İlahiyat müfredatı için uluslararası şûra önerisi

40847

şura önerisinde bulundu. Görmez, “Bu konuda derhal Türkiye inisiyatif oluşturmalı. Uluslararası bir şura yapılmalı” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, sadece Türkiye’de değil, İslam dünyasında dini eğitimin topyekun yenilenmeye ihtiyacı olduğunu ifade etti.
Görmez, Star Gazetesi’nde yer alan söyleşisinde konuyla ilgili şunları söyledi: Benim merkezden tek tip bir müfredatın dayatılmasını eleştirirken bir müfredat önermem doğru olmaz. Ancak istihdam alanlarımızı ve ihtiyaçlarımızı dikkate alacak olursak ilkesel olarak üç tür müfredata ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebilirim. Birincisi din eğitimi ağırlıklı müfredat. İkincisi Diyanet’in istihdamını dikkate alarak din hizmetleri ağırlıklı müfredat. Diğer üçüncüsü de bilimsel ve araştırmaya ağırlık veren müfredat olmalıdır. Bu müfredata dayalı ilahiyat fakülteleri istihdamdan bağımsız tamamen İslam’ın akademik, araştırmacı ve derin tefekkürü barındıran bir programı içermelidir. Bu üçünde de birbiriyle ortak ve farklı müfredat olmalıdır.
Bu öncelikle bunu gündeme almakla başlanacak bir konudur. Bugün Türkiye’nin yaşadığı tarihsel tecrübe ve birikim göz önünde bulundurularak bu konuda derhal bir inisiyatif oluşturulmalı. Hem dini açıdan, hem İslam’ın gelecek tasavvuru açısından, hem de bugün İslam dünyasının yaşadığı sorunları göz önünde bulundurarak büyük bir şura toplamak gerekir. Bütün bu ihtiyaçlar göz önüne alınarak katılıma dayalı bir tartışma yapılmalıdır. Ulusal hatta uluslararası düzeyde böyle bir şuraya Diyanet olarak ev sahipliği yapmaktan büyük bir mutluluk duyacağımızı ifade etmek isterim.
Bugün, geçmiş müktesebatımızı bugüne taşıyabilecek, meydan okumalara cevap verebilecek, bugünümüzü imar edebilecek, geleceğimizi inşa edebilecek nitelikli kalifiye insan kaynağına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Dünyanın her yanına hizmet götüren bir kurum olarak ifade etmek isterim ki, temsil, yeterlilik ve nitelik açısından olmamız gereken yerde değiliz.
Bugün olması gereken akademik bir tartışma sonunda, sorumluluk bilinciyle, idealizm ve gelecek tasavvuruyla yeniden ilahiyatların kendi mecrasının önünü açmak olmalıdır. Biz Diyanet İşleri Başkanlığı olarak sadece ülke içerisinde hizmet sunacak kadrolara değil, aynı zamanda gönül coğrafyamız başta olmak üzere kıta Avrupası ve hatta dünyanın büyük kesiminde hizmet verecek kadrolara ihtiyaç duyuyoruz. Öncelikle tartışmaya yol açan ve tepkilere neden olan bu isim ve müfredat değişikliği kararı ivedilikle yeniden gözden geçirilmelidir.
İkinci olarak bu konuda başta Başkanlığımız olmak üzere bütün paydaşlarla karma bir komisyon teşkil edilebilir. Genişletilmiş şura toplantısına hazırlık sadedinde çalışmalarını tamamladıktan sonra konu şura düzeyinde tartışılır. Şurada çıkan tavsiye kararları doğrultusunda kalıcı, mevcut programların eksikliklerini telafi eden, yeni ihtiyaçları dikkate alan kapsamlı bir müfredat çalışması gerçekleştirilebilir.

 

STAR’a konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, sadece Türkiye’de değil, İslam dünyasında dini eğitimin topyekun yenilenmeye ihtiyacı olduğunu ifade etti.

Hocam ilahiyat müfredatı sizce nasıl olmalıdır?

Benim merkezden tek tip bir müfredatın dayatılmasını eleştirirken bir müfredat önermem doğru olmaz. Ancak istihdam alanlarımızı ve ihtiyaçlarımızı dikkate alacak olursak ilkesel olarak üç tür müfredata ihtiyaç duyduğumuzu söyleyebilirim. Birincisi din eğitimi ağırlıklı müfredat. İkincisi Diyanet’in istihdamını dikkate alarak din hizmetleri ağırlıklı müfredat. Diğer üçüncüsü de bilimsel ve araştırmaya ağırlık veren müfredat olmalıdır. Bu müfredata dayalı ilahiyat fakülteleri istihdamdan bağımsız tamamen İslam’ın akademik, araştırmacı ve derin tefekkürü barındıran bir programı içermelidir. Bu üçünde de birbiriyle ortak ve farklı müfredat olmalıdır.

