Kıyametin Suyu Çıktı

41095

Kimine göre yağan kâr manzara demek, güzellik demek, oyun ve eğlence
demekti. Kimine göre ise bir bankın üstünde, karton kutunun altında
ölümü solumak demekti. Kimisi için gökten kar değil tatil yağıyordu.
Kimisi için Erciyes’te, Uludağ’da Kartalkaya’da kayak demekti, kimisi
için ise üşüyen el ve ayak demekti.

Öbür taraftan millet kıyameti bekleduruyordu. Ama ne bekleme. Kıyamet
menüleri cennet çorbası, cennet kebap, yasak elma tatlısı, son dem
çayı…idi. Allah insanlarımıza akıl versin. Bir şey para etmeye görsün bu
insanlar Müslüman bile olurlar.

Maya takvimcileri bu gün için günler bitti artık, sayacak gün kalmadı
diyorlarmış. Garibce o zamanlar demişti ki, yahu bu maya takvimcilerinin
işi bizim bedevinin durumuna benzemesin. Hani adam saymasını bilmiyor
ya, her şeyi parmaklarını göstererek hallediyor. Birinde on bir dirheme
aldığı bir koyunun fiyatını söylemek zorunda kalmış. İki elinin
parmaklarını göstermiş, bakmış yetmiyor, tamamlayabilmek için dilini de
çıkarmış. (İyi ki iki eli de meşgulmüş ve dili çıkarmak için ele
ihtiyacı yokmuş!)

Acemi kaptan gemiyi karaya vurmuş ve panikle “Ne oldu?” diyenlere de
“Yok bir şey! Deniz bitti de!” demiş.

Onlar bekleyedursun İstanbul’un kıyameti bir gün öncesinden bastırıverdi.

İstanbul’da on beş milyon insan yaşıyor ve milyonlarca araç var.
Yolların her iki tarafı sanki park yeri gibi dolu, çoğu yollarda iki
araç karşı karşıya geldiği zaman, geçiş yapabilmeleri için birinin
durması bazen de geri geri manevra yapması gerekiyor.

İstanbul üstelik çok bayır, düz yol neredeyse yok gibi.

Hal böyle olunca yağan her yağmur ve hele hele kar trafiği içinden
çıkılmaz hale sokuveriyor.

İlgililer önceden uyarıyor, özel araçlarla çıkmayın diye. Ama kimse
takmıyor. Sonra da çoğu kabak lastikli bakımsız araçlar daha kulağına
kar suyu kaçmadan sersemleşiyor sağa sola yalpalıyor, hızını parkeden
araçlarda alıyor kimi yan dönüyor ve kimi de olduğu yerde kalıyor. Sağa
sola çekebileceği yer zaten olmuyor. Öyle olunca da o şerit yan
dönmüşse her iki şerit anında kapanmış ve arkaya doğru trafik
yığılıveriyor. Bir de açık göz ve aceleci insanlar devreye girip bir iki
kaza yapıverdiler mi o da işin tuzu biberi oluyor ve sanki bu durum
önceden öngörülemeyen, beklenmedik bir durum gibi herkes yetkilileri
suçluyor. Kimse suçu biraz kendisinde bilmiyor, yanlış yapanlara karşı
sesini çıkarmıyor.

Garibce dün 19.00’da dersini tamamladı ve fakülteden çıktı. Baktı yollar
müsait değil ve trafik kilitli, hiç mi hiç kıpırdamıyor. Başlığını
kulağının üzerine indirdi ve yürümeye niyet etti. Normal havalarda
denemişti elli iki dakikada evine varıyordu. Duraklarda bekleyenler
burunlarından soluyorlardı ve homurdanarak yapılan küfürler duyuluyordu.
Belli ki dakikalarca belki saatlerce bekleyenler vardı. Yürüselerdi
belki bunların çoğunun evi yürüme mesafesinde bulunuyordu. Ama adam hiç
yürümemişti ki. Gövdesini taşıyan kendisini bir yerden bir yere
götürebilecek ve hiçbir aracın gidemeyeceği yerlere gidebilecek iki tane
ayak sahibi olduğunun farkında bile değildi. Sadece bekliyorlardı. Çünkü
sanki beklemeğe kodlanmışlardı.

Garibce durakların önünde yığılı kalabalıkları yararak yol boyunca
yürüdü. Hava sepeliyordu, ama çok soğuk değildi, fazla sulu da değildi.
Yol ise yer yer kaygan ve sulu idi. Ayakkabı belli ki bir süre sonra su
alacağa benziyordu. Ama olsun du beklemekten iyi idi. Yol boyunca
Kısıklı Camii’nin orada ışıklar altında oluşan manzara çok hoşuna gitti
bir iki fotoğraf da çekti. Çamlıca tepesini aştı. Kendi kendine dağ ne
kadar yüksek olursa olsun yol onun üzerinden aşar gider diyordu. Artık
yokuş kalmamış yönü inişe dönmüştü. Bayır aşağı inmek frenler iyi olursa
daha kolay oluyordu. Kayma riski biraz daha fazlaydı ama olsundu.
Üstelik alış verişini de yaptı ve evine sağ salim ulaştı. O saatlerde
yol hala açılmamıştı. Elli iki dakikalık yolu bir saat on beş dakikada
almıştı ama artık evindeydi. Yürüme yapmıştı. Biraz üşümüştü ama
bekleseydi çok daha fazla üşüyecekti. Yolun çilesi bitmişti. Şimdi buna
karşılık sıcacık bir çorbanın keyfi daha bir başka olacaktı. İçeceği çay
her gün içtiği çayın aynısı idi ama bugün daha bir lezzetli olacaktı.

Üstelik Arabasını Fakültede güvenli bir yerde bırakmıştı. Yüz otuz beş
kuruş da otobüsten kazanmıştı.

Aslında akıl etseydi, otobüse değil de taksiye binmekten vaz geçer
böylece on küsur lira da kazanabilirdi. Fakat laf aramızda Garibce biraz
saf. Bu tür hinliklere pek aklı ermez. Hem yüz otuz beş kuruş da az
değil, böyle kısa ve karlı bir günün kârı olarak.

İşte böyle. Bizim bu insanlar neden evlerine yürüyerek gitmeyi
denemezler. Çoğu yolcu duraklarda beklediği zaman kadar yol yürüse en az
yarısı evine ulaşabilir durumdadır. Yol boyunca birçok kimsenin de
yürümekte olduğunu görmem beni sevindirdi. Demek ki Garibce yalnız da
değil. Böyle muhabbetle gidenler bile vardı. Üstelik yarın
anlatabilecekleri bir tecrübeleri olacaktı. Birazcık meşakkat çekmişler
ne gamdı.

Keşke İstanbul’da yürüme ve bisikletliler içinde yollar da olsa.

Kestane kebap yemesi sevap.

Dua ile!

 

GARİBCE