İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nin açılışı münasebetiyle düzenlenen “Türkiye’nin İslami İlimler Birikimini Dünyaya Açmak” konulu panel, 19 Temmuz 2012 tarihinde İstanbul Şehir Üniversitesi Altunizade kampüsünde geniş bir katılımla gerçekleşti. M. Ü. İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ve Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Raşit Küçük’ün katılımcı oldukları toplantının değerlendirme konuşması T.C. Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu tarafından yapıldı.
“Akıl akıldan üstündür, ta arşa varıncaya dek” sözüyle konuşmasına başlayan M. Ü. İlahiyat Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayreddin Karaman, bilimsel birikim açısından hiçbir bölge veya ülkenin kendi başına ve müstağni olamayacağını, herkesin bir başkasının bilgi birikimine ihtiyaç duyduğunu dile getirdi. Ardından İslami ilimler eğitiminde Arapça’nın önemine işaret eden Karaman, Türklerin eliyle kurulan ve Arapça eğitim veren medreselerin başlangıcından günümüze gelinceye dek içinden geçtiği süreçlere değindi. Günümüzde Türkiye’nin İslami ilimler alanında elde ettiği birikimin dünyaya açılmasında üniversitelerin yanısıra Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), Bilim ve Sanat Vakfı (BİSAV), İlmi Araştırmalar Merkezi (İLAM) ve İstanbul Araştırma ve Eğitim Vakfı (İSAR) gibi sivil toplum kuruluşlarının anahtar rol oynayacağını ifade etti.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, bugüne kadar Türkiye’nin İslami ilimler açısından dünyaya yeterince açılamamasının önündeki önemli engellerden biri olarak dil sorununa işaret etti. Dünyaya açılmak için dünya standartlarında bilgi üretiminin şart olduğunu dile getiren Görmez, Türkiye’nin yeni dönem itibariyle bu alanda yeni fırsatlar yakalamanın eşiğinde olduğunu ifade etti.
Özellikle vakıf üniversitelerinin bünyesinde yer alan İlahiyat ve İslami ilimler fakültelerinin de katılımıyla çeşitlilik kazanan ilahiyat fakültelerinde müfredatta çeşitliliğe açık olmanın önemine işaret eden Görmez, vakıf üniversitelerinin kurucu vakıflarında hakim bakış açısı ve vizyonun İlahiyat eğitiminde kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olmaması gerektiğini söyledi.
Türkiye’deki İslami ilimler birikiminin dünyaya açılmadan önce kendi içinde gerçekçi ve dikkatli biçimde eleştirilmesi gerektiğini dile getiren Görmez, bu alanda hala yapılması gereken çok işin olduğunu vurguladı. İslam’ın ve İslam dünyasının bugün karşı karşıya olduğu meydan okumaya cevap verebilmek için büyük gayret sarfedilmesi gerektiğini hatırlatan Görmez, Türkiye’nin kendi “gönül coğrafyası”na hitap edebilecek uluslararası bir İslami ilimler üniversitesine ihtiyaç olduğunu dile getirdi.
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Prof. Dr. Raşit Küçük, Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinin dünyaya hitap edebilmesi için öncelikli olarak eğitimde Arapçaya ağırlık vermek gerektiğine işaret etti. Eğitim kurumlarının müfredat, kadro ve alt yapı açısından kalitesinin yükseltilmesi gerektiğine de işaret eden Küçük, büyük bir kültür ve medeniyet birikimine sahip olan Türkiye’nin İslami ilimler açısından dünyayla bütünleşmesinin uzun, yorucu fakat çok verimli sonuçlar doğuracak bir süreç olduğunu vurguladı. Milli, dini ve kültürel açıdan birçok farklı unsuru uzun süre başarıyla bünyesinde bulunduran Osmanlı tecrübesine sahip olan Türkiye’nin, son yıllarda büyük kazanımlar elde ettiği dünyaya açılım tecrübesinin İslami ilimler ayağının da bulunması gerektiğine işaret eden Küçük, vakıf üniversitelerinin bu bağlamda büyük önem arz ettiğini söyledi. Dünyanın önde gelen üniversiteleriyle işbirliğine gitmenin önemine de işaret eden Küçük, bu işbirlikleri sayesinde Türkiye’nin akademik seviyesinde ciddi ilerleme sağlanacağını vurguladı.
Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, değerlendirme konuşmasına, yeni açılan İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’nin içinde bulunduğumuz dünyadaki konumu üzerinde durarak başladı. İslam medeniyetinin, insanlık tarihi boyunca görülmüş bütün kadim medeniyetleri tevarüs ve harman eden son büyük medeniyet olduğunu vurgulayan Davutoğlu, İslam medeniyetinin diğer medeniyetlerin etkileşimine açık ancak bir yandan da onlardan uzak bir bölgede doğduğunu ve Büyük İskender’den sonraki ikinci büyük etkileşimi ve yayılışı gerçekleştirdiğini söyledi. Davutoğlu, kendinden önce varolan bütün büyük medeniyetlerle yüzleşen, hesaplaşıp yeniden harmanlayan İslam medeniyetinin, artık kendisi olmadan “kadim”in anlaşılamayacağı bir hal aldığını ifade etti.
Moderniteyle en fazla yüzleşilen şehrin İstanbul olduğuna işaret eden Davutoğlu, bugün moderniteyle kadim medeniyetlerin başarılı bir sentezinin yapılacağı en uygun yer olarak da İstanbul’un önemine değindi. İslami ilimler birikiminin bu bağlamdaki yerini hatırlatan Davutoğlu, İslami ilimler bilgi paradigmasının, İslam’ın çağdaş dünya ile yüzleşmesinde, insanlığa yeni bir ufuk açmada ve yeni bir bilgi inşası sürecinde hayati değer taşıdığını dile getirdi. “Yeni ilim adamı” prototipine ihtiyaç olduğunu söyleyen Davutoğlu, bu noktada yeni kurulan İslami ilimler ve İlahiyat fakültelerinin önem kazandığını vurguladı. İnsanlık vicdanına hitap eden, kültürel çoğulculuğu ve birarada yaşamayı yeniden başaran, bütün insanlığa adalet mesajı verebilecek yeni bir dilin ve anlayışın bugün İstanbul’da yakalanabileceğini ifade etti. Davutoğlu bu bağlamda İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi’ne olan güven ve inancını dile getirerek sözlerini tamamladı.
Tavşanlı Kaymakamı Numan Hatipoğlu ve ilçe protokolünün yanı sıra Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Daire Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Davut Kaya, çevreden gelen din görevlileri ile davetlilerin katıldığı program tashihi huruf öğretmeni Şükrü Şükür’ün Kur’an tilavetiyle başladı.
Açılış konuşmasını yapan Tavşanlı Müftüsü Mecit Amil, geçen yıl 20 öğrencinin hafızlık belgesi aldığını, bu sayıyı 27’ye çıkarmanın mutluluğunu yaşadıklarını söyledi. Gönüllerin Kur’an’la beslenmediğinde farklı duygu ve düşüncelerin yerleşeceğini kaydeden Amil, bu sene 22.sini düzenledikleri hafızlık töreninin bir sembol olduğunu asıl törenin hafızların anne ve babalarına giydirilecek olan taç olduğunu bildirdi.
Tavşanlı Kaymakamı Numan Hatipoğlu, yurt içinde ve yurt dışında Kur’an’ı Kerim’i en fazla hürmet gösteren ülkenin Türkiye olarak bilindiğini ve Kur’an eğitimine Tavşanlı’da ayrı bir önem verildiğine değindi. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Davut Kaya’nın Tavşanlı’nın Kur’an eğitiminde aldığı başarıların sınırları aştığını ve gittiği yerlerde bunu anlatmaya çalıştığını söyleyerek okuduğu ayetlerle katılımcıları duygulandırdı.
Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Daire Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, “Düzenlenen bu program hem kutlu aya hazırlanma noktasında hem de bundan sonraki yıllarda çocuklarımızın hafızlığa bağlanarak yapmaları noktasında teşvik unsuru olacaktır. Ne mutlu bu yavrularımıza ki akranları Allah’ın hoşuna gitmeyecek programlarda boy gösterirken, bu kardeşlerimiz Rabb’imizi ve Resulünü memnun edecek bir program için buraya geldiler. Allah Rasulü, güneş ve ay gibi dünyayı aydınlatma özelliğini Kur’an’ın nurundan alıyor. Hafızlarımızı, onlara eğitim veren öğretmenlerini, anne ve babaları ile bu kurumlara destek olan halkımızı kutluyorum.” dedi.
Kur’an hafızlarının hıfz ederek Kur’an’ı koruduğu gibi Allah’ü Teala’nın şeytandan ve her türlü kötülüklerden hafızları koruyacağını söyleyen Erbaş, “Ülkemiz genelinde 13 bin kursunda Kur’an eğitimi veriliyor. Bunun yüzde 92’si bayan Kur’an kursları. Cenab’ı Allah, inşallah erkek Kur’an kurslarımızın sayısını artırmayı da nasip eyler.” şeklinde konuştu.
Konuşmaların ardından hafızlar, dualar eşliğinde sahneye çıktı. Tavşanlı Müftülüğü’nün hafizelerin velilerine belge vermesiyle duygulu anların yaşandığı programda ayrıca geçtiğimiz günlerde Kur’an okumada Türkiye ikincisi olan Havva Artun ve hafızlıkta bölge birincisi olarak finallere gitmeye hak kazanan Ayşenur İnneci, Ali Erbaş tarafından altınla ödüllendirildi.
Cihan
Mübarek Ramazan ayı kendine has bereketi ve güzellikleri ile kapımızı çalmak üzere. Bu ayın heyecanı ve coşkusu ile Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi de bu güzelliklerden birine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Fakülte, ‘Gök kubbe Altında İlahiyat Ramazan Geceleri’ adıyla düzenleyeceği programla tüm Konyalıların Ramazan gecelerinin ihyasına bir katkıda bulunmayı amaçlıyor. Programda Yrd. Doç. Dr. Ali Öge, Arş. Gör. Recep Koyuncu, İsmail Yaprakçı, Mahmut Tahir Koçak ve Ali Tos ile Açık Havada Hatimle Teravih Ziyafeti, Ahmet Çalışır, Mehmet Emin Karataş, Süleyman Özen, Zübeyir İnce ve Hasan Çiftçi’den İlahiler ve Kasideler, Namaz Öncesi Özlü Vaazlar, İlâhiyat Fakültesi Hocalarından Teravih Sonrası Sohbetler, Çocuklarımıza Ramazan Sokağında Eğlenceler ve Gece Boyunca Kantinde Çay ve Meşrubat imkânı sunulacak. İlgilenenlere duyurulur.
Yrd. Doç. Dr. Ali Öge, Arş. Gör. Recep Koyuncu, İsmail Yaprakçı, Mahmut Tahir Koçak ve Ali Tos ile
• Açık Havada Hatimle Teravih Ziyafeti
Ahmet Çalışır, Mehmet Emin Karataş, Süleyman Özen,Zübeyir İnce ve Hasan Çiftçi‘den
• İlahiler ve Kasideler
• Namaz Öncesi Özlü Vaazlar
• İlâhiyat Fakültesi Hocalarından Teravih Sonrası Sohbetler
• Çocuklarımıza Ramazan Sokağında Eğlenceler
• Gece Boyunca Kantinde Çay ve Meşrubat
Yer: İlâhiyat Fakültesi Camii – Meram Yeni Yol / Konya
Çünkü Vecdi Akyüz, çayı da, muhabbeti de, öğrencilerini de çok sever
Üsküdar Bağlarbaşı’nda, Marmara İlahiyat’ın bahçesinde onun kapıdan girişini görünce hemen yanına koşuveren talebeleri vardır. Ya da olduğu yerde bekleyip arkadaşıyla olan muhabbetine, hoca yanlarından geçeceği vakte kadar bir nokta koymaya çalışan talebeleri vardır ki hoca geçerken yanlarından, onunla konuşabilsin.
