İslamda Din Eğitimi Kategorisi Yoktur!

43155

 

Doğrusunu söylemek gerekirse, ‘İkinci Said’ dönemimi yaşıyorum: Kendi kozamı örmekle, fikrî dünyamı ikmalle meşgulüm.

Ne ki, bu durum, güncel gibi görünen bazı hayatî, varoluşsal meselelere kayıtsız kalmamı gerektirmiyor. Zira pratiğe aktarılamayan teorinin hayatta hiç bir kıymeti harbiyesi olmadığını düşünüyorum.

Aslına bakılırsa, benim ‘güncel’ diye ilgilendiğim, kayıtsız kalamadığım meseleler, pek de güncel, dolayısıyla günübirlik meseleler değil: Bu ülkenin, Müslümanların veya insanlığın daha köklü, daha esaslı varoluşsal meseleleriyle ilişkili meseleler bunlar çoklukla.

* * *

Güncel gibi görünen ama gerçekte bu ülkenin geçmişten hâl’e ve istikbale yaptığı inişli çıkışlı yolculukla, dolayısıyla geleceğiyle, geleceğinin alacağı şekille yakından irtibatlı meselelerden biri, adına yanlış bir şekilde ‘din eğitimi’ denen meselesidir.

İşte bu mesele, İmam Hatip Liseleri (İHL) üzerinden son birkaç haftadır Zaman gazetesi yazarlarından Mümtazer Türköne tarafından ‘ortada fol yok, yumurta yok’ken yeniden gündeme getirildi.

Meseleye girmeden önce, bir hakkı teslim etmem gerekiyor: Mümtazer Türköne, herhangi bir yazar değil: Analitik kabiliyeti ve gözlem gücü yüksek bir akademisyen. Bu iki özelliği, Türköne’nin yazılarını, entelektüel derinliği ve vaatlerinin yüksekliği bakımından pek çok köşe yazarının yazılarından ayırıyor. Benim Türköne’nin bu meselede yazdıklarını tartışmaya niyetlenmenin bir nedeni biraz da bu aslında.

* * *

Türköne’nin yazdığı 4-5 yazıda İHL’ler konusunda üzerinde/n yürüdüğü temel argüman şu: İHL’ler, ‘din eğitimi’ veren kurumlardır; Kur’ân ve siyer derslerinin seçmeli de olsa müfredata konulmasından sonra ‘din eğitimi’ veren bu kadar İHL’ye ne gerek var?

Bu söylemi ‘bir yerlerden’ tanıyor olmalısınız: Evet, özelde CHP’nin, genelde ise laik çevrelerin onyıllardır dillendirdikleri ayartıcı bir söylem bu.

Yani yeni bir şey söylemiyor Türköne. Seküler çevrelerin seküler bakış açılarını bu kez ‘sağ-muhafazakâr’ bir entelektüelin dillendirmesine tanık oluyoruz: Yeni olan bu! Ve bu ‘yenilik’ de yenilir yutulur cinsten bir şey midir, düşünmekte fayda var.

* * *

Türköne’nin yazılarına Hayrettin Karaman Hoca, Ali Bulaç ve Eser Karakaş cevâbî yazılar yazdılar. Eser Hoca, o kendine özgü latif üslubuyla Türköne’ye katıldığını söyledi özetle. Ali Bulaç, İHL’lerin iki dünyayı (Batı’yı ve İslâm’ı) aynı anda öğrettiğine dikkat çekti; ki, bu, önemli bir nokta.

Hayrettin Karaman Hoca da, İHL’lerin kurulmasında, geliştirilmesinde, müfredatının hazırlanmasında birinci derecede rol alan bir ilim adamı olarak İHL’lerin Türk eğitim sistemi içindeki ve toplumdaki konumunu tartıştı bir kaç yazıyla.

* * *

Gerek Türköne’nin yazılarında, gerekse diğer yazarların ‘eleştirel metinler’inde gözden kaçırıldığını düşündüğüm asıl mesele, meselenin püf noktası aslında. Şu: ‘Din eğitimi’ ne demek? Müslüman bir toplumda ‘din eğitimi’nden sözediyor olmak hangi zihin yapısının, nasıl bir hâlet-i rûhiyenin, sosyo-kültürel travmanın, şizofrenin ve yaralı bilincin ürünüdür acaba? İHL’ler gerçekte ‘din eğitimi’ veren eğitim kurumları mıdır?

Öncelikle şu temel ilkeyi hatırlatmak isterim: İslâm’ın eğitim ‘teori’sinde de, ‘pratiği’nde de, bilim tarihinde de, ilimler tasnifinde de ‘din eğitimi’ diye bir kategori yoktur: Bu algı biçimi, seküler dünyanın ve toplumların bölmeli / parçalı zihin yapılarının ve dünyalarının ürünüdür.

