Osmanlıda dervişler, futbolcular kadar popülerdi

41280

1976’dan beri Bursa’da yaşıyor. Kendisi ile tasavvufun popüler hale gelmesinden cep telefonu ve bilgisayar kullanmamasına kadar birçok konuda sohbet ettik.

 

Günümüzde Mevlânâ’nın popülerleşmesinden ötürü tasavvufa da yöneliş var. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Bu ve benzer konular her asır gündemdedir. Yeni bir şey değil. Fakat Mevlânâ’nın dünya çapında özellikle ilgi görmesi verdiği mesajla ilgilidir. Kur’an-ı Kerim’de, insanlara hitap ederken üç farklı daire kullanılmaktadır. Birinci ve en geniş dairede “yâ eyyühe’n-nâs” ifadesi, yani ey insanlar. Bu nida 7 milyar insana hitap ediyor. “Ya ehle’l-kitâb” yani ey kitap ehli; genellikle Hıristiyan ve Yahudiler diyoruz. Üçüncü daire ise “yâ eyyühellezîne âmenû” yani ey iman edenler. Şimdi, eğer bir mutasavvıfın dikkatini bütün insanlık çekiyorsa buna birinci daireden bakmak gerek. Çünkü kimi çağırıyorsanız size o kulak verir. Kur’an ‘ey insanlar’ diyorsa birilerinin de ‘ne olursan ol gel’ demesi lazım. Bu çapta gönüllere ihtiyaç vardır.

Ama değişik yorumlar söz konusu Mevlevîlik ile ilgili…

Mevlânâ’yı kendi kafamıza göre bir yerlere taşımak tabii ki yanlıştır. Mesajını doğru anlamayanlar da var. Mesela Hıristiyan veya Budist olduğunu söyleyen Mevlevîler var. Bu, kendilerine göre bir yol ama Mevlânâ’nın istediği bu değil. Çağırdığı yer ‘bizim dergâh’. Büyüklerin ufku çok geniş, uzakları ve ufukları gördükleri için tam olarak anlaşılamamak biraz da kaderleridir.   

Kastettiğim biraz da süpermarket mistisizmi…

İnsanlar ihtiyaçlarını gidermek için bir şeyler arıyorlar. Aradığını bazen tam olarak bulamıyor, içindeki boşluğu tam dolduramıyorlar. Çağdaş insanların arayışları bunlar. Fakat rehber olacak kişiler de önemlidir. Yoksa Mevlânâ’yı anlar gibi oluruz ama bütünüyle kavrayamayız. Tasavvuf, insanın gönül dünyasına hitap ettiği için sağa sola çekilmeye de müsaittir. Problem biraz da buradan kaynaklanmaktadır. Onun için Mevlânâ şöyle buyuruyor: ‘Beni herkes kendine dost edindi fakat içimdeki sırları kimse araştırmadı.’

İslam tasavvufunu anlamak için neler gerekli?

İslam’ı anlamak gerek. Çünkü tasavvuf, İslam’ın bazı esaslarının yorumudur. Bir diğer ifadeyle İslam’ın kalp ve gönül merkezli yorumudur. Dünyada İslamlaşma hareketleri var. Ama ilk temas genellikle tarikatlarla olmaktadır, Kur’an ile değil. Fakat kişinin orada gördüğü İslam’ın bütünü değil, tasavvufî bir yorumun ‘mahallî’ bir uzantısı. Meşhur fil hikâyesinde olduğu gibi… Karanlık yerde file dokunanların fili tarifi gibi… Genel bir İslam kültürü edinmek lazım. Daire o zaman tamamlanır.

Dergâhların kapatılması, kültürümüze nasıl bir darbe vurdu?

