Şiddete karşı olmanin anlamsizligi

42724

 
Garibce nazarında şiddete karşı olmak anlamsız bir şey. Çünkü şiddet sıradan bir şey değil, bir sonuç.
 
Asıl karşı olunması gereken hususlar o sonucu intaç eden sebepler olmalı.
 
Şiddet, birilerinin karşı çıkmasıyla ortadan kalkacak, yok olacak bir şey de değil.
 
Tüm doğada var.
 
Hem terbiye aracı olarak, hem tecziye aracı olarak tarih boyunca vardı ve günümüzde de var.
 
Hanelerde var.
 
Devletler arasında var.
 
Hayvanlar aleminde var.
 
Bitkiler aleminde var.
 
Var da var.
 
Bizim evin önünde büyük bir ceviz ağacı vardı. Dibinde olan ne varsa hepsini boğdu, biraz uzakta olanları da altından kovdu.
 
 Ölçüsüz
 
 bakın.
 
 fidanlara
 
 yerlerdeki
 
 ağaçlı
 
 
 
Sık
 
 biçimde boyları uzuyor, enlemesine gelişemiyorlar, verimli olamıyorlar. Öncekiler sonra dikilenlere adeta şiddet uyguluyor.
 
Hayvanların birbirleriyle oyunlarına bakın. Sürünün liderliğini ele geçirme mücadelelerine bakın! Annenin yavrularını eğitimine bakın, hepsinde şiddet var.
 
Ama doğada doğal olarak var olan şiddet yerinde ve dozunda.
 
 yerinde ve
 
 Şiddetin
 
 budur.
 
 işte
 
 da
 
 olan
 
 
 
Önemli
 
 dozunda kullanılması.
 
Askerlikte, “Asker, lütfen ayağa kalkar mısın?, Gece
 
 bulaşığa yazabilir
 
 Sizi
 
 mıydınız?
 
 nöbetine çıkar
 
 miyiz?” üslubu gitmiyor.
 
Otoritesiz hayat yürümüyor. Disiplin lazım geliyor. Kaosa son vermek ve düzen kurmak ve sürdürmek uğruna lazım geldiğinde şiddet kullanmak gerekebiliyor.
 
Ama ölçülü olarak ve tam yeri geldiğinde!
 
 ala’l-
 
 “Eşiddâu
 
 bahsederken
 
 mü’minlerden
 
 
 
Allah
 
küffâr ve ruhamâu beynehum” buyuruyor. “Düşmanlarına karşı sert ama kendi aralarında çok sevecen, şefkatli ve merhametli olurlar”, diyor. Tabi
 
 kasteden,
 
 hayatınıza
 
 da sizin
 
 kastedilen düşman
 
 öldürmediğiniz zaman sizi öldürecek olan düşmandır. Yoksa mücerred sizin inancınızı
 
 şiddet
 
 olana
 
 inançsız
 
 her
 
 diye
 
 paylaşmıyor
 
 uygulayacaksınız, onlara savaş açacaksınız
 
 uğradıkları,
 
 Zulme
 
 anlaşılmamalı.
 
 da
 
 anlamında
 
 haksız yere yurtlarından çıkarıldıkları için insanlarımıza müşrik Araplara karşı savaş etmeleri izni verilmiştir[1]. (bk. el-Hacc 22/39-40) Bu itibarla bunu teşmil etmek baştan yanlıştır. Fetihleri de insanları şiddet uygulayarak İslâm’a zoraki de olsa sokma
 
 engelleri
 
 önündeki
 
 davetinin
 
 İslâm
 
 değil,
 
 çabası
 
 kaldırma amaçlı yapılan çabalar olarak görmek gerekiyor.
 
Günümüzde şiddet deyince merkeze hemen kadın ve çocuk oturuveriyor. Zayıf olan, okkanın altına gidiyor. Açlıktan ölenlerin kahir ekseriyetini çocuklar ve kadınlar oluşturuyor.
 
 kalanların
 
 maruz
 
 şiddete
 
 uğrayanların,
 
 
 
Tecavüze
 
 çoğunluğunu da keza öyle onlar oluşturuyor.
 
Şiddet olmasın.
 
Şiddete karşıyız.
 
İyi, olmasın, ama oluyor.
 
Neden oluyor?
 
Çünkü şiddeti üreten sebepler yeterince var da ondan!
 
