2) Ashabu’r-Rey: Hadis Usulü Online Oku

42618


2) Ashabu’r-Rey:

 

Görüş, akıl fikir ve tedbir sahibi kimseler. Rey
taraftarları, reyciler.

Terim olarak rey; ortaya çıkan yeni bir
meselenin hükmünün Kur’an-ı Kerim ve hadislerde açıkça bulunamaması durumunda
umumî prensipler ve İslâm’ın ruhundan hareket edilerek akıl ve kıyasla varılan
netice ve çıkarılan hükme denir. Sahabe ve Tabiînin ilk döneminde bu anlamda
kullanılan rey, tabiîn devrinin sonlarına doğru kıyası ifade etmek için
kullanılmıştır.

Rey ekolü sahabe devrinden itibaren başlamıştır.
Sahabe’den bazıları Hz. Peygamber (s.a.s.)’den hadis vârid olmayan hususlarda
kendi rey ve ictihadlarıyla hüküm verme yolunu tutmuşlardı. Zaten bu ruhsatı
bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.s.) vermiştir.[1]

Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde teşrî vahye
dayanıyordu. Vahiy devam ettiği için re’y ve ictihada geniş çapta lüzum yoktu.
Ancak bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bazen re’y ve ictihadiyle hüküm
verdiği olmuştur. Meydana gelen meseleler hakkında bizzat Hz. Peygamber hüküm
verdiği için bir itiraz ve ihtilaf sözkonusu olmazdı.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra, İslâm
devletinin sınırları genişleyip müslümanlar birçok yerlere dağılıp değişik
toplumlarla temasa geçtiklerinden problemler çoğalmış, bu problemlerin çözümü
hususunda değişik ictihadların ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştu.

İslâm alîmlerinin her bir grubu kendi görüş ve
ictihadı için uygun deliller aramış ve ayrı ictihadlarda bulunmuşlardır. Hadis’e
dayanarak görüş ve ictihadlarını açıklayanlar fıkıh meselelerini inceleme ve
çözümünde izledikleri usûle göre iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmı nasslara bağlı
kalmıştır. Bunlara “Ehl-i Hadîs” adı verilir. Diğer bir kısmı nassların
illetlerini inceleyip kıyas yoluyla yeni hükümler verme yolunu izlemişlerdir ki
bunlara da “Ehl-i Re’y” adı verilmiştir. Ehl-i Hadîs’in merkezi Medine’de (Hicâz
Ekolü), Ehl-i Re’yin merkezi ise Irak’ta (Irak Ekolü) idi.[2]

Her iki grubun mensupları da derece farkıyla
hadis ve re’yi kabul etmektedirler ve aralarında karşılıklı temaslar ve düşünce
alış verişleri olmuştur. Irak’ta Ahmed b. Hanbel (241/855) gibi hadis
taraftarları olduğu gibi Hicaz’da da İmam Mâlik (179/795) gibi re’ye önem veren
bilgin ve müctehidler vardı. İmâm Şafiî (204/819) ise bu iki grup arasında yer
almıştır.

Ehl-i re’y arasında başta sahabîlerden Hz. Ömer,
Hz. Ali ve Abdullah İbn Mes’ud’u zikredebiliriz. Tabiîn’den de:


1-

Alkame b. Kays en-Nahâî (62/681 ),


2-

Mesruk b. el-Ecda’ el-Hamdânî (63/682),


3-

Kadı Şureyh b. Haris b. Kays (78/697 veya 80/699),


4-

Saîd b. Cübeyr (95/713),


5-

Habib b. Ebi Sabit el-Kâhilî (119/737),


6-

İbrahim en-Nehâî (95/713),


7-

Hammâd b. Ebi Süleymen (Ebu Hanife’nin hocası) (120/738), gibi alimler
kaydedilmektedir.

İbn Kuteybe “el-Maarif” adlı eserinde “Re’y
Taraftarları” başlığı altında şu isimleri zikretmiştir: İbn Ebi Leyla (148/765),
Ebu Hanîfe (150/767), Rabîatu’r-Re’y diye meşhur olan Rabia bint Ebi Abdurrahman
(136/753), Züfer b. Huzeyl (158/774), Abdurrahman b. Amr el-Evzaî (157/774),
Süfyan es-Sevrî (161/778), İmam Ebu Hanife’nin talebeleri ve Ebu Yusuf (182/798)
ve Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî (189/804).

