Yıl: 2012

  • Mazi Fiillerde Tesniye

     

    MAZİ FİİLERDE TESNİYE

    (MÜSENNÂ YA DA İKİL)      

    Bir işin iki kişi tarafından yapıldığını anlatmak için üçüncü şahıs tekil fiilin sonuna harekesiz  bir elif ( ا ) ekleriz.

     

    Tesniye Müzekker (erkek) Gâib Örnekleri:

     
     

    ضَرَبَ

    den →

    ضَرَباَ

    ikisi dövdü

    فَتَحَ

    dan →

    فَتَحاَ

    ikisi açtı
     

    عَلِمَ

    den →

    عَلِماَ

    ikisi bildi

    وَجَدَ

    den →

    وَجَداَ

    ikisi buldu
     

    شَرِبَ

    den →

    شَرِباَ

    ikisi içti

    أَكَلَ

    den →

    أَكَلاَ

    ikisi yedi
     

    هَلْ أَحْمَدُ وَ عُمَرُ فَتَحاَ الْباَبَ ؟

    Ahmed ve Ömer kapıyı açtılar mı?  
     

    هَلْ أَحْمَدُ وَ عُمَرُ سَمِعاَ الْخَبَرَ؟

    Ahmed ve Ömer haberi işittiler mi?  
     

    Tesniye Müennes (kadın) Gâibe Örnekleri:

     

    ضَرَبَتْ

    den

    ضَرَبَتاَ

    ikisi dövdü

    فَتَحَتْ

    فَتَحَتاَ

    ikisi açtı  

    عَلِمَتْ

    den

    عَلِمَتاَ

    ikisi bildi

    وَجَدَتْ

    وَجَدَتاَ

    ikisi buldu  

    شَرِبَتْ

    den

    شَرِبَتاَ

    ikisi içti

    أَكَلَتْ

    أَكَلَتاَ

    ikisi yedi  
     

    هَلْ زَيْنَبُ وَ فاَطِمَةُ  فَتَحَتاَ الْباَبَ ؟

    Zeynep ve Fâtıma kapıyı açtılar mı?  
     

    هَلْ زَيْنَبُ وَ فاَطِمَةُ  سَمِعَتاَ الْخَبَرَ ؟

    Zeynep ve Fâtıma haberi işittiler mi?  
     

    Tesniye Muhâtab – Muhâtaba Örnekleri:

     
                                                     

    Fiilin sonuna müzekker için de müennes için de aynı olmak üzere تُماَ  dediğimiz tesniye muhatap zamiri eklenir.

    ضَرَبْتُماَ ikiniz vurdunuz

    فَتَحْتُماَ

    ikiniz açtınız  

    عَلِمْتُماَ

    ikiniz bildiniz

    وَجَدْتُماَ

    ikiniz buldunuz  

    شَرِبْتُماَ

    ikiniz içtiniz

    أَكَلْتُماَ

    ikiniz yediniz  

    هَلْ فَتَحْتُماَ الْباَبَ ؟

    İkiniz kapıyı açtınız mı?  

    هَلْ سَمِعْتُماَ الْخَبَرَ ؟

    İkiniz haberi işittiniz mi?  

    Tesniye Mütekellim Örnekleri:

                 

    Mütekellimlerin yani birinci şahısların tesniyesi ile cemisi aynıdır. İki veya daha fazla kişi için hep çoğul olarak ناَ  gelir:

    فَتَحْناَ       ikimiz açtık veya biz açtık وَجَدْناَ  ikimiz bulduk veya biz bulduk gibi

    فَتَحْناَ الْباَبَ.

    İkimiz kapıyı açtık.

    سَمِعْناَ الْخَبَرَ.

    Haberi işittik.
  • Mazi Fiilin Müfred Muhatab ve Mütekellim Örnekleri

     

    MAZİ FİİLİN MÜFRED MUHÂTAB VE MÜTEKELLİM ÖRNEKLERİ

     

    Müfred Müzekker Muhatap Örnekleri:

    ضَرَبَ  den →

    ضَرَبْتَ

    (Sen) dövdün كَتَبَ den →

    كَتَبْتَ

    yazdın

    عَلِمَ      den →

    عَلِمْتَ

    (Sen) bildin وَجَدَ den →

    وَجَدْتَ

    buldun

    شَرِبَ  den →

    شَرِبْتَ

    (Sen) içtin فَتَحَ   dan →

    فَتَحْتَ

    açtın

    Görüldüğü gibi, mesela üçüncü şahısكَتَبَ  fiilinin sonunu cezim yapıp üstün okunuşlu birتَ  harfi eklediğimizde karşımızdakine yani muhâtaba seslenmiş oluruz. Bu sona eklenen تَ harfine muhatap zamiri denir.

    Müfred Müennes Muhâtaba Örnekleri

    Kadına seslendiğimizde muhâtab zamiri olan تَ harfini esre  تِ  olarak okuruz. Türkçe’de muhâtaba ikinci şahıs deriz.

    وَجَدْتِ

    (Sen kadın) buldun

    أَكَلْتِ

    (Sen kadın) yedin

    عَلِمْتِ

    (Sen kadın) bildin

    نَصَرْتِ

    (Sen kadın) yardım ettin

    شَرِبْتِ

    (Sen kadın) içtin

    فَتَحْتِ

    (Sen kadın) açtın

    Müfred Mütekellim Örnekleri:

    Esre ya da üstün ت leri ötre olarak okursak o zaman kendimizden yani birinci şahıs olan mütekellimden (konuşandan) bahsetmiş oluruz:

    كَتَبْتُ

    yazdım

    حَضَرْتُ

    geldim

    شَرِبْتُ

    içtim

    ذَهَبْتُ

    gittim

    فَتَحْتُ

    açtım

    وَجَدْتُ

    buldum

    Arapça’da bu tekil (müfred) fiile “mütekellim vahde” denir. Türkçe’de ise birinci şahıs denir. Böylece müfred bölümleri şu şekilde özetleyebiliriz:

    كَتَبْتُ

    كَتَبْتِ

    كَتَبْتَ

    كَتَبَتْ

    كَتَبَ

      Ben yazdım

            Sen yazdın

         O yazdı

               



     

  • Cümle

     

    CÜMLE

    Tam bir fikir anlatan kelime topluluğuna cümle denir. Arapça’da cümle ikiye ayrılır:

                                a) İsim cümlesi

                                b) Fiil cümlesi

    İsimle başlayan cümlelere isim cümlesi, fiille başlayan cümlelere ise fiil cümlesi denir.

    اَلْوَلَدُ  رَكِبَ  الْحِصاَنَ. (Çocuk ata bindi).
    اَلْبِنْتُ  رَكِبَتِ  الْحِصاَنَ. (Kız ata bindi).
            İsimle başladığı için isim cümlesidir.

    رَكِبَ الْوَلَدُ الْحِصَانَ.

    (Çocuk ata bindi).

    رَكِبَتِ الْبِنْتُ  الْحِصاَنَ.

    (Kız ata bindi).
            Fiille başladığı için fiil  cümlesidir.

    Arapça’da genellikle cümleler fiil cümlesi olarak kurulur. Bir cümle önce fiille başlar, sonra fâil (özne) sonra da varsa mef’ûl (tümleç) dediğimiz geriye kalanla devam eder.

    الْحِصَانَ.

    الْوَلَدُ

    رَكِبَ

    Meful

    Fâil

    Fiil
           

    Cümlede vurgulamak istediğimiz şey fâilin bizzat kendisi olduğu takdirde fâil başa getirilebilir ancak cümle artık fiil cümlesi değil isim cümlesi olur. İsim cümlesinin elemanlarına ise mübtedâ (özne) ve haber (geriye kalan) denir. Mübtedâ esâsen isim cümlesinin fâili yerindedir. Sadece isim cümlesi olduğu için elemanlarının ismi değişmiştir:

    الْحِصاَنَ. رَكِبَ اَلْوَلَدُ
    Meful Haber

    Fiil

    Mübtedâ

    Fâil

    F  Görüldüğü gibi gibi yukarıda verilen fiil cümlesi örnekleri, fiil-i mâzînin müfred gâib ve müfred gâibesinden seçilmiştir.

  • Vasıl Hemzesi Arapça Dersleri

     

    Vasıl Hemzesi

    Belirtme takısı olan harf-i tarif yani اَلْ takısının hemzesi söz başlarında okunur.  Örnek:

    اَلْوَلَدُ   ذَهَبَ. (el-veledü zehebe) Çocuk gitti.

    Bu cümlede fâil başta geldiğinden اَلْ takısı olduğu gibi okunmuştur. Aynı اَلْ takısı söz arasında gelirse elifi, yazıldığı halde okunmaz. Geçişte yazıldığı halde okunmayan bu hemzeye hemze-i vasıl denir.

    ذَهَبَ الْوَلَدُ.        (zehebel veledu)

    Çocuk gitti.

    Kelime başındaki vasıl hemzesinin elifinin üzerine (أ ء) işareti konmaz. Yani (أَ إِ أُ) şeklinde değil (اَ اِ اُ) şeklinde yazılır (اَلتِّلْمِيذُ – اَلْوَلَدُ)  gibi.

    Bu konuyla ilgili kaideleri şöyle özetleyebiliriz:

    1) a- Vasıl hemzesiyle başlayan kelimeden önce, yaniاَلْ  takısından önce (üstün, esre, ötre şeklinde) hareke varsa geçişte اَلْ takısının hemzesi (أَ) harekelenmez. Harekeden sonra gelen elif lâm’lı (harf-i tarifli) kelime, kamerî harflerden biriyle başlıyorsa doğrudan evvelki kelimenin harekesiyle lâm’a (لْ) cezim verilir. Örnek:

    ذَهَبَ الْوَلَدُ.        

    (zehebel veledu) Çocuk gitti.

    ضَرَبْتُ  الْوَلَدَ. 

    (darabtü’lvelede) Çocuğu dövdüm.

    أَخَذْتُ   الْقَلَمَ.

    (ehaztü’l-kaleme) Kalemi aldım.
     

    شَرِبْتَ الْمَاءَ.

    Suyu içtin.  
     

    دَخَلَ الْبَيْتَ.

    Eve girdi.  
     

    حَضَرَ الْعَمُّ.

    Amca geldi.  
               

    b- Harekeden sonra gelen elif lâm’lı (harf-i tarifli) kelime, şemsî harflerden biriyle başlıyorsa doğrudan önceki kelimenin harekesiyle şemsi harf şeddelenir. Harf-i tarif yazılı olduğu halde okunmaz. Örnek:

    أَخَذْتُ الدَّفْتَرَ.

    (Ehaztü’d-deftera) Defteri aldım.

    شَرِبْتَ الزَّمْزَمَ.

    (Şeribte’z-zemzeme) Zemzemi içtin.

    دَخَلَ الدُّكاَّنَ.

    (Dehale’d-dükkâne) Dükkana girdi.

    حَضَرَ الطَّعاَمُ.

    (Hadara’t-taâmü) Yemek geldi.

    2) Vasıl hemzesiyle başlayan kelimelere kendilerinden önce sonu sâkin (cezimli) bir kelime birleştirilirken esre ile geçiş yapılır.

    İlk harf-i kamerî olan bir kelimede geçiş:

    كَتَبَتِ الْبِنْتُ الدَّرْسَ. (Ketebeti’l-bintu’d-derse) Kız dersi yazdı.

    İlk harfi şemsî olan bir kelimede geçiş:

    كَتَبَتِ الدَّرْسَ. (Ketebeti’d-derse) (Kız) dersi yazdı.

    Ancak  تُمْ zamirinde geçiş ötre ile yapılır ve bu kaideden hariçtir:

    كَتَبْتُمُ الدَّرْسَ. (Ketebtümü’d-derse) Dersi yazdınız (müz.).
    سَمِعْتُمُ الْخَبَرَ. (Semi’tümü’l-habera) Haberi işittiniz (müz.).

      

    3) Harf-i tariften önce tenvinli (nekre) bir kelime yer alırsa geçiş, tenvinin nûnuna esre vermek suretiyle gerçekleşir:

    كَتَبَ خاَلِدٌ الدَّرْسَ.

    (Ketebe Hâlidünidderse) Halit dersi yazdı.

    قَرَأَ عاَدِلٌ الْكِتاَبَ.

    (Karae Âdilünilkitabe) Âdil kitabı okudu.

    Ek anlatım: Vasıl Hemzesi

    Elif harfi kısa sesli okunduğu zaman hemze adını alır ve bu elife hemze elifi denilir. Eğer elif-lam ile başlayan bir isimden önce bir kelime “isim, fiil veya harf olabilir” gelirse o halde elif-lam’lı ismin elif harfi yazılmasına rağmen okunmaz. Bu okunmayan hemze, kendinden önce gelen kelimenin son harekesi nedeniyle okunmaz. Yani bir nevi ulama söz konusudur. İşte bu okunmayan ama yazılan hemzeye vasıl hemzesi denilir. 

    فِي الْبَيْتِ

    fi-lbeyti / evde

    اَلْبَيْتُ

    el-beytu / ev

    مِنَ الْمَسْجِدِ

    mine-lmescidi

    اَلْمَسْجِدُ

    el-mescidu / cami

    فَوْقَ الشَّجَرَةِ

    fevka-şşecerati / Ağacın üstü

    اَلشَّجَرَةُ

    e-şşeceratu / ağaç

    إِلَى السَّمَاءِ

    ilâ-ssemai / Göğe

    اَلسَّمَاءُ

    e-ssemau / gök

    Misallerdeki gibi okunmayan “geçişte” ama yazılan hemzeye vasıl hemzesi veya vasıl elifi denilir. Bu durumun tam aksi olan yazılan ve okunan hemzeye ise kesme hemzesi veya kati hemze denilir. 

    Bazı isimlerde elif harfi olmamasına rağmen bazı harfleri sanki elif varmış gibi “a” sesi ile okunur. Tabloda görelim;

    إِلَهٌ

    ilahun

    اَلرَّحْمَنُ

    er-rahmanu

    ذَلَكَ

    zalike

    هَذَا

    haza

    اِسْحَقُ

    ishaku

    هَذِهِ

    hazihi

    حَيَوةٌ

    hayatun

    ثَلَثٌ

    selasun

    اَللهُ

    Allahu

    ثَلَثَةٌ

    selasetun

    لِلَّهِ

    lillahi

    صَلَوةٌ

    salatun

    Eğer elif-lam’lı bir isime sebebiyet “için” bildiren lâm harfi bitişirse o zaman o elif-lam’lı isimden elif harfi düşer, yazılmaz ve okunmaz.

    اَلْوَلَدُ

    el-veledu

    اَلْبَيْتُ

    el-beytu

    اَلشَّجَرَةُ

    eş-şeceratu

    لِلْوَلَدِ

    lilveledi

    لِلْبَيْتِ

    lilbeyti

    لِلشَّجَرَةِ

    lişşecerati

  • Marife Nekra Arapça Dersleri

     

     

    Arapça’da bir kelime ya isim, ya fiil ya da harftir. İsim, fiil ve harflerin bir mana oluşturacak şekilde bir araya gelmesiyle cümle oluşur. Bir cümlenin kurulması için gereken bu üç unsuru sırasıyla işleyelim.