Çok içtendir Vecdi Hoca. Öğrencilerini kardeşi gibi görüp bunu dillendirmekten çekinmez. “Vaktin varsa hadi gel bi’ çay içelim kantinde” teklifi genellikle ondan gelir. Çünkü o, çayı da, muhabbeti de, öğrencilerini de çok sever.
Onunla her konuda konuşabilme rahatlığı vardır öğrencilerde. Sanki kendi akranınızla konuşuyorsunuz hissi verir insana. Tecrübeleriyle yol gösterir ama bunu yaparken asla üst perdeden konuşmaz.
Kendini bilen, kendinin farkında olan bir hoca
Renkli giyimi ve rahat tavırlarıyla dikkat çeker. Rahat dediysek Müslümana yakışmaz bir rahatlık değil tabii ki, hâşâ! Kendini sıkıp başkalarının lafına göre hareket etmez. O, kendinden gayet emindir, kim olduğunu ve sınırlarını iyi bilir, ona göre davranır. Mutedildir. Realisttir. Masa başı fıkıhçısı değil, halkın içinde yaşayan ve hayatın gerçeklerinin farkında olan bir fıkıhçıdır. Fıkhı geçmişlere hapsetmez, günümüze en etkin haliyle uyarlar.
Dedim ya kendini bilen, kendinin farkında olan bir hocadır diye; bu yüzden kimseye kini, gururu, hasedi yoktur. Onun mevkisinde bulunan kişilerde sık görülebilecek, öğrencilere üstünlük taslama ve meslektaşlarına haset duyma gibi hastalıklar yoktur onda. Nereden mi biliyorum? Hem sözlerinden, hem tavırlarından. Bu o kadar belli ki. İyi bir iş yapıldı mı, kim tarafından yapılırsa yapılsın, onu takdir eder. Menfi olaylar için de aynı durum geçerlidir. İçi dışı birdir. Kimseden çekincesi yoktur. Doğru bildiği neyse söyler.
Vecdi Akyüz, kendini sadece kendi alanına hapsetmez
Vecdi Hoca’nın kendine has bir üslubu ve ders anlatışı vardır. Her şeyi şematize etmeye meyyaldir. Kendi çizdiği şemalar, tablolar ve kendisine ait olan cevizeler ile anlatır dersi (cevize, vecizenin Vecdice’sidir). Kürsüye geçip de “şunlar helal, bunlar haram, onlar farz, âlimler böyle demiş” diye anlatmaz dersi. “Siz sorun, ben cevaplayayım, böylesi aklınızda daha iyi kalır” der ve hep öğrencilerin yanına oturur. Olayın mantığını kavratıp ilkeleri öğretir.
Vecdi Akyüz, ilgi alanı geniş ve bunlarla alakalı çalışmalar yapan, kendini sadece kendi alanına hapsetmeyen bir hoca. Fıkıhla ilgili kitaplarının yanında, doğrudan ilgili olmayan eserleri de mevcut. Onun hazırladığı eserler arasında benim favorim olanlar ise, Kur’an’da Siyasi Kavramlar ve editörlüğünü yaptığı 4 ciltlik Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam.
Vecdi Hoca, hakikaten kıymetli, önemli bir insan. İyi ki böyle bir hocamız var.
Şeyma Benli
Dünyabizim
Müslümanların kutsal ayı Ramazan Perşembe günü başlıyor. Sahur yemekleri, gösterişli iftar programları, ihtişamlı davetler, geçtiğimiz senelerde göze çarpan manzaralar…
İşte tüm bu gösterişli sofralara karşı Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez Ramazan ayı başlamdan uyardı. “İftar sofraları, israf sofralarına dönmemeli” diyen Görmez “Orucu ne bozardan çok bozulan kişilikleri nasıl tamir ederiz buna bakılsın” mesajı verdi.
