Arapça Hakkında Ansiklopedik Bilgi

50129

 

ARAPÇA HAKKINDA ANSİKLOPEDİK BİLGİ

Arapça Sâmî diller ailesindendir. Bu dil ailesinin eski Mısır dilini de içine alan bir Hâmî-Sâmî köke bağlı olduğu düşü­nülmektedir. Sâmî diller doğu [57] ve batı [58] olmak üzere iki büyük kola ayrılır.

Güney Arapçası’nın en eski şekil veya lehçelerini bazı kitabelerle tanıyoruz ki bunlar Minae [59] Sebâ [60] Katebân ve Hadramut kitabelerinde [61] görülen eski lehçeler­dir. Bunların bir nevi devamı olan bu­günkü bazı lehçeler de [62] aynı grupta toplanır.

Bu tasnifte. Kuzey Arapçası tâli gru­bunda, klasik Arapça [63] çekir­dek olmak üzere onun bağlı bulunduğu eski ve yeni lehçeler toplanır. Sadece Arapça, Arap dili denildiği zaman, umu­miyetle klasik Arapça ve geniş mana­sıyla da klasik Arapça ile birlikte onun bağlı olduğu veya ona bağlı olan lehçe­ler manzumesi kastedilir.

Bütünü ile bu Arapça’nın tarihi, geliş­me ve yayılma safhaları bazı ara devre­ler birleştirilmek suretiyle sadeleştiril­miş bir plan içerisinde şöyle hulâsa edi­lebilir:

1) Eski Arapça.

2) Klasik Arapça ve ona kaynak olan eski edebî lehçeler. [64]

3) Orta Arapça.

4) Yeni [65] Arapça.

5) Bu son iki safhada edebî yazı diline müvazî olarak devamlı gelişen mahallî lehçeler.


1) Eski Arapça

Eski Arapça’nın husu­siyetleri ve geçirdiği safhalar hakkında bilgilerimiz bazı eski kitabelere, bir dereceye kadar da Araplar’la münasebet­leri olmuş kavimlerin metinlerinde ge­çen kabile, şahıs ve yer adlarına dayan­maktadır.

Bugün en eski Arapça vesika, milât­tan önce 853-626 yılları arasında Asurlular’ın Aribiler’e [66] karşı yaptıkları savaşlara dair Asurî metinle­rinde geçen kırk kadar has isimdir.

Araplar’a ait en eski kitabeler, tahmi­nen milâttan önce VI. yüzyılın ortalarına kadar çıkan ve müsned denilen Güney Arabistan yazısından gelişmiş bir hatla yazılmış, sayılan çok fakat dilin yapısı ve hususiyetlerini aksettirebilecek uzun­luk ve zenginlikte olmayan metinlerdir. Bunlardan Medâinü Salih’in biraz güne­yinde. Kuzey Hicaz’da el-Ulâ ve civarında Dîdânî ve ühyânî kitabeler [67] Sînâ. Ür­dün ve Güney Filistin’de, hatta Mısır’da bulunan binlerce Semûdî kitabe ile baş­ta Suriye’de Şam’ın güneydoğusunda vol­kanik bir bölge olan es-Safât’ta, ayrıca Ürdün’de, Kuzey Hicaz’da bulunan ve sahiplerinin Semûdîler’le yakın akrabalıklan anlaşılan Safâtî kitabeler, Arap­ça’nın, Güney Arabistan kültürünün hâ­kim olduğu uzun devreden kalma vesi­kalar olup çoğu ticaret yolları üzerinde kayalara kazılmış isimlerden ve kısa hâ­tıra kayıtlarından [68] ibarettir.

Daha sonra Arapça’nın teşekkülüne müessir olan Ârâmî kültürü IV. yüzyıl­dan itibaren tesirini kaybetmeye başlamıştır. Araplar kendi kitabelerinde Nabat dil ve yazısını kullanırlarken daha sonra bitişik Nabat yazısından Arap ya­zısı doğmuş ve Nabat dilinin yerini de Arapça almıştır. Bu bakımdan milâdî 328 tarihli en-Nemâre kitabesine, Nabat di­linde olmakla beraber, daha önceki de­virlerden kalan vesikalann Arapça’sın­dan farklı ve klasik Arapça’ya çok yakın bir Arapça’dan bazı unsurlar taşıdığı için ayn bir ehemmiyet verilir. “Bütün Araplar’ın meliki” İmruülkays’ın mezar taşındaki bu kitabenin yazısı da Nabatî yazıdan Arap yazısının doğuşuna doğru meydana gelen gelişmeleri aksettirme bakımından [69] halen mevcut en eski vesikadır. Böylece artık mevcudiyeti an­laşılan klasik Arapça milâdî 512 tarihli Zebed, 528 tarihli Üseys ve 568 tarihli Harran kitabelerinde açıkça ortaya çık­maktadır. 


 
2) Klasik Arapça

Klasik Arapça tabi­riyle bugün mevcut en eski edebî me­tinlerde, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadiste gördüğümüz, daha sonraları da Arap­ça’nın yayıldığı yerlerde din, şiir. edebi­yat ve ilim dili olarak ana çatısı değiş­meden devam eden. lehçeler üstü Arap­ça kastedilir. Bu dil muhtelif bölgeler­de, daha İslâmiyet öncesinden bugüne kadar mevcut farklı lehçelerin yanında kendisine mahsus bir gelişme seyri çiz­miştir.

Arapça’dan bahseden eski müellifler klasik lehçeyi el-Arabiyye, eski büyük lehçeleri luga [70] ko­nuşma dilini avam dili [71] diye adlandırmışlardır.

Kesin olarak söylenebilir ki milâdî VI. yüzyılın ortalannda gramer [72] ve lügat bakımından farklılık gös­teren lehçeler ve bunlardan ayn, kabi­leler arası ortak bir edebî lehçe [73] mevcuttu. Kelime hazinesi olarak kendi kabilelerinin lehçesinden faydalanmak­la beraber şairler eserlerinde bu ortak lehçeyi [74] kullanıyorlardı. Ni­tekim bu ortak edebî lehçe, onu yaşa­tan ve devam ettiren şairler ve onlann şiirlerini ezberleyip yayan râviler tara­fından kuzeyde Gassânîler’in ve Lahmîler’in saraylarına kadar bütün Arap yarımadasına yayılmış bulunuyordu.