    İSİM

    Canlı cansız şeylere, varlıklara ad olan ve zamanla ilgisi olmayan kelimelere isim denir. İsimler ya ma`rife (belirli) ya da nekre (belirsiz) olur.

    MA’RİFE: Bir ismin başında اَلْ takısı bulunursa o isim belirlidir. اَلْ takısı alarak belirlenmiş kelimeye ma`rife denir. اَلْقَلَمُ  dediğimizde herhangi değil, belli bir kalemi anlatmış oluruz.

    اَلْقَلَمِ

    اَلْقَلَمَ

    اَلْقَلَمُ

    Bu اَلْ takısına da Harf-i tarif denir.  Başına اَلْ  takısı alan bir kelimenin sonuna tenvin gelmez.

    NEKRA: Eğer ismin başında harf-i tarif denen اَلْ takısı yoksa bu isim belirsiz herhangi bir varlığı anlatır. Bu belirsiz isme nekre denir. قَلَمٌ denilince belirsiz genel herhangi bir kalem anlaşılır ve son harfi de aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi tenvinli olur:

    قَلَمٍ

    قَلَماً

    قَلَمٌ

    Belirsizliği, herhangiliği anlatan tenvinle bu kelime “Bir kalem” diye tercüme edilebilir.

    Cümle kuruluşunda genellikle marife isim kullanılır. Bir isim ya marifedir ya da nekredir. Diğer bir ifadeyle bir ismin başında hem harf-i tarif olan (اَلْ) takısı hem de sonunda tenvin gelmez. Ancak bazı özel isimlere ve zamirlere bitişik isimler bazen tenvin almadığı gibi harf-i tarif de (اَلْ) almazlar. Çünkü özel isim ve zamirler zaten belirli varlıklara aittir. Örnek:

    بَكْرٌ

    عاَدِلٌ

    خَالِدٌ

    يُوسُفُ

    عُمَرُ

    رَمَضاَنُ

    إِسْتَانْبُولُ

    إِزْميِرُ

    مَكَّةُ

    تُرْكِياَ

     

     

    İsimlerin başında gelen اَلْ takısının hemzesi başında bulunduğu kelimeye, ya lâm harfi okunmadan şeddeli ya da lâm’a cezim verilmek suretiyle birleşir. (اَلشَّمْسُ) ve (اَلْقَمَرُ) gibi. Bilindiği gibi tecvit ilminde buna idgâm-ı şemsiye ve izhâr-ı kameriye adı verilir. Bu konuyu bilmemiz harfi tariften sonraki harfin şeddeli mi şeddesiz mi okunacağını tesbit etmemiz için zorunludur.

    MARİFE NEKRA 2

  • Hemzenin Yazılışı Arapça Dersleri

     

    Diğer harflerden farklı olarak hemzenin başta, ortada ve sonda yazılışında bazı kurallar vardır. Elif’in harekeli şekline hemze denir. Bazen hemzeyi eliften ayırt etmek için elifin üzerine veya altına أَ إِ أُ   şeklinde ء    işareti konur.

    Hemze’nin başta yazılışı:  Hemzenin harekesi fetha ya da zamme ise elifin üstüne, kesre ise elifin altına yazılır:

    أُذُنٌ  – إِسْلاَمٌ  – إِماَمٌ    – أَخَذَ –  أُخِذَ – أَكَلَ

    Hemzenin ortada yazılışı: Harekelerin en kuvvetlisi kesre, sonra zamme, sonra fetha, en zayıfı cezimdir.

    Kesreyi harflerden “yâ”  ى  , zammeyi “vâv” و , fethayı “elif” ا temsil eder. Hemze kelimenin ortasında olduğu zaman onun harekesi ile kendinden önceki harfin harekesi kuvvet yönünden karşılaştırılır. Hangisi daha kuvvetli ise hemze o harekeyi temsil eden harf üzerine yazılır:  Örnekler:

    يَأْكُلُ (yer)

    Burada hemzeden önceki harfin (yâ’nın) harekesi fetha, hemzeninki ise cezimdir. Fetha daha kuvvetli sayıldığından hemze, fethayı temsil eden elif harfi üzerine konmuştur. Yani;hemzeden önce üstün olduğu için hemze elif üzerine yazılmıştır.

    يُؤْمِنُ   (inanır)

    Burada yâ’nın harekesi olan zamme, hemzenin harekesi olan cezimden daha kuvvetli olduğu için, hemze zammeyi temsil eden “vâv” harfinin üzerine yazılır. Yani kısacası;hemzeden önce ötre olduğu için hemze vâv’ın üstüne yazılmıştır.

    يَقْرَأُ (okur)

    Burada hemze, kendinden önce gelen harfin harekesi olan fethayı temsil eden “elif”  harfinin üzerine yazılmıştır. Yani kendinden önce üstün olduğu için hemze elif üzerine yazılmıştır.

    يُنْشِئُ  (inşa eder)

    Bu örnekte de hemze, kendinden önceki şın harfinin harekesi olan kesreyi temsil eden “yâ”  harfinin üzerine yazılmıştır. Yani; kendinden önce esre olduğu için hemze ye üzerine yazılmıştır.

    Hemzenin sonda yazılışı: Aynen ortada yazılış kaidelerinde söylendiği gibi kendisinden önceki harfin harekesini temsil eden harfin üzerine yazılır:

    يَلْجَأُ     (sığınır) نَبَأٌ (haber)  ناَشِئٌ (yetişen) شاَطِئٌ  (kıyı)اِمْرُؤٌ  (kişi)

    Ancak kelime sonundaki hemzeden önce uzun sesli veya sakin  (cezimli) bir harf varsa, hemze, ayrı olarak yani yalnız başına yazılır[6]:

    جَزاَءٌ   (karşılık) جُزْءٌ  (parça)  صَحْراَءُ (çöl) شَيْءٌ  (şey ) عِبْءٌ  (yük)

  • İsmi Mevsul ve Sıla Cümlesi

     

    İSM-İ MEVSUL

     

    Kendisinden sonra gelen ve sıla cümlesi denen cümleyi açıklayan isimlere ism-i mevsul denir. Temel ism-i mevsuller şunlardır:

    ماَ

    ki o şey

    مَنْ

    ki o kimse

    الَّذِي

    ki o

    Türkçe’ye ..ki, dığı, ..diği, ..en, ..an manasıyla tercüme edilir.

    اَلْبَيْتُ الَّذِي رَأَيْتُهُ…

    gördüğüm ev

    اَلْحَجَرُ الَّذِي كَسَرْتُهُ…

    kırdığım taş

    اَلْحَجَرُ الَّذِي كَسَرْتُهُ كَبِيرٌ.

    Kırdığım taş büyüktür.

    İsm-i mevsuldan sonraki cümleye de “Sıla cümlesi” denir.

    İsm-i mevsuller ikiye ayrılır:

    1- Hususî İsm-i Mevsul

    2- Müşterek İsm-i Mevsul

    1- Hususî İsm-i Mevsul (اَلْاِسْمُ المَوْصُولُ الْخاَصُّ)

    Müzekker ve müennesleriyle birlikte müfred, tesniye ve cemileri bulunan ism-i mevsullerdir. Tesniyeleri hariç mebnîdirler[1].

       

    Cem

    Tesniye

    Müfred

     
      Müzekker

    اَلَّذِينَ

    اَللَّذاَنِ – اَللَّذَيْنِ

    اَلَّذِي

     
       

    O kimseler

    O iki kimse

    O kimse

     
      Müennes

    اَللَّوَاتِي- اَللاَّتِي[2]

    اَللَّتَانِ – اَللَّتَيْنِ

    اَلَّتِي

     

    جَاءَ الرَّجُلُ الَّذِي ضَرَبَنيِ.

    Beni döven adam geldi.

    رَأَيْتُ الَّذِينَ زَارُوا أَخِي.

    Karde‏şimi ziyaret eden (kimse)leri gördüm.

    جَاءَتِ الْمَرْأَةُ الَّتي عَلَّمَتْنِي.

    Bana öğreten kadın geldi.

    اَلرَّبِيعُ هُوَ الْفَصْلُ الَّذي يُحِبُّهُ النَّاسُ.

    Bahar insanların sevdiği mevsimdir.
                   

    Arapça’da her ism-i mevsulden sonra görüldüğü gibi kendinden önceki kelimeyi açıklayan ve manasını tamamlayan bir ilgi cümlesi mutlaka bulunur.

    اَعْبُدُ اللهَ الَّذِي خَلَقَنِي.

    Beni yaratan Allah’a ibadet ederim.

           خَلَقَنِي cümlesi أَلَّذِي den önce gelen الله  kelimesini açıklamaktadır.

     

    İsm-i mevsullerden her biri tekil çoğul, müzekker ya da müennes oluşlarına göre kullanılır:

    جاَءَ الَّذِي رَأَيْتُهُ.

    (Kendisini) gördüğüm kimse geldi (müf.) .

    جاَءَ الَّذِينَ رَأَيْتُهُمْ.

    (Kendilerini) gördüğüm kimseler geldi (cem.) .

    جاَءَ اللَّذاَنِ رَأَيْتُهُماَ.

    (Kendilerini) gördüğüm iki kişi geldi (tesniye.) .

    رَأَيْتُ اللَّذَيْنِ ذَهباَ.

    Giden iki kişiyi gördüm (tesniye) .

    Böylece artık cümle, temel cümleye bağlanan içinde fiil de bulunabilen bir yan cümlecik daha almış, basit cümleden mürekkep cümle haline gelmiştir.

    *Has ism-i mevsuller hem akıllılar hem de eşya ve hayvanlar için kullanılır.

    2) Müşterek İsm-i Mevsul (اَلْاِسْمُ المَوْصُولُ الْمُشْتَرَكُ)

    Müzekker ve müennesleriyle birlikte müfred, tesniye ve cemileri bulunmayan ism-i mevsullerdir.

    ماَ

    ki o şey

    مَنْ

    ki o kimse

    اَيٌّ

    ki o kimse, ki o şey, herhangi, hangi

    (مَنْ) hem müzekker hem müennes ortak olmak üzere akıllı varlıklar (insanlar) için, (ماَ) ise genellikle insanlardan başkası için, hayvan ve eşya için kullanılır.

    نَزَلَ مَنْ رَكِبَ الْحاَفِلَةَ.

    Otobüse binen (binen kimse) indi.

    نَزَلَ مَنْ رَكِبوُا الْحاَفِلَةَ.

    Otobüse binenler (binen kimseler) indi.

    عَرَفْتُ مَا عِنْدَكَ.

    Yanında olanı tanıdım (Yanındakini tanıdım) .

    (مَنْ) (ماَ) (اَيُّ) ortak ism-i mevsulleri durumuna göre bütün kişileri belirtmek için has ism-i mevsullerin yerine kullanılır. Müfred ve müzekkerleri de aynı olduğu için hem müfred hem de cemi manasına geçer. Hangi şahıs için kullanıldığı ism-i mevsulden sonra gelen sıla cümlesindeki zamirden anlaşılır.

    جاَءَ مَنْ رَأَيْتُهُ

    Gördüğüm kimse geldi (müz.) .

    جاَءَ مَنْ رَأَيْتُهاَ

    Gördüğüm kimse geldi (müe.) .

    جاَءَ مَنْ رَأَيْتُهُمْ

    Gördüklerim geldi.

    رَأَيْتُ مَنْ جَاءَ إلى بَيْتِكُمْ.

    Evinize gelen kimseyi (adamı) gördüm.

    (Evinize geleni gördüm de denilebilir.)

    سَوْفَ يُوَفَّقُ مَنْ يَجْتَهِدُ.

    Çalışan kimse muvaffak olacaktır.

    أَكْتُبُ مَا أَطْلُبُ مِنَ الْكُتُبِ.

    Kitaplardan istediğimi (istediğim şeyi) yazarım.

    أَيٌّ (herhangi, hangi) kelimesinin yerine (مَنْ) ve (ماَ) konabiliyorsa ism-i mevsul olur ancak mu’rabtır (duruma göre son harekesi değişir). Diğerleri kadar kullanılmaz.

    اِقْرَأْ أَيَّهَا هُوَ ناَفِعٌ.

    Faydalı olanı oku.

    يُعْجِبُنِي[3] أَيُّهُمْ أَدَّى واَجِبَهُ.

    Görevini yapan kimse hoşuma gider.

    . (نَعْلَمُ مَنْ هُوَ شُجاَعٌ) نَعْلَمُ أَيُّهُمْ هُوَ شُجاَعٌ

    Hangisinin cesur olduğunu biliyoruz.

    Mesela son cümlede (أَيُّهُمْ) soru ismidir; mübtedâ olduğu için merfûdur, (هُوَ شُجاَعٌ) onun haberidir ve cümlenin tamamı (نَعْلَمُ) fiilinin mahallen mansub mef’ûlüdür. İsm-i mevsul olsaydı (نَعْلَمُ)’un mef’ûlü olarak (أَيَّهُمْ) şeklinde mansub okunurdu.

    (أَيٌّ) aynı zamanda isimlere muzâf olur, anlamını muzâf olduğu isimden alır.

    يَحْفَظُ التِّلْمِيذُ أَيَّ سُورَةٍ يَخْتاَرُ[4] مِنَ الْقُرْآنِ.

    Öğrenci Kur’ân’dan seçtiği herhangi bir sûreyi ezberler.

    نُصَلِّي فِي أَيِّ مَسْجِدٍ فِي الْمَدِينَةِ.

    Şehirde herhangi bir camide namaz kılarız.

    (أَيٌّ) kelimesinin müennesi (أَيَّةُ) dur.

    اِحْفَظْ أَيَّةَ النِّساَءِ قاَلَتْ هَذاَ.

    Bunu kadınların hangisinin dediğini sakla (söyleme)

    تَنْجَحُ أَيَّةُ الطاَّلِباَتِ هِيَ مُجْتَهِدَةٌ.

    Çalışkan olan kız öğrenci başarır.

    *(اَلَّذِينَ  )(اَللَّوَاتِي) akıllıların çoğulu için kullanılır.

    (اَلَّتِي) ve (ماَ) akılsız çoğullar için de kullanılır:

    قَرَأْتُ الْمَقاَلاَتِ الَّتِي كَتَبْتَهاَ.

    Yazdığın makaleleri okudum.

    قَرَأْتُ ماَ كَتَبْتَ مِنْ مَقاَلاَتٍ.

    Makalelerinden yazdıklarını okudum.

    *İsm-i mevsul marife isimden sonra geldiğinde sıfat olur:

    جاَءَ الرَّجُلُ الَّذِي رَأَيْتُهُ.

    Gördüğüm adam geldi.

    قَرَأْتُ الْكِتاَبَ الَّذِي قَرَأْتَهُ.

    Okuduğun kitabı okudum.

    Son cümlede (اَلَّذِي) (الْكِتاَبَ) kelimesinin sıfatıdır.

     

    İsm-i Mevsulun Cümlenin Unsurlarından Biri olması:

    İsmi mevsul; fâil, mef’ûl  ya da mübtedâ, haber ve nevasihtan (inne, kane ve kardeşleri) birinin ismi ve haberi gibi herhangi bir unsuru olabilir. O zaman cümle içindeki yerine göre mahallen merfû, mahallen mansûb ya da mahallen mecrûr olur.

