Yıl: 2012

  • İslama Hizmet Ödülleri Sahiplerini Buluyor

     

    Hz. Muhammed’in doğumunun 1441. senesi vesilesiyle “Kur’ân” konusu işleniyor.

    Âlemlerin Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.S.)’in hoşgörüsünü, herkesi mânâ bayrağı altında toplayan sevgisini idrak etmek amacıyla gerçekleştirilen geleneksel “Dost islâm’a Hizmet Ödülleri” gecesi, 4 Şubat 2011, Cumartesi günü istanbul Kongre Merkezi’nde saat 18.30’da gerçekleştirilecek.

    Cenan Eğitim Kültür ve Sağlık Vakfı, Türk Kadınları Kültür Derneği ile Altay Kültür Sanat Eğitim Vakfı tarafından müşterek olarak tertiplenen İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (S.A-S.)’in doğumunun 1441. gecesi vesilesiyle düzenlenen Dost Ödülleri gecesi, Diyânet işleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in konuşmasıyla açılacak.

    Bu sene sekizinci defa verilecek olan “Dost İslâm’a Hizmet Ödülü”nü yurtdışından “The Qur’an: A Biography” adlı kitabıyla ABD’den Prof Bruce Lavvrence’a verilecek.

    Bu yıl konunun Kur’ân olması nedeniyle birden fazla ödül verilmesi kararlaştırıldı. Sırasıyla Dost İslam’a Hizmet Ödüllerini alacak olanlar şunlar;

    • Elmalılı Hamdi Yazır adına ailesi

    • Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu

    • Kur’ân tilâvetinde Tayyar Altıkulaç’a takdim edilecek

    • HAT san’atında Hattat Aziz Efendi adına ailesine takdîm edilecek

    • TEZHİP san’atında Muhsin Demironat’ın torununa takdîm edilecek

    • CİLT san’atında İslâm Seken’e takdîm edilecek

    Program, kendilerini gecenin kutsiyetinden dolayı belirli bir isim ile adlandırmayan, hanende ve sazendelerin icrâ edeceği Lâ Edrî Konseri ile son bulacak.

    Dost İslam’a Hizmet Ödülleri

    4 Şubat 2012 Cumartesi

    Ödül Töreni: 18.30

    Giriş: Ücretsizdir / Halka açıktır

     

    Hz. Muhammed’in (s.a.s) doğumu vesilesiyle her yıl düzenlenen “Dost” İslâm’a Hizmet Ödülleri gecesinin sekizincisi bu yıl “Kur’an-ı Kerîm” başlığı altında 4 Şubat 2012 Cumartesi günü İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı‘nda gerçekleştirilecek.

     

    4 Şubat 2012 Cumartesi

    Saat: 18:30

    Yer: İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı (Davetiyelerde İstanbul Kongre Merkezi olarak geçmektedir fakat salonumuz değişmiştir)

     


    Program:

    Vakıflar adına Açılış Konuşması

    Diyanet İşleri Başkanımız muhterem Mehmet Görmez’in “Kur’an-ı Kerîm’in hakikati” konulu konuşması.

    Ödül takdimleri

    – Prof. Dr. Ali Bardakoğlu‘na yapmış olduğu hizmetler vesilesiyle 2012 Dost İslâm’a Hizmet Ödülü takdîm edilecektir.


    – Prof. Bruce Lawrence‘a, “The Qur’an: A Biography” isimli kitabı vesîlesiyle 2012 Dost İslâm’a Hizmet Ödülü takdîm edilecektir. 

    – Son devir tefsir alimlerinden Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır adına ailesine 2012 Dost İslâm’a Hizmet Ödülü takdîm edilecektir

    – Kur’an tilâveti ve erken dönem Kur’an’ları hususunda yaptıkları çalışmalar vesilesiyle Prof. Dr. Tayyar Altıkulaç’a 2012 Dost İslâm’a Hizmet Ödülü takdîm edilecektir.

    – Kur’an-ı Kerîm çevresinde şekillenen san’atlardan HAT san’atında Hattat Aziz Efendi adına ailesine 2012 Dost İslâm’a Hizmet Ödülü takdîm edilecektir.

    – Kur’an-ı Kerîm çevresinde şekillenen san’atlardan TEZHİP san’atında Muhsin Demironat adına ailesine 2012 Dost İslâm’a Hizmet Ödülü takdîm edilecektir

    – Kur’an-ı Kerîm çevresinde şekillenen san’atlardan CİLT san’atında İslâm Seçen‘e 2012 Dost İslâm’a Hizmet Ödülü takdîm edilecektir.

    Ara

    “Lâ Edrî” Tasavvuf Musıkisi Konseri

    Program genel katılıma açık ve ücretsizdir.

     

  • MHP Milletvekili Erdem den Mevlid Kandili konferansı

     

    Gölbaşı Belediyesi’nin Zübeyde Hanım Aile Yaşam Merkezi’nde gerçekleştireceği konferansın konuşmacısı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı, Ankara Milletvekili İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Erdem olacak. Zübeyde Hanım Aile Yaşam Merkezi’nde düzenlenecek konferans saat 14.00’de başlayacak.

    Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı, 3 Şubat Cuma akşamının Mevlid Kandili olduğunu hatırlatarak, bu önemli günde bir konferans düzenlediklerini bildirdi. Başkan Odabaşı, kandillerin, avuçların Allah’a açıldığı, gözlerin yaşardığı, ilahi esintilerin kalpleri okşadığı geceler olduğunu belirterek, “Bu ulvi gece münasebetiyle Gölbaşılıları bilgilendirmek amacıyla bir konferans düzenlemiş bulunuyoruz.” dedi.

  • Sizce Hz. Nuhun Gemisi Nerde ?

    Son dönemlerde Hz. Nuh’un gemisinin Ağrı’da olduğu iddiaları üzerine Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Bünyamin Açıkalın yaptığı araştırmayı gazetecilerle paylaştı. Doç. Dr. Açıkalın, “Şırnak Şehr-i Nuh ile özdeşleştiği için böyle bir çalışma yapmak istedim. Çalışmada tefsir literatürden yararlandım. Tefsir, Kuran-ı Kerim’in yorumlanmasıyla ilgili kaynaklardır. Eski zamanlardan beri yazılmış kaynaklar var. O kaynaklarda Hz. Nuh ile ilgili ne anlatılıyor? Benim gördüğüm tefsir
    kaynaklarında öncelikle tefsirlerde Kuran-ı Kerim’le ilgili ayeti kerime var. Gemi oturdu diyor. O oturma ile ilgili ayetin tefsirinde gördüğüm tefsirlerin büyük çoğunluğunda bu bölge tarif ediliyor. Tabii bu bölgeyi o dönemin coğrafi paylaşımında Ceziratü İbni Ömer diye geçiyor büyük çoğunluğunda. Tefsirlerde ‘İbni Ömer Cezirisi’ denilen bölge Cudi Dağı’dır. Hem bu klasik ilk dönem klasik tefsirlerde hem de çağdaş tefsirlerde de durum böyle. Son yazılan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan Kuran
    Yolu tefsiridir ki o tefsir gerçekten büyük bir emeğin mahsulüdür. Kuran Yolu tefsirinde de Cudi Dağı işaret ediliyor. Kendi tebliğimde de buna yer verdim. İkinci cildinde günümüzde Şırnak’ın Cizre ilçesinde bulunan Cizre’ye 17 km mesafede bulunan Cudi Dağı’dır deniyor. Diyanet İşyeri Başkanlığı’nca yayınlanan İslam ansiklopedisi var. Orada da Cudi maddesi geçiyor Ahmet Bedir hoca yazmış. İlgili olayın Cudi Dağı’nda geçtiğine dair bilgiler var. Olay çok eski tarihlerde olduğu için hiç kimse bu konuda
    kesinlikle buradadır diyemiyor. Tefsir kaynaklarında da başlangıçta Cudi Dağı’ndan bahsedilse de ikinci üçüncü rivayetlerde başka seçeneklerden de söz ediliyor. Bu dağın Lübnan’daki şu dağda olabilir bazıları Ağrı’da olabilir diyor. Kesinlik şu an için yok. Kimsenin şu anda ispat etmesi de mümkün değil. Ama tefsir literatüründeki kaynaklarda öncelikle Cudi dağı işaret ediliyor. Kuran-ı Kerim’de Cudi diye geçiyor geminin oturduğu dağ. Tevrat’ta ise Ararat dağı diye geçiyor. Bu Ağrı dağıdır. Günümüzde Ararat
    Dağı Ağrı diye meşhur olmuş ama eski dönemlerde coğrafi isimlendirmeler günümüzdeki gibi olmayabilir. Mesela tefsirlerden birinde Tevrat’ta geçen Ararat dağından yola çıkarak şöyle bir bilgi vermişler; eskiden Ararat denilen yer eskiden Şırnak ve çevresini de içine alan geniş bir Urartu Uygarlığı’nın sınırları içerisindeydi. Tevrat’ta geçen Ararat kavramı Ararat dağına oturdu demesi o zamanki Ararat ve Urartular dediğimiz bölge günümüzde Cudi dağını da içine alan bir coğrafyadır diyor tefsirlerden birisi.
    Deliller diyebileceğimiz emarelerde var. Mesela Hz. Nuh geminin oturmasından önce dua etmiş. Hz Nuh; ‘Yarabbi beni bereketli topraklara indir’ şeklinde duası var. Allah’u Teala’nın da Hz Peygamberin duasını kabul ettiği düşünülür. Onu toprağı bereketli bir yere indirmesi beklenir. Dolayısıyla Cudi dağına baktığımızda orada tarıma ve hayvancılığa elverişli bir alanın olması bu ‘Bereketli yere indir’ kavramı ile de örtüşüyor. Zaten ‘Cud’ kelimesi de kelime olarak incelendiğinde bereket manası var. Dolayısıyla
    bu da Nuh’un gemisinin bu bölgede oturduğuna dair bir emaredir. Bu bölgede halk arasında dolaşan birçok şey var. Yaşlılarla konuştuğumuzda Yoğurtçular isminde bir köy var. Orada eskilerin Nuh makamı diye bir yeri ziyaret ettikleri söyleniyor. Çok eskiden gelen bir gelenek ve söylenti var. Böyle bir olayın olmasa nesilden nesile aktarılmasa sadece bir söylenti olmaz. Ağrı dağı ile ilgili böyle bir şey var mı bilmiyorum” dedi.

