Arapça GramerNahiv

Yasin Suresi İrabı Arapça Dersleri

 

سورة يس (36)

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

(36-YÂSÎN SÛRESİ)  Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

يس{36/1} وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ{36/2} إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ{36/3} عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ{36/4}

1. Yâsîn, 2. Hikmet dolu Kur’ân’a and olsun ki, 3. Sen şüphesiz peygamberlerdensin. 4. Doğru yol üzerindesin.

حَكِيمٌ

hikmetli, hikmet dolu

وَ

vâvu’l- kasem: yemin vâvı: andolsun ki ,..hakkı için
   ism-i mef’ûl: gönderilenler, peygamberler

مُرْسَليِنَ

göndermek

أَرْسَلَ  يُرْسِلُ  إِرْساَلاً

dosdoğru, düzgün, ölçülü

اَلْمُسْتَقيِمُ

eğri ve kıvrımlı olmayan doğru yol

اَلصِّراَطُ

               

تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ {36/5} لِتُنْذِرَ قَوْمًا ماَ أُنْذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ {36/6}

5. 6. (Bu Kur’ân) ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için üstün ve çok merhametli (Allah) tarafından indirilmiştir.

  uyarmak

أنْذَرَ  يُنْذِرُ  إِنْذاَراً

indirmek

نَزَّلَ  يُنَزِّلُ  تَنْزيِلاً

babalar, atalar

آباَءُ

ism-i fâil: gafil olanlar

غاَفِلُونَ  (غَفَلَ يَغْفِلُ)

               

 لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ {36/7}

7. Andolsun ki onların çoğunun üzerine (azab) söz(ü) hak oldu (onların çoğu gafletlerinin cezasını hak etmişlerdir). Çünkü onlar iman etmiyorlar.

iman etmek, inanmak

آمَنَ  يُؤْمِنُ  إِيماَناً

hak olmak, gerçek olmak, hak etmek

حَقَّ  يَحِقُّ

إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلاَلاً فَهِيَ إِلَى الأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ {36/8}

8. Biz, onların boyunlarına halkalar geçirdik. O halkalar çenelere kadar dayanmaktadır. Bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır.

halkalar, bağlar

أَغْلالٌ

yarattı, icat etti, yaptı, kıldı

جَعَلَ  يَجْعَلُ

boyun

عُنُقٌ  ج  أَعْناَقُ

 

 

başını yukarı kaldırdı

أَقْمَحَ  يُقْمِحُ  إِقْماَحاً

çene

ذَقَنٌ  ج  أَذْقاَنٌ

ism-i mef’ûl: başları yukarı kaldırılmışlar

 

مُقْمَحُونَ

             

وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ {36/9}

9. Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler.

önleri, dünya işleri

أَيْديِهِمْ

arkaları, ahiret işleri

خَلْفَهُمْ

set, mani, engel

سَدٌّ

görmek

أَبْصَرَ  يُبْصِرُ

  perdelemek

أَغْشَي  يُغْشِي

 

             

وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ {36/10}

10. Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.

….san da  …masan da

ءَ…. أَمْ لَمْ….

eşittir, birdir, aynıdır

سَواَءٌ

إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ {36/11}

11. Sen ancak zikre (Kur’ân’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.

korktu, haşyet duydu

خَشِيَ   يَخْشَي

zikir (Kuran)

ألذِّكْرُ

uydu, tabi oldu

إِتَّبَعَ  يَتَّبِعُ  إِتِّباَعاً

ücret , mükafat

أَجْرٌ

emir: müjdele

بَشِّرْ

müjdeledi

بَشَّرَ  يُبَشِّرُ  تَبْشيِراً

cömert, büyük, ikramı bol

كَريِمٌ

             

إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ {36/12}

12. Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz’da yada amel defterlerinde) sayıp yazmışızdır.

takdim etti, getirdi, sundu

قَدَّمَ  يُقَدِّمُ  تَقْديماً

ölüler

اَلْمَوْتَي

diriltti

أَحْيَي  يُحْييِ  إِحْياَءً

saydı, kavradı

أَحْصَي  يُحْصيِ

eser, iz

أَثَرٌ ج آثاَرٌ

apaçık bir asıl  

إماَمٌ مُبيِنٌ

               

