Ve Sen Ey Anne!

49811

 

Dokuz ay karınlarında yattık, varlığımızı özlerinden aldık, tekmelerimiz, kıpır kıpırlarımız garip bir his verdi onlara, bastırılarak okşayan şefkat dolu bir elin üzerimizdeki varlığını daha o anda hissetmeye başladık. Ölümle burun buruna geldi bizi kucağına alabilmek için, buram buram ter döktü, acılı çığlıklar göğe ağdı, bizi indirebilmek için, kâh kendisinden geçti, kâh yarı yoldan döndü, ama duyduğu ıngalar yüzüne al oldu, allık oldu, gözünde parıltı, geleceğe umut oldu, Tanrının eşsiz rahmetinin hâlâ üzerimizde olduğunun inancıyla yüzü mutlu oldu, kaybettiği kandan ağaran yüzüne can, fersiz gözüne ışık geldi ve her şeyi unuttu. Bunca acı ve ıstırap dinmiş, bunca zahmet rahmete dönüşmüştü. Selam sana ey anne! Artık sen sıradan bir insan değilsin, ilahî rahmetin özel himayesinde, nahif ve latif bedenin, Latîf ve Vedûd olan Yüce kudretin özel korumasındadır. Sen, bu nahif halinle o kadar yüceldin ki cenneti bir halı gibi senin ayaklarının altına sermek gerekti, öyle bir payeye erdin ki, bütün insanlar cennete ermek istiyorlarsa, bunun yolunun senin ayaklarına kapanmak, senin hoşnutluğunu almak olduğunu öğrendiler kutlu peygamberinin dilinden.

 

Ve sen ey anne! bunca yüceliğinle yavrularının hiçbir zaman ayaklarına kapanmasına razı olmadın, ama hep sen onların üzerine kapandın, şefkat kanatlarını her zaman onların üzerine -anaç tavukta somutlaşan örneğindeki gibi- gerdin, sıcacık kucağında besledin büyüttün. Varlığı bir parçaydı bedeninden, gıdası da oldu bedeninden. Minik bedeni müşfik ellerinle bağrına basıp, yüce kudretin itina ile donattığı besin deposunu emmesi için ağzına verdin, copur copur emerken, karnında tekmeler attığı sırada duyduğun hisse benzer garip duygular duydun, canından can emen bu yavruyu gözlerinle sevgiye, gülümseyen yanağınla güzelliğe, yanaklarına dokunan parmaklarınla sıcaklığa boğdun. Karnını doyurmadın sadece, ruhuna erdin, özünden öz, canından can kattın. O seninle iken hep senin gibi yumuşak, latif, müşfik idi. Senin kadar saf ve temizdi. Kartlaşması, sertleşmesi, saflığını kaybetmesi hep senden uzaklaşmasıyla başladı, sana uzak kalmasıyla yerleşti ve kalıcı oldu. Ne zaman sana döndüyse, o eski safiyetini, masumluğunu, yumuşaklığını bulmak için döndü. Ama heyhat geçen zaman her dem kaybettiğimiz şeyleri geri getirmiyordu.

 

Ve sen ey anne! Hiç üşenmedin, uyku nedir, tünek nedir bilmedin, eşin rahat döşeğinde horul horul uyurken sen geceleri kalktın, karanlıkları aydın ettin, yeter ki yavrum ağlamasın dedin, aç kalmışsın, susuz kalmışsın aldırmadın, yeter ki yavrum huzurlu olsun dedin, altı hep kuru olsun istedin. Hiçbir insanın gördüğünde hoşlanmadığı, çoğunun tiksinti duyduğu manzaraları sen hiç yüzünü buruşturmadan karşıladın ve ortadan kaldırdın.

 

Bir gün değildi bu yaptıkların, katlandıkların, bir ay da, bir sene de. Bir ömür boyu hep böyle gidecekti ve bitmeyecekti derdin.

 

Nice ninniler söyledin başucumda, gözlerinden uyku akıyordu elbet, sen de insandın, nice memen ağzımda iken üzerime düşecekmiş gibi yapmıştın yatak içinde, beşiğimin kenarında. Hele ateşim yükseldiğinde şaşırmıştın ne yapacağını ve ey anne çok sürmeden dilimden anlayan tek kişi sen olmuştun. Bir ağıttan dilim vardı benim, her ihtiyacımda aynı telden çalardım, ama sen onu ihtiyacıma göre tercüme eder ve anlardın.

 

Dilim yeni yeni dönmeye başlamıştı, ilk söylediklerim ba ba demek olmuştu. Sanki karnında taşıyan, memesini çeşme gibi ağzıma dayayan, kucağını beşik yapan oymuş gibi, ama sen hiç alınmadın, yavrum konuştu dedin, Bak babası yavrumuz konuştu diye sevgine, sevincine onu da katmak istedin.

