Hazırlık sınıflarımız ve Arapçanın öğretilmesi

43058

Hazırlık sınıflarımız ve Arapça’nın öğretilmesi
Biz Arapça öğretemiyoruz.

He gardaş! Biz öğretemiyoruz. Kimse de öğretemez zaten.
Peki, bu dil öğrenilemez de onun için mi öğretemiyoruz.
Hayır, öğrenenler var.
Peki, nasıl öğreniyorlar öğrenenler.
Elbette çalışarak, öğrenmeye azmedip, okuyup yazarak, dinleyerek, seyrederek, olmadı Arap ülkelerine giderek.
İmdi “Bizim öğrencilerimiz öğrenemiyorlar!” demek bir kere ne kadar doğrudur?
Eskiden biz talebe iken öğreniyorduk da şimdi bunlar mı öğrenemiyorlar. Çünkü biz kaçan balıktık, büyük olurdu hani.
Garibce nazarında öğrencilerimiz Arapçayı öğreniyorlar.
Hepsi mi? Elbette hayır. Ama öğrenmek isteyen öğreniyor. Öğrenmemek için direnenler de haliyle öğrenemiyor. Ama suçu kendine bilmek yerine  “Öğretilemiyor” şeklinde bir mazerete sığınmayı daha çıkarcı buluyor.
Arapça hocası olmamakla birlikte yıllarca okuttum ve hâlâ da bu derslere girmekteyim. Bir kitabını yazmadığım kaldı.
Ortalama otuz kişilik sınıflarımız oluyor. Sonuç ortala şöyle: Bunların onu öğreniyor, onu ortalarda gezeliyor. Onu da pek bir şey öğrenemiyor.
Ne öğreniyor derseniz, elbette ki imkanlarla sınırlı olarak evvelemirde okuma ve anlamayı öğreniyor.
İnsaf etmek lazımdır. Bir dilin öğrenilmesi için yoğun bir programla üç yıl gibi bir zaman ayırmak gereği vardır. Haydi, kabiliyetliyiz, azimliyiz, hırslıyız… o takdirde iki yıl olsun diyelim.
Dilin dört becerisi vardır: Duyma ve anlama. Okuma ve anlama. Yazma ve anlatma. Konuşma ve anlatma.
İmdi bu dört melekenin bir kişide oluşması için ayrılması lazım gelen zaman hazırlık sınıfı öğrencileri için sunuluyor mu? Bence hayır. İki yarı yıl ve bunlar da tatillerle delik deşik bir takvim oluyor. Öğrencinin yoğunlaşmasına imkan verilmiyor.
Evvelemirde bir motivasyon sorunu yaşanıyor. Yıllarca başka kapıların kapalı olması, bizim kapı önünde bir tehacüme sebep oldu. İlahiyat öğrencilerinin özellikle de kızların önemli bir kısmı –çoğunluğu diyeceğim de yüreğim elvermiyor- daha çok ailenin de güven duyacağı bir fakülte okumuş olmak için burada okuyor. Yani ben ilahiyat okuyacağım ve bu alanda insanlarımıza hizmet edeceğim, irade ve azmi net ve belirgin bir şekilde bulunmuyor. Bir çoğu sevdiği oğlanı alamayıp da aldığı oğlanı sevmeye çalışan kızın tavrını sergiliyor. Nikahta keramet arıyor.
Hal böyle olunca  önündeki kırk elli yıllık ömrünü adayacağı hizmet için gerekli donanımın başında Arapçanın iyi derecede bilinmesi gereği onu fazla ilgilendirmiyor. Yani işte öylesine fakülteye devam etsin, günleri eğlenceli geçsin, dersler sıkıcı olmasın, hoca yoklamaya takılmasın, etkinliklere katılsın, elinden hiç düşürmediği kıymetli /pahalı oyuncaklarıyla sosyal medyada kendini görünür kılsın, zamanı gelince de sınavlara girsin, bir hafta ya da bir iki gün öncesinden başladığı çalışmayla yeterli ve hatta yüksek notlar alsın ve sınıfını da geçsin ve nihayetinde mezun olsun, fakülteyi bitirsin, güzel bir merasim yapılsın, cübbeler giyilsin, aileler katılsın, unutulmayacak coşkulu bir gece yaşansın, fotoğraflar çektirilsin, anılar kalıcı kılınsın.