    “BİZ KURAN’DA VERİLEN BİLGİLER NE ONU SÖYLÜYORUZ”
    Tefsirlerde anlatıldığına göre Hz. Nuh ile birlikte gemide 80 kişi olduğunun yazıldığını belirten Açıkalın, “Tufandan sonra 80 kişinin kurtulduğu söyleniyor. Dolayısıyla oradaki köyün Heştan yani 80 köyünün de Şırnak’ta olması da tefsirdeki bilgilerle uyuşuyor. Bununla ilgili çok sayıda da yayın var. Benim bildiğim şu ana kadar bu alanda bir arkeolojik çalışma yapılmamış. Temel problem Tevrat’ta Ararat diye geçiyor demesi. Tevrat’ta Gemi Cudi’ye oturdu demiyor. Hıristiyanlık mı doğru söylüyor, Kuran mı
    doğru söylüyor diye bir çekişme var. Hıristiyanlar Ağrı dağında olduğunu ispat etme gayretine düşmüşler Müslümanlar da Cudi dağına oturduğunu ispat etme gayretine düştüler gibi bir çekişme ortamı da doğmuş olabilir. Ama doğru ne ise odur. Biz Kuran’da verilen bilgiler ne onu söylüyoruz” dedi.
    Yahudilerin elinde bulunan eski Tevrat metinlerinde de geminin Cudi’ye oturduğuna dair bilgilerin yer aldığını aktaran Açıkalın, “Çağdaş Müfessirlerden Süleyman Ateş hocanın da biliyorsunuz Kuran-ı Kerim Medine’de peygamber efendimizin olduğu ortamda indi. O dönemde Medine’de Yahudiler var. O Yahudilerin ellerinde de Tevrat metinleri var. Süleyman hoca aslında Ararat geçtiğine de karşı çıkıyor Tevrat’ta. Çünkü tefsirinde belirtmiş bana da mantıklı geldi. Eğer Ararat yazıyor olsaydı o dönemde Yahudiler
    peygamber efendimize itiraz ederlerdi. Sizin Kuran’ınız doğru söylemiyor, bizim elimizdeki Tevrat metinlerinde Nuh’un Gemisi’nin Ararat’ta oturduğu yazıyor derlerdi. Yakup el Hamedi’nin kitabında Peygamber Efendimiz dönemindeki Yahudilerin elinde bulunan eski Tevrat metinlerinde de geminin Cudi’ye oturduğuna dair bilgiler yer alıyor. Ararat dağına oturduğuna dair tek bilgi Tevrat’ta var. Tefsirlerde Hz. Nuh’un tufandan sonraki hayatı ile ilgili de bilgi verilmiş. Ama bunda da bir netlik yok. Türbenin burada
    olması tarihi gerçeklerle uyuşuyor mu? O konuda bir şey söyleyemem, bir araştırmam olmadı. Ama bu durumda Cudi Dağı’nda olma ihtimalini güçlendiriyor. Tefsir literatüründe Hz. Nuh’un olayını anlattım. Nuh Tufanı’ndan öncesinden başlayarak niçin tufan oldu. Tufan esnasında ne oldu. Tufandan sonra nasıl oldu diye tefsir kaynakları da olay nasıl anlatılıyor. Kuran-ı Kerim’de bir ayet geçiyor, biz o Nuh’un gemisini geride kalanlar için bir delil bir işaret olarak terk ettik, bıraktık diye geçiyor. Bu ayeti
    kerimenin tefsirinde sahabe döneminde bile bazı sahabelerin biz gittik o geminin kalıntılarını gördük dedikleri var rivayetlerde. Hatta tebliğimi de bu şekilde bitirdim” şeklinde konuştu.


    “ALLAH İNSANLARIN ORAYI GEZİP GÖRMELERİNİ TAVSİYE EDİYOR”
    Geminin oturduğu yerin ziyarete açılmasının Allah’ın emri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Açıkalın, konuşmasını şöyle sürdürdü:
    “Bu Allah’u Teala’nın bir emridir. Buranın ziyarete açılması o gemini kalıntıları varsa açığa çıkarılması ve geriden gelenlerin ibret alıp Allah’ın büyüklüğünü anlamaları için oranın ziyarete açılması gerektiğine dair tefsir kaynakları var. Dolayısıyla Allah insanların orayı gezip görmelerini tavsiye ediyor. Bu tavsiye neticesinde aslında dolaylı da olsa bir emridir geminin oturduğu yerin ziyarete açılması. Olay, dolaylı olarak Allah’u Teala’nın bir buyruğu olarak değerlendirilebilir. Şu anda güvenlik
    sorunu nedeniyle ziyaret edilemiyor. Bu tefsir heyetin hazırladığı tefsirdir. Burada Şırnak’ın Cizre ilçesindeki yakınlarında bulunan Cudi Dağı’na oturmuş olduğu söyleniyor. İlgili tefsirlerde öncelikle Cudi Dağı’ndan bahsedildiğinde bu bölgenin anlatılması, Dicle Nehri’nin sözünün geçmesi, Kuran-ı Kerim’de Hz Nuh’un ‘Beni bereketli yere indir demesi üzerine bereketli toprakların burayı çağrıştırması anlatılır. Kazıların yapılması lazım bu konu burada efsane olmuş, Herkes geminin çivisini bulduk, parçalarını
    bulduk diyor bunların araştırılması lazım. Kesin bir yargıda bulunamıyor kimse çok eski tarihlerde olduğu için Ararat dağında bir dönem Japonlar araştırma yaptı ama onun sonuçları ne kadar kamuoyunu tatmin ettiği düşünülmelidir. İlmi hakikatler değişmez. Tefsirlerde öncelikle Cudi geçtiğinde Cizre’yi işaret etmeleri hakikatini kimse değiştiremez.”

  • Diyanetten Cemaat Atagi

    DİYANET İşler Başkanlığı’nın 2012-2016 hedefleri belirlendi. Diyanet şu anda Cuma namazına giden ve sayısı 18.757.740 olan cami cemaati ile vakit namazları için camilere giden 1.420.662 olan cemaatin sayısını arttırmayı planlarken, yayınlar ve elektronik sistem üzerinden de vatandaşları bilgilendirmeyi hedefledi. Yine Diyanet’in hedefleri arasında İSO kalite belgesi alınması, Diyanet TV açılması, çocuk çizgi filmleri yapılması bulunuyor. Diyanet’in stratejik planı şöyle:

    Toplumun din hizmeti sunulması gereken kesimlerine sunulan hizmetleri arttırmak. Camilere Cuma günleri gelen 18.757.740 kişi ile vakit namazları için camilere gelen 1.420.662 kişi, cami dersleri alan 41.827 kişinin sayısını arttırmak.

    Cezaevi ve hastanelerde 160 bin kişiye verilen din hizmeti sayısı 400 bin kişi ulaştırılacak.

    Evde bakıma muhtaç, engelli, yaşlı ve hastalara din hizmeti sunulacak.

    Şehirlerin uygun yerlerindeki camilerde başkanlık hizmet binalarında Diyanet Okuma Salonu adı altında salonlar oluşturulacak.

    Gençlere ve çocuklara yönelik yayın, internet yayıncılığı hizmetlerine ağırlık verilecek. İnternet ortamında kurulacak sitelerle çocuklara dönük hizmetler geliştirilecek. Çocuk çizgi filmi yapılacak.

