiillerin ortasındaki illet harfi düşer. Bunlar da nun-u nisveye bitişen ve ondan sonra gelen sıygalardır. قُلْتَ , قُلْنَ gibi.

     

     

     

     

     

    Muzâri
    Ecvef fiilin muzârisinde ortadaki illet harfi aslına dönüşür. قَالَ – يَقُولُ gibi. Ancak خَافَ – يَخَافُ örneğinde olduğu gibi, فَعِلَ- يَفْعَلُ sıygasında olanlar bu kuralın dışındadır. Bunların muzârisinde illet harfi aslına dönüşmez. Ayrıca ecvef fiillere nûn-u nisve bitiştiğinde ise hepsinde de illet harfi düşer. يَقُلْنَ gibi.

     

     

     

     

     

    Emir
    Ecvef fiillerin emirleri elde edilirken şu yol takip edilir: قُلْ  -> قُولُ -> تَقُولُ Cezim alâmeti, müfred muhatab ve cemi muhataba sıygalarında illet harfinin düşmesi ( قُلْنَ ve قُلْ gibi ), diğer sıygalarda ise sondaki nûn’ların düşmesidir.

     

     

     

    3. Nâkıs Fiil

     

    Nâkıs fiillerin çekiminde, illet harfinden önce fetha varsa 3. erkek şahsın çoğulu söylenirken vâv harfi sâkin (harekesiz) gelir. دَعَا – دَعَوْا , رَمَى – رَمَوْا gibi. Ancak mâzînin müfred gâib sıygasında illet harfinden önce kesra varsa vâv, harf-i med şeklinde bulunur. رَضِيَ – رَضُوا gibi. Aynı durum emir ve muzâride de geçerlidir. Emirde اِرْمِ – اِرْمُوا ve اِرْضَ – اِرْضَوْا şeklinde, muzâride ise – يَرْمِي
    يَرْمُونَ ve يَرْضَى – يَرْضَوْنَ şeklinde olur.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    4. Lefîf Fiil
    Mâzî

    Lefîf fiilin mâzî çekimi nâkıs fiillerle aynıdır.

     

     

     

     

    Muzâri
    Lefîf fiilin muzâri çekimi de nâkıs fiil gibidir.

     

     

    Lefîf-i Mefrûk

     

    Bunlarda, vâv’lı misâl fiillerin çoğunda olduğu gibi, muzârisi elde edilirken فَعِلَ – يَفْعَلُ sıygasında olanlar hariç, baştaki vâv harfi düşer. وَفَى – يَفِي gibi.