Hal böyle olunca ilim tahsili için gerekli olan en önemli şart zekadan hemen sonra gelen hırs (motivasyon) eksik kalıyor. Motor çok güçlü de olsa yakıt yoksa ya da çok azsa fazla yol alamıyorsunuz, uzun yollara girmeyi göze dahi alamıyorsunuz. Günü birlik anlayışlarla zamanı tüketiyorsunuz.
Her sınıfta bulunan ve kendi aralarında bir tür yarışma havası içinde çalışan on kadar öğrenciye mukabil on tane de tam tersi derse çalışmayı bir külfet gören, katılımı sevmeyen, ödevlerini yapmayan, dersin kaynatılmasını minnet bilen, dersin yapılmaması için uğraşan tipler bulunuyor. Ortadaki on kişi ise bazen bunların yanında bazen de diğer öncü on öğrencilerin yanında yer alıyorlar. Yani bunlar her iki kesime de katılma potansiyeli olan öğrenciler oluyorlar.
Son sıralardaki on öğrencinin de başı çekmesiyle kendi aralarında anlaşarak dönem öncesi sonrası bazen hafta boyunca hiç dersin yapılmadığı zamanlar olur. Ara açılır, talebe soğur, ders çalışma azmi körelir.
Bir dilin öğrenimi öyle kolay değildir. Bir kere dil öğretilmez öğrenilir. Hoca önemlidir ancak bir yere kadar. Sınıf sistemlerinde hoca ayrım yapmadan dersi anlatır. Herkes aynı derecede anlar mı? Hayır. Bunun bir takım elbette ki sebepleri vardır. Bunlardan bir kısmı kabiliyet ile ilgili ise asıl daha çoğu kendini derse vermekle ilgilidir. Çünkü sınıfı oluşturan talebeler genelde kabiliyet açısından birbirlerine yakın durumda olurlar.
Kulak duyar, ama dinleme ayrı bir şeydir, kulak vermekle olur.
Kulak yapısı itibariyle duyar, göz de bakar.
Duyulanlar içinde kulak verilenler seçilir ve onlar öğrenilir. Önemine göre de hafızaya kaydedilerek kalıcı kılınır.
Bakılanlar içinde de görülmek istenilenler görülür. Bakmak ile görmek aynı değildir.
Mekan aynı mekan, ama haller başka başka.
Kimi Hanya’da kimi Konya’da!
Kimi hoca ile beraber, kimi sevdasıyla!
Hal böyle olunca öğretme aynı öğretme olmasına rağmen kabını açan dolduruyor, kabı olmayan, kabını açmayan, kabını akan suyun altına tutmayan dolduramıyor.
O itibarla öncelikli olarak dilin öğretilmesinden değil, öğrenilmesinden bahsetmek gerekiyor.
Hoca önemli olduğu gibi sistem de önemlidir.
Fakat bunlar her şey değildir.
Ortalama şartları bulunduran herhangi bir sistem iyi bir şekilde uygulanırsa bizi maksadımıza götürebilir. Önemli olan o sistemin gereği ne ise onun uygulamada eksiksiz yapılmasıdır.
Elmalı hocanın köylüsü Kasım Efendi imamlık yapıyor. Köyde birisi de hastadır. Ziyaretine varır. Bakar adam çok hasta, durumu iyi değil, göçtü göçecek:
“Allah imandan Kur’an’dan ayırmasın!” der.
“Hoca! Der “benim iman ve Kur’an’dan bir zorum yoktur. Ben ehmek yiyemirem.!”
Sanki mesele iman Kur’an meselesiymiş gibi, her şeyi ona bağlıyoruz. Halbuki asıl mesele adam ekmek yiyemiyor, kimse onu görmüyor.