    İnternetten, radyo ve televizyon aracılığıyla halkın dini bilgilenmesi sağlanacak.

    Kadınlara yönelik dini eserler, dini sorunlarını konu alan eserler hazırlanacak.

    Üniversite ve araştırma merkezleriyle işbirliği yapılarak, başkanlığın toplum birlik ve beraberliğine sunduğu katkıyı tez ve araştırma yapılmasını sağlanacak.

    Toplumsal problemlerin üzerinde kurumun etkin rol alması sağlanacak. Ahlaki yozlaşmayı önleyici çalışmalar yapılacak. İSO belgesi alınacak

    Stargazete

  • Diyanet 88 Yıllık Fetvaları Yeniliyor

    Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Raşit Küçük, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Dini Müşavere Heyeti ve Kurul’un, Diyanet’in kurulduğu yıllardan bugüne kadar binlerce soruyu ele alıp karara bağladığını söyledi.

    Ancak geçmişteki bir takım soru ve cevapların dilinin bugün için anlaşılır olmadığını ifade eden Küçük, bu soru ve yanıtlarının günümüz diline çevrilip, anlaşılır hale getirilmesi için çalışma başlattıklarını ifade etti.

    Küçük, Diyanet İşleri Başkanlığının başlangıcından bugüne kadar verilmiş bütün fetva niteliğindeki kararları çıkardıklarını belirterek, öncelikle bunların bilgisayara yüklendiğini dile getirdi.

    Bu kararların tanzimlerini de yaptıklarını anlatan Küçük, “Yani namaz, oruç, zekat, temizlik konuları, inanç, peygamberlik konuları, akide dediğimiz İslam’ın temel inanç esaslarıyla ilgili sorulara verilen yanıtlar gibi konulara ayırdık” diye konuştu.

    Komisyonlarının şu anda bu kararların bugünün diline çevrilmesi için çalıştıklarını ifade eden Küçük, kararların aslı bozulmadan sadece dilinin anlaşılır hale getirileceğini bildirdi.

    Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, komisyonların kararlara son şeklini vermesinin ardından gerek duyulanları okuyacağını belirten Küçük, ardından bu soru ve yanıtların internet üzerinden kamuoyunun bilgisine sunulacağını söyledi.

    Raşit Küçük, “Bu çalışmayı yapmamızın amacı, vatandaşlar, herhangi bir konuya, mesela namaz konusuna bakmak istediğinde, namazla ilgili ne kadar bilgi varsa, soru varsa, yanıtını görüp anlayabilsin” dedi.

    “900 soru tanzim edilerek hazır hale getirildi”

    Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, başkanıyla birlikte 16 üyesi olduğunu ve bu çalışmanın üyelerce yapıldığını dile getiren Küçük, şunları kaydetti:

    “Bu gerçekten büyük emek gerektiren bir çalışma. Arkadaşlarımız geçen hafta Antalya’da bununla ilgili çalışma yaptılar. 10 gün süreyle sabah 08.00’den saat 22.00’ye kadar çalışıp, yaklaşık 900 soruyu tanzim ederek hazır hale
    getirdiler. Ancak daha çok soru ve cevap var. Diğerlerini de kademe kademe hazır hale getireceğiz. Bu kadar çok soru ve cevabı anlaşılır hale getirip, kamuoyunun bilgisine sunmak çok kolay değil. Çünkü bir kişi tarafından okunup düzeltilmiyor, hepsi birlikte okuyup hazır hale getiriyor. Bu nedenle çalışmanın ne zaman tamamlanacağına dair tam bir süre veremiyoruz. Ancak önümüze koyduğumuz hedef en az 2-3 ay.”

  • Diyanet Yeterlik Yazılı Sınav Tarihini Açıkladı

     

    Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinden yapılan duyuruya göre, Kur’an kursu öğreticiliği, imam- hatiplik ve müezzin-kayyımlık unvanlarına ilk defa atanacaklar için düzenlenecek yeterlik sınavının tarihi 11 Mart olarak bildirildi. Yazılı yeterlilik sınavına başvuracak adayların öncelikle sınav ücretini belirlenen banka hesaplarına yatırmaları, daha sonra 1-21 Şubat tarihleri arasında Milli Eğitim Bakanlığı web sayfasında bulunan ‘Merkezi Sistem Sınavları’ bölümüne girerek başvuruda bulunmaları gerekiyor.

    İnsan Kaynakları Genel Müdürlüğü tarafından yapılan duyuruda, sınav konularıyla birlikte yeterlik sınavına hazırlananlar için önerilen kaynak eserler yer alıyor. Yapılacak yazılı ve sözlü yeterlik sınavında başarılı olanlar, sözleşmeli veya naklen personel alımlarına ve bu kadrolara yapılacak vekaleten atamalara başvurma hakkına sahip olacak.

    Halen kamu kurum ve kuruluşlarında devlet memuru olarak çalışanlar da duyuruda belirtilen şartları taşıması halinde sınava katılabilecek. 2011-2012 eğitim-öğretim yılında mezun olabilecek durumda olan öğrenciler de yeterlik yazılı sınavına girebilecek.

  • Diyanet 400 Somalili Öğrenciye İlahiyat Okutacak

    Diyanet
    İşleri Başkanlığı ile Türkiye Diyanet Vakfı (TDV),
    imam hatip liseleri, ilahiyat fakültesi ve Kur’an kurslarında
    eğitim verilmek
    üzere 100’ü kız 400 Somalili öğrenciyi 2
    Şubat’ta Türkiye’ye getirecek.

    Eğitim
    işbirliği ile ilgili bilgi veren Türkiye Diyanet
    Vakfı Genel Müdür Yardımcısı İsmail Palakoğlu,
    Somali’ye yönelik en önemli
    projelerinden birinin de eğitim faaliyeti olduğunu belirterek, bu
    kapsamda
    Somali’den öğrenci ve din görevlilerinin
    Türkiye’de eğitim alması için çalışma
    başlattıklarını söyledi.

    Organizasyonu
    Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte
    yaptıklarını ifade eden Palakoğlu, “3 ay önce Somali’nin her
    bölgesinden 3
    bine yakın öğrenciyle mülakatların
    gerçekleştirildi. Ardından Türkiye’ye
    getirilecek 400 öğrencinin tespit edildi” diye konuştu.

    Yenişafak’ın
    haberine göre, Palakoğlu, Somali’den 50 erkek
    öğrencinin vakfın bursuyla Samsun Ondokuz Mayıs
    Üniversitesi İlahiyat
    Fakültesi’nde eğitim göreceğini anlattı.

    50
    erkek öğrencinin de Kastamonu’daki yatılı bölge
    okullarında Türkçe hazırlık okuduktan sonra
    Türkiye’nin çeşitli illerindeki
    imam hatip liselerine kayıtlarının yaptırılacağını belirten Polakoğlu,
    şunları
    kaydetti: “100 kız öğrenci ise İstanbul’daki Kur’an kurslarına
    yerleştirilecek. Buradaki 1 yıllık Türk dili ve
    kültürel eğitimlerinin ardından,
    başarılı olmaları halinde çeşitli lise ve
    üniversitelerde eğitim
    görebilecekler.”

     

    BAŞARILI
    OLANLAR ÜNİVERSİTEYE

    Öğrencilerin
    geliş, gidiş ücretleri ve her türlü iaşe
    masrafının vakıfları tarafından karşılanacağını dile getiren Palakoğlu,
    ‘Temel
    hedefimiz, öğrencilerin lise, lisans, yüksek lisans
    ve doktora eğitimlerini
    tamamladıktan sonra ülkelerinde dönerek, din işleri
    konusunda kendi ülkelerine,
    insanlarına hizmet etmelerini sağlamak” dedi.

    Palakoğlu,
    öğrenci ve din görevlilerinin Esenboğa
    Havalimanı’nda resmi törenle karşılanacağını ve aynı
    gün otobüslerle eğitim
    görecekleri illere yolcu edileceklerini kaydetti. Somali’de
    görev yapan müftü,
    Kur’an kursu hocası ve imamlardan oluşan 40 kişilik grubun
    Türkiye’ye
    getirilerek, Konya’daki eğitim merkezlerinde hizmet içi
    eğitime tabi tutulacağını
    bildirdi.

     


  • İlem İhtisas Programı Başvuruları

    İlmi Etüdler Derneği’nin akademik çalışmalarda bulunmak isteyen lisansüstü öğ¬rencileri için hazırladığı İLEM İhtisas Programı 2012 Bahar dönemi başvuruları başladı.

    İlmi geleneğimizi sürdüren ilim adamlarının yetişmesi¬ne zemin oluşturmak gayesiyle on yıldır ilmi çalış-malar yapan İLEM’de ihtisas çalışmaları dersler, okuma grupları, atölyeler ve eğitimlerle genişletildi.

    Programın başvuruları 08 Şubat tarihine kadar dernek merkezimizden ve www.ilmietudler.org adresinden yapılabilecek. Başvuruların ardından yapılacak değerlendirme sonucunda sınırlı sayıda katılımcı programa devam edebilecek. Yeni dönem katılımcıları 10 Şubat tarihinde ilan edilecek. İLEM İhtisas Programı Bahar dönemi 11 Şubat tarihinde başlayacak.
    İhti¬sas programı ile katılımcıların alanlarındaki ilmî birikim ve tecrübelerini olgunlaştırmaları hedeflemektedir. Bu çerçevede 2012 Bahar İhtisas Programı’nda dokuz semi¬ner, dokuz okuma grubu yer almaktadır. Katılımcılar seminer ve okuma gruplarından istediklerine talep edilen şartlara uygun oldukları takdirde katılabilecekler.

    İhtisas seminerlerinde çeşitli alanlarda ilmi konular ele alınacaktır. Bu alanlarda çalışmalar yapan kişilerin de¬vam edeceği bu seminerlerde eleştirel bir bakışın ve bi¬rikimin oluşturulması hedeflenmektedir. Alanında uz¬man isimlerin yürüteceği okuma gruplarında ise klasik isimler ve eserler çerçevesinde temel bir ilmi birikimin oluşturulması amaçlanmaktadır.

    İlmi Etüdler Derneğinde şubat ayında başlayacak olan ihtisas programı ile katılımcıların alanlarındaki ilmî birikim ve tecrübelerini olgunlaştırmaları hedeflemektedir. 2012 Bahar İhtisas programında dokuz seminer, dokuz okuma grubu yer almaktadır.
    Çeşitli alanlarda çalışmalar yapan kişilerin devam edeceği ihtisas seminerlerinde eleştirel bir bakışın ve birikimin oluşturulması hedeflenmektedir. Alanında uzman isimlerin yürüteceği okuma gruplarında ise klasik isimler ve eserler çerçevesinde temel bir ilmi birikimin oluşturulması amaçlanmaktadır.
    2012 Bahar döneminden itibaren çalışmalarına yeni formatıyla devam edecek olan ihtisas programına lisansüstü düzeydeki öğrencilerin katılımı beklenmektedir

    İlmi Etüdler Derneğinde şubat ayında başlayacak olan ihtisas programı ile katılımcıların alanlarındaki ilmî birikim ve tecrübelerini olgunlaştırmaları hedeflemektedir. 2012 Bahar İhtisas programında dokuz seminer, dokuz okuma grubu yer almaktadır.
    Çeşitli alanlarda çalışmalar yapan kişilerin devam edeceği ihtisas seminerlerinde eleştirel bir bakışın ve birikimin oluşturulması hedeflenmektedir. Alanında uzman isimlerin yürüteceği okuma gruplarında ise klasik isimler ve eserler çerçevesinde temel bir ilmi birikimin oluşturulması amaçlanmaktadır.
    2012 Bahar döneminden itibaren çalışmalarına yeni formatıyla devam edecek olan ihtisas programına lisansüstü düzeydeki öğrencilerin katılımı beklenmektedir.

    İhtisas Dersleri Okuma Grupları ve Atölyeler
    Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya, İslam Siyaset Teorisi Hegel Okumaları: Phenomenology of Spirit, Prof. Dr. Tahsin Görgün
    Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu, Tarih Yöntemi Füsusu-l Hikem Okumaları, Doç. Dr. Ekrem Demirli
    Doç. Dr. Recep Alpyağıl, Metinlerle Türkiye’nin Felsefi Gelen-ek-i El-İşarat ve-t Tenbihat Okumaları, Yrd. Doç. Dr. Ömer Türker
    Dr. Pehlül Düzenli, Osmanlı Hukuk Tarihine Giriş Karl Marx Okumaları, Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sunar
    Yrd. Doç. Dr. Berat Açıl, Osmanlı’da Bilgi ve Zihniyet Turgut Cansever Okumaları, Yrd. Doç. Dr. Murat Şentürk
    Yrd. Doç. Dr. Lütfi Sunar, Sosyal Teoride “Öteki” İslam Hukuku Kanunlaştırma Atölyesi, Hamdi Çilingir
    Yrd. Doç. Dr. Süleyman Elik, Ortadoğu’da Dış Politika Çağdaş İletişim Kuramları Atölyesi, Yusuf Ziya Gökçek
    Dr. A. Cüneyt Köksal, İslam Düşüncesinde Akıl Tecrid-i Sarih Okumaları, İslam Düşüncesi Çalışma Grubu
    Owais Khan, Political Theology Politik Edebiyat Okumaları, Politik Edebiyat Çalışma Grubu

    .

    İletişim
    Sedat Doğan
    E-posta: bilgi@ilmietudler.org
    Tel: 0(216) 310 43 18 – 0(507) 769 02 51
    Adres: Halk Caddesi Türbe Kapısı Sokak Hektaş İş Merkezi No: 13/4 Üsküdar İstanbul

  • İslamdaki Uygulamalar Laikliği Birkaç Kez Katlar

    2011 Mayısı’nda Ukrayna’da, Kasım’da ise Karadağ’da NATO toplantılarına çağırdılar; bu söyleşide anlattıklarını onlara da anlattı. Din ve şiddet arasındaki ilişkiyi; dinin radikal örgütlerce istismar edilen terimlerini; gençleri radikalleştiren Batı’nın kültürel şiddetinden bahsetti.
    Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı başkanlığı ve İngilizce İlahiyat Bölüm başkanlığını yürüten Prof. Şaban Ali Düzgün konuğumuz. “Din, Birey ve Toplum,” “Sosyal Teoloji: İnsanın Yeryüzü Serüveni,” “İnsan Hakları Eğitimi,” “Allah Tabiat ve Tarih,” “Varlık ve Bilgi: Aydınlanmanın Keşif Araçları,” “Çağdaş Dünyada Din ve Dindarlar,” “Dini Düşünceyi Yeniden İnşa Alanları” adlı kitapların yazarı olan Düzgün, son olarak “Mâturidi’nin Düşünce Dünyası” adlı bir de derleme hazırladı…
    Şaban Ali Düzgün’ü ilk kez Habertürk’teki Türkiye’nin Nabzı programında dinledim. Aklımda bir soru vardı, onu konuşmak için Ankara’ya gittim… Ve özelde İslam’ın genelde de din ve ahlâkın farklı yönlerini ondan dinlemeye başladım. Şimdi söz onda…

    Biz okullarda yıllardır Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi okutuyoruz. Uzun süredir aklıma takılan bir şey var: Dinsiz ahlâk olmuyor mu? Ahlâk ve din birbirinden ayrılmaz iki parça mıdır? Ve ayrılmaması sakıncalı mı?
    Ahlâk bir değerler sistemi öneriyor size. Köken itibarıyla bakarsanız, Yunanca ‘ethos’ ya da Latince ‘moral’ aynı terimler. Ethos size güvenli oturacağınız bir yer, mahal veriyor. Diyelim şu oda bizim mekânımız, ethos burası. Burada güvenli oturabilmemiz için bazı zihinsel gereksinimlere ihtiyacımız var. Mesela tavanın üzerimize çökmeyeceği gibi. Bu bir güven unsuru. Toplu halde yaşarken sizden bana bir zarar gelmeyeceğine dair, alışveriş yaparken bir haksızlığa ya da yönetilirken bir kayırmacılığa uğramayacağınıza dair bir değerler sistemini size mutlaka birileri önerir. Bunu siyaset önerirse siyasetin ahlâkı olur, din önerirse dinin ahlâkı. Yani aslında ahlâk, bir ruh gibi. Dinin içine girebilir, dinin ruhu olur; siyasetin içine girebilir, siyasetin ruhu olur, ekonominin içine girerse ekonominin ruhu olur. Mesela “bırakınız geçsinler bırakınız yapsınlar” diyen liberal şunu söylüyor aslında: İnsanı tek başına bıraktığınız zaman ahlâklı davranabilir. Neden? Çünkü doğuştan bu yeteneğe sahiptir.
    İnsanın doğasında var yani ahlâk?..
    Bunun adı doğal ahlâk teorisidir. İnsana din veya bir ahlâk teorisi herhangi bir şey söylemeden de insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir. Doğal ahlâk teorisi aynı zamanda benim de şahsi kanaatimdir. İnsan doğuştan bunu bilir.

