Duanın Usul ve Adabı
فَادْعُوا الٰهّلَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
“Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah’a hâlis
kılarak O’na dua edin” (Mü’min, 40/14) anlamındaki ayetler ile
(bk. Yunus, 10/22; Ankebût, 29/65; Lokman, 31/32)
وَاعْلَمُوا أَنَّ الٰهّلَ لاَ يَسْتَجِيبُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ
“Biliniz ki, Allah gafil bir kalpten gelen duayı kabul etmez”
(Tirmizî, De’avât, 66) anlamındaki hadis, duanın ihlâslı ve
şuurlu yapılması gerektiğini ifade etmektedir.
7. Kabul Olacağına İnanılarak Dua Edilmeli
Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri “semî’u’d-dua
(duaları işiten / kabul eden)”dir. (Âl-i İmrân, 3/38) Bu itibarla
mü’min dualarını Allah’ın kabul edeceğine inanarak yapmalıdır.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.);
اُدْعُوا الٰهّلَ وَأَنْتُمْ مُوقِنُونَ بِالْإِجَابَةِ
“Kabul edileceğine kesin bir şekilde inanarak Allah’a dua
edin” (Tirmizî, De’avât, 66; bk. Hâkim, De’avât, I, 493) tavsiyesinde bulunmuş
ve;
إِذَا دَعَا أَحَدُكُمْ فَلْيَعْزِمِ الْمَسْأَلَةَ وَلاَ يَقُولَنَّ اَللّٰهُمَّ إِنْ شِئْتَ
فَأَعْطِنِى فَإِنَّهُ لَا مُسْتَكْرِهَ لَهُ
“Dua ettiğiniz zaman, isteğinizi kesin olarak isteyin.
‘Allah’ım! Dilersen bana ver’ demeyiniz. Çünkü Allah’ı zorlayacak
herhangi bir güç yoktur.” (Buharî, De’avât, 21; Müslim, Zikir, 7; İbn
Hıbbân, Ed’ıye, No: 977)
لَايَقُولَنَّ أَحَدُكُمْ اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِي إِنْ شِئْتَ اَللّٰهُمَّ ارْحَمْنِي إِنْ شِئْتَ
لِيَعْزِمِ الْمَسْأَلَةَ فَإِنَّهُ لَا مُكْرِهَ لَهُ
“Biriniz, ‘Allah’ım! Dilersen beni bağışla’, ‘Allah’ım! Dilersen
bana merhamet et’ diye dua etmesin. İsteğini kesin olarak
istesin. Çünkü O’na engel olacak hiç kimse yoktur.” (Ebû Davud,
Salât, 358) buyurmuştur.
Bu hadisler, duanın kabul olacağına inanarak yapılması
gerektiğini ifade etmektedir.
8. Kısık Bir Sesle ve Yalvararak Dua Edilmeli
Bağırıp çağırarak, yüksek ses ve riya ile değil yalvararak
ve kısık bir sesle dua edilmesi, Allah ve peygamberin
emridir:
اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
“Rabbinize yalvararak ve içten dua edin. Çünkü O, haddi
aşanları sevmez.” (A’râf, 7/55)
وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعًا وَخِيفَةً وَدُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ
بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ وَلَا تَكُنْ مِنَ الْغَافِلِينَ
“Rabbini, içinden, yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan
bir sesle sabah akşam an, gâfillerden olma.” (A’râf, 7/205)
وَلاَ تَجْهَرْ بِصَلاَتِكَ وَلاَ تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَ ذٰلِكَ سَبِيلًا
“Duanda pek bağırma, pek de sesini gizleme, bu ikisinin
arasında bir yol tut.” (İsrâ, 17/110)
Hz. Âişe validemiz, bu ayetin, dua hakkında indiğini
söylemiştir. (Buhârî, De’avât, 16) Sahabeden Ebû Musa el-Eş’arî
der ki: Allah Resûlü ile birlikte bulunduğumuz bir seferde,
tepelere çıktıkça, derelere indikçe yüksek sesle tekbir ve
tehlîl getiriyorduk. Bunun üzerine Hz. Peygamber;
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِرْبَعُوا عَلٰى أَنْفُسِكُمْ فَإِنَّكُمْ لَا تَدْعُونَ أَصَمَّ
وَلَاغَائِبًا إِنَّكُمْ تَدْعُونَ سَمِيعًا قَرِيبًا وَهُوَ مَعَكُمْ
“Ey İnsanlar! Kendinizi yormayınız. Çünkü sizler sağır
ve uzaktaki birine değil, her an sizinle olan, her şeyi duyan
Allah’a dua ediyorsunuz” buyurarak bizi uyardı. (Buhârî,
Cihâd,131; Müslim, Zikir, 44, Dua, 44) Hasan el-Basrî,
دَعْوَةٌ فِي السِّرِّ تَعْدِلُ سَبْعِينَ دَعْوَةً فِي الْعَلَنِيَّةِ
“İçten gizlice yapılan dua açıktan yapılan 70 duaya denktir”
demiştir. (Abdürrazzak, Dua, No:19645)
Yüksek sesle bağırarak dua etmek adaba da uygun değildir.
