Yıl: 2012

  • O. Nuri Topbaş Müslümanları Uyarıyor

     

    Helal ile haram iç içe yaşanır hale gelmiştir

    Muhterem Hocaefendiye göre, insanın şahsiyetine tesir eden iki büyük müessir var, birincisi kazanç, ikincisi beraberinde bulunduğu insan, yani arkadaşı. Günümüzde kapitalist zihniyet, maneviyatı tahrip ederken, Müslümanların helal gıdasına hücum etmiş, bunu da yaparken Müslümanların türlü bahanelere sığınmasını sağlamıştır. Hocaefendiye göre, bazı dindar firmalarda bile İslam ahlak ve şiarına uymayan işler tabii hale gelmiş, Hacca giden ve namaz kılan birçok kimse “Ben daha çok hayır yapmak için daha çok kazanmalıyım” diyerek kabul edilemez nice yanlışlara, gözü kapalı adım atmaya başlamıştır. Yani helal ile haram iç içe yaşanır hale gelmiştir.

    Popüler kazanç mantığı olan kapitalist sistem Müslümanların gözünü öyle bürümüştür ki, muhterem Hocaefendiye göre, gayrıahlakî reklamlar, iş hayatında cazibeleriyle ilgi çekecek sekreter gibi en göze çarpan hususlar “bu işler böyle yürür” mantığıyla üretilen mazeretlerle güya geçiştirilmekte, hatta işin içine saf niyetler katılarak, “İleride hayır yapmak için kazanıyorum” diyerek helal-haram ölçüleri çiğnenebilir hale gelmektedir.

    İslam, “Nasıl kazanırsan kazan da bolca hayır hasenat yap” demez

    Hocaefendi, kapitalizmin neticesini, insana gözyaşını unutturan, merhametini yitiren bir vicdan ortaya koyan bir insanlık enkazı olarak görüyor. İslam’da mülkün Allah’ın olduğunu, onu elde etmek için insanı sömürmenin asla olmadığını, İslam iktisadının insanın problemini çözmekle başladığını ifade ederek, İslam iktisat sisteminde malın, mülkün insanın emrine mahdut süreç için emanet olarak verilen bir değer olduğunu vurgulamıştır. İslam’ın “Mülk ne fertlerin ne toplumun, mülk Allah’ındır” dediğini, bu ifadesiyle hiçbir beşeri ideolojiyle, kapitalizm ve komünizm ile bağdaşamayacağını da ifade etmiştir.

    Hocaefendi, İslam’ın “Nasıl kazanırsan kazan da bolca hayır hasenat yap” demediğini, İslam’ın asıl istediğinin “helal kazanç” olduğunu belirtmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’in hiçbir şerî gaye için gayrışerî bir metod kullanmadığını, “Nasıl olursa olsun, mutlaka çok kazan, çok infakta bulun” demediğini belirten Hocaefendi, Asr-ı Saadet’ten bir hatırayla bunu delillendirir. Müslümanların bir deveyi üç kişinin kullandığı, fakirliğin en uç durumunda oldukları Bedir Harbi’nde,  Medineli gayrimüslim bir adam Efendimize gelir, ganimetten pay verirse İslam ordusunda çarpışacağını söyler. Efendimiz o zor zamanda işin zahirine bakarak,  “Gel, savaş” demez. İşi Müslümanlığa bağlar. Müslüman olduğu takdirde savaşacağını bildirir. Adam üç defa bu taleple Efendimize gelir. Fakat Efendimiz’de aynı kararlılığı görünce, bu teslimiyetin ancak ilahi bir güce dayanan bir kimsede olacağına kani olur da Müslümanlıkla şereflenir.

    Hayratınız da zekâtınızın –bilhassa zor zamanlarda- çok çok ötesine geçsin

    Hocaefendinin mülakatında vurguladığı diğer önemli bir husus da servetlerdeki hayrın oranı olmuştur. Zekâtın asgari bir ölçü olduğunu söyleyen Hocaefendi, “Ben zekatımı verdim demekle bugün kurtulmak mümkün mü, bilmiyorum.” diyor. Babası rahmetli Musa Topbaş Hocaefendi’nin kendi hayır ve zekât defterini gösterdiğini de söyleyen Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, mülakatta babasının kendisine şunları söylediğini belirtmiş: “Şu sayfa zekâtım, şu sayfa da hayratımdır. Nefis daima insanı aldatır. Az bir hayrı çok gibi gösterir. Bunun için muhakkak zekât ve hayrınızı ayrı ayrı yazınız. Hayratınız da zekâtınızın –bilhassa zor zamanlarda- çok çok ötesine geçsin.”

    Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, asıl önemli olanın Allah Rasulünün sevgisi olduğunu ifade ederek, O nasıl yaşadıysa öyle yaşamak için gayret etmek gerektiğini, kıyamette Allah Rasulü ve Ashab-ı Kiramla beraber olmak istiyorsak, ibadet hayatımızın, iktisadî hayatımızın, muamelâtımızın O’nun ve yetiştirdiği ashabınınki gibi olması gerektiğini, bunun bizim için fiilî bir kıstas olduğunu belirtmiştir.

    Gelecek ay ikinci bölümü yayınlanacak bu mülakatın hassaten altı çizilerek okunması gerekiyor. Modern zamanda kendimize gelmemiz, kapitalist düzene ayak uydurmamızı engellememiz için.

     

    Sami Büyükkayna

    Dünyabizim

  • İşte Azmin Zaferi !

    Açıköğretim’de sosyal bilimler ve işletme okumuş. Ardından 2 yıllık ilahiyatı tamamlamış. 11 ayrı kurs sertifikası olan Kalkan, şimdi yüksek lisansa hazırlanıyor.

    Zaman gazetesinden Salih Hamurcu’nun haberine göre Hatice Kalkan, 8 çocuklu bir ailenin ferdi. Maddi imkânsızlıklar yüzünden eğitimini ilkokul üçüncü sınıfta bırakmak zorunda kalmış. 15 yaşında evlendirilmiş. Bugün, ikisi kız 4 çocuğu var. Küçük yaşta anne olmanın zorluğuna ekonomik sıkıntılar eklenmiş ama Hatice Kalkan, okuma azminden hiç vazgeçmemiş.

    İlkokul, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitirmiş. 2004 yılında Açıköğretim Fakültesi Sosyal Bilimler Bölümü’nü tamamlamış. Dikey geçişle yerleştiği işletme fakültesinden mezun olmuş. En son da geçen yıl yine Açıköğretim’de iki yıllık ilahiyat okuyarak önlisans diploması almış. Lisansla uğraşırken eğitim hayatına da birçok kurs sığdırmış. Kur’an, bilgisayar, ilkyardım, mefruşat, İngilizce, trafik ve direksiyon eğitmenliği, trafik ve çevre bilgisi ile dikiş kurslarını tamamlayıp 11 sertifikaya sahip olmuş. Milli Eğitim’de bir süre ücretli öğretmenlik yapmış. Kalkan’ın çocukları da eğitimde annelerini aratmıyor. Başarılı kadının bir oğlu jeofizik mühendisi. Diğeri Marmara İlahiyat’ta okuyor. İlahiyat ve bilgisayar bölümlerini bitiren kızları da yüksek lisansa devam ediyor.