‘Din eğitimi’ denen ‘şey’in, seküler / Batı toplumlarında elbette bir karşılığı vardır. Ama ‘Müslüman toplum’larda yoktur. Ve daha da kötüsü, bu algı biçimi, Müslüman zihin yapısını tarumar eden, marazîleştiren, tıkayan, donduran, simülatifleştiren seküler bir ‘hayat-dünya’ algısıdır.

Gazalî, İbn Sina, İbn Arabi, Sinan, Itrî gibi öncü kişiler, ‘din eğitimi’ veren okullardan yetiştikleri için mi öncü kişiler olmuşlardır; yoksa hayatın bütününü kuşatan, fizikle metafiziği, dış dünya’yla iç dünya’yı, bu dünya ile öte’yi buluşturan bütüncül bir Tanr ı, âlem ve insan tasavvuruna dayanan âlemşümûl bir ‘aura’da, habitus’ta / ‘vasat’ta yetiştikleri için mi?

* * *

Türkiye’nin en temel, en varoluşsal sorunu eğitim sorunudur: Türkiye’de, sömürgecilik deneyimi yaşamaMamıza rağmen kendi kendini sömürgeleştiren; bu yüzden de çocuklarımıza, -farklılıkları birlikte ama kendi olarak yaşatma tecrübesinin pek çok bakımdan henüz aşılamamış, en gelişmiş modelini ortaya koyan- bizim medeniyet tecrübemizi, iddialarımızı, bilincimizi, ruhumuzu ve ideallerimizi kazandırmak yerine, bu ruhu, bilinci, iddiaları unutturan, hatta yok eden; çocuklarımızın özgüvenlerini, dolayısıyla öz-eleştirel yeteneklerini yerle bir eden; pergelini şaşırmış, Arşimet noktasını yitirmiş ‘sömürgeci’ bir eğitim sistemi hükümfermadır.

Oysa her bakımdan, her düzlemde gerçek anlamda yaşayan tek uygarlık olduğu için Batı uygarlığına mensup toplumlarda, bizdeki gibi, temel varoluşsal iddialarını, medeniyet ideallerini ve ruhunu yok sayan, tarumar etmeye kalkışan bir eğitim sisteminin varlığını düşünmek bile tahayyül edilemeyecek bir şeydir. Batı toplumlarının istisnasız her birinin Arşimet noktası bellidir; dolayısıyla bu Arşimet noktası, Batı toplumlarının eğitim sistemlerinin temel yapıtaşlarını oluşturur.

* * *

İHL’ler, ‘din eğitimi’ veren kurumlar değildir. İHL’leri, ‘din eğitimi’ veren kurumlar olarak görmek, meselenin püf noktasını görememek, varlık nedenlerini kaçırmak demektir.

İHL’ler, bütün eksikliklerine, yetersizliklerine, kuruluş gerekçelerinin (sistemin kutsallarını meşrulaştırmayı, seküler yani ‘aydın imamlar yetiştirmeyi’ hedefleyen) traji-komikliğine ve üstüne üstlük de sürgit hedef tahtası hâline getirilmelerine, itilip kakılmalarına rağmen, Mevlânâ’nın pergel metaforu çerçevesinde, pergelin sabit ayağını nereye basması gerektiğini az çok bilen, pergelin diğer ayağıyla da başka dünyalara, medeniyetlere, düşünce geleneklerine şu ya da bu şekilde de olsa uzanabilen kuşaklar yetiştirmeyi amaç edinen ve Arşimet noktasını iyi kötü bulmuş eğitim kurumlarıdır. Bu anlamda, Batı’daki bütün eğitim kurumlarının temel mantığının İHL’leri andırdığını söylemek bile gerekmiyor aslında.

Elbette ki, İHL’lerin niteliği, çapı, son dönemlerde yaşadığı -her tür- dekadans, İslâmî ilim, düşünce ve hayat tasavvuruyla ilişkilerinin son derece zayıf ve yetersiz olması gibi eksikliklerinin, sorunlarının nasıl giderilebileceği tartışılabilir, tartışılmalıdır da. Aslında İHL’ler etrafında yapılacak tartışmaların bu çerçevede yapıldığı zaman hem İHL’lere, hem de eğitim sistemimizin temel, varoluşsal zaaflarının görülmesine ve giderilmesine katkısı daha iyi fark edilebilir.

İHL’leri abartmanın da, yok saymanın ve bilip bilmeden ‘öcü’ olarak görmeye kalkışmanın da bu ülkeye hiçbir katkısı yoktur ve olamaz da.

