Ayasofyada Namaz Kılmayı Hakediyor Muyuz ?

42517

 

Bu yazıya bazı okuyucularımız belki kızacaklar ama, önemli bir gerçeği ifade ederken, kimi eleştirileri göğüslemeyi de baştan kabul etmek gerekiyor.

Evet, bu konuda gelecek eleştirileri göğüslemeye hazırım ve diyorum ki;

Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi için süreç erken.

Daha doğrusu Müslümanlar, şu an için Ayasofya’da namaz kılmayı hak edecek kıvamda değiller. Bu çapta bir ilahi ihsanı henüz hak etmiyorlar.

Ama şuna da emin olunuz ki, o günler de elbette gelecek.

Ama şimdi değil. Daha zamanı var.

Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesini sağlayan bakanlar kurulu kararının ne kadar meşru olduğunu tartışmak bile, işin özünü kaçırmak, temel bir ayrıntıyı ıskalamak olur.

Osmanlı Devleti’nin ölüm fermanı olan Sevr Anlaşması görüşmeleri sürerken, işgal devletleri Osmanlı topraklarını kendi aralarında çok da sorun olmadan rahatlıkla paylaştılar. İstanbul’u kimin alacağı bile aralarında ciddi bir problem olmadı.

Fakat kendi aralarındaki paylaşım süreci bir noktada tıkandı ve aralarında bir sonuca vardıramadıkları büyük bir tartışma yaşandı. O da, Ayasofya’nın ne olacağı konusu oldu.

Savaşı galip bitiren devletlerden kimisi Ortodoks, kimisi Protestan, kimisi de Katolik kilisesi olmasını istedi. Aralarında uzlaşamayınca da, hiçbirinin kullanımına tahsis edilmeden bir müze haline getirilmesi kararına varıldı. Büyük ihtimalle bu konuda daha sonra kendilerine söz de verildi ve bu süreç, halkın çok da tepkisini çekmemek için zamana yayılarak uygulamaya konuldu. Altında Atatürk’ün de imzası olan 24 Kasım 1934 tarihli kararlaAyasofya müze yapıldı.

Neden 1934?

Ezanın Türkçe olarak okunmasını isteyen resmi tebliğ de 4 Şubat 1933 tarihini taşıyordu. Cumhuriyet kurulalı 10 yılı olmuştu ve artık ülkede ne oluyoruz, nereye gidiyoruz diyecek ve mukaddesatın ciddi bir şekilde mücadelesini verecek bir kamuoyu kalmamıştı. Tıpkı İskilipli’nin olduğu gibi, başını kaldıranı bekleyen akıbet belliydi. Milli Şairimiz Mehmet Akif bile ülkede yaşayamaz hale gelmiş, Mısır’a yerleşmişti.

Tarihi gerçek şudur; Ayasofya’nın şu an ki hali, Batı karşısındaki konumumuzu tasvir eden en net fotoğraftır.

Ayasofya bugün ne kadar mahzunsa, Alem-i İslam da o kadar mahzundur.

Ayasofya ne kadar özgürse o kadar özgürüz.

Milletimizin kaderi ile Ayasofya’nın kaderi iç içedir.

Bugün geleceğimizden ne kadar umutlu isek, Ayasofya’nın geleceğinden de o kadar umutluyuz.

Bugün İstanbul’un fethinin 559. Yıldönümü…

Fatih’in İstanbul’u fethedip ardından Ayasofya’yı Müslüman mabedi yaptığı dönemdeki gücüyle, Türkiye’nin şu an dünyadaki genel konumunu bir kıyaslayınız…

Bir yanda Fatih’in, yüzde 100 kendi üretimi silahlar ve milli kaynaklarla elde ettiği zafer, öbür yanda Türkiye’nin, ülkesini savunmak için gerekli olan uçak, tank, helikopter, füze gibi silahlar konusunda bile büyük ölçüde dışarıya devam eden bağımlılığı…

Aradaki farka baktığınızda, vatandaşlarımızın Ayasofya’nın içinde değil de, neden hemen yanı başındaki çimlerde ve asfalt zeminde namaz kılmak zorunda kaldığını daha iyi anlarsınız.

Ayasofya’nın etrafında 1 milyon kişi de namaz kılsanız, dediğim şartlar oluşmadan Ayasofya’nın içinde güven içinde namaza duramazsınız.

Ayasofya’nın kaderi büyük ölçüde Sevr’de şekillendi demişken, tarihi bir gerçeği de şuraya not edelim.

Sevr Anlaşması’nı Osmanlı Devleti adına 10 Ağustos 1920’de Paris’te imzalayan Filozof Rıza Tevfik, imzada kullandığı kalemi ne yaptı biliyor musunuz? İstanbul’daki Amerikan Koleji’ne hediye etti. Bu gerçeği daha sonra öğrenen dönemin Darülfünun (şimdiki adıyla İstanbul Üniversitesi) öğrencileri, Filozof Rıza Tevfik’in derslerini boykot ettiler. Türk dünyasının büyük fikir adamlarından Nihal Atsız da, “Irkçılık-Turancılık Dâvâsı” diye bilinen 1944’teki Türkçülük dâvâlarında mahkeme heyetine, Rıza Tevfik’in Sevr’i imzada kullandığı kalemi Amerikan Koleji’ne hediye ettiğini söyledi.

Osmanlı Devleti sadece kendi vatandaşları için değil, kendisine karşı düşmanca tutum içine giren diğer ülkelerin halklarına karşı da insanca yaklaştı. Sonraki yılların ünlü İngiliz devlet adamı Winston Churchill, Çanakkale Savaşları devam ederken, Türklerin insan sayılamayacağı düşüncesinden hareketle, Türklere karşı kimyasal silah kullanılmasını emretmişti.

Ya Osmanlı?

İslam Dünyası STK’ları Birliği (İDSB)’nin ev sahipliğinde 21 Ekim 2009 tarihinde geçekleştirilen ve benim de bir bildiri ile katıldığım “Basında İslam Algısı” konulu uluslararası panelde, gazetemiz yazarlarından Dr. Yusuf Kaplan önemli bir bilgi aktarmıştı.

Fatih’in İstanbul’un fethi sırasında gemileri karadan yürütmek zorunda kalmasının temel nedeninin, Haliç’e çekilen zincir nedeniyle Osmanlı gemilerinin buraya girememesi değil, tarihin o güne kadar gördüğü en büyük topları döktüren Fatih’e, dönemin âlimlerinin yaptığı bir itirazdan kaynaklandığını söylemişti.

Bu muazzam topların ateşlenmesi sırasında kimi topların surları aşarak kale içindeki sivil Bizans halkına zarar verme ihtimali ve bunun İslam tarafından men edilmiş olması, Fatih’in alternatif planlar yaparak Haliç’e girme konusunda yeni arayışlara girmesine neden olmuş.

Bu idrakte bir devlet ve toplum yapısı inşa ettiğimizde, yöneticilerimiz Fatih duyarlılığında, halkımız da mukaddesata dair konularda samimi bir hassasiyet içinde olduğunda, Ayasofya’nın kıblesine yönelecek yüzümüz de olacaktır.

Ve inanın, o günler çok da uzak değil.

Osman Özsoy

Yenişafak