Kaderi Tartışmak Bizim Kaderimiz Mi ?

45068

 

İslam düşüncesi denilen şey, aklın vahiy yörüngesinde taakkul ettirilmesi sonucu ortaya çıkan yorumlardır. Özellikle de biz Kur’ân ve hadis metinleri üzerine düşünsel nüfuz yoluyla üretilen bir takım çıkarımlara İslam düşüncesi (İslami düşünce) ve bu yorumları yapan kişilere de İslam mütefekkiri / düşünürü diyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken şeyse bu düşünürlerin Hıristiyanlıktaki gibi “kutsal yorumcular” olarak algılanmamasıdır. Çünkü İslam’ın iki temel kaynağı olan Kur’ân ve Sünnet herkese açıktır.

 

20. Yüzyılın önemli İslam düşünürlerinden Fazlur Rahman’ın deyimi ile: Hiçbir âlimin sözü İslam adına söylenmiş son söz değildir.

 

Biz bu çalışmamızda İslam düşüncesi bağlamında kader meselesi üzerinde duracağız. Kader meselesinin ayet ve hadislerde nasıl geçtiği ve nasıl işlendiği, kader tartışmalarının tarihsel süreç içerisindeki gelişimi üzerinde durmadan, kader münakaşalarına meydan hazırlayan etkenler üzerinden, dünden bugüne İslam düşünürlerinin kader konusundaki görüşlerine ağırlık vererek İslami düşüncede kaderin nasıl anlaşıldığı konusunda bilgi vermeye çalışacağız.

 

EZELİ SIR KADER

 

Kaza ve kader meselesi, bütün bilginlerin ve filozofların zihinlerini meşgul etmiş, yormuş, kısacası insanların yaratıldığı günden bugüne kadar devam edip gelmiştir.

 

KADER MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

 

Tarihi verilerde kader meselesinin ortaya çıkış sebebi olarak Hz. Osman dönemindeki yaşanan bir takım olumsuz gelişmeler ve özelliklede Hz. Ali dönemi siyasi olayları, Müslümanlar arasında ortaya çıkan Sıffin savaşı ve hakem olayı gibi siyasi gelişmeler gösterilir.

 

Tarihi veriler bize göstermektedir ki Hz. Ali dönemindeki yaşanan siyasi gelişmeler, savaşlarda ölen insanlar, bu ölen ve öldüren insanların Müslüman oluşları, kendi ecelleriyle mi öldüler yoksa zulme mi kurban gittiler gibi tartışmaları doğurmuştur.

 

Tarihi kayıtlara göre kader konusunda ilk konuşan şahıs Ma’bed el Cüheni’dir. (öl.80/699)

 

Şimdi bu şahsın kader hususundaki görüşlerine kısa bir göz atalım.

 

Ma’bed, Emeviler döneminde yaşamış bir düşünür ve aksiyonerdir.

 

Fikirlerinin oluşumu bakımından Ebuzer’den (r.a) etkilenmiştir.

 

Temel çıkış noktası Emevilerin resmi kader doktrinine muhalefettir.

 

O, kader yoktur iş o anda oluverir diyor ve Emevi sultanlarının yapmış oldukları haksızlıkları Allah’ın önceden takdir etmiş olamayacağını, herkesin yaptığının kendisine ait olduğunu ve bunların hepsinin Allah tarafından ahirette sorulacağını savunuyordu. 

Ma’bed El Cüheni Zehebi’ye göre “sadık bir tabii”dir.

Kader konusundaki görüşleri dönemin siyasi koşullarına göre şekillenmiştir.

 

Haccac’ın ağır eziyetlerine maruz kalmış fakat buna rağmen fikirlerinden vazgeçmemiş işkence altında şehid edilmiştir.

 

O dönemlerde Ma’bed el Cüheni gibi düşünenlerce oluşturulan okula/akıma Özgür İrade Ekolü diyebiliriz. Bu ekolün içerisinde Hasan El Basri, Ca’d bin Dirhem, Amr bin El Maksus gibi isimler de bulunmaktadır.

 

Örneğin, Hasan El Basri’nin özgür irade savunması mahiyetindeki zamanın sultanına yazmış olduğu bir risalesi meşhurdur.

 

EHLİ SÜNNET OKULUNDA KADER

 

İmam Ebu Hanife kader konusunda Fıkhul Ekber’inde şöyle diyor:

 

“Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)’dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah’tır. Onların hepsi Allah’ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.

