İmam Hatip Liseleri İletişim Adresleri Tam Liste
İmam Hatip Liseleri İletişim Adresleri Tam Liste
Birçok dilde olduğu gibi Arapçada da muhatabın dikkatini çekmek ya da ona seslenmek üzere ünlem anlamı taşıyan bazı giriş sözcükleri kullanılır. Bir anlamda bu edatlar uzun bir cümlenin kısaltılmış ve klişeleşmiş halinden ibarettir. “ يا أصدقاء /ey arkadaşlar!” dediğimiz zaman; aslında: “Karşımda olan arkadaşlar, size sesleniyorum, bana kulak verin!…” gibi uzun bir cümleyi iki kelimeye indirgemiş oluruz.
Türkçede “Ey falancalar, bana kulak verin, size bir şey söyleyeceğim” anlamına gelen “Hey!, Ey!, Şişşşt…” sözcükleri gibi Arapçada da bazı edatlar yoluyla yakın ve uzak için ayrı, eril
ve dişiller için ayrı olmak üzere bir takım edatlar vardır. İşte bu ünitede Arapçada ayrıntılı bir kullanım alanına sahip olan nidâ üslûbu işlenecektir. Nidâ edatları vasıtasıyla yapılan işleme, seslenme anlamına gelen nidâ, bu yolla kendisine seslenilen kimseye de kendisine seslenilen anlamına gelen münâda terimi kullanılır.
Konu temelde, iki başlık çerçevesinde ele alınacaktır: Birincisi nidâ edatları, ikincisi ise münâdanın türleri, irâbı ve cümleye yüklediği anlamlar. Bunların yanında söz konusu edatların yaygın olanlarına işaret edilecek ve günlük dilde ve Kurânda yer alan kullanımlarına yer verilecektir.
Münâdâ üslûbu, gramer açısından fiil ve fâili hazfedilmiş/düşürülmüş kullanımlar çerçevesinde ele alındığı için mansûbât kategorisinde değerlendirilir. Onun için münâdâ öge genel kural olarak mansûbtur. Ancak bununla birlikte, anlatım kısmında işaret edileceği üzere, merfû okunduğu durumlar da söz konusudur. Bundan dolayı da bu durumlarda münâdâ öge mahallen
mansûb kabul edilir. Konuya ilişkin ayrıntılı uygulamalar öncelikle okuma parçası ile onu takip eden alıştırmalar ve dil bilgisine yönelik anlatım kısmında verilecektir.
Münâdâ Dil Bilgisi
Nidâ Üslûbu
Nidâ, birine seslenmek veya dikkatini çekmek gayesiyle ünlem anlamı taşıyan bir takım edatlar yoluyla gerçekleşen bir üsluptur. Bu edatlar vasıtasıyla yapılan işleme seslenme anlamına gelen nidâ terimi kullanılır. Bu yolla da kendisine seslenilen ya da dikkati çekilmek istenen kimseye de kendisine seslenilen/ünlenen anlamına gelen münâda terimi kullanılır. Dolayısıyla nidâ üslûbunda iki temel unsur bulunmaktadır: Nidâ edatı ve münâdâ. ! يا عَبدَ الرحمنِ، انْتَبِهْ إِلى الدّرس /Abdurrahman! Dersi dikkatli dinle! cümlesi üzerinde uygulayacak olursak: يا nidâ edatı, عَبدَ الرحمنِ ise kendisine seslenilen münâdâdır.
Arapçada yedi kadar nidâ edatı vardır, bunlar: . أَ، آ، أيْ، آي، يا، أَي اَ، هَ يَا
Bunlar içerisinde أَ ve أيْ edatları: أَعادِلُ ! ساعِدْني في رَفْعِ هذا الصُندوقِ /Adil! Şu sandığı kaldırmada bana yardım et, cümlesi ile: ! أيْ خليلُ، رُدَّ عَلى الهاتِف /Halil! Telefona cevap ver, cümlesinden anlaşılacağı üzere yakın mesafede bulunan birilerine seslenmek için kullanılır.
يا edatı ise ! يا صَلاَحَ الدِّين تَوَقَّفْ قلِيلاً ولاَ تُتْعِبْ نَفْسَكَ /ey Selâhaddin, azıcık dur,
kendini yorma! cümlesi ile, يا إِخْوانُ، اِقْتَرِبُوا مِنّا حتى لا يُدْرِكَكُم الغَرَقُ، البَحْر مُضط رِب اليومَ
كثير اً! /ey kardeşler, bize yaklaşın ki boğulmayasınız, bugün deniz çok çalkantılı! cümlesinde olduğu gibi hem yakın hem uzak için kullanılan bir edattır. Nidâ edatları içerisinde kullanım alanı en yaygın olan bu edattır. أيا ve هَيَا edatları ise: ! أَياَ إبراهيمُ، تَعالَ /ey İbrahim, gel!; هَياَ سليمُ، أينَكَ الآنَ، هل أتْمَمْتَ وَصْلَ الكَهْرَبَاءِ؟ /Selim, şu an neredesin, elektrik bağlantısını tamamladın
mı?! cümlelerinde olduğu gibi uzağa seslenmek üzere kulanılır.
Münâdânın Türleri
Münâdâ cümlede karşımıza beş ayrı şekilde çıkar. Bunların üçünde murab, ikisinde ise mebnîdir. Hüküm itibariyle murab olduğu yerlerde lafzan mansûb iken, mebnî olan yerlerde mahallen mansûbtur. Çünkü münâdâ
Arapça cümlede mansûbât kategorisindedir.
1. Murab olan Münâdâ:
a. Muzâf: يا رسولَ اللهِ، خُذْ بِيَدِي /ya Rasulallah, elimden tut (meded eyle)!; يا عبدَ الرحمنِ هَلُمَّ ! /ey Abdurrahman, buraya gel!; ! يا راكِبَ الدَّراجَةِ، اِنْتَبِهْ /ey bisiklete binen kişi, dikkatli ol!; يا ابنَ الكِرامِ لا تَتَس رَّعْ /ey soylu kişi, acele etme! cümlelerinde olduğu gibi izâfet halinde gelen kullanımlarda münâdâ her zaman lafzan mansûb kullanılır.
b. Nekirei gayrı maksûde: Muhatabın adının bilinmediği ya da ona genel bir şekilde seslenilmek istendiği, dolayısıyla belli bir kişi ya da topluluğun kastedilmediği münâdâ türüdür. Asansörde sıkışıp kalan birinin yardım ve imdat istemek için: ! أَياَ سامِعاً سَاعِدْ ني /beni duyan kişi, yardım et, diye seslenmesi buna misal verilebelir. Zira muhatap burada sesini duyan ya da
duyabilme imkânı olan herkesten yardım almayı amaçlamış ve genele hitap etmek durumunda kalmıştır. Hüküm itibariyle nekirei gayrı maksûde lafzan mansûbtur. يا مُحسِناً، أَجْرُكَ على الله! /ey ihsân sahibi, yaptığının karşılığını Allah versin! cümlesinde olduğu gibi münâdâ olan محسِن اً lafzan mansûbtur.
c. Şebîh bilmuzâf (muzâfa benzer): Münâdâ olan kelimenin şebîh bilmuzâf (muzâfa benzer formda) geldiği durumlardır. Yani burada münâdâ tamlamaya benzer bir yapıda karşımıza gelmektedir. Bu kullanımda tamlamanın birinci ögesi olan muzâf ismi fâil, ismi mefûl, sıfatı müşebbehe, ismi tafdîl ve mübâlağalı ismi fâil türlerinden biri şeklinde ve nekre halde gelir.
Ancak ikinci isim olan muzâfun ileyh anlamca muzâf ile ilintili ve ondan etkilenen bir unsurdur. Onun için bu tür tamlamalarda muzâf, fiil gibi (fiilimsi) amel eder, muzâfun iley de onun fâili, mefûlü ya da cârmecrûru şeklinde karşımıza çıkar.
Muzâfun ileyhin şebîh bilmuzâf tamlamasında fâil gelişine misal olarak: يا كَرِيما خُلُقُه /ey ahlakı güzel! cümlesi verilebilir. Zira burada muzâf فَعِيل vezninde ( كريما ) bir sıfatı müşebbehe olup arkasından gelen خلُقُه onun fâilidir. Buradaki asıl tamlama يا كريمَ الخُلُقِ iken muzâf izâfetten kesilip nekre hale getirilmiş ve muzâfun ileyhinin âmili olmuştur. Muzâfun ileyhin şebîh bilmuzâf tamlamasında mefûl gelişine misal olarak ise: ! يا مُتْقِناً عَمَلَهُ، وَفَّقكَ الله /ey işini sağlam yapan kişi, Allah seni muvaffak eylesin! cümlesi zikredilebilir. Zira burada muzâf ismi fâil ( (مُ تْقِن اً
bir kelime olup arkasından gelen عَمَلَهُ onun mefûlü konumundadır. Buradaki asıl tamlama: يا مُتْقِنَ عَملِهِ iken muzâf izâfetten kesilip nekre hale getirilmiş ve muzâfun ileyhinin âmili olmuştur.
Muzâfun ileyhin şebîh bilmuzâf tamlamasında cârmecrûr gelişine misal olarak da: ! يا مُدافِعاً عن الوَطَن، أنتَ على الصَّواب /ey vatanını savunan kişi, sen doğru üzeresin! cümlesi zikredilebilir. Burada muzâf ismi fâil ( مُدافِع اً ) bir kelime olup arkasından gelen عن الوَطَن onun carmecrûru, yani mefûlün bih gayri sarîhir. Buradaki asıl tamlama يا مُدافِعَ الوَطَنِ iken muzâf izâfetten kesilip
nekre hâle getirilmiş ve muzâfun ileyhinin âmili olmuştur.
Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere münâdâ şebîh bilmuzâf/muzâfa benzer yapıda karşımıza geldiğinde hüküm itibariyle lafzan mansûbtur.
2. Mebnî olan Münâdâ
a. Müfred Alem: Buradaki müfred alemden kasıt, muzâf ya da şebîh bilmuzâf olmayan özel isimlerdir, yoksa tekil anlamında müfred değildir. يا إبراهيمُ، يا محمدُ، يا خالدُ، يا فاطماتُ ! gibi hem müfred tekil, hem ikil, hem de çoğul alem /özel isimlerdir. Hüküm itibariyle müfred alem münâdâ örneklerde görüleceği üzere merfû olduğu alâmet üzere mebnî olur. يا فاطمةُ أكمِلِي الرسالة /ey Fatma, mektubunu tamamla! cümlesinde olduğu gibi, münâdâ olan فاطمة lafzan merfû olarak karşımıza çıkmıştır, ama mahallen mansûbtur. b. Nekirei Maksûde: Bundan kasıt da, kendisiyle belli bir kişi ya da topluluk kastedilen nekre isimlerdir. . يا طالبُ، يا طبيبانِ، يا عاملون، يا مهندساتُ gibi.
Nekirei maksûde olan münâdâ da hüküm itibariyle örneklerde görüleceği üzere merfû olduğu alâmet üzere mebnîdir. ؟ يا غلامُ، ماذا تبيع /ey çocuk ne satıyorsun?! cümlesinde olduğu gibi münâdâ olan غلامُ lafzan merfû, ama mahallen mansûbtur.
Nidâ ve Münâdaya Yönelik Özel Durumlar
Nidâ edatları, bir çok dilde olduğu gibi, eğer vurgu, siyâksibâk (cümle içindeki konumu) ve ses tonundan anlaşılıyorsa tamamen düşürülebilir. Sözlü dilde sözü kısa tutma (ihtisâr) gayesiyle çokça başvurulan bu durum, yazı dilinde ünlem (!) işareti ile telâfi edilmeye çalışılır. يوسفُ أَعرِضْ عن هذا /Yusuf, bundan vazgeç! ayeti kerimesi (Yusuf suresi, 29) buna misal verilebilir. Zira ayetin başında takdiren ( يا ) edatı vardır ve cümle: يا يوسفُ أَعرِضْ عن هذا /ey Yusuf, bundan vazgeç! şeklindedir.
Münâdâ lafzatullâh ( اللَّه ) olduğunda, اللَّهُمَّ أنتَ وَلِيُّنا فَاحْفَظْنا بِما تَحفَظ به عِبادَك الصالحين! /Allahım! Sen bizim dostumuzsun, sâlih/iyi kullarını muhafaza ettiğin şeyle bizi de muhafaza eyle! cümlesinde görüldüğü üzere, nidâ edatı düşürülebilir. Ancak bu durumda düşürülen ( يا ) yerine lafzatullâhın sonuna şeddeli bir mim harfi ( اللَّهُمَّ ) ilâve edilir. Münâdâ ismin başında harfi tarif bulunması durumunda, nidâ harfi ile münâdâ arasına; müzekker isimlerde أيُّها , müennes isimlerde ise أَيَّتُها kelimesi getirilir.
Bu durumda cümledeki nidâ görevi nidâ edilen isimden alınıp eklenen bu kelimeye nakledilir. أَيّهَا ve أَيَّتُها kelimelerindeki ها eki tenbih/uyarı edatı olduğu için, münâdanın nahvî hükmü, müzekker için أيُّ kısmındaki ي harfine uygulanırken, müennes için أيَّتُ kısmında ت harfi üzerinde tatbik edilir. Bu kullanımın yer aldığı söz konusu harfi tarifli isimler ise أَيّهَا ve أَيَّتُها kelimelerinin sıfatları olarak görev yaparlar.
يا أيُّها الإنسانُ ما غَرَّكَ بِ ربِّكَ الكَريم /ey insanoğlu, seni Cömert Rabbine karşı aldatan nedir? ayeti kerimesinde (İnfitar suresi, أَيُّهَا ( 6 kelimesi münâdâ olup arkasından gelen الإنسانُ onun sıfatıdır. Aynı şekilde يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَ بِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّة /ey itminana eren nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş halde Rabbine dön! ayetinde ise أَيَّتُها kelimesi münâdâ olup arkasından gelen النَّفْسُ onun sıfatıdır.
أَيُّهَا ve أَيَّتُها kelimelerinin yer aldığı cümlelerden nidâ edatı isteğe bağlı olarak atılabilir. Vedâ hutbesinin: أيُّها الناسُ، إن ربَّكُم واحد /ey insanlar, Rabbiniz birdir, diye geçen bir cümlesinde olduğu gibi يا nidâ edatı düşürülmştür. Münâdâ kelime mütekellim yâsına ( ي) muzâf olan أبٌ ya da أُم kelimelerinden biri ise يا أُمِّي veya يا أبِي şeklinde nidâ edilebileceği gibi, يا أُمَّتِ
ve يا أَبَتِ diye kullanmak da mümkündür. Kurânı Kerimde çokça başvurulan bu kullanıma misal olarak إِذْ قَالَ يُوسُفُ لأَبِيهِ : يَا أَبَتِ إِنيِّ رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًا وَالشَّمْسَ
وَالْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِي سَاجِدِينَ /bir zamanlar Yusuf babasına şöyle demişti: Ben (rüyamda) onbir yıldız gördüm, ayı da güneşi de bana secde eder halde gördüm, ayeti kerimesi (Yûsuf sûresi, 4) zikredilebilir. Münâdâ kelime müfred mütekellim yâsına ( ي) muzâf olduğunda da yâ ي) ) harfi düşürülür. Düşürülen bu mütekellim yasına bir işaret olmak üzere münâdâ konumundaki kelime kesre harekelenir. Örneklerine Kuranı Kerimde çokça başvurulan bu kullanıma da misal olarak: وَق الَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا /Elçi de: “Ya Rabbi, kavmim, bu Kuranı terk edilmiş bıraktılar/ona iltifat etmediler” dedi, ayeti kerimesi (Furkân sûresi, 30) misal verilebilir.
Her dilde ses ve anlam arasında bir ilişkiden söz edilebileceği gibi, sesin bir uzantısı hükmünde olan ve ona eşlik eden beden dili ile anlam arasında da önemli bir ilişkiden bahsedilebilir. Zira insan aktarmak istediği anlamı hem ses hem de beden dili ile desteklemeye çalışır. Mutlu ve sevinçli bir insanın dışarıya yansıyan ses ve beden dilinde gözlemlediğimiz durum bunun açık kanıtlarından biridir. Sözlü anlatımı yazılı anlatımdan etkili kılan şey de budur zaten.
