Bir 28 Şubat Yazısı :Özgürlük bildirisine neden imza attım?

44991


Doktora yapmak üzere Londra’ya gidiyordum. 1988 yılıydı. Bir 12 Eylül çocuğuydum. İlk defa yurtdışına çıkıyordum. Seyahatim otobüsleydi. Tüm Avrupa’yı boylayan bu seyahatle başlamıştım farklılıklarla, ötekilerle tanışmaya. İşte Bulgaristan’daydım. Tarlalarda çalışan mini etekli kadınlar vardı yol kenarlarında. Günceme çoktan yazmıştım “bizde mini etekli tarlaya inmez, tarlaya inen mini etek giymez” diye… 


Sonunda çocukluk hayallerime kavuşmuştum. Londra Üniversitesindeydim… Doktora hocamla tanışmaya gidiyordum. Kate Loewenthal isimli bir psikoloji profesörüydü hocam. Bana din psikolojisi dersi verecek, doktora tezimi yönetecekti. 40’lı yaşlarda bir bayandı. İlk görüşmemizde havadan sudan konuştuk. Ailelerimizden bahsettik. Karşılıklı sorular sorduk birbirimize. “Kaç çocuğunuz var?” diye sormuştum ben de laf olsun diye. “On bir” cevabını alınca “hepsi sizin mi?” deyivermiştim. “Evet” dedi, “ben Yahudi’yim; hem bakma saçlarımın siyah olduğuna, bu gördüğün peruk. Bizim mezhepte kadınlar saçlarını göstermezler.” Daha ilk günden beni bu kadar şaşırtan bu hoca ile beş yıl sürecek bir yolculuğa başlıyordum. Türkiye’de İlahiyat Fakültesini bitirmiştim. Bir Yahudi ile ilk defa bu kadar yakından muhatap olmuştum. Şaşkındım. Aşırı dindar Yahudi bir hoca bana doktora yaptıracaktı! Fakat kısa zamanda o kadar kaynaşmıştık ki, bana bir “on ikinci çocuğum sensin” demediği kalmıştı. Hasidik mezhebine bağlı bir Yahudi’ydi hocam. Hani şu televizyonlarda gördüğünüz sakallı, zülüflü, siyah cüppeli, fötrlü erkeklerin mezhebinden. Kocası da onlardan birisiydi. Londra’nın ortasında gettoda yaşıyorlardı. Mahalledeki her şey; kasap, bakkal, okul kendi mezheplerine göre düzenlenmişti. Altı-yedi yaşlarında bir oğulları vardı. Her evlerine gidişimde bana yaklaşır, parmaklarını yüzümde dolaştırır ve “ne kadar yumuşak yüzün var!” derdi. Çocuğun sakalsız erkek gördüğü yoktu çünkü.


1998 yılı beni bir başka coğrafyaya taşıdı. Bu kez bir yıllığına Türkmenistan’daydım. Aşkabat’ta, Mahtumkuli Devlet Üniversitesinde misafir öğretim üyesiydim. Ata vatanımdaydım. Çocukluğumun bir başka hayalini tatmin ettim oralarda. Özbekistan’a gittim. Hayal şehirlerim olan Semerkant’ı, Buhara’yı gördüm. Tabii Türkmenistan’a gelip sınır ülke İran’ı görmemek olmazdı. Aşkabat’ı çevreleyen dağların hemen ardıydı İran. Üniversitemizin yakınındaki İran Havayolları bürosuna gitmiştim bu maksatla. Her gün önünden geçtiğim bir büroydu burası. Ama içeriye ilk defa girmiştim. Bir kadın memurla muhatap oldum. Tesettürlüydü, siyah bir başörtüsü takıyordu. Rezervasyonumu yaptırıp ayrıldım. Aradan birkaç gün geçmişti. Akşamüzeri mesai bitiminde yine aynı büronun önünden geçiyordum. İçeriden bir kadın çıktı; kapıyı kilitliyordu. Belli ki orada çalışanlardan birisiydi. Dikkatlice baktım. Birkaç gün önce büroda gördüğüm kadındı. Ama bu kez başörtüsü yoktu, üstelik dekolte bir giysi vardı üzerinde. Bir an afalladım. Kontrpiyede kalmış kaleci gibi hissettim kendimi. Kadın, İran Havayollarının resmî ofisinde, yani kamusal alanda örtülü, sokakta açıktı. O günlerde Türkiye 28 Şubat sürecini yaşıyordu, üniversitelerde başörtüsü yasağı başlamıştı. Bir an düşündüm “İran’la aramızda ne fark var?” diye: İran’ınki “örtülü”, bizimkisi “örtüsüz” laiklikti. “Yok birbirimizden farkımız!” dedim kendi kendime. Aynı şeyi tersinden yapıyorduk.