 

İmam Maturidi ise kader konusunda şöyle düşünmektedir:

 

“İnsan aklederken, düşünürken, tefrik ederken, seçerken daima özgür iradeye sahiptir. Bu eylemlerini yaparken insan herhangi bir dış zorlama altında değildir.

 

Fakat öte yandan Kur’ân her şeyi kuşatan ilahi bir iradeden ve kudretten de bahsetmektedir. Bu durumda insanın cüz’i irdesi Allah’ın da külli iradesi söz konusu olmaktadır.”[5]

 

İmam Maturidi özgür irade okulu ile kimi yönlerde benzeşen fikirler ileri sürdüğündendir ki ilginçtir Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Maturidilik hakkında “gizli mu’tezile” tabirini kullanmıştır.

 

İmam Eş’ari’nin de kader konusundaki düşünceleri kimi yerlerde Cebriye’ye yakın olmakla birlikte aşağı yukarı aynıdır.

 

SELEFİYYE OKULUNDA KADER

 

Selefi düşünceye sahip olan İslam düşünürleri Usulu’d Din konusunda her türlü teşbih ve te’vili reddettikleri içindir ki bu konuda da mütalaalarda bulunmayı istemezler. Kadere, Kur’ân’da ve en önemlisi hadislerde bildirildiği şekliyle iman ederler. Hatta İmam Tahavi kader konusunda konuşmanın insanı küfre kadar götürebileceği endişesiyle haram bir fiil olduğunu söylemiştir.

 

Mesela İbn Kayyım, İblis’in ve ordusunun yaratılmasında sayısız hikmet olduğunu, onun ayrıntılarının ancak Allah tarafından bilineceğini söyledikten sonra, o hikmetlerden bazılarını açıklar.[6]

 

TEVHİD VE ADALET OKULUNDA (MU’TEZİLE) KADER

 

Mu’tezile’ye göre, Cenab-ı Hak, hayrı irade eder ve yaratır ise de, şerleri ve kötülükleri irade etmez yaratmaz. 

Bu ekolün kurucusu sayılan Vasıl bin Ata, “Allah hak ile hükmeder ve adaleti sever. Kimseye zulmetmez.” görüşünü savunuyordu. 

Yine bu ekolün öncülerinden ve Hasan Basri’nin talebelerinden olan Amr bin Ubeyd de kaderi reddederek özgür iradeyi savunmuştur. Hatta ilginçtir ismi geçen bu zat, âlim ve abid bir kişilik olmasına rağmen sırf “kaderi” reddediyor diye hadis âlimlerince “sika” kabul edilmemiştir

 

Yine bu akımın temsilcilerinden Ebul Huzeyl El Allaf şöyle diyor; Allah’ın zulmetmeye gücü yetmekle birlikte bunu yapması muhaldir; insanlar için faydalı olanı terk etmesi (eslah) caiz değildir.(…) Buna göre zulümden münezzeh olan Allah’ın kulların fiillerini yaratması söz konusu değildir. 

Mu’tezile’nin önemli temsilcilerinden Kadı Abdulcabbar ise şöyle diyor; Allah kulların fiillerini yaratmaz. Kullar Allah’ın kendilerine sağladığı güçle hareket ederler. İyi ve kötü ameller işlerler(…) Allah yapılmasını istediği her şeyin dostudur, yasakladığı her şeyden de uzaktır. 

Görüldüğü gibi Mu’tezili düşünürlerin ekseriyeti özgür iradeyi savunmakta; o dönemde olumsuz manada dillendirilen ve meşru olmayan iktidarın meşruluğu için araçsallaştırılan kader anlayışını reddetmektedirler. Sonraki tarihlerde Mu’tezili âlimlerin sırf bu mesele yüzünden “sapık” ilan edildiğini görüyoruz. Hâlbuki meseleler dönemin şartları bağlamında değerlendirilmelidir. Kanaatimce uygun olan metod budur.

 

İSLAM FELSEFE OKULUNDA KADER

 

İbn Sina’ya göre hayır, varlığın kemalidir. Şer, bu kemalin yokluğudur. Gerçek nizam sırf hayır olan zatı bari’dir. Âlemin nizamı ve hayrı onun zatından sudur etmiştir. Öyleyse onun zatından sudur eden her şey, nizamdır ve hayırdır(…) Bir yerde kısmi şer varsa eğer, orada umumun hayrı vardır. Mesela ateş zatında hayırdır fakat kısmi olarak şerdir. 

İbn Rüşd’e göre ise Allah, hayır zatından hayırdan ötürü yaratıcısıdır. Şerrin de hayrı için, yani onunla hayra yaklaşma olduğu için yaratıcısıdır. Öyle ki Allah’ın şerri yaratması, kendisi için adalet eseridir. İbn Rüşd de buna örnek olarak ateş misalini gösterir.

Görüldüğü gibi kader meselesinde İslam filozofları (şerrin de yaratıldığını fakat bu şerrin hayır amaçlı olduğunu söylemeleri istisna) mu’tezile ile çoğu noktada birleşmektedir.

 

İSLAM TASAVVUF OKULUNDA KADER

 

Mevlana bir beyitinde kader konusuna değinir. Emrullah Yüksel kitabında bu beyitleri alıntıladıktan sonra anladıklarını şöyle özetler/açıklar:

 

“Bundaki fikri bir cümleyle açıklayacak olursak, nasıl akıl sahibi insan dünyada, iyi ile kötünün bir kefeye konulmasını uygun bulmuyorsa, şu halde hikmet sahibi Allah’ın da, iyi ile kötünün birbirinden ayrılması için hayır ve şerrin varlığını insanlara imtihan vasıtası kılması onun hikmetinin gereğidir.” 

İbn Kayyım’ı da selefiyye okulunda örnek gösterdiğimiz gibi burada da örnek gösterebiliriz. Çünkü kendisi tasavvuf yoluyla sızan kimi bid’atlere karşı olmakla beraber Kur’ân ve sünnet perspektifinde bir İslam maneviyat okulu kurmak istemiş ve bunu eserlerinde sistematize etmeye çalışmıştır. 

Şimdi meseleyi uzatmadan son dönem İslam düşünürlerinin bu konuda neler dediklerine geçelim.

 

SON DÖNEM İSLAM DÜŞÜNCE OKULUNDA KADER

 

SAİD NURSİ’DE KADER

 

Said Nursi, meşhur “Sözler” isimli eserinin 26. Söz bölümünde bu konuya değinir ve şunları söyler;

 

“Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü’min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: “Haddini bil, yapan sen değilsin. 

Yani insana ilahi bir lütuf olarak “irade” etme yeteneği verilmiştir. Fakat insan kendi kendine yeter değildir tüm fiillerin gerçek faili Allah’tır.

 

Said Nursi bunu kendisine has üslubuyla şöyle ifade eder;

 

Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler.

 

İşte, şu sırdandır ki, kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez, “Yağmur rahmet değil.” Evet, halk ve icadda bir şerr-i cüz’î ile beraber hayr-ı kesir vardır. Bir şerr-i cüz’î için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur. Onun için, o şerr-i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir.

 

Hem nasıl kader-i İlâhî, netice ve meyveler itibarıyla şerden ve çirkinlikten münezzehtir.

Görüldüğü gibi Said Nursi bu konuda İbn Sina ve İbn Rüşd ile neredeyse aynı düşünmektedir.

 

Bir soruya verdiği cevapta ise görüşünü açık ve net bir şekilde belli etmektedir.

 

“Cebrî gibi, sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen veyahut Mûtezile gibi, kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin. Öyle ise, biz ehl-i hak deriz ki, “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhûl.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mûtezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”

 

CEMALLEDİN AFGANİ’DE KADER

 

Cemaleddin Afgani İslam düşünce okulunda çok tartışmalı bir isimdir. Ben ona “doğunun çırpınan kartalı” diyorum. Hakkında söylenen iftiralara gelince çoğu taassupkârane yaklaşımlar olup ilmilikten uzak kitabi olmayan söylemlerdir. 

Afgani ve arkadaşlarının çıkardığı Urvetul Vuska dergisinde kaza ve kader başlıklı yazıda ilginç bir şekilde Müslümanların hem yeryüzünde ilerlemelerini hem de gerilemelerinin sebebi olarak bu inanç gösterilir.

 

Kader inancı zamanla gerçek İslami anlamından çeşitli tasavvufi, felsefi cereyanların etkisiyle uzaklaştırılmış ve Müslümanlar dünyayı bir hayal, kendilerini de rüzgârın önündeki yaprak gibi gören uyuşuk bir kader inancına kaymışlar işte o zaman gerilemeye başlamışlardır.

