Kızların İktidarı

42205

 

 

Türkiye’de toplam nüfusun %64,9’u şehirli olup, bu nüfusun %49’u kadınlardan oluşmaktadır. Gelir düzeyi ve eğitim seviyesinin de yükselmesiyle birlikte kadınlar için sosyal hayata ve işgücüne katılım fırsatı ortaya çıkmıştır. Türkiye’deki kadınların sosyal hayata katılımları ve istihdamları üç grupta gözlenebilir. Birinci ve istihdamın en yüksek olduğu grup, kırsal kesimde tarım sektöründe çalışan kadınlardır. İkinci grup, şehirde yaşayan eğitim seviyesi düşük, sosyal faaliyetlere neredeyse hiç katılamayan,  çalışsalar da az ücretle çalışan kadınlar. Üçüncü grup, yine şehirlerde eğitim seviyesi orta veya yüksek, meslek sahibi kadınlardan oluşmaktadır.  Bizim asıl dikkat çekmek istediğimiz grup bu gruptur. Bu kategorideki kadınların gözle görülür artışı; sivil toplumda, sosyal, kültürel faaliyetlerde, eğitim çalışmalarında başı çekmeleri dikkate şayan bir durumdur.

 

Önceleri yakın komşuluk ilişkileri içinde, sokak aralarında sosyal hayatlarını geçiren kadınlar, eğitim almaları ve iş hayatına katılım süreçleri sonunda, zorunlu olarak kamusal hayata katılmak durumunda kaldılar. Yapılan araştırmalarda kadınlar arasında faaliyet oranı incelendiğinde, 25 ila 30 yaşlar arasında en yüksek noktaya çıktığı ve daha sonra hızla düştüğü görülmektedir. Kadınların faaliyet oranlarındaki yaş ile bağlantılı değişen bu büyük farklılaşma, kadınların çocuk sayısındaki ve çocukların yaşlarındaki artıştan kaynaklandığı düşünülebilir. Bu durumda da anneliğin kadınların kariyer gelişimine ve ekonomik hayata katılımlarına olumsuz etkisi olduğu işlenmekte, böylece evlilik yaşının geciktirilmesinden tutun da, çocuksuz ya da az çocuklu ailelere kadar yeni meseleleri kucağımızda bulmaktayız. Şehirlerde, göç eden kesime dâhil olan kadınlarla, şehirde yaşayan; şehirli, şehri kullanan kadınlar iki farklı grubu oluşturmaktadır. Birinci grup, şehrin imarsız alanlarında yaşayan, sosyo-kültürel yapısı, eğitim ve gelir düzeyi düşük,  şehre ve şehirde gerçekleştirilen aktivitelere yeterince katılamamış, şehir ekonomisine katılımları oldukça sınırlı, dışarıya kapalı hayatını, evi sokağı ve mahallesi içinde geçiren kadınlardır. İkinci grup ise, şehrin imarlı bölgelerinde yaşayan, sosyo-kültürel seviyesi ve eğitim durumu yüksek, şehir ekonomisine katılmış, şehre dâhil olmuş kadınlardır.

 

Kamusal Alan ve Erkeksi Kadınlar

Bugün her birey, özel alan, kamu alanı ve toplum üçgeninde kendine bir yer bulma çabasında. İnsanlar içine doğdukları hâne hayatını (özel alan) ve toplumu seçemezler. Bu nedenle kişilerin kendilerini gerçekleştirebilecekleri, bilerek ve isteyerek katılabilecekleri tek alan, kamu alanı olarak karşımıza çıkar. Bu da son derece önemli bir husustur. Zira kamusal alanlar, insanlara bir araya gelerek günlük sosyal aktivitelerde bulunma imkânı sunarlar. Günümüzde bu durumun bir neticesi olarak farklı tutumların ortaya çıktığını görmekteyiz: “Erkeksi kadınlar” ve “kadınsı erkekler.” Erkeksi kadınlar, yani kendini kamusal alana veren kadınlar ile kadınsı erkekler, yani kendini özel alana veren erkekler şeklinde yapılan ayırım, aslında kadınlar ve erkekler tarafından temsil edilen iki yeni tutumu ortaya koymaktadır. Bu ayırım ayrıca kamusal alanla özel alan arasındaki cinsiyetçi sınırların ortadan kaldırılmasını da temsil etmektedir. Dolayısıyla bu tutumlar, şehirli kadınların moda, eğlence, eğitim, çalışma gibi yollarla haremlik-selamlık geleneğini kırarak, toplumsal hayata katılıp görünür olma çabalarının netice verdiğini gösterir. Özel alan içerisinde yer alan “annelik, aile, karı-koca ilişkisi ve ev kadınlığı” gibi konular kadın ile özdeşleştirilmiş olduğundan, kadınların kamusal alana çıkmaları ile özel alana giren bu konulara ilişkin cinsiyet rolleri arasındaki bilinen kesin sınırlar ortadan kalktı. 1980’li yıllara kadar kadınların özel alanla tanımlanmaları, bir dindarlık göstergesi olarak da kullanılmıştır.