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez iftar çadırlarını da eleştirdi. “Çadırlar yoldan geçenler ya da yolda kalmışlar için yapılır. Buralarda da gösterişe kaçılmamalı” dedi. Sözlerine devam eden Mehmet Görmez, “Diyanet bu yıl ramazan için “selam” temasını belirledi. Tüm vaaz, sohbet ve etkinliklerde bu tema üzerinde durulacak” dedi.
EKRANLAR SÖMÜRÜDEN UZAK DURMALI
Televizyonda yayınlanan ramazan programlarına da değinen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ramazan ayında televizyon kanallarındaki dini programlarla ilgili araştırma yaptıklarını anlattı.
Bu programların reytingi artırmak için hüzün eksenli dramatik din anlayışını öne çıkardığı tespitini paylaştı. Sömürüden uzak durulmalı mesajını iletti.
Buharî’nin Kitâbu salâti’t-terâvîh bölümündeki hadisler özetle şunları söyler:
1. Ramazan gecelerini ihya etmek günahların kefaretine vesiledir.
2. Rasûlullah (sav) Ramazan ayının ilk üç günü mescide çıkmış ve her gün artan bir kalabalıkla cemaat halinde namaz kılmış, ancak dördüncü günü kalabalığı mescid almaz hale gelince Hz. Peygamber durumu bilmesine rağmen yanlarına çıkmamış ve Sabah namazına çıktığında onlara, hallerini gördüğünü ancak farz kılınır endişesiyle kendisinin çıkmadığını beyan buyurmuştur.
3. Hz. Peygamber (sav) zamanında, Hz. Ebu Bekir zamanında ve Hz. Ömer’in halifeliğinin ilk yıllarında durum bu minval üzere devam etmiş; insanlar kimi evlerinde kimi de mescidde kendi başlarına teravih namazını kılagelmişler. (Hz. Ali’nin de teşviki ile) Hz. Ömer mescidde namaz kılmakta olanları meşhur hafız sahabî Übey b. Ka’b’ın arkasında toplamış ve böylece teravih namazı cemaat halinde mescidde kılınmaya başlamıştır. Bu durumu çok beğenen ve bu uygulamanın “güzel bir yenilik” olduğunu söyleyen Hz. Ömer, buna rağmen “Uyuyup da kılmadıkları (teheccüd) namazının, bu kıldıkları (teravih) namazından daha faziletli olduğunu” da beyan etmekten geri kalmamıştır.
4. Hz. Peygamber’in dört artı dört artı vitir (4+4+3) olmak üzere teravih namazını 8 rekat olarak kıldığına dair Hz. Aişe validemizin sarih beyanı vardır.
(Buhârî’nin özeti bu kadar)
Ayrıca İbn Hibbân’ın Sahihi’inde geçen bir rivayette de sahabî Übey b. Ka’b’ın evdeki kadınlara teravih namazını dört artı dört artı vitir (4+4+3) şeklinde kıldırdığını söylemesi karşısında Hz. Peygamber’in buna ses çıkarmadığı, dolayısıyla bu şekilde kılınması ile ilgili olarak takrîrî sünnet bulunduğu bilgisi mevcuttur.
Beyhakî’de yer alan bir rivayette ise Hz. Ali’nin bir adamı, insanlara beş tervîha şeklinde yirmi rekat namaz kıldırmak üzere görevlendirdiği belirtilmektedir. Aynı şekilde Beyhakî’de geçen başka bir rivayette de es-Sâib b. Yezîd, “Hz. Ömer zamanında teravih namazını yirmi rekat artı vitir şeklinde kıldıklarını” söylemiştir.
Değerlendirme: Bütün bu rivayetlerden anlaşılıyor ki teravih namazını kılmak sünnettir. Duruma göre bunun tek başına ya da cemaat halinde kılınması da sünnet olmaktadır.
Sekiz rekat şeklinde kılınması Hz. Peygamber’in sünneti, beş terviha şeklinde yirmi rekat olarak kılınması ise Râşid Halifelerin sünneti olmaktadır. Daha sonra ise bütün ümmet bunu hüsn-i kabul ile benimsemiş ve İslam dünyasının her yerinde teravihin cemaat halinde kılınması bir gelenek halini almıştır.