    “AHLÂK EŞİTTİR DİN, DİN EŞİTTİR AKIL”
    Dolayısıyla ahlâkı her zaman dinle özdeşleştirmenin de bir mânası yoktur…
    Mânası var. Sizdeki değerler zamanla küllenebilir, üstü kapanabilir, içinde bulunduğunuz toplum tarafından boğulabilir. O değerler sizde gelişemez olur. Bunu size sürekli hatırlatan bir kaynak olarak din var. Şöyle düşünün. Sabah evden çıktınız ve bir kedinin donmakta olduğunu gördünüz. Onu kurtarmanız için hukuki bir yaptırım yok. Hiçkimse “kediyi neden bıraktın gittin” demez size. Fakat din veya bir ahlâk sistemi şunu söyleyebilir: Bütün canlılar, içinde yaşadığımız evrenin bir parçasıdır. İnsansanız ve vicdanınız varsa bu canlıyı bırakıp gidemezsiniz. Bir yaptırımı yok bunun. Ama onu bıraktığınız zaman size görünmeyen bir gücün bunu soralabileceği eğer size bir değer olarak yerleştirildiyse, bu sizin o kediyi bırakıp gitmenizi engelliyor. Ekonomideki “görünmez el” teorisi gibi, dinde de görünmez bir güç sürekli o ahlâki değerlerin aktif kalmasını, canlı durmasını sağlıyor. İmam Mâturidi Türkiye, Pakistan, Hindistan, Endonezya gibi ülkelerde imam olarak kabul edilen bir Türk âlim. Şunu söylüyor: Ahlâk eşittir din, din eşittir rasyonalite, akıl. Ahlâken keşfettiğiniz her şey dinin size önerdiği şeylerdir, din olarak keşfettiğiniz şeyler aklınızla keşfedebileceğiniz şeylerdir. Yani aslında bunlar birbirinden farklı şeyler söylemiyor. Din dediğiniz nedir? Ahlâk dediğiniz nedir? Örnek: Adam öldürmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın. Bunu din demese, kötü olduğunu biz bilmez miyiz? Biliriz. Fakat bildiğimizi yapıp yapmama konusunda…
    Din bize baskı mı kuruyor?..
    Aynen. Onun için şunu söyleriz: Değerlerin keşfi aklidir, yapılması dinidir. Ve o iradeyle alâkalıdır. Yani din, insanın aklını eğitmeye, aklıyla keşfedemeyeceği şeyleri insana vermeye gelmiyor. Neye geliyor? Aklıyla keşfettiklerini iradesiyle de istemesini sağlamaya geliyor. Yani bir yaptırım gücü var, yoksa keşifle ilgili bir sıkıntı yok.
    Peki dinsiz biri çoğunlukla ahlâksız mıdır o zaman?
    Bir adam dinine bağlı değilse, bu adamın ahlâki değerleri yoktur, diyemeyiz. Bir insanın dinle bağlantısının olmaması ahlâken ne gibi sorunlar çıkarır? Bu soruyu tarihsel bir örnek üzerinden cevaplayalım. II. Dünya Savaşı’nda, Nazi toplama kamplarında bir kısım insanların kendilerini hemen bıraktığı, depresyona girdiği, teslim olduğu, intihar ettiği; bir kısım insanların ise sonuna kadar direndiği tespit ediliyor. Bir grupla bağı olan, bir dinle kendisini irtibatlandıran insanlarda kendini bırakma ve vazgeçme oranı çok daha düşük çıkıyor. Bir ateist veya dinle doğrudan alâkası olmayan biri ahlâklı olabilir. Fakat bu hayat sadece ahlâki değerleri keşifle ilgili değil, sizi ayakta tutacak ahlâki değerleri uygulamakla da ilgili. Bir dine ait olmak öncelikle onun kocaman geçmişine, kültürüne sahip olmak demektir. O gelenek sizi kök olarak tarihe bağlar. Tek fertsiniz ve hiç yokken, birden dine ait olunca kocaman bir gelenek sizin oluyor. Sonra o geleneğin size vadettiği gelecek sizin oluyor birden. Tek başınıza olduğunuzda kendinizi anlamlandırmakta zorluk çekebilirsiniz. Ama sağlam bir gruba, sağlam bir dine bağlıysanız durum farklı olur. Burası riskli bir alan, çünkü “iman insana kötü şeyler de emreder”; ayet-i kerimedir. İyi şeyleri emreden, tipolojisi sağlam, yani tarihe sağlam karakterler kazandırmış bir dine ait olduğunuz zaman çok sağlam bir kökünüz ve o kökün vadettiği bir gelecek var demektir. Bu anlamda kişinin dindar olması, yani ahlâkın dinle beraber olması, kişinin tek başına kalma riskini ortadan kaldırır. Onun için diyorum ki, bir insan ahlâki ilkeleri, prensipleri, değerleri doğası gereği, doğal ahlâk gereği keşfedebilir, burada sorun yok. Fakat hayatta karşılaştığı risklere, sıkıntılara direnç göstermesi noktasında bu keşif tek başına yetmez. Bu değerlerin korunaklı hale gelmesi için bir kılıfa daha sarılması gerekir. Din orada inanılmaz bir destektir.

    “DİN FARKIMIZ YOK ŞERİAT FARKIMIZ VAR”
    Farklı dinler var; bu dinlerin ahlâki söylemleri de çok birbirinden farklı değil…
    Değil. Hiç değil.
    Dolayısıyla beni onlardan dini olarak ayıran bir kimlik varsa da, ahlâki olarak ayıran bir şey yok…
    Din olarak da ayırmıyor… Dedim ya, din, ahlâk ve rasyonalite (aklılik) Mâturidi düşüncesinde eşitleniyor. Bizim Yahudiler’den veya Hıristiyanlar’dan farkımız din farkı değil, şeriat farkı. Din diyor ki, öldürmeyeceksin, ahlâk da öyle diyor, akıl da. Peki bir adam öldürdü Yahudi, o zaman “kısasa kısas” diyor. Müslümanlar diyor ki, “isterse affedebilir, tazminat isteyebilir.” Bakın öldürmeyeceksinde eşitiz, öldürme durumunda verilecek cezada farklıyız. Buna şeriat deniyor.
    Yani fark dinde değil o kuralların uygulanmasında.
    Öyle. Dinler arasında kesinlikle temel ilkelerde, -ki biz ona din diyoruz- asla bir farklılık yok. Bütün peygamberler temel ilkeleri koymak için gelmiştir. Fakat şeriat dediğimiz hukuki kısımlarda hepsi arasında değişiklik var. Ve değişiklik olması da gerekir, ayet-i kerimeler var. Mesela “Nuh’un yedi yasası” derler, Mani’nin beş yasası, Musa’nın Yahudiler’e göre 10 emri, bize göre -Kuran’da dokuz geçiyor- dokuz emri. Hepsinde bildiğimiz temel ahlâki ilkeler var. Sıradan bir insanı çevir, “bana ahlâki ilkeleri say” de, onları sayacaktır. Orada hiçbir farklılık yok. Müslümanlar’ın ise bir avantajı var, bir bütüncüllük var bizde.

    “EVRENSELLİK İMANIMIZIN ZORUNLU BİR PARÇASI”
    Son din olmaktan kaynaklanan bir avantaj mı?
    Ondan da kaynaklı. Nedir? Mesela bir Müslüman bütün peygamberlere, bütün kitaplara inanır. İnanmak zorundadır. Bu aslında evrenselliğin temelidir. Yani benim kendi tekelime aldığım bir hakikat iddiam yok. Hakikat evrenseldir, herkese aittir ve ben başkası tarafından keşfedilen hakikate de, ne istiyorsa hazırım. Bu kolay bir şey değil. Çünkü dinler aralarında tekelcilik münakaşası yapar.
    Rekabet vardır aralarında…
    Evet. Dinler arasındaki rekabet çok kötü. Kuran-ı Kerim bu mantığı yıkmak için diyor ki, “bütün peygamberlere, bütün kitaplara inanıyoruz, aralarında hiçbir fark gözetmiyoruz.” Bu bütünlük kavramı kaçırılıyor, hiç dikkat edilmiyor. Bütünlük kavramı evrensellik demektir ve o evrensellik imanımızın zorunlu bir parçasıdır. Şöyle sorular oluyor: Efendim Batı’dan Doğu’dan, başka dinden gelen çok güzel ilkeler var, bunları almanın bir sakıncası var mı? Bu saçma bir soru. Alman gerektiğini din söylüyor. O bütüncüllük var, onlar senin peygamberin, İsa peygamberimiz diyoruz, Musa öyle, o değerlere bu şekilde kucak açıyoruz. Bu müthiş bir evrensellik temelidir.
    Siz aslında ideal olandan bahsediyorsunuz ama çok da söylediğiniz gibi değil dünya…
    Ben kişisel olarak böyleyim ve böyle olması gerektiğine inanıyorum.
    Ama gerçek dünyada bir sürü sıkıntı var. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi’ni tek bir derste okutmak, insanlara sanki diğer dinlerdeki insanlar ahlâksızmış dersi vermek gibi değil mi?
    Haklısınız. Almanya’da din dersi değil, etik dersi var, okullarda zorunlu.