    Karşılaştığı zorluklara rağmen okumaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen Kalkan, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “İlkokul öğretmenim, okumam için çok uğraştı. Evimiz okulla karşı karşıyaydı. Okula giden arkadaşlarımı hep gıpta ile izlerdim. 15 yaşında evlendim. Küçük yaşta anne oldum. Maddi zorluklar çektik. Ama okuma azmimden hiçbir şey kaybetmedim. İlk ve ortaokulu çok zor bitirdim. Evde kayınvalidem vardı. Sınavlara giderken ‘doktora gidiyorum’ diyerek çıkıyor, sınav bitiminde eve gelip temizliği ve yemeği yapıyordum. 5 kilometrelik yolu koşarak gider gelirdim. Üniversite için dershaneye bile gittim. İki önlisans ve bir lisans diploması aldım. Öyle zamanlarım oldu ki, konuları yolda giderken çalışırdım.”

    Hayat hikâyesini yazıyor

    Çocuklarının eğitimiyle de yakından ilgilenen Hatice Kalkan, derslere birlikte çalıştıklarını ifade ediyor. Evde eşi hariç herkesin üniversite eğitimi aldığını şu sözlerle anlatıyor: “Eşim pazarcılık yaparak evimizin geçimini sağlıyor. O yetim büyüdüğü için okuyamamış. Ben çocuklarımla birlikte çalışıyorum. En çok onların öğretmeni olmayı istiyordum. Arkalarından gittiğim için olmadı. Güzel bir işten emekli olabilirdim. Ancak benim için annelik daha önemliydi. Çocuklarımı kimseye teslim etmeden yetiştirdim.” Eğitimi için verdiği mücadelenin çevresindekileri şaşırttığını aktaran Kalkan’ın hayali yüksek lisans yapmak ve 4 yıllık ilahiyatı bitirmek. Hiçbir mazeretin okumaya engel olmadığına dikkat çeken başarılı kadın, hayatını kaleme aldığını dile getirerek hemcinslerine şu tavsiyede bulunuyor: “Bir kadın, çalıştırılmak zorunda bırakılmamalı. Bir anne eğitimli olmalı. Anne, önce çocuğun sonra toplumun öğretmeni olmalı.” dedi.

    Zaman

  • Diyanetten Kürtaj Fetvası

     

    “KÜRTAJ HARAMDIR”

    1983 yılında Sağlık Bakanlığı Aile Planlaması ve Kürtajla ilgili islam dininin bakış açısını Diyanet İşleri Başkanlığı’na sormuş ve Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş imzasıyla Sağlık Bakanlığı’na gönderilmiştir.

    Toplumun temeli ailedir. Ailenin devamlılığını çocuk sağlar. Dinimiz evlenip çoğalmayı teşvik etmiştir.

    Çocuk aileye ve topluma allah’ın emanetidir. Her aile bakıp yetiştirebileceği sayıda çocuk yetiştirmelidir. Çocuk istenmediği durumlarda, karı kocanın ortak istekleriyle gebeliği önleyici tedbirler alınması caizdir.

    Kürtaj haram ve cinayettir. Çocuk düşürmek ve aldırmak gebeliği önleyici tedbirlerden değildir. Çocuk aldırmak cinayet hükmündedir.

    Sadece Müslüman ilim adamları değil, bütün ilahi dinler, ahlaki sistemler, bütün tabii hukuk sistemleri, biyolojik varlığın insan olduğunu, bu savunmasız varlığın tıpkı doğmuş yetişmiş bir insan gibi yaşama hakkına sahip olduğunu bu varlığın da yaşama hakkının olduğunu söylemeye devam edeceklerdir.

    Aynı şekilde, bilim adamları, genetik uzmanları bize kesin bilimsel verilere dayanarak, döllenmiş yumurta hücresinin anneden bağlı bir sistem olduğunu, her ikisinin ayrı birer kalbi olduğunu, kan dolaşım sistemi olduğunu, anneye bağlılığın sadece beslenme olduğunu söyledikleri müddetçe, sadece Diyanet değil, bütün dinler, hukuk sitemleri kürtajın bir insan yaşamına kast etmek olduğu görülmektedir.

    Sorun bilimin ortaya koyduğunu meseleyi kabul edip etmeme meselesidir. 

    “ANNE KARNINDAKİ CENİNİN DE YAŞAM HAKKI VARDIR”

    Bedenimiz ve hayatımız bize mülkiyet olarak değil, emanet olarak verilmiştir. Onu yaşamak ve yaşatmak en iyi şekilde muhafaza etmek görevimizdir. Hukuk diliyle, hayat hakkı vazgeçilen bir hak değildir.

    Anne karnındaki ceninin de yaşam hakkı vardır. Ne annesi ne babasının onun üzerinde mülkiyet hakkı olmadığı gibi vazgeçme yetkisi de yoktur.

    “Beden benim değil mi, ben onu istediğim gibi kullanırım. Bebek de yaparım, istersem onu da atarım.” demeye sahip değildir. Karnındaki bebeğin gerçek anlamda sahibi değildir. Keyfi olarak, öldüremez, onu yaşatmakla görevli bir emanetçidir. 

    İstisnai konularda konuşmak tarih boyunca zor olmuştur. Tecavüz gibi cinsel saldırıların sonuçlarını ortadan kaldırmak, ceninde ortaya çıkan ağır hastalıklardaki konularda genelleme yapmak yerine her bir özel durum için özel hüküm gerekebileceğini ve söz konusu özel hükmün din bilginler, psikiyatrisiler, adli tabipler gibi farklı ihtisas sahiplerinin ahlak çerçevesinde birlikte verebileceklerini ifade etmek istiyorum.

    “YASALARLA VE YASAKLARLA ÇÖZÜM BULUNAMAMIŞTIR”

     

    İslam dini, Katolik öğretilerinin tam aksine, anneyle cenin arasında yer aldığında annenin yanında yer almıştır.  Herkesin içine düştüğü bir hataya değinmek istiyorum. Kürtajı sadece kadın meselesi olarak ele alınması yanlış olur. Bu sorunun en büyük ızdırabını çekenler hep kadınlar olmuştur.

    Tarihi tecrübe göstermiştir ki bu konu sadece yasalarla ve yasaklarla çözüm bulunamamıştır.

  • Görmezden Kürtaj Açıklaması

     

    “KÜRTAJ HARAMDIR”

    1983 yılında Sağlık Bakanlığı Aile Planlaması ve Kürtajla ilgili islam dininin bakış açısını Diyanet İşleri Başkanlığı’na sormuş ve Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş imzasıyla Sağlık Bakanlığı’na gönderilmiştir.