Şiddet eskiden de vardı elbette.
 
Ama şimdilerde hem daha çok, hem de daha çok ortada. Çırılçıplak, o yüzden de utanılacak bir durum oluşturuyor ve çok rahatsız ediyor.
 
Bir kere doğru tespit etmek lazım: Sadece erkekler kadınlara değil, aslında gücü yeten gücü yettiğine şiddet uyguluyor.
 
Şiddete maruz kalan kadının bizzat kendisi aynısını
 
 kocasına
 
 şekillerde
 
 farklı
 
 ve
 
 çocuklarına
 
 kendi
 
 uygulayabiliyor.
 
Beni anam rahmetli derede anadan üryan çimdirirken bir eliyle kafama sabun çalardı, bir eliyle de sırtıma sırtıma şaplak çalardı. Ne yapsın kadın, bizimle baş edemezdi. Anneleri kimse dinlemez. Köy yerlerinde o zamanlar on beş günde bilemedin ayda bir yunak yunuyor, onda da çocuk yıkanmaya yanaşmaz, elinin altından kaçar, zorla tutar oturturlar, o da öfkesini öyle alır. Sen misin çimmek istemeyen ve elinin altından kaçan? Ne yapsın şimdi bu kadın. Sevgisiz desek, değil. Sever. On tane de olsa her biri ciğer paresi, birini diğerinden ayırt etmez. Birinin ayağına taş değse o acısını yüreğinde duyar. Bir ağıt yakar, hepsinin adını bir bir sayar. Ama çimdirirken bir taraftan da pataklar.
 
Kadın, evin ekmeğini kendi yapar. On çocuk iki de kendileri tam on iki horanta, bir de gelip giden eksik olmaz bütün bunların günlük ekmeğini anne olarak sen kendin yapacaksın, hamurun yarısına gelmişsin, pişirdiğin ekmeğin sayısı ise bir türlü artmıyor. Sacın üstünden daha inmeden eller ardı ardına uzanıyor ve sen yetiştiremiyorsun. Artık tükenmişsen, elindeki oklavayı ya da efracı tam o sırada kim elini
 
 bu
 
 indirivermişsen
 
 kafasına
 
 onun
 
 uzatmışsa
 
 sevgisizlikten ve şiddet severlilikten değil, bu başka bir şeyden. Bu artık gücün tükenmesinden ve çaresizlikten…
 
 yarılan
 
 ve
 
 yiyen
 
 çalgı
 
 çocukların
 
 o
 
 yüzden
 
 
 
O
 
 kafasında, şaplak yiyen tenlerinde güller bitmiş, ne bir acı ne bir ıstırap kalmış yerlerinde.
 
Sorun zamanla kapanmayan dil yaraları.
 
Sorun dil yaralarının kanattığı, müstehzi, saygısız
 
 kin ve öfke dolu taşlaşmış
 
 körüklediği
 
 bakışların
 
 kalplerin kustuğu nefret ve şiddet.
 
Sorun çaresizliğin çaresi olarak görülen kin, nefret ve şiddet.
 
İnsanları savurdunuz, aileleri un ufak ettiniz ve çekirdek haline getirip dört duvarın arasına tıktınız.
 
 İhtiraslar,
 
 var.
 
 beklentileri
 
 kocadan
 
 Kadının
 
 ihtiyaçların yerini almış, adam karşılayamıyor. Kocanın kadından beklentileri var, sabır ve tahammül istiyor, davranışlarıyla, bakışlarıyla belki yalvarıyor,
 
 da
 
 bulup
 
 sıra
 
 bakmaktan
 
 ellerine
 
 adamın
 
 kadın
 
 başını kaldırıp yüzüne ve gözüne bir türlü bakmıyor ki… Dolayısıyla adam da bir türlü karşılık bulamıyor.
 
Bu dört duvar arasında yanlarında hiç kimse yok. Her yerde hâzır ve nâzır olan Allah ise çoğu kez kırsal’da kalmış ve henüz şehre tam anlamıyla getirilememiş
 
 beklentilerini
 
 birbirlerinden
 
 Dolayısıyla
 
 (Hâşâ!).
 
 karşılayamayan, birbirini bir türlü anlayamayan iki insanın bir hücrede hapsi gibi bir ortam kin, nefret ve şiddet üretmesin de ne üretsin.
 
