İstanbulun İmkanlarında Boğulmayın

41702

 
Aralık’ta müftü iken bir imamım vardı, Halit isminde. Kulağına kar suyu kaçmış balıkların sersemliği gibi bir halet vardı üzerinde. İstanbul’a gideceğim ve şöyle okuyacağım böyle okuyacağım diye konuşur dururdu.  Halbuki orada okusa kendisini -ben dahil- okutabilecek bir çok kimse vardı. İçinde bulunduğu imkânların farkında değildi.

Yıllardır İstanbul’dayız. Artık İstanbul vatan-ı aslîmiz oldu. Kendi özyurdumuza gittiğimizde –gitmek fiilini kullanışımıza dikkat edilmeli- yolcu gibi hareket ediyoruz, namazlarımızı kısaltarak kılıyoruz. İstanbul, dışarıda olanlar için her türlü imkânın bulunduğu yer. Taşı toprağı da altın. O yüzden gelen geliyor ve bu göç bütün hızıyla devam edeceğe de benziyor.

Bizim İlahiyat talebeleri açısından da baktığımız zaman İstanbul gerçekten bir imkânlar yumağı. Hangi uçtan yakalasan saracak çok şey var. Ama bir o kadar da dolaşık. Dışarıda olanlar bir İstanbul’a varsalar istedikleri şeyin hemen oluvereceğini sanıyorlar. Fakat İstanbul’da olanlar her nedense bir türlü istediklerini elde edemiyorlar. Elde edenler de yok değil hani. Fakat onlar İstanbul’u, bir afsun değil bir imkân olarak görenler.

İmkânlar hiçbir zaman kendiliklerinden bizi amaçlarımıza ulaştırmazlar. Aynen akıp giden su ve zaman gibi kullanırsan kullanmış olursun, kullanmazsan kaybetmiş. Hiçbir zaman dilimini dondurup da hıyn-i hacette kullanmak üzere yedekte tutmak mümkün değildir. Bütün imkânlar böyledir.

Vaktinde ve yerinde kullanmadıysan geçip gitmiştir. Sana da geriye nedamet kalmıştır.

İmkânlar bizi yetiştirmiyor, sadece bizim yetişmemizi mümkün kılıyor.

Ah şunu bir anlayabilme imkânımız olsaydı!

İmkânları kullanabilme yolunda azmi cezmi kasd ile!

 

Garibce