Eski İslâm âlimleri, hususiyetlerine bakarak klasik Arapça’nın hangi büyük lehçe veya lehçelere dayandığını araştır­mışlar, ancak daha sonraki âlimler Ku­reyş lehçesinin bu dilin esası olduğunu kabul etmişlerdir. Bununla beraber kla­sik Arapça’da farklı nisbetlerde bazı leh­çe veya lehçe gruplannın hissesi vardır. Edebî dile en yakın lehçeler hakkındaki malzeme kıraate dair eserlerde bulun­maktadır. VI-VII. yüzyıllardaki lehçeler hakkında eski müelliflerin müşahedele­rini umumiyetle garîb ve nâdir [75] kelime ve tabirlere dair eserlerle ilk lü­gat ve gramerlerde bulmaktayız. Bu sa­hadaki bilgilerin en eskisini ise Arap filolojisinde ilk lügat çalışmalarını Kur’ânî tedkiklere bağlı olarak başlatan İbn Abbas’a (ö. 68-687-88) borçluyuz. Onun tef­sire dair çalışmaları yanında bilhassa Kur’ân-ı Kerim’deki nâdir kelimeler hak­kında bir çalışması, gerek eski lehçeleri, gerekse bunların Kur’ân-ı Kerîm diline yani klasik Arapça’ya yakınlıklannı ta­yine yardım edecek en mühim kaynak­lardan biridir.

Lisanı ve edebî malzemeyi derleyen, Arapça’nın kaidelerini tesbit eden ilk dil âlimleri, bu lehçeleri klasik dile yakınlık­larına, fasih oluş derecelerine göre sınıflandırmışlar ve çalışmalarında bu değer­lendirmeyi daima göz önünde bulundur­muşlardır. Nitekim bu âlimler şehirde oturanların dillerine, Arap yarımadasının kuzeyinde ve güneyinde yaşayan bedevî kabilelerin lehçelerine, yabancılarla te­masları bulunmaları ve dolayısıyla dille­rinin saflığını kaybetmiş olması düşün­cesiyle güvenmediler. Bu âlimlerce dil­leri fasih kabul edilen lehçeler, İslâm’ın doğuşunda Tay hariç çoğu Mudar asıllı olan Hicaz ve Necid’de, Fars körfezi sa­hillerine doğru Necid’in doğusunda ya­şayan kabilelerle bunlara komşu olanla­rın lehçeleriydi. Bununla beraber Kureyş lehçesini de içine alan Hicaz lehçesi ile doğudaki Temim’e bağlı kabilelerin leh­çeleri arasında da farklar vardı ve kla­sik dil bazan bir grubun, bazan diğeri­nin hususiyetlerini taşımaktaydı.

Klasik Arapça’yı temsil eden metinler şunlardır: Kadîm şairlerin câhiliyyûnun, muhadramûn ve İslâmî devrin ilk şairleri­nin, [76] şiirleri, Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in ve ilk halifelerin resmî mu­hâberâtı, hadis, eyyâmü’l-Arab’a dair mensur parçalar ve emsal.

Fasih Arapça ile nazil olan Kur’ân-ı Kerîm edebî mükemmeliyetini kabul et­tirmiş, yüksek belagatı karşısında Arap­lar’ı hayrete düşürmüştü. Kur’ân-ı Ke­rîm daha Hz. Peygamber zamanında ya­zıyla tesbit edilmiş ve çok geçmeden ki­tap haline getirilmiştir. Gerek kısmen veya tamamen ezberlenerek, gerekse mushaf halinde süratle yayılan, aynı za­manda dilin bütün hususiyetlerini akset­tirecek genişlikte bulunan Kur’ân-ı Ke­rîm, fasih ve edebî Arapça’nın en mü­kemmel numunesi, miyarı olmuş ve bu hüviyetini devam ettirmiş, dil ve edebi­yata dair çalışmaların da hareket nok­tası olmuştur.

Yukarıda belirtilmeye çalışıldığı gibi Câhiliye devrinde ve İslâm’ın zuhuru sı­rasında yazı, Arapça’yı lâyıkıyla tesbite ve aksettirmeye müsait değildi. Şekille­ri aynı olan harfleri henüz birbirinden noktalarla ayrılmayan ve kısa seslilere delâlet eden harekeleri vb. bulunmayan, muhtelif şekillerde okunabilen bu yazı bilhassa nâdir kelimeleri ifade şekille­rini ihtiva eden edebî mahsullerin ne­silden nesile intikalinde ancak hafıza­ya yardımcı bir vasıta idi. Sözlü rivayet esastı. Bunun neticesi olarak İslâm ön­cesinden az miktarda dil ve edebiyat malzemesi kalabildi. Câhiliye devrinin tahminen son 150 yılına ait olup daha çok hafızadan hafızaya intikal eden şiirlerin, emsalin, ahbârın, eyyâmü’l-Arab’a dair mensur parçaların, ensâba dair bil­gilerin yazıya aktarılmasına hicretin 1. yüzyılında daha Hulefâ’yi Râşidîn dev­rinden itibaren teşvikle başlanmış. Emeviler devrinde sınırları genişletilmiş, hic­rî II. III. yüzyıllarda bu tedvîn faaliye­ti büyük bir gayretle devam etmiş ve daha sonra, toplanan malzemenin ta­mamlanıp yeniden tasnif ve tedvîni ya­pılmıştır.