Çünkü,
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ
“Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4;
bk. Mücâdele, 58/7; Şu’arâ, 26/62) anlamındaki ayet ile;
اَنَا مَعَ عَبْدِي اِذَا هُوَ ذَكَرَنِي وَ تَحَرَّكَتْ بِي شَفَتَاهُ
“Beni zikrettiği ve dudaklarını benim için hareket ettirdiği
zaman ben kulumla beraberim.” (Hâkim, De’avât, I, 496)
وَاَنَا مَعَهُ اِذَا دَعَانِي
“Bana dua ettiği zaman ben onunla beraberim” (Müslim, Zikir,
19) anlamındaki kutsî hadislerde beyan edildiği gibi biz
nerede olursak olalım Allah bizimle beraberdir. Allah, bizim
kısık sesle bile olsa yaptığımız duaları duyar, hatta;
وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرٖيدِ
“Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16) anlamındaki
ayette bildirildiği gibi O, bize bizden, şah damarımızdan
da yakındır. Yüce Allah, Zekeriya peygamberin,
اِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا
“Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı” (Meryem, 19/3)
şeklinde dua ettiğini bildirerek bize nasıl dua edeceğimizi
haber vermektedir. Bu itibarla, duada bağırıp çağırmak,
süslü olsun ve beğenilsin diye yapmacık hareketlerde bulunmak
doğru değildir.
Duayı sessizce ve yalvararak yapmak, ihlasın gereğidir.
Yüksek sesle yapılan duaya, riya karışabilir. Bu sebeple
Hanefî bilginler, namazda Fatiha sonunda “âmin” kelimesini
sessiz söylemenin daha fazîletli olduğu içtihadında bulunmuşlardır.
Dualar, ibadet şuuruyla, dinî vakar ve ölçülere uygun
olarak yapılmalıdır. Gösterişe düşkün, dinî şuurdan mahrum
birtakım kişileri memnun etmek için, mana yavanlığı
taşıyan, tumturaklı ifadelerle hüner göstermeye girişmek,
duanın amacına ve ruhuna aykırıdır. Kur’ân ve Sünnet’te
yer alan dualar, kapsamlı ve veciz sözler tercih edilmeli, tekellüf,
kafiye ve seci yapmaktan kaçınılmalıdır:
كَانَ رَسُولُ الّٰهلِ صَلَّى الٰهّلُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَسْتَحِبُّ الْجَوَامِعَ مِنَ الدُّعَاءِ
وَيَدَعُ مَا سِوَى ذٰلِكَ
“Allah’ın Resûlü (s.a.s.), dualarda veciz ve kapsamlı sözler
ile dua etmeyi tercih eder, bunların dışındakileri terk ederdi.”
(Ebû Davud, Salât, 358) Hz. Âişe validemiz;
وَاجْتَنِبِ السَّجْعَ فِي الدُّعَاءِ
“Secili / kafiyeli sözlerle dua etmekten sakın” demiş, ashap
ve peygamberin bunu kerih gördüğünü bildirmiştir. (İbn
Hıbbân, Ed’ıye, No: 979; bk. Buhârî, Dua, 19)
9. Israrla Dua Edilmeli
Mü’min, yüce Allah’tan isteğinde ısrarlı olmalı, isteğim
yerine gelmedi diye duadan vazgeçmemelidir. Sahabeden
Abdullah ibn Mes’ûd, Peygamberimiz (s.a.s.)’in;
كَانَ إِذَا دَعَا دَعَا ثَ ثَالًا وَإِذَا سَأَلَ سَأَلَ ثَ ثَالًا
“Dua ettiği zaman üç sefer tekrar eder ve bir şey istediği
zaman yine üç sefer tekrar ederdi.” demiştir. (Müslim, Cihâd, 107)
Peygamberimiz,
اِنَّ الٰهّلَ لَيُحِبُّ الْمُلِحِّينَ فِي الدُّعَاءِ
“Şüphesiz ki Allah, ısrarla dua edenleri sever” (Beyhakî, Şu’abü’lîmân,
er-Ricâ Minallah, No: 1108) anlamındaki sözleri ile ısrarla dua
edeni Allah’ın sevdiğini bildirmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.);
يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَالَمْ يَعْجِلْ يَقُولُ قَدْ دَعَوْتُ رَبِّى فَلَمْ
يُسْتَجَبْ لِى
“Rabbime dua ettim de kabul edilmedi, diyerek acele etmediğiniz
sürece Allah dualarınızı kabul eder.” (Buhârî, De’avât, 22;
Müslim, Zikir, 92) anlamındaki hadisi ile ısrarla dua edilmesini
tavsiye etmiş ve;
ماَ مِنْ عَبْدٍ يَرْفَعُ يَدَيْهِ حَتَّى يَبْدُو إِبْطَهُ يَسْأَلُ الٰهّلَ مَسْأَلَةً إِلَّا آتَاهَا
إِيَّاهُ مَا لَمْ يَعْجِلْ قَالُوا يَا رَسُولَ الٰهّلِ كَيْفَ عَجَلَتُهُ؟ قَالَ يَقُولُ قَدْ
سَأَلْتُ وَسَأَلْتُ وَلَمْ أُعْطَ شَيْئًا
“Koltuk altları gözükecek kadar ellerini kaldırıp dua eden
hiçbir kul yoktur ki acele etmediği sürece Allah ona istediğini
vermiş olmasın” buyurmuş, ashabın, “Ey Allah’ın elçisi! Duanın
acelesi nasıl olur?” şeklindeki sorusuna, “İstedim, istedim
de Allah hiçbir şey vermedi demektir” diye cevap vermiştir.
(Tirmizî, De’avât, 133)
Sahabeden Ebû’d-Derdâ;
مَنْ يُكْثِرُ الدُّعَاءَ يُوشِكُ اَنْ يُسْتَجَابَ لَهُ
“Kim çok dua ederse, onun duası daha çok kabul olur” (Abdürrazzak,
Dua, No: 19644) demiştir.
Dua ettikten sonra sonucu Allah’a havale etmek gerekir.
Allah, kulunun istediğini hemen verebileceği gibi, daha
sonra da verebilir veya kulun isteği, kendisi için hayırlı değildir,
ona daha hayırlı olanı verir veya mükâfatını ahirete
bırakır. (Tirmizî, De’avât, 133)
10. Ümit ve Korku İçinde Dua Edilmeli
İnsan, dua ederken, Allah’a karşı saygı ve azabından
korku içinde bulunmalı, aynı zamanda istekli ve ümitli olmalıdır.
Yüce Allah;
وَادْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا إِنَّ رَحْمَتَ الٰهّلِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ
“Korkarak ve umarak O’na dua edin. Muhakkak ki Allâh’ın
rahmeti, sözünü ve işini en iyi bir şekilde yapan mü’minlere
yakındır” (A’râf, 7/56) buyurmakta, ümit ve korku içinde dua
edenleri övmektedir:
تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا
رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
“Onlar (mü’minler); yanları yataklardan uzaklaşırlar (gece
kalkarlar), korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine
verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar.” (Secde, 32/16)
Bu ayette, kendilerine Allah’ın ayetleri hatırlatıldığı zaman
derhal boyun eğen, secdeye kapanan, Allah’a hamd
eden, O’nu noksan sıfatlarından tenzih eden ve asla kibirlenmeyen
mü’minlerin, gece kalkıp korku ve ümit ile dua
ettikleri (Secde, 32/15) bildirilerek övülmektedir.
اِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِى الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا وَكَانُوا
لَنَا خَاشِعٖينَ
“Onlar (Zekeriya ve Yahya peygamberler); gerçekten
hayır işlerinde yarışırlar, (rahmetimizi) umarak ve (azabımızdan)
korkarak bize dua ederlerdi. Onlar bize derin saygı
duyan kimselerdi.” (Enbiyâ, 21/90)
Bu ayette iki seçkin peygamberin, Allah’ın rahmetini
umarak ve azabından da korkarak dua etmeleri övülmektedir.
Mü’minlerin bu şekilde dua etmelerine de işaret edilmektedir.
Zikrettiğimiz üç ayette dua ederken insanın içinde bulunması
gereken tavrı ifade eden dört kavram dikkati çekmektedir:
“Havf ”, “tama’ “, “rağab” ve “raheb”.
“Havf”, “bilinen veya hissedilen bir işaretten dolayı
irkilmek, bir tehlike karşısında ne olacağı endişesi içinde
olmak” (Râğıb, s.161), “gelecekte hoşlanmadığı bir şeyle karşılaşma
düşüncesiyle kalbin yanıp üzülmesi” demektir. (Gazâlî,
IV, 286) Dua ederken korkmaktan maksat ise; günahından
dolayı istediği şeyi hak etmeme düşüncesiyle duanın kabul
edilmemesi endişesini taşımaktır. (Beydâvî, II, 569)
“Tama’”; Allah’ın lütfu, ihsanı ve merhametinin çokluğu
sebebiyle duanın kabul edileceğini ummak, istediğinin
verileceğinden ümitvâr olmaktır. (Beydâvî, II, 569)
“Rağab”; yaptığı duanın kabul edileceğini, isteğinin
verileceğini kuvvetle ümit etmek ve Allah’a yönelmek demektir.
(Beydâvî, IV, 277)
“Raheb”; günahları sebebiyle ilâhî azaptan ve duasının
reddedilmesinden korkmak demektir. (Beydâvî, IV, 277)
Rağab ve raheb ile havf ve tama’ aynı anlamı ifade eder.
(Nesefî, IV, 277)
Bu dört kavram; her iş ve görevde olduğu gibi dua
ederken de mü’minin korku ile ümit arasında bulunması
(beyne’l-havfi ve’r-recâ) gerektiğini ifade etmektedir.
Ayrıca birinci ayette dua eden kimsenin “muhsin”, ikinci
ayette Allah’ın verdiği rızıktan infak eden, üçüncü ayette
ise Allah’a saygı gösteren ve boyun eğen (hâşi’) olması gerektiğine
de vurgu yapılmaktadır.
Mü’min, ilâhî azaptan korku içinde bulunmakla birlikte
yaptığı duayı Allah’ın kabul edeceği inancı ve düşüncesini
taşımalıdır. Çünkü yüce Allah, Kur’ân’da,
رَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ
“Rahmetim her şeyi kaplamıştır” (A’râf, 7/156), bir kutsî hadiste
ise,
سَبَقَتْ رَحْمَتِي غَضَبِي
“Rahmetim gazabımı geçmiştir” buyurmuştur. (Beyhakî,
Şu’abü’l-îmân, er-Ricâ Minallah, No: 1037)
Peygamberimiz (s.a.s.), mü’minlerin Allah hakkında iyi
zanda bulunmalarını tavsiye etmiştir:
يَااَيُّهَا النَّاسُ اَحْسِنوُا الظَّنَّ بِرَبِّ الْعَالَمٖينَ فَاِنَّ الرَّبَّ عِنْدَ ظَنِّ
عبَدْهِِ
“Ey insanlar! Âlemlerin Rabbi hakkında iyi zanda bulunun,
çünkü Rab, kulunun zannı üzeredir.” (Beyhakî, Şu’abü’l-îmân,
er-Ricâ Minallah, No: 1012) Bir kutsi hadiste yüce Allah;
اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي وَ اَنَا مَعَهُ اِذَا دَعَانِي
“Ben, kulumun bana olan zannı üzereyim ve beni andığı
zaman ben onunla beraberim” (Müslim, Zikir, 19) buyurmaktadır.
Çünkü Peygamberimizin beyanı ile;
حُسْنُ الظَنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ
“İyi zanda bulunmak, ibadetin güzelliğindendir.” (Beyhakî,
Şu’abü’l-İmân, er-Ricâ Minallah, No: 1018)
Bu itibarla mü’min dua ettiği zaman, Allah’ın duasını
kabul edeceğini ve isteğini yerine getireceğini düşünmeli
ve inanmalıdır.
11. Meşru Şeyler İstenmeli, Ölçülü Olunmalı, Aşırı
Gidilmemeli
İşlenmesi ve istenmesi dinimizce günah sayılan konularda
dua edilmemelidir. Çünkü bu tür dualar kabule şayan
olmaz. Peygamberimiz (s.a.s.), şöyle buyurmuştur:
لاَيَزَالُ يُسْتَجَابُ لِلْعَبْدِ مَالَمْ يَدْعُ بِإِثْمٍ أَوْ قَطِيعَةِ رَحْمٍ
“Kul, günah talep etmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını
istemedikçe duası icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam
eder.” (Müslim, Zikir, 25; bk. İbn Hıbbân, Ed’ıye, No:881, 976)
Dinin haram kıldığı ve yapılması günah olan şeylerin
elde edilmesini istemek, Allah’a saygısızlıktır. Allah’ın bizden
yapılmamasını istediği şeyi Allah’tan istemek edep dışına
çıkmak, haddi aşmaktır. Allah, aşırı gidenleri ve haddi
aşanları sevmez (Bakara, 2/190). Resûlullah (s.a.s.), buyurmuştur
ki:
سَيَكُونُ قَوْمٌ يَعْتَدُونَ فِي الدُّعَاءِ فَإِيَّاكَ أَنْ تَكُونَ مِنْهُمْ
“Bazı toplumlar duada aşırı gidecekler / sınırı aşacaklardır,
siz onlardan olmaktan sakının.” (Ebû Davud, Salât, 358)
Duada haddi aşmak; duanın usul ve adabına uymamak,
istenmeyecek şeyleri istemek, dînen haram ve yasak
olan şeyleri istemek, haram konusunda meselâ oynayacağı
kumarda, yapacağı hırsızlıkta, işleyeceği cinayette veya
herhangi bir kötülükte Allah’ın yardım etmesini istemek,
yüksek sesle, bağıra bağıra dua etmek veya tekellüfte bulunmak
şeklinde sözde olur veya insanlara zarar vermeyi ve
kıtlık olmasını istemek gibi meşru olmayan şeyler için dua
etmek veya sebeplere yapışmadan zafer kazanmayı veya
çalışmadan zengin olmayı istemek veya günah işlemeye
ısrarla devam ettiği hâlde Allah’tan isteklerde bulunmak
gibi duanın içeriğinde olur. Hem söz hem de içerikte haddi
aşmak dua adabına uygun değildir, duanın kabul edilmemesinin
sebebidir.
12. Sadece Sıkıntılı Zamanlarda Değil, Her Zaman
Dua Edilmeli
Her insan bir derde, bir sıkıntıya, bir belaya uğradığı
zaman Allah’a sığınır, O’na dua eder. Böyle sıkıntılı zamanlarda
gönüller bütünüyle Allah’a açılır, samimiyetle ve
candan dua edilir. Allah da bu duaları kabul eder. Nitekim
bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s);
ثِنْتَانِ لاَتُرَدَّانِ أَوْ قَلَّمَا تُرَدَّانِ الدُّعَاءُ عِنْدَ النِّدَاءِ وَعِنْدَ الْبَأْسِ
“İki dua reddedilmez veya reddedilmesi çok nadir olur:
(Bunlar) ezan okunduğu esnada ve sıkıntı zamanlarında yapılan
duadır” (Ebû Davûd, Edeb, 41) buyurmuştur.
Ancak sadece darlıkta, sıkıntıda veya bir korku, kaza
ve felâketle karşı karşıya gelindiği zaman değil varlıklı ve
sağlıklı zamanlarda, huzur ve rahatlığın hüküm sürdüğü
anlarda da dua edilmelidir. Kişi sıkıntıya, darlığa ve zorluğa
karşı sabır ve dua ile ayakta kalmaya çalıştığı gibi, nimetlere
kavuşması
durumunda da şükredip dua etmelidir.
Peygamberimiz (s.a.s.);
مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَسْتَجِيبَ الٰهّلُ لَهُ عِنْدَ الشَّدَائِدِ وَالْكُرَبِ فَلْيُكْثِرِ
الدُّعَاءَ فِي الرَّخَاءِ
“Sıkıntılı ve musibete uğradığı zamanlarda Allah’ın duasını
kabul etmesini isteyen kimse, rahat zamanlarında çok dua
etsin.” (Tirmizî, De’avât, 9)
تَعَرَّفْ اِلَى الٰهّلِ فِي الرَّخَاءِ يَعْرِفْكَ فِي الشِّدَّةِ
“Rahatlık zamanlarında Allah’a yönel, O’nu tanı ve O’na
dua et ki sıkıntılı zamanlarda da Allah sana yönelsin, seni tanısın
ve sana yardım etsin” buyurmuştur. (Beyhakî, Şuabü’l-İmân,
er-Ricâ Minallah, No:1139)
Sadece sıkıntılı zamanlarda dua etmek doğru olmadığı
gibi dua edip sıkıntı geçtiğinde ettiği duayı ve sıkıntılarını
unutmak, iman ve ibadetten yüz çevirmek de doğru değildir.
Bu hususu yüce Allah, Kur’ân’da şöyle ifade etmektedir:
اَ كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ اَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبٖيلِهٖۜ
“İnsana bir zarar dokundu mu, hemen içtenlikle Rabbine
yönelerek O’na dua eder. Sonra (Rabbi) ona kendisinden bir
nimet verdi mi; önceden O’na yaptığı duayı unutur da, O’nun
yolundan saptırmak için Allah’a eşler koşmaya başlar…” (Zümer,
39/8)
فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ إِنَّمَا
أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize dua eder. Sonra,
kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit; ‘Bu,
(benim) bilgi(m) sayesinde bana verildi, der. Hayır, o bir imtihandır,
fakat çokları bilmiyorlar.” (Zümer, 39/49)
وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ الضُّرُّ دَعَانَا لِجَنْبِهِ أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَٓائِمًا فَلَمَّا
كَشَفْنَا لِلْمُسْرِفِينَ مَا عَنْهُ ضُرَّهُ مَرَّ كَأَنْ لَمْ يَدْعُنَا إِلَى ضُرٍّ مَسَّهُ
كَذٰلِكَ زُيِّنَ كَانُوا يَعْمَلُونَ
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman, yanı üzere yatarken,
yahut otururken ya da ayakta iken bize dua eder; ama
biz onun darlığını açıp kaldırınca sanki kendisine dokunan
bir darlıktan ötürü bize hiç dua etmemiş gibi hareket eder. İşte
aşırı gidenlere, yaptıkları iş böyle süslü gösterilmiştir.” (Yûnus, 10/12)
فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا الٰهّلَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ
إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ
“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak
O’na dua ederler. Fakat (Allâh) onları salimen karaya
çıkarınca hemen (O’na) ortak koşarlar.” (Ankebût, 29/65)
وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنٖيبٖينَ اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَٓا اَذَاقَهُمْ مِنْهُ
رَحْمَةً اِذَا فَرٖيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ
“İnsanlara bir zarar dokundu mu, Rablerine yönelerek
O’na yalvarırlar. Sonra (Rableri), onlara kendinden bir rahmet
tattırınca, hemen onlardan bir grup, Rablerine ortak koşarlar.”
(Rûm, 30/33)
وَاِذَا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا الٰهّلَ مُخْلِصٖينَ لَهُ الدّٖينَۚ فَلَمَّا نَجّٰيهُمْ
اِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۜ وَمَا يَجْحَدُ بِاٰيَاتِنَٓا اِلَّا كُلُّ خَتَّارٍ كَفُورٍ
“(Denizde) onları, gölgeler gibi dalgalar sardığı zaman,
dini yalnız kendisine has kılarak Allah’a dua ederler. Fakat O,
onları kurtarıp karaya çıkarınca içlerinden bir kısmı iktisâd
eder (Allah’a yönelmeyi kısar, gevşetir); zaten bizim ayetlerimizi
(öyle) nankör gaddarlardan başkası inkâr etmez.”
(Lokmân, 31/32)
لَا يَسْأَمُ الْإِنْسَانُ مِنْ دُعَاءِ الْخَيْرِ وَإِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُوسٌ قَنُوطٌ
“İnsan hayır istemekten usanmaz (dâima malının artmasını
diler). Ama kendisine bir şer dokundu mu hemen üzülür,
ümitsiz olur.” (Fussilet, 41/49)
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهٖۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو
دُعَآء عَرٖيضٍ
“İnsana bir nimet verdik mi yüz çevirir; yan çizer. Ona bir
şer dokundu mu yalvarıp durur.” (Fussilet, 41/51)
وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ
اِلَى الْبَرِّ اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُورًا
“Denizde size bir sıkıntı (boğulma korkusu) dokunduğu
zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur (artık
o zaman, Allah’tan başka kimseden yardım istemezsiniz.
Çünkü O’ndan başka sizi kurtaracak kimse yoktur.) Fakat
(O) sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine (Allâh’ı bir tanımaktan)
yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür.” (İsrâ, 17/67)
Bu ayetler, insanların genel psikolojisini ve insanın fıtratında
olan din duygusunu, Allah inancını, duaya olan ihtiyacını,