Aslında “Ehl-i Re’y”. (Re’y taraftarları)
deyimi, hükümlerde re’y ile ictihad eden herkesi kapsamakta olup bütün İslâm
âlimleri buna dâhildir. Çünkü müctehidlerin hepsi, ictihadlarında akıl ve re’ye
başvurmadan yapamazlar. Ancak bu deyim, “halk-ı Kur’ân” meselesi ortaya
çıktıktan sonra raviler tarafından Iraklılar’a yani Ebû Hanife ve ona tâbi olan
Kûfeli fakihlere ad olarak verilmiştir. Onun için ehl-i Re’y denilince ilk
etapta hanefî fukahası akla gelir.

Hanefîler’in “Re’y taraftarları” diye
adlandırılması hüküm çıkarırken re’yi çok iyi kullanmalarından ileri gelmiştir.
Yoksa Irak’ta veya Medine’de, yani fıkhın bulunduğu her yerde re’y de vardır.
Ayrıca bu tabirin Ebû Hanife ve taraftarları için kullanılması onları küçümsemek
için değildir. Bu, onların kendi görüşlerini, sünnete ve sahabilerin
ictihadlarına tercih ettiklerini söylemek gayesini de gütmez. Çünkü Ebu Hanîfe
ve arkadaşları böyle bir anlayışa sahip değildirler.[3]

Ehl-i Re’y fukahasının başı sayılan ve aynı
zamanda kıyas üstadı olan Ebu Hanife, ictihadlarında şu metodu takip ederdi:
Önce Kur’ân-ı Kerim’e başvururdu. Kur’ân’da bir hüküm bulamadığı zaman Sünnete
başvururdu. Sünnet’te de bulamazsa âlimlerin icmâını kabul ederdi. Bir konuda
İcmâ’ da yoksa sahâbîlerin söz ve uygulamalarına bakardı. Sahâbiler’in ittifak
ettikleri görüşü tartışmasız benimser, ihtilafa düşmeleri halinde onlardan
birisinin görüşünü tercih ederdi. Tabülerin görüş ve fetvalarına uymayı zorunlu
bulmaz ve: “Onlar nasıl insan iseler biz de öylece insanız” yani biz de onlar
gibi ictihad ederiz derdi.

Kıyas, Ebu Hanife’nin çok iyi kullandığı bir
metod idi.

İstihsân, yani maslahattan dolayı kıyası
terkedip daha uygun bir hükme varmak ve örf ve teâmül gibi geri kaynaklara
dayanarak rey’ini ortaya koyardı.

Re’yi kabul edenler onun metodu hakkında görüş
ayrılığına düşmüşlerdir. Şâfiîler’e göre re’y metodu kıyastan başka bir şey
olamaz. Hanefiler bunun yanında istihsan prensibini de getirmişlerdir.
Mâlikîler’le Hanbelîler’in bir kısmı, re’yin manasını daha da genişleterek
kıyası, istihsanı ve “mesail-i mürsele”yi de kabul etmişlerdir.[4]
 

Reâ fiilinden mastar olan re’y görmek, inanmak,
bilmek, sanmak ve sonunu düşünmek demektir. Bir isim olarak re’y; görüş, inanç,
akıl, tedbir anlamlarına gelir. Daha sonra bu kelime, “mer’îyyün”; görülen ve
düşünülen şey anlamında kullanıldığı gibi, terim olarak; iyice düşünüp
taşındıktan ve doğru olan yönü araştırdıktan sonra ulaşılan görüş ve kanaat
anlamına gelmektedir. Sahâbe ve Tâbiîler re’yi; Kitap ve Sünnetin açıkça çözüme
kavuşturmadığı meseleleri, âyet ve hadislerin ışığı altında hükme bağlamak için
tutulan yol olarak anlamışlardır. Fıkıh usulünde re’y, hakkında nas bulunmayan
konularda şerîatin gösterdiği düşünme yollarından gidilerek yapılan aklî bir
faaliyettir.[5]

Re’y, ikiye ayrılır. İslâm nazarında övgüye
değer bulunan re’y ve kınanan re’y. İslâm’ın ruhuna uygun olup, ciddi bir
araştırma ve kafa yorma ürünü olan re’yler övülmüştür. Bunlar fıkıh usulünde,
ictihad derecesinde görüşlerdir.