    İsm-i mevsul fâil durumunda:

    سَجَدَ الَّذِي سَمِعَ الْأَمْرَ.

    Emri işiten kimse secde etti.

    هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ ؟

    Bilen kimselerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer, 9)

     

    قاَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا.

    Küfredenler (küfreden kimseler) dedi:

    Meselâ son cümlede (الَّذِينَ),( قاَلَ) fiilinin fâilidir. Mahallen merfûdur.

    İsm-i mevsul mef’ûl durumunda:

    اِسْأَلْ مَنْ يَعْرِفُ.

    Bilen kimseye (ya da bilen kimselere) sor.

    Bu cümlede (مَنْ),( اِسْأَلْ) fiilinin mef’ûlüdür. Mahallen mansûbtur.

    İsm-i mevsul mübtedâ durumunda:

    اَلَّذِي يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ.

    Okuyan kimse öğrenir[5].

    Haber     Mübtedâ

     

    İsm-i mevsul haber durumunda:

    ..هَذَا   الَّذِي رُزِقْنَا مِن قَبْلُ..

                                   Haber        Mübt.

    ..Bu (meyveler), bundan önce (dünyada) rızıklandığımız şeydir (dediler)..(Bakara, 25)

    هَذَا هُوَ النَّبِيُّ الَّذِي وَجَدُوا (وَجَدُوهُ) فِي كِتاَبِهِمْ.

                                                                     Haber           Mübt

    Bu (kendisini) kitaplarında buldukları peygamberdir.

    İsm-i mevsul nevâsih’in ismi durumunda:

    إِنَّ الَّذِينَ سَمِعُوا قَوْلَ النَّبِيِّ هُمُ الصاَّلِحُونَ.

                                              İnne’nin Haberi                                 İnne’nin İsmi

    Peygamber’in sözünü dinleyen kişiler salih kişilerdir.

    إِنَّ مَنْ يَقْرَأُ يَتَعَلَّمُ.

    Muhakkak ki okuyan kimse öğrenir[6].

                                   İnne’nin Haberi  İnne’nin İsmi

     

     Sıla Cümlesinin Özellikleri:

    Sıla cümlesi âid (bağlaç) denilen açık veya gizli bir zamirle mevsul isme bağlıdır. Bu zamir açık değilse kişi onu mevsul ismin türüne göre takdir eder. Aid zamiri sayı, müzekkerlik-müenneslik yönünden mevsul isme uygun olur.

    İsm-i mevsuldan sonraki sıla cümlesi;  isim cümlesi, fiil cümlesi, şibh-i cümle (cümle benzeri) olarak zarflı ya da harf-i cerli cümle parçalarıyla ana cümleye bağlanır.

    İsim Cümlesi olarak:

    حَضَرَتِ السَّيِّدَةُ الَّتِي هِيَ جَمِيلَةٌ.

    Güzel olan bayan geldi.

    Fiil Cümlesi olarak:

    أُحِبُّ الَّذِي يُعَلِّمُنِي.

    Bana öğreten kimseyi severim.

    رَأَيْتُ الرَّجُلَ الَّذِي جاَءَ.

    Gelen adamı gördüm.

    Not: İsim ya da fiil cümlesi temel cümleye bağlanırken ..en,  ..an, ..dığı ekleriyle tercüme edilir.

    Şibh-i Cümle (Zarflı cümle parçası) olarak:

    أَخَذْتُ الْقَلَمَ الَّذِي أَماَمَكَ.

    Önündeki kalemi aldım.

    Şibh-i Cümle (Harf-i cerli cümle parçası) olarak:

    رَأَيْتُ الطُّيُورَ الَّتِي فِي الْحَدِيقَةِ.

    Bahçedeki kuşları gördüm.

    Not: Şibh-i cümle (zarf ya da harf-i cerli isim) olduğunda …ki, ..bulunan, ..olan eklerini alarak cümleye bağlanır.

    *Aid zamiri bazen terkedilebilir. Fakat ismi mevsul kendisinden sonra gelen ve harf-i ceri olan bir fiilin mef’ûlü ise zamirin harf-i cere eklenmesi zorunludur:

    دَخَلَ عَلَى

    birine gitti, yanına gitti

    إِنَّ النِّساَءَ اللاَّتِي دَخَلْناَ عَلَيْهِنَّ. …

    Kendilerine gittiğimiz kadınlar

    جاَءَ بِ

    getirdi

    ماَ هَذِهِ الْأَشْياَءُ الَّتِي جاَؤُوا بِهاَ ؟

    Onların getirdikleri bu şeyler nedir?

    *Belirsiz nekre bir kelimeden sonra mevsul kullanılmaz fakat varmış gibi tercüme edilir:

    قَدْ جاَءَ رَسُولٌ (مِنْكُمْ) دَعاَناَ إِلَى الْإِسْلاَمِ.

    (Sizin içinizden) bizi İslâm’a çağıran bir peygamber geldi.

      

     

    مَنْ  ve  مَا lar başa geldiği zaman soru işareti olduğu gibi, cümledeki yerine göre çoğul manası taşıyan ism-i mevsul olabilirler:

    مَا عِنْدَكَ يَمُوتُ[7] وَمَا عِنْدَ اللهِ بَاقٍ[8].

    Senin yanındakiler ölür fakat Allah’ın yanındakiler (yanındaki şeyler) bâkidir.

    مَا عِندَكُمْ يَنفَدُ وَمَا عِندَ اللّهِ بَاقٍ..

    Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bâkidir… (Nahl, 96)

    …لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ…

    ..Göklerde ve yerde bulunanlar (bulunan şeyler) O’nundur.. (Bakara, 116).

    Sonraki Sayfada Genel Cümle Örnekleri

  • Kane Ve Kardeşleri – Kane Ve Benzerleri

     KÂNE VE KARDEŞLERİ (Kâne ve Benzerleri)

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    İrab (hareke) bakımından “إِنَّ ve Kardeşleri”nin tam tersine isimlerini ref haberlerini nasbederler. Kâne ve kardeşleri sekiz adet fiil-i mâzîden oluşur. Bu sekiz fiili mâzîden her birinin muzâri ile emri de aynı işi yapar. Yani, isim cümlesi olan mübtedâ ve haberin önüne gelip  mübtedâyı merfû haberi de mansûb okutur. Bunlara nâkıs (eksik) fiiller de denir. Nâkıs fiil denmesinin sebebi; merfû ismiyle birlikte tek bir mânâ ifâde etmeyip ikinci ismi istemeleridir. حَضَرَ الْوَلَدُ (Çocuk geldi) deyince cümle anlamı yeterli olur fakat كاَنَ الْجَوُّ  (Hava idi) deyince yetmez, mana eksik kalır. Yanına ikinci bir isim ilâve edilerek كاَنَ الْجَوُّ باَرِداً (Hava soğuk idi) deyince mana tamamlanır.

    Nâkıs veya Kâne benzeri  olan fiiller ve işlevleri şunlardır:

    باَتَ ظَلَّ أَضْحَى أَمْسَى أَصْبَحَ لَيْسَ صاَرَ كاَنَ

    Şimdi bunları sırasıyla görelim:                                                 

     

    كاَنَ: ..idi, oldu

    Bir önceki konuda mâzî ve mûzari çekimini verdiğimiz كاَنَ fiilinin asıl manası ..idi olup nâkıs fiildir. Tam fiil olarak kullanıldığında (“oldu, meydana geldi” manasında) ismi ve haberi olmaz, sadece fâil alır. Bir fiilin önüne gelerek birleşik fiil oluşturduğunda ise Türkçeye yardımcı fiil gibi tercüme edilir; ancak bu durumda da nâkıstır: ismi (açıkça söylenmemişse) كاَنَ’deki gizli zamir, haberi de kendisinden sonraki fiil cümlesidir.

    كاَنَ وُجِدَ

    bulunmuştu

    كاَنَ يَقْرَأُ

    okuyordu

    كاَنَ كَتَبَ

    yazdı idi, yazmıştı

    (قَدْ)lı mâzî fiil olursa mişli geçmiş zamanın hikayesi olur:

    كُنْتُ قَدْ عَلِمْتُ.

    bilmiştim

    كاَنَ (diğer benzerleri gibi) isim cümlesinin önüne geldiği zaman ise mübtedâyı olduğu gibi bırakır, haberini(n son harfinin harekesini) mansûb (fethalı) yapar. En çok kullanılan nâkıs fiildir.

    Cümle örnekleri:

    كاَنَ الْبَرْدُ شَدِيداً.

    Soğuk şiddetliydi.

    اَلْبَرْدُ شَدِيدٌ.

    Soğuk şiddetlidir.

    كاَنَتِ الرِّحْلَةُ مُمْتِعَةً.

    Yolculuk keyifliydi.

    اَلرِّحْلَةُ مُمْتِعَةٌ.

    Yolculuk keyiflidir.

    كاَنَ الْأُسْتاَذُ غاَئِباً.

    Hoca yoktu.

    الْأُسْتاَذُ غاَئِبٌ.

    Hoca yoktur.

    كاَنَ الدَّرْسُ سَهْلاً.

    Ders kolaydı.

    اَلدَّرْسُ سَهْلٌ.

    Ders kolaydır.

    كاَنَ الْبَيْتُ نَظِيفاً.

    Ev temiz idi (temiz oldu) .

    اَلْبَيْتُ نَظِيفٌ.

    Ev temizdir.

    كاَنَ الزِّحاَمُ شَدِيداً.

    Kalabalık şiddetli idi.(çok kalabalık oldu)

    اَلزِّحاَمُ شَدِيدٌ.

    Kalabalık şiddetlidir.
               

     

    * İsim cümlesinin başına sadece كاَنَ  nin gâib müfred mâzî hali gelmez. Çekimli olduğunda كاَنَ nin ismi fiille birlikte olur. Ardından haberi gelir. (كاَنَ) ve kardeşlerinin ismi bazen müstetir [(هُوَ هِيَ) gibi fiilin içinde saklı zamir] olarak veya (كاَنَ) nin çekimi içinde (كُنْتَgibi fiil+fâil) olarak da gelebilir.

    كاَنَ ياَسِرُ تِلْمِيذاً فِي الْمَدْرَسَةِ الْمُتَوَسِّطَةِ.

    Yâsir ortaokulda öğrenciydi.  

    كاَنَ تِلْمِيذاً فِي الْمَدْرَسَةِ الْمُتَوَسِّطَةِ.

    Ortaokulda öğrenciydi.  

    كاَنَتْ مُباَراَةً جَمِيلَةً.

    Güzel bir maçtı.  

    كُنْتَ مَرِيضاً.

    Hastaydın.  

    كُنْتُ فِي الْمُسْتَشْفَى.

    Hastanedeydim.  

    كُنْتَ مَشْغوُلاً.

    (Sen) meşguldün.
    Örneğin bu cümlede (تَ) zamiri (كاَنَ) nin ismi olup mahallen merfûdur. (مَشْغوُلاً) de (كاَنَ)nin haberi olup mansûbtur. Diğer örnekler:

    هَلْ كُنْتَ سَعِيداً هُناَكَ ؟

    Orada mutlu muydun?

    سَتَكُونُ[2] رِحْلَةً مُمْتِعَةً.

    Keyifli bir gezi olacak.

    سَيَكُونُ كِتاَباً جَيِّداً.

    İyi bir kitap olacak.

    سَأَكُونُ مَشْغُولاً فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ.

    O vakitte meşgul olacağım.
             

    Kane ve Kardeşleri

     

     

     

     

     

     

     

     كاَنَ  nin ismi de haberi de  tamlama şeklinde gelebilir. Bu özellikler  كاَنَnin diğer benzerleri için de geçerlidir:

    كاَنَ طَواَفُ الْمُسْلِمِينَ بِالْكَعْبَةِ سَهْلاً أَمْسِ

    Müslümanların Kabe’yi tavafı dün kolaydı.

    كاَنَ عُمَرُ بْنُ[3] الْخَطاَّبِ خَلِيفَةً عاَدِلاً.

    Ömer İbnu’l-Hattab (Hattab’ın oğlu Ömer) âdil bir halife idi.

    لَمْ يَكُنِ الراَّعِي غاَئِباً هَذِهِ الْمَرَّةَ بَلْ كاَنَ مَوْجُوداً.

    Çoban bu sefer yok değildi bilakis mevcuttu (vardı) .

    لَمْ يَكُنِ الراَّعِي مَرِيضاً هَذِهِ الْمَرَّةَ بَلْ كاَنَ صَحِيحاً.

    Çoban bu sefer hasta değildi bilakis iyiydi.

    كاَنَ أَخِي مَحْبُوباً مِنْ جَمِيعِ زُمَلاَئِهِ.

    Kardeşim tüm arkadaşları tarafından seviliyordu.

     

    كاَنَ الرَّجُلُ سَعِيداً بِأَوْلاَدِهِ الناَّجِحِينَ.

    Adam başarılı çocuklarıyla mutluydu.

    أَ أَنْتَ مُواَفِقٌ عَلَى الْعَمَلِ هُناَ.

    Burada çalışmaya muvafık mısın? (uygun görüyor musun) ?

    أَ كُنْتَ مُواَفِقاً عَلَى الْعَمَلِ هُناَ.

    Burada çalışmaya muvafık mıydın? (uygun görüyor muydun) ?
         

     

    *Harf-i cer ya da zarfla başlayan (“var” manası ifade eden) cümle parçası mübtedâ değil öne geçmiş haberdir (haber mukaddem). Var olan şey de muahhar mübtedâ olur. Böylece dolayısıyla (كاَنَ)’nin haberi de öne geçmiş haber, (كاَنَ) nin ismi de sonradan gelen isim olmuş olur:

    فِي الْغُرْفَةِ رِجاَلٌ.

    Odada adamlar var.  

    كاَنَ فِي الْغُرْفَةِ رِجاَلٌ.

    Odada adamlar vardı.  

    بَيْنَهُمْ طاَلِبٌ نَشِيطٌ.

    Aralarında çalışkan bir öğrenci var.  

    أَ كاَنَ بَيْنَهُمْ طاَلِبٌ نَشِيطٌ.

    Aralarında çalışkan bir öğrenci var mıydı?  

    لاَ ، لَمْ يَكُنْ بَيْنَهُمْ طاَلِبٌ نَشِيطٌ.

    Hayır, aralarında çalışkan bir öğrenci yoktu.  

    أَماَمَهُنَّ حَدِيقَةٌ جَمِيلَةٌ.

    (Bayanların) Önlerinde güzel bir bahçe var.  

    أَ كاَنَتْ أَماَمَهُنَّ حَدِيقَةٌ جَمِيلَةٌ ؟

    Önlerinde güzel bir bahçe var mıydı?  

    لاَ ، لَمْ تَكُنْ أَماَمَهُنَّ حَدِيقَةٌ جَمِيلَةٌ.

    Hayır, önlerinde güzel bir bahçe yoktu.  

    فِي ذَلِكَ الْمَكاَنِ صَدِيقاَنِ.

    O mekanda iki arkadaş var.  

    كاَنَ مَعَكَ فِي ذَلِكَ الْمَكاَنِ صَدِيقاَنِ.

    Seninle birlikte o mekanda (orda) iki arkadaş vardı.

    كاَنَ مَعَكُمْ  فِي ذَلِكَ الْمَكاَنِ مُدَرِّسُونَ.

