Yıl: 2012

  • Fetvalı Siyaset mi Fetvacı Siyaset mi?

    “Sezaropapizm”.
    Frenklerin “Caesaropapism” dedikleri bu kavram, Sezar (imparator, kral, sultan, devlet yöneticisi) ile Papa (Kilisenin başı, ruhani lider) kelimelerinin bir araya getirilmesinden oluşuyor.
    Kavramın tanımını kısaca şöyle yapmış İnsel: “Dini temaları siyasete malzeme yapmanın adı değildir sezaropapizm. Siyasal iktidar mevkiinde oturan kişinin, dini konularda değerlendirmeler yapması, fikir yürütmesi hatta yargıda bulunmasıdır.” 

    Bize uyarlanabilir mi? 
    Alman sosyolog Max Weber‘in ortaya attığı bu kavram, elbette tarih içinde, değişik dönem ve devletlerde farklı tonlarda karşımıza çıkıyor.
    Ortak nokta ise o eski ilişkinin tersine çevrilmiş olması: Siyaseti temsil eden, dini temsil edenlerin üstünde yer alıyor.
    Peki acaba bu kavramı Türkiye‘ye nasıl uyarlayabiliriz?
    Madem devlet bünyesinde koskoca bir Diyanet teşkilatının bulunduğu… Oy verenlerin çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu… Dolayısıyla o kitlenin içinden çıkan siyasetçilerin de, meşruiyet kazanmak için dine bolca gönderme yaptığı bir ülkede yaşıyoruz.
    O halde şöyle bir ayrıma ne dersiniz: Fetvalı Siyaset ve Fetvacı Siyaset… 

    Karizmaya ehliyet gerekmez 
     İlk tabir siyasetçinin herhangi bir konuda karar vermeden veya harekete geçmeden önce, dini makamdan fetva almasını anlatıyor…
    Mesela Meclis Başkanı Cemil Çiçek, “Meclis’e cemevi yapılsın” talebine cevap vermeden önce bu konuda ulema (din alimleri) ne diyor, diye araştırmıştı. Bu noktada o Fetvalı Siyaset yapıyordu. 
     İkinci tabir ise “Sezaropapizm“e denk düşüyor: Siyasetçinin bizzat din alimiymişçesine, sanki ulemanın üyesiymiş gibi bir söylem geliştirmesini anlatıyor.
    Siyasetçi dine akademik anlamda vakıf olduğu için değil, dindar olduğu için bu hakkı kendisinde görüyor: “Madem dindarım, o halde söylediğim din dairesindedir.” İşte buna da Fetvacı Siyaset diyebileceğimizi düşünüyorum. 

    Diyanet’in meteorolojisi 
    Aslında çok da yeni bir durumla karşı karşıya değiliz. Türkiye’de Diyanet, siyasetçilere ve bürokratlara nadiren mırın kırın etmiş ama doğrudan diklenmemiştir. 
    Bugün yazarı Adem Yavuz Arslan dün dolaylı olarak buna değinmişti. Arslan, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez‘e kurumun 2005‘teki misyonerlik karşıtı hutbesini hatırlatmış.
    Hatırlayalım: Hutbe için bu konunun seçilme nedeni, tamamen derin devletin operasyonlarıyla ilgiliydi. 2003‘te başlayıp yaklaşık olarak 2008‘e kadar devam eden kampanya yüzünden Trabzon’da Rahip Santoro, İstanbul’da Hrant Dinköldürüldü. Malatya’da Zirve Kitabevi katliamı yapıldı.
    Diyanet’in o kanlı operasyonlara alet olmasını, Başkan Görmez, “Galiba biz de o havadan etkilenmişiz” diye yorumlamış.
    İşte olay bu zaten! Ve tabii soru geliyor: Diyanet’in şimdilerde de birtakım rüzgârlardan etkilenmeyip, tamamen nesnelkararlar verdiğinin bir delili, işareti, ölçütü var mı?
    Sorduğuma bakmayın, cevap belli: Diyanetçiler neticede birer devlet görevlisi değil mi? Karşılarına karizma ve dindarlıkla çıkan Fetvacı Siyasete itiraz edebilirler mi?

    Emre Aköz 

    Sabah

  • İslamda Büyü Var Mı?

    İslamiyet’te büyü var mı yok mu tartışmasına Türkiye’nin önde gelen din alimleri son noktayı koydu. 