İnsanoğlu, herhangi bir şeye karşı beğeni ya da takdir, hayret ya da şaşkınlık gibi durumları ortaya koyarken de ses tonu ve yüz ifadeleri çok belirgin bir şekilde içinde bulunduğu hali yansıtır. Beklenmedik bir durum karşısında ortaya koyulan bir tepki sadedinde gerçekleşen beğeni ya da takdir, hayret ya da şaşkınlık ifadeleri, genellikle kısa kalıplar halinde dile
getirilir. Türkçede “Aman Allahım! Bu ne! Ne kadar güzel! Ne harika! Ne de hoş! İşte bee! Ne çirkin! Ne rezalet!” gibi kısa ve daha çok beden diline dayanan vurgulu cümlelerle aktarılan bu tür ifadelerin Arapçada da benzer şekilde ortaya konduğu görülür.
Dil öğretiminde bu tür kalıpsal ifadelerin tanınması, gramatik hükümlerinin bilinip doğru bir şekilde okunması ve pratiğe aktarılması önemli bir husustur. İşte bu ünitede Arapçada önemli kalıp ifadelerini bünyesinde barındıran taaccüp (beğeni, takdir, hayret, şaşkınlık… ifadeleri) konusu işlenecektir.
Konu temelde, iki kalıp çerçevesinde ele alınacaktır: ما أَفْعَلَه ve أَفْعِل بِهِ . Bu iki kalıp, Arapçada kurallı/kıyâsi yolla elde edilir. Bunların yanında hayret ve şaşkınlığı ifade etmek üzere Arapçada yaygın kullanılan daha başka kalıplar da vardır. Konuya ilişkin ayrıntılı uygulamalar öncelikle okuma parçasında, daha sonra onu takip eden alıştırmalarla dilbilgisine yönelik anlatımda verilecektir.
Taaccüp Üslubu Dil Bilgisi
Taaccüp üslubu aşırı beğeni, hayranlık ve takdir eksenli kullanıldığı gibi şaşırma, tiksinti ve hoşnutsuzluk durumlarını ifade etmek için de kullanılır. Mesela, ! ما أجمَْلَ السَّماَء /sema ne kadar da güzel! cümlesi beğeni durumu için; ما أقْبَحَ الكَذِبَ ! /yalan ne kadar da kötü! cümlesi ise tiksinti ve hoşnutsuzluk durumu için örnek verilebilir. Bu gibi durumları dile getirmek üzere
Arapçada çok farklı cümle kuruluşları ve kalıp ifadeler söz konusudur.
Kiyasi/kurallı yolla elde edilen cümleleri Taaccüp Fiilleri, bunun dışında kalanları ise Taaccüp Kalıpları başlıkları altında ele alacağız. 1. Taaccüp Fiilleri: Taaccüp fiilleri ile, sarf/kelime bilgisinde işlenen ve biri: ما أَفْعَلَه diğeri de أَفْعِلْ بِهِ şeklinde özetlenen kalıplar kastedilir. Fiiller doğrudan bu kalıplara sokularak taaccüp anlamı elde edildiği için bunlara doğrudan taaccüp kalıpları diyebiliriz. Zira Arapçada beğeni ve hoşnutsuzluk anlamlarının doğrudan ifade tarzı bu iki kalıpla gerçekleşir.
Dildeki en yaygın kullanım da budur. Bu kalıpların her ikisi de aynı anlamı ifade eder. Örnek üzerinde ifade edecek olursak; ! ما أجمَْلَ الأ دَبَ /edep ne kadar da güzel! cümlesi ile; ! أجمِْ لْ بِالأَدَبِ /edep ne kadar da güzel! cümlesi arasında anlamca hiçbir fark yoktur.
Dikkat edilirse her iki kalıp üçer unsurdan oluşmaktadır. Birinci kalıp; taaccüp ما sı, أَفْعَلَ vezninde taaccüp fiili ve müteaccebün minh (beğenilen ya da hoşlanılmayan) denilen ve daima mansûb olan isimden oluşmaktadır.
İkinci kalıp ise; أَفْعِلْ vezninde taaccüp fiili ve aynı şekilde müteaacebün minh denilen ve başına ب ِ cer harfi gelen bir isimden oluşmaktadır. Bir diğer önemli nokta şudur: Birincisinde fiil mâzî, ikincisinde ise emir şeklindegörülmektedir.
Peki, bir kişi ya da nesne hakkındaki iyilikkötülük, güzellik çirkinlik, küçüklükbüyüklük, azlıkçokluk… gibi niteliklerin aşırılığına vurgu yapmada kullanılan kıyasî/kurallı ve kalıp cümleleri bütün fiillerle eşit şekilde kullanabilir miyiz? Bir başka ifadeyle, bütün fiilleri bu iki sîgadan birine aktarma imkanımız var mı?
Hayır, nakledemeyiz, zira fiilleri bu iki kıyâsî kalıba dökmemizin bazı şartları vardır. Şimdi bunlara göz atalım:
Bir fiilin bu iki kalıptan birine aktarılabilmesi için, söz konusu fiilin;
a. Sülâsî mücerred bir fiil olması,
b. Tâm fiil olması, yani nâkıs fiil kategorisinde olmaması,
c. Müsbet/olumlu bir fiil olması,
d. Malûm fiil olması (meçhûl olmaması),
e. Mutasarrıf/çekimli fiil olması (mâzi, müzâri ve emrinin çekilebilir
olması. Dolayısıyla لَيْسَ، عَسَى، نِعْمَ، بِئْسَ gibi câmid fiillerle taaccüp kullanımına başvurulamaz), f. Sıfatı müşebbehe halinin أَعْوَرعَوْرَاء، أَخْضَر– خَضْرَاء örneklerinde olduğu gibi أَفْعَلَ فَعْلاء ölçüsünde gelen bir fiil olmaması ve üstünlük ifade etmesi gerekir.
Bu şartlardan bir veya bir kaçını barındırmayan fiiller, doğrudan taaccüp kalıbına giremezler. Bu tür fiillerin taaccüp anlamını yüklenebilmesi için dolaylı taaccüp kalıplarına aktarılması gerekir. Dolaylı taaccüp kalıpları da şöyle elde edilir:
Öncelikle taaccübe konu olan fiil; birinci kalıp için: ما أَشَدَّ ، ما أَكْثَرَ، ما أَقَلّ، ما
أقوى، ما أضعف، ما أحسن، ما أقبح، ما أكبر، ما أصغر، ما أَنْفَعَ، ما أَضَرَّ،… türünden; ikinci kalıp için de: … أَشْدِدْ ب، أَكْثِرْ بِ، أَقْلِلْ بِ gibi genel anlam ifade eden yardımcı fiil sonrasında kullanılarak elde edilir. Ancak yapılması gereken tek şey, yardımcı fiilden sonra taaccüp sîgasına aktarılacak olan fiilin mastarını veya başında أنْ bulunan mâzi veya müzârisini (yani müevvel mastarını) getirmektir.
Örneklemeye çalışalım: Seyir halinde olduğumuz yolun çok kalabalık olmasına şaşırıyor ve bunu taaccüp kalıbına aktarmak istiyoruz. Bunun için kullanacağımız ازدحام /izdihâm fiili, görüldüğü üzere doğrudan taaccüp kalıbına aktarılmaya müsait gözükmemektedir. Çünkü sülâsî mücerred bir fiil değildir, aksine hümâsi/beşli bir fiildir. O zaman formülümüzü şu şekilde
uyguluyoruz:
a. Önce ما أَشَدَّ yardımcı fiilini getiriyoruz, arkasından
b. Taaccüp fiilinin mastarını ازْدَحَمَ – يَ زْدَحِمُ ← اِزْدِحَا م elde ediyoruz.
Dolayısıyla cümleyi şu şekilde kurmaya başlıyoruz: …… ما أَشَدَّ اِزْدِحَامَ /… ne kadar da kalabalık!
c. Son olarak taaccübe konu olan ismi, yani الطريق /yol kelimesini ekleyerek: ما أَشَدَّ اِزْدِحَامَ الطريقِ /yol ne kadar da kalabalık! nihâi cümlemizi elde etmiş oluyoruz.
Yukarıda kurduğumuz ve yardımcı fiil yoluyla ulaştığımız dolaylı taaccüp cümlesini, tamamen aynı anlamı ifade eden diğer sîga ile de kurmamız mümkündür:
أَشْ دِدْ بِازْدِحَامَ الطريقِ /yol ne kadar da kalabalık! ya da:
أَشْدِدْ بِأنْ يَزْدَحِمَ الطريقُ /yol ne kadar da kalabalık!
Beşli/humâsî bir fiil olması sebebiyle dolaylı taaccüp kalıbıyla ifade ettiğimiz bu cümle, yukarıda sayılan şartları içermeyen bütün fiiller için geçerlidir. Yani fiilimiz tâm değil nâkıs fiil kategorisinde ise, müsbet/olumlu değil menfî/olumsuz ise, malûm değil meçhûl ise, mutasarrıf/çekimli değil câmid/çekimsiz ise ve sıfatı müşebbehe hali أَفْعَلُ فَعْلاء ölçüsünde ise,
taaccüp içerikli anlamı, yardımcı fiil formülü ile ifade edilir.
2. Taaccüp Kalıpları:Arapça’da kıyâsî yaygın olan taaccüp fiillerinin yanında, beğeni ya da hoşnutsuzluk anlamlarını ifade eden daha başka kalıplar da vardır. Bu kalıplar deyimsel ifade şeklinde kullanımlar olup doğrudan taaccüp kalıpları kadar yaygın değildir. Bunların en önemlileri ve anlamları şöyledir:
a. ( ياَ لَ + (ضمير) مِن (اسم /ne muazzam/ne rezil …! şeklinde karşımıza gelen bu kalıbın iki değişeni vardır. Birinci parantezde yer alacak olan zamir gâib ve muhâtap formlarında karşımıza çıkar ve ikinci parantezdeki ismin müzekkerlik müennesilik, müfret tesniyecemi oluşuna bağlı olarak müzekker ya da müennes, müfrettesniye ya da cemi olur. Mesela beğeni ve takdir
bağlamında bir öğrenciden bahsederken ياَ لَهُ مِن طالِبٍ /ne harika öğrenci! cümlesi kurulabilir.
Bu cümlede مِن ’den sonra gelen isim müfret ve müzekker olduğu ve gâib biri kastedildiği için لَ ’den sonraki zamir müfret, müzekker ve gâib formda ( لَه ) gelmiştir. Bu cümle doğrudan öğrencinin kendisine söylenecek olsaydı bu defa muhatap zamirle: ياَ لَكَ مِن طالِبٍ /ne harika öğrencisin! şeklinde kurulması gerekirdi. Aynı cümleyi bayan bir öğrenci hakkında kullanmamız durumunda cümle: ياَ لَكِ مِن طالِ بَةٍ /ne harika öğrencisin! şeklinde kurulması gerekir.
b. ( ياَ لَ + (اسم /ne …! şeklinde karşımıza gelen bu kalıbın değişeni sadece parantez içerisine yerleştireceğimiz isimdir. Bu isim de hep marife kullanılır ve cer harfi olan lâm ( لَ )’dan sonra geldiği için hep mecrûrdur. Genel anlamda nâhoş ya da tiksinilen bir durumu ifade sadedinde başvurulan bu kalıba örnek olarak: ! يا لَلْخَجَلِ /ne ayıp!, ne utanç verici bir durum! cümlesi
verilebilir.
c. Taaccüp kalıpları arasında zikredilebilecek bir başka kullanım da + لِلَّهِ دَرُّ ضَمير/اسم) ) /ne … ama! şeklinde karşımıza gelen kalıptır. دَرُّ kelimesine izâfe edilen zamir ya da marife bir isimle kullanılır. Buna misal olarak: لِلَّهِ دَرُّهُ في ساحة السِّباق /yarış meydanında ne muhteşemdi ama! cümlesi verilebilir.
Herhangi bir şâirden alıntı öncesinde kullanılan: للهِ دَرُّ الشاعر /şâir ne güzel söylemiş! ifadesi bu bağlamda çok yaygındır. d. Bunun yanında adeta sözün bittiği yerde, insanın takdir ya da
beğenisini ifade edecek bir kelime bulamayınca başvurduğu:! سبحانَ الله /sübhânallâh, ne muazzam, ne muhteşem ifadesini de taaccüp eksenli kalıplar çerçevesinde değerlendirmek mümkündür.
TAACCÜP ÜSLÛBU
Taaccüp üslubu aşırı beğeni, hayranlık ve takdir eksenli kullanıldığı gibi
şaşırma, tiksinti ve hoşnutsuzluk durumlarını ifade etmek için de kullanılır.
Mesela, ! ما أجمَْلَ السَّماَء /sema ne kadar da güzel! cümlesi beğeni durumu için; ما
أقْبَحَ الكَذِبَ ! /yalan ne kadar da kötü! cümlesi ise tiksinti ve hoşnutsuzluk
durumu için örnek verilebilir. Bu gibi durumları dile getirmek üzere
Arapça’da çok farklı cümle kuruluşları ve kalıp ifadeler söz konusudur.
Kiyasi/kurallı yolla elde edilen cümleleri ‘Taaccüp Fiilleri’, bunun dışında
kalanları ise ‘Taaccüp Kalıpları’ başlıkları altında ele alacağız.
1. Taaccüp Fiilleri: Taaccüp fiilleri ile, sarf/kelime bilgisinde işlenen ve
biri: ما أَفْعَلَه diğeri de أَفْعِلْ بِهِ şeklinde özetlenen kalıplar kastedilir. Fiiller
doğrudan bu kalıplara sokularak taaccüp anlamı elde edildiği için bunlara
‘doğrudan taaccüp kalıpları’ diyebiliriz. Zira Arapça’da beğeni ve
hoşnutsuzluk anlamlarının doğrudan ifade tarzı bu iki kalıpla gerçekleşir.
Dildeki en yaygın kullanım da budur. Bu kalıpların her ikisi de aynı anlamı
ifade eder. Örnek üzerinde ifade edecek olursak; ! ما أجمَْلَ الأ دَبَ /edep ne kadar
da güzel! cümlesi ile; ! أجمِْ لْ بِالأَدَبِ /edep ne kadar da güzel! cümlesi arasında
anlamca hiçbir fark yoktur.
Dikkat edilirse her iki kalıp üçer unsurdan oluşmaktadır. Birinci kalıp;
taaccüp ما ‘sı, أَفْعَلَ vezninde taaccüp fiili ve müteaccebün minh (beğenilen
ya da hoşlanılmayan) denilen ve daima mansûb olan isimden oluşmaktadır.
İkinci kalıp ise; أَفْعِلْ vezninde taaccüp fiili ve aynı şekilde müteaacebün
minh denilen ve başına ب ِ cer harfi gelen bir isimden oluşmaktadır. Bir diğer
önemli nokta şudur: Birincisinde fiil mâzî, ikincisinde ise emir şeklinde
görülmektedir.
Peki, bir kişi ya da nesne hakkındaki iyilik-kötülük, güzellik-çirkinlik,
küçüklük-büyüklük, azlık-çokluk… gibi niteliklerin aşırılığına vurgu yapmada
kullanılan kıyasî/kurallı ve kalıp cümleleri bütün fiillerle eşit şekilde
kullanabilir miyiz? Bir başka ifadeyle, bütün fiilleri bu iki sîgadan birine
aktarma imkanımız var mı?
Hayır, nakledemeyiz, zira fiilleri bu iki kıyâsî kalıba dökmemizin bazı
şartları vardır. Şimdi bunlara göz atalım:
Bir fiilin bu iki kalıptan birine aktarılabilmesi için, söz konusu fiilin;
a. Sülâsî mücerred bir fiil olması,
b. Tâm fiil olması, yani nâkıs fiil kategorisinde olmaması,
c. Müsbet/olumlu bir fiil olması,
d. Ma‘lûm fiil olması (meçhûl olmaması),
e. Mutasarrıf/çekimli fiil olması (mâzi, müzâri ve emrinin çekilebilir
olması. Dolayısıyla لَيْسَ، عَسَى، نِعْمَ، بِئْسَ gibi câmid fiillerle taaccüp kullanımına
başvurulamaz),
f. Sıfat-ı müşebbehe halinin أَعْوَر–عَوْرَاء، أَخْضَر– خَضْرَاء örneklerinde olduğu
gibi أَفْعَلَ –فَعْلاء ölçüsünde gelen bir fiil olmaması ve üstünlük ifade etmesi
gerekir.