 

Kader inancı yoruma göre insanları hem “korkusuz” hem de uyuşuk hale getirebilir. Âlimlere düşen Müslümanları uyarmak ve doğru kader inancının, cüz’i (özgür) iradeyi, çalışmayı gayret göstermeyi engellemeyeceği, tam tersi kadere inanan birisinin hiçbir şeyden korkmaması gerektiğini halka anlatmak olmalıdır.[22]

 

MUHAMMED ABDUH’TA KADER

 

Kaza, eşyanın kendi halinde ve durumuna uygun olarak meydana gelmesi, Allah’ın önceden bilmesidir. Kader de sebeplerin oluşması halinde eşyanın Allah tarafından vücuda getirilmesidir. Allah’ın her şeyde ezeli bilmesi, insanın özgür irade sahibi olmasına engel değildir(…)

 

Kur’ân cebr düşüncesini lanetlemiştir. Ancak Kur’ân’da Allah’ın mutlak kudretini vurgulayan ve sanki özgür iradeye karşıymış gibi görünen ayetler vardır. Bu ayetler, insanın iradesiyle ilgili olmayan ayetlerdir. Bunlar asıl itibarıyla “tabiat kanunları” diye bilinen ilahi sünneti vurgulamak için nazil olmuştur. Bu ayetler tabiat kanunları şeklinde ifade edilen Allah’ın değişmez sünnetini ifade ederler. 

MEHMET AKİF ERSOY’DA KADER

 

Akif’in din algılayışında kimi İslam ilahiyatı ve kelamına dair kavramlar önemli bir yer tutmaktadır. 

O bir şiirinde çarpık kader anlayışını şöyle eleştirir;

 

Kader senin yolda şer’e bühtandır

Tevekkülün hele hüsran içinde hüsrandır.

 

Kader feraiz-i iman dahil… Amenna

Fakat yok onda senin sapmış olduğun mana

 

Kader; şeraiti mevcud olup meydanda

Zuhura gelmesidir mümkinatın a’yanda

 

Akif ”Kader, mümkinatın zuhurudur a’yanda derken kaderi, “tabiata ve insan yaşamına konulmuş mümkün yasalar, sebep-sonuç ilişkileri toplamı” olarak anladığını açıklamış oluyor. Bu algılayış İslam düşünce tarihinde daha çok “akılcı” diye bilinen ekollerin açıklama tarzını çağrıştırmaktadır. 

MUHAMMED İKBAL’DE KADER

 

İkbal, insanın özgürlüğü sorununa kader meselesi etrafında değinir. Ona göre insanın önceden belirlenmiş bir kadere teslim olması fikri İslam’a tümden yabancıdır. Bu konuda İslam dünyasında yapılan kaderci yorumlar da İslam’a dışarıdan sokulmuştur. Nitekim batıda Hegel ve Comte’un yorumları, âlemde bir determinizm olduğu fikrini çağrıştırmaktadır. İkbal’e göre insan, Allah’ın yaratıcı faaliyetine katılan, özgür irade sahibi bir varlıktır. Allah, kendi yaratıcı faaliyetine insanı katarak, âlemi oluşturmak istemektedir. Bu anlamda açık bir geleceğe doğru Allah ve insan birlikte yürümektedir. Olaylar oldukça bilinmektedir. Bu anlamıyla kader Allah’ın insanla birlikte yaptığı tarihsel bir yürüyüştür.

Kader konusundaki düşünsel serüvenimizi burada noktalıyoruz. Bu konuda yeni açılımlar ve yeni çözümler sunan Roger Garaudy, Merhum Ali Şeriati[28], Abid El Cabiri, Hasan Turabi ve ülkemizden Mustafa İslamoğlu gibi birçok düşünürümüz mevcut. (Özelliklede bu konuda Mustafa İslamoğlu’nun yeni çıkan “Hasan El Basri’nin Kader Risalesi Şerhi” kitabı okunmaya değer bir çalışma)  

 

Son olarak diyelim ki;

 

İnsanın kaderi seçmektir. Onun kaderini seçime bağlayan, ona iradeyi veren Allah’tır. 

En doğrusunu Allah bilir.

 

MUSTAFA BÜYÜKSOY


İzdüşünce