Hicrî II. yüzyılın ikinci yarısına kadar Arap yazısının çok kifayetsiz oluşu, uzun müddet birçok hususiyeti hafızada ko­runarak sözlü yolla intikali, bu eserlerin başlangıçta taşıdıkları lehçe hususiyet­lerinin hiç değilse bir kısmını kaybet­melerine sebep olmuş, aynı zamanda klasik Arapça’nın sarf, nahiv, lügat ve edebî kullanılış şekillerinin sistemli ve gayretli bir tarzda tayin ve tesbit edil­diği Il-IV. [77] yüzyıllarda bir derece­ye kadar standart bir hale getirilmiştir.

Bu metinlere dayanılarak dilin kaide­leri tesbit edilirken, lehçeleri fasih sayı­lan, şehir muhitinden, yabancı temas ve tesirinden uzak kalmış kabilelere men­sup bedevilerin dilinden kelimeler der­lenmesi, edebî dilin lugatmda büyük leh­çelerin kelime hazinesinin bir araya ge­tirilmesi neticesini doğurmuştur. Klasik lugatlarda görülen, bir kelimenin kısa seslilerinin değişik birkaç çeşit söyleni­şi, zıt mânaya gelen kelimeler, aynı ke­limenin muhtelif mânalar taşıması, eş­yanın ve canlıların değişik hal ve şekil­lerini karşılayan kelimelerin, müteradif­lerin bolluğu başlıca bundan ileri gel­mektedir.


 
3) Orta Arapça

İslâmiyet’in Arapça üze­rindeki tesiri büyük ve devamlı olmuş­tur. Kur’ân-ı Kerîm fasih Arapça’nın ça­tısını, esaslarını tesbit için münakaşasız ve mükemmel bir numune olmuştur. Di­ğer taraftan İslâmiyet’le birlikte bu di­lin vatanında eskisinden farklı bir düşü­nüş ve yaşayış tarzı, eski bedevî haya­tından maddî ve manevî yönleriyle çok ayrılan bir şehir hayatı, bir cemiyet ya­pısı doğmaya ve gelişmeye başladı. Yaşayış tarzındaki ve hayat anlayışındaki, düşünce, duygu ve zevklerdeki bu de­ğişmenin pek tabii olarak dilde de bir­takım tesirleri olacaktı. Üstelik Arapça çok geçmeden eski hudutlarından taşa­rak asıl vatanından çok uzaklara, baş­ka dillerin konuşulduğu ülkelere yayıldı. Bunun neticesi olarak da önce İslâmi­yet’in ve dilin sahiplerinin hayatına, da­ha sonra bütün yönleriyle İslâm medeniyetine, bu medeniyet çevresinde serpi­len, büyüyen, çoğalan ilimler ve sanatla­ra bağlı olarak Arapça günümüze kadar devam edegelen, halen de devam etmekte olan bir gelişme safhası yaşadı.

Milâdî VII. yüzyıl başlarında Arapça’­nın sahası, Arap yarımadasının kuzeyi­ne kadar uzanırken İslâm’ın yayılmasıy­la ve fetihlerle hızla genişlemeye başla­dı. Arapça’nın ilk yayıldığı bölgeler ara­sında bulunan Suriye’de ahalinin çoğu, bu dile akraba olan Ârâmî dilini konu­şuyordu. Esasen Gassânî sarayının dili olan Arapça bu bölgede kolayca yayıldı ve günümüze kadar bu toprakların millî dili oldu. Kültür, siyaset ve kilise dilinin Yunanca, konuşma lisanının Kıptî dili ol­duğu Mısır’a da Arapça aynı şekilde yer­leşti.

Kuzey Afrika’da kıyı bölgelerde Latin­ce kültür diliydi. İç kısımlarda da Ber­beri dili hâkimdi. Bunların yanında La­tince. Yunanca ve Kartacalılar’dan kalma Sâmî dil unsurlarından mürekkep bir dil de konuşuluyordu. Kuzey Afrika’ya bir­birini takip eden Arap gruplarının iskâ­nı ile Arapça şehirlerden başlayarak ya­yıldı ve neticede Berberi dili yalnız bazı iç bölgelerde varlığını koruyabildi. Arap­ça Afrika’dan Endülüs’e [78]geçti. Bazı Akdeniz adalarını da içine alan bu saha doğuda Irak ve İran üzerinden As­ya içlerine doğru uzanarak Pireneler ve Atlas Okyanusu’ndan Siriderya ve İndus kıyılarına kadar genişlemişti. Doğuda Irak’ta, İran’a yakın bölgelerde eski ta­rihlerden beri Fars dili ve kültürü ile te­mas halinde bulunan Araplar İslâm im­paratorluğunun İran üzerinden genişle­yen fetihleriyle Türk ve Hint kültür sa­halarına kadar İlerlediler. Bu geniş ya­yılma sahasının çeşitli bölgelerinde gün­lük konuşma dili gittikçe farklılaşan leh­çeler şeklinde devam ederken klasik Arapça müşterek ilim ve sanat dili ola­rak kaldı. Aynı zamanda bu yazı ve ede­biyat dili çok uzak bölgelerdeki lehçele­rin birbirlerinden tamamen kopmalarını da önledi.

Bir taraftan yeni iskân bölgelerine ge­len Arap unsurlarının ekseriyetinin dili olan eski lehçelerin, diğer taraftan bu bölgelerde yerini aldığı veya komşu ol­duğu dillerin, değişik temaslann ve fark­lı şartların tesiriyle Arapça’nın birçok lehçe ve şiveleri doğmuştur. Büyük kıs­mı halen yaşayan bu lehçe ve şiveler umumiyetle doğu lehçeleri grubu ve batı lehçeleri grubu olmak üzere iki kı­sımda toplanır. Doğu lehçeleri grubunda Arabistan lehçeleri [79] Irak lehçeleri, Suriye-Lübnan ve Filistin lehçeleri; Mısır lehçeleri [80] batı lehçeler grubun­da ise Libya ve Trablus Arapçasi, Tunus lehçesi; Cezayir ve Büyük Sahra lehçele­ri; Fas lehçesi; Hassam [81] lehçesi, Endülüs, Patellaria [82] ve Sicil­ya [83] lehçeleri ile Malta dili vardır.