Hem Batı’yı hem Doğu’yu görmüştüm. Artık kendi ülkemdeydim. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesiydim. Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi derslerine giriyordum. 28 Şubat sürecinin, başörtüsü yasağını İlahiyat Fakültesine kadar getirdiği günlerdi. 2000 yılının Kasım ayıydı. Üniversite senatosu bir toplantısını bizim fakültede yapıyordu. Konu tabii ki başörtüsü yasağıydı. Kerli ferli profesörler, dekanlar doldurmuştu toplantı salonunu. Ben de üstüme vazife olmadığı halde yerleşmiştim arka sıralardaki sandalyelerden birine iğretice. Bir de YÖK üyesi vardı aralarında. En önde oturuyordu. Bir askerdi bu üye. Genelkurmay Başkanlığının YÖK’teki resmî temsilcisiydi. Adının Erdoğan olduğunu orada öğrenmiştim. Çünkü rektöründen dekanına kadar söz alan herkes “Sayın YÖK üyem, sayın Erdoğan Paşam…” diye başlıyordu sözlerine. Bir biat hali vardı duruşlarında. Şeyh huzurundaki müridi andıran bir görüntü sergiliyorlardı. Kimse iradesini ortaya koymuyor, herkes Erdoğan Paşa’nın hoşuna gidecek cümleleri, kavramları arıyordu zihninde. İradeler teslim edilmişti… Şaşırmıştım. Çünkü öğrencilerine daha ilk derslerinde “İradenizi kimseye teslim etmeyin, Allah’ın size verdiği akla ihanet etmeyin!” diyen bir hocaydım. Benim, 18-20 yaşlarındaki talebelerime “sakın haa!” dediğim şeyi yapıyordu bu hocalar, bu ritüelimsi toplantıda. 


Günler geçti ve başörtüsü yasağı uygulandı İlahiyat Fakültesinde. Ama zamanla çeşitli formüller ortaya çıktı. Kız öğrenciler başörtülerinin üzerine şapka giyerek girmeye başladılar derslere. Biz görüntüye çabuk alıştık, ama durumun traji-komik olduğunu da hatırladık zaman zaman. Kampüsün yeşermeye başladığı bir bahar günüydü. Banklarda oturan birkaç kız öğrenci “hocam ne olur bize yardım et!” diyerek bana doğru geldiler… “Hayırdır inşallah!” dedim. Yanlarındaki delikanlıyı işaret ederek devam etti birisi: “Bu arkadaş İsveç’ten gelmiş, bizimle mülakat yapmak istiyor, İngilizce konuşuyor, sorularını anlıyoruz, ama cevap veremiyoruz”. “Peki” dedim ve çevirmenlik yapmaya başladım. Henrick isimli bu delikanlı Uppsala Üniversitesinde yüksek lisans yaptığını ve “İslami moda” üzerine tez hazırladığını söyledi. İlginç soruları vardı. Kız öğrencilere başlarındaki şapkayı hangi moda esintisine uyarak taktıklarını sordu. Onlar da şapkanın sebeb-i hikmetinin moda değil, yasak olduğu söylediler. “Anlayamadım!” dedi Henrick. “Anlayamadım! Eğer örtü yasaksa, örtünün üzerini bir daha örtünce nasıl yasak olmaktan çıkıyor?” diye devam etti. Anlayamamıştı, çünkü bu komediyi anlaması için Türk olması lazımdı.


30 Ocak 2008 Çarşamba günü, üniversitede özgürlük adına internette başlatılan kampanyaya ben de imzamı koydum. Henrick’i tanıyan, Doğu’yu da Batı’yı da bilen birisi olarak… Görüntüye bakarak not vermeyen bir öğretim üyesi olarak… “Skolastik Faşizm”in ne olduğunu bilerek… Bir an bile tereddüt etmedim o imza için.


2 Şubat 2008 Cumartesi günü ise başörtüsü yasağının devamını isteyenlerin yürüyüşlerini seyrettim televizyonda. “Çağdaşlık” adına istedikleri bu yasağın Avrupa’nın hiçbir ülkesinde olmadığını bilip bilmediklerini düşündüm. 222A parolasıyla buluşmuşlardı başkentte: “2. ayın 2’sinde saat 2’de Ankara’da” buluşalım demişlerdi. Menderes’i astırmak için de yine Ankara’da buluşmuşlardı 28 yıl önce. Parola 555K idi o zaman. “5. ayın 5’inde saat 5’te Kızılay’da” demişlerdi… Ve büyük bir vebal üstlenmişlerdi tarih önünde …

Ali Köse