Mecelle Arapça Türkçe İlk 100 Maddesi Ve Açıklaması
لاَ عِبْرَةَ لِلدَّلاَلَةِ فِى مُقَابَلَةِ التَّصْرِيحِ
Sarih (açık olan) karşısında delalete itibar edilmez.
Yani sarih olan ile delalet eden çakıştığı zaman sarih olan alınır, zira sarih kuvvetlidir delalet eden zayıftır.
Sarih lafzın tarifi: Usul alimlerine göre sarih, kendinden murad olanın açık, beyan edilmiş, tam ve alışılmış olmasıdır. Mesela bir kişiye halin delaleti ile bir işe izin verilmiş olsa, sonra açık bir ifade ile o işten men edilse artık delalete itibar kalmaz.
Mesela: Bir şahıs, başkasının evine girse ve orda masa üzerinde su dolu bardak bulsa, su içerken bardak düşüp kırılsa, ödeme sorumluluğu olmaz, zira halin delaletiyle o bardaktan su içmesine izin verilmişti. Ama ev sahibi o kişiyi o bardaktan su içmekten men etmiş olsaydı ve o kişide dinle-meyip su içerken bardak kırılsaydı bu durumda ödemesi gere-kir, zira sarih men etmesi delaleten olan izni iptal etmiştir.
Diğer bir misal: Bir kişi başkasına bir mal hibe etse, diğeri de bunu kabul etse, hibe aktinin hasıl olmasıyla o kişinin malı teslim almasına delaleten izin verilmiş oldu; eğer teslim alırsa hibe işlemi tamam olur. Eğer hibe eden kişi, hibeyi teslim alma-dan evvel hibe edilen kişiyi teslim almasından men etse, delaletin hükmü düşer ve hibe batıl olur. Şayet malı teslim alsa, gasb etmiş olur.
Delalet 2 Kısımdır
1. LAFZÎ 2. GAYRİ LAFZÎ
Lafzî Delalet
a: Vazî
Lafızlar hangi şeye konulmuşsa, ona delalet etmesi.
b: Aklî
Duvar ötesinden konuşanın sözünün, orada bir kişinin varlığına delaleti.
c: Tabii
Göğüs ağrısı olan kişinin –öhh- öhh- demesi.
Gayri Lafzî Delalet
a: Vazî
Devallü erbaa: Bağlar/düğümler, çizgiler, dikilen levhalar, işaretler.
b: Aklî
Alemin, yaratıcısının varlığına delalet etmesi.
C: Tabii
Utanmaktan dolayı yüzün kızarması.
Bu izahattan sonra deriz ki: şu zikrettiğimiz kaidenin konu-su olan delalet bahsettiğimiz altı kısımdan sadece üç tanesidir ki; a: lafzinin tabii kısmı, b: gayri lafzinin vazi ve c: tabii olan kısımlarıdır.
Misalleri: a: Fuzuli kimsenin nikah aktiyle evlenen kişinin tebrikleri kabul etmesi, akti tabii olarak kabullendiğine icazet olur. Ancak kutlamalardan evvel red ederse, bu sarih olur ki o zaman akit red olur.
b: Bir kimsenin arazisine çekilen çitler ve tel örgüler, diğer kimsenin arazisinin sınırına dikilmiştir ki, araziye girme-ye ve girmemeye delalet etmesi içindir. Ancak sarahat bulu-nursa delalet lağv olur.
c: Bakire kızın babası tarafından evlendirildiği haberi kendisine ulaşınca alay olmaksızın gülmesi, akte icabet ettiği-ne delalettir. Ancak, evvelinde bir sarahat varsa, delalete gerek kalmaz.
Sarihin, delalete tercihi nasıl olur?
Sarih ile delalet arasındaki çakışma (taarruz), delalet üzerine hükmün terettüb etmesinden evvel hasıl olur. Eğer delalet üzerine hüküm terettüb ederse, artık sarihe itibar edilmez.