    Sizinle birlikte orda öğretmenler vardı.  

    *İsmi fâil “Kâne” fiilinin haberi olunca geçmiş zamanın sürekli halini oluşturur.

    هُوَ كاَنَ ساَجِداً لِلَّهِ.

    O Allah’a secde ederdi.

    *كاَنَ fiili Allah ile kullanıldığında anlamı zamanla sınırlı değildir. Sadece geçmişi anlatmaz, durumu bildirir ve haberin sonsuz devamlılığını gösterir. كاَنَ يَكُونُebedidir, ezelidir manalarına da gelir.

    كاَنَ اللَّهُ عَلِيماً حَكِيماً.

    Allah bilir ve hakîmdir.

    وَ كاَنَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً.

    Allah bağışlayıcı ve merhametlidir.

    *Olumsuz  كاَنَnin haberi muzâri olduğunda başında esreli bir (لِ) bulunabilir. Buna inkar lâmı (lâmul cuhûd) denir ve yanında gizli bir (أَنْ) olduğu düşünülür:

    ماَ كاَنَ الصَّدِيقُ لِيَخُونَ[4] صَدِيقَهُ.

    Arkadaş arkadaşına asla ihanet edecek değildir.

     

     

    صاَرَ : oldu, dönüştü.

    صاَرَ : oldu, dönüştü. Bir halden diğer hale geçmeyi anlatır.(صاَرَ يَصِيرُ)

    اَلثَّوْبُ قَصِيرٌ.

    Elbise kısadır.

    صاَرَ الثَّوْبُ قَصِيراً.

    Elbise kısa oldu.

    اَلطاَّلِباَنِ مُجْتَهِداَنِ.

    İki öğrenci çalışkandır.

    صاَرَ الطاَّلِباَنِ مُجْتَهِدَيْنِ.

    İki öğrenci çalışkanlaştı.

    اَلتِّلْمِيذَتاَنِ مَحْبُوبَتاَنِ.

    İki öğrenci sevilendir (sevilmektedir) .

    صاَرَتِ التِّلْمِيذَتاَنِ مَحْبُوبَتَيْنِ.

    İki öğrenci sevilen oldu.

    أَصْبَحَ: sabah (vakti) oldu, sabahladı 

    أَصْبَحَ: sabah (vakti) oldu, sabahladı  ( أَصْبَحَ يُصْبِحُ )

    اَلْجَوُّ مُمْطِرٌ.

    Hava yağmurludur.  
     

    أَصْبَحَ الْجَوُّ مُمْطِراً.

    Hava yağmurlu oldu (Hava yağmurlu olarak sabahladı) .
     

    اَلْحَدِيقَةُ جَمِيلَةٌ.

    Bahçe güzeldir.  
     

    أَصْبَحَتِ الْحَدِيقَةُ جَمِيلَةً.

    Bahçe güzel oldu.  
     

    هُماَ مُهَنْدِساَنِ.

    O ikisi mühendistir.  
     

    أَصْبَحاَ مُهَنْدِسَيْنِ.

    O ikisi mühendis oldular.  
     

    هُمْ مَشْغُولُونَ.

    Onlar meşguldürler.  
     

    أَصْبَحُوا مَشْغُولِينَ.

    Meşgul oldular.  
     

    هُنَّ مُمَرِّضاَتٌ.

    Onlar hemşiredir.  
     

    أَصْبَحْنَ مُمَرِّضاَتٍ.

    Onlar hemşire oldular.  
           

    أَضْحَى : kuşluk (vakti) oldu, kuşlukladı  

    أَضْحَى : kuşluk (vakti) oldu, kuşlukladı  (أَضْحَى يُضْحِي)

    اَلْغَماَمُ كَثِيفٌ.

    Bulut yoğundur.  

    أَضْحَى الْغَماَمُ كَثِيفاً.

    Bulut yoğun oldu (Bulut yoğun olarak kuşlukladı) .  

    اَلشاَّرِعُ مُزْدَحِمٌ.

    Cadde kalabalıktır.  

    أَضْحَى الشاَّرِعُ مُزْدَحِماً.

    Cadde kalabalık oldu (Cadde kuşluk vakti kalabalıklaştı) .
           

    ظَلَّ : gündüz (vakti) oldu, devam etti  

    ظَلَّ : gündüz (vakti) oldu, devam etti   (ظَلَّ يَظَلُّ)

    اَلْغُباَرُ ثاَئِرٌ.

    Toz kalkmaktadır.

    ظَلَّ الْغُباَرُ ثاَئِراً.

    Toz kalkar oldu (Gündüz toz kalkar halde devam etti) .

    الْأُمُّ صاَبِرَةٌ.

    Anne sabırlıdır.

    ظَلَّتِ الْأُمُّ صاَبِرَةً.

    Anne sabırlı olmaya devam etti.

    ظَلَّ الْمُعَلِّمُ فِي خِدْمَةِ التَّعْلِيمِ.

    Öğretmen talim (eğitim) hizmetinde devam etti.

    ظَلَّتِ الْبَناَتُ يَلْعَبْنَ فِي الْفِناَءِ.

    Kızlar avluda oynamaya devam etti.

    أَمْسَى : akşam (vakti) oldu, akşamladı  

    أَمْسَى : akşam (vakti) oldu, akşamladı  (أَمْسَى يُمْسِي)

    اَلْعاَمِلُ مُتْعَبٌ.

    İşçi yorgundur.  

    أَمْسَى الْعاَمِلُ مُتْعَباً.

    İşçi yorgun oldu (İşçi yorgun olarak akşamladı) .

    اَلْمُدَرِّساَتُ سَعِيداَتٌ.

    Öğretmenler mutludur.

    أَمْسَتِ الْمُدَرِّساَتُ سَعِيداَتٍ.

    Öğretmenler mutlu olarak akşamladı[5].

    باَتَ : geceleyin oldu, geceledi

    باَتَ : geceleyin oldu, geceledi  (باَتَ يَبِيتُ)

    اَلْمَرِيضُ مُتَأَلِّمٌ.

    Hasta acı çekmektedir.

    باَتَ الْمَرِيضُ مُتَأَلِّماً.

    Hasta acı çeker oldu (Hasta acı çekerek geceledi) .

      (أَصْبَحَ أَضْحَى ظَلَّ أَمْسَى باَتَ  ) kelimelerinin hepsi yardımcı fiil olarak صاَرَ manasında kullanılabilir. Bunlara صاَرَ benzerleri de denir. صاَرَ (oldu) bir halden bir hale dönüşmeyi ifade ederken zaman mefhumu yoktur. Hepsi de “oldu” şeklinde tercüme edilebilir. Ancak ifade ettikleri zamanın anlamı zihnen muhafaza edilir.

    *Yukarıda ikinci olarak verilen anlamlar tam fiil olarak kullanıldığında tercüme edilir. Mâzî muzâri emir olmak üzere bütün siygaları kullanılır.

     

     

    أَصْبَحَ الرَّجُلُ فِي الْمُسْتَشْفَى.

    Adam hastanede sabahladı.

    لِماَذاَ يُحِبُّ كَثِيرٌ مِنَ التَّلاَمِيذِ أَنْ يُصْبِحُوا ضُباَّطاً فِي الْجَيْشِ ؟

     

    Niçin öğrencilerden çoğu (öğrencilerin çoğu) orduda subay olmayı sever (ister)?

     
           

    Mesela ilk cümlede أصْبَحَ yı tam fiil olarak kabul edersek, o zaman bu fiillerden sonraki isme  أصْبَحَ ‘nın ismi ve haberi demeyiz. Fiil cümlesinin elemanları olarak أَصْبَحَ fiil اَلرَّجُلُ fâil, فِي الْمُسْتَشْفَى da mef’ûlün bih gayr-i sarih olur.

    Nakıs fiillerden en çok kullanılanı كاَنَ – لَيْسَ  – صاَرَ dır.

    Not: Tahfif (kolaylık) kabilinden  كاَنَnin muzâri meczûmundan (يَكُنْ) ve nehyinden bazen nun harfleri düşürülebilir. Bu kullanılış daha ziyade Kur’ân-ı Kerim ve eski metinlerde görülür.

    إِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضاَعِفْهاَ.

    İyilik olursa kat kat arttırır.

    لَمْ أَكُ خاَئِناً.

    Hâin olmadım.

    *Olumsuz كاَنَnin haberi başına zâid (بِ) harfi getirilince mana kuvvetlenmiş olur:

    لَمْ يَكُنْ فِيهِ بِغَرِيبٍ.

    Orada asla yabancı değildir.

    *(لَيْسَ) fiili hariç diğerlerinin mâzî muzâri ve emri mevcuttur. لَيْسَ nin yalnızca mâzî çekimi vardır.

    لَيْسَ: değil, olmadı 

    لَيْسَ: değil, olmadı  Muzârisi olmayan bir fiil olarak mâzî durumunda çekime girer.

    لَيْسُوا

    لَيْساَ

    لَيْسَ

    Gâib

    لَسْنَ

    لَيْسَتَا

    لَيْسَتْ

    Gâibe

    لَسْتُمْ

    لَسْتُمَا

    لَسْتَ

    Muhatap

     

     

    لَسْتِ…

    Muhâtaba
             

     

     

    لَيْسَ الْخاَدِمُ قَوِياًّ.

    Hizmetçi güçlü değildir.

    اَلْخاَدِمُ قَوِيٌّ

    Hizmetçi güçlüdür.
     

    لَيْسَ الْعاَمِلُ نَشِيطاً.

    İşçi çalışkan değildir.

    اَلْعاَمِلُ نَشِيطٌ.

    İşçi çalışkandır.

    هَلِ الشاَّرِعُ مُزْدَحِمٌ ؟

    Cadde kalabalık mıdır?  

    لاَ ، هُوَ لَيْسَ مُزْدَحِماً.

    Hayır, o kalabalık değildir.  

    هَلِ الْحُجْرَةُ واَسِعَةٌ.

    Oda geniş midir?  

    لاَ ، هِيَ لَيْسَتْ واَسِعَةً.

    Hayır, o geniş değildir.  

    إِنَّكِ لَسْتِ ناَدِمَةً.

    Gerçekten pişman değilsin.  

     

       

    إِنَّنِي لَسْتُ فَقِيراً.

    Gerçekten ben fakir değilim.  
                 

    لَيْسَ fiili ile yapılan cümlelerde haber kısmı iki şekilde gelir:

    1- Mansûb durumda;

    لَسْتَ مُؤْمِناً.

    Sen mü’min değilsin.

    إِنَّهُمْ لَيْسُوا مُؤْمِنِينَ.

    Onlar mü’min değiller.

    2- Manayı te’kîd için (بِ) harfi cerine bağlı mecrûr olarak;

    لَيْسَ هَذاَ شَيْئاً.

    Bu bir şey değildir.

    لَيْسَ هَذاَ بِشَيْءٍ.

    Bu hiçbir şey değildir.

    أَ لَيْسَ اللَّهُ بِرَبِّكُمْ.

    Allah sizin Rabbiniz değil mi?

    *Nâdiren olumsuzluk edatı olarak kullanılır:

    لَيْسَ يَسْقُطُ الْمَطَرُ.

    Yağmur yağmıyor.

    Leyse’ye benzeyen edatlar denen (إِنْ) (ماَ) (لاَ) (لاَتَ) mübtedâ ve haber cümlesinin başına getirilerek kullanılmakta لَيْسَ gibidir. Hepsi de “yok, değil” manasınadır.

    إِنْ : لَيْسَ  gibi görev yapar, ismini ref, haberini nasbeder. İsmi belirli veya belirsiz olarak gelebilir.

    إِنْ رَجُلٌ قاَئِماً.

    Adam ayakta değildir.

    إِنْ زَيْدٌ قاَئِماً.

    Zeyd ayakta değildir.

    ماَ : (ماَ) hem belirli hem belirsiz isme gelir:

    ماَ أَحَدٌ خَيْراً مِنْكَ.

    Senden hayırlı kimse yoktur.

    ماَ هَذاَ مُهْمِلاً.

    Bu ihmal edilmiş değildir.

    ماَ هَذاَ بَشَراً.

    Bu beşer değildir.

    لاَ : (لاَ) yalnız belirsiz ismin başına getirilir.  لَيْسَ gibi kullanıldığı azdır.

    لاَ أَحَدٌ خَيْراً مِنْهُ.

    Ondan hayırlı bir kimse yoktur.

    لاَ رَجُلٌ هاَرِباً.

    Kaçan adam yoktur.

    ماَ ve لاَ nın haberlerine (بِ) harf-i ceri getirilebilir. Bu cer te’kit ifade eder.

    ماَ هَذاَ بِشَيْءٍ.

    Bu hiçbirşey değildir.

    ماَ عَلِيٌّ بِهاَدِئٍ.

    Ali asla huzurlu değildir.

    Bu cümleler إِنَّ cümlesine gelen te’kîd lâmı gibidir:

    إِنَّ عَلِياًّ لَهاَدِئٌ.

    Gerçekten Ali huzurludur.

    لاَتَ : لاَ en-nâfiye

    لاَتَ : لاَ en-nâfiye ve لَيْسَ manasındadır. İsmini ref haberini nasbeder. Başında bulunduğu isim cümlesinin kısımları zaman isimlerinden biri olur. Ancak kullanıldığı ifadede mübtedâ ile haberi birarada zikredilmez. İkisinden birisi, genellikle mübtedâ (لاَتَ ‘nin ismi) mahzûf olur (düşürülür), haberi kullanılır.

    اَلْوَقْتُ وَقْتُ نَداَمَةٍ.

    Vakit pişmanlık vaktidir.

    لاَتَ وَقْتَ نَداَمَةٍ (لاَ الْوَقْتُ وَقْتَ نَداَمَةٍ) .

    Pişmanlık vakti değildir.

    اَلساَّعَةُ ساَعَةُ نَداَمَةٍ.

    Saat pişmanlık saatidir.

    لاَتَ ساَعَةَ نَداَمَةٍ  (لاَ الساَّعَةُ ساَعَةَ نَداَمَةٍ) .

    Pişmanlık saati değildir.

    ..لاَتَ حِينَ مَنَاصٍ.

    ..(Artık) kurtulma zamanı değildir (Sâd, 3).

    Ef’âlü’l-İstimrâr

    * Ef’âlü’l-İstimrâr denilen (devamlılık ifâde eden) fiiller de irab bakımından كاَنَ ve kardeşleri gibidir. İsim cümlesinin başına geldiği takdirde mübtedâ ile haber üzerinde aynı etkiyi yaparlar. Bir çok gramer kitabında كاَنَ ve Kardeşleriyle birlikte zikredilmektedirler. Bu fiiller isminin haberiyle nitelenmesindeki sürekliliği anlatır ve şunlardır:

    ماَ داَمَ ماَ انْفَكَّ ماَ فَتِئَ ماَ بَرِحَ ماَ زاَلَ

    Hepsi de “hâlâ, devam ediyor” manasındadır. Mâzî ya da muzâri olarak gelebilirler. Başlarındaki ماَ olumsuzluk harfi olmasına rağmen fiile olumsuzluk değil devamlılık manası kazandırır. Aksi takdirde devamlılık vermez. Şimdi bunları örnekleriyle görelim:

    ماَ زاَلَ

    ماَ زاَلَ الْمَرِيضُ حَياًّ.