İki yıl öncesi Şam’da bulunuyorduk. Orada değişik camilerde teravih namazları kıldık. Bizdeki gibi orada da büyük bir coşku ile cemaat halinde kılınıyor. Sekiz rekat kılındıktan sonra kısa bir bekleme oluyor. Cemaatin bir kısmı ayrılıyor. Geri kalan kısmı ile de yirmi rekat tamamlanıyor. Yani uygulama bizdeki gibi, ancak bizdeki gibi katı değil; dileyen sekiz rekat sonrasında ayrılabiliyor ve bu yadırganmıyor.
Teravih namazı yoktur iddiası:
Kimilerinin teravih namazı yoktur şeklindeki iddialarının esası yoktur. Raşid halifelerin uygulamasını –ki bu da bizim terminolojimizde “sünnet” diye anılır ve değerlendirilir- yok saymak ve işi ilk baştaki şekle döndürmek çabası, bir çocuğu “Bu doğduğunda çıplaktı, üzerindekileri sonradan giydirdiler, dolayısıyla onları atmak lazım” demek kabilinden onu anadan uryan haline döndürme çabası gibi bir şeydir.
Evet çocuk çıplak doğar, ama insanlar onu kendi kültürlerine ve birikimlerine, sanat ve estetik anlayışlarına ve zevklerine göre giydirirler.
Aynı şekilde dinler de çıplak doğar; ama içine inmiş olduğu kültürün kalıpları içinde insanlar onu giydirirler. Bunun sonucunda ezanı kaptırarak değil makam ile okurlar, Kur’an tilavetine sanatı da katarlar, Kur’an hattını sanat haline getirirler, ezanı damda değil, eşsiz güzellikte minarelerde okurlar… Hz. Peygamber’e kendi dillerinde naatler, kasideler, mevlidler yazar-okurlar, tekbirleri, salavatları bestelerler… Bütün bunlar, insan olmamızın bir sonucu olarak bizim de dine bir katkımız olur. Gelenek böyle oluşur ve hayatiyetini sürdürür. Kimse bunları yok sayamaz ve din ancak bunlarla yaşar.
Bid’at dinin özüne yönelik eklemlerde bulunmaktır; düzenlenmesinde, kendi kültürel kalıplarımızla onun ifadesinde değil.
Kucağınızda çıplak bir dini taşıyamazsınız; elinizden kayar gider ya da buharlaşır ve yok olur.
Hem işinize geldiği yerde tam bir selefî, işinize geldiği yerde ise tam bir modernist tavırla dinin yaşatılması hiçbir zaman mümkün olmaz.
Ve din Allah’ındır.
Biz O’nun kullarıyız. Din bizim için vardır; daha iyi bir insan olabilmemiz, kendimizi daha iyi ifade edebilmemiz, etrafımıza daha yararlı bir insan olabilmemiz için vardır.
Bugün teravihin –dün olduğu gibi- cemaat halinde ve mabetlerde kılınmasında hem bireysel hem de toplumsal açıdan faydalar vardır.
Teravihe gitmediğinizde ne yaptınız? İsterseniz bunun bir çetelesini tutun. Eğer hem kendiniz hem de insanlık açısından daha yararlı şeyler yapabiliyorsanız onlara devam edin. Yok daha çok televizyon seyretmiş, daha çok dedi kodu yapmış, daha çok kendi dertlerinizle baş başa yalnız kalmış ve ruhî bunalım anlamında daha geri bir konuma düşmüşseniz… gelin teravihimize devam edin. Camilerimizde, saflarımızda sizin için yerimiz her zaman var. Gördüğünüz yanlışlara müdahil olun, güzellikleri paylaşın.
İnanın paylaşılacak çok şey var!
Hayırlı Ramazanlar!
Bizi manen rahatlatacak güzel teravihler!
Dua ile!
GARİBCE