Misali: Birisi, diğerine “Şu atımı sana sattım” dese, diğe-rinin kabul edip her hangi bir şeyle meşgul olmadan hemen “satın aldım” demesi gerekir. İcab yapıldıktan sonra diğeri kabul etmeyip vaz geçtiğine delalet eden başka bir işle meşgul olsa, yapılan icab batıl olur. Bundan sonra muhatab olan (ikinci kişi), kabul etse satış akti hasıl olmaz. Kabul sözü açık olduğu halde, satış aktinin tamam olmaması, satıcının yaptığı icabtan delalet yoluyla yüz çevirmesiyle (icab) iptal olmuştu, daha sonra sarih olan –kabul- sözü yeni bir akti isbat edemez.
Mesela: Birisi, başkasının malını izinsiz (fuzuli) olarak başkasına satsa, mal sahibi olan kişi de müşteriden ücreti iste-se, bu durum satış muamelesine izin sayılır. Daha sonra açıkça satışa izin vermediğini söylemesine itibar edilmez, zira delaleten satışa izin vermişti.
Sarih, delalete karşı tercih edildiği gibi, örf ve adet olana karşı da tercih edilir, zira örf ve adetler de delalet kabilin-dendir.
Misali: İki kişi arasında cereyan eden satış aktinde konu-şulan ücret hangi neviden olursa, akit onun üzerine cari olur, halk arasında tatbik edilene bakılmaz. Mesela -yüz dolar- denmişse, memlekette cari olan –yüz tl- vermesi gerekmez.
Amma ücretin nevisi beyan edilmeyip sadece -yüz- den-mişse, o zaman örfte en geçerli olan para (tl) verilir.
İSTİSNA:
Bir kimse satınaldığı malda bir ayıp bulsa, sonra bu ayıbına razı olduğuna delalet edecek şekilde malı kullansa, fakat kendisi açıkça ayıba razı olmadığını söylese, bu sara-hatine bakılmaz ve bey geçerli olur. Zira geri vermeye mani olan bir istifade mevcut oldu.
14. Madde
لاَ مَسَاغَ ِللاِجْتِهَادِ فِى مَوْرِدِ النَّصِّ
Nassın geldiği yerde ictihada cevaz yoktur.
Şeriatın, kendisi hakkında hüküm beyan ettiği meselede ictihad geçerli olmaz. Zira ictihadın cevazı, hakkında nass (şer’i delil) olmayan meselelerdedir.
İctihad: Şer’i ve fer’i delilden hükmü çıkartmak için taka tı ve kuvveti sarf etmektir, şöyleki bu gayretinden daha faz-lasını sarfetmek mümkün olamaz.
Nass: Kur’anı Kerim ve Hadisi Şeriflerdir.
Misal: Hadisi şerif açıkça beyan ettiki “Delil iddia eden üzerine, yemin inkar eden üzerine gereklidir”
Bu nass bulunduktan sonra, hiçbir müctehidin bunun hılafı-na hükmetmesi caiz olmaz. Yani delili inkar edenden dinleyelim, yemini iddia eden yapsın diyemez. Aynı şekilde Kur’anda, “Allah bey’i helal etti” ayeti geldikten sonra hiçbir müctehidin, “Bey’ helal mi yoksa haram mı” diye ictihad etmesi caiz olmaz.
15. Madde
مَا ثَبَتَ عَلَى خِلاَفِ الْقِيَاسِ فَغَيْرُهُ لاَ يُقَاسُ عَلَيْهِ
Kıyasın hılafı üzere sabit olana, başka şey kıyas edile-mez.
Başka bir ifadeyle “Kıyasın hılafına gelen nass, varid olduğu şey üzerine ait bırakılır” şeklindedir.
Hakkında nass gelen şeye “asıl, müşebbehun bih veya makisun aleyh” denir, diğerine “fer’, makis ve müşebbeh” denir.
Kıyas: Makis ve makisun aleyh arasındaki illet benzer-liğinin bulunmasına dayanarak, aslın hükmünü fer’i olanda isbat etmeye denir.