    Hasta hâlâ hayattadır.

    لاَ يَزاَلُ الْأَطْفاَلُ ناَئِمِينَ.

    Çocuklar hâlâ uyuyorlar.

    ماَ بَرِحَ

    ماَ بَرِحَ الْوَلَدُ مَرِيضاً.

    Çocuk hâlâ hastadır.

    لاَ يَبْرَحُ الْمَرِيضُ ناَئِماً.

    Hasta hâlâ uyuyor.

     

     

    ماَ فَتِئَ

    ماَ فَتِئَ التاَّجِرُ صاَدِقاً.

    Tacir hâlâ doğrudur.

    لاَ يَفْتَأُ الْجاَهِلُ مُصِراًّ عَلَى عِناَدِهِ.

    Câhil inadında hâlâ ısrarlıdır.

    ماَ انْفَكَّ

    ماَ انْفَكَّتِ السَّماَءُ مُمْطِرةً.

    Hava hâlâ yağmurludur.

    لاَ يَنْفَكُّ النَّسِيمُ عَلِيلاً.

    Meltem (ılık rüzgar) hâlâ tatlıdır[6].

    Bu dört fiil örneklerde görüldüğü gibi yalnız mâzî ve muzâri siygalarında gelir.

    ماَداَمَ  …dığı müddetçe: Kendinden önce gelen cümlenin müddetini kendinden sonraki cümleye bağlar. لَيْسَ  gibi yalnız mâzî siygasında bulunur. (داَمَ يَدُومُ) daكاَنَ gibi çekim yapılır:

    داَمَ      داَماَ     داَمُوا

    داَمَتْ   داَمَتاَ     دُمْنَ

    دُمْتَ   دُمْتُماَ    …

    لاَ تَقْرَأْ ماَداَمَ النُّورُ ضَئِيلاً.

    Işık zayıf olduğu müddetçe okuma.

    أَعْبُدُ اللَّهَ ماَ دُمْتُ حَياًّ.

    Diri olduğum müddetçe Allah’a ibadet ederim.

    كُلْ ماَ دُمْتَ جاَئِعاً.

    Aç olduğun müddetçe ye.

    Önemli Not: a)كاَنَ  ve kardeşlerinden bu yana söylenen nâkıs fiillerin isimleri müfred, tesniye ve cemi de gelse fiiller hep müfred gelir. Aksi takdirde normal fiil vazifesi görürler.

    كاَنَ الرَّجُلاَنِ يَتَكَلَّماَنِ.

    İki adam konuşuyorlardı.

    لاَ يَزاَلُ الْأَطْفاَلُ ناَئِمِينَ.

    Çocuklar hâlâ uyumaktadırlar.

    لاَ يَزاَلُونَ مُخْتَلِفِينَ.

    Daima ihtilaflıdırlar.

    b) Nâkıs fiillerin isimleri müzekkerse fiiller de müzekker, isimler müennes ise fiiller de müennes gelir:

    لَيْسَتِ الداَّرُ واَسِعَةً.

    Ev geniş değildir (semâi müennes).  

    لَنْ يَتْرُكَ الصَّلاَةَ ماَ داَمَ الْمُؤْمِنُ حَياًّ.

    Mü’min yaşadığı müddetçe namazı hiç terketmeyecek.

     

    c) Nâkıs fiillerin haberleri isim cümlesinin haberi gibi müfred, cümle ve şibh-i cümle (zarf ve câr-mecrûr) olarak gelir.

    Müfred:

    ماَ زاَلَ الْمُهَذَّبُ مَحْبُوباً.

    Terbiyeli daima sevilir.

    İsim Cümlesi:

    (=كاَنَتْ بِنْتُ عُمَرَ ناَئِمَةً فِي الصَّباَحِ).

    كاَنَ عُمَرُ بِنْتُهُ ناَئِمَةٌ فِي الصَّباَحِ
    Burada altı çizili isim cümlesi Kâne’nin haberi olarak mahallen mansûbtur.

    Sabahleyin Ömer’in kızı uyuyordu.

    Fiil Cümlesi:

    كاَنَ الطاَّلِبُ يَتَكَلَّمُ مَعَ أُسْتاَذِهِ.

    Öğrenci hocasıyla konuşuyordu.

    Şibh-i Cümle (Zarf):

    كاَنَتِ الطاَّلِباَتُ أَماَمَ الْمَدْرَسَةِ.

    Kız öğrenciler okulun önünde idi.

    Şibh-i Cümle (Câr-mecrûr):

    كاَنَ فِي الْمَلْعَبِ مُتَفَرِّجُونَ.

    Stadda seyirciler vardı.

    Genel Cümle Örnekleri

    1- كاَنَ الْإِماَمُ الْبُخاَرِيُّ مِنْ كِباَرِ الْمُحَدِّثِينَ – كاَنَ الْفاَراَبِيُّ عاَلِماً كَبِيراً مِنْ عُلَماَءِ الْمُسْلِمِينَ.

    2- لَمْ يَكُنِ الراَّعِي باَكِياً[7] هَذِهِ الْمَرَّةَ بَلْ كاَنَ ضاَحِكاً – اَلْحَياَةُ سَعِيدَةٌ – صاَرَتِ الْحَياَةُ سَعِيدَةً.

    3- اَلْمَعْرِضُ مُسْتَمِرٌّ – ماَزاَلَ الْمَعْرِضُ مُسْتَمِراًّ – اَلشَّرِكَةُ مَشْهُورَةٌ – صاَرَتِ الشَّرِكَةُ مَشْهُورَةً.

    4- الْواَجِبُ ضَرُورِيٌّ – ماَزاَلَ الْواَجِبُ ضَرُورِياًّ – اَلْأُمُّ مُدَرِّسَةٌ – صاَرَتِ الْأُمُّ مُدَرِّسَةً .

    5- ظَلَّ خاَلِدٌ فِي خِدْمَةِ الدِّينِ – ظَلَّتِ الْأُمُّ صاَبِرَةً عَلَى غِياَبِ ابْنِهاَ حَتَّى عاَدَ مِنْ سَفَرِهِ.

    6- غَسَلَتِ الْبِنْتُ الْمَلاَبِسَ حَتَّى أَصْبَحَتْ نَظِيفَةً – هَلْ دَرَسْتِ قَبْلَ الْمَرْحَلَةِ الْاِبْتِداَئِيَّةِ .

    7- نَجَحَ اَحْمَدُ فِي الْاِمْتِحاَنِ وَ أَصْبَحَ تِلْمِيذاً فِي الْمَدْرَسَةِ الثاَّنَوِيَّةِ – اَلتِّلْمِيذَةُ نَشِيطَةٌ – أَصْبَحَتِ التِّلْمِيذَةُ نَشِيطَةً.

    8- اَلْمُدَرِّسَتاَنِ غاَئِبَتاَنِ – لَيْسَتِ  الْمُدَرِّسَتاَنِ غاَئِبَتَيْنِ – اَلْمُهَنْدِسُونَ مَوْجُودُونَ – ماَزاَلَ الْمُهَنْدِسُونَ مَوْجُودِينَ – اَلْبَناَتُ مُؤَدَّباَتٌ – ماَزاَلَ الْبَناَتُ مُؤَدَّباَتٍ .

     

    9- اَلتَّلاَمِيذُ جاَلِسُونَ – لَيْسَ التَّلاَمِيذُ جاَلِسِينَ – لاَ تَخْرُجْ ماَداَمَ الْمَطَرُ ناَزِلاً.

    10- هُماَ جاَهِزاَنِ لِلسَّفَرِ – أَصْبَحاَ جاَهِزَيْنِ لِلسَّفَرِ – صاَرَ الرَّجُلُ سَعِيداً بِأَوْلاَدِهِ الناَّجِحِينَ.

    11- لاَ تَلْعَبْ ماَ داَمَ الْاِمْتِحاَنُ قَرِيباً – كاَنَتِ الْغُرْفَةُ مُزْدَحِمَةً وَ أَصْبَحَتْ خاَلِيَةً.

    12- أَخُوهُ أُسْتاَذٌ مَشْهُورٌ – أَصْبَحَ أَخُوهُ أُسْتاَذاً مَشْهُوراً – صاَرَتِ الْحَدِيقَةُ أَزْهاَرُهاَ جَمِيلَةٌ.

    13- ماَزاَلَ الصَّحَفِيُّونَ فِي الصَّالَةِ – أَصْبَحَتِ السُّوقُ مُزْدَحِمَةً بِالناَّسِ .

    14- لَيْسَ أَخُوكَ بَيْنَ الرُّكاَّبِ –كاَنَتْ حَياَتُهُ قَصِيرَةً – لَيْسَ لَناَ بِهِ عِلْمٌ – لَيْسَ فِي مَدْرَسَتِناَ مَعْمَلُ اللُّغَةِ .

    15- لَيْسَتِ الْمَرْأَةُ لُعْبَةً فِي يَدِ الرَّجُلِ – هَؤُلاَءِ الطُّلاَّبُ مُجْتَهِدُونَ – لَيْسَ هَؤُلاَءِ الطُّلاَّبُ مُجْتَهِدِينَ.

    16- هَلِ الدَّرْسُ مُهِمٌّ؟ لاَ، هُوَ لَيْسَ مُهِماًّ – هَلِ السَّياَّرَةُ جَدِيدَةٌ ؟ لاَ هِيَ لَيْسَتْ جَدِيدَةً.

    17- اَلساَّعَةُ ساَعَةُ تَوْبَةٍ – لاَتَ ساَعَةَ تَوْبَةٍ – اَلشاَّرِعُ مُزْدَحِمٌ – لاَ شاَرِعٌ مُزْدَحِماً .

    18- اَلْأَنْهاَرُ فاَئِضَةٌ[8] – إِنَّ الْأَنْهاَرَ فاَئِضَةٌ . لاَتَ وَقْتَ عِتاَبٍ – ماَ عِنْدِي كِتاَبُكَ .

    19- لاَتَ وَقْتَ مُزاَحٍ – لاَ عُذْرٌ لَكَ مَقْبُولاً – لَيْسَ الْفَقْرُ عَيْباً – لَيْسَ الْفَقْرُ بِعَيْبٍ.

    20- ماَ تَعَبُ الْعاَمِلِينَ ضاَئِعاً – ماَ تَعَبُ الْعاَمِلِينَ بِضاَئِعٍ – ماَ الْبَناَتُ بِجاَهِلاَتٍ.

    21- ماَ كُلُّ غَنِيٍّ بِسَعِيدٍ- لَيْسَتِ الْجاَهِلاَتُ بِمُحْتَرَمَةٍ – هَذاَ لَيْسَ بِمَكاَنِكَ.

    22- إِنَّ رُوحَ كُلِّ إِنْساَنٍ فِي أَمْرِ اللَّهِ تَعاَلَى – أَ لاَ تَزاَلُ صاَبِراً ؟

    23- ماَ فَتِئَ أَخُوناَ غاَئِباً – لاَ أَكْتُبُ دَرْسِي ماَ داَمَ أَبِي ناَئِماً.

    24- كُنْتَ عَظيِماً – أَكَلْتُ طَعاَماً كَثِيراً لِأَنَّنِي كُنْتُ أَشْعُرُ بِالْجُوعِ. 

    Tercüme:

    1- İmam Buhârî muhaddislerin büyüklerindendi. Fârâbî Müslüman âlimlerden büyük bir âlimdi.

    2- Çoban bu sefer ağlamıyor bilakis gülüyordu. Hayat mutludur. Hayat mutlu hale geldi.

    3- Sergi devamlıdır. Sergi hâlâ devam etmektedir. Şirket meşhurdur. Şirket meşhur oldu.

    4- Ödev zarûrîdir. Ödev hâlâ zarûrîdir. Anne öğretmendir. Anne öğretmen haline geldi.

    5- Hâlit din hizmetinde devam etti. Anne yolculuğundan dönünceye kadar oğlunun yokluğuna sabretmeye devam etti.

    6- Temiz oluncaya kadar kız elbiseleri yıkadı. İlkokul safhasından önce okudun mu? 

    7- Ahmet imtihanda başardı ve lisede bir öğrenci oldu. Öğrenci çalışkandır. Öğrenci çalışkan oldu.

    8- İki öğretmen yoktur. İki öğretmen yok değildir. Mühendisler mevcuttur. Mühendisler hâlâ mevcuttur. Kızlar edeblidir. Kızlar hâlâ edeblidir.

    9- Öğrenciler oturuyor. Öğrenciler oturmuyor. Yağmur yağdığı müddetçe (dışarı) çıkma.

    10- O ikisi yolculuk için hazırdır. Yolculuk için hazır oldular. Adam başarılı çocuklarıyla mutlu oldu.

    11- İmtihan yakın olduğu müddetçe oynama. Oda kalabalıktı ve boşaldı (boş oldu).

    12- Onun kardeşi meşhur bir hocadır. Kardeşi meşhur bir hoca oldu. Bahçenin çiçekleri güzel oldu.

    13- Gazeteciler hâlâ salondadır. Çarşı insanlarla kalabalıklaştı.

    14- Kardeşin yolcular arasında değil. Hayatı kısaydı. Onun hakkında bilgimiz yoktur. Okulumuzda dil laboratuvarı yok.

    15- Kadın erkeğin elinde oyuncak değildir. Bu öğrenciler çalışkandır. Bu öğrenciler çalışkan değildir.

    16- Ders mühim midir? Hayır, o mühim değildir. Araba yeni midir? Hayır, o yeni değildir.

    17- Saat tevbe saatidir. Tevbe saati değildir. Cadde kalabalıktır. Cadde kalabalık değildir.

    18- Nehirler taşmaktadır. Gerçekten nehirler taşmaktadır. Kınama vakti değildir. Kitabın bende değil.

    19- Şaka vakti değil. Makbul bir özrün yok. Fakirlik ayıb değildir. Fakirlik hiç ayıp değildir.

    20- İşçilerin emeği zayi değildir. İşçilerin emeği hiç zâyi değildir (boşa gitmez). Kızlar cahil değildir. .

    21- Her zengin mutlu değildir. Cahiller saygıdeğer değildir. Bu senin mekanın değildir.

    22- Her insanın ruhu Allahu Teâlâ’nın emrindedir. Hâlâ sabrediyor musun?

    23- Kardeşimiz hâlâ yoktur. Babam uyuduğu müddetçe dersimi yazmayacağım.

    24- Büyüktün. Çok yemek yedim. Çünkü açlık hissediyordum.

     

    ¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

    KÂNE VE KARDEŞLERİ İLE İLGİLİ AYETLER

    1- … كَانَا يَأْكُلاَنِ الطَّعَامَ انْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الآيَاتِ …

    (5/MÂİDE, 75). (Meryem ve oğlu İsâ (a.s.) oğlu Mesîh) Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz …

    açıklamak, izah ve izhar etmek (müteaddîdir).

    بَيَّنَ يُبَيِّنُ تَبْيِيناً

    2- … ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ .

    (6/EN’ÂM, 11) Sonra (Peygamberleri) yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bakın!

    yalanlayan, yalancı 

      

    الْمُكَذِّبُ

    3- وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ .

    (67/MÜLK, 10). Ve: “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin ashabı içinde olmazdık!” derler.

    yakılan ve alevlendirilen manasında olup cehennemin adıdır.

    السَّعِيرُ

    4- أَ رَأَيْتَ إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى .

    (96/ALAK, 11). Gördün mü, ya o (Peygamber) doğru yol üzerinde idiyse,

    5- وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ أَبْوَابًا .

    (78/NEBE, 19). Gökyüzü açılır ve orada (pek çok) kapılar oluşur;

    6- إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا .

    (78/NEBE, 21). Şüphesiz, cehennem pusuda (beklemekte) olur.

    rasat mevzii, rasathane, pusu, gözetleme yeri

    اَلْمِرْصَادُ- اَلْمَرْصَدُ

    7- .. إِنَّ  السَّمْعَ        وَ الْبَصَرَ   وَ  الْفُؤَادَ    كُلُّ      أُولئِكَ       كَانَ        عَنْهُ مَسْؤُولاً.

         Haberu Kane  Câr-mecrûr   F. Mâzî

    Haber

    İsmu işaretMuz. ileyh MübMuz. Matuf  H.Atıf Matuf  H.Atıf (إِنَّ)nin ismi Harfu Te’kîd

                                                                                     (إِنَّ) nin haberi (mahallen merfû)

       

    (17/İSRÂ, 36). (Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.) Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.

    اَلسَّمْعُ

    işitme, işitme duygusu, kulak

    اَلْفُؤَادُ

    kalp, gönül

    اَلْبَصَرُ

    görme, görme hassesi, göz

    كُلُّ أُولئِكَ

    bunların hepsi (ayette; كُلُّ ) muzâf,  (أُولئِكَ) ise muzâfun ileyh olup mahallen mecrûrdur. (كُلُّ ) ve sonrası da (إِنَّ)nin haberidir.

    مَسْؤُولٌ

    mesul, sorumlu (ismi mef’ûl : aynı zamanda Kâne’nin haberidir. Kâne’nin ismi ise (هُوَ) olarak takdir edilen müstetir zamirdir.)

    8- ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى .

    (75/KIYAME, 38). Sonra (insan nutfesi) alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah (onu insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.

    tesviye etmek, düzeltmek/düzene koymak, kemale erdirmek

    سَوَّى يُسَوِّي تَسْوِيَةً

    9- … كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولاً .

    (73/MÜZZEMMİL, 18). … O’nun (Allah’ın) vâdi yapılagelmiştir (mutlaka yerine gelir).

    10-… فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ .

    (67/MÜLK, 18). …(benim karşılık olarak verdiğim) azabım nasıl olmuştu!

    aslı (نَكِيرِي) (edepsizliği ve çirkefliği ortadan kaldırıp bunları yapanları) cezalandırma

    نَكِيرٌ

    11- فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ .

    (55/RAHMÂN, 37). Gök yarılıp da kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu zaman,

    gül

    وَرْدَةٌ

    yarılmak

    اِنْشَقَّ يَنْشَقُّ اِنْشِقاَقاً

    yağ, yağdanlık, kırmızı deri (üç mana ile de tefsir edilebilir)

    اَلدِّهَانُ

    12- … وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا .

    (33/AHZÂB, 5). …. Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    13- … خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء …

    (11/HÛD, 7). (O ki) … Arş’ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde (altı devrede)  yarattı…

    14- … فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ .

    (5/MÂİDE, 31). …ve (katil kardeş) pişmanlardan oldu (pişman oldu)

    15- فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ .

    (7/A’RÂF, 78). Bunun üzerine onları o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kalır oldular.

    sarsılış, sarsıntı

    اَلرَّجْفَةُ

    ism-i fâil olup yere bitişik olan, yere yapışıp kalan (Ayette: Evlerinde hareketsiz cansız ve sessiz ölüler halinde kalakaldılar.)

    اَلْجَاثِمُ

    16-…أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ مُخْضَرَّةً إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ .

    (22/HAC, 63). … Allah, gökten yağmur indirdi. Bu sayede yeryüzü yeşeriyor (yeşil oluyor). Gerçekten Allah çok lütufkârdır, (her şeyden) haberdardır.

    yeşermiş, yeşillenmiş, yeşilleşmiş

    مُخْضَرَّةٌ

    17- وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغًا …

    (28/KASAS, 10). Mûsâ’nın annesinin yüreği boş olarak sabahladı (yüreğinde yalnızca çocuğunun tasası kaldı)…

    boş, bomboş

    فَارِغًا

    18- فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ .

    (68/KALEM, 20).(Bahçe) kapkara kesildi.

    kesilmiş, sökülmüş/(münbit olmayan) kara toprak/karanlık gece(Ayette: Her üç mana ile de izah edilmiştir)

    اَلصَّرِيمُ

    19- إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ .

    (26/ŞUARÂ, 4). Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.

     

    boyunlar

    اَلْعُنُقُ ج اَلْأَعْنَاقُ

     

    tevazuda bulunmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek

    خَضَعَ يَخْضَعُ خُضُوعاً

    boyunları eğik (ism-i fâil) (Ayette: Ona boyun eğmiş, inkiyad etmiş, itaat etmiş olurlar)

    خَاضِعٌ

     
             

    20- قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ .

    (26/ŞUARÂ, 71). “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya (tapanlar olmaya) devam edeceğiz” diye cevap verdiler.

    عَكَفَ يَعْكُفُ عُكُوفاً

    devamlı ibadet etmek, ibadetten ayrılmamak

    21- … إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا …

    (6/EN’ÂM, 30). Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman (Rablerinin önünde ayakta durduruldukları zaman)… (Allah onlara) Bu (yeniden dirilme olayı), hak değil miymiş? der. Onlar da “Rabbimize andolsun ki evet!” derler…

    إِذْ = إِذاَ

    ..dığı, diği zaman/hani bir zamanlar (zaman zarfının arkasından gelen kelime fiilde olsa mahallen mecrûr muzâfun ileyhtir.)

    22- وَكَذَّبَ بِهِ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ .

    (6/EN’ÂM, 66). Kur’ân hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: “Ben size vekil (kefil) değilim”.

    23- … فَإِنْ يَكْفُرْ بِهَا هَؤُلاَءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ .

    (6/EN’ÂM, 89).  … Eğer onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir toplum getiririz.

    vekil kıldı, yerine başkasını getirdi

    وَكَّلَ يُوَكِّلُ تَوْكِيلاً

    24- وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا …

    (7/A’RÂF, 172). … Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (dedi )  (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.

    sırt, yüz, üzeri, arka (ayette sulbler kastedilmektedir)

    اَلظَّهْرُ ج ظُهُورٌ

    zürriyet, nesil

    ذُرِّيَّةٌ

    [ (عَلَى) harf-i ceri ile birlikte] şahit tutmak, şahit kılmak

    أَشْهَدَ يُشْهِدُ إِشْهاَداً

         

    25- … أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ .

    (11/HÛD, 78). (Lût, kavmine:) …İçinizde reşit (aklı başında) bir adam yok mu!”  (dedi).

    reşit, doğru görüşlü, doğruyu bulan, olgun, doğru 

    رَشِيدٌ

    26- … إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ .

    (11/HÛD, 81). (Melekler Lût’a): … Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi? (dediler).

    va’d/va’din yerine getirildiği zaman veya yer (ayette: sözün yerine getirileceği vakit)

    اَلْمَوْعِدُ

    27- لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْ …

    (24/NÛR, 29). İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir sakınca yoktur…

    faydalanılan eşya

    مَتَاعٌ

    ism-i mef’ûl: mesken kılınan, oturulan

    مَسْكُونَةٌ

    günah

    اَلْجُنَاحُ

    28- لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلاَ عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلاَ عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ …

    (24/NÛR, 61). Âmâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara yapamayacakları görev yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar.) …

    29-  يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ النِّسَاءِ …

    (33/AHZÂB, 32). Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz….

    30- أَ لَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ …

    (39/ZÜMER, 36). Allah kuluna kâfi değil midir? …

    [(ism-i fâil) her türlü şerden, kötülükten koruma hususunda] kafi olan.

    كَافٍ= اَلْكاَفِي (كَفَى يَكْفِي كِفاَيَةً)

    Sonu illetli olan bu tür fiillerin ism-i fâili burada olduğu gibi marife olarak (اَلْكاَفِي), nekre olarak da (كَافٍ) şeklinde gelir.

    31- فَاطِرُ السَّموَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ .

    (42/ŞÛRÂ, 11). (O), gökleri ve yeri (yoktan) yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.

    (ism-i fâil) yaratan, icat eden

    اَلْفَاطِرُ (فَطَرَ يَفْطُرُ فَطْراً)

    büyük baş hayvan  (deve, sığır, davar)

    اَلنَّعَمُ ج الْأَنْعَامُ

    yoktan var edip etrafa dağıtarak çoğaltmak

    ذَرَأَ يَذْرَؤُ ذَرْءاً

    32- وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَ فَلاَ تُبْصِرُونَ .

    (43/ZUHRUF, 51). Firavun kavmine (kavminin içinde olarak ) seslendi ve (şöyle) dedi: “Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz?”

    nehir, ırmak

    اَلنَّهْرُ ج اَلْأَنْهَارُ

    seslenmek, çağırmak, bağırmak

    نَادَى يُناَدِي مُناَداَةً

    görmek

    أَبْصَرَ يُبْصِرُ إِبْصاَراً

    33- فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ .

    (69/HAKKA, 35). Bu sebeple, bugün burada onun (candan) bir dostu yoktur.

    müşfik, şefkatli, yakın dost

    حَمِيمٌ

    34- أَ لَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى .

    (75/KIYÂME, 40). (Bunları yapan Allah), ölüleri (tekrar) diriltmeye kâdir değil midir?

    ölü

    اَلْمَيْتُ ج الْمَوْتَى

    hayat vermek, diriltmek

    أَحْيَا يُحْيِي إِحْيَاءً

    35- لَسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ .

    (88/GÂŞİYE, 22). Onların üzerinde bir zorba değilsin.

    ism-i fâil olup zorba, hükmü altına alan, kontrolde tutan, sultasında bulunduran anlamındadır. (مُصَيْطِرٍ ın aslı مُسَيْطِرٍ olup dilde kolaylık açısından س harfi صharfiyle ibdâl edilmiştir.)

    مُصَيْطِرٌ

    36- فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ .

    (21/ENBİYÂ, 15). Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu davaları sürüp gider.

    kuruyup biçilmiş ekin

    حَصِيدٌ

    iddia, dava veya duaları

    دَعْوَاهُمْ

    ölen yahut bayılan

    اَلْخَامِدُ

    37- وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِن قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ …

    (40/MÜ’MİN, 34). Andolsun ki, (Mûsâ’dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeylerden   şüphe edip durmuştunuz….

    38- قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا ماَ دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنتَ وَرَبُّكَ …

    (5/MÂİDE, 24). “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve Rabbin gidin (savaşın; biz burada oturacağız”) dediler.

    39- … وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا ماَ دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ .

    (5/MÂİDE, 117)… [Îsâ (a.s.) şöyle dedi:] İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şâhit (kontrolcü) idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeye hakkıyla şâhit olansın.

    ruhunu kabzetmek, öldürmek, vefat ettirmek (Ayette: Vefat ettirmesi, göğe çıkarılması yahut yeryüzündeki hayatına son verilmesidir.)

    تَوَفَّى يَتَوَفَّى

    (mâzî fiilin önünde:) …dığı zaman, …dığında

    لَمَّا

    şâhit (kontrolcü)

    شَهِيدٌ

    gözetleyen, gözetleyici

    اَلرَّقِيبُ

           

    40- وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَمَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلاَةِ وَالزَّكَاةِ ماَ دُمْتُ حَياًّ .

    (19/MERYEM, 31). “Her nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”

    hayırlı ve mübarek kılınmış

    مُبَارَكٌ

    diri, yaşayan

    حَيٌّ

    her nerede

    أَيْنَمَا

     

    tavsiye etmek (tavsiye Allah tarafından yapıldığı takdirde bu, emir ve farz kılma demektir.)

    أَوْصَى يُوصِي

                   

    41- …وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ .

    (21/ENBİYA, 73). … Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.

    42- … وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ .

    (2/BAKARA,167). …ve onlar (artık) ateşten çıkacak değillerdir.

    43- … وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ .

    (2/BAKARA, 74)….Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.

    44- وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلاً مَا تُؤْمِنُونَ .

    (69/HAKKA, 41). Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!

    45- مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ .

    (68/KALEM, 2) Sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.

    46- … وَمَا أَنَا بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ .

    (50/KAF, 29). (Allah şöyle diyor: Benim huzurumda söz değiştirilmez) ve ben kullara asla zulmedici değilim.

    47- يَا عِبَادِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلاَ أَنْتُمْ تَحْزَنُونَ .

    (43/ZUHRUF, 68). Ey kullarım! Bugün (cennette) size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz.

    Ey kullarım! (Sondaki esre, düşen mütekellim yâ’sının kısaltılmış işaretidir)

    يَا عِبَادِ

    48- … وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ .

    (40/MÜ’MİN, 31)….Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.

    49- … وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ .

    (39/ZÜMER, 41). (Resûlüm)! …Sen onların üzerinde vekil değilsin.

  • İnne Ve Kardeşleri Arapça İnne ve Benzerleri

     İNNE VE KARDEŞLERİ

    inne-ve-kardesleri

    (إِنَّ) ve görev bakımından ona benzeyen edatlar isim cümlesi dediğimiz mübtedâ ile haberin önüne gelir, mübtedâ ile haberin adını değiştirirler. Artık mübtedânın adı; (إِنَّ)’nin ismi, haberin adı da (إِنَّ)’nin haberi olarak değişir. Bu edatlar isim cümlesinin başına gelip mübtedâ ve haberin adını ve irabını (harekesini) değiştirdikleri için değiştirenler manasında “en-Nevâsıh” (اَلنَّواسِح) diye adlandırılırlar.

    Fiile benzeyen harfler de denilen bu harfler ve işlevleri şunlardır:

    لاَ

    لَعَلَّ

    لَيْتَ

    لَكِنَّ

    كَأَنَّ

    أَنَّ

    إِنَّ

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    (إِنَّ) ve ona benzeyenler dediğimiz bu edatlar isimlerini mansûb (fetha), haberlerini merfû (zamme) yaparlar.

    اَلْبَحْرُ هاَدِئٌ.

    Deniz sakindir.

    إِنَّ الْبَحْرَ هاَدِئٌ.

    Gerçekten deniz sâkindir.

    اَللَّهُ غَفُورٌ.

    Allah çok bağışlayandır.

    إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ.

    Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır.

    Son cümlede إِنَّ edatu nasb, اللَّهَ (إِنَّ)’nin ismi غَفُورٌ ise (إِنَّ)’nin haberidir.

    Sırasıyla bu edatları ve işlevlerini görelim:

    إِنَّ: Muhakkak, doğrusu, gerçekten, hakikaten, şüphe yok ki, şüphesiz manalarına gelen tahkik (pekiştirme ) edatıdır. Cümle örnekleri:

    اَلْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ.

    Mü’minler kardeştir.

    إِنَّ الْمُؤْمِنِينَ إِخْوَةٌ.

