Hz. Davud (a.s.) Hayatı Kıssası
Allah’ın emriyle Samuel (a.s.) tarafından İsrailoğulları’nm başına hükümdar/komutan tayin edilen Tâlüt, Allah yolunda cihad için hazırladığı büyük ordusunun başına geçtiğinde, askerlerine moral vermek maksadıyla cihadın faziletinden bahsettiği konuşmalar yaptı. Rivayete göre, tâbut geri geldiği için zaferden ümitlenmişler ve orduya büyük bir katılım olmuştu. Ardından ordusuna hareket emrini verip uzun bir mesafe katetti. Ancak o, düşmanla karşılaşmadan önce, vereceği emirlere itaat hususunda askerlerini bir denemeye tâbi tutmak istedi. Yorgun düşen askerlerinin susuzluk çektikleri bir sırada, onlara az sonra yollarının üzerindeki bir ırmakla imtihan edileceklerini haber verip, imtihan kurallarını ve neticesini açıkladı. Kur’ân-ı Ke-rim’de Allah tarafından konulduğu bildirilen bu imtihana göre, bahsedilen nehirden[11] su içmelerini yasakladığını; bununla birlikte, nehrin suyundan bir avuç alıp içmenin mubah kılındığını; ancak bundan fazla su içenlerin, verdiği emre itaatsizlikleri yüzünden kendisinin askeri olmaktan çıkacaklarını söyledi. Irmağa varıldığında, onun bu kesin talimatına rağmen, askerin ekseriyeti, oradan kana kana su içtiler. Askerlerin ancak küçük bir kısmı Tâlût’un sözünü dinledi; onlardan bâzıları hiç su içmemiş, bâzıları da bir avuç suyla yetinmiş, buna rağmen Allah’ın lütfuyla suya kanmışlardı. Kendisine bağlı kalarak imtihanı kazanmış olan bu grupla cepheye doğru giden Tâlut, düşmana yaklaşıldığında, yeni bir itiraz ile karşılaştı. Düşman ordusunun kalabalık olduğu öğrenilince, yanında kalanların bir kısmı da, ordudan ayrılmak için bahane aramaya başlamıştı. İtirazcılar, bu kadar küçük bir orduyla Câlût’un kalabalık ordusuna güç yetiremeyeçeklerini söylediler. Samîmi bir şekilde inanmış olanlar ise düşmanın çokluğuna aldırmadılar. Allah’ın kendilerine yardım edeceğine inanmanın rahatlığı içinde Tâlut’a bağlı kaldılar ve şöyle dediler: “Nice az sayıdaki askerî birlik, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki birliği yenmiştir. Zira Allah, güçlüklere karşı sabredenlerle beraberdir.” Kur’ân-ı Kerim, Tâlût’un askerlerinin bu durumunu şöyle açıklamıştır:
“Tâlut, ordusuyla birlikte ayrıldıktan sonra, askerlerine şu açıklamayı yaptı: ‘Doğrusu Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. O ırmağın suyundan içenler benden değildir. Irmağın suyuna dokunmayanlar ise bendendir, elleriyle sâdece bir avuç içenler de affedilecektir.’ Onlardan pek azı hariç, sudan içtiler. Tâlut ve inananlar ırmağı geçince, bâzıları, ‘Bugün Câlut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yok.’ dediler.[12] Allah’a kavuşacaklarına inananlar ise, ‘Nice sayısı az topluluklar, sayısı çok topluluklara Allah’ın izniyle galip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir dediler.”[13]