İslâmiyet’ten önceki devirlerden beri pek tabii olarak Arapça’ya bazı dillerin tesirleri olmuştur. Daha çok kelime al­ma şeklindeki bu tesir Arap dilinin son­raki yayılması, sınırlarının genişlemesi, coğrafya ve kültür temaslarının artması nisbetinde büyümüştür. Arapça’ya geç­miş yabancı unsurlann tesbitine dair ça­lışmaların çok eski bir tarihi vardır. Ni­tekim Kur’ân-ı Kerîm dilinde, yani fasih lehçede diğer lehçelerden Arapça’ya ak­raba veya yabancı dillerden geçmiş ke­limeler üzerinde daha hicri I. yüzyılın ilk yansında durulduğu görülmektedir. [84]

Arapça’ya girmiş [85] Arapçalaşmış [86] kelimeler hakkında daha son­raları müstakil eserler yazılmıştır ki bun­ların en tanınmışları, Ebû Mansûr el-Cevâlîki’nin (ö. 540/1145) el-Mucarreb’i ile [87] Şehâbeddin Ahmed el-Hafâcî’nin (ö. 1069/ 1659) Şifâ’ü’l-galîl’idir.

Yakın akrabalığı olan bazı Sâmî diller bir yana bırakılırsa, Arapça’da uzun ta­rihî seyri boyunca tesiri görülen dillerin belli başlıları arasında şunlar sayılabilir: Pehlevi ve daha sonraki şekliyle Farsça, Yunanca. Latince, Sanskritçe, Şimalî Af­rika’da Berberilerin dili, muhtelif Ro­man dilleri bilhassa [88] Bir kısmı yazı diline kadar uzanan bu tesirler kültür tarihi bakımından da ehemmiyetlidir. Nitekim Arap kültürü ve İslâm medeniyetinin gelişme devre­sinde Arapça’nın bilhassa Farsça’dan [89] felsefeye, muhtelif riyâzî ve tabii İlimlere da­ir eserlerin Arapça’ya nakledildiği kesif tercüme hareketleri sırasında Yunanca ve Süryânî dilinden gelen tesirler bu tarz temasların neticeleridir.

Arapça’nın en çok alışverişte bulun­duğu dillerden biri de Türkçe’dir. Ehem­miyetli izler bırakmayanlar bir tarafa, Türk-Arap temasları daha Halife Hz. Ömer’in hilâfetinin son yıllarından iti­baren gittikçe artarak devam etmiştir [90] III. [91] yüzyılda Türkler’in büyük gruplar halinde İslâmi­yet’i kabulü, Abbasî sarayında askerî güçlerinin ve nüfuzlarının artışı. Selçuklular’ın kuruluşundan sonra Türkler’in İran üzerinden Arapça’nın asıl vatanına doğru akışı ve nihayet Anadolu’ya yer­leşen Türk hâkimiyetinin bütün Arap dünyasını uzun müddet içine alışı, her iki dilde de kaçınılmaz tesirler bırakmış­tır. Nitekim Fas’tan Irak’a kadar uza­nan bölgelerde konuşulan bütün lehçelerde olduğu gibi yazı dilinde de Türk­çe’den geçmiş unsurlar hâlâ yaşamak­tadır. [92] Türkler’in zaman zaman Arap dil ve edebiyatının gelişmesinde menfi tesir­leri olduğu hususundaki bazı görüşler, dil ve edebiyatın tarihî akışındaki dal­galanmaları, yükselme, duraklama veya gerilemeleri, satıhtaki birtakım tarihî sebeplere veya zaman bakımından aynı devreye tesadüf eden hadiselere bağlayıverme gayretleriyle izah edilebilir. Me­selâ Abbâsîler’in kudretlerinin zayıfla­ması ve 111. [93] yüzyılda Türk askerî nü­fuzunun saraya hâkim oluşunun fikrî seviyede umumi bir düşüşe yol açması, saray dilinin bile eski saflığını kaybede­rek halk konuşma dili unsurlarıyla dol­ması hükmü [94] bu tarz görüşlerdendir. Halbuki III. [95] yüzyıl, eski klasik metinlerin titiz ve sistemli bir şekilde derlendiği, Arap­ça’nın gramerinin sağlam temellere otur­tulduğu, diğer taraftan “Muhdes” [96] şairlerin en büyüklerinin yetiştiği, bilhassa yeni bir nesir dilinin büyük eser­ler verdiği devirdir. Yine Fück’e göre X. [97] yüzyılda Arapça’nm konuşulduğu memleketlerin Osmanlılar tarafından fet­hi de bu yerlerde ve hatta o zamana ka­dar Arap kültürünün merkezi olan Mı­sır’da edebî faaliyetin en düşük seviye­sine inmesi neticesini doğurmuştu. Bu­nun sebebi ise Osmanlı hükümdarlarının Arap dili ve edebiyatını korumaya husu­si bir alâka göstermemeleriydi. [98] Bu kanaat de yanlıştır. Çün­kü Osmanlılar yalnız Arapça’nın vatanı olan ülkelerde değil, imparatorluğun ya­yıldığı her yerde açtıkları medreselerde Türkçe yerine Arapça okutmuşlar, Türk­çe, Farsça ve Arapça olmak üzere her üç dildeki sanat ve ilim eserlerini des­teklemişlerdir. Osmanlı devrinde Türk müelliflerinin Arapça olarak kaleme al­dıkları sayısız eser, bu dile karşı besle­nen alâkanın en açık delilidir.