Hocam, çok boyutlu bir müfredat önerisi ortaya koydunuz. Bu nasıl hayata geçebilir?

Bu öncelikle bunu gündeme almakla başlanacak bir konudur. Bugün Türkiye’nin yaşadığı tarihsel tecrübe ve birikim göz önünde bulundurularak bu konuda derhal bir inisiyatif oluşturulmalı. Hem dini açıdan, hem İslam’ın gelecek tasavvuru açısından, hem de bugün İslam dünyasının yaşadığı sorunları göz önünde bulundurarak büyük bir şura toplamak gerekir. Bütün bu ihtiyaçlar göz önüne alınarak katılıma dayalı bir tartışma yapılmalıdır. Ulusal hatta uluslararası düzeyde böyle bir şuraya Diyanet olarak ev sahipliği yapmaktan büyük bir mutluluk duyacağımızı ifade etmek isterim.

İSLAM FİLOZOFLARI YETİŞTİ

Kadim tecrübe ve birikim ile neyi kastediyorsunuz?

Eğer ilk yüzyılların Müslümanları kadim dünyanın bilgi mirası ile hesaplaşamasalardı belki de bugün kendine özgü bir İslam medeniyetinden söz edemezdik. İskenderiye, Antakya ve Hire gibi kadim bilim merkezlerinin birikimleri ile yüzleşmek için geliştirdikleri dil ve kelam sistemleri olmasaydı bugün bir başka medeniyet havzasında benzeri olmayan usulü fıkıh geleneklerini ve binlerce fıkıh usulü müdevvenatını kıvançla dünyaya sunamazdık. Muazzam tefsir birikiminden söz edemezdik.

Kelam ilmi durduk yerde ortaya çıkmadı. İlk yüzyılda dâhili olaylar sonucu başlayan soru ve sorunlar ile öteki inanç ve kültür havzalarından kaynaklanan sorunsallara cevap arayışı olarak ortaya çıkan kelam, insanlığın düşünce tarihinden ve felsefe geleneğinden bağımsız oluşturulamazdı ve yaşatılamazdı. Onun için başta Kindi, Muallimi Sani Farabi, İbni Sina, Gazzali, İbn Rüşd  vb. yüzlerce İslam filozofu yetişmiş ve insanlık tarihinde çığır açan eserler vermişlerdir.

Osmanlı ve Cumhuriyet tecrübeleri bize neler öğretmektedir?

Fahreddin Razi, Seyyid Şerif Cürcani,  Âllâme Taftazani üzerinden gelen dil, fıkıh, usul ve hikmet geleneği, Sahavi, Hakim-i Tirmizi, Kuşeyri, Gazzali, Necmeddin-i Kübrâ ve İbn Arabi üzerinden gelen irfan geleneği, Davud-i Kayseri ve Molla Fenari gibi insanlık dehalarında buluşmuş ve oradan Zahid Kevseri, Mustafa Sabri, Elmalılı Hamdi, Babanzade Ahmed Naim ve benzeri yirminci yüzyıl âlimlerine kadar gelmiştir. Herkes bilmelidir ki, bu topraklarda ilahiyat tıkanan ve çağın meydan okumalarına karşılık vermekte yetersiz kalan mütevares eğitim sistemini aşmanın bir imkanı olarak gündeme gelmiştir. On dokuzuncu yüzyılın ortasında Osmanlı Darulfünun bünyesinde bir ilahiyat fakültesi açmak istemiştir. Açmıştır da. İlk teşebbüsler çeşitli nedenlerle akim kalmıştır. Osmanlı dönemi Darulfünun İlahiyat Fakültesinden çok sayıda âlim yetişmiş ve içlerinden şeyhülislamlık makamına gelenler dahi olmuştur. Cumhuriyetin kurulmasını müteakip 1924’te bir ilahiyat fakültesi kurulduğu hepimizin malumudur.