İyi bir anne ve eş olan, evine bağlı bir kadın daha dindar olarak görülmekteydi. Ancak 1980’lerden sonra kadınların giderek daha fazla oranda kamusal alana katılımları, bu algıyı da dönüşüme uğratmıştır. Öte yandan sosyal hayattaki başörtülü kadın, dayatmacı resmi kimliğin gücüne karşı çıkan, onun gücünü tehdit eden, kendine güvenli bir dindarlığın varlığını da haber veriyor. Türkiye’de kamusal alanın “ortak bir hayat çerçevesi” değil de modernliğin tecelli ettiği alan olarak kabul edilmesi bu meydan okumayı doğrular niteliktedir. 

 

Bağımsız Kadın ve Korkuları

Modern toplum deyince, bireyin seçimine bağlı imkânların çeşitliliği akla gelmektedir. Bireye atfedilen “özerklik” modernite ile ortaya çıktı. “Özerklik” ile “kendini gerçekleştirme” ve “kendini ifade etme” arasında da sıkı bir ilişki vardır. Modernliğin en büyük konularından biri olan kadın için de özerklik sosyal hayatta ve iş hayatında kendini ifade etme ve kendini gerçekleştirme olarak tezahür ediyor. Bizim toplumumuzda evin dışındaki alan, erkeği; özel alan ise hâne içini, kadını temsil etmektedir. Böyle bir anlayış çevresinde, batılılaşma ve modernleşme idealinin simgesi olan, kamusal hayatta görünürlük kazanan, erkeklerle bir arada bulunan kadınların işi zor görünüyor. Kadınlar sosyalleştikçe bir o kadar iffetli, erişilmez kadınlar olarak, toplumsal ahlâkı tehdit etmediklerini ispatlamak zorunda bırakılıyor. Bu nedenle kadınlar, kamusal (eğitim, çalışma, siyaset) alandaki özgürlüklerinin bedelini, toplumsal düzene tehdit olarak algılanan “dişiliklerini” bastırarak ödüyorlar. Türkiye’de kadınlar, kamusal alana ve hayata katılımlarını, bir yerde  “cinsiyetsiz bir kimliğe” bürünmeleriyle meşrulaştırıyorlar. Cinsiyet aslında biyolojik farklılığa dayanan tabii bir kategoriyi temsil ederken, toplumsal cinsiyet ise biyolojik cinsiyet etrafında örgütlenen, düzenlenen sosyal yapıyı temsil ediyor.   

 

Modernite bireyi özelde kadını, geniş bir bağımsızlığa ve eylem özgürlüğüne sevkeder; modernleştiğini düşünen kadın, geleneksel duygular yerine kişisel duyguları tercih eder. Bununla birlikte bağımsızlığı “kaldıramayanlar” da mevcuttur. Onlar bu durumda kendilerini aciz ve güçsüz hissedeceklerdir. Bu yüzden modern toplumda madalyonunun bir yüzünde “bağımsızlık” varken, diğer yüzünde “bağımlılık” yer almaktadır. Bu durumda sosyalleşen kadın bir yandan özgürleşirken, diğer yandan daha soyut ve büyük ölçekli yapılara teslim olabilir. Birbirinden farklı dünyalarda yaşayan kadınlarla, aynı düşünce mahallesinin kadınlarının birbirinden farklı tecrübeler içinde olabilmesinin altında bu “bağımsızlığı” kaldıramama korkusunun yattığı da bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

 