Bu derin bir konu. Dergâhlar, tasavvufî hayatın kotarıldığı, böyle bir arayışın peşinde olanlara sunulduğu yerlerdir. Bu kurumlar kapandığı zaman büyük bir boşluk meydana geldi ve söz konusu boşluğu dolduracak başka bir ‘malzeme’ de yoktu. Bugün hâlâ bu boşluğu tartışıyoruz. Mesela cemevleri gündemde. Dergâhların boşluğu nedeniyle şu anda adı şeyh olan sahtekâr insanlardan geçilmiyor. Tasavvufî hayatın aksayan yönleri, problemli tarafları olabilir. Ama bunu kapatmak meseleyi çözmüyor. Yerine alternatif bir kurum koyamadık bugüne kadar. Problem gittikçe büyüyor. Çünkü bazı kurumlar, kuruluş kanunu çıkarmakla kurulamıyor, kapatma kanunu yayınlamakla kapatılamıyor.

Nasıl bir travma oluşturdu bu kapatma?

Bin yıllık bir gelenek vardı bu topraklarda. Ve bu gelenek, bir gecede yok sayıldı. Esas büyük travmayı o güzelim şeyh efendiler, gönül ustaları yaşadı. Bir gün önce toplumun en önünde bulunan bu insanlar, bir gecede kötü bir insan haline düştü. Bunların bir kısmı hayatlarını sefalet içinde tamamladı. En kötü kelimeler, en ağır ifadeler onlar için kullanıldı ve hâlâ kullanılıyor.

Gündemde cami-cemevi birlikteliği var. Nedir yorumunuz?

Türkiye’de birçok tartışma geleneksel rayından çıkarılarak tartışıldığı için kanaat belirtmek de zorlaşıyor. Bir insan kendisini Alevi olarak görüyor, Müslümanlığını öyle algılıyorsa bunu yumrukla halledecek değiliz. İnsanların kafasını karıştıran mesele şu: ‘Alevi’yim’ diyen insanların birçoğu cami-cemevi birlikteliğine de karşı çıkıyor. Alevilerin çeşitli grupları tarafından Prof. Dr. İzzettin Doğan için anormal şeyler söylendi. Cemevi müstakil bir müessese olarak gözükmüyorsa da bu topraklarda bir geçmişi var. Kendilerine göre İslam yorumlayanlar, bunu gönüllerine göre yaşayabilirler. Daha üst perdeden bakarsak din hürriyeti lazım. Sen bir devletsen ülkendeki Hıristiyan da, Yahudi de, Sünnî de, Alevi de ibadetini rahatça, gönül huzuruyla, senin kanatlarının altında yapmalı, yapabilmeli. Ama devlet, bu hürriyeti kendine göre zaman zaman daraltıyor, zaman zaman ‘benim istediğim kadar’ diyor.

‘Tasavvufta iyi bir rehber edinmek gerek.’ dediniz. Siz kimin tavassutu ile tasavvufa yöneldiniz?

Babamı (Kutuz Hoca diye bilinen Hafız Mehmet Kara) saymazsanız İstanbul İmam-Hatip Okulu’nda okurken Nurettin Topçu ile tanıştım. Dolayısıyla tasavvuf kültürü ile tanışmam Topçu merhumla başladı. Daha sonra Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’ne gittiğimde de Süleyman Uludağ hocam ile karşılaştık. Oradan yürüdük bugüne geldik.

İlk mürşidiniz Topçu diyebilir miyiz?   

Gayet tabii… Üçlü mürşit olarak anlatırım hep: Babam, Topçu, Süleyman Uludağ. Kafamın ve kalbimin sacayağı bunlardır.

Tasavvufta ‘akademik anlamda’ mertebe kat ettiniz…

1976’da asistanlık imtihanı oldu Bursa’da. O zaman hocam Süleyman Uludağ, burada idi. Bendeniz onun asistanı oldum. O zamandan beri bu işin içindeyiz. Tasavvufu anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz.

1976’dan beri Bursa’da mısınız peki?

Evet… 26 yaşımdan beri buradayım. Hiçbir yere ayrılmadım. Şimdilik de ayrılmayı düşünmüyorum.

Neyini merak ettiniz şehrin?

Bursa’nın tasavvuf tarihini yani ‘iç mimarisi’ni merak etmeye başladım. Bu şehirde yaşayan mutasavvıfların, burada yazılan eserlerin peşine düştüm. Hem tasavvuf tarihinin genel meselelerine yönelik çalışmalar yaptım hem mahallî diyebileceğimiz araştırmalar yapmaya çalıştım.