    Toplumun temeli ailedir. Ailenin devamlılığını çocuk sağlar. Dinimiz evlenip çoğalmayı teşvik etmiştir.

    Çocuk aileye ve topluma allah’ın emanetidir. Her aile bakıp yetiştirebileceği sayıda çocuk yetiştirmelidir. Çocuk istenmediği durumlarda, karı kocanın ortak istekleriyle gebeliği önleyici tedbirler alınması caizdir.

    Kürtaj haram ve cinayettir. Çocuk düşürmek ve aldırmak gebeliği önleyici tedbirlerden değildir. Çocuk aldırmak cinayet hükmündedir.

    Sadece Müslüman ilim adamları değil, bütün ilahi dinler, ahlaki sistemler, bütün tabii hukuk sistemleri, biyolojik varlığın insan olduğunu, bu savunmasız varlığın tıpkı doğmuş yetişmiş bir insan gibi yaşama hakkına sahip olduğunu bu varlığın da yaşama hakkının olduğunu söylemeye devam edeceklerdir.

    Aynı şekilde, bilim adamları, genetik uzmanları bize kesin bilimsel verilere dayanarak, döllenmiş yumurta hücresinin anneden bağlı bir sistem olduğunu, her ikisinin ayrı birer kalbi olduğunu, kan dolaşım sistemi olduğunu, anneye bağlılığın sadece beslenme olduğunu söyledikleri müddetçe, sadece Diyanet değil, bütün dinler, hukuk sitemleri kürtajın bir insan yaşamına kast etmek olduğu görülmektedir.

    Sorun bilimin ortaya koyduğunu meseleyi kabul edip etmeme meselesidir. 

    “ANNE KARNINDAKİ CENİNİN DE YAŞAM HAKKI VARDIR”

    Bedenimiz ve hayatımız bize mülkiyet olarak değil, emanet olarak verilmiştir. Onu yaşamak ve yaşatmak en iyi şekilde muhafaza etmek görevimizdir. Hukuk diliyle, hayat hakkı vazgeçilen bir hak değildir.

    Anne karnındaki ceninin de yaşam hakkı vardır. Ne annesi ne babasının onun üzerinde mülkiyet hakkı olmadığı gibi vazgeçme yetkisi de yoktur.

    “Beden benim değil mi, ben onu istediğim gibi kullanırım. Bebek de yaparım, istersem onu da atarım.” demeye sahip değildir. Karnındaki bebeğin gerçek anlamda sahibi değildir. Keyfi olarak, öldüremez, onu yaşatmakla görevli bir emanetçidir. 

    İstisnai konularda konuşmak tarih boyunca zor olmuştur. Tecavüz gibi cinsel saldırıların sonuçlarını ortadan kaldırmak, ceninde ortaya çıkan ağır hastalıklardaki konularda genelleme yapmak yerine her bir özel durum için özel hüküm gerekebileceğini ve söz konusu özel hükmün din bilginler, psikiyatrisiler, adli tabipler gibi farklı ihtisas sahiplerinin ahlak çerçevesinde birlikte verebileceklerini ifade etmek istiyorum.

    “YASALARLA VE YASAKLARLA ÇÖZÜM BULUNAMAMIŞTIR”

     

    İslam dini, Katolik öğretilerinin tam aksine, anneyle cenin arasında yer aldığında annenin yanında yer almıştır.  Herkesin içine düştüğü bir hataya değinmek istiyorum. Kürtajı sadece kadın meselesi olarak ele alınması yanlış olur. Bu sorunun en büyük ızdırabını çekenler hep kadınlar olmuştur.

    Tarihi tecrübe göstermiştir ki bu konu sadece yasalarla ve yasaklarla çözüm bulunamamıştır.

  • Karaman Hadislerde ve Fıkıhta Kürtajı Açıkladı

    Yeni Şafak’ta önceki gün yayınlanan yazısında kürtajı ünlü Hadis alimi Gazali’nin penceresinden ele alan Karaman, “Gazali’nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi, “insan varlığının bir aşaması” olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir.” dedi.

    Bugünkü yazısında ayrıca “mezheblere göre- kürtajın hükmünü” de ele alan Prof. Dr. Hayrettin Karaman “Hanefi mezhebine göre 120 günden önce kürtaj yapılabilir” şeklindeki fetvanın yanlış olduğuna dikkat çekerek, “böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.” yorumunu yaptı.

    İşte Hayrettin Karaman’ın kürtaj konusunda ilişkin kaleme aldığı o üç yazı: 

    1 -) Kürtaj cinayettir ve haramdır

    Dindeki hükmü bakımından kürtaj, ananın veya bir başkasının maddî veya manevî müdahalesi ile cenînin rahimde veya dışarı çıkarılarak öldürülmesidir.

    Cenîn, hâmileliğin ilk gününden itibaren hâmile kadının rahmindeki çocuktur.

    Özellikle cerrahi tıbbın gelişmesinden önce ilkel yöntemlerle yapılan cenîn katli günümüzde, ameliyat ortamında ve -genellikle- doktorlar tarafından yapılmaktadır.

    Tarihî geçmişi:

    Kur’ân-ı Kerim’de ve hadîslerde -muhtemelen nadiren uygulandığı veya hiç uygulanmadığı için- cenînin kasten öldürülmesine temas edilmemiştir. Fıkıh ilmi oluştuğu ve kitaplaştığı zamanlarda (hicrî birinci asrın sonlarından itibaren) önce cezâ hukuku bahislerinde cenînin kasten veya kazâ ile öldürülmesi konuları ele alınmış, daha sonra (müctehid imamların yaşadığı ve icitihad faâliyetinin yaygın olarak sürdürüldüğü ilk dört asırdan sonra) doğumu önlemek üzere rahimdeki çocuğun belli bir süre içinde imhâ edilmesinin câiz olup olmadığı konusu tartışılmıştır.

    Kur’ân-ı Kerim’de “ve’du’l-benât” terimi ile ifade edilen “kız çocukların diri diri toprağa gömülerek öldürülmesi” cinayetine özel âyetlerle ve açıkça; cenînin öldürülmesi hâdisesine ise özel terimleriyle değil, bunu da içine alan genel açıklamalar yoluyla temas edilmiştir. Özellikle “haksız olarak nefsin öldürülmesini yasaklayan” âyetler cenînin katlini de içine almaktadır.

    1. En’âm sûresinde (6/98) Allah Teâlâ’nın bütün insanları tek bir nefisten yarattığı, bu nefsin oluş aşamalarında ana rahminin de bulunduğu (nefsin bir müddet ana rahminde kaldığı) ifade edilmiştir. Sûrenin 151. âyetinde ise hem çocukların (evlâd) hem de nefsin öldürülmesi şiddetle yasaklanmıştır. Cenîn, “nefis” kavramına kesin, çocuk (veled-evlâd) kavramına ise ihtimâlli olarak dahildir.