Tabî tutuldukları imtihanı başararak Tâlût’tan ayrılmayan askerlerin oluşturduğu küçük ordu, zafere inanmış bir halde, düşman karşısında cesaret, sabır ve zafer vermesi İçin Allah’tan yardım dileyerek yoluna devam etti. Bu inanmışlar ordusu, ya-; pılan savaşta, Cenab-ı Hakk’m yardımıyla, kendisinden kat kat fazla olan Câlût ordusuna karşı kesin bir zafer kazandı. Bu savaş esnasında Tâlût’un ordusunda bir nefer olarak bulunan Hz. Dâvud (a.s.), düşman ordusunun başkomutanı Kral Câlût’u öldürmüştü. Allah Teâlâ, Tâlût’tan sonra hükümdarlığı ve Samuel’ den sonra da peygamberliği ona verdi. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır:
“Calui ve ordusuna karşı çıktıklarında, ‘Rabbimiz! Bize sabır ver, sebatımızı artır, inkâr eden millete karşı bize yardım et!’ dediler. Onları Allah’ın İzniyle bozguna uğrattılar. Davut, Câlüt’u Öldürdü. Allah, Davud’a saltanat ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti. Allah’ın insanları birbiriyle savması olmasaydı, yeryüzünün düzeni bozulurdu. Fakat Allah âlemlere lütufkârdır.”[14]
Hz. Dâvud (a.s.), Amâlika hükümdarını öldürmesinden sonra meşhur oldu. Bu olaydan bir süre sonra, âyette geçtiği gibi, Cenab-ı Hak, kendisine hükümdarlık ve peygamberlik verdi. Beytüllahm’de yaşayan Yuda kabilesine mensup sıradan bir genç iken, bundan sonra, şöhreti kısa sürede yayıldı. İsrailoğullan, onun sayesinde yeni başarılar kazanmaya başladılar. [15]
E. Hz. Dâvud (A.S.)’ın Hükümdarlığı
Hz. Dâvud (a.s.), Yahuda b. Yakub soyundan, Beytüllahim’ de oturan îşâ (Yesse) b. Obad’in oğludur. Rivayete göre, İsrailoğullan, Tâlût’un ölümünden sonra, hazinelerin anahtarlarını ona vererek onu hükümdar yapmışlardır. Hükümdar olmasının ardından Allah, ona peygamberlik de vermiş ve kendisine Zebur’u vahyetmiştir. Ayrıca, demiri onun için yumuşatarak, zırh sanatını ilk defa ona öğretmiştir. Ona benzeri görülmemiş güzellikte bir ses vermiş, dağlar ve kuşların onunla birlikte teşbihte bulunmasını lütfetmiştir.[16]
Hz. Dâvud (a.s.)’m ismi, Kur’ân-ı Kerim’de 16 defa geçer. Kur’ân, bu âyetlerde, onun hükümdarlığı, peygamberliği, başından geçen önemli olaylar ve kendisine has bâzı özellikler hakkında bilgi vermiştir.[17] Cenab-ı Hak, Hz. Dâvud (a.s.)’a, hem hükümdarlık hem de peygamberlik verdiğini birkaç yerde bildirmiştir. Bu âyetlerde, ona güçlü bir saltanat yanında, iyi bir idarecinin muhtaç olduğu hakkı bâtıldan ayırma ve âdil davranma kabiliyetinin verildiği bildirilmiş, ondan insanlar arasında âdil davranması, bu hususta hiç bir şekilde arzularına kapılmaması istenmiştir. Arzu ve hevese göre hüküm vermenin idareciyi haktan saptıracağı; bu şekilde davranarak Allah’ı unutup O’nun yolundan ayrılanların âhirette şiddetle cezalandırılacağı vurgulanmıştır:
“Davud’un hem hükümranlığını kuvvetlendirmiş, hem de kendisine hikmet ve hakkı bâtıldan ayırdetme kabiliyeti vermiştik.”[18]
“O zaman biz, ona şöyle vahyetmiştik: ‘Ey Davudi Seni şüphesiz yeryüzünde halifemiz kıldık, o halde insanlar arasında adaletle hükmet! Sakın keyfe uyma ki, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.”[19]
Tevrat’ta Hz. Davud (a.s.)’ın, Tâlût’un ölümünden sonra Hebron’da Yahuda boyu tarafından kral seçildiği bildirilmektedir. Aynı sırada Yeruşalim’de ise Tâlût’un oğlu îş-boşet krallığa getirilmişti. Bu iki başlılık İş-Boşet’in öldürülmesine kadar devam etti. Onun Ölümünden sonra ülkenin tek kralı olan Hz. Dâvud (a.s.), 40 yıl devam eden saltanatının 7 yıl 7 ayını Hebron’ da geri kalanını ise İsrail kralı olarak Yeruşalim/Kudüs’de geçirdi.[20]