    “İSLAM ‘İYİ İNSAN’ PROJESİDİR”
    Ama sanıyorum dini anlamda baktığımızda Hıristiyanlık’ta etik, Müslümanlık’ta ahlâkın kapsadığından çok daha fazla şeyi kapsıyor…
    Etik dediğimiz, varlıklar arasındaki ilişkileri de tartışan bir şey, sadece ilkeler ve kurallar değil. Ama mesele şu: Etik adı altında verilen şey aslında davranış normlarıdır. İtiraz noktası şu olmalı: Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinin şöyle içeriklendirilmesinin ne mahsuru olabilir? Hiç. Yahudi, Hıristiyan, Budist, Alevi, Sünni, hiç farketmez… Evrenseldik hani? Bütüne bakıyorduk? Oralarda iyi olarak keşfedilen, insanları sürekli iyiye, doğruya, estet olana yönlendirecek hangi değer varsa, nereden geldiğine asla bakamazsınız, o değeri alıp oraya koyacaksınız ve insanlara okutacaksınız. Maksat İslam’ın ‘iyi insan’ projesidir. Çünkü İslam ‘iyi insan’ projesidir. Bu projeye hizmet edecek hangi temelde kim ne söylüyorsa söylesin, onun kökenini sorgulamak bizim işimiz değil. Yani ‘ne’ denildiğine bakacağız ‘kimin’ dediğine bakmayacağız. ‘Kim’lik tartışması ile ‘ne’lik tartışmasıdır bu mesele. Kimlik tartışması bölünmeye götürür. Sünni kimliği, Alevi kimliği, Caferi kimliği hakikati ve ‘ne’liği soluklaştırır. Biz ‘ne’likle alâkalıyız. O nedir? Hakikat ne ifade ediyor? Size bir değer yüklüyor. O kitaplara gelirsek… Yıllardır Türkiye enerjisini bu çerçevede boşuna harcıyor. Tamamen usulle, yöntemle ilgili bir şeydir. Denir ki, vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir. Yani bir yere varamayışımız yöntemsizliğimizdendir. ‘Ne’lik üzerinde durulsa, bunu çözeriz. Kaynak nereden gelirse gelsin hiç bakma, üzerinde durma, adını yazma aşağıya…
    Kimin yaptığı önemli değil.
    Hiç önemli değil. Yani şöyle düşünün. Kant’ın bir mottosu ile Hz. Peygamber’in bir sözü o kadar birbirine uyar ki… Diyor ki Kant, “Öyle davran ki, davranışını başkasına tavsiye edebilesin.” Bir hırsız hırsızlığı çocuğuna, dostlarına tavsiye edemez. Bu altın kuraldır aynı zamanda. Hz. Peygamber’in bu yönde söylediği öyle şeyler var ki… Mesela “Size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de öyle davranın.” Toplumsal yaşam için, değer üretmek için bundan daha kucaklayıcı ve güven verici bir şey olabilir mi? Kant’tan da gelse doğru bu. Altına Kant yazma, adamın söylediği muhteşem. Hz. Peygamber’den de gelse doğru. Yazma altına Hz. Muhammed’i, bu doğru. ‘Ne’liğe bakalım, ‘kim’den geldiğine değil…

    “KİMLİK İSLAMI BÖLÜCÜDÜR”
    Ama maalesef öyle olmuyor, ‘kim’lik çatışmaya götürüyor çoğunlukla…
    Kimlik bölücüdür. Bunun altı çizilmeli. ‘Hakikat İslamı’ ile ‘kimlik İslamı’ ayrımı yapılır. Hakikat İslamı, hakikatın peşinde olan, doğruyu ortaya koymaya çalışan bir İslam. Bu, sizinle hakikat ortak  paydasının peşine kim düşerse kolunuza girmesi demektir. Kimlik İslamı ise bölücüdür. Siz kimsiniz? Ahmet, Ali, ben Can. Biz farklıyız. Ama söylenen sözün kimliği olmaz, hakikati olur. Ve hakikate ya uyar ya uymaz. Kimlik olarak bakarsan dünyada binlerce kimlik çıkarırsın ve bölersin. Hakikat olarak bakarsan bunu yapamazsın.
    İslam’da sizin bu söylediğinizi vurgulayan bir ayet var mı?
    Ayet-i Kerime var, ehl-i kitaba (Not: İslam literatüründe Yahudiler ve Hıristiyanlar için kullanılır) söylüyor. Ehl-i Kitap’tan benim kastım ikidir. Büyük ‘K’ ile yazılan kitap, Yahudiler’i, Hıristiyanlar’ı, yani din sahiplerini kasteder. Kitap küçük ‘k’ ile yazıldığında ise kitabi olanı, yani medeni olanı, kendisiyle oturup konuşabileceğimiz herkesi kapsar. Kuran’ın ehl-i kitaba çağrısı var, diyor ki: “Ey medeni olanlar, ey kendisini bir dinle irtibatlandıranlar, gelin ortak olan bir kelimede, ortak olan bir şeyde buluşalım.” Ortaklık çağrısı bu. Oysa bu ayetten habersizseniz “Kuran-ı Kerim, Yahudiler’i, Hıristiyanlar’ı dost edinmeyin diyor” dersiniz. Böyle bir şey demiyor! ‘Dost’ dedikleri ‘veli’ kelimesi, velayet. Yani ‘Bütün işinizi gücünüzü onlara teslim etmeyin’ diyor. Uluslararası ilişkilerle ilgili bir kuraldır bu. Uluslararası ilişkilerde kim kime neyini teslim ediyor? Ama onu ‘dost edinmeyin’ diye yanlış tercüme ediyorlar. Kuran-ı Kerim “Ey Yahudiler, Hıristiyanlar, medeni olanlar gelin, ortak bir şey yapalım” diyor. Oysa reel olarak bir Müslüman’ın bir Hıristiyan’la, bir Yahudi’yle bırak uzaktakileri, kendi toprağımızdakilerle oturup ortak bir arayışa girme basiretini kaybedeli çok oldu. Sebebi de bu kimlik tutumu. Kuran-ı Kerim’in emridir, “Aramızda ortak olana gelin” diyor. Hakikat arayışını Kuran-ı Kerim kimsenin tekeline vermiyor. Yahudi’de de olabilir, Budist de. Ortak olan bir şeyi arayın. Bu işte ‘ne’lik dediğimiz hakikat arayışıdır. ‘Kim’lik maalesef uzun vadede bölüp parçalıyor ve sizin elinizin altında olan, sizin kendi kimliğinizi tanımlayan yapıcı taş olduğu için en değerli hale geliyor. Aslında öyle değil.
    Tamam, dinin kendi özünde bir bölücülük falan yok. Ama uygulanışında veya en azından algılanışında çıkan bir sorun var. Farklı dinlere sahip olanlar hâlâ bu yüzden birbirini öldürüyor.
    Felâket.

    “PEYGAMBERİN ORDUSUNDA MÜŞRİKLER DE VARDI”
    Madem ahlâk daha evrensel bir şey ve bütün dinlerde var, biz bunun üzerine gidelim ve bunu öğretelim o zaman?..
    Dinlerin ve dine mensup kişilerin kimliğini öne çıkararak diğerlerini öteki konumuna düşüren herhangi bir öğretim yönteminin, dinin birleştirici ve bütünleştirici, ortak hakikate çağırıcı mesajını kulak arkası ettiği doğru, ona katılıyorum. Ama dindarların Kuran’ın mesajını görmemeleri gibi bir sorun var ortada. Size şu kadarını söyleyim: Medine’de Hz. Peygamber’in komuta ettiği orduda asker olarak müşrikler var. Hıristiyan, Yahudi, Müslüman askerler var. Bunlar beraber yaşıyorlar ve herkese tek bir kelimeyle hitap ediliyor. Ümmet tabiri siyasi bir tanımdır ve vatandaş demektir. Herkese vatandaş adını veriyor, herkes eşit haklara sahip…
    Ümmet vatandaş demek midir? Biz hep İslam ümmetinden bahsedildiğini duyduk.
    Yanlış kullanım. Kuran’da ‘millet’ tabiri dini içeriklidir, ‘ümmet’ tabiri siyasi bir tanımlamadır. Peygamber Medine Vesikası’nda ‘ümmet’i vatandaş anlamında kullanıyor. Herkes kendi işinde gücündedir. Savaşa gitmek gibi ortak problemlerde herkes biraraya gelir. Peygamber bunu bu şekilde organize etmiş ama haberi yok kimsenin. Yalnız dine fatura kesmek doğru değil. Çünkü bizim ahlâk üzerinden yapacağımız birçok faaliyeti din üzerinden yapmamızın şöyle bir faydası var. Kabul edelim etmeyelim, dinin aurası, çekim alanı çok geniştir. Mesela August Comte varolan dinlere karşı çıkıyor ama “Pozitivizmin İlmihali” diye bir kitap yazıyor. Pozitivist adam, mevcut dinleri reddediyor ve “yeni bir din kuracağız, böyle olmaz” diyor. Kurduğu dinin de kitabını yazıyor. Bunu herkes görüyor. En iyisi dinin içeriden ‘reconstruction’u… Muhammet İkbal’in dediği gibi, ‘yeniden inşası’. Döküldü gerçekten. 1400’lü yıllar Yahudilik’te, Hıristiyanlık’ta tarihsel olarak hep reformasyon yıllarıdır. 1400’lere geldikleri zaman Yahudiler’de bir sürü mezhep çıktı. Hıristiyanlık’ta protestanlık, reformasyon, yenileşme hareketleri 1400’lü yıllarda meydana geldi. İslam da 1400’lü yıllarını yaşıyor şu anda. Neden böyle? Uzun bir süreç geçince içten çökmeler oluyor. Temel sütunlar bir şekilde aşağı indiriliyor insanlar tarafından ve yeniden inşa edilmesi gerekiyor… Yeniden inşayı dinin içinde kalarak yaparsanız bir kabul görür. Onun için dışarıdan bir müdahaleyi din kendisi kabul etmiyor, dindarlar da kabul etmiyor.