Hubâb b. el-Münzir (ö. 19/640), Bedir savaşına
çıkıldığında Rasûlüllah’a, konakladığı yeri vahiyle mi yoksa kendi re’yi ile mi
seçtiğini sormuş, vahye dayanmadığı cevabını alınca sebeplerini anlatarak başka
bir yer tavsiye etmişti. Bunun üzerine Cebrâil (a.s), Hubâb’ın re’yinin isâbetli
olduğu, haberini getirmiştir.[6]

Hz. Peygamber Muaz b. Cebel’i (ö.
18/639).Yemen’e görevli olarak gönderirken ona; “Ne ile hükmedeceksin?”
diye sormuş; Muaz da “Allah’ın kitabı ile” cevabını vermiştir. Hz. Peygamber;
“Allah’ın kitabında bir hüküm bulamazsan?”
buyurunca, Muaz; “Allah’ın
elçisinin sünnetiyle” demiştir. Hz. Peygamber; “Onda da bulamazsan?” diye
sormuş, Muaz ise; “Re’yimle ictihad ederim” cevabını vermiştir. Bunun üzerine
çok memnun olan Hz. Peygamber; “Rasûlünün elçisini, Peygamberinin razı olduğu
şekilde muvaffak kılan Allah’a hamd olsun”
buyurmuştur.[7]

İkinci kısma giren kınanan re’yler ise İslâm’ın
ruhuna aykırı olan re’ylerdir. Hz. Ömer bu çeşit re’yleri kastederek; “Re’y
sahiplerinden sakınınız. Çünkü onlar, Sünnetin düşmanıdırlar; hadisleri öğrenip
hıfzetmekten aciz oldukları için re’y ile konuşurlar ve böylece hem kendileri
saparlar, hem de başkalarını saptırırlar”[8]
Abdullah b. Amr Hz. Peygamber’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Allah size
ilmi verdikten sonra zorla söküp almaz. Ancak sizden onu, âlimleri ilimleriyle
birlikte öldürerek alır ve geriye kara cahiller kalır ki, onlardan fetvâ
sorulur, onlar da reyleriyle fetvâ verirler; böylece hem kendileri saparlar, hem
de başkalarını saptırırlar”[9]

Bu duruma göre bazı re’yler merdûdtur. Re’yle ictihad arasındaki önemli fark da
budur.

Tâbiîler devrinin sonlarına doğru “re’y”,
özellikle inanç sahasında Hâricîlerin görüşü gibi bid’at inançlar; fıkıh
sahasında ise kıyâsı ifade etmek üzere kullanılmıştır.[10]
Daha önceden Hz. Ömer devrinde Fustat (eski Kahire), Küfe ve Basra gibi büyük
İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de
bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Diğer yandan Hz. Ömer (ö. 23/643),
Abdullâh b. Mesud’u (ö. 32/652) Kûfe’ye göndermiş, Hz. Ali (ö. 40/660) de idare
merkezini oraya nakletmişti. Emevîler idareyi ele alınca, özellikle onlardan
memnun olmayan Sahâbe âlimleri yeniden Hicaz’da toplanmaya başladılar. Böylece,
Ashâb-ı kiramdan ilim, irfan ve feyz almak isteyen Tâbiîn nesli âlimleri,
aradıklarını daha çok Hicaz veya Irak’ta bulmuş ve iki merkezde yerleşmiş olan
Sahâbe bilginlerinin çevresinde halkalanmışlardı. Yer ve üstad farkından dolayı
zamanla bu bölgelerde iki ilmî grup teşekkül etti. Merkezi Küfe olan “Irak
Ekolü” ve merkezi Medîne olan “Hicaz Ekolü”. Irak ekolüne “re’y ehli” de denir.
Bunların Sahâbeden olan üstadları; Hz. Ömer, Alî b. Ebî Tâlib ve Abdullah b.
Mesud’dur. Hz. Ömer’in Irak ekolüne etkisi Abdullâh b. Mesud vâsıtasıyla
olmuştur. Ömer Küfelilere “İbn Mesud’a ihtiyacım olduğu halde sizi kendime
tercih ettim” diyor; İbn Mes’ud da “Ömer, ilmin onda dokuzunu alıp gitmiştir”
diyerek takdirlerini bildiriyordu.[11]
Bu Sahâbî üstadların yetişdirdiği başlıca Küfe ekolü mensupları; Alkame b. Kays,
Mesruk b. el-Ecda’, İbrahim en-Nehâî, Kâdî Şurayh b. el-Hâris, el-Esved b. Yezid
ve Ebû Hanife’nin hocası Hammad b. Ebî Süleyman’dır.