    Prof.Dr.Beyza Bilgin: Büyü vardır

    İslamda büyü olmamalıdır. Vardır ama yanlıştır. Büyü yapmak İslamiyet’e aykırıdır. Güç Allah’ın elindedir. Büyü sihir başkalarının aleyhine yapılan bir şeydir.Vardır ama olmamalıdır. İnsanlar buna tevessül etmemelidir. İki tane affedilmeyen günah vardır. Birisi Allah’a inkar, öbürü de kul hakkıdır. Büyü yaptırmak her ikisine de giriyor. Başka güçleri tanıma oluyor. Affedilmeyecek günah oluyor. Büyüyü bozmak için yapılan da büyüdür. Bunlara bulaşmamak en iyisidir. Benim rahmetli hocamın bir sözü var, bende sık sık kullanırım ‘Akıllı insanı büyü tutmaz’ diye. Kendini bilen insan kendisinde bir değişiklik olduğunda fark eder. Bu ben değilim ben nasıl böyle bir davranış yapıyorum der. O zaman gider birisine danışır, danışacağı kişi de günümüzde psikologlardır.

    Prof. Dr. İlyas Çelebi: Büyü diye birşey yoktur

    Sihir eski tabiriyle gizli ilimler diye hitap ediliyor. Bugünkü bilimsel anlamda sebep sonuç ilişkileri kurulamayan bir işlem. Çoğu zaman spekülasyona açık.Adam sebepsiz olarak ben bunu böyle yaptım diyor. İnsanların aldatılmasına kandırılmasına şarlatanlığa müsait bir kapı. Büyü ve sihiri genellikle İslam alimleri gruplandırıyorlar.Göz bağcılık dediğimiz insanların gözünü boyamak suretiyle ilizyon gibi işlemler yapanlara sihirbaz deniyor. Bir başka grup cinlerden faydalanıyor.Onlarla iletişime geçip haber aldıklarını iddia ediyor. Bir grupda özellikle gök cisimlerinden tılsımdan yıldızlardan burçlardan etkilenerek işlem yaptığını söylüyor. İslam dininde bu işe bakışın temeli şu : Tevhid inancına aykırı mı değil mi söylenen şeyler? Eğer böyle bir şirke sebep olan durum söz konusu değilse gerisi tamamen insanların bir iddiasıdır. Bu iddianın doğru olup olmadığı bilimsel kriterlerle ölçülür.Adam ben şunu yaptım diyor yaptıysan bize ispat et diyoruz, edemeyince de yapmadığı ortaya çıkıyor. Din açısından bakış itikad bakımındandır. Kuran ı Kerim’ de büyü kelimesi negatif anlamda kullanılıyor. Peygambere düşmanlarının bir ithamı şeklinde kullanılıyor. Kuran ı Kerim’ de o ne büyücüdür ne kahindir Allah’ın peygamberidir diye geçiyor. Kuran ı Kerim’de ey insanlar büyü diye bir şey vardır siz bunun varlığına inanın diye bir şey yoktur. Cahiliye döneminde insanların kabullendiği bir inanç. İslam dini Allah inancına aykırı olan taraflarını redediyor. Cinleri Allah’ın yardımcıları gibi düşünenleri islam dini redediyor, büyücüler peygamber diyorlar islam dini bunu redediyor. Ama şirke Allah inancına aykırı şeyler söylemeyen insanlar için biz diyoruz bu dini problem değil. fizikçi,sosyologların meselesi bu. Dini problem değil. Peygambere sihir yapıldığı rivayetleri de saih değildir.Peygamberimize sihir yapıldığına dair iddialar Medine’de ileri sürülüyor. Nas Felak sureleri onun üzerine nail oldu deniyor. Halbuki Nas ve Felak sureleri Mekke’de nazil olmuştur. Benim kanaatim aziz peygambere sihirin etkisi olmamıştır.