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ {36/13}

13. Onlara, şu şehir halkını misâl getir: Hani onlara elçiler gelmişti.

arkadaş, halk

صاَحِبٌ ج أصْحاَبٌ

köy, şehir halkı

أَصْحاَبَ الْقَرْيَةِ

misâl verdi

ضَرَبَ مَثَلاً

إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ {36/14}

yalanladı

كَذَّبَ يُكَذِّبُ تَكْذيِباً

güçlendirdi, takviye etti

عَزَّزَ  يُعَزِّزُ

14. İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçiyle takviye ettik. Onlar: “Biz size gönderilmiş Allah elçileriyiz!” dediler.

قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلاَّ تَكْذِبُونَ {36/15}

15. Elçilere dediler ki: “Siz de ancak bizim gibi birer insansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak yalan söylüyorsunuz”.

yalan söyledi

كَذَبَ  يَكْذِبُ

indirdi

أَنْزَلَ  يُنْزِلُ  إِنْزاَلاً

قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ {36/16} وَمَا عَلَيْنَا إِلاَّ الْبَلاَغُ الْمُبِينُ {36/17}

16. 17. (Elçiler) dediler ki: “Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bizim vazifemiz, açık bir şekilde Allah’ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka bir şey değildir” dediler.

 

 

tebliğ

اَلْبَلاَغُ

قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ {36/18}

18. (Bunun üzerine onlar:) “Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur” dediler.

uğursuzlandı, uğursuz geldi,

تَطَيَّرَ يَتَطَيَّرُ

taşladı

رَجَمَ  يَرْجُمُ

bitirdi, vazgeçti

إِنْتَهيَ  يَنْتَهيِ

acıklı, kötü, fena

أَليِمٌ

dokundu

مَسَّ  يَمَسُّ

                 

قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ {36/19}

19. (Elçiler) şöyle cevap verdiler: “Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz”.

uğursuzluk

طاَئِرٌ

hatırlattı, nasihat etti

ذَكَّرَ  يُذَكِّرُ  تَذْكيِراً

ism-i fâil: aşırı giden

مُسْرِفٌ

aşırı gitti, israf etti, orta yolu aştı

أَسْرَفَ  يُسْرِفُ  إِسْراَفاً

         

وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ {36/20} اِتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ {36/21} وَمَا لِيَ لاَ أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ{36/22} أَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ آلِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لاَ تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلاَ يُنْقِذُونِ {36/23} إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ {36/24} إِنِّي آمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ {36/25}

 

20 – 25. Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve: “Ey kavmim! Bu elçilere uyun! Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidâyete ermiş kimselerdir. Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Halbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz. O’ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar. İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum. Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin. Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin.” dedi.

 en uzak yer

أَقْصيَ

koştu, hızlıca yürüdü

سَعَي  يَسْعيَ

şehir

اَلْمَديِنَةُ

hidâyete erdi, doğru yolu buldu

إِهْتَديَ  يَهْتَديِ

ism-i fâil: hidâyete eren, doğru yolu bulan kimse

اَلْمُهْتَديِ

döndürdü

أَرْجَعَ  يُرْجِعُ

yarattı

فَطَرَ  يَفْطُرُ

ibadet etti

عَبَدَ  يَعْبُدُ

ondan başka

مِنْ دُونِهِ

edindi, yaptı, ortaya koydu

إِتَّخَذَ  يَتَّخِذُ  إِتِّخاَذاً

istedi

أَراَدَ  يُريِدُ

zarar

ضُرٌّ

ilah, tanrı

إِلَهٌ ج آلِهَةٌ

Kurtardı

 

 

 

أَنْقَذَ  يُنْقِذُ

fayda verdi

أغْنيَ  يُغْنيِ

                           

قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ {36/26} بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ {36/27}

26. 27. Ona: “Cennete gir” denilince, “Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi!” dedi.

ikram etti, nimetlendirdi, kadrini yüceltti

أَكْرَمَ  يُكْرِمُ  إكْراَماً

keşke

يَا لَيْتَ

ism-i mef’ûl: ikram edilen

مُكْرَمٌ

bağışladı

غَفَرَ  يَغْفِرُ

         

İlgili Makaleler