Eski Arabistan’ın bedevi hayatının şiir dili, yukarıda kısaca bahsedilen âmiller­le İslâm medeniyetinin en çok işlenmiş ilim ve sanat dili olmuştu. Bu zengin dilin İslâm medeniyeti çerçevesinde gelişen bütün ilim ve sanat sahalarına dair ıstı­lahları içine alan geniş bir lügati yoktu. İbn Manzur’un (ö. 711-1311) Lîsânü’l-‘Arab’ı. Ez-Zebidi’nin (ö. 1205-1790) Tâcü’l-‘arûs’u gibi kendilerinden önceki çalışmaları bir araya getiren büyük lugatlarla bunların tertip edildikleri za­manların muhtelif mevzulardaki eserle­rini anlamak mümkün değildir. Çünkü klasik dilin fasih sayılan malzemesin­den derlenen bu lugatlara İslamî, şehir hayatına bağlı ve yeni [99] kelimelerin, tabir ve ıstılahların pek azı girebilmişti. Lugatlardaki bu boşlu­ğu kısmen çeşitli sahalar için tertip edi­len ıstılah lugatları karşılamaya çalışı­yordu. Devamlı değişme içerisinde bu­lunan hayatın getirdiği yeni kelimeler yanında eski kelimeler türlü yollarla ye­ni mânalar kazanıyordu. Nitekim ez-Zemahşerî (ö. 538-1144), edebi dilde eski kelimelerin kazandığı yeni mânaları Esâsü’1-belâğa’sında tesbit etmek istedi. Fakat bu ve daha sonraki bazı gayret­ler klasik lugatlardaki boşluğun pek kü­çük bir kısmını doldurabilmiştir. Hatta R. Dozy’nin Supplement aux dictionnaires Arabes’ [100] ve bu­na ek olarak verdiği diğer çalışmaları gibi eserler de işaret edilen eksikliği tamamıyla giderememiştir.


 
4) Modern Arapça              

XIX. yüzyılın başın­dan itibaren Arap dünyası ile Avrupa arasında yakın bir temas devri başla­dı. Umumiyetle Napolyon’un Mısır Sefe­ri [101] yeni safhanın başlangıç tarihi kabul edilmiştir. Beraberinde birtakım âlimler getiren Napolyon, Mısır’da Arap­ça eserler basılmak üzere bir matbaa, rasathane, kimya laboratuvarı, tiyatro, kütüphane kurmuş, iki mektep açmış, iki Fransızca gazete çıkartmıştı. Bu ta­rihten kısa bir müddet sonra [102] Mı­sır valisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Avrupa mekteplerindeki tedris usullerinin ve programlarının tatbik edildiği muhtelif derecelerde ve çok sayıda yeni mektepler açtı. Bunlar arasında eczacı, maden, ziraat ve veteriner, ebe, lisan ve tercüme, muhasebe, sanat mektepleri gibi meslek mektepleri, hendese mek­tebi ve tıbbiye gibi yüksek mektepler vardı. Bir kısım dersler için getirtilen Fransız hocaların kendi dilleriyle verdik­leri dersler Arapça’ya tercüme ediliyor­du. Diğer taraftan 1826’dan itibaren çe­şitli sahalar için Avrupa’ya ve hususiyle Fransa’ya talebe gönderilmeye başlan­dı. Bunların sayısı 1848’de 339’a yükselmiş bulunuyordu. Mehmed Ali Paşa ayrıca matbaaya ve tercüme hareketleri­ne de ehemmiyet verdi ve yarısı Arap­ça, yarısı Türkçe olan el-Vekâyi-i Mısriyye adlı bir gazete çıkarttı.

Bu yenilik hareketlerinde, kurulan ye­ni müesseselerde başlangıçta Fransa ör­nek alınmış, Mısır’da başlayan bu Avru­pa tesiri zamanla diğer Arap memle­ketlerine de yayılmıştır.

Bütün bu temaslar ve tesirler, yeni ve Arapça’da yabancı mefhumların ifadesi zaruretini doğurdu; ilim, teknik ve sa­natın muhtelif sahalarındaki ıstılahları karşılamakta güçlük çekildi. Nitekim et-Tahtâvî (ö. 1873) gibi ilk mütercimlerin bir taraftan yabancı kelimeler kullandık­ları, diğer taraftan yeni mefhumları ye­ni tabir ve ıstılahlarla karşılamaya çalış­tıkları görülür. Arapça’ya Avrupa dille­rinden yabancı kelimelerin akışını önle­mek, bilhassa ıstılahlar mevzuunda du­yulan büyük sıkıntıyı gidermek için bu dilin imkânlarından faydalanmanın yollarını arayanlar farklı teklifler ileri sür­düler; ilim ve tekniğin çeşitli kollarıyla meşgul olanlar kendi sahalarının ıstılah­larını tesbit etmeye çalıştılar. Fakat bir­birinden ayrı çalışan şahıs ve müessese­lerin değişik teklifleri dilde bir karışıklı­ğa yol açtı. Bunu önlemek için ilim ve sa­nat dili olarak Arapça’nın geçirdiği gelişmenin göz önünde tutulması ve böylece çalışmalarda, dolayısıyla yeni yazı dilinin lugatında birliğin sağlanması gerektiğini ortaya koydu. Bu yoldaki bazı teşebbüs­lerden sonra 1919’da Şam’da el-Mec-mau’l-ilmiyyü’l-Arabî adıyla bir akademi kuruldu. 1921’den itibaren çıkan mec­muası ve diğer neşriyatı ile faaliyette bulunan bu akademiyi, 1932’de Mısır’da kurulan Kraliyet Dil Akademisi [103] 1947’de Irak’ta tesis edilen el-Mecmau’I-ilmiyyü’l-lrâk takip etti. Rabat’ta 1973’te neşrine başlanılan el-Lisânûl-‘Arabî ile Fas da büyük ölçüde bu çalışmalara ka­tıldı. Bu ilmî kuruluşlar, mecmualarında ve neşrettikleri diğer eserlerde bir ta­raftan dil ve edebiyata ait eski metinle­rin neşrine, diğer taraftan ilim, teknik ve sanatın her şubesinde gerekli ıstı­lahların tesbitine yalnız bir memleket­te değil, muhtelif Arap ülkelerinde müş­terek yazı dilinin, bugünkü klasik Arapça’nın gelişmesinde birlik teminine ça­lışmaktadırlar.