    Prof.Dr.Abdülaziz Bayındır: Çıkarcıların oyunudur

    Büyü, hedef kitlenin bilmediği yöntemlerle olağanüstü güce sahip olduğu izlenimini vererek insanları etkileyip çıkar sağlamaya yönelik söz ve uygulamalardır. Yalana dayandığı için büyü yoluyla hiçbir sonuç alınamaz. Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Büyücü nerede olursa olsun hedefine ulaşamaz.” (Taha 20/69)

    Büyücü, insan üstü güçlere sahip olduğu izlenimini vererek kendini tanrılaştırdığı için Peygamberimiz şöyle demiştir: “Kim büyü yaparsa şirke düşer”(Nesâî, Tahrîm: 19)

    Gelecekten haber verdiğini söyleyen kişiler de vardır. Peygamberimiz demiştir ki; “Gelecekten haber veren kişiye giderek bir şey soran ve söylediğini doğru sayan kişinin kırk gün namazı kabul edilmez” (Müslim, Selâm: 125, (2230))

  • 3 Büyük İlde İmam Hatip Tablosu

     

    Tüm Türkiye’de ne kadar ortaokul açılacağına ilişkin Milli Eğitim Bakanlığı henüz bir açıklama yapmadı.
    Ancak CNN Türk, özellikle 3 büyük ilde açılacak ortaokulların kaçı  imam hatip ortaokulu olacak sorusunun yanıtına ulaştı.

    575 imam hatip ortaokulu yeni eğitim öğretim döneminden itibaren kapılarını öğrencilere açacak. 14 yıl aranın ardından yeniden eğitime başlayacak. 

    Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, açılacak imam hatip ortaokullarının bağımsız binalarda eğitim vermesine özen göstereceklerini açıklamıştı. Ancak açılan toplam 575 imam hatip ortaokulunun sadece 350’si bağımsız binada.
    150’si ise imam hatip liselerinin bünyesinde olacak. 50’ye yakın okul ilkokul binası içinde, 40’a yakını da ortaokul binası içinde öğrenci kabul edecek.

    En çok imam hatip ortaokulunun açıldığı istanbul’da, açılan 1203 ortaokuldan 85’i, yani yüzde 7’si imam hatip ortaokulu olarak belirlendi. Ankara’da ise 460 ortaokuldan 21’i imam hatip ortaokulu oldu. İzmir’de bu rakam daha da düştü. Toplam 471 ortaokuldan 15’i imam hatip ortaokulu olarak belirlendi. Buna göre Ankara’daki ortaokulların yüzde 4’ü, İzmir’deki ortaokulların ise yüzde 3’ü imam hatip ortaokulu oldu.

    İstanbul’un ardından en çok imam hatip ortaokulu açılan il Konya’da. Toplam 487 ortaokulun 47’si, yani yaklaşık yüzde 10’u imam hatip ortaokulu. Ama en çok oran Muş ilinde. Muş’taki toplam 182 ortaokulun 22’si yani yüzde 12’sine imam hatip ortaokulu tabelası asılacak.

    Aslında sadece imam hatip ortaokulları değil, tüm genel ortaokullar 4+4+4 yasasıyla birlikte sisteme girdi.
    Çünkü hepsi kesintisiz 8 yıllık eğitimle birlikte ilköğretime dahil edilmişti. Tüm Türkiye’de kaç ortaokul açıldığı, bu ortaokulların kaçının bağımsız, kaçının lise veya ilkokul bünyesinde olacağına ilişkin ise kesin bir bilgi verilmedi. 

    CnnTurk

  • Türkiyenin En Modern İmam Hatip Lisesi Yapılıyor

    Rize’nin Güneysu İlçesi Köprübaşı mevkiinde yapılması planlanan, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın babası Ahmet Erdoğan’in ismini taşıyacak Anadolu İmam Hatip Lisesi için çalışmalar başladı. Okulun yapılması planlanan arazi üzerinde bulunan Çaykur’a ait günlük 120 ton yaş çay işleme kapasiteli Güneysu Çay Fabrikası’nın yıkımına başlanıldı. 1959 yılında yapılan fabrikanın arazisi ile birlikte Çaykur’dan 12 milyon TL’ye satın alındığı öğrenildi.

    İMAM HATİP LİSESİ’Nİ BAŞBAKAN YAPTIRIYOR

    Tamamlandığında 20 bin metre kare kapalı alana sahip olması planlanan ve 15 milyon TL’ye mal olacak projenin Başbakan Recep Tayip Erdoğan tarafından yaptırıldığı ileri sürüldü. Başbakan’ın hemşerilerini okulun başbakan tarafından yaptırılacağını duyduklarını ancak kesin bir bilgiye sahip olmadıklarını belirttiler. Başbakan’ın ise proje ile yakından ilgilendiği biliniyor.

    EN MODERN İMAM HATİP LİSESİ OLACAK

    Güneysu Belediye Başkanı Ahmet Minder konuyla ilgili yaptığı açıklamada, okulun tamamlandığında Rize standartlarında en modern okul olacağını belirterek, “Hafriyat temizleme çalışmaları sürüyor. Temeli atıldıktan sonra 1 yıl içerisinde tamamlanacağını tahmin ediyoruz. 20 bin metre kare kapalı alana sahip olacak. İçerisinde 700 kişilik bir konferans salonu, açık ve kapalı spor salonları, fitness salonu, kapalı yüzme havuzu ve 400 kişilik öğrenci yurdu bulunacak. Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak hizmet verecek bina 800 kişilik öğrenci kapasitesine sahip olacak” dedi.

    Minder, okulun yapım maliyetinin kim tarafından karşılanacağı konusunda ve okula verilecek isim konusunda bilgi sahibi olmadığını belirtti. Minder, okulun ismi ile ilgili son kararın Başbakan Erdoğan tarafından verileceğini de sözlerine ekledi.

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın baba ocağı Güneysu İlçesi’nde Atasay Kuyumculuk tarafından yaptırılan annesi Tenzile Erdoğan’ın ismini taşıyan bir sağlık merkezi ve iş adamı Halit Çıngıllıoğlu tarafından yaptırılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dedesi Şehit Kemal Mutlu’nun adını taşıyan Anadolu Öğretmen Lisesi bulunuyor.

     
  • Diyanetten YÖK ün Genel Sekreterliğine Atandı

    Çetinsaya’nın, göreve geldiği ilk günlerde hakkında soruşturma bulunan eski Genel Sekreter Turgut Kılıç’ı görevden almasıyla genel sekreterlik koltuğu yaklaşık 8 aydır boş bulunuyordu.

    YÖK’ün ikinci adamı imam hatip mezunu, daha önce de vaizlik yapmış olan Akçeşme oldu. Akçeşme, Diyanet Vakfı Genel Müdürlüğü görevini yürütüyordu.

    Süleyman Necati Akçeşme, Bolvadin İmam-Hatip Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne devam etti. 

    1977 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nda memur olarak göreve başladı ve sırasıyla; musahhih, şef ve vaizlik görevlerinde bulundu. –

    1988-1994 yılları arasında Hollanda’da din görevlisi olarak hizmetini sürdürdü ve bu dönemde Hollanda Diyanet Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliğini de yürüttü. 

     

    2005-2009 tarihleri arasında İstanbul-Beşiktaş Müftülüğünde vaiz olarak görevini sürdürdü. 

     

    Akçeşme, 11 Haziran 2009’da Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürlüğüne atanmıştı.

  • İlahiyatçılar Hz. Ömeri Tartıştı

    Yapımını Suud ve Katarlıların üstlendiği, Arap TV kanalları ile birlikte Türkiye’de bir özel TV kanalında da yayınlanan “Hz.Ömer” dizisine Türkiye’deki ilahiyatçılardan destek geldi. 

    Konuyla ilgili AA muhabirine açıklama yapan ilahiyatçılar, Peygamberimiz hariç diğer İslami şahsiyetlerin dizilerde temsil edilebileceği, ancak içeriğin gerçeğe uygun olması ve tarihsel gerçeklere dikkat edilmesi gerektiği görüşünü savundu. 

    -“Bilinçli danışmanlar olduktan sonra temsil caiz”- 

    Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Beşer, temsilde tarihi gerçeklere uygunluk, temsil edilecek şahsın dizide küçük düşürülmemesi gibi konulara dikkati çekerek, “Bilgili, bilinçli din ve sanat danışmanları olduktan sonra temsilin caiz olmadığını söylememiz mümkün değil” dedi. 

    Daha önce de defalarca Hazreti Ömer filmi çekildiğini hatırlatan Beşer, temsilin aslına uygun gerçekleşmesi halinde sorun olmayacağını ancak dizinin içeriğinin ve verdiği mesajın tarihi gerçeklere uygun olmaması durumunda sıkıntı olacağını söyledi. 

    Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vecdi Akyüz, Hazreti Ömer ile ilgili birçok film çekildiğini, senelerce “Hazreti Ömer’in Adaleti” ismiyle tiyatro oyunlarının gösterildiğini hatırlattı. Bu gösterimlerin defalarca yayınlandığını belirten Akyüz, “Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in temsilinde sakınca olabilir, onun dışında sakınca yok” ifadelerini kullandı. 