* * *

Oysa ülkemizde zorla yaşatılmaya çalışılan, hem genelde içeriği / müfredatı açısından, hem de daha önemlisi ise, bütün derslerde benimsediği oryantalistleştirici, bizim tarihimize, kültürümüze, sanatımıza, toplumumuza bile Batılı perspektiflerle bakan, şaşı-bakan, metamorfozlaştırıcı, çocuklarımızı kültürel şizofrenin eğiğine fırlatarak bilinçlerini yaralayan, zihinlerini tam ortadan ikiye yaran, özgüvenlerini yerle bir eden, pergelini şaşırmış, Arşimet noktasını yitirmiş, o yüzden de hastalıklı genel perspektif açısından mevcut sömürgeci eğitim sistemimizin temel açmazının nerede olduğunun ipuçlarını barındıran, en temel düzlemde de olsa eğitim sistemimizin asıl yaratıcı kaynağının nerede gizli olduğunu belli belirsiz gösteren, gelecekte, eninde sonunda izini sürmek zorunda kalacağımız, geleceğimizin model eğitim kurumlarının iyi kötü örneğini sunan eğitim kurumlarıdır İHL’ler. Bütün zaaflarına ve sorunlarına rağmen üstelik de.

Ayrıca bu kurumların, eğitim kalitesi, çapı ve kaynakları gerektiği ölçüde geliştirildiğinde, nitelikli ve düzeyli önaçıcı kişiler yetiştirmesi işten bile değildir. Mesela Kartal İHL, böyle bir yerdir, deyim yerindeyse Robert Kolej’in muadili konumundadır ve her alanda çaplı insanlar yetiştiren öncü bir okuldur. Bilenler bilir bunu; bilmeyenler de bilsin, araştırıp öğrensinler.

Batı’daki bütün eğitim kurumları, tıpkı İHL’ler gibi ve tabiî İHL’lerden çok daha belirgin şekillerde Batı ülkelerinin çocuklarına medeniyet ruhu, bilinci, ideali veren kurumlardır.

* * *

Bir ülkenin eğitim sistemi, üç sütun üzerinden geliştirildiği zaman, büyük atılımların, açılımların ve yaratıcılıkların da önü açılmış olur. Bu üç sütun, ortaya konan bütün insanlık birikiminin -kendi Arşimet noktanız ekseninde, pergelin sabit ayağını nereye basacağınızı belirledikten sonra- hayata ve harekete geçirilerek aktarılmasını, tartışılmasını, özümsenmesini ve içselleştirilmesini öngören TEVARÜS (birikimi aktarma veya biliş), TEMELLÜK (birikimi kendine maletme veya oluş ya da buluş) ve TEMESSÜL (birikimi içselleştirme, kendinde ve kendini varetme veya bulunuş ya da varoluş) sütunlarıdır. Bunu, eğitimde 3 T modeli ya da formülü olarak adlandırıyorum.

Bütün esaslı, özgün, yaratıcı eğitim sistemleri, bu üç olmazsa olmaz sütun üzerinde/n yükselebilir. Dün de böyleydi bu; yarın da böyle olacak… İşte İHL’ler, bu üç sütun üzerine kurulan ama hem ülkenin sarsak ve kendi kendini sömürgeleştirici zihin yapısı ve zihniyeti açısından, hem de itilip kakılmaları, sürgit hedef tahtasına yatırılmaları ve bu yüzden ite kaka, düşe kalka yol alma çilesine ve Çin işkencesine maruz bırakılmaları nedeniyle bu sütunların imajinatif şekillerde nasıl harekete geçirilebileceğinin örnek modelini yeterince ortaya koyamamış da olsa, bu sütunların farkında olan model eğitim kurumlarımızdır.

Özetle, temel sorunumuz, Müslüman bir toplumda ‘din eğitimi’ algısının sorunlu olduğunu görmek ve sözünü ettiğim üç sütun üzerinden sömürgeci eğitim sisteminden kurtulmanın yollarını araştırmaktır.

İHL’leri kapatmak veya salt ‘din eğitimi’ veren, seküler, ne idüğü belirsiz absürd kurumlara dönüştürmek yerine, İHL’lerin eksikliklerini, arızalarını ve önündeki engelleri gidermenin yollarını araştırmak ve bunun da ötesinde, daha imajinatif, daha özgün, dolayısıyla Arşimet noktasını yitirmemiş, pergelini şaşırmamış öncü eğitim kurumlarının nasıl geliştirilebileceği ve hayata geçirilebileceği varoluşsal meselesi üzerinde kafa yormak zorundayız

Yusuf Kaplan

Yenişafak