Ebû Hanîfe’nin temsil ettiği re’y ekolünün
önemli özellikleri şunlardır: Bunlar Sünneti reddetmez, onu da delil olarak
kabul ederler. Fakat hadis kaynağı olan Hicaz’dan uzakta bulunmaları ve kendi
devirlerinde uydurma hadislerin yaygınlaşması üzerine, hadisin sıhhati konusunda
titiz davranırlar. ve rivayetinden çekinirler. Hz. Ali’nin râvîlere yemin
ettirmesi, Abdullah b. Mesud’un hadis rivâyet ederken sararıp titremesi ve
“yahut Hz. Peygamber’in dediği gibidir” cümlesini eklemesi bu tedbir ve
çekingenliğin örnekleridir. Buna karşılık Küfelîler kıyas, istihsan ve maslahat
gibi re’ye dayanan usullerle hüküm ve fetvâ vermekten çekinmezler. Meseleler
meydana gelmiş olsun veya olmasın müzâkere edilmeli ve hükme bağlanmalıdır.
Bunlar kendi üstadlarına çok bağlı ve re’ye fazla yer vermekle birlikte sahîh
bir hadisle karşılaşırlarsa hemen re’yi terkedip hadisi tercih ederler. Ancak
Ebû Hanîfe âhad haberi, yani tek râvili hadisleri şu şartlarla kabul eder: a)
Râvinin amelinin, rivâyet ettiği Sünnete uygun olması; b) Râvînin
güvenilir ve fakîh olması[12]
Meselâ, Ebû Hüreyre (ö. 57/676)’nin rivâyet ettiği “Birinizin kabına köpek
batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere yedi defa yıkasın”[13]

hadîsini Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve
böyle bir kabı üç defa yıkamakla yetinirdi. İşte bu durum, o hadisi rivâyet
yönünden zayıflatmakta, hattâ onun Ebû Hüreyre’ye nisbetini dahi şüpheli bir
duruma sokmaktadır.

Merkezi Hicaz olan eser veya hadis ehlinin,
oradaki temsilcisi ise Mâlik b. Enes’tir (ö. 179/795). Fazlaca hadis rivâyeti
yapılan bir bölgede bulunması onun ehl-i hadis veya ehl-i eser sayılmasına neden
olmuştur. İmam Mâlik Kitap ve Sünnet yanında Medînelilerin amelini de delil
olarak alıyor ve âhad haberleri, ancak Medînelilerin ameline ters düşmemesi
şartıyla kabul ediyordu. Çünkü o, Medînelilerin dinî işlerle ilgili
uygulamasını, Hz. Peygamber’e ulaşıncaya kadar bin kişinin bin kişiden rivâyeti
sayar ve bunu “meşhûr hadîs” derecesinde görür.[14]

Hicaz ve Irak bölgelerinde gelişen bu fıkıh
ekollerini birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Çünkü re’yci ve
Küfeli olarak tanınmış Alkame (ö. 62/682), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/914) ve Ebû
Hanîfe gibi müctehidler sıhhat şartları bulununca âhad haberi de kabul ve tatbik
etmişlerdir. Yine Medîneli ve eserci olarak tanınan Saîd b. el-Müseyyeb (ö.
94/712), ez-Zuhrî (ö. 124/741), Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), İmam Şafii (ö.
204/819) ve Mâlik b. Enes (ö. 179/795) gibi müctehidler de re’y ve kıyası
uygulamışlardır.[15]

Bu iki ekolün ictihad ve ihtilafına şunları
örnek verebiliriz:


a.

Küfe ekolü, cehrî olsun hafî olsun, imama uyularak kılınan namazda cemaatin
kırâatini uygun bulmuyor. Bu konuda Câbir b. Abdillâh’ın (ö. 74/693) rivâyet
ettiği “Kim bir imama uyarak namaz kılarsa, imamın okuyuşu ona yeterlidir”
hadîsi ile, Hz. Ali’nin (ö. 40/660) “İmanın arkasında okuyan, çirkin hareket
etmiş olur” sözüne dayanır.[16]

Medîne ekolü ise cehrî namazlarda okunmamasını,
hafî namazlarda ise okunmasını tercih eder. Dayandıkları deliller şunlardır:
Abdullah b. Ömer (ö. 74/693) “Biriniz imama uyarak namaz kılarsa ona imamın
kırâati yeterlidir” demiş; Ebû Hüreyre’nin naklettiği bir hadiste de, cehrî
olarak kılınan bir namazda, Hz. Peygamber cemaatten birinin Kur’ân okuduğunu
işitmiş; kendi okumasını zorlaştırdığı için, namaz sonunda onu bundan
menetmişti. Bundan sonra halk cehrî namazlarda imamın arkasında okumayı
terketmişlerdi.[17]


b.