    -“Kötü temsil edecekler diye fetva verilmez”- 

    İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır ise Suudi alimlerin dizinin yayınlanmasının caiz olmadığına ilişkin fetvasına “Böyle bir fetva verilemez” diyerek tepki gösterdi. Bayındır, sahabeleri temsil etmenin değil böyle bir fetvayı vermenin doğru olmadığını, bu tür fetvalarla söz konusu şahsiyetlerin insanüstü varlıklar gibi gösterildiğini savundu. 

    -“Temsil, bir sanat olarak icra edilebilir”- 

    Harran Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü Başkanı Prof. Dr. Adnan Demircan ise Hazreti Ömer’in gösterilemeyeceğine dair bir hüküm olmadığını, temsilin bir sanat olarak icra edilebileceğini, kişilerin yaklaşımlarına ve eğilimlerine göre değişen yorumlar yapıldığını belirtti. 

    İslam dünyasında muhafazakar eğilimlerin yanısıra modernist görüşlerin de olduğunu söyleyen Demircan, Kuran’da bu konuda açık bir hüküm olmadığını, bazı alimlerin mevzi sebeplerle Hazreti Ömer’in canlandırılasına karşıt görüş beyan ettiğini ifade etti. İslamiyetin doğuşunu anlatan Çağrı filminde Hazreti Hamza’yı oynayan aktörün sahabe ile özdeşleştiğini kaydeden Demircan, ilke olarak bu tür çalışmaların yapılabileceğini fakat içeriğe dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı. 

    Sahabe ve ikinci Halife Ömer ibni Hattab’ın tasvir edilerek çekildiği dini içerikli dizi yayına girmeden önce Suudi Arabistan, Mısır ve Dubai’deki alimlerin tepkisini çekmiş, Hazreti Peygamberin ve halifelerin tasvir edilmesinin caiz olmadığı belirtilmişti. 

    Dizi, bu açıklamalara rağmen izleyiciden büyük rağbet görüyor.

    Kaynak: AA

  • Camilerde de Konuşan Kadınlar !

    Adamın biri sinemaya gitmiş. Arkasında ise bir kız bir oğlan devamlı muhabbet ediyorlarmış.  Adam epey bir lâ havle çektikten sonra –diyeceksiniz ki İngiliz ne bilir Lâ havle çekmesini, lisan-ı hâl ve fıtrat-ı selîmesiyle dedik yani-   geriye öfkeyle dönmüş ve :

    “-Tek bir kelime anlayamıyorum!” diye çıkışmış.

    Arkadaki gayet sırnaşık ve hiçbir şey yokmuş gibi:

    “-Zaten” demiş, “biz kendi aramızda özel şeyler konuşuyoruz!”.

    Malum Ülker camiinde her akşam teravihten önce vaaz ediyorum. Şimdiye kadar bir engel de çıkmadı. Fakat birkaç gündür özellikle iki hanımı uyarmak istiyorum. Erkenden geliyorlar ve sesli olarak konuşup duruyorlar. Ses üst kattan engin tavandan kavisliyor ve benim kulağımda patlıyor sanki.  Farkında mıdırlar değil midirler tabii onu bilemiyorum. Birkaç gündür uyarmak istiyorum, ama hele dur diyorum ve duymazdan geliyorum. Sonunda dün artık uyarayım dedim ve aklıma bu espri geldi: Dedim:

    “-Hanım kardeşlerim, sesinizi duyuyoruz de ne dediğinizi tam anlayamıyoruz!”

    İmam Efendi de namaz öncesinde uyarma ihtiyacı duydu ve “Hanımlar, eğer biraz susarsanız çok makbule geçecek!” gibi bir ifade kullandı.

    Bu kadınlar usul erkan bilmiyorlar değil. Onların camiye gelmesi dün bir bugün iki. Erkekler asırlardır öğrenememişler de kadınlar bir iki günde mi öğrenecekler.

    Eğer bu bir kabahat ise, tıynetlerine değil de, sürece verilmeli derim. Hem onlar iç-ortak mekanda da değiller. Konuşanın sadece sesini duyuyorlar. Bu da önemli bir şey.

    Sevgiyle ve saygıyla!