    “KÂBE’NİN ANAHTARI BİR MÜŞRİK’E VERİLDİ”
    Biraz daha açalım mı, o çöken şeyler ne?
    Mesela farklı dinlerden, farklı kültürlerden insanlara nasıl muamele edeceğimiz konusunda rotamızı şaşırdık.
    Yani artık Kuran’da söylenenden bambaşka bir şey yapıyoruz.
    Bambaşka bir şey yapıyoruz… Kuran’da bir tolerans, bunun da ötesinde bir saygı kültürü var. Öyle bir örnek var ki bunu anlatsanız insan ‘nasıl olur’ der. Maide Suresi ikinci ayetinde anlatılıyor. Hz. Peygamberimiz Mekke’yi fethetmiş muzaffer bir komutan. Neydi Peygamber’in amacı? Mekke’yi, Kâbe’yi putlardan temizlemek. Temizlendi, herşey oldu. Fakat Kâbe’nin anahtarı elinde olan bir adam var, adı Şeybe. Bu adam müşrik. Peygamberimiz bu adamın elinden anahtarı alıyor, amcası olan Abdullah İbn-i Abbas’a veriyor, “Bundan sonra bu işi sana veriyorum” diyor. Sonra Ayet-i Kerime geliyor, diyor ki “İşleri ehline verin.” Nasıl olur? Adam müşrik! Adam müşrik olduğu halde Kuran-ı Kerim diyor ki, “Orayı fethetmiş, temizlemiş olabilirsiniz ama o işin ehli o adamdır, verin anahtarı adama.” Abdullah İbn-i Abbas’tan alınıyor anahtarlar, Şeybe’ye veriliyor tekrar. Şeybe şok oluyor, bu nedir diyor. “Bunu en iyi sen yaparsın, lâyık olan sensin” diyorlar. “Öyleyse,” diyor Şeybe, “Ben Müslüman olurum daha iyi…”
    Eğer sizin doğrunuz buysa…
    Evet. “Burayı fethettiniz, her şeyi yaptınız ama Kâbe’yi bir müşrike teslim ediyorsunuz, benim hafsalam almaz bunu” diyor ve Müslüman oluyor. Bir başka örnek yine Kâbe’yle ilgili. Kâbe Müslümanlar için en kutsal yer. Mekke yeniden ele geçirildikten sonra müşriklerden bir grup gelip  “biz yine eskiden yaptığımız gibi Kâbe’nin etrafını tavaf edeceğiz” diyor, “Müslüman değiliz, müşrikiz ve bu ibadet hakkımızdır.” Millet ‘hoppala’ diyor, var mı öyle bir şey? Bundan sonra Kâbe tertemiz ve bizim diyorlar. Ama Maide Suresi’ndeki ayet şöyle: Kendi Rablerinin rızası için Kâbe’ye gelip ibadet etmek isteyenlere engel çıkarmayın. Bakar mısınız… Mekke sizin, Kâbe sizin ama ayet “bırakın ibadetlerini yapsınlar” diyor. Bu anlayış, laikliği, çoğulculuğu, herşeyi aşan bir anlayış. Bunun bir benzeri yok. En güçlü sizsiniz ve bir grup insan gelip “biz bunu yapacağız” diyor. Ayet “izin verin yapsın, ellemeyin, dokunmayın” diyor.. Bunun bir örneği ne Batı’da var ne bu kültürde. Bunu kaybettik.

    “İSLAM’DAKİ UYGULAMALAR LAİKLİĞİ BİRKAÇ KEZ KATLAR”
    Söylediğinizden şunu anlıyorum Şimdi bir laiklik tartışması var. Laiklik benimsenmiyor, dine aykırı olduğu düşünülüyor diyelim. Fakat orada kavram dışardan ithal olduğu için sıkıntı doğuyor. Halbuki dinin içinde bu var zaten.
    Dinin bu uygulaması laikliği birkaç kez katlar. En iyi durumunuzda Kâbe gibi bir yere müşrikler gelecekler, tavaf etmek isteyecekler ve siz engel olmayacaksınız… Maide Suresi’nde “Onların din hürriyetini engelleyemezsiniz” dendiği için… Bu laikliği aşan bir şey. Neyi kaybetik derken işte bunları kaybettik. Reform ya da rönesanstan bahsederken aslında hepsi köklere dönüş hasretidir. O öz köklere bir dönülse ve geleneğin bindirdiği tortulardan uzaklaşılsa herşey çözülecek. İnanın geleneksel olarak böyle değil, bunun tam tersi bir fotoğraf var. Araplar’a bakın, kendi dışındaki Müslümanlar’ı ikinci sınıf görüyorlar. “Mevali” diyorlar, köle kökenliler yani. İranlılar ve Türkler de bunun içinde. Peygamberin geliş gâyesi insanlar arasındaki bu sınıf tasnifini ortadan kaldırmaktı. Peygamberin vefatından sonra gerisin geriye dönüş yaşandı. Bunun gibi düştüğü yerden kalkacak insanlar. Düştüğü yeri iyi tesbit etmek lâzım ama.
    Türkiye’nin Nabzı programındaki bir konuşmanızda, “Bundan sonrası daha iyi olacak” dediniz. O gün İslam’da reform olup olamayacağı tartışıldı. İslam’da reform olur mu ve sizin bundan sonrası daha iyi dediğiniz şey ne?
    Reformun dini düşüncede olması gerektiğini söyledim. “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır” diye Peygamberimiz’in bir sözü var. Bu, düşüncede de böyledir, eylemde de. Yani İslam dünyasının total olarak ürettiği düşünce, yarını bugünden daha iyi değilse, bir arayış içinde değilse ortada bir aldanma vardır. Hadis buna işarettir. Şimdi dinin sahibi kim? Din dediğimiz şey yani Kuran-ı Kerim iki kapak arasında size gelmiş belli ilkelerdir, büyük bir kısmı kıssadır, hikâyeler anlatılır, örnekler verilir. Peki sebep nedir? Sebep aslında ahlâki, güven içinde yaşanan bir toplum yaratmaktır. Özeti bu. İyi insan projesi. Şurada oturduğumuzda şu tavanın üzerimize çökmeyeceğinden ne kadar eminsek, burada oturduğumuzda evimize birisinin girmeyeceğinden de emin olalım. Bütün mesele bu. Peygamberin vurgusudur bu. “Şu günleri görebilecek miyim: Bir kadın çölde tek başına iki aylık bir mesafeyi gidecek ve gelecek” diyor. Güven arayışı işte. Mesele bunu sağlamak. Kuran-ı Kerim ‘temiz kent’ diyor, ‘tayyibe’ ifadesini kullanıyor. Temiz çevre için ‘mesakine tayyibe’ diyor. Temiz bitkiler, temiz gıdalardan bahsediyor. Bugünkü organik olanlar – organik olmayanlar tartışmasına bakın… ‘Şeceretü’n tayyibetün’ diye Kuran-ı Kerim de söylüyor. Yani yediğinizin içtiğinizin tertemiz olduğu, oturduğunuz çevrenin tertemiz olduğu (mesakine tayyibe),  iletişiminizin hiçbir şekilde kontrol edilmediği (tahiyyeten tayyibe), üçüncü bir kişinin araya girip sizi dinlemediği bir yerden bahsediyor. Kurani terimlerdir bunların tamamı.