Kendimce kapitalizme kafa tutuyorum

Fotoğraf sevdanız ne zamana dayanıyor?

Epey eskidir. Ta imam-hatipe kadar iniyor. Yüksek tahsil döneminde makinemi aldım. 12 pozlu jübitel makinem var. Şu anda da dijital kullanmıyorum.

Neden?

‘Tab edilmeyen fotoğraf, fotoğraf değildir’ diye bir sloganım var. Pederle ilgili bir hatıram var, nakledeyim: Eski insanlar, fotoğrafı pek sevmezlerdi. Bizim peder de o nesilden, fotoğrafı israf olarak görürdü. Ama ben de çekmek istiyorum. Babam benim için ‘kumarcı’ diyordu, müsrif anlamında.

Neler çekiyorsunuz?

Değişik koleksiyonlarım var. Kitaplaştı ve sergisini yaptım: Minare fotoğrafları sergisi 20’ye yakın ülkeden yadigârları ihtiva ediyor. Mesela torunlarımla, ahşap mimarî ile ilgili özel arşivim var. Zengin bir portre arşivim de var. Yine imam-hatipten beri gazete kupürü toplamak âdetim var, o da devam ediyor.

Cep telefonu ve bilgisayar kullanmama nedeniniz nedir?

Kendime göre kapitalizme kafa tutuyorum. Modern aletlere karşı araba ve kredi kartı da dâhil uzak duruyorum. Bu tavrıma ‘sinek vızıltısı’ diyenler de var, olsun. Bir evde beş kişi var, beşinin de cep telefonu var. Ne oluyoruz? Onun için şöyle bir formül ürettim: Son modeli çıkınca bir araba, bir cep telefonu, bir bilgisayar alacağım. Bununla israfa, tüketim fetişizmine işaret etmek istiyorum. Bu gidiş nereye? Efendim internette dünya kadar bilgi varmış. Eyvallah da sonu ne? Hikmeti kim nerede bulacak? Mesele budur. Bilgi yığını ne işe yarar? Yoksa alet kullanmamayı tabu haline getirmiyorum. Bir cümle daha ilave edelim, reklamlar ihtiyaç olmayan şeyleri ihtiyaç haline getirmektedirler.

Ebced hesabıyla tarih düşürme gibi bir âdetiniz de var…

Malum, bu bir gelenek… Talebelik yıllarımda başlayan bir sevda bu… Babamın yanında hafızlık yaparken masasında ‘Ebcet’ isimli bir kitap vardı. O zamanlardan kalma. Halen de bu işi sürdürüyorum. Benim tarih düşürmem eskilere baktığımızda çocuk oyuncağı. Pek yapan olmayınca ‘Abdurrahman Çelebi’ meselesi yani.

Futbolla alâkanız nasıl?

İmam-hatip 1. sınıfta vardı. O zaman top oynardık. İlk sene hemen her hafta sonu maça gittik Ankara’da. Evde halamın kızı Hanife abla ve ben Fenerbahçeliydik. Halamın oğulları Nazım ve Muzaffer ağabeyler Galatasaraylı idi. 1964 yılının Fener’inin 11’ini sayabilirim.

Hâlâ mı?

Hazım, Atilla, İsmail, Şeref, Osman, Ali İhsan, Ogün, Nedim, Şenol, Birol, Aydın. Ama bir yıl sonra İstanbul’a gidince dedim bu işin sonu yok, rölantiye aldık. Soranlara ‘Yüzde 50 Fenerbahçe, yüzde 25 Rizespor, yüzde 25 Bursasporluyum.’ diyorum. Talebelerime, Osmanlı toplumunda tasavvufun yaygınlığını anlatırken spordan örnek veriyorum: Dervişler, futbolcular kadar popülerdi. Bu kadar günlük hayatın içindeydiler. Bugün nasıl herkesin belli bir spor kültürü varsa, o gün de herkesin tekke kültürü vardı.

SAMET ALTINTAŞ

Zaman Gazetesi