     

    GARİBCE
  • 10 yılda 7 bin 727 Cami Açıldı

     

     

    Bozdağ, din görevlisi ihtiyacını karşılamak amacıyla 2012’de kadrolu statüde 1786 imam-hatip, 146 müezzin-kayyım ile sözleşmeli statüde 6 bin 265 imam-hatip, 644 müezzin-kayyım olmak üzere toplam 8 bin 841 din görevlisi atandığını ifade etti. CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk’ün soru önergesini yanıtlayan Bozdağ, şu bilgileri verdi: u 1 Ocak 2003’ten  bugüne kadar geçen sürede Türkiye’de toplam 7 bin 727 yeni cami ve mescit ibadete açıldı. Cami ve mescitlerin tamamı hayır işleri kapsamında şahıslar, dernekler ve vakıflar tarafından yaptırıldı. Cami yapım ve onarımı ile ilgilil kurum ve kuruluşlardan talep olması halinde Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bütçe imkanları nispetinde cüzi miktarda bir ödenek gönderildi. Tarihi eserniteliği taşıyan eski cami ve türbelerin bakım ve onarımları ile bunlarla ilgili tüm iş ve işlemler Vakıflar Günel Müdürlüğü’nce yürütüldü.

     

    8 bin din görevlisi atandı
    –  Din görevlisi ihtiyacını karşılamak amacıyla 2012’de kadrolu statüde, 1786 imam-hatip, 146 müezzin-kayyım ile sözleşmeli statüde 6 bin 265 imam-hatip, 644 müezzin-kayyım olmak üzere toplam 8 bin 841 din görevlisi ataması yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ataması yapılan personelin Ramazan ayından önce görevlerine başlatılması için il ve ilçe müftülüklerine talimat verildi.  u 1 Mart 2003’ten bugüne kadar geçen sürede yıllar itibariyle onarım tamir, bakım ve restorasyonu yapılan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait cami ve türbe sayısı yaklaşık 2 bin 500. Vakıf Kültür Varlıklarının proje ve onarımları için 1 Ocak 2003 tarihinden bugüne kadar toplam 722 milyon 712 bin TL harcama yapıldı.

  • Cibril Hadisi ve Şecere-i Tayyibe

    Sorular ve cevapları İslâm’ın aslında üç boyutunun resmidir: İmân nedir? sorusu ve cevabı inanç konularını anlatır ve İslâm binasının esaslarını/ temellerini oluşturur.
    İslâm nedir? soru ve cevabı ise, bu esaslar üzerine inşa edilen Müslümanlık binasını anlatır. Bu binanın en vazgeçilmez unsurları olan ibadetler başta olmak üzere bir müslümanın yapmış olduğu fiiller bu kısımda ele alınır.
    İhsan nedir? sorusu ve cevabı ise, insanın ahlakîliğini işler; Allah’ı görüyormuş gibi davranmanın davranışlarımızın karakteristik özelliği olması gereği anlatılır. Çünkü biz O’nu göremiyorsak bile O bizi görüyordur.
    İbrahim 14/24-27 ayetlerinde[2] ise Kelime-i Tayyibe, Şecere-i Tayyibe meseli (metafor) üzerinden anlatılır: Buna göre kelime-i tayyibe ve onun remiz etmiş olduğu İslâm aynen şecere-i tayyibe yani görkemli, güzel, hoş bir ağaç gibidir: Sabit, sapasağlam kökleri ve göğe ağmış bir gövdesi vardır ve her an yemiş verir.
    Kökler inançlara tekabül eder. Ağaç nasıl kökleri ile toprağa tutunur ve oradan beslenirse, Müslüman da inançlarıyla Allah’a bağlanır; güç ve kudretini O’ndan alır. Kökler gibi inançlar da derunumuzdadır ve görünmezler.
    Ağacın gövde kısmına müslümanın bütün yapıp ettikleri yani eylemleri tekabül eder. Gövde nasıl köklere bağlı ise, eylemler de aynı şekilde inançlara bağlıdır. Eylemler inançlardan doğar ve neşvünema bulur.
    Ağacın semeresi ise insanın erdemlerine tekabül eder. Semere ağacın hem amacıdır hem de bir sonucudur. Eğer bir tohum toprağa düşmüşse, mutlaka çimlenir ve oradan dışarı çıkar ve sonunda da meyveye durur. İnsanın fiilleri de inançtan kaynaklanır ve nihaî olarak erdemi amaçlar. Erdem, dinin nihâî amacıdır. Hz. Peygamber kendi risaletinin amacını “ahlâkî güzellikleri tamamlamak” olarak açıklamıştır.
    Şimdi Cibrîl hadisi ile bu âyetleri birlikte ele aldığımız zaman arlarında tam bir ayniyet olduğu ve bunların tam anlamıyla örtüştükleri görülür.
    Ağacın meyve verebilmesi her an canlılığını sürdürmesine bağlıdır. Canlılık ise ağacın her zerresinde söz konusudur. Tuttuğunuz en ücra bir dalda veya yaprakta dahi bu hayatiyet vardır. Köklerden ta yapraklara kadar intikal eden özsuyu, ona bu hayatiyeti verir. Hayatiyeti yitirdiği andan itibaren ağaç ağaç olmaktan çıkar ve odun olur. Odun ise yanmak içindir.
    İnsanın eylemlerinin Allah nazarında hayatiyeti,  onların imandan kaynaklanıyor ve besleniyor olmasıyla olur. İman düzlemine oturmayan ve oradan doğup neşvünema bulmayan hiçbir fiil hayatiyet taşımaz. Öyle olunca da bir değeri olmaz. O eylemlerin sahibi de değerli olmaz. Odunun yeri ateştir.
    İmanımız hep olsun, eylem olsun dışa vursun, ahlâkî semerelere dursun. Amin!
     