    2. Mümtehine sûresinde (60/12) Hz. Peygamber’e (s.a.), kadınlardan bazı suçlar, günahlar ve cinayetler konusunda -bunları yapmamak üzere- söz alması, yemin ettirmesi istenmektedir; bu günahlar ve cinayetler arasında “çocuklarını öldürmek” de vardır. Bu âyetteki çocuklara “cenîn” de dahildir.

    Hadîslerde doğumu engellemek maksadıyla cenînin kasten imhâ ve katledilmesi konusu geçmemiştir. Azil konusunu işlerken zikredilen hadîslerde cenînin imhâ edilmesine değil, siperm ile yumurtanın buluşmasını engellemek maksadıyla yapılan azle “gizli veid” denilmiştir. Az açıklanacakaşağıda açıklanacak olan ve bazı fıkıhçıların “ceninin imhâsının, çocuk düşürme ve kürtaj yaptırmanın câiz olduğuna delîl kıldıkları “rûhun üflenmesi” ile ilgili hadîsin ise kürtaj ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.

    Bağlayıcı delîl ve kaynaklardan yola çıkarak nesneler, davranışlar ve ilişkilerin dinî hükümlerini (farz, vacib, mendûb, mubah, mekruh, haram… olmalarını) açıklamayı konu edinmiş bulunan fıkıh ilminde cenînin imhâsı iki yönden ele alınmıştır: a) câiz olup olmadığı, b) kasten veya kazâ yoluyla cenîn imhâ edildiğinde uygulanacak cezâ.

    1. Câiz olup olmaması bakımından kürtaj:

    Fıkıhta kürtajın, cenînin öldürülmesinin ve çocuk düşürmenin câiz olup omadığı araştırılırken öncelikle bu nesnenin (ceninin) canlı ve insan olup olmadığının tesbiti üzerinde durulmuştur. Cenînin canlı ve insan olduğu sabit olduğu takdirde hiçbir fıkıhçı onun imhâsına cevaz veremez; çünkü İslâm’ın nefsi, doğmuş çocuğu ve insanı öldürmeyi kesin olarak yasakladığı bilinmektedir. Bazı fıkıhçıları bu konuda tereddüde sevkeden ve kürtajın belli bir süre içinde câiz olduğu görüşüne meylettiren sebep bilgi eksikliğidir, bir hadîsi amacından saptırmak ve yanlış yorumlamaktır, bu fıkıhçıların yaşadıkları çağda kendilerine ulaşan “yanlış tıp ve canlılar âlemi” bilgisidir.

    2-) Kürtaj konusunda eksik ve yanlış bilgiler

    Genel olarak İslâm ilimlerinde ve özel olarak da fıkıh ilminde önemli bir seviyeyi temsil eden Gazzâlî, İhyâu-ulûmi’d-din isimli eserinde azil (temasta spermi dışarıya bırakmak) konusunu işlerken cenînin imhâsı konusuna da temas etmiş ve şu önemli açıklamayı yapmıştır: “Azil, cenîni öldürmeye (ichâz) veya doğmuş kız çocuğunu toprağa gömerek katletmeye (ve’d) benzemez; çünkü -azilden farklı olarak- bu ikisi, olacağı değil, olmuşu (hâsılı) imhâ etmektir. Bu olmuşun (ceninin) çeşitli aşamaları vardır. Varlığının ilk aşaması, erkek menisinin (spermin) rahime girerek kadının suyu ile karışması ve hayat için müsait hale gelmesidir. Bunu bozmak ve imhâ etmek cinayettir. Sonra katılaşıp et parçası haline gelirse bunu imhâ etme cinayeti daha büyük olur. Rûh üflenip insan olarak yaratma ve şekillendirme tamamlanınca cinayet daha da büyür. Cinayetin en büyük olanı ise cenînin canlı olarak ana rahminden ayrılıp çıkmasından sonra onu öldürmektir… İnsanın varoluşunun başlangıcı meninin erkekten ayrılması değil de ana rahmine düşüp kadının suyu ile birleşmesidir” dedik; çünkü çocuk, tek başına erkeğin suyundan yaratılmıyor, iki eşten yaratılıyor. Bu da ya her ikisinin suyundandır yahut da erkeğin suyu ile kadının hayız kanının birleşmesinden yaratılmaktadır…” (İhyâ ve şerhi İthâf, V, 380).

    Hicrî altıncı asrın başlarında (505/1111) vefât etmiş bulunan Gazzâlî o çağların bilgisine de tercümanlık etmektedir ve ifadesinde geçen şu noktalar, fıkıhçıların cenîn konusundaki hükümlerini değerlendirme bakımından önem arzetmektedir:

    a) Gazzâlî gibi birçok fıkıhçı -dinî kaynaklarda erkeğin ve kadının, çocuğun oluşumunu sağlayan katkılarına su denildiği için- erkeğin menisine ve dolayısıyla spermine olduğu gibi kadının yumurtasına da su (mâ’) demektedirler.

    b) İki su karıştığında yani aşılanma/döllenme olduğunda hâsıl olan nesneye canlı demek yerine, canlı olmaya, can verilmeye müsait hale gelmiş nesne denilmekte, döllenmiş yumurta böyle nitelendirilmektedir.

    c) Yumurta döllendikten sonra cenînin rahimde geçirdiği gelişme aşamalarının ikisine “alaka” ve “muzğa” ismi verilmektedir. Birçok fıkıhçı ve tefsirciye göre alaka “pıhtılaşmış kan”, muzğa ise “bir çiğnemlik çiğ et parçası” demektir. Bugün bize tıbbın öğrettiğine göre cenîn hiçbir zaman pıhtılaşmış bir kan veya bir çiğnemlik cansız et parçası değildir.

    d) Çocuğun cinsi temas sonunda karı ve kocadan gelen sudan veya kocanın suyu ile kadının hayız kanından oluştuğu bilgisi de çağdaş tıp bilimine uymayan bilgilerdir.

    e) Rûhun üflenmesi olayı aşağıda açıklanacak olan bir hadîste geçmektedir, rûh gibi onun üflenmesinin de ne mânâya geldiği, insanın yaratılmasında hangi işlevlere sahip ve neler üzerinde etkili bulunduğu konusunda -fıkıh hükmüne dayanak kılınacak- bilgi yoktur.

    f) Bütün bu eksik bilgilere rağmen Gazzâlî’nin, rahimde hâsıl olan birleşme anından itibaren hâsıl olan şeyi, “insan varlığının bir aşaması” olarak kabul etmesi ve bunu imhâ etmenin cinayet olduğunu kaydetmesi apaçık bir gerçeğin tesbiti mâhiyetindedir.