Re’y ehlinden İbrahim en-Nehâî Hz. Peygamber’in namazda, yatırılan sol ayak
üzerine oturduğunu ifade eden rivâyetlere dayanıyor. Eser ehlinden el-Kâsım b.
Muhammed (ö. 102/720) ise namazda oturuş şeklini çevresindekilere gösterirken,
sağ ayağını dikiyor ve sol kabası üzerine oturuyor. Bunu yaptıktan sonra da
Abdullah b. Ömer’in aynı şekilde yaptığını naklediyor.[18]
Buna göre, her bölge, kendi üstadlarından elde ettiği bilgiyi nakletmiş ve
uygulamıştır.


c.

Yine iki ekol arasında mahkemede, tek şahid ve bir yeminle karar verilebileceği
konusunda ihtilaf edilmiştir. Medine ekolü “Hz. Peygamber’in bir şahid ve bir de
yeminle hükmettiği” rivâyetini esas alarak uygulamada bulunmuştur.

Küfe ekolü ise, “İki erkek şâhidin
şâhitliğini alın, iki erkek bulunamazsa bir erkek ile iki kadının şâhitliği de
olur”
(el-Bakara: 2/282) meâlindeki âyet ile, “Beyyinenin davacıya, yeminin
ise davalıya âit olduğunu” bildiren hadîse dayanarak, “Bir şâhid ve bir yeminle
hüküm verme” görüşünü kabul etmez. Diğer yandan Küfeliler; “Şâhid ve yeminle
hüküm verme” hadisini sağlam bir yoldan işitmemişlerdir.[19]

Sonuç olarak vahiy ve Sünneti akıl ve tecrübe
ile yorumlayan ve toplumda karşılaşılan problemleri toplum yararı yönünde
çözmeye çalışan re’y veya Irak ekolü İslâm hukukuna akılcı bir dinamizm
kazandırmış, yüzyıllar boyunca uygulamayı kolaylaştırmıştır. Ancak gelişen ve
değişen hayat şartları karşısında bu dinamizmin de yenilenmesi ve geliştirilmesi
gereklidir.[20]

 



 




[1]

Ebû Dâvud, Akdiye: 11.



[2]

Osman Keskioğlu, Fıkıh Tarihi ve İslâm Hukuku, 67.



[3]

Muhammed Zâhid el-Kevserî, Hanefî Fıkhının Esasları, Trc. Abdulkadir Şener,
Cemal Sofuoğlu 20, 21.



[4]

M. Ebu Zehrâ, a.g.e., 69; Abdülkerim Ünalan, Durak Pusmaz, Şamil İslam
Ansiklopedisi: 1/165-166.



[5]

İbn Kayyim, İlâmü’l-Muvakkıin, Mısır 1955, I, 66; İbn Sa’d Tabakât, Beyrut
1960, II, 15, 375, 386; İbn Hacer, el-İsâbe, I, 302.



[6]

İbn Sa’d, a.g.e., II, 15; İbn Hacer, a.g.e., I, 302.



[7]

Şâfiî, el-Ümm, VII, 273; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 230, 236, 242; Tirmizî,
Ahkâm, III; es-Serahsî, el-Mebsût, XVI, 69, 70.



[8]

İbn Kayyim, a.g.e., I, 63, 91 vd.



[9]

Buhârî, İ’tisâm: 73; İbn Mâce, Sünen, Mısır 1313 H., I,14.



[10]

Zebîdi, Tâcul-Arüs, I, 141; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, I, 21-23; eş-Şirâzî,
Tabâkât, Beyrut 1970, s. 135.



[11]

İbn Kayyim, a.g.e., I,16,17, 20.



[12]

İbn Kayyim, a.g.e., I, 14-22; Dârimî, Sünen, I, 83-84; Şah Veliyullâh,
Huccetûllah, Seyyid Sâbık Mısır 1966, s. 6,10 vd.; Ebû Zehra, Usulül-Fıkh,
s. 108-111.



[13]

Buhârî, Vüdû: 33; Müslim, Tahâre: 89, 91, 92, 99.



[14]

Ebû Zehra, a.g.e., s. 109, 110.



[15]

Hayreddin Karaman, İslâm Hukukunda İctihad, Ankara 1975, s. 109.



[16]

İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, Haydarâbâd 1966, I, 375-377.



[17]

Mâlik, Muvatta; I, 44.



[18]

Mâlik, a.g.e., II, 47.



[19]

Şâfiî, el-Ümm, VII,182; Zeylâî, Nasbü’r-Râye, IV, 95 vd.



[20]

Hamdi Döndüren, Şamil İslam Ansiklopedisi: 5/249-251.