Adı geçen resmî kuruluşların, üniver­sitelerin, bunlar dışındaki ilmî toplulukların veya şahısların gayretleri bugün mühim neticeler vermiş bulunmaktadır. Dile dair eski metinlerin tesbiti ve ilmî neşirlerine büyük ölçüde yer veren, böy­lece klasik dilin yeni şartlar içinde akışı­nı sağlayan bu gayretlere rağmen dil­deki çalkantının bugün tamamıyla du­rulduğu söylenemez. Nitekim aynı mem­lekette bile bazı müelliflerin aynı mef­humu başka ıstılahlarla karşıladıkları ve­ya aynı kelimeyi değişik mefhumlar için kullandıkları görülebilmektedir. Modern Arapça’nın yazı dilinde bugün üzerinde en çok durulan şey ıstılahlarda birleş­me meselesidir. Hususi sahalar için ha­zırlanmış müstakil eserlerden sonra üze­rinde ittifak edilen kelimelerin Lisânü’l-‘Arab’ın son neşrinde [104] ilâ­ve olarak yer alışı, beklenen istikrarın mühim bir belirtisi sayılabilir. Arap yazı diline bu son safhada Batı dillerinin te­siri sadece lügat bakımından olmamış­tır. Bazı ifade şekillerinde, tabirlerde, hatta mahdut da olsa cümle yapısında aynı tesir görülür [105] Buna tam bir kla­sik kültür almamış muharrirlerde, bil­hassa gazetelerde, radyo vb. de rastlan­maktadır. Kısaca bugün de bütün Arap memleketlerinin kullandığı ve klasik di­lin devamı olan müşterek bir yazı dili vardır. Esaslarını muhafaza ederek ge­lişen ve muhtelif Arap ülkelerinin ma­ziden miras olarak taşıdıkları ortak kültürlerinin en sağlam bağı olan bu dil. son safhasındaki gelişmesiyle, çok geç­meden eskiden olduğu gibi tekrar bü­yük bir ilim, fikir ve sanat dili olma yo­lundadır.


5) Mahallî Lehçeler

Arapça’nın gerek orta gerekse modern devresinde edebî yazı diline muvazi bir akış içerisinde ol­duğuna ve dağılışlarına yukarıda işaret edilmişti. Birbirinden uzak yerlerde fark­lı şartlar içinde yaşayan lehçeler, öteden beri edebiyata çok küçük nisbette ak­setmiştir. Modern edebiyatın gerçek ha­yata yakın olma zorundaki tiyatro, ro­man ve hikâye gibi edebî nevileri bu nisbeti biraz da olsa artırmıştır. Arapça’nın konuşulduğu bazı memleketlerde müş­terek yazı dilinin yerine mahallî lehçe­nin İkamesi fikrinin düşünüldüğü de ol­muştur. Ancak lehçeler arasındaki fark­lılaşmayı hızlandıracak, Arap dünyasının geçmişteki ve bugünkü değerlerinden ortaklaşa faydalanabilme kapısını ka­payacak ve nihayet siyasî sınırların bölemediği bir kültür birliğini parçalayacak olan bu düşüncelerin revaç göreme­yeceği muhakkaktır. Bu arada Arap ya­zısının kelimeleri farklı okumaya mü­saade edişi yüzünden matbuatın lâyıkıy­la yapamadığı bir hizmeti, bugün hızla yayılan sesli neşir vasıtalarının üzerine almış bulunmasına, böylece radyo ve te­levizyonun lehçeler arasındaki farklılaş­mayı hiç değilse bir ölçüde yavaşlataca­ğına işaret edilmelidir.


Bibliyografya:

1- İA, El2 ile aşağıda kaydedilen eserlerin ilk iki­sinde Arap dil ve edebiyatının muhtelif devirleri, mes’eleleri, hattâ şahsiyetlerine dair tafsilâtlı bil­gi ve bibliyografya vardır.

2- Brockelmann. GAL, I-II.

3- Suppl, I-III.

4- a.e. (Ar.), I-VI.

5- Sezgin. GAS. I-II, IV.

6- Ebü’l-Kâsım el-Bagdâdî. Kitâbü’l-Küttâb: Le Livre des secretaires de ‘Abdullah al-Bağdadi (nşr. Dominique Sourdel), BEO, XIV (1952-54), s. 115-153.

7- Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Risale fl’ilmi’l-kitâbe (nşr. İbrahim el-Kîlânî), Dımaşk 1951 (şelâşü resâ’il).

8- ed-Dânî. el-Muhkem fi nakti’l-meşâhif (nşr. İzzet Hasan), Dımaşk 1379/1960.

9- Kalkaşendî. Şubhu’l-a’şâ, III.

10- Selâhaddin el-Müneccid, el-Kitâbü’l-‘Arabiyi’l’mahtût ile’l-karni’l-‘âşiri’l-hicri I: ennemâzic, Kahire 1960. 11- Selâhaddin el-Müneccid, Dirâsât fi târîhi’l-hatti’l-‘Arabî münzü bidayetihi ile’l-‘aşri’l-Emevi, Beyrut 1972.

12- Enîs Ferîha. El-Hattu’l-‘Arabi, neş’etüh, müşkiletüh, Beyrut 1961.

13- F. Salim Afîfî, Neş’e ve tetavvürü’l-kitâbeti’l-hattiyyeti’l-‘Arabiyye ve devrihe’ş-şekâfi ve’l-ictimâ’i, Kuveyt 1400/1980.

14- İbrahim Cum’a. Kışşatü’l-kitâbeti’l-‘Arabiyye, Kahire, ts.

15- Muhammed b. Saîd Şerîfî, Hutûtü’l-meşâhif’inde’l-meşârika ve’l-meğâribe mine’l karni’r-râbi’ ile’l-‘âşiri’l-hicrî, Cezayir 1982.

16- Meşâhifü Şan’a’ , Kuveyt 1405.

17- İbnü’n-Nedîm. el-Fihrist (nşr. G. Flügel), Leipzig 1871.

18- Taşköprizâde, Miftâhu’s-sa’âde, l-lll.

19- Taşköprizâde, Mevzûâtü’l-ulûm, I-lI.

20- Keşfü’z-zunün, I-II.