    3-) Hadislerde ve fıkıhta kürtaj

    Sahîh hadîsleri toplayan kaynaklarda rivâyet edilen bir hadîse göre Peygamberimiz (s.a.) insanların yaratılışlarını ve kaderlerinin (alın yazılarının) yazılmasını açıklarken şöyle buyuruyor: “Her birinizin yaratılması anasının karnında kırk günde toparlanır, sonra orada, aynı süre kadar alaka (katılaşmış kan veya asılan/tutunan nesne) olur, sonra aynı süre kadar muzğa (bir çiğnemlik et) olur. Sonra melek gönderilir, ona rûhu üfler ve kendisine dört sözlük emir verilir: Rızkı, eceli, ameli (yapıp edecekleri) ve ebedî hayattaki durumu; cennetlik mi, cehennemlik mi olacağı yazdırılır…” (Buhârî, Bed’u’l-halk, 6; Müslim, Kader, 1-5).

    Çocuğun rahimde geçen hayatının safhaları Kur’ân’da (meselâ Müminûn: 23/14) ve hadîslerde dıştan bakan birinin göreceği manzaraya (görüntüye) göre açıklanmış, bundan insanların ibret almaları, Allah Tealâ’nın varlık, birlik, irâde ve kudretini anlamak için bu eserini de delîl olarak kullanmaları istenmiştir. Hadîsleri nakleden râviler ise bazı kelimeleri, Hz. Peygamber’in (s.a.) ağzından çıktığı gibi nakletme konusunda hatâya düşmüşlerdir. Hadîsler konusunda böyle düşünmemiz ve bu hükme varmamızın sebebi -aşağıda sıralanacak olan- önemli çelişkiler (ıztırab) ve bilinen gerçeğe aykırı açıklamalardır:

    a) Rûhun üflenmesine kadar geçen süre için verilen rakamlar 40, 42, 45 ve 120 gün şeklinde değişiktir. Rûhun üflenmesi olayı belli bir süre sonunda olduğuna göre bu rivâyetlerin tamamının doğru (sahîh) kabûl edilmesi mümkün değildir.

    b) Çocuğun cinsiyetinin Yaratıcı tarafından belirlenmesinin kırkıncı günden sonra olduğu açıklaması bilimin ortaya koyduğu gerçeğe aykırıdır; çünkü çocuğun cinsiyeti, hattâ bazı kişisel özellikleri hâmileliğin ilk gününden (aşılanmanın/döllenmenin gerçekeleştiği andan) itibaren bellidir, sabittir.

    c) Tıbbın ilgili dalında uzmanlaşmış ilim adamlarının verdikleri bilgiye göre hâmileliğin üçüncü haftasının sonunda kalp atmaya başlar, 24-25. günde göz ve kulakla ilgili ilk oluşumlar, kol ve bacak tomurcukları, 30. günde gözdeki lens, 36-42. günlerde el ve ayaklarda parmakları ayıran oluklar ve dış kulak taslağı oluşmuştur.

    Konumuz bakımından daha da önemli olan husus, bu hadîsin “cenini öldürme, cenîn üzerinde tasarrufta bulunma” konusu ile hiçbir ilgisinin bulunmaması, insanın yaratılmasına ve kaderinin belirlenmesine ait açıklamalar yapmak maksadıyla buyurulmuş olmasıdır. Bu sebepledir ki hadîsçiler bu hadîsi “Yaratılış” ve “Kader” bahislerinde rivâyet etmişlerdir.

    Fıkıhta -mezheblere göre- kürtajın hükmünü şöylece özetlemek mümkündür:

    Hanefî mezhebi fıkıhçılarının bir kısmının 120 günden önce çocuk düşürmeyi câiz görmeleri, rahimdeki varlığın insan mı yoksa bir kan kümesi veya et parçası mı olduğu konusundaki yanlış bilgilerine dayanmaktadır. “Rahimdeki kitle hareket etmedikçe ve hareketin gaz vb. den değil de çocuktan geldiği bilinmedikçe çocuk olduğuna hükmedilemez” denilerek bu bilgi eksikliğine açıklık getirilmiştir. Günümüzde ise rahimde oluşan şeyin çocuk olup olmadığı yaklaşık onbeş gün sonra muayene ve test ile tesbit edilmektedir ve birçok organın ilk kırk gün içinde belirmeye başladığı da bilinmektedir. Bu bilgiler karşısında günümüzde, Hanefî mezhebi adına, 120 günden önce çocuk aldırmanın câiz olduğunu söylemek mümkün değildir, böyle bir fetvâ cinayete iştirak sayılır.

    Malikî mezhebi fıkıhçıları kırk günden önce de olsa cenîni öldürme ve düşürmenin câiz olmadığını açıkça ifade etmişlerdir.

    Şâfiî mezhebine bağlı bulunan bazı fıkıhçılar kırk günü tamamlanmamış bulunan cenînin düşürülmesinin -Hanefîlerinkine benzer gerekçelerle- câiz olduğunu söylerken Gazzâlî gibi fıkıhçılar bunun haram olduğunu ifade etmişlerdir ve bu görüşün mûteber olduğu kaydedilmiştir.

    Hanbelî mezhebi fıkıhçılarına göre hâmilelik üzerinden kırk gün geçtikten sonra çocuk düşürmek câiz değildir. Kırk günden önce câiz olduğunu söyleyen fıkıhçılar ise -yukarıda açıklanmış bulunan- eksik bilgilere dayanmışlardır. (Güzel bir özet için bak. Zeydân, el-Mufassal, III, 119-127).

    Fıkha göre çocuğun vücûb (medeni haklardan istifade) ehliyeti ana rahmine düştüğü andan itibaren başlar.

    Hayrettin Karaman


    Yeni Şafak

  • Özel İmam Hatip Okulları Kurulmalı!

    İGEDER İHL MESLEK DERSLERİ PLATFORMU“DİN EĞİTİMİNDE İMAM-HATİP LİSELERİNİN ROLÜ” ÇALIŞTAYI SONUÇ BİLDİRİSİ

    İHL Çalıştayından “Özel İmam Hatip Okulları Kurulmalıdır”

    1. Özel İmam Hatip Liselerinin önündeki hukuki engel kaldırılmalıdır.  Özel İmam Hatip liseleri açılmalıdır.

    2. Din öğretiminde acil ihtiyaç olan öğretmen sorununun karşılanabilmesi için İlahiyat Fakültesi programına Pedagojik formasyon dersleri konulmalıdır.

    3. Nitelikli din âlimi yetiştirmek için hafızlık eğitiminin de verileceği burslu ihtisas İmam-Hatip liseleri açılmalıdır.

    4. Karma eğitim İmam Hatip eğitiminde verimi ve başarıyı düşürmektedir. İmam Hatip Liselerinde karma eğitime son verilmelidir.

    5. İmam Hatip Lisesi öğrencilerine mezhepler ve cemaatler üstü bir bakış açısı kazandırılmalıdır.

    6. İmam Hatip ortaokullarında görev yapacak meslek dersi öğretmenleri çeşitli eğitim programları ve seminerlerle sisteme hazırlanmalıdır.

    7. İHL meslek dersleri öğretmenleri alan derslerinde farklı branşlarda uzmanlaşmalıdır.