    GARİBCE
     
    [1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري – (6 / 144)
     عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللَّه صلى الله عليه وسلم كَانَ يَوْمًا بَارِزًا لِلنَّاسِ إِذْ أَتَاهُ رَجُلٌ يَمْشِي فَقَالَ يَا رَسُولَ اللهِ مَا الإِيمَانُ قَالَ الإِيمَانُ أَنْ تُؤْمِنَ بِاللَّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَرُسُلِهِ وَلِقَائِهِ وَتُؤْمِنَ بِالْبَعْثِ الآخِرِ قَالَ يَا رَسُولَ اللهِ مَا الإِسْلاَمُ قَالَ الإِسْلاَمُ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ ، وَلاَ تُشْرِكَ بِهِ شَيْئًا وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ الْمَفْرُوضَةَ وَتَصُومَ رَمَضَانَ قَالَ يَا رَسُولَ اللهِ مَا الإِحْسَانُ قَالَ الإِحْسَانُ أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ
    [2] أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ (24)  تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ (25) وَمَثَلُ كَلِمَةٍ خَبِيثَةٍ كَشَجَرَةٍ خَبِيثَةٍ اجْتُثَّتْ مِنْ فَوْقِ الْأَرْضِ مَا لَهَا مِنْ قَرَارٍ (26) يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ وَيَفْعَلُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ [إبراهيم : 25 – 27]
  • İşci Ve Memurların Zekatı Nasıl Olur?