Kendini Geliştirme/Gerçekleştirme ve Mahremiyet

Modern zamanlarda insanlar dışarıdan ve diğer insanlardan ziyade kendilerine yönelmeye başladılar, kendilerini geliştirme çabasına girdiler. Sahip olduğu potansiyelin farkına varıp o yönünü en üst düzeye çıkarmak hedef hâline geldi. Bu düşüncenin neşvü nema bulmasında, bireylerin kendi kaderlerini kendilerinin tayin ettiği dünya görüşünün yerleşmesi etkili oldu. Erkeklerde olduğu gibi kadınlar da modern toplum hayatında yeteneklerini ve sınırlarını zorlamaya ve kendini geliştirmeye çok daha fazla eğilimli duruyor. Batı kültürünün mahremiyet anlayışı dokunulmazlık üzerine inşa edilirken, buna karşılık Doğu kültürününki ise görünmezlik üzerine inşa edilmiştir. Batı kültürü için insan gövdesinin mahremiyeti, onun kamusal alanda dokunulamaz olması ile güvence altındadır. Doğu toplumlarında ise mahremiyet, “mahrem olanın ötekinin bakışından saklanması, ötekinin bakışına kapalı tutulmasıdır.” Yani mahremiyet dokunma duyusuyla değil; görme duyusuyla ilişkilendirilmiştir. Batı kültüründe mahremiyetin sınırı yakından başlarken; Doğu kültüründe bu sınır uzaktan başlamaktadır. Kamusal alana çıkıp iş gücüne katılan, eğitim faaliyetinde bulunan, sosyalleşen Müslüman kadın aslında mahremiyet anlayışımızı da dönüştürüyor.

 

Söyleşilere Gelen Erkeklerin Azlığı Beni Sevindiriyor!

BÜLENT AKYÜREK / YAZAR

Çok şükür, istediklerim oluyor galiba. Çünkü ben kitap yazan, kitap okuyan erkeklerden hoşlanmıyordum zaten. Kim, kitap okuyan bir erkekten korkabilir? Hiç kimse… Yani; erkek, bir Spartalı, bir Moğol gibi iki eli kanda olmalıdır. Onlar savaşmasını öğrenecek, kadın da kitapla ve diğer işlerle incelmesini bilmelidir. Söyleşilere gelen erkeklerin azlığı beni sevindiriyor. Kadın; kültürlü, güzel, akıllı ve imanlı olursa çocuk yetiştirirken hepimizin işine yarar ama erkek; savaşçı, kazma, sert olmalıdır. Bakın bana! Ben erkek miyim? Bırakın çok okuyup konuşmayı, bir de oturmuş yazıyorum. Babam, benim ne iş yaptığımı halen anlayamadı, haksız da değil adam…  Mutfakta, bilgisayar başında bir adamım. Beni bir doktora götürmekte ısrarlı… Bence de öyle… Haksız değil adam!

 

Kadınlar His Galebesinde Hayat Sürer!

KADİR MISIROĞLU

İnsan yavrusu, sâir mahlukâtın yavrularına nazaran daha uzun ve daha şiddetli bir acziyyet devresiyle büyür. Bir koyun doğurduğu zaman, yavrunun kürkü sırtındadır. Çoban onu yarım saat, bir saat sağrısında taşır ondan sonra bırakır, yürür ve bin koyunluk bir sürü içerisinde kendi anasının memesini bulur, emer. İnsan yavrusundan böyle bir mükemmellik beklenemez, açlıktan ölür anaların aşırı düşkünlüğü olmasa yavruya. Allah’u Azîmüşşân insan yavrusunun acziyet mevsimini kazasız belasız atlatabilmesi için anaya aşırı hissîlik vermiştir. Çünkü o çocuğun muhtaç olduğu gıdayı ananın memesinde halkediyor. O da iradi olarak değil, gayri iradi akıyor.  Babanın da memesi var, hiç çocuğu oldu diye memesinden süt akar mı? Demek ki o acziyyet devresinin muhataralarını bertaraf etmek vazifesini Allah kadına vermiş, bu vazifeye göre de temayül vermiş. Kadın his galebesinde bir hayat sürer. İman ise kalp ile tasdik olduğuna göre duygu işi demektir, akıl işi değildir. Bu demektir ki kadınlar inanmaya daha müsteittirler, istidatlıdırlar. İşte bu sebepledir ki İslamî faaliyetlere kadınlar daha teşnedirler. Başka meşgaleleri olmasına rağmen, o meşgalelerin sosyal faaliyete çoğu kere engel olmasına rağmen, onlar erkeklerden daha fazla ortaya çıkarlar. Çünkü his galebesinde yaratıklardır.

 

Kızlar Güçlerinin Farkında!