Adamcağız, tarım toplumunun dolu ambar gibi yıllık ekonomik güvencelerini terk ederek şehre inmiş, nevalesini şimdi günlük kazanıyor ve poşetle eve taşıyor, artırma şöyle dursun kazancı doğru dürüst yetmiyor. Kadın ve varsa çocuk o adamdan ekstra taleplere başlıyorlar. Çoğu da ihtiyaç değil, ihtiras kabilinden. Çocuğun istediği bir çağdaş oyuncak, adamın belki bir-iki aylık maaşına denk. Bu şekilde talepler ve bahaneler, ısrarlar ve savsaklamalar
 
 noktasına
 
 kopma
 
 ve
 
 gerilme
 
 işler
 
 sonucunda
 
 geliyor. Taraflar restleşiyor. Çaresizlik son çare
 
 gönlü
 
 yaralarıyla
 
 Dil
 
 giriyor.
 
 devreye
 
 olarak
 
 paramparça olmuş adamın kalkan yumruğu bir
 
 gibi
 
 pestil
 
 çocuğu
 
 kadını/
 
 dolu
 
 öfke
 
 balyoz gibi
 
 yassılamak ve pürüzsüz hale getirmek istiyor. Bir iki derken kadın / çocuk korku eşiğini de bir aştı mı artık hiç kimseyi durdurmak mümkün olmuyor.
 
 mutluluk
 
 olması,
 
 adresi
 
 sükunun
 
 ve
 
 
 
Huzur
 
 devşirilmesi için tasarlanan yuva, kemik kırma, göz morartma, et çürütme, diş geçirme, haya sıkma ve hatta punduna getirip boğaz kesme, parçalama ve dilim dilim dilimleme, kıyma çekme atölyelerine dönüşüyor.
 
Müdahil olacak hiç kimse yok mu?
 
Yok!
 
Baba dede/ anne nine varsa huzur evlerinde. Ya da ben doğduğum yerde ölmek istiyorum diye kaldığı memleketinde.
 
Konu komşu! Ohooo! Onlar sizlere ömür, komşuluk çoktaaan öldü. Hem dizilerimiz var. Komşunun kahrını kim çeker. Evdeki başköşeye kurulmuş deccal (tv) ve kıyamet alametlerinden olan dâbbetü’l-arz (internet) bize sosyallik olarak yetiyor da artıyor bile.
 
Geriye ne kaldı.
 
Geriye karşılıklı kin, nefret ve öfke. Her iki taraf da yorulana kadar bu iş devam edeceğe benziyor. Kin, nefret ve öfke öyle bir şey ki, ateşin odunu yemesi ve yedikçe kuvvetlenmesi gibi, kolay kolay dinmiyor, teskin olmuyor, ateşlendikçe ateşleniyor, harlandıkça harlanıyor.
 
Allah’ım ne olur, artık şehirlerimize, dört duvar arası mahpushanelerimize de gel!
 
 Vedûd’sun.
 
 Sen
 
 Rahîmsin.
 
 ve
 
 Rahman’sın
 
 Sen
 
 Sevginden, rahmet ve merhametinden bize de ver!
 
Başka çaremiz yok.
 
“Çaresizseniz çare sizsiniz!” diye bizi kendi halimize mahkum etme anlayışına son ver. Biz seni analım,
 
 sahipsiz
 
 ve
 
 kimsesiz
 
 ki,
 
 Ol
 
 ol!
 
 bizimle
 
 sen
 
 kalmayalım, sevginle bir olalım, diri olalım, sevelim, sevilelim. Yüzümüze gene renk gelsin; ama mor değil, al olsun! Gözlerimize ışık gelsin. Hayatımız umut dolsun.
 
Sana muhtacız! Bizi kendi halimize koyma. Medet ya Erhame’r-Râhımîn!
 
 
GARİBCE
 
 39 ]1[
 
 
 
نِذُأ َ ﻦﻳِﺬﱠﻠِﻟ َ نﻮُﻠَﺗﺎَﻘُﻳ َ ﻢُﻬﱠﻧَﺄِﺑ ْ اﻮُﻤِﻠُﻇ نِإَو َّ ﻪﱠﻠﻟا َ ﻰَﻠَﻋ ﻢِﻫِﺮْﺼَﻧ ْ ﺮﻳِﺪَﻘَﻟ ] ٌ ﺞﺤﻟا :