    -Peki neden vermemiz gerekiyor?
    -Malımızdan?
    -Hangi malımızdan?
    -Geçimimize medar olan malımızdan?
    -Yani?
    Yanisi şu ki: Eğer geçiminizi mesela Toroslarda koyun keçi arkasında koşuşturarak sağlıyorsanız sahip olduğunuz davarın sayısı kırka da ulaşmışsa bir tanesini veriveriyorsunuz.  Sayı 121’e ulaşınca o zaman iki tane veriyorsunuz.
    -Bunların parasını versek olur mu?
    -Olur, hem de daha iyi olur.
    -Yok bedevisiniz ve vahalarda develerinizin ardında koşuşturarak geçiminizi öyle sağlıyorsanız o zamanda beş deveden bir koyun olmak üzere zekâtınızı verirsiniz.
    -Bu da anlaşıldı.
    -Peki tarımla uğraşıyorsanız, o zaman da çıkan ürünün onda birini (öşür) veriyorsunuz. Eğer su ve gübreye para veriyorsanız ve masraflı bir üretim yapıyorsanız yirmide bir veriyorsunuz.
    -Ticaretle uğraşıyorsanız, kırkta bir oranında zekât veriyorsunuz.
    Bunlar açık ve ilmihal kitapları zaten bunları hep böyle yazıyor.
    -Peki işçi ve memurların durumu ne olacak?
    -Ha işte bu yeni bir durum. Zira Hz. Peygamber zamanında geçimini maaşla temin eden sosyal sınıflar yok idi.  Şimdi ise toplumun kahir ekseriyeti ücretli ve maaşlı olarak geçiniyor.
    -Bunlar zekât vermeli mi?
    -Evet, vermeli.  Çünkü zekât yoksulların mallarımızdaki bir hakkı.
    -Ne zaman ve nasıl vermeli?
    -Türkiye refah ortalamasının üzerinde olanlar zengin sayılırlar. Zenginler de zekâtlarını verirler.
    -Pratik olarak şöyle bir yol önerilir: Türkiye’de dört kişilik bir aile için açlık sınırı Temmuz 2012 itibariyle (Memur-Sen’in tespitine göre) 1040 TL’dir.
    Asgari ücret net 805.50 TL’dir.
    Bunlar Türkiye ortalamasına göre aç olduklarından zekât vermekle yükümlü olmazlar, aksine bunlar zekât alacaklısıdırlar.
    Yoksulluk sınırı ise 2782 TL’dir. Yani aylık geliri bu rakamın altında olan dört kişilik bir aile ise, aç değil ama hâlâ yoksuldurlar. Bu itibarla bunlar da zekât ile yükümlü değildirler.
    Bu meblağın üzerinde bir ücret ya da maaşı olanlar ise zekâtlarını verirler.
    -Neden verirler?
    -Maaşlarından.
    -Ne zaman?
    -Maaşı aldıkları zaman. Nasıl ki tarım ürünlerinde ürün elde edilince hemen zekâtını vermek gerekiyorsa, üzerinden bir yıl geçmesine hacet yoksa, ücret ve maaşlarda da durum aynıdır. Hayvanlarda ve ticarette bir yıl geçmesi şartının aranması, bu malların ancak bu süre içerisinde üreyebileceği içindir. Tarım ürünlerinde ise üretim zaten yapılmış yani yeterli süre zaten geçmiştir. Gün hasat günüdür ve zekâtı anında verilmelidir. Aynı şekilde ücret ve maaşların ve bir de kira gelirleri gibi gelirlerin zekâtı alındıkları anda verilmelidir. Fakirlerin bu haklarına ulaşabilmesi için ekstradan bir yıl bekletilmeleri kimsenin hakkı olamaz.
    Zekâtın ne kadar verileceği konusuna gelince aslında bunun ucu açıktır: Zenginlerin imkânları ile yoksulların ihtiyaçlarının kesiştiği yer bunun oranını belirler. İlke budur. Bu oran “Sana neyi harcayacaklarını soruyorlar: De ki: Fazlasını!”[1] ayetinde de ifade edildiği gibi ihtiyaç fazlası şeklinde belirlenebilir. Bu tür makro düzenlemelerin yapılması imkânının olmadığı, verginin ve zekâtın ayrı ayrı ve farklı otoritelerce belirlenip, toplanıyor ve harcanıyor olması bize bu imkânı vermiyor. O yüzden şu anda yapılacak en uygun çözüm, gelenekte yer etmiş olan parada uygulanan kırkta birlik oranın ücret ve maaşlarda da uygulanmasıdır. Yani sizin mesela dört bin lira aylık geliriniz varsa, bunun yüz lirasını hemen aldığınız anda ve her ay da tekrarlanacak şekilde  zekât olarak ayırmanız gerekir.
    Tabii ayrıca elinizde birikmiş paranız varsa, onların da üzerinden bir yıl geçtiğinde yine kırkta bir oranında zekâtını ödemelisiniz.
    Garibce böyle düşünüyor ve uyguluyor.
    Size de öyle yapmanızı tavsiye ediyor. “Maaşı alın, harcayın.” “-Eee!” “-Eğer artarsa ve üzerinden de bir sene geçerse zekâtı o zaman verirsiniz” şeklindeki bir anlayışı doğru bulmuyor. 2782 lira ve üzeri bir maaş bizi Türkiye ortalamasına göre yoksulluk sınırının üzerine çıkarıyor ve bizi nisbî olarak varsıl yapıyor. Bu gibilerin, sadece asgarî ücretle hayata tutunmaya çalışan, bir çoğu onu da bulamayan komşularına doğru zekât köprüsünü atmaları ve onlara ellerini uzatmaları gerekiyor.
    Aksi takdirde “Buyurun fukaranın cenaze namazına!” demek gerekiyor.
    Niyetlerimiz halis, zekâtlarımız makbul olsun!
     
     
    GARİBCE
  • Önceki sayfa Sonraki sayfa
    Ücretsiz Arapça öğrenme araçlarıDerslerin yanında: seviyeni bul, kelime ezberle, okuyarak pekiştir.