Bu şartlardan bir veya bir kaçını barındırmayan fiiller, doğrudan taaccüp
kalıbına giremezler. Bu tür fiillerin taaccüp anlamını yüklenebilmesi için
dolaylı taaccüp kalıplarına aktarılması gerekir. Dolaylı taaccüp kalıpları da
şöyle elde edilir:
Öncelikle taaccüb’e konu olan fiil; birinci kalıp için: ما أَشَدَّ ، ما أَكْثَرَ، ما أَقَلّ، ما
أقوى، ما أضعف، ما أحسن، ما أقبح، ما أكبر، ما أصغر، ما أَنْفَعَ، ما أَضَرَّ،… türünden; ikinci
kalıp için de: … أَشْدِدْ ب، أَكْثِرْ بِ، أَقْلِلْ بِ gibi genel anlam ifade eden yardımcı fiil
sonrasında kullanılarak elde edilir. Ancak yapılması gereken tek şey,
yardımcı fiilden sonra taaccüp sîgasına aktarılacak olan fiilin mastarını veya
başında أنْ bulunan mâzi veya müzârisini (yani müevvel mastarını)
getirmektir.
Örneklemeye çalışalım: Seyir halinde olduğumuz yolun çok kalabalık
olmasına şaşırıyor ve bunu taaccüp kalıbına aktarmak istiyoruz. Bunun için
kullanacağımız ازدحام /izdihâm fiili, görüldüğü üzere doğrudan taaccüp
kalıbına aktarılmaya müsait gözükmemektedir. Çünkü sülâsî mücerred bir fiil
değildir, aksine hümâsi/beş’li bir fiildir.
O zaman formülümüzü şu şekilde uyguluyoruz:
a. Önce ما أَشَدَّ yardımcı fiilini getiriyoruz, arkasından
b. Taaccüp fiilinin mastarını ازْدَحَمَ – يَ زْدَحِمُ ← اِزْدِحَا م elde ediyoruz.
Dolayısıyla cümleyi şu şekilde kurmaya başlıyoruz: …… ما أَشَدَّ اِزْدِحَامَ /… ne
kadar da kalabalık!
c. Son olarak taaccüb’e konu olan ismi, yani الطريق /yol kelimesini
ekleyerek: ما أَشَدَّ اِزْدِحَامَ الطريقِ /yol ne kadar da kalabalık! nihâi cümlemizi elde
etmiş oluruz.
Görüldüğü üzere yerleştirdiğimiz mastarı fetha harekeledik, yani ( (اِزْدِحَامَ
şeklinde seslendirdik. Çünkü söz konusu mastar taacüp kalıbında
müteaccebün minh konumunda cümledeki yerini aldı. Bu kalıptaki
müteaccebün minh de devamlı mansûb olduğundan onu fetha harekeledik.
Hemen sonrasında yer alan الطريقِ ismini ise kesre harekeleyip mecrûr yaptık.
Çünkü kelimemiz bir mastardan sonra gelmiş oldu. Arapça’da mastarlar her
zaman muzâf olduğu için الطريقِ kelimesi muzâfun ileyh konumunda mecrûr
hükmünü aldı ve kesre ile harekelendi.
Bunun yanında sarîh mastar ( اِزْدِحَامَ ) yerine, fiilin أنْ ve müzâri ( يَزْدَحِمُ ) halini
tercih edip cümleyi: ما أَشَدَّ أنْ يَزْدَحِمَ الطريقُ /yol ne kadar da kalabalık! şeklinde
kurmak da mümkündür.
Bu cümlede ise الطريقُ kelimesi bir fiilden sonra geldiği için cümledeki yeri
itibariyle fâil oldu, bundan dolayı da merfû oldu.
Yukarıda kurduğumuz ve yardımcı fiil yoluyla ulaştığımız dolaylı taaccüp
cümlesini, tamamen aynı anlamı ifade eden diğer sîga ile de kurmamız
mümkündür:
أَشْ دِدْ بِازْدِحَامَ الطريقِ /yol ne kadar da kalabalık! ya da:
أَشْدِدْ بِأنْ يَزْدَحِمَ الطريقُ /yol ne kadar da kalabalık!
Beş’li/humâsî bir fiil olması sebebiyle dolaylı taaccüp kalıbıyla ifade
ettiğimiz bu cümle, yukarıda sayılan şartları içermeyen bütün fiiller için
geçerlidir. Yani fiilimiz tâm değil nâkıs fiil kategorisinde ise, müsbet/olumlu
değil menfî/olumsuz ise, ma‘lûm değil meçhûl ise, mutasarrıf/çekimli değil
câmid/çekimsiz ise ve sıfat-ı müşebbehe hali أَفْعَلُ –فَعْلاء ölçüsünde ise,
taaccüp içerikli anlamı, yardımcı fiil formülü ile ifade edilir.
Taaccüp fiilimiz eğer ma‘lûm değil meçhûl ve olumlu değil olumsuz ise, bu
durumda yardımcı taaccüp sîgasından sonra sadece müevvel masdar + (أنْ
مضارِع) formunu kullanabiliriz. ما أجمَْلَ أنْ يُقالَ الحقُّ /doğrunun söylenmesi ne kadar
güzel! cemlesini meçhûl; ما أَضَرَّ ألاَّ (أ ن+لا) يَصْدُقَ المسُلِمُ /Müslümanın doğru
söylememesi ne kadar zararlı! cümlesini de olumsuz cümleye örnek
verebiliriz.
2. Taaccüp Kalıpları:Arapça’da kıyâsî yaygın olan taaccüp fiillerinin
yanında, beğeni ya da hoşnutsuzluk anlamlarını ifade eden daha başka
kalıplar da vardır. Bu kalıplar deyimsel ifade şeklinde kullanımlar olup
doğrudan taaccüp kalıpları kadar yaygın değildir. Bunların en önemlileri ve
anlamları şöyledir:
a. ( ياَ لَ + (ضمير) مِن (اسم /ne muazzam/ne rezil …! şeklinde karşımıza gelen
bu kalıbın iki değişeni vardır. Birinci parantezde yer alacak olan zamir gâib
ve muhâtap formlarında karşımıza çıkar ve ikinci parantezdeki ismin
müzekkerlik-müennesilik, müfret-tesniye-cemi oluşuna bağlı olarak müzekker
ya da müennes, müfret-tesniye ya da cemi olur. Mesela beğeni ve takdir
bağlamında bir öğrenciden bahsederken ياَ لَهُ مِن طالِبٍ /ne harika öğrenci!
cümlesi kurulabilir. Bu cümlede مِن ’den sonra gelen isim müfret ve müzekker
olduğu ve gâib biri kastedildiği için لَ ’den sonraki zamir müfret, müzekker ve
gâib formda ( لَه ) gelmiştir. Bu cümle doğrudan öğrencinin kendisine
söylenecek olsaydı bu defa muhatap zamirle: ياَ لَكَ مِن طالِبٍ /ne harika
öğrencisin! şeklinde kurulması gerekirdi. Aynı cümleyi bayan bir öğrenci
hakkında kullanmamız durumunda cümle: ياَ لَكِ مِن طالِ بَةٍ /ne harika
öğrencisin! şeklinde kurulması gerekir.
b. ( ياَ لَ + (اسم /ne …! şeklinde karşımıza gelen bu kalıbın değişeni sadece
parantez içerisine yerleştireceğimiz isimdir. Bu isim de hep marife kullanılır
ve cer harfi olan lâm ( لَ )’dan sonra geldiği için hep mecrûr’dur. Genel
anlamda nâhoş ya da tiksinilen bir durumu ifade sadedinde başvurulan bu
kalıba örnek olarak: ! يا لَلْخَجَلِ /ne ayıp!, ne utanç verici bir durum! cümlesi
verilebilir.
c. Taaccüp kalıpları arasında zikredilebilecek bir başka kullanım da + لِلَّهِ دَرُّ
ضَمير/اسم) ) /ne … ama! şeklinde karşımıza gelen kalıptır. دَرُّ kelimesine izâfe
edilen zamir ya da marife bir isimle kullanılır. Buna misal olarak: لِلَّهِ دَرُّهُ في
ساحة السِّباق /yarış meydanında ne muhteşemdi ama! cümlesi verilebilir.
Herhangi bir şâirden alıntı öncesinde kullanılan: للهِ دَرُّ الشاعر /şâir ne güzel
söylemiş! ifadesi bu bağlamda çok yaygındır.
d. Bunun yanında adeta sözün bittiği yerde, insanın takdir ya da
beğenisini ifade edecek bir kelime bulamayınca başvurduğu:! سبحانَ الله
/sübhânallâh, ne muazzam, ne muhteşem ifadesini de taaccüp eksenli kalıplar
çerçevesinde değerlendirmek mümkündür.
Özet
Taaccüp üslûbunun mahiyetini tanımlayabilmek.
Taaccüp üslûbu aşırı beğeni, hayranlık, takdir durumlarla; şaşırma, tiksinti ve
hoşnutsuzluk durumlarını ifade etmek için kullanılan kalıplardır.
Doğrudan taaccüp kalıplarını tanımak ve unsurlarını tespit edebilmek.
Taaccüp fiilleri dediğimiz doğrudan taaccüp kalıpları ما أَفْعَلَه ve أَفْعِلْ بِهِ
şeklinde gelen kalıplardır. Arapça’da beğeni ve hoşnutsuzluk anlamlarının
doğrudan ifade tarzı bu iki kalıpta gerçekleşir ve her ikisi de aynı anlamı
ifade eder. Bu kitap ne kadar da faydalı! cümlesini hem: ! ما أجمَْلَ هذا الكِتابَ
şeklinde, hem de: ! ذا الكِتابَ
مَا اَنْصَرَهُ fiili teaccüp evvel müfret müzekker gaib manası, acep yardım etti bir erkek
مَا اَنْصَرَهُما fiili teaccüp evvel tesniye müzekker gaib manası, acep yardım etti iki erkek
مَا اَنْصَرَهُمْ fiili teaccüp evvel cemi müzekker gaib manası, acep yardım ettiler cemi erkekler
مَا اَنْصَرَهَا fiili teaccüp evvel müfret müennes gaibe manası, acep yardım etti bir bayan
مَا اَنْصَرَهُما fiili teaccüp evvel tesniye müennes gaibe manası, acep yardım etti iki bayan
مَا اَنْصَرَهُنَّ fiili teaccüp evvel cemi müennes gaibe manası, acep yardım ettiler cemi bayanlar
مَا اَنْصَرَكَ fiili teaccüp evvel müfret müzekker muhatap manası, acep yardım ettin sen bir hazır erkek
مَا اَنْصَرَكُما fiili teaccüp evvel tesniye müzekker muhatap manası, acep yardım ettiniz sizler iki hazır erkekler
مَا اَنْصَرَكُمْ fiili teaccüp evvel cemi müzekker muhatap manası, acep yardım ettiniz sizler cemi hazır erkekler
مَا اَنْصَرَكِ fiili teaccüp evvel müfret müennes muhataba manası, acep yardım ettin sen bir bayan
مَا اَنْصَرَكُما fiili teaccüp evvel tesniye müennes muhataba manası, acep yardım ettiniz sizler iki bayanlar
مَا اَنْصَرَكُنَّ fiili teaccüp evvel cemi müennes muhataba manası, acep yardım ettiniz sizler cemi bayanlar
مَا اَنْصَرَنِى fiili teaccüp evvel nefsi mütekellim vahde manası, acep yardım ettim ben
مَا اَنْصَرَنا fiili teaccüp evvel nefsi mütekellim meal gayır manası, acep yardım ettik biz
Arapçada bir kelime veya ifadenin ardından, bazen onun aynı olan, bazen bir kısmını, bazen de ona ait bir özelliği açıklayan başka bir kelime veya ifade daha kullanılır. Buna Arapçada bedel denir. Meselâ ” قَرَأْتُ الْكِتابَ ” (Kitabı okudum) deriz. Bu ifadeden genel manada kitabın okunduğu anlaşılmaktadır.
Ancak ne kadarının okunup okunmadığı konusundaki tereddütü ortadan kaldırmamaktadır. Burada ا لْكِتاب lafzının peşine نِصْفَه kelimesini getirerek قَرَأْتُ الْكِتابَ نِصْفَه ” ” (Kitabın yarısını okudum) dediğimizde eklediğimiz bu kelime manaya daha da açıklık getirmekte, diğer ihtimalleri ortadan kaldırmaktadır. İşte bu eklenen kelimeye Arapçada bedel denmektedir.
Türkçede buna benzer ifadeler için açıklayıcı, açıklama cümlesi vb. terimler kullanılmaktadır. Yine Türkçedeki ünvan gruplarından sonra gelen isimler de Arapçadaki bedel konusunun bir kısmına karşılık olmaktadır.
Doktor Ahmet usta bir doktordur. ( (الطبيبُ أحم د طَبِيبٌ مَاهِرٌ
Şoför Hasan güvenilir bir şofördür. ( (السَّائِقُ حَسَ ن سَائِقٌ أَمِينٌ
Örneklerde de görüldüğü gibi ünvânlardan sonra gelen isimler kelimenin manasına açıklık getirmektedirler ve iki kelime tam olarak birbirinin yerini tutmaktadır.

Bedel Dil Bilgisi
Arapçada bedel tevâbi konusu içerisinde yer almaktadır. Tevâbi sıfat, tekit, atıf ve bedelden oluşmakta olup, bir ismin peşinden gelerek onun irâbına tâbi olan kelimeleri ifade etmektedir. Bunlar irâb yönünden bağımsız değillerdir. Önceki isim merfû ise tevâbiden olan kelime de merfû, mansûbsa mansûb ve mecrûrsa mecrûr olur. Önceki isme metbû, peşinden
gelen isme de tâbi adı verilir. “Tâbi olanlar” manasına gelen tevâbiden birisi de bedeldir.
Bedel, öncesinde geçen kelimenin irâbına tâbi olan lafızdır. Bedeldeki amaç, öncesindeki kelimenin manasını açıklamak ve onu pekiştirmektir. Buna bedel denmesinin sebebi ise adından da anlaşılacağı üzere, öncesindeki kelimenin yerini tam olarak doldurabileceğinden dolayıdır. Bir cümlede öncesindeki kelimeyi kaldırarak onun yerine bedelini koyduğumuzda manada
herhangi bir noksanlık meydana gelmez. Bedelli bir ifadede asıl maksat bedel olan kelime olup, öncesindeki kelime ise ona bir hazırlık olarak zikredilmektedir.
Bedelin Ögeleri
Bedelin iki temel ögesi bulunmaktadır: Mübdelün minh ( مُبْدَلٌ مِنْهُ ) ve bedel ( .(بَدَلٌ قَرَأْتُ الْمَقَالَةَ خمُسَهَا Makalenin beşte birini okudum.
1. Mübdelün minh: Bedelden önce gelen isim olup, bedel bu isme tâbi olur. Mübdelün minh fâil, mefûl ya da benzeri bir öge olur.
2. Bedel: Mübdelün minhden sonra gelip ona tâbi olan lafızdır.
Bedelin Çeşitleri
Bedel ile mübdelün minh arasındaki bütünparça ilişkisi dikkate alınarak bedel dörde ayrılmıştır.
1. Bedelülkül minelkül (bedeli mutâbık). ( (بَدَلُ الكُلِّ مِنَ الكُلِّ – البَدَلُ الْمُطَاِبقُ
2. Bedelülbaz minelkül.( (بَدَلُ البَعْضِ مِنَ الكُلِّ
3. Bedelüliştimâl. ( (بَدَلُ الاِشْتِمَالِ
4. Bedeli mübâyin. ( (البدلُ الْمُبَايِنُ
1. Bedelülkül minelkül (bedeli mutâbık)
Bedel ile mübdelün minhin aynı şey ise bu tür bedele bedeli kül veya bedeli mutâbık denir.
حَضَرَ صَدِيقُكَ حَسَنٌ . Arkadaşın Hasan geldi.
رَأَيْتُ صَدِيقَكَ حَسَنًا. Arkadaşın Hasanı gördüm.
سَلَّمْتُ عَلَى صَدِيقِكَ حَسَنٍ . Arkadaşın Hasana selam verdim.