    “KURAN TELEKULAĞI KINIYOR”
    “Telekulak”tan da bahsediliyor Kuran’da o zaman…
    Telekulağı kınıyor gerçekten. Ayıptır ya! Tahiyyeten tayyibe; aramızdaki konuşmalara üçüncü bir kişinin kulak misafiri olması kesinlikle caiz değil. Her türlü hürmet, her türlü saygı garanti altına alınmış bir topluluk. İdealse ideal, reelse reel ama amaç bu. Yani güven. İman diyoruz. İman etmek bizim de sıfatımız: Mümin. Müminin bir Allah’a inanan anlamı var ama daha daha önemlisi mümin güven veren demek. Çünkü Allah’ın da 99 isminden biridir mümin. Eğer sadece ‘iman etmek’ demekse, Allah kime iman eder? Böyle bir şey yok. O zaman Allah’ın mümin olması bize güven vermesi demektir. Bir müminin temel vasfı güven vermesidir. Bütün proje güvenilir bir toplum yaratmaktır. Dinde reform dediğimiz şey eğer güvenilir, temiz bir yaşamı, güvenilir bir çevreyi,  güvenilir binaları, temiz gıdaları sağlayacak bir düşünceyi harekete geçirecekce reform yapalım, ne olur?
    Ama insanlar reform lafını duyunca endişeleniyor…
    Evet insanlar tedirgin, “dinde reform yapıyorlar” diye bağırıyorlar. Bir saniye! Reform dediğimiz şey neyi kaldıracak? Dinde reform yapan adamlara sorun, siz ne yapıyorsunuz kardeşim diye. Allah inancını mı kaldırıyorsunuz? “Haşa, o olmadan yeniden şekillenme, reform olmaz.” Peygamberi mi kaldırıyorsunuz? “Allah’ı kabul eden peygamberi nasıl kaldırır?” Peki sizin derdiniz ne? O zaman reform yapanların düşünce üretim biçimimizde bir değişiklik yarattığını görürsünüz. Nedir o? Mesela şunu rahat rahat söyleyebilir reform peşinde olan bir insan: Dinin içerisinde irrasyonel olarak tutulan cin, iblis, şeytan gibi insanın başında tahakküm unsuru olarak tutulan kavramları önce bir defa yeniden anlayalım, yorumlayalım. Peki niye yeniden anlayıp yorumluyorsun? Çünkü Kuran-ı Kerim gelmeden önce Arap toplumunun, müşrik dediğim toplumun bir cin inancı vardı. O müşrik adamların cin inancını sen gelip de Kuran-ı Kerim üzerinden bütün coğrafyalara transfer edersen ben sana bir dakika derim. Müşriklerin inandığı, o vadilerde dolanan, insanları çarpan cini getirip Kuran-ı Kerim üzerinden bana da aynı şeyin olduğunu söylersen, Kuran-ı Kerim’in ayetlerini karşına dikerim senin. Ve derim ki, “Cine ve cinciye inanan insanları iki kat korku sarar!” Ayet-i Kerime bu. İki: “Mümin olarak kim ki bu tür varlıkların tasallutuna inanırsa şirke yakın bir yerde durur.” Bu da Ayet-i Kerime. Bakın ne yaptık? Hani güvende olacaktık? Hem insanlardan hem de bu tür görünmeyen, bana tasallut edeceğini söylediğim varlıklardan güvende olacağım bir evren yaratmak istiyorum ben. Evimde gece saat 12’de üç harflilerden korkmadan oturmak istiyorum. Din bunu veriyor. Din böyle başımıza musallat olabilecek irrasyonel olaylardan evreni temizledi. Temizledi fakat gelenek geldi onları yeniden bindirdi. İçeriye soktu. Biz reform diyorsak önce bu bindirilen şeyleri yeniden bir güzel temizlememiz lâzım. Güveni zedeleyen ne varsa kaldırılacak.

    “ALLAH PLANLI YARATIR”
    Siz ama umutlusunuz anladığım kadarıyla.
    Bu bir tarih teolojisi, tarih felsefesi…
    Böyle yürüyor diyorsunuz…
    Geleceğin geçmişten daha iyi ve daha hayırlı olacağı inancı aslında inancımızın gereği. Yaratılan hiçbir şey kötüye kodlanmış olamaz. Bu Allah’ın planlı yaratmasına aykırıdır. Allah planlı yaratır, buna hikmet deriz biz. Ve o yaratmasını eğer kötü bir noktada sonuçlansın diye planladıysa, bu bizim Allah tasavvurumuza aykırı olur. İyi bir planlama var, başlangıç ve son arasında planlama mükemmel. Fakat o arada rollerini oynayan oyuncuların büyük kısmı ya rollerini unutuyorlar, ya sahte rollere bürünüyorlar ya da rollerinden kaçıyorlar. Ve oyunda bazı sakatlıklar oluyor. Diyelim ki Romeo ve Juliet’i ya da Godot’yu Beklerken’i sahneliyorsunuz, oyun başlangıcı ve bitişi itibarıyla mükemmel fakat oyuncuların performansı çok kötü. Bu deneyim, daha iyi oyuncularla daha iyi bir performans için size tecrübe verir. Yapılan hataları görürsünüz ve dersiniz ki, “şu hatalar tekrarlanmamak üzere, hadi bakalım perde…” Bu da benzer bir durum. Gelecekle ilgili ümitvarız çünkü Allah’ın yaratma planındaki iyi niyetine, hikmetli planlayışına bağlıyız. Biz burada iyi oyuncularız. İradesini ve aklını kullanan çok iyi aktörleriz, seyirci değiliz. İnsan aktördür yeryüzünde. “Allah’ın kulu Allah’ın koludur” derler. Ama rolümü iyi ezberleyemedim, yanlış roller verdiler bana. Gittim köşede oturdum. Mesela insanların bir kısmı “dünyanın bir değeri yokmuş, nasıl olsa öleceğiz” diyor. Öyle diyorsun ama ahiretini kazanma alanı burası, başka bir şansın yok! Bunu ıskaladın demektir. Geleceğin günümüzden daha iyi olduğu fikri, Duha Suresi’nde vurgulanır: “Bundan sonraki günlerin şu ana kadar geçirdiklerinden daha iyi olacaktır.” Bu bir teşviktir ve tarihin iyiye doğru ilerlemesini sağlamak üzere bütün güçleri, bireyi, toplumu, medeniyetleri kodlamadır. Kehanetlere, kötülüklere kodlamaz. Kitab-ı Mukaddes’in yani İncil’in ‘vahiy’ bölümüne bakın, inanılmazdır. Dünyanın sonunu felâketlere kodlar. Canavarlar çıkacak vs. Yok kardeşim. Benim tarihimi Allah’tan başkasının bu şekilde kodlama imkânlarını ortadan kaldırmam lâzım. Daha iyi bir tarih. Bu yönde ümitvarım.
    DEVAM EDECEK…

    Habertürk

  • Arapça Twitter Geliyor

     

    Arapça Twitter’da Temmuz 2010’dan Ekim  2011’e % 2000 Büyüdü
    Semiocast’ın yaklaşık 180 milyon tweet üzerinden yaptığı araştırmaya göre, Twitter’da en hızlı büyüyen dil sanılanın aksine İngilizce değil, Arapça. 2011 Ekim ayı baz alınarak gerçekleştirilen araştırmada, alınan 180 milyon twitten 2.2 milyonun Arapça olması dikkat çekerken, 2010’dan bu yana Arapça’nın hızlı yükselişi de gözlerden kaçmıyor.
    Bilgi Çağı’nın haberine göre; Temmuz 2010’dan Ekim 2011’e dek baz alınan 5.6 milyar tweet içinde analiz edilen en popüler ve en çok kullanılan dil İngilizce oldu.
    Bu zaman aralığında atılan tweetlerin yüzde 40’ı İngilizce olurken, İngilizce’yi sırasıyla yüzde 14’le Japonya, yüzde 12 ile Portekizce, yüzde 8’le İspanyolca ve yüzde 6 ile Malezyalıların kullandığı Malay dili takip ederken Arapça en hızlı büyüyen dil olarak 8. sırada yer alıyor.
    Temmuz 2010’dan Ekim 2011’e dek Arapça, yüzde 2 bin büyümesine rağmen, Arapça’nın Twitter’ın destek verdiği 17 dil arasında yer almaması dikkat çekiyordu.

    Arapça Twitter Geliyor
    Twitterdan Arapça Atağı:  Twitter’da Arapça, Farsça, İbranice ve Urduca gibi sağdan sola yazılan diller ekleneceğini çarşamba günü açıklandı.
    Yaklaşık  425.000 gönüllü çevirmenin katkısıyla  twitter  şu anda 22 ülkenin resmi dili olan Arapçaya çevriliyor. Gönüllü çeviri çalışmalarının tamamlandığı, en kısa zamanda Arapça Farsça gibi sağdan sola dillerle  dek ullanım olanağı sunulacağı belirtildi.
    Paris merkezli Ajans Semiocas tarafından yapılan bir araştırmaya göre Arapça twitter’da kullanımı en hızlı büyüyen dil. Ş aşırtıcı bir şekilde 12 ay içerisinde % 2000 artışla 2,2 milyon arapça  twit yazılmış.
    Arapça şu anda twitter’ın tercüme edildiği diller arasında yer almıyor ancak çok yakında 650 milyonluk arap halkına hitap edecek.

    Arabnews

Ücretsiz Arapça öğrenme araçlarıDerslerin yanında: seviyeni bul, kelime ezberle, okuyarak pekiştir.