21- Izahu’l-meknûn, I-II.

22- Hediyyetü’l ‘ârifîn, I-II.

23- Serkîs, Mu’cem. I-II.

24- Kehhâle. Mu’ce-mü’l-mü’ellifin, I-XV.

25- Kehhâle.el-Müstedrek, Beyrut 1406/1985.

26- Ziriklî, el-A’lâm (Fethullah), I-Vlll.

27- Abdülhay el-Kettâni. et-Terâtîbul-idâriyye, I-II.

28- C. Zeydan, Medeniyyet-i İslamiyye, l-V.

29- C. Zeydan, Âdâb (Dayf);

30- es-Sekâfetü’l-İslâmiyye ve’l-hayâtul-mu’âşıra (nşr. Muhammed Halefullah, Eylül 1953’te Princeton ve Washington’da akdedilen İslâm kültürü collogium’unda sunulan tebliğler).

31- Gustave E. von Grunebaum, “Hadâretü’l-İslâm”, Medieval is­lam, a Study in Cultural Orierıtation (trc. Abdülazîz T. Câvid-Abdülhamîd el-Abbâdî), Ka­hire 1956.

32- Kemâl el-Yâzîcî. Me’âlimü’l-fikri’l-‘Arabî fi’l-‘aşri’l-vasît, Beyrut 1958.

33- Youssef Eche, Les Bibliothegues arabes publiques et semie-publiques en Mesopotamie, en Syriee et en Egypte au moyen âge, Damas 1967.

34- İz­zet Hasan. el-Mektebetü’l-‘Arabiyye, Dımaşk, 1390/1970.

35- Abdüssettâr el-Halvacî. el-Mahtûtâtü’l-‘Arabiyye. Riyad, 1398/1978.

36- Ebü’l-Kâsım ez-Zeccâcî, el-îzâh fî’ileli’n-nahv (nşr. Muhammed el-Mübârek). 1373.

37- H. Fleisch, Introduction a l’etude des langues semitigues, elements de bibliographie, Paris 1947.

38- İbrahim es-Sâmerrâî, Dirâsât fı’l-luğa (Etudes linguistigues arabes), Bağdad 1961.

39- Süyûtî. el-Müzhir fi ‘ulûmi’l-luğa (nşr. M. Ahmed Câdelmevlâ v.dğr.), Kahire, ts. (Dâru İhyâi’l-kütübil-Arabî), I-II.

40- Cevad Ali. el-Mufaşşal, VII.

41- Şevki Dayf. el-Medârisü’n-nahviyye, Kahire 1968.

42- Ahmed Bek îsâ. et-Tehzîb fî uşûli’t-ta’rîb, Kahire 1342/ 1923.

43- J. Fück, Arabiyye, Recherches sur l’histoire de la langue et de style arabe (trc. Claude Denizlau v.dğr.), Paris 1955.

44- (Arapça trc. Abdülhalîm en-Neccâr), Kahire 1370/1951.

45- Mu­hammed Hadîr Hüseyin. Dirâsât fi’l-‘Arabiyye ve târîhiha, Dımaşk 1379/1960.

46- Subhî es-Sâlih. Dirâsât fî fıkhi’l-luğa, Dımaşk 1379/1960.

47- Muhammed el-Mübârek, Fıkhü’l-luğa, Dirâsât tahlîliyye mukârene li’l-kelimâti’l-‘Arabiyye, Dımaşk 1379/1960.

48- Muhammed el-Mübârek,Haşâ’işü’l-‘Arabiyye ve menhecühe’l-aşîl fıt-tecdîd ve’t-tevlîd, Kahire 1960.

49- Ali Abdülvâhid Vâfî. Fıkhul-luğa. Kahire 1381/1962.

50- Ali Abdülvâhid Vâfî. ‘İlmulluğa. Kahire 1404/1984.

51- Kehhâle, el-Luğatü’l-‘Arabiyye ve ‘ulümuhâ, Dımaşk 1391/1971.

52- H. Fleisch. Arabe classigue et Arabe dialectal (Travaux et Jours), Beyrut 1964, XII, 23-61.

53- Emîr Mustafa es-Şihâbî. el-Muştata-hâtü’l-‘ilmiyye fi’I-luğati’l-‘Arabiyye fi’l-kadîm ve’l-hadîş, Dımaşk 1384/1965.

54- Mahmüd Hicâzî, el-Luğatül-‘Arabiyye, Kahire 1968.

55- A. S. Mermerci ed-Dûmenki, el-Mu’cemiyyâtü’l-‘Arabiyye ‘alâ dav’i’ş-sünâ’iyye ve’l-elsüniyyeti’s-Sâmiyye (La Lexicographie arabe â la lumiere du bilitteralisme et de la philogie semitigue), Kudüs 1937.

56- Halil Yahya Nâmî. “Mine’l-lehecâti’l-Yememyyeti’l-hadîse”, Mecelletü külliyyeti’l-âdâb li-Câmi’ati Fuâd el-Evvel, 1947, Vlll, sayı 8’den ayrı baskı.

57- Abdülhalîm en-Neccâr, “Fi’l-lehecâti’l-‘Arabiyye ve uşûli’htilâfihâ”, Mecelletü külliyyeti’l-âdâb, 1953, XV. sayı l’den ayrı baskı.

58- Said el-Efgânî, Min Târîhi’n-nahv, Beyrut 1398/1978.

59- Afîf Abdurrahman, el-Cühûdü’l-luğaviyye hi­lâle karnir-râbi’ ‘aşere’l-hicrî, Bağdad 1399/ 1979.

60- Abdurrahman Fehmî, Medresetü’l-‘Arab, İs­tanbul 1304.

61- Mehmed Fehmi. Târîh-i Edebiyyât-ı Arabiyye, İstanbul 1332.    

62- Tâhâ Hüseyin. Fi’ş-Şi’ril-câhili, Kahire 1926.

63- Tâhâ Hüseyin.Fi’l-Edebi’l-câhili Kahire 1927.

64- Tâhâ Hüseyin.Hadîşü’l-erba’a, Kahire 1937.

