Türk Halkı Diyanete Güvenmiyor

45068

DİYANETİ AŞAN NEDENLER

19. ve 20 yüzyıllar Batı kaynaklı materyalist felsefenin altın çağlarıydı. Fiziği ve görüneni esas alıp metafiziğe savaş açan bu düşünce akımı kısa zamanda dünyayı etkisi altına almıştı. Kuşkusuz bunda Kilise ile İktidar arasındaki güç mücadelelerinin kilisenin aleyhine sonuçlanmasının etkisi de büyüktü. Bu mücadele sonucunda iktidar galip gelmiş, kiliseyi hakimiyeti altına alarak ona sınırları belli bir alanda hareket imkanı vermişti. Aynı zamanda bu yüzyıllar Osmanlı Devletinin Batı karşısında kendisini ezik hissedip ona hayranlığının arttığı yüzyıllardı. 1857’de ölen A.Comte’un düsünceleri Osmanlı’ya gelmekte gecikmedi ve böylece pozitivizmin düşünce hayatımızda önemli bir yeri oldu. Felsefeyi, edebiyatı, politikayı dolayısıyla toplumun bütün katmanlarını etkiliyordu bu düşünce akımı. 

Osmanlı’nın külleri üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de laikliği kendisine bir ilke olarak benimsedi. “Din geri kalmışlık sebebimizdi”. Bu yüzden siyaset ve devlet kuralları farklı işler, din ise kedisine çizilen sınırlar içerisinde, siyasi otoritenin izin verdiği ölçüde yaşamını devam ettirirdi. Osmanlıda Şeyhülislamlık gibi gerektiğinde padişahı bile aşan bir mevkide bulunan din işleri, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinde yine de 3. sırada yer alabilmişti. Ancak aradan geçen yıllar içerisinde hiyerarşideki yeri gittikçe eridi ve günümüzde 51. sırada yer alıyor. 

DİB’in, cumhuriyetin kurulduğunda protokolde üçüncü sırada olup şu an 51. sıraya kadar gerilemesinin siyasi nedenleri kadar toplumsal nedenleri de vardır. Diyanetin en önemli temsilcisi olan din görevlilerinin, halk arasındaki tabirle hocaların, yazılı ve görsel medyada bilinçli veya bilinçsiz, kaba-saba, çok yiyen, temizliğine dikkat etmeyen, dünya işlerinden anlamayan, giyim-kuşam zevki olmayan kişiler olarak lanse edilmesi ve bunun bütün kuruma mal edilmesi diyanetin gözden düşmesinin en önemli nedenlerinden biri olmuştur. Bu şekilde din ve dinin temsilcisi olanlar toplum nazarında küçük düşürüldü. Burada bütün suç tabii ki dışarıda aranmamalıdır. Maalesef dini çok menfi şekilde temsil ed(emey)en din görevlilerinin de etkisi olmuştur bütün bu olumsuzluklarda. 

Günümüz Dünyasında, maddenin tatmin edemediği insanlığın zihni ve kalbi tekrar dine dönüş yaşamaktadır. Kurtuluşu dinde ve dini değerlere bağlılıkta aramaktadır iki-üç asırdır savrulan zavallı dünya insanı.

İşte bu noktada Diyanet’e çok büyük görev düşmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendi içinde özeleştiri yapıp Türkiye gündeminde neden daha güçlü temsil bulamadığını sorgulaması gerekmektedir. Bu noktada işin siyasi tarafına girmeden uzmanlık alanı dinin sosyal hayata etkileri olan biri olarak bazı önerilerde bulunmak istiyorum.

DİYANET’İN İTİBARINI ARTTIRMA ADINA ÖNERİLER

• Her sahada uzmanlaşmanın önem kazandığı günümüzde diyanet görevlileri de uzman olmalıdır. Bu nedenle Diyanet YÖK ile daha sıkı iş birliği halinde olmalı, din görevlisi yetiştirilirken gerekli olan kıstaslar ortak belirlenmelidir. Bir din görevlisi en azından ilahiyat mezunu olmalıdır ki; işinin ehli olabilsin.

• Toplum din görevlilerinin şahsında dini görmektedir. Bundan dolayı onların yaptıkları en küçük hatalar dine mal edilmektedir. Bu nedenle Din görevlileri yaşadıkları toplumsal hayattaki davranış ve uygulamalarında çok daha hassas olmalıdırlar.

• Din görevlileri memuriyet anlayışından sıyrılıp, topluma daha fazla faydalı olma mülahazasıyla, cemaatiyle farklı ortamlarda daha çok beraber olabilmelidir. 

• 2001 yılında Adapazarın’da kıldığım bir Cuma namazında, imam Cuma hutbedinde Abdullah İbn Cahş isimli sahabiden bahsederken ilkinde Bahş, ikincisinde Cahş, üçüncüsünde ise Kahş olarak okumuştu. Bu olayı hiç unutamam. Bu ve bunun gibi olayların önüne geçmek adına hutbeler ve vaazlar merkezden gelmemeli her bir din görevlisinden hutbeyi kendisinin hazırlaması istenmelidir.

• “Veren el alan elden üstündür.” Camiler toplum nazarında hep alan el olarak lanse edilmemelidir. Veren el olup dinin ve dinin temsilcisi olan bu kurumun itibarı artırılmalıdır. Bunu sağlamak için de caminin ihtiyaçları imam tarafından maddi durumu müsait cemaatten bazı kişilere gördürülse, hem o insanın sadaka-ı cariyede bulunmasına vesile olunacak hem de imam efendiler ezile büzüle her Cuma cemaatten para istemek zorunda kalmayacaklardır. Bunun neticesinde de gerektiğinde bir fakire de el uzatabilen camilerimizin itibarı toplum nezdinde yükselecektir.

• Şüpheli şeylerden uzak durma adına şeffaf olabilmek önemlidir. Şeffaflığa en çok dikkat etmesi gereken kurum da diyanet olduğu için Torpil ve Diyanet yan yana en son gelmesi gereken iki kelimedir. Diyanet’in kuruma eleman alırken mülakat yapması akıllara “acaba” sorusunu getirmektedir. Alacağı görevlinin Kur’an-ı Kerim’ini dinlemek için mülakat yapabilir ancak diğer mülakat konuları yazılı olmalı ve böylece objektif kriterlere bağlanmalıdır. 

• Allah, kendi adına çalışılan bir yeri zayi etmez. Yüce kitabında da “kişi için ancak çalıştığının karşılığı” olduğunu buyurmaktadır. Eğer Diyanet kendi içerisindeki problemleri halledebilirse, kendini aşan diğer problemler tabii mecrasında çözüme kavuşacak ve gerek toplum gerekse de devlet nezdinde layık olduğu itibara kavuşabilecektir.

Taha ÜNAL
Din Sosyolojisi Uzmanı
tahaunal80@gmail.com 

Kaynak: Samanyolu