Neymiş efendim, sistem iyi değilmiş.
Bugün bizim hazırlık sınıflarında takip etmekte olduğumuz el-Arabiyye beyne yedeyk adlı silsile kendi içinde bütünlüğü olan bir sistemdir. Biz bunu tam olarak uygulamıyoruz ama ancak uygulanması sonucunda elde edilebilecek melekeleri niye elde edemiyoruz diye yakınıyoruz. Ha demek ki sistem yanlış, eksik, öyle ise sistemi değiştirelim yahut yama yapalım, biz kitap yazalım… gibi arayışlar içine giriyoruz.
Seksenli doksanlı yıllarda el-Arabiyye li’n-nâşi’în adlı bir seri vardı. Aslında çok güzel başarılı bir seri idi. Ama biz onu gerektiği gibi uygulamıyorduk. O yüzden de serinin sonunda elde edilmesi gereken hasıla meydana gelmiyordu.
Çünkü biz Türkler Gramer’e çok ağırlık veriyoruz. Hocalar olarak da Gramer hocalığını tercih ediyoruz ve seviyoruz. Her şeyden önce Gramer hocalığı prestijli görülüyor, aynı saate sahip diğer derse nispetle puanı yüksek tutuluyor, öğretimi de kolay oluyor. Hal böyle olunca hocalarımız bu serilerdeki Gramer bilgilerini yeterli görmüyorlar ve seriye bir yama atarak ilave bir Gramer kitabı okutulması devreye giriyor. Eklenen bu kitaba ayrılan zaman ve imkân kadar asıl takip edilmesi istenen sistemde bir gedik açılmış oluyor.
Malum dil öğreniminde anlayışlar değişiyor. İnsanlar eskiden önce harfleri sonra hecelemeyi ve ondan sonra da kelimeleri öğrenir ve böylece okumayı sökerlerdi.  Şimdi ise daha çok bütünden parçaya, dilden kurala doğru bir gidiş ağır basıyor.
Benim bunca tecrübeden sonra kanaatim odur ki insanlar gramer yoluyla dili öğrenemezler. Dili ancak bol metin okumak ve metinler üzerinde tahliller yapmak suretiyle öğrenirler ve geliştirirler. Gramer bilgileri dili üretme için değil, aksine dilin sağlamasını yapmak üzere işe yararlar. Dil kuralları istikrâî genellemelerdir, o yüzden de her kuralın istisnaları vardır. İstisnalar için bile kurallar konulduğu olur.
Söz gelimi İf’âl babının kalıpları şudur ve şu anlamları vermek için kullanılır diye kuralı öğrenirsiniz ve daha sonra da bu kural gereği elinize geçen her üçlü kelimeyi bu kalıba sokmaya çalışırsanız, isabet edebileceğiniz gibi hata da yapabilirsiniz. Ama kelimeyi metin içinde görür ve onu daha önceden öğrenmiş olduğunuz kurallar doğrultusunda tahlil ederseniz dil beceriniz sağlam bir zemin üzerinde ilerler.
Fe ‘A Le fiili kalıp fiilidir ve otuz beş babın hepsi bu kalıp ile gösterilir. Fakat bu kelime aynı zamanda yaptı, etti, işledi anlamında bir fiildir. Bu anlamda olan bu fiilin otuz beş babdan da geleceğini söylemek ne kadar büyük yanlış olur. (Nitekim sözlüğe tahkik için baktım ve sadece dört babdan kullanıldığını gördüm.) Biz herhangi bir üç harfli kök fiilin hangi bablardan kullanılacağını ancak kullanımdan, yani konuşulanı duyaraktan ve yazılanı okuyaraktan ve asıl olarak da sözlüklere bakaraktan bilebiliriz. Ben yaptım oldu mantığı dilde asla yürümez. Dil büyük ölçüde semaîdir ve yüzme gibi oluşan meleke ile okunur, yazılır, anlaşılır, konuşulur.
