A) Ahad Haber: Hadis Usulü Online Oku

42281


a) Ahad Haber:

 

Râvî sayısı bakımından mütevâtir derecesine
ulaşmamış hadîsler için kullanılan bir usûl-i hadîs ıstılahı.

Âhâd, lügatta, “bir” manasına gelen “ehad” ve “vâhid”
kelimelerinin çoğuludur. Matematikte birler hanesini ifade eder. Haber, herhangi
bir şey veya mesele ile ilgili olarak nakledilen bilgi anlamındadır. Hadîs
ilminde ise Hz. Peygamber’in kavlî, fiilî ve takrîrî sünnetlerinin sözle ifadesi
demek olan “hadîs” kelimesinin müterâdifi olarak kullanılır. Bazı âlimler, Hz.
Peygamber hakkındaki rivayetler için “hadîs”, Sahâbe ve Tâbiûn sözleri için de
“haber” tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu itibarla “âhâd hadîs” yerine
“âhâd haber” deyimi yaygınlaşmıştır.

Hz. Peygamber’den, Sahâbe’den ve Tâbiûn’dan
nakledilen haberler, onları rivayet edenlerin sayıları bakımından değişik
isimler almışlardır. Bir haber, ilk kaynağından itibaren her nesilde yalan üzere
birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir kalabalık tarafından rivayet edilmişse
buna “mütevâtir haber” denir. Eğer herhangi bir nesilde haberin râvî sayısı en
az üçe düşerse “meşhûr” veya “müstefiz”; ikiye düşerse “azîz”; bire düşerse “garîb”
veya “ferd” adını alır. Mütevâtir dışında kalan haber çeşitlerinin hepsine
birden “âhâd haber” denir.[1]

İlk asırlarda yalnız bir kişinin rivayet ettiği
hadisler hakkında “haber-i vâhid” tabiri kullanılıyordu. Nitekim İmâm Şafiî,
haber-i vâhidi, “Hz. Peygamber’e veya ondan sonraki bir şahsa ulaşıncaya kadar
bir kişinin bir kişiden rivayet ettiği haber” şeklinde tarif etmiştir.[2]
Ancak daha sonraki devirlerde bu tabir, iki, üç ve hatta daha çok kimsenin
birbirinden naklettikleri fakat mütevâtirin şartlarına hâiz olmayan bütün
haberler hakkında kullanılmıştır.[3]

Haber-i vâhidin kesin bilgi ifade edip-etmediği
ve buna bağlı olarak da onunla amel edilip-edilemeyeceği konusundaki görüşlere
gelince, şöyle özetlenebilir. İslâm âlimlerinin bir kısmı, râvileri âdil
(güvenilir) ve senedi Hz. Peygambere kadar muttasıl (kesiksiz) olan âhâd haberin
ilim yani kesin bilgi ifade ettiğini ve ameli gerektirdiğini kabul etmişlerdir.
Bazıları ise “zan ifade eder” demişlerdir. Zan ifade etmesi, râvilerinde yanılma
ihtimalinin bulunması dolayısıyladır.[4]

Âhâd haberler kesin bilgi vermezler. Gerekli
bilgilerin bulunması halinde bile sadece zan ve galip zan ifade ederler. Âhâd
haberler küfür ve iman konusunda delil olamazlar. Zira akîdeyi ilgilendiren bir
konudaki deliller zan ifade etmemelidirler. Akâid’te zan geçerli değildir. Âhâd
haberler fıkhi ve ahlâkî konularda amel edilen haberlerdir.

Âhâd haberlerin delil olamayacağını savunan
âlimler genellikle şu ayetleri delil göstermişlerdir:


“Bilmediğin şeyin peşine düşme.”

(el-İsrâ: 17/36) ve “Zan, hakdan hiçbir şey
ifade etmez.”
(en-Necm: 53/28). Ayrıca bu görüşü savunanlar ashâbın tek kişi
tarafından rivâyet edilen bir haber için genellikle şahid istediklerini ve bazı
sahâbelerin tek yoldan gelen haberle amel etmeyişlerini de ileri sürerler. Ama
genellikle âhâd yolla gelen haberler kabul edilmiş ve akîde dışındaki konularda
amelde delil sayılmışlardır.

Aralarında Ahmed b. Hanbel’in (241/855) de
bulunduğu bir grup, haber-i vâhidin kat’iyyet ifade ettiği görüşündedirler.[5]
İbn Hazm der ki: “Resulullah’a (s.a.s.) varıncaya kadar hep adil kimselerin
rivayet ettiği haber-i vâhid hem ilim hem de amel ifade eder.”[6]

İslâm âlimlerinin çoğuna göre âhâd haberler zan
ifade ettiğinden itikadî meselelerde tek başına huccet sayılmazlar. Zira
itikatta zannî olmayan kesin delîle itibar edilir. Mâmafih bu görüşte olmayan ve
akâîd meselelerinde de, sahîh olmak şartıyla mütevâtir âhâd farkı gözetmeksizin
bütün hadîsleri delîl olarak kabul eden âlimlerde mevcuttur. Ahmed b. Hanbel,
İbn Teymiyye, İbn Kayyim[7]
ve İmâm Eş’arî[8]
bu kanaattedirler.