    8. Arapça öğretiminin sağlıklı yapılabilmesi için okullarda dil laboratuarları kurulmalıdır.

    9. İmam Hatip Lisesi Meslek derslerinin sınıf düzeylerine göre dağılımı yeniden düzenlenmeli, 12. sınıftaki meslek dersleri yoğunluğu alt sınıflara kaydırılmalıdır. 

    10.   Kelam ve Karşılaştırmalı Dinler Tarihi derslerinin programlarının içeriği gözden geçirilmelidir. Kelam kitabındaki konular öğrenciler tarafından güncel görülmemekte ve anlaşılmamaktadır. Karşılaştırmalı Dinler Tarihi ders programında günümüzde yaygın olan dinlere yer verilmelidir.

    11.   Temel dini bilgiler dersinin haftalık ders saati yetersizdir.

    12. İmam-Hatip liselerine dini musiki dersi konulmalı ve ders bu konunun uzmanları tarafından işlenmelidir.

    13. Kız öğrencilerin yarışmalara katılımı teşvik edilmeli, yarışmalar ve spor aktiviteleri için kız öğrencilere mekân tahsis edilmelidir.

    14.   Hitabet ve Mesleki Uygulama dersinde kız öğrencilerin Diyanet’e bağlı Kur’an Kursları’nda görev almaları sağlanmalıdır.

    15.   İmam Hatip Liseleri Müftülükler ve sivil toplum kuruluşlarıyla etkili iletişim içinde olmalıdır.

    16. Okul aile birlikleri eğitimde etkin hale getirilmelidir.

    17. İmam-Hatip Liselerine idareci olma kriterlerinde meslek dersleri branşının önceliği artırılmalıdır.

    18. Dil öğretimini etkinleştirmek için ülke dışından okul kardeşliklerinin kurulması teşvik edilmeli, ülkeler arası öğrenci değişimi programları ve fonları geliştirilmelidir.

    19. İlahiyatlara giriş sınavlarında Arapça ve alan dersleriyle ilgili sorular da yer almalıdır.


  • İstanbulun Fethine Sevinmeyen Türkler

     

    Konuşmasına İstanbul’un geçmişinden bahsederek başlayan Emecen, İstanbul’un geçmişinin Yenikapı’daki kazılar sonucunda M.Ö. 6500’e kadar dayandığını, Asya ve Avrupa’yı birbirinden ayıran bu şehrin Doğu ve Batı’nın temsil ettiği fikrî temelleri belirlediğini belirtti. İstanbul, Roma’nın ilk başkenti olduğundan Hristiyanlar tarafından öneminin yanı sıra Peygamberimizin müjdesine mazhar olduğu için Müslümanlarca da önemli bir yerleşim yeridir. Bunun için İstanbul’un fethedilmesi hem Hristiyanlar hem de Müslümanlar için farklı anlamlar ifade eder.

    Türkler aslında Batılı mı?

    Sayın Emecen’in verdiği bilgiler şaşırttı beni doğrusu. Ona göre, İstanbul daha doğrusu Konstantiniyye Roma İmparatorluğu’nun başkenti olduğundan Batı için fazlaca önemli olmasına rağmen fetihten sonra Batı’da, Türk tehlikesi üzerine bol bol konuşmak ve dinî telkinlerle halkın manevi gücünü artırmak dışında pek ciddi bir tepki olmaz. Garip bir savunma mekanizması geliştirilir ve Türklerin aslında Batı’ya ait oldukları yönünde efsanevî bilgiler üretilir. Türklerin Truvalıların soyundan geldikleri için Roma ve Yunanlıların Truva’ya karşı yaptığı vahşetin intikamını almak üzere harekete geçtiklerine inanılmaya başlanır.

    Karamanoğlu Beyliği siyasi davrandı

    Konya merkezli Karamanoğlu Beyliği siyasi geleceğini düşündüğü için fetih hazırlıkları sırasında Venediklilerle anlaşma yapar. Fetihten sonra da Fatih Sultan Mehmet’i Memlük Sultanına şikâyet eder ki dönemin en güçlü Müslüman devleti Memlük devletidir. Çabaları işe yaramaz ve beylik kısa bir zaman sonra Osmanlı kontrolü altına girer.

    Fatih, fetihnâmeler gönderir tüm Müslüman âleme

    Fatih Sultan Mehmet, fetih haberini ilk olarak o dönemde güçlü komşuları olan Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a, Memluk sultanı İnal’a ve Mekke emirine fetihnâmelerle resmi olarak bildirir. Bu mektuplar yerlerine ulaştığında bütün Müslüman âlemin fetihten haberi olur.

    Memluk sultanına gönderilen mektubu getiren elçi Kahire’ye ulaştığında Sultan elçiyi her zaman uygulanan prosedürle karşılar. Fetih haberini duyunca da şenlik yapılmasını emreder. Fatih, Memlük sultanına gönderdiği mektupta “Allah’ın güneşi, ikbal sancağı” gibi övücü ifadeler kullanırken sultan, Fatih’e gönderdiği mektupta övücü ifadeler kullanmaz. Fetihten memnun olduğunu, Allah’a şükrettiğini yazar ve gönderdiği hediyelerin kabulünü rica eder.

    Mekke’ye giden mektup daha etkili olur. Halk fetih haberini coşkuyla karşılar. Mekke emiri gelen fetihnameyi Kâbe’nin karşısında halka okur, Fatih Sultan Mehmet’i gazi olarak över.

    Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a yazılan fetihname diğer ikisine göre uzundur. Ayet ve hadislere de yer verir Fatih. Cihanşah’ın Fatih’e yazdığı cevabî mektupta Fatih’e övgüler vardır. “Şahlar şahı, hilafetin incisi, Allah yolunda gazi, iman ehli orduların kumandanı, zamanın kahramanı, adaletin koruyucusu…”

    Kısaca fetih, Memluklular hariç diğer Müslüman ülkelerde halk tarafından sevinçle karşılanır. Osmanlılar fetihle üç kıt’aya hükmedecek devletin temellerini atarlar.

     

    Meryem Uçar 

    Dünyabizim

  • Çağımızın Belası Micro Tesettür

     

    …

    – “Afedersiniz hanımefendi boynunuz açılmış.”

    – “Ha öyle mi? Tamam. Teşekkür ederim.” 

    Elini boynuna götürdü, biraz da utanmış bir edayla boynunu örtmeye çalıştı ama nafile. Asılıyor asılıyor uzamıyor, başındaki iğneler, başörtüsünün küçüklüğü hep aleyhine işliyor.

    …

    28 Şubat bizlere çok şey kazandırırken çok şey de kaybettirdi. Başları daha sıkı örteceğiz derken boyunlar açıkta kaldı.

    Asılmasınlar diye başörtüler kısa tutuldu. Hatta biraz da tasarruf olsun diye mendil başörtüler bile icat edildi.

    Tesettür o kadar çok önemsendi ki yolda giderken eteklere çamur sıçramasın, bir şey takılıp yırtmasın diye boyları kısaltıldı. Artık mini (dizaltı) hatta micro(dizüstü) etekler giyilir oldu tesettür diye.