 

Ve sen ey anne! Hani bacaklarıma güç geldiğini hissettiğinde beni day daya alıştırıyordun. Bir adım önüne koyup, ellerine sarılan ellerimi boşandırmaya çalışıyor ve sana doğru ayaklarımı atmamı istiyordun. Ama ben kendimi atıyordum ey anne, o kadar sıcaktın, o kadar müşfiktin, o kadar doyulmazdın ve senden ayrılık o kadar dayanılmazdı ki, ayaklarımı değil özümü atıyordum sana ermek için. Ama daha yığılmadan özüm, yere kapanmadan yüzüm, yetişiyordu gene o müşfik ellerin ve sonunda ey anne niyetini anladım ve sana ulaşmak için ayaklarımı da kullanabileceğimi keşfettim. Ne kadar sevinmiştin o zaman ey anne, bir türlü anlayamamıştım. Oysa benim ayaklanmam, ayaklarımın üstünde durabilmem senden uzaklaşabilmem demekti. Ben olmazsam ne yapacak, bağrına ne basacaktın ey anne. Ve ey anne sonra öğrendim ki benim olmadığımda, yokluğumda kucağına meğer taş basarmışsın, gülen gözlerinin arkasında bu hazin sonu bilen bir gönlün varmış ve sen hiç belirtmedin. Kucağından inen yavrunu ölünceye kadar orada taşımak üzere yüreğine bindirdin, ciğerinin bir parçası eyledin. Ve ey anne duydum ki insanlığını kaybetmiş canavar ruhlu bir adam kendi öz annesine kıymış, o kadar canavarmış ki hatta yüreğini yerinden sökmüş, yürek elinde giderken ayağı takılmış, düşmüş ve canı yanmış. Can havliyle “Anam!” deyince elindeki ana yüreği dile gelmiş ve “Kuzuuum!!” demiş.

 

Ve ey anne ve ey anneler! Siz bize ne yaptınız ki biz size bunları yaptık. Hangi adaletin tecellisidir bu ey Allahım! Annelerimiz neden ağlar, neden ağlatırız annelerimizi. Hangi suçlarının karşılığıdır bu! Canımıza can katmak mıdır suçları? Bu ezilmek, bu horlanmak nedendir? Varsa bir izah edecek ne olur gelsin beri.

 

O zamanlar ben de seni, senin beni sevdiğin gibi, senden öğrendiğim gibi seviyordum. Bazen birileri -Babam da olsa- en çok kimi sevdiğimi soruyorlardı ve beni konuşturmaktan büyük zevk alıyorlardı. Ben hiç münafıklık yapmadan hep seni sevdiğimi söylerdim. Çünkü senden başkasını sevmem ancak seninle mümkündü, sevgim sendin ve senin sevdiklerine uzanırdı ancak. Sen olmadan sevemezdim ki kimseyi.

 

Ve ey anne, sende öğrendim sığınmayı. Ben nasıl sığınırsam sana, sen de O’na sığınırdın, anlayamazdım ama hissederdim hep. Ninnilerinde hep bir isim anardın, belli ki Yüceydi ve Yüceler Yücesi. Ben kendimi senin sanırdım, sen ise kendini kucağındaki benle O’nun bilirdin. Ve sende öğrendim özümün derinliklerinde O’na seslenmeyi, O’ndan cevap duymayı.

 

Ve sen ey anne, senden öğrendim fedakârlığı, diğerkâmlığı, paylaşmayı ve savaşmayı. Nice anaç tavuk gördüm, civcivlerini koruma güdüsüyle kedileri önüne katıp kovaladığını. Aynı güdüyle senin de yapamayacağın hiçbir şey yoktu ey anne ve ben huzuru işte bu duygunda bulur ve yaşardım.

 

Ve sen ey anne! Hani bir gün sevgili peygamberimizin yanına gelmiştin. Yanında iki çocuğun vardı, açtılar ve sen de açtın. Sana bir hurma ikram etmişlerdi. Aldın, itina ile ikiye böldün yanındaki yavrularının ağzına koymuştun ve senin payın onların yüzlerinin ışıltısını görmek olmuştu.

 

Hangisini anlatsam ki ey anne! Nice kez ben hasta olmuştum, hep başımda beklemiş ve derdimi üstüne almayı ne kadar da çok istemiştin. Hep bana dua ederdin yavrum kurtulsun diye. Aradan seneler geçti ve ey anne yıllar bizi de büyüttü ve şakaklarımıza aklar düştü. Ve sen gücün tükendi ve yatağa düştün. Bu kez ben sana dua ediyordum, annem kurtulsun diye. Bir ara annemin duası ile benim duam ne anlama geliyor diye düşündüm ve yüzüm kızardı.

 

Ne kadar yücesin ve bu gücü sana kim verdi ey anne!

 

Selam sana, seni hoşnut eden insana!

 

Selam cenneti ayaklarının altına seren Peygamberi zî şana

 

Ve övgüler kuşkusuz her dem Yüce Allah’a
 
Garibce