    Şüphe yok ki mü’minler kardeştir.

    رِحْلَةُ الْحَجِّ سَهْلَةٌ.

    Hac yolculuğu kolaydır

    إِنَّ رِحْلَةَ الْحَجِّ سَهْلَةٌ.

    Gerçekten hac yolculuğu kolaydır.

    إِنَّ اللَّهَ واَحِدٌ.

    Şüphe yok ki Allah birdir.

    إِنَّ مُحَمَّداً رَسُولٌ.

    Şüphe yok ki Muhammed (s.a.) peygamberdir.

    إِنَّ رَحْمَةَ اللَّهِ واَسِعَةٌ.

    Şüphe yok ki Allah’ın rahmeti (merhameti) geniştir (boldur).

    إِنَّ edatı başta bulunduğunda hemzesi esre olur.

    (إِنَّ) nin hemzesinin esre olduğu yerler şunlardır:

    a) (إِنَّ) den önce emir fiili veya ياَ gibi nidâ (ünlem) edatı bulunduğunda إِنَّ gene başta sayılır:

    قاَلَ الرَّسُولُ فيِ غاَرِ ثَوْرٍ “لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَناَ”.

    Peygamber Sevr mağarasında (arkadaşı Ebûbekir’e) “Mahzun olma! Muhakkak ki; Allah bizimle beraberdir” dedi.

    اِصْبِرْ إِنَّ اللَّهَ مَعَناَ.

    Sabret. Muhakkak ki Allah bizimle beraberdir.

    ياَ بُنَيَّ إِنَّ الصَّلاَةَ نُورٌ.

    Ey oğulcuğum, namaz gerçekten nurdur (ışıktır) .

    b)قَوْلُ kelimesinden türeyen (قاَلَ –قَوْلاً-يَقُولُ demek, söylemek) kelimelerinden sonra;

    قاَلَ إِنَّ اللَّهَ واَحِدٌ.

    Muhakkak ki Allah birdir dedi.

    c)Yemin’den sonra;

    وَاللَّهِ[1] إِنَّكَ لَمُجْتَهِدٌ.

    Vallahi, sen gerçekten çalışkansın.

    Not: Başında إِنَّ bulunan isim cümlesinin haberine yeminsiz de (yine gerçekten, hakikaten anlamını veren) te’kîd lâmı gelebilir:

    ..إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ.

    ..Şüphe yok ki sen peygamberlerden (biri)sin (Bakara, 252) .

    *İnne ve benzerlerinin haberleri müfred, cümle ya da şibh-i cümle (zarf ya da câr-mecrûrlu cümlecik) olabilir:

    Müfred:

    إِنَّ الْبَيْتَ قَدِيمٌ.

    Gerçekten ev eskidir.

    إِنَّهُ وَلَدٌ جَمِيلٌ.

    Muhakkak ki o güzel bir çocuktur.

    إِنَّ هَذاَ أَخُو عَلِيٍّ.

    Muhakkak ki bu Ali’nin kardeşidir.

    Not: Sıfat ve isim tamlamaları müfred kabul edilir.

    İsim Cümlesi:

    إِنَّ خاَلِداً أَبُوهُ غَنِيٌّ.

    Gerçekten Hâlit’in babası zengindir.

    Fiil Cümlesi:

    إِنَّ الْمُسْلِمِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ.

    Gerçekten müslümanlar Allah’a inanırlar.

    إِنَّ جِبْرِيلَ قَدْ نَزَلَ بِأَمْرِ اللَّهِ إِلَى الْأَرْضِ.

    Muhakkak ki Cibril (a.s.) Allah’ın emri ile yeryüzüne inmiştir.

    Şibh-i Cümle (Zarf):

    إِنَّ الْغَيْبَ عِنْدَ اللَّهِ.

    Muhakkak ki gayb Allah’ın katındadır (yanındadır).

     

     

    إِنَّ خَلْفَ الْبَيْتِ سَياَّرَةً.

    Gerçekten evin arkasında araba var[2].

    إِنَّ قَلْبَ الْمُؤْمِنِ بَيْنَ إِصْبَعَيْنِ مِنْ أَصاَبِعِ الرَّحْمنِ.

    Mü’minin kalbi Rahmân’ın parmaklarından iki parmak arasındadır (Müteşâbih nas) .

    Şibh-i Cümle (Câr-Mecrûr):

    إِنَّ الْفَوْزَ الْكَبِيرَ فِي الْآخِرَةِ.

    Muhakkak ki büyük kurtuluş ahirettedir.

    إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصاَّبِرِينَ.

    Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir (Bakara, 153) . (Not: Buradaki مَعَ zarftır; bu örnek aslında zarf grubuna girer.)

    إِنَّ اللَّهَ فِي قُلُوبِ عِباَدِهِ الْمُخْلِصِينَ.

    Allah ihlaslı kullarının kalbindedir.
         

    *(إِنَّ) ile başlayan isim cümlelerinin kısımlarında da mübtedâ ile haberde olduğu gibi takdim ve tehir bulunabilir:

    إِنَّ إِلَيْناَ إِياَبَهُمْ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْناَ حِساَبَهُمْ.

    Şüphesiz onların dönüşleri (ancak) bizedir sonra onların hesabları da bize aittir (Gâşiye, 25, 26) .

    إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْراً.

    Muhakkak ki zorlukla beraber kolaylık vardır (İnşirah, 5).

    (إِنَّ)’nin ismi  (إِنَّ)’nin haberi

     

    *Cümlenin kısımları yer değiştirince habere gelecek meftuh te’kîd lâmı ismin başına gelir:

    إِنَّ فِي هَذاَ لَبَلاَغاً.

    Muhakkak ki bunda bir tebliğ var (Enbiya, 106) .

    Arada fasıl zamiri bulunduğunda lâm onun başına gelir:

    إِنَّ هَذاَ لَهُوَ الْقَصَصُ الْحَقُّ.

    Gerçekten bu elbette ki doğru haberlerdir (Âl-i İmran, 62) .

    أَنَّ: de anlam bakımından إِنَّ gibi tahkik (pekiştirme) harfidir. ..ki, ..dığını, …eceğini, …olduğu gibi manalarına gelir. Masdar manasını da ifâde eder. إِنَّ başta, أَنَّcümlenin ortasında gelir. (أَنَّ) cümle başında kullanılmaz. Fiil cümlelerinde mef’ûl durumundaki yan cümleciklerin başında bağlaç olarak kullanılır:

    تَناَمُ التِّلْمِيذَةُ مُبَكِّرَةً.

    Kız öğrenci erken uyur.

    أَ لاَ تَعْلَمُ أَنَّ  التِّلْمِيذَةَ تَناَمُ مُبَكِّرَةً.

    Öğrencinin erken uyuduğunu bilmiyor musun?

    عَلِمْتُ أَنَّ الِامْتِحَانَ قَرِيبٌ.

    İmtihanın yakın olduğunu öğrendim.

     

     

    عَلِمْتُ أَنَّ الْحَجَّ مُطَهِّرٌ لِلنَّفْسِ.

    Haccın kişi için temizleyici olduğunu bildim (anladım) .

    أَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللَّهِ.

    Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederim[3].

    هَلْ فَهِمْتُمْ أَنَّ هَذاَ الْكِتاَبَ هُدىً لِلناَّسِ؟

    Bu kitabın insanlar için bir hidayet (yol gösterici) olduğunu anladınız mı?

    *أَنَّ isim ve haberiyle birlikte isim cümlesi olarak mefulun bih, fâil, naib-i fâil olabilir. Kendisinden önce bu durumları belirleyen bir fiil gelir:

    Mef’ûlün bih:

    عَلِمْتُ أَنَّ الْبَحْرَ هاَدِئٌ.

    Denizin hakikaten sâkin olduğunu bildim.

    عَلِمْتُ أَنَّ فِي حَقِيبَتِهِ كِتاَبَيْنِ.

    Çantasında iki kitap olduğunu bildim.

    أَدْرَكْتُ أَنَّ رَحْمَةَ اللَّهِ واَسِعَةٌ.

    Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu idrak ettim.

    عَلِمْتَ أَنَّ عَلِيًّا مَرِيضٌ.

    Ali’nin hasta olduğunu bildin (öğrendin).

    Mef’ûlün bih: Mahallen mansûb

     

    Fâil:

    يَسُرُّنِي أَنَّكُمْ ناَجِحُونَ فِي الِامْتِحَانِ.

    İmtihanda başarılı olmanız beni sevindirir.

    Fâil: mahallen merfû

     

    Nâib-i Fâil:

    سُمِعَ أَنَّ خاَلِداً فاَزَ فِي السِّباَقِ.

    Halit’in yarışta kazandığı duyuldu.

    Nâib-i Fâil: Mahallen merfû

     

    * (أَنَّ) nin başına (لِ) getirilmesiyle yapılan (لِأَنَّ) edatı “çünkü, …dığı için” irab bakımından (إِنَّ) ve kardeşleri gibidir:

    اِبْتَسَمَ مُحَمَّدٌ لِأَنَّ السَّيَّارَةَ حَضَرَتْ.

    Muhammed gülümsedi çünkü araba geldi.

    (Araba geldiği için Muhammed gülümsedi)

    أَعَدَّتْ زَيْنَبُ الْغَداَءَ لِأَنَّ واَلِدَتَهاَ مَشْغوُلَةٌ.

    Öğle yemeğini Zeyneb hazırladı çünkü annesi meşgul (dür).

    (Annesi meşgul olduğu için öğle yemeğini Zeynep hazırladı)

     

     

     

    ذَهَبَتْ فاَطِمَةُ إِلَى الْمَكْتَبَةِ لِأَنَّ الْمُدَرِّسَةَ غاَئِبَةٌ.

    Fâtıma kütüphaneye gitti çünkü öğretmen yok(tur).

    (Öğretmen olmadığı için Fâtıma kütüphaneye gitti)

    كَأَنَّ

    كَأَنَّ : gibi, sanki, güya, ..yor gibi, mış gibi, ..casına. …ecek gibi, ..a benzer manalarına gelir. Mübtedâ’nın habere benzediğini anlatır.

    اَلْكَعْبَةُ قَلْبُ الْعاَلَمِ الْإسْلاَمِيِّ.

    Kâbe İslâm âleminin kalbidir.

    كَأَنَّ الْكَعْبَةَ قَلْبُ الْعاَلَمِ الْإسْلاَمِيِّ.

    Sanki Kâbe İslâm âleminin kalbidir.

    (veya; Kâbe İslâm âleminin kalbi gibidir).

    مَلاَبِسُ الْإِحْراَمِ أَزْهاَرٌ بَيْضاَءُ.

    İhram elbiseleri beyaz çiçeklerdir.

    كَأَنَّ مَلاَبِسَ الْإِحْراَمِ أَزْهاَرٌ بَيْضاَءُ

    Sanki ihram elbiseleri beyaz çiçeklerdir.

    (veya; İhram elbiseleri beyaz çiçekler gibidir)

    كَأَنَّ الْكِتاَبَ أُسْتاَذٌ.

    Kitap hoca gibidir.

    كَأَنَّ الْكِتاَبَ صَدِيقٌ مُخْلِصٌ.

    Kitap samimi bir dost gibidir.

    كَأَنَّ الْقَمَرَ مِصْباَحٌ.

    Ay sanki lâmba gibidir.

     

    لَكِنَّ:

    لَكِنَّ:..ama, fakat, lâkin, ancak, ne var ki, şu kadar var ki, manalarına gelir.

    İstidrâke delâlet eder. İstidrâk; söylenen sözden muhâtabın zihninde doğacak yanlış anlamayı önlemektir. Daha ziyade cümle ortasında olur. Fiillerin önünde (لَكِنْ) şeklinde sonu cezimli gelir.

    اَلْبَيْتُ جَدِيدٌ لَكِنَّ الْحَيَّ مُزْعِجٌ[4].

    Ev yenidir fakat mahalle rahatsız edicidir.
     

    اَلْبَيْتُ جَدِيدٌ لَكِنَّ الْأَثاَثَ[5] قَدِيمٌ.

    Ev yenidir, fakat mobilyalar eskidir.  
     

    اَلْحَدِيقَةُ واَسِعَةٌ لَكِنَّ أَشْجاَرَهاَ قَلِيلَةٌ.

    Bahçe geniştir, fakat ağaçları azdır.  
     

    وَقَفْتُ فِي الصَّفِّ طَوِيلاً وَلَكِنْ لَمْ يَحْضُرِ الْمُدَرِّسُ.

    Sınıfta uzun (süre) durdum fakat öğretmen gelmedi.

     
           

    لَيْتَ 

    لَيْتَ : keşke, ne olaydı, ne olurdu manalarına gelir. Temennî bildirir.

    اَلْجَوُّ مُعْتَدِلٌ الْيَوْمَ.

    Bu gün hava mu’tedildir (ılımandır) .

    لَيْتَ الْجَوَّ مُعْتَدِلٌ الْيَوْمَ.

    Keşke bugün hava mu’tedil (ılıman) olsa.

    لَيْتَ الْخَبَرَ صَحِيحٌ.

    Keşke haber doğru olsaydı.

    لَيْتَ الْفاَكِهَةَ ناَضِجَةٌ[6].

    Keşke meyve olgun olsaydı.

    أَتَمَنَّى أَنْ تَحْضُرَ السَّياَّرَةُ الْيَوْمَ.

    Arabanın bugün gelmesini temenni ediyorum.

    لَيْتَ السَّياَّرَةَ تَحْضُرُ الْيَوْمَ.

    Keşke araba bugün gelse.

    *لَيْتَ ’nin başına ünlem edatı olan ياَ eklenirse üzüntü, pişmanlık manası meydana gelir. Olmuş bitmiş şeyler ve mümkün olmayacak arzular için “keşke şöyle olsaydı” “keşke şöyle yapmasaydım” vb. ifadeleri belirtmede kullanılır.

    ياَ لَيْتَ أَباَهُ لَمْ يَضْرِبْهُ.

    Keşke babası onu dövmeseydi.

    لَيْتَهُ   keşke o…

    لَيْتَناَ   keşke biz …

    لَيْتَنِي   keşke ben…

     

     

    لَعَلَّ

    لَعَلَّ: belki, ola ki, ihtimal ki, umulur ki, ..bilir manalarına gelir. Tereccî (umma) bildirir.

    اَلْمُساَفِرَتاَنِ تَعُوداَنِ إِلىَ أَهْلِهِماَ.

    İki yolcu ailelerine dönüyor.

    لَعَلَّ الْمُساَفِرَتَيْنِ تَعُوداَنِ إِلىَ أَهْلِهِماَ.

    Belki iki yolcu ailelerine döner.

    لَعَلَّ الْكِتاَبَ رَخِيصٌ.

    Umulur ki kitap ucuzdur.

    لَعَلَّ الْمَرِيضَ ناَئِمٌ.

    Belki hasta uyuyordur.

    لَعَلَّ الْمُساَفِرِينَ قاَدِمُونَ الْآنَ.

    Belki yolcular şimdi gelmektedir.

    اِذْهَبْ إِلىَ الْمُسْتَشْفىَ فَلَعَلَّ الطَّبِيبَ يَفْحَصُ لَكَ هُناَكَ جِسْمَكَ.

    Hastaneye git, belki doktor senin bedenini orada muayene eder.