Bu itibarla genel kabul görmüş bir sistem tam olarak gereği şekliyle uygulanmalı ve hasıla ancak bu durumda beklenmelidir.
Bu sistemler konuşma becerisini de önemsediği için ilk başlarda oldukça basit diyaloglar içermektedir. Maksat bu diyalogların ezberlenmesi ve kelimelerin yerleri başkalarıyla değiştirilerek öğrencilerin kendi aralarında konuşabiliyor olmalarını sağlamaktır. Bu maksat büyük ölçüde ıskalanıyor ve okuma – anlama önceleniyor. Öyle olunca da ilk günler İmam Hatip çıkışlı öğrenciler için bu metinler oldukça basit kalıyor.
Kitap ilerledikçe metinler zorlaşmaya başlıyor. Bu kez öğrenci iyi tamam seviyemize göre derken biraz sonra metinlerin kendi seviyesinin üstüne çıkmaya başladığını düşünüyor. Hakikaten de öyle oluyor.
Adam bir batman tuz tarttırmış ve torbayı sırtına vurmuş çıkarken hafif gelmiş ve “Yahu acaba adam az mı tarttı!” demiş. Biraz yürüyünce tuz ağırlaşmaya başlamış ve “Yahu adamın günahını almışız, tam tartmış!” demiş. Biraz daha yürüyünce tuz iyice ağırlaşmış bu kez adam “Galiba adam fazla tartmış!” demeye başlamış.
İnsan psikolojisi böyle oluyor.
Peki, niye böyle oluyor: Sistem kendi içinde bir bütün olduğu için kendi üniteleri arasında bir basamak usulüyle kolaydan zora doğru bir seyir izliyor. Bizim öğrenciler okuma ve anlama itibariyle kolay gördükleri ilk basit metinleri ezberleyip, oradaki basit cümle yapılarını, dil kalıplarını kendisi de bir meleke halinde yazacak, konuşacak kadar öğrenmediği için, daha sonra metinler bu basit basamaklar üzerinde ağırlaştıkça –vaktinde basamaklar sırasıyla atılmadığı için- zorlanmalar ve hatta bazı öğrenciler için kopmalar başlıyor. Dersten kopmalar, arkasından sınıftan kopmaları beraberinde getiriyor ve öğrenci devamsızlık yapmaya başlıyor. Sonra da tümden bırakıyor.
Bir kısmı da kopmuyor ama zorlanıyor ve tabir caiz ise sürünüyor.
İlk on kadar öğrenci ise yoluna devam ediyor.
Elbette öğrenim önünde daha başka sıkıntılar ve engeller de bulunuyor.
Mesela cemaatlerin katılımı zorunlu olan özel programları olabiliyor. Oralarda verilen dersler, Fakültede almakta olduğu dersleri tekrar veya ön hazırlık şeklinde olmaktan çok alternatif programlar olabiliyor. Öğrenci hangisine yükleneceğini şaşırıyor. Çatal kazık yere bakmıyor.
Bunların ötesinde Dilin kendi özelliğinden kaynaklanan zorluklar da bulunuyor.
Bir kere Arapça İngilizce ile kıyaslanıyor. Bu kıyas doğru ve yerinde değildir. Çünkü İngilizce baskın kültür dili olması hasebiyle öğrencinin ister istemez kendisini öğrenmek zorunda hissettiği bir dildir. Hayatın içindedir, sokakta, internette… hemen her vesile ile ve her yerde yüzleşmekte olduğu bir dil olması sebebiyle İngilizce öğrenilmesine yönelik zait saikleri bulunan bir dildir. Kaldı ki onun da ne kadar öğrenildiği erbabının malumudur.
Arapçanın böyle bir şansı yoktur.
İkincisi bizim fakültelerimizde öğretilen Arapça salt bir dil değildir. Çünkü biz günlük konuşulan Arapçayı değil Fasih Arapçayı öğretmekteyiz. Fasih Arapça ise aynı zamanda bir Din dilidir. Bu dilin korunması için geliştirilmiş kurallar manzumesi yanında din dili olması hasebiyle de taşıdığı artı özellikler vardır ve bunların öğrenilmesi de artı bir külfeti gerekli kılmaktadır.