TUBA NUR TELCİ / GENÇ YAKLAŞIM DERGİSİ EDİTÖRÜ

Kızların giderek daha etkin hâle gelmesinin birkaç sebebi olabilir. Biri “var olma / var olduğunu gösterme” meyli ya da fiili olabilir. Yok sayılmaya çalışılmış ve belli bedeller ödemek zorunda bırakılmış, gözyaşı dökmüş bir “neslin” hem kendisi, hem de devamı olduğu için belki… Ele geçen meşru fırsatları sonuna kadar ve hakkını vererek değerlendirme isteğinin tezahürü olabilir bu çoğunluk.

Bir de, öğrenme, bilme, anlama çabasındandır. Söyleşiler, konferanslar, faaliyetler bunun bir vesilesi sonuçta. Hakikati arayan insanlar çoğaldıkça, hakikat adına ortaya konan her bir faaliyette bulunmaları aslında normal bir netice. İslam duygusuyla donanmış kızlar güçlerinin farkında ve kendilerini geliştirmek, bâtıla karşı manevi olarak silahlanmak adına belki oradalar ve çoklar.

Ve bir de fıtrattaki şefkat var. İlim asaletse, İslam’a hizmet üstünlükse, Mü’min de asil olmalıysa… Asil birer Mümin olmak adınadır belki kızların gösterdiği bu iştiyak, heyecan, şevk, gayret… Bunun içindir belki kalp atışları…

 

Asıl Soru Şu: Ne Olacak Mahallenin Delikanlılarının Durumu?

FATMA BARBAROSOĞLU / YAZAR

Başörtüsü yasakları kamusal alanda şedit bir baskıya dönüşünce genç kızlar kendilerini ifade etmenin etkin dilini bulmak ile karşı karşıya geldiler. Özellikle 28 Şubat sürecinden itibaren dinin kamusal alanda temsili neredeyse tek başına genç kızların omuzlarına yüklendi. Bu yük ile birlikte genç kızlar tıpkı erken yitirilen babanın ardından kalan boşlukta, erken olgunlaşan evlatlar misali yaşıtı olan erkeklere nazaran daha olgun bir duruş, ilmi ve siyasi konularda daha aktif bir zihinsel çaba gösterme yoluna gitti.

Kamusal alanda dindar kızlar kendilerini zenginleştirici faaliyetler ve programlar ile inşa etmeye çalışırken yaşıtı olan genç erkekler daha ziyade “herkes”in içinde yer aldı.

Hâl böyle iken genç erkekler, orta kuşak ve yaşlı kuşaktan bazı erkek kalemler, erdemli genç kızların hâl ve tavırlarını takdir etmek yerine giyim kuşam olarak kendini bulamamış genç kızları eleştiren zaman zaman aşağılayan bir dil kullanma yoluna gittiler.

Bu ortamda, erkek yazarların, genç kızları “aşırı” bir dil ile eleştirme yoluna gitmesi, İslami kesimde genç kızlar arasında feminist bir duyarlılık alanının inşa edilmesine katkı sağlamaktan başka bir işe yaramadığının bir an önce fark edilmesi gerekiyor.

Sorun şu: Dindar genç kızlar sanattan siyasete, edebiyata her alanda başarı basamaklarını çıkmaya çalışırken aynı ailenin erkekleri sırt üstü yatıp naklen maç izliyor.

Orta kuşak ve olgun kuşak erkeklerin mesture genç kızlara odaklanarak ne olacak bu kızların hâli sorusuna cevap aramaktan ziyade ne olacak mahallenin delikanlıların durumu sorusunu merkeze alması gerekiyor.

 

 Eylem ve Hareketlilik Anaçtır!

SİBEL ERASLAN / YAZAR

 Kız öğrenciler ve kadınlar, sosyal devinimi ayakta tutan anaç karakterler olarak hemen her zaman diliminde erkeklere göre daha atak olmuşlardır. Cennetten dünyaya indiğimiz günden beri, eylem, hareketlilik dişil ve anaçtır. Erkeklerse işin daha çok irade kısmında…

 

Sokakta Olma Özgürlüğünü Yeniden Düşünmemiz Gerekiyor!

AYLA AĞABEGÜM / EĞİTİMCİ-YAZAR

Sivil toplum kuruluşlarının, belediyelerin düzenlediği kültür programlarına katılan genç kızların sayısı gün geçtikçe artıyor. Erkeklerin katılımında ise, ilgisizliğe doğru bir eğilim görülmektedir. Bu sonuçlar üzerine düşünmek, toplumun geleceği açısından faydalı olur kanaatindeyim.

Yıllar öncesini hatırlamaya çalışıyorum. Kültür toplantıları yapan sivil toplum kuruluşlarının sayısı çok azdı, belediyeler bu işlerle ilgilenmezdi. Türk Edebiyatı Vakfı’nda düzenlediğimiz Çarşamba Sohbetleri’ne ve gençlik toplantılarına katılan gençlerde kız-erkek oranı farklı değildi. Bilhassa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencilerinin katılımı bizleri çok sevindirdi. Kitap okumasını seven, kültür toplantılarını takip eden, musikiden hoşlanan gençler, yarının doktorları, öğretmenleri, hukukçuları, iş adamları, siyasileri olarak verecekleri hizmetin kalitesini düşünmek vakıf camiasını memnun ediyordu. Vakfımızın başkanı rahmetli Ahmet Kabaklı Hocamız gençlere ‘’ikinci üniversiteniz vakıf toplantılarına katılmak olacaktır’’ diyerek şakalaşırdı. 

Aradan geçen yılların içinde toplantı mekânları fazlalaştı, toplantılar geç saatlerde olmaya başlamıştı. Toplantının bitiminde eve varış saatleri hayli geç oluyordu. Bir zamanlar feministlerin “Erkekler geç saatlerde evin dışında olabiliyorlarsa, biz de olmalıyız”  söyleminden hareket ediliyordu ve buna uymayan bizler tutucu olmakla suçlanıyorduk. Özgürlük, her saatte istediği yere gidebilmek olarak tanımlıyordu. Bizler ise geç saatlerde olan toplantılara, ailelerle veya aynı semtte oturan arkadaş guruplarıyla gitmenin doğru olacağını düşünüyorduk. Bu düşünceler içinde yetişmenin bir zararını da görmemiştik.

 

Şimdi ise muhafazakâr kesim de birçok konuda yavaş yavaş değişmeye başladı. Kitap, dergi, televizyon, radyo, parti, kültür çalışmalarının içinde olan genç hanımlarımız, gecenin geç saatlerine kadar çalışmaların içinde olup, uzak olan evlerine yalnız dönebiliyorlar, konserlere, kültür programlarına katılabiliyorlar. Katılımın artması, kültür hayatının içinde olunması olumlu bir adım sayılabilir. Geç saatlerde eve yalnız dönme ve sokakta olma özgürlüğünü yeniden düşünmemiz gerektiğini sanıyorum. İş verenlerin de bu konuda düşünüp yeni kararlar alması gerekmiyor mu?

 

 Tarihimizde de Hanımların Ciddi Bir Ağırlığı Var

PİYALE ÖZDOĞAN / HANIMLAR EĞİTİM VE KÜLTÜR VAKFI YÖN. KUR. BŞK.

Sosyal faaliyetlere, eğitim programlarına ve özellikle de hayri hizmetlere bayanların daha fazla ilgi göstermelerini ben birkaç nedene bağlıyorum. Bildiğiniz üzere tarihsel geri planımızda da toplumsal aktiviteler konusunda hanımların ciddi bir ağırlığı var. Özellikle haseki sultanlar başta olmak üzere sultan, vezir ve paşa eşleri vakfiye ve hayratları ile birçok sosyal problemin çözümüne ciddi katkı sağlamışlar. Bezm-i Alem Valide Sultan, Haseki Sultan, Mihrimah Sultan yüzlerce kadından en fazla öne çıkan isimden sadece birkaçı. Bir sebebin bu geri plandan gelen miras olduğunu düşünüyorum.

Bir başka sebebin ise kadınların üzerine yüklenmiş ciddi bir iş olan çocuk yetiştirme sorumluluğudur. Bu sorumluluğun bir gereği olarak kadınlar hem sürekli kendilerini geliştirme ihtiyacı hissediyorlar hem de içinde yaşadıkları toplumun problemlerine duyarsız kalamayarak ellerinden gelecek her türlü çözümü toplumun iyiye doğru ilerlemesi için hayata geçirmeye çalışıyorlar. Tabii bu arada hanımlara has anne şefkat ve merhametinin de büyük etkisini unutmamak lazım diye düşünüyorum.

Bir diğer sebep de erkeklere oranla kadınların formel iş gücüne katılımının daha düşük olması, söz konusu sosyal ve hayri işlerin takibini kolaylaştıran bir başka faktör gibi görünüyor. Ama sebep her ne olursa olsun bir kadın olarak var olan potansiyelimizin tüm insanlığın faydasına hayata geçmesi büyük bir ihsan diye hissediyorum. 

 

Genç Kızların Hareketliliği Mekânı ve Anlamı Çoğaltma İhtiyacıyla Alakalı Olabilir 

CİHAN AKTAŞ / YAZAR

Genç kızlarda gözlemlenen katılım, üretme ve hizmet coşkusunun her şeyden önce yapısal olduğunu düşünüyorum. Kadınlar iletişimseldir, toplumsal faaliyetlere daha açıktır. Ayrıca dönemin ruhu İslami duyarlığa sahip genç kızları daha fazla toplumsal sahneye çıkmaya teşvik edecek özellikler sunuyor. Tesettürle katılım geçmişte olduğu kadar caydırıcı değil. Hem mevcut kamusal alan çaresizce bunu hazmetmeye çalıştığı, hem alternatif kamular oluşmaya başladığı, hem de İslami kesim kızlarının toplumsal  etkinliklere katılımını daha bir anlayışla karşıladığı için 

Ayrıca ben Cumhuriyet’ten sonra Müslüman kadınlara biçilen “kapalı” hayat tarzının bir korunma amacı ve savunma refleksiyle benimsenirken, Osmanlı döneminde hiç olmadığı şekilde örtülü kadınları “kapalı” olarak nitelendiren hegemonik (kibirli) bakışa da dayanak oluşturmaya başladığını düşünüyorum. Nurettin Durman’ın “devrimi sizler yapacaksınız kızlar” şeklindeki yorumunu şu şekilde de okuyabiliriz: Zaman içinde imanı kurtarmaya dayalı hayat telakkisi dışarıya açılmayı zorunlu kılan bir aşamaya geçtiği için,  belki işte kadınları korunma güdüsüyle aşırı bir şekilde içe kapanmaya sevkeden şartlara (aynı zamanda bir tür agorafobiye) bir tepki olarak da dönemimizin genç kızlarının kendilerini ve aidiyetlerini kanıtlamayla ilişkili bir toplumsal şevk ve cehde sahip olduğu söylenebilir.

Diğer bir sebep de İslami hayat tarzına mensup genç kızların erkeklere nazaran daha kısıtlı etkinlik ya da üretim imkânlarına sahip olabilmesi. Diyelim ki delikanlılar spor alanlarına, kamplara, uzak sahillere, dağ yolculuklarına gidebilir, ama genç kızlar için bu yollar daha kapalı. Bir de şu var: Evler eski evler değil genellikle, üretici mekânlar olamıyor çoğu kez dönemimizin çekirdek ailesine mekân olan konutlar. Bu nedenle de cinnet üreten mekânlara dönüşüyorlar. Genç kızların hareketliliği, mekânı ve anlamı çoğaltma ihtiyacıyla da alakalı görünüyor bana 

Gerçi “uzam” olarak mekânı bilgisayar ekranı kanalıyla çoğaltan, pek yaşla da sınırlı olmayan bir mekâna kapanma eğilimini hatırlamak gerekiyor burada. İslami kesimin kızları gerçek, sahici toplanmaları mümkün kılan etkinlikleri sanal olanlara yeğliyorlar belki de…

Dönemin ruhundan söz ettim yukarıda, öyleyse evdeki odada bilgisayarıyla bütünleşen delikanlı figürünü de hatırlamalıyız. Erkek olmayı ağır koşullara bağlayan kültür, bir yerde delikanlıları da içe kapanmaya zorluyor. Kızların da artık kendilerini göstermeye başladığı sahalarda çıtayı daha yukarılara yükseltme beklentisi karşısında baş gösteren bir içe çekilme, sözünü ettiğim. Sırada üniversite tahsili, askerlik, iş bulma ve evlilik için hazırlık yapma ödevleri var. Hiç kolay görünmüyor adam yerine konulma sınavları ve biteceğe de benzemiyor. “Eril” kodlara haiz modern kültür paradoksal bir şekilde erkek olarak saygı görme yönündeki engelleri çoğaltıyor. Dolayısıyla delikanlıların etkinliklerini somut hayatın icaplarını gözetecek şekilde gelecek kaygısını dikkate alarak belirlediklerini düşünmek de olası.

Genç Dergi