Alevilik İslamlığın neresinde?!

40962

Önce bir haber okuyalım:

İzmir’de belediye işçisi Sinan Işık, nüfus cüzdanında, ‘İslam’ yerine ‘Alevi’ yazılması isteğiyle mahkemeye başvurdu
11’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen dava sonucunda, Diyanet’ten de alınan görüş doğrultusunda Aleviliğin bir din olmadığı kanaatiyle dava reddedildi.
Yargıtay’dan da aynı sonuç çıkınca Işık, 2005 yılında AİHM’de dava açtı.
Talebi değerlendiren AİHM, 2010 yılı Şubat ayında, kimlik kartlarında din hanesinin bulunmasının insan hakları ihlali olduğuna ve devletin tarafsız olması gerektiğine hükmetti.
Aradan geçen üç yılda bu konuda bir adım atılmamasına kızan Işık, AİHM kararını uygulamadığı gerekçesiyle Başbakan Erdoğan ile muhalefet görevini yerine getirmediğini ileri sürdüğü CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun yargılanmasını istedi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Parlamenterler Bürosu kovuşturmaya yer olmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi.
(Haber7/Giriş: 20 Ocak 2013)
Alevîlik hakkında halk arasında çok yanlış telakkiler vardı. Onlar kendi içlerine kapanıktı, üzerlerinde bir baskı vardı, doğru dürüst bilgilenme imkanları yoktu. Yazılı bir ilmihalleri ve kitabi gelenekleri mevcutdeğildi. Bu yüzden hem kendileri hem de bizim gibi bilgilenmek isteyenler onlar hakkında sağlıklı bilgi alma imkanlarından yoksundu.
Diyanet on kadar Alevî kitaplarını orijinal metinleri ile birlikte neşretti ve büyük bir hizmet yapmış oldu.
Onlar da hemen herkes gibi İslam hakkında fazla bir bilgi sahibi değillerdi. 12 Eylül devriminin en önemli olumlu katkılarından biri Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin mecburi olmasıydı. Böylece inanan da inanmayan da bu ülkenin kahir ekseriyetinin inandığı din hakkında az ya da çok bir bilgi sahibi olma imkanını buldu.
Sonra göç olgusu bu ülkenin insanlarını yeniden zoraki de olsa bir araya getirdi ve birbirlerine komşu, okul arkadaşı, iş ortağı vb. yaptı. Daha önce biraz da inanma heveslisi olduğu nice şayiaların asılsız olduğu anlaşıldı. Önceleri asla birbirleriyle evlenmeyen bu iki kesimden insanların ender de olsa birbirleriyle evlenmelerinin örnekleri görüldü.
Şahsen bana birkaç defa sorulmuştur. Ben de cevap olarak “Evlenecek olduğunuz kimse Müslüman mı?” diye sormuşumdur. Onlar da “Evet!” deyince “Bak siz söylediniz, bundan öteye daha ne istersiniz” gibi cevaplar vermişimdir.
Elbette biz evlilik isteyen kimselerin bırakın din farkını, kültür ve iklim farkını, hatta hamsi, kara lahana ve çiğ köfte özlemlerini bile ciddiye almalarını, çünkü bunların ayrılık için bir sebep olamasa bile her birinin bardağı taşırabilecek son damla olabileceğini söylüyoruz.
Bu, uyum ve ilelebet huzurun sağlanabilmesi için “böyle olsa daha iyi olur” türden tavsiyelerdir. Yoksa hiçbiri dini açıdan “asla olmaz” denilebilecek bir durum değildir.
Cehalet çok kötü bir şeydir. “Müslüman dedik bağrımıza bastık, adam kıpkızıl Şâfiî çıktı!” sözünü duyanımız çoktur.
İnsanlar cehalet sebebiyle aynı dinin aynı anakolunun içindeki bazı detaylarla ilgili farklılıkları bile –onları hayatında duymamış, görmemiş ve durumlarını bilmemiş ise- hayalinde büyütür ve onu ötekileştirerek karşı karşıya gelinmesi halinde gardın alınması gereken bir mahiyete büründürür. Bunlar hep olmuştur ve olabilecek şeylerdir.
İnsanlık ne çekmişse bu sakim anlayışın sonucunda çekmiştir. Avrupa’da otuz sene süren din savaşları, esas itibariyle aynı dinin mezhepleri arasında cereyan etmiştir.