Yukarıdaki üç örnekte de صَدِيقُكَ kelimesi mübdelün minh, حَسَنٌ kelimesi de bedeldir. Bedel, mübdelün minhin aynısı olduğu için buna bedeli kül denir. İrâb yönünden de حَسَنٌ lafzı, صَدِيقُكَ lafzına uymuş, birincide her ikisi de merfû, ikincide mansûb, üçüncüde de her ikisi de mecrûr olarak gelmiştir. Mübdelün minh ilk cümlede fâil iken, ikinci ve üçüncülerde ise mefûlün bih
olarak gelmiştir.
جَاءَ أَخُوكَ حُسَيْنٌ . Kardeşin Hüseyin geldi.
نَصَرْتُ أَخَاكَ حُسَيْنًا. Kardeşin Hüseyine yardım ettim.
مَرَرْتُ بِأَخِيكَ حُسَ ين. Kardeşin Hüseyine uğradım.
Yukarıdaki üç örnekte ise أَخُ kelimesi irâbını harf ile aldığı için ref hâli vâ ile, nasb hâli elif ile ve cer hâli de yâ ile gelmiş, bedel olan حُسَ ين lafzı da irâb yönünden ona uymuştur.
2. Bedelü’lbaz mine’lkül ( (بَدَلُ البَعْضِ مِنَ الكُلِّ Bedel, eğer mübdelün minhin bir parçası ise buna bedeli baz denir.
قَرَأْتُ الكِتَابَ نِصْفَه. Kitabın yarısını okudum.
أَكَلْتُ الرَّغِيفَ بَعْضَه. Ekmeğin bir kısmını yedim.
حَفِظْتُ القرآنَ ثُلُثَه. Kur’an’ın üçte birini ezberledim.
Yukarıdaki üç örnekte de bedel, mübdelün minhin bir parçasıdır ve irâb yönünden ona uymuş, her üçü de nasb konumunda fetha ile gelmiştir.
3. Bedeli iştimâl ( (بَدَلُ الاِشْتِمَال Bedel, mübdelün minhin bir parçası değil de ona ait bir özellik ise buna da bedeli iştimâl denir.
أَعْجَبَنِي الطالبُ أَدَبُه. Öğrencinin terbiyesi hoşuma gitti.
سَرَّنِي محمودٌ عِلْمُه . Mahmud’un ilmi hoşuma giti
أُعْجِبْتُ بِزَيْدٍ خُلُقِهِ . Zeyd’in ahlakı hoşuma gitti.
Yukarıdaki üç örnekteki bedel, mübdelün minhin bir parçası değil, ona ait birer özellik olup, irâb yönünden ona uymuştur.
قَرَأْتُ القرآنَ نِصْفَه. Kur’ân’ın yarısını okudum.
قَرَأْتُ السورةَ نِصْفَها. Sûrenin yarısını okudum.
رَأَيْتُ الطُّلاَّبَ أَكْثَرَهم. (Erkek) öğrencilerin çoğunu gördüm.
رأيْتُ الطالباتِ أَكْثَرَهُنَّ . (Kız) öğrencilerin çoğunu gördüm.
أَعْجَبَتْنِي الطالبةُ عِلْمُها. Öğrencinin bilgisi hoşuma gitti.
Yukarıdaki dört örnek de bedeli baza aittir. Bunlara bakıldığında birincide mübdelün minh müfred müzekker olduğu için bedelde ona ait olan zamir de müfret müzekker; ikincide mübdelün minh müfred müennes olduğu için ona dönen zamir de müfred müennes gelmiştir. Üçüncü örnekte mübdelün minh cemi müzekker, dördüncüde de cemi müennes olarak gelmiş, bedelde onlara dönen zamir de uygun bir şekilde gelmiştir. Aynı durum bedeli iştimâl için de geçerlidir.
Ayrıca bedeli baz ve bedeli iştimâl Türkçe’ye sanki bedel muzâf, mübdelün minh de muzâfun ileyhmiş gibi tercüme edilirler. أَعْجَبَنِي الطالبُ أَدَبُه. Öğrencinin terbiyesi hoşuma gitti.
أَعْجَبَنِي الطالبُ قَمِيصُه. Öğrencinin gömleği hoşuma gitti.
حَفِظْتُ سُورَةَ الفَتْحِ نَصْفَهَا. Fetih sûresinin yarısını ezberledim.
4. Bedeli Mübâyin. ( (البَدَلُ الْمُبَايِنُ
Bir sözde unutma, hata vb. bir sebepten dolayı bir kelimenin peşinden asıl kastedilen kelimenin kullanıldığı bedel türüdür. Yazı dilinde değil de konuşma dilinde görülür. Ancak dikkatli ve fasih konuşmalarda rastlanmaz.
جَاءَ الأسْتَاذُ الطالِبُ . Hoca geldi, hoca demişim öğrenci.
أَكَلْتُ خُبْزًا لحَْمًا. Ekmek yedim, ekmek demişim et.
أَخَذْتُ كِتَابًا قَلَمًا. Kitap aldım, kitap demişim kalem.
Yukarıdaki üç örnekte ise bedel, mübdelün minhin ne tamamı, ne onun bir parçası ne de ona ait bir özelliktir. Sadece yapılan yanlışı düzeltmek amacıyla zikredilmiştir.
Fasih konuşanların dilinde ise araya بَلْ bağlacı getirilerek yanlış düzeltilir.
حَضَرَ المهندسُ بَلِ الطبيبُ . Mühendis geldi, yok, doktor (geldi).
Bedel – البَدَلُ
Bedel, kendinden önce gelen isme i’rab bakımından uyan isimdir, 4 çeşittir:
a- بَدَلٌ مُطَابِقٌ
Örnek:
Arkadaşın Halit seni seni sordu. سَأَلَ عَنْكَ صَاحِبُكَ خَالِدٌ
Katip Hasan’a rastladık. صَادَفْنَا الكَاتِب حَسَنًا
Kardeşin Mahmut’u selamladık. سَلَّمْنَا عَلَى أَخِيكَ مَحْمُودٍ
Cümlelerindeki kırmızı renkli isimler bedel’dir, i’rab bakımından kendilerinden önce gelen isimlere uymuşlardır. Bedelin önüne gelen isme مُبْدَلٌمِنْهُdenir.
Böyle, mubdelun minh’e eşit ona tamamen uygun bedele بَدَلٌمُطَابِقٌ veya بَدَلُالكُلِّمِنَالكُلِّ denir. Demek ki, خَالِدٌمَحْمُودٍحَسَنًاisimlerinin her biri, mutabık bedeldir.
b- بَدَلُ البَعْضِ مِنَ الكُلِّ
Kitabın yarısını okudum. قَرَأْتُ الكِتَابَ نِصْفَهُ
Ekmeğin üçte birini yedim. أَكَلْتُ الرَّغِيفَ ثُلُثَهُ
Gecenin çoğu geçti. مَضَى اللَّيْلُ أَكْثَرُهُ
Cümlelerdeki نِصْفَهُ،ثُلُثَهُ،أَكْثَرُهُ kelimeleri بدل’dir, الكِتَابَ،الرَّغِيفَ،اللَّيْلُ kelimeleri بدل منه’dir. Bedel’ler, bedelun minh’e uymaktadırlar. Ancak bu bedel’ler, bedelun minh’lerin hepsi değil, bir parçasıdırlar. Böyle bedel’e بَدَلُ البَعْضِ مِنَ الكُلِّ denir, sonunda mubelun minh’e ait bir zamir bulunur.
c- بَدَلُ الإِشْتِمَالِ
İştimal bedeli, mubdelun minh’e mutabık değildir, ondan bir parça da değildir, yani ilk iki çeşit bedelden değildir, ancak mebdelun minh’in şumulune girer.
Örnek:
Zeyt’in ilmi hoşuma gitti. أَعْجَبَنِي زَيْدٌ عِلْمُهُ
Kardeşinin okuyuşunu beğendim. أَعْجَبَنِي أَخُوكَ قِرَاءَتُهُ
Sana haram ayda kıtali sorarlar. يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ
Örneklerde görüldüğü gibi, iştimal bedeli de mubdelun minhin i’rabına uyar, sonunda da mubdelun minhe bir zamir bulunmaktadır.
d- البَدَلُ المُبَايِنُ لِلْمُبْدَلِ مِنْهُ
Bu bedel, mubdelun minhden tamamen farklı olup iki çeşittir:
*بَدَلُ الإِضْرَابِ
Ekmek ve et yiyen birisi,
Ekmek yedim. أَكَلْتُ خُبْزًا
Demiş olsun, sonra et yemiş olduğunu da ifade etmek istemiş olsun, et kelimesini ilave eder ve:
Ekmek, et yedim. (أَكَلْتُ خُبْزًا لَحْمًا) لَحْمًا
Bu çeşit bedelde, et kadar kelimesi de kasdedilmiş olur.
(يُقْصَدُ المَتْبُوعُ كَمَا يُقْصَدُ التَّابِعُ)
*بَدَلُ الغَلَطِ وَالنِّسْيَانِ
Bu ikinci çeşit bedelde, metbu (مَتْبُوعٌ)yanlışlıkla söylenmiş olur, tabi (تَابِعٌ) hemen onun yerine konur:
Bir köpeğin, atın demek istedim yanından geçtim. مَرَرْتُ بِكَلْبٍ فَرَسٍ
فَرَسٍ: tabi (تَابِعٌ)
بِكَلْبٍ: metbu (مَتْبُوعٌ)
BEDEL
Bedel kendisinden önceki kelimeyi açıklayıp pekiştiren ve i’râb (hareke) bakımından ona uyan kelimedir. Bedel’den önceki kelimeye mübde’l-minh (kendisinden bedel yapılan) denir. 4 çeşit bedel vardır:
1- Bedelü’l-Mutâbık: (بَدَلُ الْمُطاَبِقِ)
Kendisinden önceki kelime olan mübde’l-minh’e eşit, ona tamamen uyan bedele bedel mutâbık denir.
حَضَرَ أَخُوكَ خاَلِدٌ.
Kardeşin Hâlit geldi.
كاَفَأْتُ التِّلْمِيذَ خاَلِداً.
Öğrenci Hâlit’i mükafatlandırdım.
سَلَّمْتُ عَلَى أَخِيكَ خاَلِدٍ.
Kardeşin Hâlit’e selâm verdim.
Yukarıda koyu renkli isimler bedeldir. Hareke bakımından kendilerinden önce gelen isme (mübde’l-minh) uymuşlardır.
2- Bedelü’l-Ba’d mine’l-küll (بَدَلُ الْبَعْضِ مِنَ الْكُلِّ):
اِنْكَسَرَ الْكُرْسِيُّ رِجْلُهُ.
Sandalyenin ayağı kırıldı.
قَرَأْتُ الْكِتاَبَ ثُلُثَهُ.
Kitabın üçte birini okudum.
نَظَرْتُ إِلَى السَّفيِنَةِ شِراَعِهاَ.
Geminin yelkenlisine baktım.
Yukarıda koyu renkli yazılmış kelimeler de bedeldir ve kendinden önceki kelimeye hareke bakımından uymaktadırlar. Ancak bu bedeller mübde’l-minh’in tamamı değil ondan bir parçadırlar ve sonlarında mübde’l-minh’e ait bir zamir bulunur. Bu tip bedele Bedelü’l-Ba’d mine’l-küll denir.
3- Bedelü’l-İştimal (بَدَلُ الْإشْتِماَل): Bedeli iştimâl mübde’l-minh’in ne tamamı ne de parçası olan bedellerdir. Ancak mübde’l-minh’in şumûlüne girer ve onun içine aldığı bir manaya delalet eder.
أَعْجَبَنِي الْأُسْتاَذُ عِلْمُهُ.
Hocanın ilmi hoşuma gitti.
سَمِعْتُ أَخاَكَ قِراَءَتَهُ.
Kardeşinin okuyuşunu işittim.
عَجِبْتُ مِنَ الْأَسَدِ إِقْداَمِهِ.
Aslanın gelmesinden şaşırdım.
4- Bedelu’l-Galat (بَدَلُ الغَلطِ): Mübde’l-minh’le hiç ilgisi bulunmayan yanlışlıkla söylenen kelimedir.
أَكَلْتُ الْجُبْنَ اللَّحْمَ.
Peynir yedim, -peynir demişim- et.
* Bedel ile mübde’l-minh arasında marife nekre olması bakımından uygunluk aranmaz. Yalnız nekre bir kelime ma’rife bir kelimeden bedel olunca bir sıfatla mevsûf olması gerekir:
لَنَسْفَعاً بِالناَّصِيَةِ : ناَصِيَةٍ كاَذِبَةٍ خاَطِئَةٍ.
Alnından yakalayacağız, yalancı yanılmış alnından (el-Alak, 15, 16).
Burada ناَصِيَةٍ kelimesi marife olan الناَّصِيَةِ kelimesine bedel ve nekredir. Bu nedenle mevsûftur. (كاَذِبَةٍ)( خاَطِئَةٍ) kelimeleri ise onun sıfatıdır.
BEDEL İLE İLGİLİ AYETLER
1- وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلاَ الْإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ{42/52} صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّموَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلاَ إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ .
(42/ŞURA, 52). İşte böylece sana da emrimizle Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin.
(42/ŞURA, 53). (O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah’a döner.
2- وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِن كُنْتُمْ صَادِقِينَ .
(36/YÂSÎN, 48). Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman (gerçekleşecektir)? derler.
3- لَوْ أَنزَلْنَا هَذَا الْقُرْآنَ عَلَى جَبَلٍ لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ .
(59/HAŞR, 21). Eğer biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.
4- ذَلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا .
(78/NEBE, 39). İşte o, kesin olarak gelecek gündür. O halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun.
5- فَذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَ .
(10/YÛNUS, 32). İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?
6- ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ .
(6/EN’ÂM, 102). İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekildir (güvenilip dayanılacak tek varlık O’dur).
7- ذَلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّهِ وَكَفَى بِاللّهِ عَلِيمًا .
(4/NİSÂ, 70). Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.
8- فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا وَلِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ الله غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ .
(3/ÂL-İ İMRÂN, 97). Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.
9- وَالَّذِينَ إِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً أَوْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ ذَكَرُوا اللّهَ فَاسْتَغْفَرُوا لِذُنُوبِهِمْ وَمَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ وَلَمْ يُصِرُّوا عَلَى مَا فَعَلُوا وَهُمْ يَعْلَمُونَ .
(3/ÂL-İ İMRÂN, 135). Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.
10- الم {2/1} ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ .
(2/BAKARA, 1, 2). Elif, Lâm, Mîm. O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.
11- أَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ .
(2/BAKARA, 184). Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir. Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır
.
Bedel
Arapçada bedel tevâbi‘ konusu içerisinde yer almaktadır. Tevâbi‘ sıfat, tekit,
atıf ve bedelden oluşmakta olup, bir ismin peşinden gelerek onun i‘râbına
tâbi olan kelimeleri ifade etmektedir. Bunlar i‘râb yönünden bağımsız
değillerdir. Önceki isim merfû ise tevâbi‘den olan kelime de merfû,
mansûbsa mansûb ve mecrûrsa mecrûr olur. Önceki isme metbû‘, peşinden
gelen isme de tâbi‘ adı verilir. “Tâbi olanlar” manasına gelen tevâbi‘den
birisi de bedeldir.
Bedel, öncesinde geçen kelimenin i‘râbına tâbi olan lafızdır. Bedeldeki
amaç, öncesindeki kelimenin manasını açıklamak ve onu pekiştirmektir.
Buna bedel denmesinin sebebi ise adından da anlaşılacağı üzere, öncesindeki
kelimenin yerini tam olarak doldurabileceğinden dolayıdır. Bir cümlede
öncesindeki kelimeyi kaldırarak onun yerine bedelini koyduğumuzda manada
herhangi bir noksanlık meydana gelmez. Bedelli bir ifadede asıl maksat bedel
olan kelime olup, öncesindeki kelime ise ona bir hazırlık olarak
zikredilmektedir.
Bedelin Ögeleri
Bedelin iki temel ögesi bulunmaktadır: Mübdelün minh ( مُبْدَلٌ مِنْهُ ) ve
bedel ( .(بَدَلٌ
قَرَأْتُ الْمَقَالَةَ خمُسَهَا Makalenin beşte birini okudum.
1. Mübdelün minh: Bedelden önce gelen isim olup, bedel bu isme tâbi olur.
Mübdelün minh fâil, mef’ûl ya da benzeri bir öge olur.