NEO-SELEFİ ETKİYE DİKKAT

Osmanlı’nın ilahiyat tecrübesi, ıslah-ı medaris nizamnamesi olarak bilinen ve Daru’l-hilafeti’l-aliyye medreselerinin de programlarına akseden bir ilmi seviyeyi yakalamıştır. Keza Cumhuriyet döneminde kurulan Darulfünun İlahiyat Fakültesi mecmuası da bu birikimin bir diğer göstergesidir. Herhalde Cumhuriyet döneminin parmakla gösterilen iki eseri ki birisi Küçük Hamdi Efendi’nin yazdığı Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsir, diğeri de Babanzade Ahmed Naim Efendi’nin başlattığı Tecrid-i Sarih adlı eserdir.

Bu topraklarda İlahiyat gerçeğinin iki asra yaklaşan bir geçmişi vardır. Osmanlı moderniteyi ve modernitenin meydan okumalarını çok yakından kavradığı ve ona mukabelede bulunma kararlılığında olduğu için her alanda yeni çağın doğasına uygun iyileşmeler, yenilikler ve sentezler yapma yoluna gitmiştir. İşte ilahiyat bu idrakin bir ürünüdür.  Öyle anlaşılıyor ki bugün adı başta olmak üzere ilahiyat üzerinde kimi tasarruflarda bulunmak isteyenler, yaşadıkları çağın tabiatını ve meydan okumalarını dikkatten kaçırıyorlar. Aynı zamanda kendi geleneğini de göz önünde bulundurmuyorlar. Genel olarak İslâm dünyasındaki müfredatları dikkate aldığımızda çağına yabancı, kendi geleneğine bigane neo-selefi esintilerden etkilenmiş bir idrak tutulmasıyla karşı karşıya olunduğu fark edilmelidir.

Felsefeyle ilahiyat irtibatı nedir?

Yaratılışın bütünlüğünü göz önünde bulundurarak ilimde de tevhit ilkesini yeniden hatırlatmak isterim. Bizim ilim geleneğimizde hüküm ve hikmet daima birlikte tahsil edilmiştir. Hikmetsiz hüküm bilgisi zayidir.  Bilinmelidir ki medeniyet havzamız, modernitenin meydan okumalarıyla hala karşı karşıyadır. Büyük dünya dinlerinin eğitim-öğretim ve araştırmacı yetiştirme süreçlerinde temel dini bilgiler yanında dil, tarih, felsefe, toplum bilim ve insan bilim gibi hatta siyaset bilimi gibi formasyonları da dikkate aldıklarını gözden kaçırmamak gerekir. Biz Müslümanlar olarak kendi âlimlerimizi bu ufuk ve perspektiften yoksun bırakamayız.

OLMAMIZ GEREKEN YERDE DEĞİLİZ

Bugün, geçmiş mük-tesebatımızı bugüne taşıyabilecek, meydan okumalara cevap verebilecek, bugünümüzü imar edebilecek, geleceğimizi inşa edebilecek nitelikli kalifiye insan kaynağına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Dünyanın her yanına hizmet götüren bir kurum olarak ifade etmek isterim ki, temsil, yeterlilik ve nitelik açısından olmamız gereken yerde değiliz.

Bugün olması gereken akademik bir tartışma sonunda, sorumluluk bilinciyle, idealizm ve gelecek tasavvuruyla yeniden ilahiyatların kendi mecrasının önünü açmak olmalıdır.

Biz Diyanet İşleri Başkanlığı olarak sadece ülke içerisinde hizmet sunacak kadrolara değil, aynı zamanda gönül coğrafyamız başta olmak üzere kıta Avrupası ve hatta dünyanın büyük kesiminde hizmet verecek kadrolara ihtiyaç duyuyoruz. Öncelikle tartışmaya yol açan ve tepkilere neden olan bu isim ve müfredat değişikliği kararı ivedilikle yeniden gözden geçirilmelidir.

İkinci olarak bu konuda başta Başkanlığımız olmak üzere bütün paydaşlarla karma bir komisyon teşkil edilebilir. Genişletilmiş şura toplantısına hazırlık sadedinde çalışmalarını tamamladıktan sonra konu şura düzeyinde tartışılır. Şurada çıkan tavsiye kararları doğrultusunda kalıcı, mevcut programların eksikliklerini telafi eden, yeni ihtiyaçları dikkate alan kapsamlı bir müfredat çalışması gerçekleştirilebilir.

Önceki İçerikYök Başkan Vekili İlahiyatta Felsefe Dersleri Hakkında Detaylı Açıklamalar Yaptı-Video Haber
Sonraki İçerikİlahiyatçı Caner Taslaman ve Ali Rıza Demircan Tartıştı