Bizim ayrılığa değil, birliğe ihtiyacımız vardır.
Bir Âyetullah (şiî din adamı) vaktiyle İSAV tarafından yapılan Ehl-i Sünnet Sempozyumunda “Siz şiî olmayan birini Müslüman saymıyorsunuz? Çünkü sizde usul beştir. Bu beş şeye inanmayan Müslüman olmaz, demektesiniz” şeklindeki itiraza şöyle cevap vermişti:
“Hayır, bizim asla böyle bir değerlendirmemiz yoktur. Bizim usulümüz beştir derken biz bunlardan ilk üçünü usûlü’d-dîn olarak görür son ikisini sadece usûlü’l-mezheb biliriz. Dolayısıyla ilk üç esas olan tevhîd, nübüvvet ve meâdı (ahret inancı) bir inanç olarak kabul eden herkesi Müslüman biliriz, bunlar yanında imamet ve adalet esaslarına da inanıyorsa onu ayrıca şiî biliriz” diye soruyu soran sünnînin havsalasının alamayacağı genişlikte bir cevap vermişti. Yani şunu demek istiyordu: İslam çok geniş bir dairedir. Sayılan ilk üç inancı paylaşan herkes bizim nazarımızda müslümandır. Bu geniş dairenin içinde ayrıca daha dar bir daire vardır ki kişi onların da içinde ise biz onu ayrıca şiî de kabul ederiz.
Bu anlayışa sünnî, şiî, alevî hepimizin ihtiyacı vardır.
İslam çoklarının havsalasının alamayacağı kadar geniş bir dairedir. Buna rağmen her mezhep ve hatta meşrep İslam’ı kendi dar dairelerinden ibaret sanır. İstanbul’da Üsküdar’da oturup da İstanbul’u oturduğu semtten ibaret sanan bir kişi, Üsküdar sınırları dışına çıkan bir kişiyi İstanbul’un dışına çıktı zanneder. Oysa o gene İstanbul’un içindedir. Bilmez ki İstanbul sadece kendi oturduğu semtten ibaret değildir.
Bizim İslamlığımız o kadar geniştir ki, onun aziz Peygamberi kendisine badiyeden gelip de “Ya Rasulallah! İslam’ın ahkamı (namaz, oruç vb. gibi emirleri) bana ağır geliyor, bana yapabileceğim bir şey söyle, hem de aklımda tutabileceğim türden olsun!” dediği zaman, talepleri İslam’ın en temel şartlarını dışarıda tutma kabilinden olduğu halde, “Tamam, öyle ise sen de Allah’ı dilinden düşürme!” demiş ve onu dairenin dışına atma gibi bir çaba içine asla girmemiş, “Lâ ilâhe illallah” diyen herkesi cennetle müjdeleyebilmiştir.
Ama gel gör ki onun postunda oturduğunu zanneden pek çok kimse bugün bırakın namazı niyazı, sırf kendisi gibi düşünmüyor diye, sırf kendi yoluna gelmiyor diye insanları bir kalemde çizebiliyor ve İslam’ın dışına itmeye çalışıyor. Bu irfansız ve izansız kimseler, kendilerini zaman zaman dinin sahibi zannediyorlar. Cennet ve cehennem onlardan soruluyor gibi bilet kesmeye yelteniyorlar.
Hiç kimse kendisine durumdan vazife çıkarıp da İslam’ı kendi tekeline almaya kalkışmasın ve onun bütün evreni kucaklayan dairesi içinden onu bunu atmaya çalışmasın.
Alevî kardeşlerimiz de bilsinler ki meşrepler farklı da olsa kendileri de bu dairenin içindedirler. Elbette herkesin kendini daha yakın hissettiği yahut kendisini içinde bulduğu, içine doğduğu bir kültür havzası ve ona bağlı olarak bir mezhebi ya da meşrebi /tarikatı olabilir. Bunlar bize özgü şeyler olabilir ve bunun birer zenginlik olmasının ötesinde bir zararı da yoktur. Ama bunlar, hiçbir zaman kendileri de bütün Müslümanları kucaklayan dairenin içinde olmaları hasebiyle asla bir alternatif olmazlar. Bunların varlığı tearuf için ve bir zenginlik olarak hoş görülür, hatta teşvik bile edilebilir. Ama bunların ortak paydadan koparılması ya da bir alternatif gibi sunulması bir arada yaşama kültürümüzü törpüler, barış ve huzurumuzu ve birbirimize güvenimizi yok eder.
Sen ki Hak Muhammed Ali dersin!
Sonra bize arkanı dönüp gitmek istersin.
Muhammed, Muhammed’imiz.
O zaman bu ayrılık niye!
El-âlem böyle istiyor diye!