Amelî konulara gelince; İslâm âlimlerinin genel
kanaatı bu çeşit haberlerin amelî ve ahlâkî konularda delil olması şeklindedir.
Ancak burada en önemli şart, haberin Hz. Peygamberden sudûr etmiş olduğunun ve
doğru nakledildiğinin tespitidir. Bunun için de, râvisi gereken şartlara haiz
olmalı, hadîs her türlü illet ve kusurdan uzak ve hadîs tenkidinin gerektirdiği
şartları kendinde toplamış bulunmalıdır.[9]
İmâm Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere fakihlerin çoğunluğu haber-i
vâhidin sıhhati hakkında, Hz. Peygamber’den itibaren güvenilir (sika) râvîler
tarafından rivayet edilmesinden başka bir şart aramamışlardır.[10]
İmam Mâlik ayrıca, Cumhûr’un ve Medînelilerin büyük ekseriyetinin haber-i vâhid
hilâfına hareket etmemiş olmalarını şart koşar.[11]
İmâm Ebû Hanîfe’nin haber-i vâhidleri kabulü için ileri sürdüğü şartların en
mühimleri şunlardır:


1.

Mütevâtir ve meşhûr sünnete aykırı olmaması.


2.

Kur’an-ı Kerim’in genel hükümlerine ve manası açık ayetlere aykırı olmaması.


3.

Herkesin bilmesi ve nakletmesi gereken konularda olmaması.


4.

Güvenilir râvîlere muhalefet edilmemiş olması.[12]

Ebû Hanîfe zamanında hadis uydurma hareketi
korkunç bir şekilde yayıldığı için o, haber-i vâhidlerle amel etme konusunda
ağır şartlar ileri sürmüş, pek titiz davranmış, haber-i vâhidlerin çoğunu
reddetmiş, kıyası birtakım hadîslere tercih etmiştir. O bunda mâzûrdur.[13]

Haber-i vâhidin dinde delil olarak kullanılıp
kullanılamayacağı hususundaki münakaşaların, Mu’tezilenin zuhuru ile ortaya
çıktığı göz önünde bulundurulursa, bu münakaşalarda söz konusu edilen haber
çeşidinin sadece bir kişinin haberi olduğunu, aziz ve meşhur denilen haber
çeşitlerini bu münakaşaların şümûlü içinde mütalâa etmemek gerektiğini kabul
etmek icap eder.[14]

Hz. Peygamber’den yapılan her rivayetin tevâtür
derecesine ulaşması elbette mümkün değildir. Ona nisbet edilen her haberi tenkid
süzgecinden geçirmeden kabul etmek ne kadar yanlış ise, râvîlerin hatası veya
yanılma ihtimali var diye hadîsleri reddetmek de o derece yanlıştır. Bu gerekçe
ile hadîsleri bütünüyle reddedenler sapıklığa hatta küfre düşerler. Sahîh
hadîsin şartlarını taşıyan âhâd haberler, sadece amelî ve ahlâkî konularda
değil, itikâdî konuların açıklanmasında da birer dînî delil sayılırlar.[15]



 




[1]

Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, 118.



[2]

eş-Şâfiî, er-Risâle, 160.



[3]

Talât Koçyiğit, Hadîs Istılahları, 22.



[4]

Talât Koçyiğit, Hadis Târihi, 183-189.



[5]

Âmid, el-İhkâm: 1/108.



[6]

İbn Hazm, el-İhkâm: 1/119.



[7]

Ali Osman Koçkuzu, İslâm Dininde Haber-i Vâhidin İtikâdî ve Teşriî Yönlerden
Yeri ve Değeri, 63.



[8]

Ebû Zehrâ, Târîhu’l-Mezâhibi’l İslâmiyye: 1/185.



[9]

Ali Osman Koçkuzu, İslâm Dininde Haber-i Vâhidin İtikâdî ve Teşriî Yönlerden
Yeri ve Değeri, 132.



[10]

Ebû Zehv, el-Hadîs ve’l-Muhaddisûn, 282.



[11]

Ebû Zehv, el-Hadîs ve’l-Muhaddisûn, 281.



[12]

Ebû Zehv, el-Hadîs ve’l-Muhaddisûn, 281-282.



[13]

Subhi es-Sâlih, Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, 266.



[14]

Talât Koçyiğit, Hadis Istılahları, 24.



[15]

Nuri Topaloğlu, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/53-54.