Kıyasın keyfiyeti: Kur’anı Kerim “Hırsız olan erkek ve kadının ellerini kesin” buyurmaktadır. Birisi, başkasın-dan bir malı kapıp kaçsa, başka biri de kabirden kefen soyup alsa. Kapkaç (veya yankesici) olan başkasının korunmuş malını aldığı için eli kesilir, zira onun işinin hükmü hırsızın işine uymaktadır, illetleri aynıdır. Kefen soyan da ise, illet mevcut değildir, zira gizlice alsa bile kefen, ölü tarafından korunmuş bir mal değildir, bu yüzden kefen soyanın eli, hırsızda olduğu gibi kesilmez.
Kıyasın hılafına olup üzerine başkasının kıyas edilmediği hususa misal: Sanaatkarın yapacağı mamulü, yapmadan evvel satması kıyasın hılafına olarak sabittir, zira mevcut olmayan şeyin satılması batıldır. Buna kıyasla sanaatkarın aldığı siparişi yapmadan evvel satması da batıl olması gerekir-di, lâkin kıyasa muhalif olarak icma ve örf ile buna cevaz veril miştir. Fakat başka bir şeyi buna kıyas etmek caiz değildir.
Aynı şekilde selem satışı da kıyasın hılafına olarak caiz-dir, buna ve sanaatkarın işine kıyasla ağacın meyvesini, daha meydana çıkmadan evvel satmak caiz değildir.
Mesela kiralayan ve kiraya veren arasında kira bedeli hakkında ihtilaf çıksa, aralarında hüküm vermek için, alış veriş muamelelerinde olduğu gibi her ikisine de yemin yaptırılmaz, belki söz yemini ile birlikte kiralayanın dediğidir. Yani bu mesele bey’a kıyas edilmez.
16. Madde
َاْلاِجْتِهَادُ لاَ يُنْقَضُ بِمِثْلِهِ
İctihad, misli ile bozulmaz.
Müctehidin biri şeri’ bir meselede ictihad edip onun hük-münce amel edince, sonra kendisi için başka bir görüş zahir olsa, ikinci ictihadı, evvelki ictihadının hükmünü bozmaz. Aynı şekilde bir müctehidin hükmü üzerine başka bir müctehid başka bir şekilde hüküm verse, evvelki müctehidin ictihadı üzere dayanan hüküm bozulmaz.
Müctehidlerin bazı şartları var ki, usul kitablarında zikredilmiştir. Alim için, şartlarına haiz olmadıkça müctehid denmez. Bununla beraber sonra gelen alimler, hükümlerin dağınık olmasından korktukları için ictihad kapısının kapan-dığına hükmetmişlerdir. Hemde mevcut olan dört mezheb hakkında yeterli olan hükümler söylenmiştir. Ancak şiadan olan bazılarına göre ictihad kapısı kapanmamıştır ve kendile-rinde her an müctehidin bulunduğunu iddia ederler. İran ve ırak bölgesinde bu hal mevcuttur.
Müctehidin hükmünün, evvelki ictihadın hükmünü boza-mamasının sebebi, bir ictihad için diğeri üzerine tercih sebebi bulunmamasıdır. Hem de ikinci ictihad, evvelkiden daha isabetlidir demek te mümkün değildir. Zira ictihad, zannı gali-bin hasıl olmasından ibaret olup kendinde hataya da ihtimal mevcuttur. Bütün ictihadların isabetli olması caiz olduğu gibi, aynı şekilde hatalı olmaları da caizdir.
Mesela Ebu Bekir Sıddık radıyellahu anhu tarafından yapı lan bazı ictihadlarda, o mecliste Ömer radıyallahu anhu oldu-ğu halde ve görüşü de Ebu Bekir’e (radıyellahu anhu) muhalif olduğu halde, yerine halife olduğu zamanda onun ictihadların-dan bir şeyi nakzetmiş (bozmuş) değildir.
Aynı şekilde bir hakimin, evvelki hükmünün hılafına ola-rak ikinci bir mes’elede başka bir hüküm vermesi de caiz olup bu ikinci hükmü, evvelki hükmünü iptal etmez.
Ancak bu kaideden bir mes’ele müstesnadır
Umuma ait bir meselede, umum hakkında maslahat varsa, evvelki ictihad, umumun menfaatine olarak ikinci bir ictihad ile bozulur.