Arapça Halic’den Muhît’e (Basra Körfezi’nden Atlas Okyanusu’na) kadar oldukça geniş bir coğrafyada ve asırlar boyu uzun bir zaman dilimi içinde var olmuştur. Bu dile Arapların yanında Arap olmayan pek çok unsur da önemli hizmet ve katkılarda bulunmuşlardır ve böylece Arapça aynı zamanda bir medeniyet ve kültür dili halini de almıştır. Bütün bunlar dilin öğrenimini zorlaştıran unsurlar olarak görülmelidir.
Ben vaktiyle İbn Mukaffa’nın Arapçalaştırdığı Feylosof Beydaba’nın  meşhur Kelile ve Dimne’sini okumaktaydım. Önemli bir edip olan Mustafa Lütfi Menfelutî’nin tahkikini yapmış olduğu bir baskıydı. Okuyordum ve benim anlamını bilmediğim bir kelime ile karşılaşıyordum ve dipnota bakıyordum, izah edici bir not bulamıyordum. Sonra gene bakıyordum ve benim anlamını çok iyi bildiğim bir kelime geçiyordu ve tuhaf şekilde onun anlamı dipnotta açıklanıyordu. Sıkça karşılaştığım bu durum ilk etapta çok tuhafıma gitmiş ve bir türlü anlayamamıştım. Sonra anladım ki biz Arapça’yı kitaplardan öğrendik, yaşanan hayattan değil. Oysa muhakkik kitabı yaşayanlar için hazırlıyordu. Dolayısıyla benim anlamını çok iyi bildiğim ve fakat yaşayan Araplarca bilinmeyen kelimeyi -zaman içinde kullanımdan düştüğü ve hatta belki de öldüğü için- açıklamaya ihtiyaç duyuyordu ama herkesin halen kullanmakta olduğu kelimeyi ise açıklamaya ihtiyaç duymuyordu ama gel gör ki o kelimeyi de ben bilmiyordum. Çünkü benim öğrendiğim kitaplar eski dili temsil eden kitaplardı.
İşte bu bir gerçekliktir.
Dolayısıyla biz Arapçayı öğrenirken aynı zamanda bu dilin tarihini de öğrenmek durumunda oluyoruz. Bunlar ilave zorlukları oluşturuyor ve ona göre fazladan zaman ayırmak gerekiyor.
Elbette ki Arapça ayrıca oldukça zengin bir dildir.
Şimdi hal böyle iken bize ayrılan bu süre içinde bu çocukların  Arapçayı öğrenemediğini söyleyenler hem doğru söylemiş oluyorlar ama bir yandan da haksızlık ediyorlar. Hele otuz öğrenciden ilk ona girebilecek durumda olan öğrencilere çok çok haksızlık olur bu.
Bu öğrenciler özellikle okuma ve anlama becerisinde rampayı büyük ölçüde tırmanmış ama tam düze henüz çıkmamış oluyorlar. Tam bu işi kıvıracakları anda süre bitiyor ve yokuşta istop eden araba gibi, geri kaçma riski taşıyor. Sıcağı sıcağına bir Arap ülkesine gidenler, bu imkanı bulamayıp da çalışmasını bir şekilde sürdürenler, ileri sınıflarda da her ders münasebetiyle –ki burada temel İslam Bilimleri hocalarına büyük sorumluluk düşüyor- üzerine birkaç sıra tuğla koyanlar öğreniyorlar.
Bu ısrarı sürdürmeyenler ise öğrendiklerini de unutmaya başlıyorlar.
Bu Garibce’nin penceresinden bakıldığı zaman görünen manzara. Belki yüzde yüz isabetli olmayabilir. Ama Garibce’nin iyi bir gözlemci olduğunu dikkate almak lazımdır. Çünkü o, bu sonuçlara yıllar süren kendi öz tecrübesini de katmış bulunuyor.

Garibce