Güçlü bir ordu kuran Hz. Dâvud (a.s.), Kudüs’ü başkent yaptı. Devlet işlerini tanzim etti, göçebe halkını yerleşik medeniyete geçirdi, onun liderliğinde ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat kıyılarına uzanan Müslüman bir devlet kurulmuş, vâdedilen bölge İsrailoğulları’nm hâkimiyetine geçmiş oldu.[21]
F. Peygamberliği Ve Kendisine Zebur’un Verilmesi
İsrailoğulları peygamberlerinden kendisine kitap verilen i-kinci peygamber Hz. Dâvud (a.s.)’dir. Onun şahsında peygamberlik ile hükümdarlığı birleştiren Yüce Allah, ona dört ilâhî kitaptan biri olan Zebur’u vahyetmiştir. Onun peygamberliği ve kendisine Zebur’un verilmesiyle ilgili âyetlerde şöyle denilmektedir:
“Biz, İbrahim’e, îshak’ı ve Yakub’u bahşettik. Ve hepsini doğru yola sevk ettik. Daha önce Nuh’u ve soyundan olan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyüb’u, Yusufu, Musa’yı ve Harun’u da doğru yola sevk etmiştik. İşte biz, iyilikte bulunanları böyle mükâ-fatlandırırız.”[22]
“Gerçekten biz, Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, ‘Bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan- Allah’a hamdolsun!’ dediler.[23]
“Şüphesiz ki biz, Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyüb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyettik. Davud’a Zebur’u verdik.”[24]
“Rabbin, göklerde ve yerdeki varlıkları çok iyi bilir. Şüphesiz ki biz, peygamberlerin bir kısmım, diğerlerinden üstün kıldık. Davud’a da Zebur’u verdik.”[25]
Orijinali mevcut olmayan Zebur’un, hikmet vaaz ve dualardan ibaret olduğu tahmin edilmektedir. Nitekim Kurtubî, şöyle demiştir: “Zebur, yüz elli sûredir ve içinde hiç bir hüküm yoktur. İçindekilerin tamamı, hikmetler, vaazlar ve Allah Teâlâ’ya hamd, O’nu teşbih ve medihten ibarettir.”[26]
G. Hz. Davud (A.S.)’ın Baktığı Bâzı Dâvalar
1. Başkasının Ekinini Yiyen Koyun Sürüsü
Hz. Dâvud (a.s.), bir peygamber ve bir hükümdar olarak dâvalara bizzat kendisi bakardı. Kur’ân-ı Kerim, ona arz edilen dâvalardan ikisi hakkında bilgi vermiştir. Bunlardan biri, çoban-sız- bir koyun sürüsünün geceleyin bir ekini tahrip etmesiyle ilgilidir. Bu koyun sürüsü, bir gece çobansız kalmış, başkasına âit ekili bir tarlaya girerek ekini yemişti. Ekin sahibi, Hz. Dâvud (a.s.)’a gelerek sürü sahibinden davacı oldu. İki tarafı dinleyen Hz. Dâvud (a.s.), koyunların değerinin yenilmiş ekin mahsulünün değerine denk olduğunu düşünerek koyun sürüsünün ekin sahibine verilmesine hükmetmişti. Onun huzurundan çıkan dâvâcı ve dâvâlı, Onun verdiği karan, dışarıda bekleyen oğlu Hz. Süleyman (a.s.)’a anlattılar. Onları dinledikten sonra meseleyi değerlendiren Hz. Süleyman (a.s.), daha isabetli bir çözüm bulduğunu düşünerek hemen babasının yanma girdi. Ona, aynı zamanda verdiği karar sonucu zor duruma düşen dâvâlıyı da memnun edecek ve neticede her ikisinin de yararına olacak bir çözüm bulduğunu söyledi. Babası çözümünü açıklamasını isteyince, görüşünü şöyle bildirdi: