Son Asrın Büyük Alimi Zahid el-Kevseri

45178

 

Emin Saraç Hocaefendi anlatıyor: “Abdulfettah Ebu GuddeZahid El Kevseri Efendi’nin,Mustafa Sabri Efendi’nin hayranıydı. Fatih Cami-i Şerifine geldiği zaman ‘Zahid Efendi burada yetişmiştir’ deyince, zangır zangır titreyerek ağlamıştı. Ben hâlâ Zahid el Kevseri Hocamın köyüne gitmemişimdir fakat o, Türkiye’ye ilk geldiği zaman gitti, onun köyünü buldu. Zahid Efendi’nin babasının bile kabrini ziyaret etti; o kadar sadık ve hocasına bağlı bir âlimdi.”

Türk talebeleriyle ziyaretine gidildiğinde, “Ben Zâhid el-Kevserî Hocamın üzerimde bulunan hakkını nasıl öderim; Türk talebelerine yeterli derecede faydalı olamadım, onlara özel dersler veremedim” diye hayıflanır Abdulfettah Ebu Gudde. Türk talebelerine bir müddet evinde tatil günlerinde ders vermeye başlar ki, Suud yetkililer dersi durdururlar. Böylesine hocasına bağlı, onun sayesinde de  Türk öğrencilerine ve Türkiye’ye bağlı biridir Abdulfettah Ebu Gudde(r.a).

Biz de Abdulfettah Ebu Gudde ve hocası Zahid El Kevseri (r.a)’yi, onun öğrencisi olan ve aynı zamanda da İslam Edebinden Demetler isimli kitabının tercümesini ve şerhini yapan Dr. M. Şerafeddin Kalay hocamızdan dinledik.

Abdulfettah Ebu Gudde denince akla ilk gelen Zahid El Kevseri oluyor. Bize biraz Kevseri’den bahseder misiniz hocam?

Zahid El Kevseri hakkında söylenecek çok şey var. Osmanlı’nın son âlimlerindendir, Osmanlı şeyhulislam ders vekilidir, yani şeyhulislam adına dersi o verir. Eskiden şeyhulislamlar ilim ehline ders verirlerdi. Şeyhulislam’ların işleri çoğalınca, vakitleri azalınca kendilerine bir ders vekili tayin ederler ve dersleri onlara verdirirlerdi. Son şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi, Zahid El Kevseri’ye son derece düşkündür. (Mustafa Sabri Efendi’nden sonra bir şeyhulislam daha vardır lakin bu şeyhulislam ancak bir iki ay bu görevi yapabildiği için son şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’dir, denir.) Kevseri Mustafa Sabri Efendi’nin, ders vekilidir.

“1900’lü yıllarda âlim kimdir” denilse, veya şöyle diyelim, “son asır dünya Müslümanları arasında ilk üç âlim kimdir” denilse bunlardan birincisi kesinlikle El Kevseri’dir.

Hocam Üstad Bediüzzaman’la aynı çağda olmasına rağmen bunu söyleyebilir miyiz?

Bir şey söyleyeyim, kimse kızıp darılmasın, Zahid El Kevseri’nin yanında Said Nursi’ye âlim diyemezsiniz.

Peki, neden bu kadar gölgede kalmıştır?

Neden gölgede kalmış sayayım: Bir, rejimle uyuşmadı; iki, ilahiyat fakültesi zihniyetiyle uyuşmadı. Aslında bunlar uzun uzun konuşulması tartışılması gereken mevzular.

Bakın bu tip insanlar baş tacı edilmesi gerekirken, anlaşılması ve anlatılması gerekirken, çektikleri çileler, aileleriyle sürgünlerde çektikleri bilinmesi gerekirken gençlerin gündeminden uzaklaştırılıyor ve isimleri bile anılmıyor.

Şöyle söyleyeyim; Zahid El Kevseri’nin yanında ne Süleyman Hilmi Tunahan’a, ne Said Nursi’ye âlim denilemez; tekrar söylüyorum, talebeleri, öğrencileri darılmasın ama bu böyle.

Bu insanlar zirve insanlardır: Zahid El Kevseri, Mustafa Sabri Efendi, Ali Haydar Efendi ve onlardan biraz aşağıda Elmalılı Hamdi Yazır vardır. Tekrar ediyorum, onların yanında diğerlerine âlim denmez. Gerçek budur, onlar gerçekten âlimlerdir. Kesinlikle “diğerleri değildir” demiyorum fakat bu saydıklarım rejimi kabul etmemişlerdir, Türkiye’nin başına gelecekleri kabullenmemişlerdir, dışlanmışlardır ve ülkeyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Daha sonra 157’likler içinde, İstiklal mahkemelerinde yargılanıp öldürülmek üzere aranmışlardır.

Bu yüzden Mısır’a gitmişler, Mısır’da aleyhte yapılan propagandalar yüzünden çürük domates yağmuruna tutulmuşlardır. Buna çok kırılmışlardır; davet edenler de kırılmıştır. Bunun üzerine Mustafa Sabri Efendi oradan Mekke’ye geçmiştir. Kısaca Mekke’ydi, Suriye’ydi, Lübnan’dı, bu topraklarda yerleşecek yer aramışlardır. Suriyeliler şu anda Zahid El Kevseri hayranıdır; kendisinde Kevseri’nin kitabı olan insan “bende altın var” diye övünür, sevinir.

Daha sonrasında Mısırlılar yalvarmışlar, özür dilemişlerdir. Bu insanlar ömürlerinin sonunu Mısır’da geçirmişlerdir. Bu sebepten yurt dışındakiler bizden daha iyi tanıyorlardır bu insanları. Abdulfettah Hoca da bu sırada bu insanları tanımış, Ezher’de onlarla tanışmıştır. Bu esnada Zahid El Kevseri’ye bağlanmıştır, çünkü hadis ilminde çok ciddi bir ilmi ve ağırlığı vardır. Mustafa Sabri Efendi ise felsefe ve mantık ilminde çok oturaklı bir ilmi olan, bunu müthiş kullanan bir âlimdir. Abdulfettah Hoca,  Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkiful  İlmi Vel Akıl adlı  eserini  asrın kitabı olarak yorumlar. Son derece kıymetli bir kitaptır. Son devirde mezhepler tarihi ve fikrî akımlar üzerine kitap yazanlar eğer bu kitabı okumadılarsa kesinlikle eksiktir. Bu alanda bir tez hazırlansa ve bana gelse eğer bu esere bakılmadıysa kesinlikle bir eksi puan düşerim. İşte bu insanlar artık bu diyarlardadırlar ve Abdulfettah Hoca da burada El Kevseri’yi tanımış ve onun çok sadık ve edepli bir öğrencisi olmuştur.

Peki, Abdülfettah Ebu Gudde Hoca’ya geçecek olursak, onun hayatı ve yaşantısıyla alakalı aktaracaklarınız nelerdir bizlere?

Ebu Gudde Hocaefendi hadis ilminde ciddi bir ilmî birikimi olan, aynı zamanda siyasi öngörüsü müthiş olan bir insandır. “Siyasi ufku olan” derken şunu kastediyorum: Dünya Müslümanları arasında siyasi ufku olan ilim ehli çok azdır. Yani neler dönüyor, dünyada neler cereyan ediyor? Şu anda adım atılacak olsa, siyasilere tavsiyelerde bulunulacak olsa, yönlendirmeler yapılacak olsa bu ilim ehli çok nadirdir. İlimle uğraşan insanların önüne imkân serilmiyor; çoğu geçim sıkıntısı çekiyor ve dünyada olup bitenden bihaber kalıyorlar. Bunları aşabilen, ufku açık olabilen insan çok fazla değil. Böyle olmaları istenmiyor da zaten, siyasetten bihaber olunması isteniyor âlimlerin.

Bugün rahmetli Erbakan’ın âlimlerle neden istişare etmediği soruluyor. İyi de ilim adamlarıyla istişare etseniz, bir tanesi herkes sarık cübbe giysin istiyor, bir tanesi şunu yapın, bir tanesi bunu yapın diyor, yani dar çerçevede dönüyorlar. Eyvallah, bu söyledikleri kötüdür demiyorum ama siyasi bir ufka sahip olan, ilim irfana sahip adam yetiştireceksin. 15 yılda bir profesör yetişiyor fakat bakın 1940’dan beri biz bu işe özen gösterseydik, adam yetiştirseydik şimdi her şey çok farklı olurdu.

Hocam Abdulfettah Hoca neden mecburen hicret etmek zorunda kaldı?

İşte Abdulfettah Hocaefendi siyasi ufku olan bir insandı. Mevcut idareleri ve sistemi kabullenmediği için, Suriye’de istenmedi. Ebu Gudde Hoca Suriye’de aranmıyordu; hakkında idam kararı verilmişti ve yakalandığı an idam edilecekti.

Belki çok fazla değindik, ama söylemeden geçemeyeceğim. Belki birilerinin ağrına gidecek ama Zahid El Kevseri’nin laiklik hakkında sorulan bir soruya söylediği biber gibi bir cevap  vardır. Ebu Gudde Hoca da tamamen bu cevaptaki zihniyete sahip olduğu için idam kararı verilmiştir. Nedir bu cevap: “Laiklik bütünüyle İslam’ın dışındadır.” Kendisi de bu minval üzere ehil âlimler yetiştirme çabasında olduğu için istenmeyen adam olmuştur.

Her şeye rağmen Suudi Arabistan’ın böyle bir özelliği vardır, ilim ehli kabul ettikleri bir insanı sahiplenir ve kimseye vermezler. Suriye defalarca kendisini Suudi Arabistan’dan istemiştir. Buna rağmen Suudi Arabistan vermedi ve vermeyi kendine yediremedi; üstelik şu ankiKral Abdullah ile Hafız Esed dünür olmalarına ve Esed’in bunu kullanmaya çalışmasına rağmen, Ebu Gudde Hoca’yı Suriye’ye vermemişlerdir.

 

Seyfullah Şenel 

Dünyabizim