2. Bedel: Mübdelün minhden sonra gelip ona tâbi olan lafızdır.
Bedelin Çeşitleri
Bedel ile mübdelün minh arasındaki bütün-parça ilişkisi dikkate alınarak
bedel dörde ayrılmıştır.
1. Bedelü’l-kül mine’l-kül (bedel-i mutâbık). ( (بَدَلُ الكُلِّ مِنَ الكُلِّ – البَدَلُ الْمُطَاِبقُ
2. Bedelü’l-ba‘z mine’l-kül.( (بَدَلُ البَعْضِ مِنَ الكُلِّ
3. Bedelü’l-iştimâl. ( (بَدَلُ الاِشْتِمَالِ
4. Bedel-i mübâyin. ( (البدلُ الْمُبَايِنُ
1. Bedelü’l-kül mine’l-kül (bedel-i mutâbık)
Bedel ile mübdelün minh’in aynı şey ise bu tür bedele bedel-i kül veya
bedel-i mutâbık denir.
حَضَرَ صَدِيقُكَ حَسَنٌ . Arkadaşın Hasan geldi.
رَأَيْتُ صَدِيقَكَ حَسَنًا. Arkadaşın Hasan’ı gördüm.
سَلَّمْتُ عَلَى صَدِيقِكَ حَسَنٍ . Arkadaşın Hasan’a selam verdim.
Yukarıdaki üç örnekte de صَدِيقُكَ kelimesi mübdelün minh, حَسَنٌ kelimesi
de bedeldir. Bedel, mübdelün minhin aynısı olduğu için buna bedel-i kül
denir. İ‘râb yönünden de حَسَنٌ lafzı, صَدِيقُكَ lafzına uymuş, birincide her ikisi
de merfû, ikincide mansûb, üçüncüde de her ikisi de mecrûr olarak gelmiştir.
Mübdelün minh ilk cümlede fâil iken, ikinci ve üçüncülerde ise mef’ûlün bih
olarak gelmiştir.
جَاءَ أَخُوكَ حُسَيْنٌ . Kardeşin Hüseyin geldi.
نَصَرْتُ أَخَاكَ حُسَيْنًا. Kardeşin Hüseyin’e yardım ettim.
مَرَرْتُ بِأَخِيكَ حُسَ ين. Kardeşin Hüseyin’e uğradım.
Yukarıdaki üç örnekte ise أَخُ kelimesi i‘râbını harf ile aldığı için ref hâli
vâ ile, nasb hâli elif ile ve cer hâli de yâ ile gelmiş, bedel olan حُسَ ين lafzı da
i‘râb yönünden ona uymuştur.
Yukarıda verilen örnekler ışığında siz de aşağıdaki cümlelerde geçen
boşlukları uygun bir bedel-i kül ile doldurunuz.
سَأَلَتْ عنكِ صديقتُكَ ……. Arkadaşın ….. seni sordu
جَاءَتْ أُمُّ خالِدٍ ……. Halit’in annesi ……… geldi.
مَرَرْتُ بِجَارِكَ …… Komşun ……. ‘e uğradım.
الخليفةُ ….. ثَالِثُ الخُلَفَاءِ الراشدينَ . Halife …….. râşid halifelerin üçüncüsüdür.
2. Bedelü’l-ba‘z mine’l-kül ( (بَدَلُ البَعْضِ مِنَ الكُلِّ
Bedel, eğer mübdelün minhin bir parçası ise buna bedel-i ba‘z denir.
قَرَأْتُ الكِتَابَ نِصْفَه. Kitabın yarısını okudum.
أَكَلْتُ الرَّغِيفَ بَعْضَه. Ekmeğin bir kısmını yedim.
حَفِظْتُ القرآنَ ثُلُثَه. Kur’an’ın üçte birini ezberledim.
Yukarıdaki üç örnekte de bedel, mübdelün minhin bir parçasıdır ve i‘râb
yönünden ona uymuş, her üçü de nasb konumunda fetha ile gelmiştir.
Bedel-i ba‘z ile tekidin birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. Çünkü bedel,
mübdelün minhe açıklık getirmekte te’kîd ise müekkedi anlamca
pekiştirmektedir. Şu örnekleri inceleyelim.
قَرَأْتُ القرآنَ كُلَّه . Kur’ân’ın tamamını okudum.
قَرَأْتُ القرآنَ جمَِيعَه. Kur’ân’ın tamamını okudum.
قَرَأْتُ القرآنَ نِصْفَ ه . Kur’ân’ın yarısını okudum.
قَرَأْتُ القرآنَ أَكْثَرَه . Kur’ân’ın çoğunu okudum.
Yukarıdaki örneklerden ilk ikisinde altı çizili olan kelimeler tekit, son
ikisinde ise bedel-i ba‘zdır.
Yukarıda verilen örnekler ışığında siz de aşağıdaki cümlelerde geçen
boşlukları uygun bir bedel-i ba‘z ile doldurunuz.
مَشَيْتُ الطريقَ ……. Yolun yarısını yürüdüm.
صَلَّيْتُ في المسجدِ ……. Caminin avlusunda namaz kıldım.
ظَهَرَ القَمَرُ …… Ayın çoğu göründü.
أَعْجَبَتْنِي الغرفةُ …… Odanın eşyası hoşuma gitti.
3. Bedel-i iştimâl ( (بَدَلُ الاِشْتِمَال
Bedel, mübdelün minhin bir parçası değil de ona ait bir özellik ise buna da
bedel-i iştimâl denir.
أَعْجَبَنِي الطالبُ أَدَبُه. Öğrencinin terbiyesi hoşuma gitti.
سَرَّنِي محمودٌ عِلْمُه . Mahmud’un ilmi hoşuma giti
أُعْجِبْتُ بِزَيْدٍ خُلُقِهِ . Zeyd’in ahlakı hoşuma gitti.
Yukarıdaki üç örnekteki bedel, mübdelün minhin bir parçası değil, ona ait
birer özellik olup, i‘râb yönünden ona uymuştur.
Yukarıda verilen örnekler ışığında siz de aşağıdaki cümlelerde geçen
boşlukları uygun bir bedel-i iştimâl ile doldurunuz.
أَعْجَبَنِي أَخُوكَ ……. Kardeşinin okuyuşunu beğendim.
أَزْعَجَهُمُ الطفلُ ……. Çocuğun ağlaması onları rahatsız etti.
أَعْجَبَنِي الأستاذ …… Hocanın elbisesini beğendim.
أَعْجَبَنِي الشابُّ …… Gencin kültürü hoşuma gitti.
Hem bedel-i ba‘z hem de bedel-i iştimâlde mübdelün minhe ait bir zamir
bulunmalıdır. Bu zamir, mübdelün minh olan ismin yerini tuttuğu için ona
müzekkerlik-müenneslik ve teklik-çokluk yönünden uyar.
قَرَأْتُ القرآنَ نِصْفَه. Kur’ân’ın yarısını okudum.
قَرَأْتُ السورةَ نِصْفَها. Sûrenin yarısını okudum.
رَأَيْتُ الطُّلاَّبَ أَكْثَرَهم. (Erkek) öğrencilerin çoğunu gördüm.
رأيْتُ الطالباتِ أَكْثَرَهُنَّ . (Kız) öğrencilerin çoğunu gördüm.
أَعْجَبَتْنِي الطالبةُ عِلْمُها. Öğrencinin bilgisi hoşuma gitti.
Yukarıdaki dört örnek de bedel-i ba‘za aittir. Bunlara bakıldığında
birincide mübdelün minh müfred müzekker olduğu için bedelde ona ait olan
zamir de müfret müzekker; ikincide mübdelün minh müfred müennes olduğu
için ona dönen zamir de müfred müennes gelmiştir. Üçüncü örnekte
mübdelün minh cemi müzekker, dördüncüde de cemi müennes olarak gelmiş,
bedelde onlara dönen zamir de uygun bir şekilde gelmiştir. Aynı durum
bedel-i iştimâl için de geçerlidir.
Ayrıca bedel-i ba‘z ve bedel-i iştimâl Türkçe’ye sanki bedel muzâf,
mübdelün minh de muzâfun ileyhmiş gibi tercüme edilirler.
أَعْجَبَنِي الطالبُ أَدَبُه. Öğrencinin terbiyesi hoşuma gitti.
أَعْجَبَنِي الطالبُ قَمِيصُه. Öğrencinin gömleği hoşuma gitti.
حَفِظْتُ سُورَةَ الفَتْحِ نَصْفَهَا. Fetih sûresinin yarısını ezberledim.
4. Bedel-i Mübâyin. ( (البَدَلُ الْمُبَايِنُ
Bir sözde unutma, hata vb. bir sebepten dolayı bir kelimenin peşinden asıl
kastedilen kelimenin kullanıldığı bedel türüdür. Yazı dilinde değil de
konuşma dilinde görülür. Ancak dikkatli ve fasih konuşmalarda rastlanmaz.
جَاءَ الأسْتَاذُ الطالِبُ . Hoca geldi, hoca demişim öğrenci.
أَكَلْتُ خُبْزًا لحَْمًا. Ekmek yedim, ekmek demişim et.
أَخَذْتُ كِتَابًا قَلَمًا. Kitap aldım, kitap demişim kalem.
Yukarıdaki üç örnekte ise bedel, mübdelün minhin ne tamamı, ne onun
bir parçası ne de ona ait bir özelliktir. Sadece yapılan yanlışı düzeltmek
amacıyla zikredilmiştir.
Fasih konuşanların dilinde ise araya بَلْ bağlacı getirilerek yanlış düzeltilir.
حَضَرَ المهندسُ بَلِ الطبيبُ . Mühendis geldi, yok, doktor (geldi).
Bedel kavramını tanımak.
Bedel, öncesinde geçen kelimenin irâbına tâbi olan lafızdır. Önceki isim
merfû ise bedel olan kelime de merfû, mansûbsa mansûb ve mecrûrsa mecrûr
olur Bedeldeki amaç, öncesindeki kelimenin manasını açıklamak ve onu
pekiştirmektir. Bedelli bir ifadede asıl maksat bedel olan kelime olup,
öncesindeki kelime ona bir hazırlık olarak gelmiştir.
Mübdelün minh ve bedeli tespit edebilmek.
Bedelin iki temel ögesi bulunmaktadır: Mübdelün minh ve bedel.
1. Mübdelün minh: Bedelden önce gelen isim olup, bedel bu isme tâbi olur.
2. Bedel: Mübdelün minhden sonra gelen ve ona tâbi olan lafızdır.
191
ذَهَبَ أَخُوكَ عبدُ اللهِ إلى المسجد. Kardeşin Abdullah camiye gitti.
Yukarıdaki cümlede أَخُوكَ lafzı mübdelün minh, عبدُ اللهِ lafzı da onun bedelidir.
Bedel, dâima mübdelün minhden sonra gelir.
Bedel çeşitlerini birbirinden ayırt edebilmek.
Bedel ile mübdelün minh arasındaki bütün-parça ilişkisi dikkate alınarak
bedel dörde ayrılmıştır.
1. Bedelü’l-kül mine’l-kül (bedel-i mutâbık)
Bedel ile mübdelün minhin aynı şey ise bu tür bedele bedel-i kül veya bedeli
mutâbık denir.
قَرَأَ جا رُكَ أحمدُ سُورةَ الفاتحةِ . Komşun Ahmet Fâtiha sûresini okudu.
Bu örnekte komşu ile Ahmet aynı kişi olduğu için burada bedel-i kül vardır.
2. Bedelü’l-ba‘z mine’l-kül
Bedel, eğer mübdelün minhin bir parçası ise buna bedel-i ba‘z denir.
كَتَبْتُ الرسالةَ نِصْفَها. Mektubun yarısını yazdım.
Bu örnekte ise bedel olan نِصْفَه lafzı, الرسالة kelimesinin bir parçasını
oluşturduğu için burada bedel-i ba‘z bulunmaktadır.
3. Bedelü’l-iştimâl
Bedel, mübdelün minhin bir parçası değil de ona ait bir özellik ise buna da
bedel-i iştimâl denir.
أَعْجَبَنِي الإمامُ تِلاَوَتُه. İmamın tilâveti (okuyuşu) hoşuma gitti.
Burada ise bedel, mübdelün minhe ait birer özellik olup, onun bir parçası
değildir. Bu sebeple burada bedel-i iştimâl bulunmaktadır.
4. Bedel-i mübâyin.
Bir sözde unutma, hata vb. bir sebepten dolayı bir kelimenin peşinden asıl
kastedilen kelimenin kullanıldığı bedel türüdür. Yazı dilinde değil de
konuşma dilinde görülür.
حَضَرَ المهندسُ الطبيبُ . Mühendis geldi, mühendis demişim doktor.
Yukarıdaki üç örnekte ise bedel, mübdelün minhin ne tamamı, ne onun bir
parçası ne de ona ait bir özelliktir. Sadece yapılan yanlışı düzeltmek amacıyla
gelmiştir.
Bedel ile manevî tekit arasındaki farkı görebilmek.
Bedel-i ba‘z ile bedel-i iştimâlde matbûuna ait bir zamir bulunduğu gibi,
manevî tekitte de matbûuna ait bir zamir bulunur. Aradaki fark ise şudur :
Bedelde, bedel olan kelime asıldır ve bizzat maksattır. Tekitte ise tekit edatı
asıl maksat değil, matbûunun manasını pekiştimek amacıyla gelmektedir.
قَرَأْتُ الكِتَابَ كُلَّه . Kitabın tamamını okudum. ( Tekit )
قَرَأْتُ الكِتَابَ أَكْثَرَ هُ. Kitabın çoğunu okudum. ( Bedel )
قَرَأْتُ الكِتَابَ نِصْفَه. Kitabın yarısını okudum. ( Bedel )
Bedel kendisinden önceki kelimeyi açıklayıp pekiştiren ve irâb (hareke) bakımından ona uyan kelimedir. Bedel’den önceki kelimeye mübde’l-minhu (kendisinden bedel yapılan) denir. 4 çeşit bedel vardır:
1) Tam bedel;
نَجَحَ أَخُوكَ مُحمَّدٌ : Kardeşin Muhammed geçti.
2) Kısmi bedel;
أَكَلْتُ الدَجَّاجَةَ نِصْفَھا : Tavuğun yarısını yedim.
3) İçerik bedel;
أَعْجَبَنِي ھذا الكِتَابُ أُسْلُوبُهُ : Kitabın tarzı hoşuma gitti.
4) Benzemez (yanlışlıkla söylenen) bedel;
أَعْطِنِي الكِتَابَ الدَفْتَرَ : Bana kitab ver, (hayır yanlış söyledim) defter.
Bedel ve mubdel minhu;
– Belirlilik ve belirsizlik bakımından benzer olmalarına gerek yoktur,
أَعْرِفُ لُغَتَيْنِ : الفرَنْسِيَّةَ، والإِسْبَانِيَّةَ : İki dil biliyorum; Fransızca ve İspanyolca.
– Her ikisi de isim olabilir,
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ : Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. (2; 217)
– Her ikisi de fiil olabilir,
وَمَنْ يَفْعَلْ ذَٰلِكَ يَلْقَ أَثَامًا يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ : Bunları yapan günaha girmiş olur. Kıyamet günü azabı kat kat olur. (25; 68-69)
– Her ikisi de cümle olabilir,
وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ : O Allah’tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte, Davarlar, oğullar, (26; 132-133)
– Farklı olabilirler,
أَفَلَا يَنْظُرُونَ إِلَى الْإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ : Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış? (88; 17)
D U Y U R U
“2014 Yılı Başkanlık Personeli İçin Kurum İçi Naklen İmam-Hatip ve Müezzin-Kayyımlık Giriş Sınavı”na katılmaya hak kazanan adaylar “Sınav Giriş Belgesi”ni, kullanıcı hesapları ile giriş yapacakları Başkanlığımız İKYS programındakihttps://ikys.diyanet.gov.tradresinden alabileceklerdir.
Sözlü sınava girmeye hak kazanan adaylar, T.C. Kimlik No’lu kimlik belgelerinden (nüfus cüzdanı, pasaport veya ehliyet) biri ve sınav giriş belgesi ile birlikte saat 09:30’da sınav giriş belgesinde belirtilen sınav tarihi ve sınav merkezinde hazır bulunacaklardır.
NOT: Sınav, Diyanet İşleri Başkanlığı merkez yerleşkesinde bulunan Rıfat Börekçi Eğitim Merkezi Müdürlüğü’nde yapılacaktır.
İlgililere duyurulur.
D.İ.B. İNSAN KAYNAKLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ
Tekîd
Karşımızdaki kişilere duygu ve düşüncelerimizi kelime ve cümlelerleanlatırız. Muhataplarımız bizim sözlerimize her zaman aynı derecede inanmayabilir. Bunun da çeşitli sebepleri olabilir. Bazen karşımızdaki kişi bizi iyi tanımıyor olabilir. Bazen söylediğimiz söz kesinlik ifâde etmeyebilir.
Bu gibi durumlarda muhatabımızı iknâ etme yollarına başvururuz. Mesela karşımızdakini inandırmak için yemin ederiz. Kimi zaman söylediğimiz bir harfi, bir ismi hatta bir fiil veya isim cümlesi bile olsa olduğu gibi tekrar ederiz. Özetle, karşımızdakinin sözümüzün doğruluğuna, düşündüğümüz gibi ifâde ettiğimize ve sözümüzün başka bir anlam taşıma ihtimali bulunmadığına inandırmak için o sözü tekrar ederek pekiştiririz.
İşte bu üsluba Arapçada tekîd denir. Arapçadaki tekîd (sözü pekiştirme, muhâtabı sözümüze inandırma) üslubu lafzî ve manevî olmak üzere iki kısımda ele alınır. Lafzî tekîd yapılırken bir isim, bir fiil, bir harf veya bir cümle tekrarlanır.
Ali geldi, geldi. .جَاءَ جَاءَ عَلِيٌّ
Ali geldi, Ali. .جَاءَ عَلِيٌّ عَلِيٌّ
Manevî tekîd ise pekiştirmek istenilen isimden sonra bazı kelimelerin getirilmesine tarzında olur. Misal olarak وَصَلَ أَحَدُ الْعُلَمَاءِ إلَى القَمَرِ “Bilginlerden biri aya ulaştı” dediğimiz zaman, burada bu sözü duyan kimsenin aklına çeşitli ihtimaller gelir. O bilgin ayın üzerine mi indi, onun yörüngesine mi oturdu veya ilmî bakımdan onun sırlarına mı vâkıf oldu? Bunlardan herhangi
birinin kastedilmiş olması muhtemeldir. Ancak وَصَلَ أَحَدُ الْعُلَمَاءِ إلَى القَمَرِ نَفْسِهِ “Bilginlerden biri ayın bizzat kendisine ulaştı” dediğimiz zaman bütün bu muhtemel yan mânâlar ortadan kalkar. Karşımızdaki kişi bizim sözümüzün gerçek mânâsını anlamış olur. Bu cümlemizdeki نفسه sözümüz tekîdi manevî unsurudur.
Arapçada tekîd terimi bazı kitaplarda tevkîd şeklinde de anılır. Cümlede önce geçen ve gerçek mânâsı vurgulanmak istenene müekkked, müekkedin mânâsını muhâtabın zihnine yerleştirmek maksadıyla tekrarlanan isim, fiil, harf veya cümleye ise müekkid denir.
Tekid Dil Bilgisi
Tekîd, söylenen sözü hitâbedilenin zihninde yerleştirmek ve pekiştirmek demektir. Günlük konuşmalarımızda maksadımızı karşımızdaki kişiye anlatabilmek için bazen bir ismi, bir fiili, bir harfi ve bir cümleyi hatta onların mürâdifini (eş anlamlısını) tekrarlarız. İşte tekrarladığımız bu söze Arapçada tekîd denir. Bazı kitaplarda müekkid (tekîd edici, pekiştirici söz) de
denilmektedir. İlk olarak söylediğimiz söze müekked (kuvvetlendirilen, pekiştirilen) denilir.
İrâb bakımından müekkid/tekîd (tekrarlanan söz) müekkede (birinci söze) tâbîdir, uyar. Başka bir ifâdeyle tekîd tevâbidendir. İrâb bakımından kendisinden öncekine tâbi olan sıfat, bedel, atıf, tekîd ve atfı beyândan biridir.
Tekîd iki kısma ayrılır:
A. Lafzî Tekîd ( (التأْكِيدُ اللَّفْظِيُّ
B. Manevî Tekîd ( (التأكِيدُ الْمَعْنَوِيُّ
A. Lafzî Tekîd:
Lafzî tekîd, muhatabımız tarafından sözümüzün yanlış anlaşılmaması, yanlışn olduğu zannedilmemesi, dikkatle dinlenmesi, önem verilmesi gibi sebeplerle söylediğimiz bir sözü aynen veya mürâdifiyle (eş anlamlısıyla) tekrarlamaktır.
Bu anlattıklarımızı hemen şu örneklerde gösterelim:
a. İsmin tekrarlanması:
Odur, o. . هُوَ هَوَ
Zeyd geldi, Zeyd: جَاءَ زَيْدٌ زَيْدٌ
Arslan geliyor, arslan: (isim tekrarlanmış) يَأْتِي الأَسَدُ الأَسَدُ
b. Fiilin tekrarlanması
Ömer kalktı, kalktı. (fiil tekrarlanmış) قَامَ قَامَ عُمَرُ
c. Harfin tekrarlanması
Evet, Evet. (Cevap harfi olan نَعَمْ tekrarlanmış) نَعَمْ ، نَعَمْ
Aşağıdaki örneklerde de mürâdifler (eş anlamlılar) tekrar edilmiştir.
Ali oturdu, oturdu. جَلَسَ قَعَدَ عَلِيٌّ
Bu, aslandır, aslan. هَذَا لَيْثٌ أَسَدٌ
Evet, Evet. نَعَمْ جَيْرِ
Aşağıdaki âyet ve hadislerde altı çizili kelimeler lafzî tekîd örnekleridir.
Dikkatle inceleyelim:
[22 ﴿كَلاَّ إِذَا دُكَّتِ الأَرْضُ دَكًّا دَكًّا * وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا﴾ [سورة الفجر 21
“Hayır, yeryüzü (kıyamet sarsıntısıyla) parça parça olup dağıldığı,
Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği zaman..”
[5 ﴿كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُون * ثمُ كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُون﴾ [سورة التكاثر: 4
“Hayır, ileride bileceksiniz. Yine hayır, ileride elbetteki bileceksiniz”
[20 ﴿…فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثمَُّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ….﴾ [سورة المدَّ ثِّر: 19
“Canı çıkasıca nasıl da ölçtü biçti! Yine canı çıkasıca nasıl da ölçtü biçti”.
“واللهِ لأَغْزُوَنَّ قُرَيْشًا ، وَاللهِ لأَغْزُوَنَّ قُرَيْشًا ، واللهِ لأَغْزُوَنَّ قُرَيْشًا” (الحديث)
“Allaha yemin olsun ki Kureyşle savaşacağım! Allaha yemin olsun ki Kureyşle savaşacağım! Allaha yemin olsun ki Kureyşle savaşacağım!”
“اللهُمَّ اشْهَدْ ! اللهُمَّ اشْهَدْ ! اللهُمَّ اشْهَدْ !”
“Şâhit ol Yâ Rab! Şâhit ol Yâ Rab! Şâhit ol Yâ Rab!”
Not: Tekîd bulunan bir cümlenin tahlili
Mektubu yolladı, gönderdi بَعَثَ الْكِتَابَ أرْسَلَهُ
Cümlesinin tahlili (öğelerine ayrılması, analizi) diğerleri için de bir örnektir.
بَعَثَ : Mâzî fiildir, fâili هُوَ zamiridir. الكِتَاب : Mefûlün bihtir.
أَرْسَلَ : Yine mâzî fiildir. Birinci fiil olan بَعَثَ nin anlamca mürâdifi/müterâdifi (eş anlamlısı) ve müekkidi/tekîdidir. Bunun da fâili müstetir هُوَ zamiridir. Sondaki هَاء zamiri ise mefûlün bihtir. Bulunduğu yer itibariyle (mahallen) mansûbtur.
B. Manevî Tekîd
Manevî tekîd de yukarıda söylediğimiz sebeplerden dolayı bazı kelimeler kullanılarak yapılır. Bu kelimelerin başlıcaları şunlardır:
النَّفْسُ ، الأَنْفُسُ ، الْعَيْنُ ، ذاتٌ ، الأَعْيُنُ ، جمَِيعٌ ،كُلٌّ ، كِلاَ ، كِلْتَا ، أَجمَْعُ ، جمَْعَاء .
أَهْدَى الوَلَدَ الوَالِي نَفْسُه Çocuğa vali bizzat/kendisi hediye verdi. Böyle bir cümleye نَفْسُه kelimesini zikretmeden duyan kimse, hediyeyi valinin koruması, görevlisi veya hizmetçisinin verdiğini anlayabilir, öyle düşünebilir. İşte böyle bir anlama ihtimalini ortadan kaldırmak için نَفْسُه “onun bizzat kendisi” ifadesini söyleriz. Böylece sözümüzü pekiştirmiş yani tekîd etmiş oluruz.
Şimdi kolayca anlaşılmasını sağlamak amacıyla manevî tekîd için kullanılan kelimeleri gruplandırarak açıklayalım:
نَفْس . 1 ve عَيْن kelimeleri ile tekîd
Yukarıda zikredildiği gibi manevî tekîd için kullanılan kelimelerden نَفْس ve عَيْن kelimelerinin müfred bir kelimeyi tekîd için kullanıldığında müfred olarak, birden fazla varlığı gösteren kelimeleri tekîd için kullanıldığında ise أَفْعُل vezninde olan cemilerini (çoğullarını) أَعْيُنٌ ve أَنْفُسٌ kullanırız.
Aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi bu iki kelime birer zamire bitişir ve bu zamir, müfred, tensiye, cemi, müzekker ve müennes olma yönünden kendisinden önceki isimle uyum halinde olur.
Hükümdar kendisi geldi. . قَدِمَ السُّلْطَانُ نَفْسُهُ / عَيْنُهُ
Fatma kendisi reddetti. . رَفَضَتْ فَاطِمَةُ نَفْسُهَا / عَيْنُهَا
İki bakanın kendileri geldiler . قَدِمَ الْوَزِيرَانِ أَنْفُسُهُمَا /أَعْيُنُهُمَا
İki prensesin kendileri bizi ziyaret ettiler. . زَارَتْنَا الأَمِيرَتَانِ أَنْفُسُهُمَا / أعيُنُهُمَا
Bakanların kendileri geldi. .قَدِمَ الْوُزَرَاءُ أَنْفُسُهُمْ / أَعْيُنُهُمْ
Kraliçeler kendileri geldi. . جَاءَتِ الْمَلِكَاتُ أَنْفُسُهُنَّ / أَعْيُنُهُنَّ
كُل . 2 ve جمَِيع kelimeleriyle tekîd Bu tür tekidler marifeyi tekîd ederler ve ihâta (içerme) anlamı taşıdıkları için parçaları bulunan bir bütünü ifâde eden müfred kelimeleri veya cemileri
(çoğulları) tekîd ederler.
[ ﴿هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جمَِيعًا﴾ [سورة البقرة: 29
“O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı”.
[ ﴿وَللهِ غَيْبُ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ الأَمْرُ كُلُّه فَاعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ﴾ [هود” 123
“Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız Allaha aittir. Her iş Ona döndürülür.Öyleyse Ona kulluk et ve Ona dayan.”
İmtihanlarda öğrencilerin hepsi başarılı oldu: نَجَحَ التَّلاَمِيذُ جمَِيعُهُمْ فِي الاِمْتِحَانَاتِ
Geçen ay bu kitabın hepsini okudum: قَرَأتُ هَذَا الْكِتَابَ كُلَّه فِي الشَّهْرِ الْمَاضِي
3. Müsennâ isimlerin tekîdi, كِلا ve كِلْتَا kelimeleriyle tekîd Bunlardan كِلا müzekker, كِلْتَا ise müennes isimleri tekîd ederler. Bu durumda her ikisi de müsennâ zamîrine muzâf olurlar. Bu ki kelimenin irâbları müsennâ isimlerdeki gibi merfû halleri elif ( ا ) , mansûb ve mecrûr durumlarında ise ( ي) harfi iledir.
Örnekler:

Not: كِلا ve كِلْتَا kelimeleri zâhir (açık) isme muzâf olurlarsa irâb alâmeti, takdîrî harekedir, bu iki kelimenin şekli değişmez. Bu durumda كِلا ve كِلْتَا içinde cümlede bulundukları yere göre irâb alırlar. Ancak “her ikisi de” كُلٌّ مِنْهُمَا “o ikisinden her biri” anlamındadırlar, dolayısıyla lafzan içinde bulundukları yere göre cümlenin unsuru olan ve irâb alan كِلا ve كِلْتَا tekîd anlamını ifâde ederler.


Bu her iki bağ da, (her sene devamlı surette) ürününü verdi”.
[ ﴿إمَّا يَبْلُغَنَّ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلاَهُمَا فَلاَ تَقُلْ لهَمَُا أُفٍّ﴾ [سورة الإسراء: 23
“Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme”
4 ve جمَْعَاء kelimeleriyle tekîd أجمَْع da كُلّ kelimesi gibi müsennâdan başka kelimeleri tekîd eder ise de bunun sıygası (kipi) müekkede (tekîd edilene) göre değişir. Müfred, müzekkerin
tekîdinde أجمَْع , müennesin tekîdinde ise جمَْعَاء , müzekker cemin tekîdinde أجمَْعِين / أَجمَْعُونَ , müennes cem in tekîdinde ise جمَُع ile tekîd edilir.
Misaller:
Ordunun hepsi geldi. جَاءَ الجَْيْشُ أَجمَْعُ
Bölüğün hepsi gitti. ذَهَبَتِ الْكَتِيبَةُ جمَْعَاءُ
Öğrencilerin hepsi geldi ve ben onların hepsini gördüm.
جَاءَ الط لاَّبُ أجمَْعُونَ وَرَأَيْتُهُمْ أَجمَْعِينَ
Kadınların hepsi çalıştılar. عَمِلَتِ النِّسَاءُ جمَُعُ
[94- ﴿فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجمَْعُونَ﴾ [الشعراء: 93
“Artık hem onlar, hem azgınlar ve İblisin ordusu oraya (cehenneme) tepetaklak atılırlar”.
Bunlardan başka أجمعُ nun tâbiîlerinden olmak üzere أبْصَعُ ، أَبْتَعُ ، أَكْتَعُ lafızları vardır. Bunlarla tekîd yapılırken yalnız başlarına kullanılmayıp أجمعُ dan sonra zikrolunurlar.
Ordunun bütün hepsi geldi. جَاءَ الجَيْشُ أَجمَْعُ أَكْتَعُ / أبْتَعُ / أَبْصَعُ
Ordunun bütün hepsi geldi. جَاءَ الطُّلاَّبُ أَجمَْعُونَ أكْتَعُونَ / أبْتَعُونَ / أَبْصَعُونَ
Ordunun bütün hepsi geldi. رَحَلَتِ الْقَبِيلَةُ جمَْعَاءُ كَتْعَاءُ / بَتْعَاءُ / بَصْعَاء
Ordunun bütün hepsi geldi. جَائَتِ النِّسَاءُ جمَُعُ كُتَعُ / بُتَعُ / بُصَعُ
Yukarıdaki örnek cümlelerde olduğu gibi bunların ayrıca mânâları olmayıp أجمَعُ / جمَْعَاء dan sonra daha fazla tekîd ifâde etmek için kullanılırlar.
كُل . 5 ve أَجمَْع kelimeleriyle zamirler de tekîd olunurlar.

نَفسve عَيْن kelimeleriyle muttasıl merfû zamirin tekîd edilebilmesi için önce merfû zamirle tekîd edilir, sonra bu kelimeler getirilir.
Siz kendiniz gidiniz. اِذْهَبُوا أَنْتُمْ أَنْفُسُكُمْ
Kendiniz kalkın. قُومُوا أنْتُمْ أَنْفُسُكُمْ
Okula bizzat uğradım. مَرَرْتُ أَنَا نَفْسِي إلَى الْمَدْرَسَةِ
Sen kendin söyledin. قُلْتَ أَنْتَ نَفْسُكَ
O bizzat kendi gitti. ذَهَبَ هُوَ نَفْسُه
Topluluk kendileri geldiler. القَوْمُ حَضَرُوا هُمْ أَنْفُسُهُمْ
Kadınlar kendileri geldiler. جَاءَتِ النِّسَاءُ أَنْفُسُهُنَّ
Ancak nasb ve cer hâlinde bulunan zamirleri tekîd ederken bu munfasıl zamirler gerekli değildir.
كل
ve أجمَْع kelimelerinin her ikisiyle birlikte كلّ kelimesi önce söylenmek şartıyla tekîd edilendir:

Not: نَفس ve عَين kelimeleri zâid باء harfiyle cer olunduğu da olur. O halde metbûlarına (tekîd ettikleri kelimelere) göre irâbları mahallî olur.


Gayi Munsarif
Gayrı munsarif terimi, Arapça isimlerin cümle içerisindeki konumlarının dışa yansıyan yüzü olarak tanımlayabileceğimiz irâb alâmetleriyle ilgilidir. Türkçede irâb söz konusu olmadığına göre Türkçedeki bir konuyla gayri munsarifı karşılaştırma imkânı yoktur. Ancak bu terimi teşkil eden kelimelerin sözlük anlamlarını ele alarak terimin mânâsını kavramaya çalışmak daha doğru olacaktır.
غَيْرُ الْمُنْصَرِف teriminin ikinci parçası olan المنُْصَرِف kelimesi bilindiği üzere صَرَفَ ِ صَرْفًا kökündendir ve infiâl bâbından ismi fâildir. Konumuzla ilgili olarak صَرَفَ الكَلِمَة şeklinde kullanıldığı zaman “Kelimenin sonuna kesra ve tenvini ekledi” anlamına gelir. Bu duruma göre المنُْصَرِف infiâl babından ismulfâildir ve “kesra ve tenvîni alan/kabul eden” anlamına gelir.
غَيْرُ الْمُنْصَرِف ise “kesra ve tenvîni alandan başkası kesra ve tenvini almayan” demek olur.
Gayri munsarif terimi çeşitli nahiv kitaplarında yine aynı anlamda olarak “elMemnû‘ mine’ssarf” (munsarifliği engellenen isim) ve “elismu’llezî lâ yansarıf” (munsarif olmayan/kesra ve tenvini kabul etmeyen isim) diye de anılmaktadır.
Her dilde olduğu gibi Arapçada da konuşma dili elastikiyete sahiptir. Ancak dînî olsun veya olmasın çeşitli metinlerin ve şiirlerin okunmasında ve özellikle de yazımında dilbilgisi, dolayısıyla da isimlerin munsarif olup olmayışlarının önemi vardır. Zira kelimelerin son harekelerinin okunuşlarıyla ilgili olan i‘râb kurallarının doğru bir şekilde uygulanması için kelimelerin
mebnî, munsarfi yahut da gayri munsarif oldukları bilinmelidir.
Gayrı Munsarif Dilbilgisi
Arapçada isimler kesra ve tenvîni alıp almama bakımından ikiye ayrılırlar.
1. Munsarif: İrâb harekelerinin hepsini gerektiği durumlarda alabilen isimlerdir. Bunlar ref halinde zamme, nasb halinde fetha ve cer (hafd) halinde ise kesra alırlar.

Munsarif isimlerden sonlarında elifi maksûre bulunanlar ile mütekellim yâsına ( ي) muzâf olan müfred isimler her üç irâb hâlinde de harekeler takdîr edilir, yani telaffuz edilmedikleri için var sayılırlar.

I. Gayrı Munsarif: Bu isimler ref hâlinde zamme, nasb hâlinde fetha, cer hâlinde (kesra yerine) yine fetha alırlar. Nahiv âlimleri bir ismin munsarif olmasına engel olan ( مَوَانِعُ الصَّرْ ف ) dokuz sebep (illet) saymışlardır. Gayrı munsarif olmanın dokuz sebebini şair şu beyitlerinde toplamıştır. Nahiv kaynaklarında yer alan ve asırlardır okunan bu beyitleri orijinal şekliyle
burada zikretmeyi faydalı gördük.
مَوَا نِعُ الصَّرْفِ تِسْعٌ كُل مَا اجْتَمَعَتْ * ثِنْتَانِ مِنْهَا فَمَا لِلصَّرْفِ تَصْوِيبُ
عَدلٌ وَوَصْفٌ وتَ اْ نِيثٌ وَمَعْرِفَةٌ * وَعُجْمَةٌ ثمَُّ جمَْعٌ ثمَُّ تَرْكِيبُ
والنُّونُ زَائِدَةٌ مِنْ قَبْلِهَا أَلِفٌ * وَوَزْنُ فِعْلٍ وَهَذَا القَوْلُ تَقْ رِيبُ
Munsarif olmanın engelleri dokuzdur. Bu dokuz engelden (sebep/illetten) ikisi her ne zaman bir kelimede bir araya gelse, artık o kelimenin münsarif olması doğru olmaz.
Bu engel sebepler:
1. Adl/Udûl: Bir kelimenin vezinin başka bir vezne dönüşmüş olması.
2. Vasıf/Sıfat anlamlı olması.
3. Kelimenin müennes olması
4. Marife olması.
5. Ucme: (bir kelimenin yabancı bir dilden Arapçaya geçmiş olması)
6. Cemi (çoğul) sıygasında olması.
7. Mürekkeb (bileşik isim halinde) bir kelime olması.
8. Öncesinde elif bulunan bir nûn bulunması.
9. Kelimenin fiil vezninde olması.
Gayri Munsarif İsimlerin Özel Durumları
Gayrı munsarif isimler de diğer isimler gibi cümlenin herhangi bir ögesi olabilir. Bunları diğer isimlerden ayıran en başta gelen özellik, bir ismin gayrı munsarif olması için özel kalıplarda olması gereklidir. Bunları yukarıda örnekleriyle zikretmiştik.
Gayrı munsarif isimleri ötekilerden ayıran bir özellikleri de irâb alâmetini alışlarındadır.
Bu da üç şekilde belirginleşir:
1. Gayrı munsarif kelimeler sonlarına kesra ve tenvin kabul etmezler.
2. Gayrı munsarif isimler cer hallerinde kesra değil fetha alırlar.
3. Gayrı munsarif kelime şu iki durumda kesra alır:
a. Başında harfi tarîf bulunduğunda فِي الْمَسَاجِدِ
b. Muzâf durumunda olduğunda قُلْتُ لأَحمَْدِنَا
Aşağıdaki cümlelerde geçen bu tür gayrı munsarif kelimeleri inceleyiniz.
فِي النِّهَ ايَةِ اِنْتِهَيْنَا مِنْ تَدْقِيقِ تَقَارِيرِ الْمُهَنْدِسِينَ .
Sonunda mühendislerin raporlarını incelemeyi bitirdik.
يَسْكُنُ هَؤُلاَءِ الأَسَاتِذَةُ فِي مَبَانِي الجَامِعَةِ .
Bu profesörler, üniversitenin lojmanlarında oturuyorlar.
a. Eskiden köylerde evler gaz lambası vardı, şimdi ise durum değişmiştir.
b. Eskiden köylerde evler gaz lambasıyla aydınlatılıyordu, şimdi ise durum değişmiştir.
c. Eskiden köydeki evimizde gaz lambasıyla aydınlatılıyordu, şimdi ise durum değişmiştir.
d. Eskiden köylerde evler gaz lambalarıyla aydınlatılıyordu, şimdi ise durum değişmiştir.
e. Eskiden köydeki evimizde gaz lambasıyla aydınlatılıyordu, şimdi her yerde elektrik var.
II. . تُوجَدُ فِي اسْطَنْبوُلَ وأدرنَه أَمَاكِنُ تَارِيخِيَّةٌ سِيَاحِيَّةٌ كَثِيرَةٌ ، وَفِيهِمَا مَنَاظِرُ طَبِيعِيَّةٌ تَجْلِبُ أنْظَارَ النَّاسِ
a. İstanbul ve Edirne’de tarihi ve turistik mekanlardır. Her ikisinde de insanların dikkatini çeken doğal manzalar vardır.
b. İstanbul ve Edirne’de pek çok tarihi ve turistik mekan bulunmaktadır. Her ikisinde de insanların dikkatini çeker.
c. İstanbul ve Edirne tarihi ve turistik mekanların çok olduğu şehirlerdir. Her ikisinde de insanların dikkatini çeken doğal manzalar vardır.
d. İstanbul ve Edirne’de pek çok tarihi ve turistik mekan bulunmaktadır. Her ikisinde de insanların dikkatini çeken doğal manzalar vardır.
e. İstanbul ve Edirne’de pek çok tarihi ve turistik mekan bulunmaktadır, doğal manzalarıyla insanların ilgilerini çekerler.
Dilbilgisi Muzari Fiilin Cezmi ve Şart Edatları
Her kelimenin sözlükte çeşitli mânâları vardır. “Cezm” kelimesinin sözlükteki mânâlarından biri de bir şeyi kesmek ve kelimenin sonunu sâkin kılmaktır. İşte bu mânâlarından hareketle, muzâri fiilin sonunda bulunan harften herekenin veya son harf olarak illet harfinin bulunması halinde o harfin atılması ve müennes cemi nunları dışında sonunda nûn ( ن) bulunan kiplerinden (sıygalarından) nûn ( ن) harfininin kesilip atılmasına cezm denmiştir. Örnekleri inceleyiniz ve muzârinin başına cezm ve şart edatı geldikten sonraki durumunu kavramaya çalışınız.


Muzâri Fiili Cezmedenler
Fiillerin irâbı konusunda daha önce (II. Kitap 3. Ünitede) her hangi bir muzâri fiilin başında cezm edatlarından biri bulunursa o fiil cezmedildiğini öğrenmiştiniz.
Muzâri fiili cezmedenler iki kısma ayrılır:
I. Tek muzâri fiili cezmedenler: Bunlar dört edattır. .لا النَّاهِيَة ,لاَمُ الأمر ,لماَّ ,لم
Şimdi bunları ayrı ayrı açıklayalım:
لمْ . 1 : Ali erkenden uyanmadı. لَمْ يَسْتَيْقِظْ عَلِيٌّ مُبَكِّرًا . Görüldüğü gibi muzâri fiilin hem lafzında hem de mânâsında etkili olmuştur. Lafzında muzâri merfû iken يَسْتَيْقِظُ ) ) meczûm hâle getirmiş ve son harekesi atılmıştır) ( .(لَمْ يَسْت يْقِظْ Mânâsında ise, muzâri olumlu iken menfî mâzîye (geçmiş zamanın olumsuzu) çevirmiştir. Konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki örnekleri
inceleyiniz:
Ayşe dersinizi ezberlemedi: لَمْ تَحْفَظْ عَائِشَةُ دَرْسَهَا
[ ﴿أَلَمْ يَعْلَمْ بِأنَّ الله يَرَى﴾ [سورة العلق : 14
“(O insan), Allahın (her şeyi) gördüğünü bilmedi mi?”
Not: Aşağıdaki tablolarda merfû muzârinin başına bir cezm edatı gelince nasıl bir değişiklik meydana geldiğini inceleyiniz. Çünkü ister bir muzâri fiili cezmedenler olsun, ister iki muzâri fiili cezmeden şart edatları olsun bu fiil üzerinde lafız bakımından aynı tesiri gösterirler. Muzâri Fiilin Merfû ve Meczûm Hali (Cezm ve şart edatları gelmeden önceki ve sonraki halleri)


1 : Bu edat, muzâri fiili cezmeden ve konuşmanın yapıldığı zamana kadar o fiilin olumsuzluğunu yani gerçekleşmediği anlamını ifade eder. Demek ki, fiilin sadece olumsuzluğunu değil o olumsuzluğun konuşmanın yapıldığı zmana kadar sürdüğünü bildirmek istediğimiz zaman لَمَّا edatını kullanacağız.
Meselâ:
Konuk, kahveyi henüz içmedi: لَمَّا يَشْرَبِ الضَّيْفُ القَهْوَةَ لَمَّا Türkçeye çevrilirken cümledeki yerine göre “hâlâ/ henüz/ daha/ şimdiye kadar/ hiç/ şu ana kadar olmadı” gibi ifâdelerle çevrilebilir
1 لاَمُ الأَمْرِ(Emir ifâde etmek için kullanılan lâm): Çoğunlukla muzâriin gâib ve gâibe sıygalarının başına gelir. Mütekellim sıygalarına az da olsa gelebilir.
Örnek:
Ali kardeşine yardım etsin: لِيَنْصُرْ عَلِيٌّ أخَاهُ
Fatma ödevini yazsın: لِتَكْتُبْ فَاطِمَةُ وَاجِبَهَا
[ ﴿وَلْيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ﴾ [سورة الطلاق: 7
“Mâlî imkânı geniş olan, genişliğinden nafaka versin”. [ ﴿وَلْنَحْمِلْ خَطَايَاكُمْ ﴾ [العنكبوت: 12 “…Sizin günahlarınızı yüklenelim”
1 :لا الناهية Karşımızdakinden bir işin yapılmamasını istediğimiz zaman kullanırız. Çünkü bu لا الناهية muzâri fiilin başına onu cezmetmek ve bir işin yapılmamasıni isteme mânâsını ifâde etmek için getirilir.
Aşağıdaki örnekleri inceleyiniz:
Çok uyuma, çok uykusuz da kalma: لاَ تَنَمْ كَثِيرًا وَلاَ تَسْهَرْ كَثِيرًا
[ ﴿…كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا إنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ ﴾ [سورة الطلاق: 7
“(Ey Âdem oğulları!) Yiyin, için fakat istraf etmeyin, Çünkü o (Allah) israf edenleri sevmez”.
Ebul Esved edDüelîye nispet edilen şu beyit Arapça nahiv kitaplarında şâhid olarak getirilen beyitlerdendir:
لاَ تَنْهَ عَنْ خُلُقٍ وَتَأتِي مِثْلَهُ * عَارٌ عَلَيْكَ إِذَا فَعَلْتَ عَظِيمُ
(Ey başkasına bir şey öğreten kişi!), sen benzerini yapmanla birlikte bir huydan/davranıştan kimseyi men etme. (Böyle) yaptığın zaman asıl büyük kusur sendedir.
Bu örnekteki لا تنه nin aslı لا تنهَ ى iken لnın tesiriyle cezm alâmeti olarak kelimenin illetli harfi olan ( ي) hazfedilmiş (atılmış) ve لاَ تَنْه şeklinde kalmıştır.
﴿يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ يَغ تَبْ بَعْضُكُمْ
[ بَعْضًا﴾ [سورة الحجرات: 12
“Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.
Birbirinizin gizli kusurunu (casus gibi) araştırmayın ve biriniz diğerini çekiştirmesin (gıybet etmesin)…”
Âyette geçen لا تجسَّسُوا sonunda ( ن) bulunan sıygalardan olduğu için cezm alâmeti olarak ( ن) harfi atılmıştır. لا يَغْتَبْ de cezm alâmeti alarak ( ب) harfinin zammesi atılmış, harekesiz/sâkin okunmuştur.
II. İki Muzâri Fiili Cezmedenler/ Şart Edatları
Arapçada şart edanları ikiye ayrılır:
A. İki Muzâri Fiili Cezm Eden Şart Edatları
Bunlar da yukarıda bir muzâri fiili cezmedenler gibi başına geldikleri muzârileri cezmederler. Yukarıdakilerden farkı, bunların iki muzâriyi cezmetmeleridir. Bu muzârilerden birincisine şart fiili, ikincisine cevap/ceza fiili denildiği gibi bu muzârilerden birincisinin bulunduğu cümleye şart cümlesi, ikincisinin bulunduğu cümleye cevap yahut ceza cümlesi denir.
Şu örneği inceleyelim:

Görüldüğü gibi şart edatından sonra gelen birinci muzâri de ondan sonraki cümlede yer alan ikinci muzâri de meczûm olmuş, sonlarındaki hareke atılmıştır. Ancak burada anlam bakımından dikkat etmemiz gereken bir durum vardır. İkinci cümledeki fiilin gerçekleşmesi birinci cümledeki fiilin gerçekleşmesine bağlıdır. Bu iki cümle birbirinden ayrı kullanılamaz. Bir
bütünün parçaları gibidirler. Bu yüzden bazı nahiv kitaplarında bu tür cümleler الجُمَلُ الْمُتَلاَزِمَة “Birbirinden ayrılmayan cümleler” diye adlandırılırlar.
Zaten birinci cümle için ad olarak verilen şart الشرط kelimesi المَشْرُوط meşrût mânasına olup kendisine bağlanılan, yerine getirilmesi gerekli olan şey anlamındadır. Bu yüzden birinci cümleye şart الشرط , ikinci cümleye de, onun karşılığı anlamında cevap/cezâ الجواب/ الجزاء denilmiştir. Şimdi iki muzâri fiili cezm eden şart edatlarını örnek cümleleriyle birlikte tablo halinde görelim.



Örneklerde görüldüğü gibi iki muzâri fiili cezm eden bu şart edatlarından yalnızca إنْ harf diğerlerinin tamamı isimdir. Bu durumda إنْ harf olduğu için irâbdan nahalli yoktur. Yani cümlenin ögelerinden biri olmaz. Ancak diğerleri şart isimleri olduğu için cümlede bulundukları yere göre irâb alırlar. Aşağıdaki tablolarda bu durum açık bir şekilde görülecektir.

أيُّden başka şart isimlerinin hepsi mebnî, أي ise murabtır ve her zaman muzâf olarak kullanıldığı için muzâf olduğu kelimeye göre anlam kazanır.
Meselâ;
أَيُّهُمْ يَقُمْ أَقُمْ مَعَه Onlardan hangisi ayağa kalkarsa ben de onunla birlikte ayağa kalkarım.
Burada أيُّهُمْ mübtedâdır.
أيَّ الطَّائرَاتِ تَرْكَبْ أَرْكَبْ
Hangi uçağa binersen ben de (ona) binerim. Burada أيَّ mefûlün bihtir.
أيَّ يَوْمٍ تَصُمْ أَصُمْ
Sen hangi gün oruç tutarsan ben de o gün oruç tutarım. Burada أيَّ mefûlün fîh /zaman zarfıdır.
أيَّ مَكَانٍ تَجْلِسْ أَجْلِسْ فِيهِ .
Hangi mekana (nereye) oturursan ben de oraya otururum.
Burada أيَّ mefûlün fîh /mekân zarfıdır.
Not: Şart edatlarından أنىَّ , حَيْثُمَا ,مَتَى ,أيَّان ve أينَ başlarında yer aldıkları cümleyle ilgili olarak bir zaman ve mekan kavramına işaret etmeleri nedeniyle cümlenin mefûlün fîh ögesi olarak kabul edilirler.
Şart edatlarından كيفمَا , başında bulunduğu fiil cümlesiyle ilgili olarak bir durum/hal kavramına delâlet ettiği için cümlede dâimâ hal ögesi durumundadır.
Nereye gidersen Allah seni bilir. أنىَّ تَذْهَ بْ يَعْلَمْكَ اللهُ
Her nerede bir iş yaparsan yap o işin yazılır. حَيْثُمَا تَفْعَلْ يُكْتَبْ فِعْلُكَ
Ne zaman haset edersen helak olursun. مَتَى تُحْسَدْ تَهْلِكْ
أيَّانَ نُؤْمِنْكَ تَأْمَنْ غَيْرَنَا وَإِذَا * لمَْ تُدْرِكِ الأمْنَ لمْ تَزَلْ حَذِرًا
Ne zaman biz sana eman (güven belgesi) verirsek, sen bizi başkasından güvende olursun. Bu emânı elde edemediğin zaman korku içinde olmaya devam edersin.
Talebin Cevâbında Bulunan Muzâri Fiilin Cezm Olması
Arapçada zaman zaman talepten sonra bir emir, nehiy, istifhâm (soru) ve temennî fiilini takip eden meczûm muzâri fiiller karşımıza çıkar. Gramerciler bu meczûm muzâri fiilleri, cümleden kaldırılmış olan şart edatının cevap cümlesi olarak yorumlamışlardır.
Aşağıdaki örnekleri dikkatle inceleyelim:
اِقْرَأْ هَذَيْنِ الكِتَابَيْنِ بِدِقَّةٍ تَسْتَفِدْ مِنْهُمَا كَثِيرًا
Bu iki kitabı dikkatli oku (okursan) çok istifade edersin
كُلْ قَلِيلاً تَسْلَمْ مِنَ الأَمْرَاضِ
Az ye (yersen), hastalıklardan kurtulursun.
B. Cezmetmeyen Şart Edatları
Arapçada إذ ,لو ve أمَّا da şart anlamı taşırlar. Ancak muzâri fiilin başına gelseler de onları cezmetmezler. Yukarıda zikredilmiş olan إن ve لو in farkı vardır. Şöyle ki ( إن )in başına geldiği fiil, mâzî de olsa muzârî mânâsına dönüşür. ( لو )in başına geldiği fiil muzârî de olsa mâzî mânâsında olur. ( (لو şart edatı, bir fiilin mâzÎ bir fiile bağlandığını gösterir. Tercümesinde de “….
olmuş olsa…. Olur”, yahut “ … olsa idi … olurdu” diye Türkçeye çeviririz.
Bunun cevabının başına da çoğunluka fethalı bir “lâm” bulunur. Cevabı şarta bağlamaya yardımcı olur.
Bana gelmiş olsaydı ona ikram ederdim . لَوْ جَاءَنِي لأَكْرَمْتُه
لَوْ أَسْتَطِيعُ وَهَبْتُ كُلَّ طَالِبٍ هَ دِيَّة
Şayet elimde olsaydı, her öğrenciye bir hediye verirdim.
إِذَا نَزَلَ الْمَطَرُ تَظْهَرُ النَّبَاتَاتُ وَالفُطْرِيَّاتُ
Yağmur yağdı mı, bitkiler ve mantarlar ortaya çıkar.
لَوْ تُسَكِّرُ الحَنَفِيَّةَ جَيِّدًا نَدْفَعْ أَقَلَّ
Musluğu iyi kapatırsan, daha az ödeme yaparız.
Arapça sıkça kullanılan ve daha çok şart ve tafsil (detaylandırma) ifâde etmek için kullnılan أمَّا vardır. أمَّا ile başlayan mübtedâların haberinin başına da ( ف) harfi gelmesi vâciptir. Yani dilbilgisi açısından gereklidir. Çünkü bu ف) ) harfi, özellikle uzun cümlelerde “haber”in hangi kelime olduğunu anlamamıza yardımcı olur.
Şu örnekleri inceleyelim:
[ ِمْ وَأمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ ….﴾ [سورة البقرة 26
Şart Edatları ve Cevaba “Fâ” Harfinin Gelmesi
Her insan kendi anadilini konuşurken çeşitli yapılarda cümleler kurar. Biz de Türkçeyi konuşurken karmaşık olmayan basit cümleler ve anlam bakımından birbirinden ayrılmayan bileşik cümleler gibi yapılarına göre taksim edilen cümleler kurarız. Türkçe dilbilgisinde “bileşik cümleler” içinde öğrendiğimiz şart cümlelerine karşılık aynı mânâyı ifâde etmek için Arapçada da şart cümleleri vardır.
Türkçeye Arapçadan geçmiş olan “şart” kelimesinin sözlükte anlamı “yerine getirilmesi gerekli olan şey” şeklindedir. Arapçadaki şart cümleleri de Türkçeki gibi iki bölümden oluşur. Mânâca birbirinin ayrılmaz parçaları olan bu iki cümleden birincisi olan “şart cümleciği” şart, sebep ve tahmin bildirir ve başta bulunur. Şart, sebep ya da tahminin sonucunu bize bildiren cümleciğe de cevâp/cezâ cümleciği adı verilir.
Örnek:

Arapçada şart cümlelerinde bu dilin kendine mahsus yapısından kaynaklanan farklı durumlar vardır. Yukarıdaki iki misalde açıkça görüldüğü gibi şart ve ceza cümlelerinde kullanılan fiillerin her ikisi de mâzî, her ikisi de muzâri veya biri mâzî biri muzâri olmak üzere bazı farklılıklar görülebilmektedir. Değişik şart edatları bulunduğu gibi bazen cevap/ceza cümlelerinin başına ( ف) harfinin geldiği de olur.
Bu cümlelerin yapısında karşılaşacağımız en önemli farklılık muzâri fiillerin “cezm” olmasıdır. Önceki derslerden öğrendiğiniz gibi mâzî fiil mebnîdir, yani bulunduğu durum gereği hiçbir yerde yapısında bir değişiklik olmaz. Orijinal tabiriyle “mazî fiil mu‘rab değil, mebnîdir”. Muzâri fiil ise başında bir takım edatların bulunup bulunmamasına göre sonlarındaki bazı
hareke ve harflerin atıldığı (hazfedildiği) görülür.
Arapçayı sonradan öğrenenler için bu durum biraz karışıkmış gibi görünse de, dikkatle birkaç kere okuduğunuz ve bu ünitede öğreneceklerinizi verilen örnekler üzerinde uyguladığınız zaman, hiç de korkulacak bir şey olmadığını anlamış olacaksınız.
Arapçada birtakım yardımcı fiiller vardır. Bunlar, isim cümlesinin başına geçerek mübtedâ ve haberin hem adını hem de i‘râbını değiştirirler. Şu üç grup fiil de bu yardımcı fiillerdendir.
1. Bir eylemin yaklaştığını ifade edenler.
2. Umut bildirenler
3. Başlama ifade edenler.
Bu fiillere yardımcı fiiller denmesi, isim cümlesinin başına gelerek mübtedâ (özne) ve habere (yüklem) ihtiyaç duymaları sebebiyledir. Meselâ الوَلَدُ يَسْقُ ط (Çocuk düşüyor) cümlesinde الوَلَدُ mübtedâ, يَسْقُطُ da haberdir. Bunun başına كَادَ yi getirdiğimizde cümle كَادَ الوَلَدُ يَسْقُطُ (Çocuk az kaldı düşüyordu) şeklinde olmakta ve cümle yaklaşma ifade etmektedir.
Türkçede ise yaklaşma fiilleri, bileşik fiiller içerisinde ele alınır. “İlk fiildeki eylemin meydana gelmesi için az kaldığını ifade eden fiiller” şeklinde tarif edilir. Anlamı değişikliğe uğrayacak fiilin istek kipi geniş zamanı üçüncü tekil şahsından sonra “yaz” getirmek suretiyle teşkil olunur.
“Düşeyazdı, ağlıyayazdı, kırayazdı” gibi. Ancak yazı dilinde “yaz” ekli fiil yerine daha çok “az daha, az kaldı” vb. ifadeler kullanılır.
Örnekler:
Çocuk az kaldı düşüyordu. ( (كادَ الوَلَدُ يَسْقُطُ
Çocuk az daha ağlayacaktı. ( (كَادَ الوَلَدُ يَبْكِي
Çocuk az daha camı kırıyordu. ( (كَادَ الوَلَدُ يَكْسِرُ الزُّجَاجَ
Diğer iki fiil grubu olan umut ve başlama fiilleri ise Türkçe’deki
karşılıklarıyla tercüme edilmektedir. Örnekler:
Umarım hasta iyileşir. ( (عَسَى الْمَرِيضُ أَنْ يَبْرَ أَ
Öğrenci okumaya başladı. ( (أَخَذَ الطَّالِبُ
Mukarebe, Reca ve Şuru Filleri Dil Bilgisi
Arapçada kısaca mukârabe fiilleri ya da كَادَ vb. adı verilen fiil grupları vardır. Bunlar كَانَ vb.ne benzemektedirler ve aynen كَانَ gibi isim cümlesinin başına gelerek, mübtedâ ve haberde hem isim hem de irâb yönünden değişiklik yaparlar. İsim cümlesinin mübtedâsı bu fiillerin ismi olarak merfû, haberi de bunların haberi olarak mansûb olur. Aradaki fark ise كَانَ nin haberi isim ya da fiil şeklinde gelebilirken, bunların haberleri dâima muzâri fiilden oluşan bir fiil cümlesi olmak zorundadır. Ve haberleri dâima كَادَ vb.nden sonra gelir.
Bu fiiller üçe ayrılmaktadır:
1. Yaklaşma fiilleri. ( (أَفْعَالُ الْمُقَارَبَةِ
2. Umut fiilleri. ( (أَفْعَالُ الرَّجَاءِ
3. Başlama fiilleri. ( (أَفْعَالُ الشُّرُوعِ
1. Yaklaşma Fiilleri
Bunlar bir işin meydana gelmesinin yaklaştığını ifade ederler. Türkçeye “ eyazdı, az kalsın…, az daha…, neredeyse…, mek üzereydi” vb. şekillerde tercüme edilirler.
Yaklaşma fiilleri üç tanedir :
كَادَ كَرَبَ أَ وشَ ك
: كَادَ
Bu fiilin hem mâzî hem de muzârisi ( يَكَادُ ) kullanılır. Çekimli olarak da kullanılmaktadırlar. Mâzî ve muzâri çekimi خَافَ يَخَا ف fiili gibidir. Haberinin başında أَنْ pek bulunmaz. كَادَ حَسنٌ يَبْكِي. Hasan az kaldı ağlayacaktı.
Burada حَسنٌ lafzı كَادَ nin ismi olarak merfû, يَبْكِي fiili de gizli bulunan fâili هو) ) ile birlikte onun haberidir ve cümlede mahallen (bulunduğu yer itibariyle) mansûbtur.
كَادَتِ الشَّمْسُ تَغْرُبُ . Güneş neredeyse batmıştı. Bu cümlede الشَّمْسُ lafzı müennes olduğu için كَادَتِ fiili de müennes olarak gelmiştir. كَادُوا يَفُوزُونَ فِي المسَُابَقةِ . Yarışmada az daha kazanıyorlardı.
Bu cümlede كَادُوا fiili çekimli olarak gelmiştir. Fiilin ismi sonundaki merfû muttasıl zamir olan cemi (çoğul) vâvı ( و) , haberi de يَفُوزُونَ fiil cümlesidir. كَادَ nin ismi çoğul olduğu için haberinde gelen muzâri fiil de çoğul olarak gelmiştir.
كِدْتُ أَسْقُطُ . Az kalsın düşecektim. كِدْنَا نَمًوتُ مِنْ فَرْطِ التَّعَبِ . Aşırı yorgunluktan neredeyse ölecektik. كَادُوا يَسْقُ طُونَ مِنَ الجِدَارِ . Az kalsın duvardan düşeceklerdi. Yukarıdaki üç cümleden ilkinde كَادَ nin ismi sonundaki merfû muttasıl zamir olan tâ ( تُ) zamiri, ikincisinde nâ ( نَا ) zamiri ve üçüncüsünde de çoğul vâvı ( و) dır. Haberleri ise kendilerinden sonraki fiil cümleleridir.
يَكَادُ المَطَرُ يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاء. Neredeyse/Hemen hemen yağmur yağmak üzere. Bu cümlede ise كَادَ nin muzârisi kullanılmıştır.
: كَرَبَ Bu fiil çekimsiz olarak sadece كَرَبَ şeklinde kullanılmaktadır. Muzârisi de kullanılmaz. Bunun da haberinin başında çoğunlukla أَنْ pek bulunmaz. Pratikte pek kullanılmadığı için bununla ilgili sadece bir örnekle yetineceğiz. كَرَبَ الْمَاءُ يَجْمُدُ . Su donmak üzere.
: أَوْشَكَ Bu fiilin hem mâzî hem de muzârisi ( يُوشِكُ ) kullanılır. Haberinin başında çoğunlukla أَنْ bulunur.
أَوْشَكَ الْمُتَسَابِقُ أَنْ يَفُوزَ . Yarışmacı az daha kazanacaktı.
أَوْشَكَتْ خَدِيجَةُ أنْ تَصِلَ . Hatice gelmek üzere.
أَوْشَكَ الْوَلَدُ أَنْ يَسْقُطَ مِنَ الشُّرْفَةِ . Çocuk az kalsın balkondan düşecekti.
يُوشِكُ عُثْمَانُ أَنْ يَحْصُلَ على الجَائزةِ . Osman neredeyse ödülü kazanacak.
يُوشِكُ الضُّيُوفُ أَنْ يَصِلُوا. Misafirler gelmek üzere.
Yukarıdaki örneklerde أَوْشَكَ nin ismi kendisinden sonraki merfû isimler, haberi أَنْ harfi ve peşinden gelen kısımdır ve hepsi bütün olarak nasb konumundadır. Son cümlede أَوْشَكَ nin ismi çoğul olduğu için haberindeki muzâri de çoğul olarak ( يَصِلُوا ) gelmiştir.