     

    Öğrenciler, ev hanımları, tezgâhtarlar, sekreterler, hemşireler, doktorlar, öğretmenler, Kur’ân kursu hocaları vb. birçok kesimden bayanlarda görüldü bu durum.

    …

    – “Afedersiniz hanımefendi boynunuz açılmış.”

    – “…”

     

    “Hıh” dercesine başını hızla çevirdi ve bir yandan başörtüsünü de asılarak hızla uzaklaştı. Neden bu kadar tepki gösterdi acaba? Hâlbuki bir uyarıda bulundum sadece kardeşi olarak. Allah Allah. Yok, bir daha kimseyi uyarmayım bari. Şimdi biri çıkıp çantasını suratıma vuracak.

     

    … 

    Hem de o kadar yaygınlaştı ki bu durum, çarşıda pazarda, avluda dışarıda her yerde görünür oldu. Yok, ben mi yanlış anlıyorum diye ara ara kendimi kontrol ediyorum. Başkalarına soruyorum onlar da beni haklı görüyor. O zaman değişen ne? Bu 28 Şubatın suçu mu?

     

    Bence 28 Şubatın suçu değil bütün bunlar. İnsanların sanki değişmeye müsait bir algı yapısı var gibi. Sanki “Bir baskı olsa da…” der gibi insanlar. Şimdi diyeceksiniz ki “Nasıl sebebini sadece buna indirgersin?” Ben önce indirgeyim de sonra siz kaldırgarsınız olmaz mı?

     

    HASAN GÜZEL

    İzdüşünce

  • Son Asrın Büyük Alimi Zahid el-Kevseri

     

    Emin Saraç Hocaefendi anlatıyor: “Abdulfettah Ebu Gudde, Zahid El Kevseri Efendi’nin,Mustafa Sabri Efendi’nin hayranıydı. Fatih Cami-i Şerifine geldiği zaman ‘Zahid Efendi burada yetişmiştir’ deyince, zangır zangır titreyerek ağlamıştı. Ben hâlâ Zahid el Kevseri Hocamın köyüne gitmemişimdir fakat o, Türkiye’ye ilk geldiği zaman gitti, onun köyünü buldu. Zahid Efendi’nin babasının bile kabrini ziyaret etti; o kadar sadık ve hocasına bağlı bir âlimdi.”

    Türk talebeleriyle ziyaretine gidildiğinde, “Ben Zâhid el-Kevserî Hocamın üzerimde bulunan hakkını nasıl öderim; Türk talebelerine yeterli derecede faydalı olamadım, onlara özel dersler veremedim” diye hayıflanır Abdulfettah Ebu Gudde. Türk talebelerine bir müddet evinde tatil günlerinde ders vermeye başlar ki, Suud yetkililer dersi durdururlar. Böylesine hocasına bağlı, onun sayesinde de  Türk öğrencilerine ve Türkiye’ye bağlı biridir Abdulfettah Ebu Gudde(r.a).

    Biz de Abdulfettah Ebu Gudde ve hocası Zahid El Kevseri (r.a)’yi, onun öğrencisi olan ve aynı zamanda da İslam Edebinden Demetler isimli kitabının tercümesini ve şerhini yapan Dr. M. Şerafeddin Kalay hocamızdan dinledik.

    Abdulfettah Ebu Gudde denince akla ilk gelen Zahid El Kevseri oluyor. Bize biraz Kevseri’den bahseder misiniz hocam?

    Zahid El Kevseri hakkında söylenecek çok şey var. Osmanlı’nın son âlimlerindendir, Osmanlı şeyhulislam ders vekilidir, yani şeyhulislam adına dersi o verir. Eskiden şeyhulislamlar ilim ehline ders verirlerdi. Şeyhulislam’ların işleri çoğalınca, vakitleri azalınca kendilerine bir ders vekili tayin ederler ve dersleri onlara verdirirlerdi. Son şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi, Zahid El Kevseri’ye son derece düşkündür. (Mustafa Sabri Efendi’nden sonra bir şeyhulislam daha vardır lakin bu şeyhulislam ancak bir iki ay bu görevi yapabildiği için son şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’dir, denir.) Kevseri Mustafa Sabri Efendi’nin, ders vekilidir.

    “1900’lü yıllarda âlim kimdir” denilse, veya şöyle diyelim, “son asır dünya Müslümanları arasında ilk üç âlim kimdir” denilse bunlardan birincisi kesinlikle El Kevseri’dir.

    Hocam Üstad Bediüzzaman’la aynı çağda olmasına rağmen bunu söyleyebilir miyiz?

    Bir şey söyleyeyim, kimse kızıp darılmasın, Zahid El Kevseri’nin yanında Said Nursi’ye âlim diyemezsiniz.

    Peki, neden bu kadar gölgede kalmıştır?

    Neden gölgede kalmış sayayım: Bir, rejimle uyuşmadı; iki, ilahiyat fakültesi zihniyetiyle uyuşmadı. Aslında bunlar uzun uzun konuşulması tartışılması gereken mevzular.

    Bakın bu tip insanlar baş tacı edilmesi gerekirken, anlaşılması ve anlatılması gerekirken, çektikleri çileler, aileleriyle sürgünlerde çektikleri bilinmesi gerekirken gençlerin gündeminden uzaklaştırılıyor ve isimleri bile anılmıyor.

    Şöyle söyleyeyim; Zahid El Kevseri’nin yanında ne Süleyman Hilmi Tunahan’a, ne Said Nursi’ye âlim denilemez; tekrar söylüyorum, talebeleri, öğrencileri darılmasın ama bu böyle.

    Bu insanlar zirve insanlardır: Zahid El Kevseri, Mustafa Sabri Efendi, Ali Haydar Efendi ve onlardan biraz aşağıda Elmalılı Hamdi Yazır vardır. Tekrar ediyorum, onların yanında diğerlerine âlim denmez. Gerçek budur, onlar gerçekten âlimlerdir. Kesinlikle “diğerleri değildir” demiyorum fakat bu saydıklarım rejimi kabul etmemişlerdir, Türkiye’nin başına gelecekleri kabullenmemişlerdir, dışlanmışlardır ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Daha sonra 157’likler içinde, İstiklal mahkemelerinde yargılanıp öldürülmek üzere aranmışlardır.

    Bu yüzden Mısır’a gitmişler, Mısır’da aleyhte yapılan propagandalar yüzünden çürük domates yağmuruna tutulmuşlardır. Buna çok kırılmışlardır; davet edenler de kırılmıştır. Bunun üzerine Mustafa Sabri Efendi oradan Mekke’ye geçmiştir. Kısaca Mekke’ydi, Suriye’ydi, Lübnan’dı, bu topraklarda yerleşecek yer aramışlardır. Suriyeliler şu anda Zahid El Kevseri hayranıdır; kendisinde Kevseri’nin kitabı olan insan “bende altın var” diye övünür, sevinir.