65- M. Ferîd Vecdi, Nakdü Kitâbiş-Şi’ri’l-câhilî, Kahire 1926.

66- Muhammed Hüseyin, Nakzu Kİtâb Fi’ş-şi’ril-câhili, Kahire 1345.

67- C. A. Nallino. Târihü’l-âdâbi’l-‘Arabiyye mine’l-câhiliyye hattâ’aşrı Benî Ümeyye (nşr. M. Nallino). Kahire 1954.

68- (Fransızca trc. Ch. Pellat), Paris 1950.

69- Hannâ el-Fâhûrî, Târîhu’l-edebi’l-‘Arabî, Beyrut 1953.

70- Hannâ el-Fâhûrî, el-Mu’cez fi’l-edebi’l-‘Arabî ve târîhihî, Beyrut 1985, I-IV.

71- Blachere. Histoire de la Litteratüre arabe des origines â la fin du XV’e siecle de J. C, Paris 1952-56.

72- I-lll.

73- Blachere. Târîhu’l-edeb.

74- Gustave E. von Grunebaum. Dirâsât fı’l-‘edebi’l-‘Arabî (trc. İhsan Abbas v.dğr.), Beyrut 1959.

75- Şevki Dayf. Târîhu’l-edeb, I-Vl.

76- Ömer Ferrûh, Târihu’l-edeb, I-VI.

77- Necîb Muhammed el-Behbîtî. Târîhu’ş-şi’ri’l-‘Arabî hattâ âhiri’l-karni’ş-şâlişi’l-hicrî, Kahire 1381/1961.

78- Nâsırüddin el-Esed. Meşâdirü’ş-şi’ri’l-câhilî, Kahi­re 1962.

79- B. Tabâne. Mu’aliakâtü’l-‘Arab, Ka­hire 1387.

80- Ahmed Kabbiş. Târîhu’ş-şi’ri’l-‘Arabiyyi’l-hadîs, Dımaşk 1971.

81- Ömer Rıza Keh­hâle. el-Edebül’Arabî fi’l-câhiliyye ve’l-İslâm, Dımaşk 1392/1972.

82- Nûrî Hamevi el-Kaysî. Dirâsât fı’ş-şi’ri’l-câhil, Bağdad 1972.

83- Nihad M. Çetin. Eski Arap Şiiri, İstanbul 1973.

84- Yûsuf Halîf. eş-Şu’arâ’ uş-Şa’âlik, Kahire 1966.

85- Jawdat Rikabi, La poûsie profane sous les Ayyûbides et ses principaux representants, Paris 1949.

86- M. G. ez-Züheyrî. el-Edeb fî zilli Benî Büveyh, Kahire 1949.

87- Emîn el-Hûlî. Fi’l-Edebi’l-Mısrî, Kahire 1943.

88- Abdürrezzâk Hamîde, el-Edebü’l-‘Arabî fî Mışr mine’l-fethi’l-lslâmî ile’l-Fâtımiyyîn, Kahire 1370/1951.

89- Abbas el-Azzâvî. Târîhu’l-edebi’l-‘Arabî fi’l-‘lrâk, Bağ­dad 1961-62, I-II.

90- Yûsuf İzzeddin, eş-Şi’rül-Irâki fı’l-kamıt-tâsi’ ‘aşer, Bağdad 1958.

91- Şâmi ed-Dehhân, eş-Şi’rü’l-hadîs fı’l-iktîmi’s-Sûrî. Kahire 1960.

92- Âli Abbas Alvân. Tetavvürü’ş-şi’ri’l-‘Arabiyyi’l-hadîş fi’i-‘Irak, Bağdad 1975.

93- Şevki Dayf, eş-Şi’r ve’l-ğınâ fi’l-Medîne ve Mekke li-‘aşrı Benî ümeyye, Kahire 1976.

95- Şâmi Mekkî ei-Ânî, el-lslâm ve’ş-şi’r, Kuveyt 1403/1983.

96- İhsan Abbâs, Târîhu’l-edebi’l-Endelüsî, Beyrut 1960.

97- E. G. Gömez, eş-Şi’rü’l-Endelüsî (trc. Hüseyin Munis). Kahire 1952.

98- E. G. Gömez, Ma’a Şu’arâ’ i’l-Endelüs ve’l-Mütenebbî (trc. Tâhir Ahmed Mekkî), Kahire 1394/1974.

99- M. Mehdî el-Basîr. ei-Müveşşah fi’l-Endelüs ve fi’l-Meşrik, Bağdad 1367/1948.

100- Selim el-Hulvî, el-Müveşşahâtû’l-Endelüsiyye, Beyrut 1965.

101- Mustafa İvad el-Kerîm. Fennü’t-tevşîh, Beyrut 1959.

102- Z. Mübârak. La Prose arabe, Paris 1931.

103- Muhammed Mendûr. en-Nakdul-menhecî’ inde’l-‘Arab, Kahire 1948.

104- Amjad Trabulsi (Emced Tarâbulusî, La Critigue poetigue des ara­bes, Jusgu’au Ve siecle de l’Hegire (Xle siecle de J.-C), Dımaşk 1955.

105- A. Ahmed Bedevi, Üssü’n-nakdi’l-‘Arabî, Kahire 1964.

106- D. Abdülhayy Diyâb. et-Türâşun-nakdî kable medreseti’l-cîli’l-cedîd, Kahire 1388/1968.

107- Tâhâ Ah­med İbrahim. Târîhu’n-nakdi’I-edebî ‘inde’l-‘Arab, Dımaşk 1972.

108- J. M. Landau, Etudes sur le theatre et le cinama arabes (trc. Francine le Clecc’h), Paris 1965.

109- Âdil Ebû Şeneb. Mesrah ‘Arabî Kadîm “Karakûz” (Karagöz), Dımaşk, ts.

Önceki İçerikDiyanetin organ nakli fetvasi
Sonraki İçerikDiyanet açıktan atama sözlü sınav AÇIKLAMA DUYURUSU