    Daha sonrasında Mısırlılar yalvarmışlar, özür dilemişlerdir. Bu insanlar ömürlerinin sonunu Mısır’da geçirmişlerdir. Bu sebepten yurt dışındakiler bizden daha iyi tanıyorlardır bu insanları. Abdulfettah Hoca da bu sırada bu insanları tanımış, Ezher’de onlarla tanışmıştır. Bu esnada Zahid El Kevseri’ye bağlanmıştır, çünkü hadis ilminde çok ciddi bir ilmi ve ağırlığı vardır. Mustafa Sabri Efendi ise felsefe ve mantık ilminde çok oturaklı bir ilmi olan, bunu müthiş kullanan bir âlimdir. Abdulfettah Hoca,  Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkiful  İlmi Vel Akıl adlı  eserini  asrın kitabı olarak yorumlar. Son derece kıymetli bir kitaptır. Son devirde mezhepler tarihi ve fikrî akımlar üzerine kitap yazanlar eğer bu kitabı okumadılarsa kesinlikle eksiktir. Bu alanda bir tez hazırlansa ve bana gelse eğer bu esere bakılmadıysa kesinlikle bir eksi puan düşerim. İşte bu insanlar artık bu diyarlardadırlar ve Abdulfettah Hoca da burada El Kevseri’yi tanımış ve onun çok sadık ve edepli bir öğrencisi olmuştur.

    Peki, Abdülfettah Ebu Gudde Hoca’ya geçecek olursak, onun hayatı ve yaşantısıyla alakalı aktaracaklarınız nelerdir bizlere?

    Ebu Gudde Hocaefendi hadis ilminde ciddi bir ilmî birikimi olan, aynı zamanda siyasi öngörüsü müthiş olan bir insandır. “Siyasi ufku olan” derken şunu kastediyorum: Dünya Müslümanları arasında siyasi ufku olan ilim ehli çok azdır. Yani neler dönüyor, dünyada neler cereyan ediyor? Şu anda adım atılacak olsa, siyasilere tavsiyelerde bulunulacak olsa, yönlendirmeler yapılacak olsa bu ilim ehli çok nadirdir. İlimle uğraşan insanların önüne imkân serilmiyor; çoğu geçim sıkıntısı çekiyor ve dünyada olup bitenden bihaber kalıyorlar. Bunları aşabilen, ufku açık olabilen insan çok fazla değil. Böyle olmaları istenmiyor da zaten, siyasetten bihaber olunması isteniyor âlimlerin.

    Bugün rahmetli Erbakan’ın âlimlerle neden istişare etmediği soruluyor. İyi de ilim adamlarıyla istişare etseniz, bir tanesi herkes sarık cübbe giysin istiyor, bir tanesi şunu yapın, bir tanesi bunu yapın diyor, yani dar çerçevede dönüyorlar. Eyvallah, bu söyledikleri kötüdür demiyorum ama siyasi bir ufka sahip olan, ilim irfana sahip adam yetiştireceksin. 15 yılda bir profesör yetişiyor fakat bakın 1940’dan beri biz bu işe özen gösterseydik, adam yetiştirseydik şimdi her şey çok farklı olurdu.

    Hocam Abdulfettah Hoca neden mecburen hicret etmek zorunda kaldı?

    İşte Abdulfettah Hocaefendi siyasi ufku olan bir insandı. Mevcut idareleri ve sistemi kabullenmediği için, Suriye’de istenmedi. Ebu Gudde Hoca Suriye’de aranmıyordu; hakkında idam kararı verilmişti ve yakalandığı an idam edilecekti.

    Belki çok fazla değindik, ama söylemeden geçemeyeceğim. Belki birilerinin ağrına gidecek ama Zahid El Kevseri’nin laiklik hakkında sorulan bir soruya söylediği biber gibi bir cevap  vardır. Ebu Gudde Hoca da tamamen bu cevaptaki zihniyete sahip olduğu için idam kararı verilmiştir. Nedir bu cevap: “Laiklik bütünüyle İslam’ın dışındadır.” Kendisi de bu minval üzere ehil âlimler yetiştirme çabasında olduğu için istenmeyen adam olmuştur.

    Her şeye rağmen Suudi Arabistan’ın böyle bir özelliği vardır, ilim ehli kabul ettikleri bir insanı sahiplenir ve kimseye vermezler. Suriye defalarca kendisini Suudi Arabistan’dan istemiştir. Buna rağmen Suudi Arabistan vermedi ve vermeyi kendine yediremedi; üstelik şu ankiKral Abdullah ile Hafız Esed dünür olmalarına ve Esed’in bunu kullanmaya çalışmasına rağmen, Ebu Gudde Hoca’yı Suriye’ye vermemişlerdir.

     

    Seyfullah Şenel 

    Dünyabizim

  • Diyanet Latin Amerikayı İrşada hazırlanıyor

    TDV Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Tutkun, gelen talepler üzerine Latin Amerika’daki Müslümanlara yardım için harekete geçtiklerini belirtti. Küba, Trinidad-Tobago ve Brezilya’daki Müslümanlar başta olmak üzere, bölgedeki diğer ülkelere de yardım etmek için ‘’Latin Amerika İrşad Projesi’’ni hayata geçirdiklerini ifade eden Tutkun, bu kapsamda Haziran ayında 3’ü kadın 6 Kübalı Müslüman’ın Türkiye’ye eğitim için geleceğini söyledi.

    Küba ve Brezilya’da eğitim

    Gelen Kubalıların Küba’daki cami ve mescit yöneticileriyle irtibata geçilerek belirlendiğine dikkati çeken Tutkun, projenin henüz pilot uygulama aşamasında olduğu için sayısının az tutulduğunu kaydetti. Kübalı Müslümanların Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Bolu’daki merkezinde eğitim göreceklerini bildiren Tutkun, misafirlerin tüm ihtiyaçlarının karşılanacağını söyledi. Kübalılar’a İslam’ın temel inanç esasları ve ibadetlerle ilgili bilgilerin yanı sıra Kur’an-ı Kerim, İslam medeniyeti ve İslam tarihiyle ilgili eğitim verileceğini dile getiren Tutkun, katılımcılara kendi dillerinde dini kaynak eserlerin de hediye edileceğini bildirdi. Türkiye’de eğitim alan 6 kişinin yeni kursiyerlerin seçiminde de kendilerine yardım edeceklerini belirten Tutkun, Türkiye’de imam hatip lisesi ya da ilahiyat fakültesinde eğitim almak isteyen Kübalı öğrencilerin taleplerini de toplamaya başladıklarını söyledi. Tutkun, Proje kapsamında Trinidad-Tobago ve Brezilya’daki Müslümanlar’a da yardım edeceklerini dile getirdi.

    Star

     

  • Ücretsiz Arapça öğrenme araçlarıDerslerin yanında: seviyeni bul, kelime ezberle, okuyarak pekiştir.