    اِذْهَبْ إِلىَ الْمَعْمَلِ فَلَعَلَّ الْمُعَلِّمَ يَشْرَحُ لَكَ هُناَكَ دَرْسَكَ.

    Laboratuvara git, umulur ki, öğretmen sana orada dersini açıklar.

    لَيْتَ ve لَعَلَّ  nin manaları birbirine yakındır. لَيْتَ vukuu güç olan şeyde لَعَلَّ ise daha çok vukuu kolay ve mümkün olan şeyde kullanılır.

    (إِنَّ) ve kardeşlerinin diğer özellikleri:

    *(إِنَّ – أَنَّ – كَأَنَّ – لَكِنَّ) mütekellim yâ’sı ile birleştiklerinde nûnu’l-vikâye alabilirler de almayabilirler de;

    (إِنَّنِي – إِنِّي ) (أَنَّنِي- أَنِّي) (كَأَنَّنِي- كَأَنِّي) (لَكِنَّنِي – لَكِنِّي)

    لَيْتَ nûnu’l-vikâye alır: لَيْتَنِي; لَعَلَّ ise çoğunlukla almaz: لَعَلِّي (nadiren لَعَلَّنِي)

    *Muttasıl zamirler inne ve kardeşlerinden biriyle birleşince onların ismi olarak (mahallen) mansûb olurlar:

     

    لَعَلَّناَ

    لَيْتَنِي

    لَكِنَّكَ

    كَأَنَّكَ

    أَنَّهاَ

    إِنَّهُ

    إِنَّ الشَّجَرَةَ بَعِيدَةٌ.

    Ağaç uzaktır.  

    إِنَّهاَ بَعِيدَةٌ.

    Gerçekten o uzaktır.  

    إِنَّهُمْ لَعَنُوهُ.

    Gerçekten onlar onu lanetlediler.  

    كَأَنَّهُ نَسِيَ.

    Sanki o unuttu.  

    اَلْقَمِيصُ رَخِيصٌ لَكِنَّهُ جَمِيلٌ.

    Gömlek ucuzdur fakat güzeldir.  
    …إِنِّي ذاَهِبٌ إِلَى رَبِّي… …Gerçekten ben Rabbime gidiyorum… (Saffat, 99)  

    إِنَّهُ مِنْ سُلَيْماَنَ وَ إِنَّهُ بِاسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ.

     

    (Belkıs’a gönderilen) o (mektup) Süleyman’dandır ve o Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla (başlamakta)dır. (Neml, 30) .

     

    ماَ سَمِعَ الْكاَفِرُونَ قَوْلَ الرَّسُولِ وَقاَلُوا لَهُ إِنَّكَ فَقِيرٌ وَ نَحْنُ أَغْنِياَءُ.

     

    Kâfirler Peygamber’in sözünü duymadılar (duymazlıktan geldiler) ve ona “Sen fakirsin biz zenginiz dediler.

     

    قاَلَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ وَ إِنَّهُ جَعَلَنِي نَبِياًّ.

     

    “Muhakkak ki ben Allah’ın kuluyum ve O beni bir peygamber yaptı” dedi.

     
                     

    إِنَّ ve Kardeşlerinin etkisiz olması:

    إِنَّ ve benzerlerinin sonuna ماَ harfi geldiğinde ismini nasb haberini ref etmez. Tekrar mübtedâ ve haber gibi okunur. إِنَّ nin sonuna ماَ gelince إِنَّماَ ya da ortada gelince (أَنَّماَ) (ancak, yalnız) olur ve artık kasr (sınırlandırma) edatı olur.

    إِنَّماَ الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ.

    Müminler ancak kardeştir (Hucurat, 10).

    إِنَّماَ الْأَعْماَلُ بِالنِياَّتِ.

    Ameller ancak niyetlerledir (niyetlere göredir)(Hadis) .

    *Bu edatlar isim cümlesine gelirken, sonlarına (ماَ) gelince fiil cümlesinin başına da gelirler:

    إِنَّماَ أَشْكُو..[7]

    Ben ancak …şikayet ederim (Yusuf, 86) .

    كَأَنَّماَ يَقُولُ..

    Sanki (şöyle) der gibiydi…

    (إِنَّ) ve (أَنَّ) tahfif de edilebilirler. Tahfif olması demek aynı manayı taşıdığı halde sonlarının şedde yerine sükun (cezimli) olması demektir. Dolayısıyla bu halde fiillerin önüne gelirler ve o cümle artık fiil cümlesi değil, isim cümlesi olur.

    *Muhaffef (tahfif edilmiş) (إِنْ) in haberinde fethalı bir lâm bulunur, buna ayırıcı lâm (اَللَّامُ الْفاَرِقَة) denir.

    وَ إِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكاَذِبِينَ.

    Biz seni gerçekten yalancılardan zannediyoruz (Şuarâ, 186).

    وَ إِنْ وَجَدْناَ أَكْثَرَهُمْ لَفاَسِقِينَ.

    Muhakkak ki onların çoğunu fâsık bulduk (A’râf, 102).

    Muhaffef (أَنْ) in haberi (لَيْسَ) (değil) ve (عَسَى) (belki umulur ki) gibi tam çekimi olmayan fiillerden olmadığı zaman şu harflerden biriyle başlamalıdır:

    (سَ  – سَوْفَ – قَدْ – لاَ – لَمْ – لَنْ )

    Böylelikle onun (أَنَّ) den tahfif edilmiş (أَنْ) olduğu anlaşılır:

    ..وَ نَعْلَمَ أَنْ قَدْ صَدَقْتَناَ.

    Ve senin bize hakikaten doğruyu söylediğini bilelim[8] (Mâide, 113).

    أَ يَحْسَبُ الْإِنْساَنُ أَنْ لَنْ نَجْمَعَ عِظاَمَهُ.

    İnsan zanneder mi ki gerçekten onun kemiklerini asla toplamayacağız (biraraya getirmeyeceğiz) ? (Kıyame, 3)

    لاَ (en-Nâfiye Li’l Cinsi): (hiç bir, hiç). لاَ olumsuzluk edatını takip eden belirsiz haldeki mansûb isim bu ismin ait olduğu grubun toptan yokluğunu gösterir. Bu durumda ona “Lâ en-Nâfiye li’l-cinsi” denir. İrab bakımından إِنَّ nin gördüğü işi görür, yani ismi nasbeder, haberi ref eder, merfû bırakır.

    لاَ nın nâfiye olması için; a) لاَ nın hem ismi hem haberi nekre olmalıdır. b)İsmi لاَ ya bitişik olmalıdır. c) لاَ dan önce harf-i cer gelmemelidir.

    لاَ كاَذِبَ مَحْبُوبٌ.

    Sevilen yalancı yoktur. (Hiçbir yalancı sevilmez)

     

     

     

    *  لاَnın ismi tek kelime olursa nasb üzere mebnî olur. En yaygın kullanım şekli budur.

    لاَ ناَئِمَ بَيْنَكُمْ.

    Aranızda uyuyan hiçbir kimse yoktur.

    لاَ رَجُلَ فِي الْمَدِينَةِ.

    Şehirde hiç adam yok.

    لاَ ماَنِعَ لَناَ.

    Hiçbir engelimiz yok.

    لاَ أَخَ لِي.

    Hiç kardeşim yok.

    لاَ نَجاَحَ بِدُونِ جُهْدٍ وَ تَعَبٍ.

    Gayret ve yorgunluk olmaksızın başarı yoktur.

     لاَnın ismi muzâf veya şibh-i muzâf (muzâfa benzeyen) olursa yine mansûb olur.

    لاَ فاَعِلَ خَيْرٍ ناَدِمٌ.

    İyilik işleyen hiçbir kimse pişman olmaz.

    *Cinsini nefyeden lâ’nın haberi mahzuf olabilir:

    لاَ حَوْلَ وَ لاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللَّهِ.

    Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

    *Grub olumsuzu olarak kullanılan لاَ sık sık (إِلاَّ) ile birlikte kullanılır:

    لاَ إِلَهَ إلاَّ اللَّهُ.

    Allah’tan başka ilah yoktur.

    *Bir önceki sayfada belirtildiği gibi,  لاَ harfinin başında cer harfinin bulunması, isim ve haberinin nekre olmaması, ismi ile kendisi arasına başka bir kelimenin girmesi durumunda nasbetmeyip sadece olumsuzluk ifade eder:

    … مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَ بَيْعٌ فِيهِ وَ لاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفاَعَةٌ.

    …kendisinde ne alışveriş ne dostluk ne de şefaat bulunmayan bir gün gelmeden önce…(Bakara, 254)

    يُجاَهِدُ الْمُسْلِمُ بِلاَ خَوْفٍ.

    Müslüman korkusuzca savaşır.

    inne-ve-kardesleri-inne-ve-benzerleri

    Genel Cümle Örnekleri:

    1- اَلْقِراَءَةُ مُفِيدَةٌ – إِنَّ الْقِراَءَةَ مُفِيدَةٌ – لاَ شَكَّ أَنَّ الْقِراَءَةَ مُفِيدَةٌ .

    2- اَلدَّرْسُ سَهْلٌ – إِنَّ الدَّرْسَ سَهْلٌ – لاَ شَكَّ أَنَّ الدَّرْسَ سَهْلٌ.

    3- اَلطَّرِيقُ طَوِيلَةٌ – إِنَّ الطَّرِيقَ طَوِيلَةٌ – لاَ شَكَّ أَنَّ الطَّرِيقَ طَوِيلَةٌ.

    4- حَضَرَ الْمُدَرِّسُونَ فِي الصَّباَحِ الْباَكِرِ –أَلاَ تَعْلَمُ أَنَّ الْمُدَرِّسِينَ يَحْضُرُونَ فِي الصَّباَحِ الْباَكِرِ؟

    5- يَذْهَبُ الْوَلَداَنِ إِلَى الْحَدِيقَةِ فِي الْعَصْرِ – أَ لاَ تَعْلَمُ أَنَّ الْوَلَدَيْنِ يَذْهَباَنِ إِلَى الْحَدِيقَةِ فِي الْعَصْرِ؟

    6- تَأْكُلُ الْبِنْتاَنِ الْفَطُورَ وَحْدَهُماَ – أَ لاَ تَعْلَمُ أَنَّ الْبِنْتَيْنِ تَأْكُلاَنِ الْفَطُورَ وَحْدَهُماَ ؟

    7- إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فِي الْأَرْضِ وَ قاَلَ إِنِّي جَعَلْتُ لَكُمُ الْأَرْضَ مَسْجِداً .

    8- إِنَّ الرَّسُولَ دَخَلَ الْمَدِينَةَ – إِنَّهُ دَخَلَ الْمَدِينَةَ – إِنَّ اللَّهَ خَلَقَ الْأَرْضَ – إِنَّهُ خَلَقَ الْأَرْضَ – إِنَّ أَحْمَدَ  فِي الْمَسْجِدِ – إِنَّهُ فِي الْمَسْجِدِ .

    9- إِنَّ اللَّهَ رَبُّ السَّماَواَتِ وَالْأَرْضِ وَ فِي ذَلِكَ آيَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ – إِنَّ الشَّيْطاَنَ عَدُوٌّ لِآدَمَ وَ زَوْجَتِهِ – إِنَّ هَذاَ أَمْرُ رَسُولِ اللَّهِ

    10– إِنَّ الْفُقَراَءَ الصاَّلِحِينَ قَدْ ذَهَبُوا إِلَى بَيْتِ الرَّسُولِ . هَذِهِ السَّياَّرَةُ رَخِيصَةٌ لَكِنَّهَا جَمِيلَةٌ.

    11- إِنَّ كُلَّ دَفْتَرٍ يَحْتاَجُ إِلَى فَحْصٍ طَوِيلٍ – إِنَّ كُلَّ عاَمِلٍ يَحْتاَجُ إِلَى إِجاَزَةٍ طَوِيلَةٍ – إِنَّ كُلَّ عاَمِلٍ يَحْتاَجُ إِلَى تَجْرِبَةٍ طَوِيلَةٍ – إِنَّ كُلَّ مَسْرَحِيَّةٍ تَحْتاَجُ إِلَى تَجْرِبَةٍ طَوِيلَةٍ – إِنَّ كُلَّ مَسْأَلَةٍ تَحْتاَجُ إِلَى حَلٍّ طَوِيلٍ – إِنَّ كُلَّ دَرْسٍ يَحْتاَجُ إِلَى دِراَسَةٍ طَوِيلَةٍ – إِنَّ كُلَّ واَجِبٍ يَحْتاَجُ إِلَى حِفْظٍ طَوِيلٍ .

    12- نُرِيدُ أَنْ نَلْعَبَ الْكُرَةَ وَلَكِنَّ الْمَطَرَ الْكَثِيرَ لاَ يُساَعِدُناَ – نُرِيدُ أَنْ نَسْبَحَ فِي النَّهْرِ وَلَكِنَّ الطَّقْسَ الْباَرِدَ لاَ يُساَعِدُناَ .

    13- إِنَّ الْبَحْرَ هاَدِئٌ – لَبِسْتُ مَلاَبِسِي الْخَفِيفَةَ لِأَنَّ الْحَرَّ شَدِيدٌ – لَيْتَ الْأُسْتاَذَ يَتَأَخَّرُ – أَتَمَنَّى أَنْ يَتَأَخَّرَ الْأُسْتاَذُ – لَيْتَ السَّياَّرَةَ تَحْضُرُ الْيَوْمَ.

    14- فِي الطَّرِيقِ رَجُلٌ – إِنَّ فِي الطَّرِيقِ رَجُلاً – إِنَّ فِي الْمَدْرَسَةِ مُدِيرَيْنِ.

    اَلْمُدَرِّساَنِ مَوْجُوداَنِ – لَعَلَّ الْمُدَرِّسَيْنِ  مَوْجُوداَنِ .

    15- اَلتِّلْمِيذَتاَنِ مَرِيضَتاَنِ – كَأَنَّ التِّلْمِيذَتَيْنِ مَرِيضَتاَنِ – اَلْباَبُ كَبِيرٌ – لَيْتَ الْباَبَ كَبِيرٌ – رَكِبَ خاَلِدٌ الطاَّئِرَةَ لِأَنَّ الْحاَفِلَةَ مُتَأَخِّرَةٌ – رَجَعْتُ إِلَى الْبَيْتِ مُبَكِّراً لِأَنَّ أَخيِ قاَدِمٌ الْيَوْمَ .

    16- اَلْبِنْتُ مُؤَدَّبَةٌ- عَلِمْتُ أَنَّ الْبِنْتَ مُؤَدَّبَةٌ – اَلْمُساَفِرُونَ قاَدِمُونَ – كَأَنَّ الْمُساَفِرِينَ قاَدِمُونَ – اَلْعاَمِلاَتُ مَوْجُوداَتٌ وَ لَكِنَّ الْعُماَّلَ غاَئِبُونَ .

    17- لاَ فَرْقَ بَيْنَ رَجُلٍ وَ امْرَأَةٍ -لاَ فَرْقَ بَيْنَ قَرِيبٍ وَ بَعِيدٍ  -لاَ فَرْقَ بَيْنَ جَديِدٍ وَ قَدِيمٍ .

     

    Tercüme:

    1- Okuma faydalıdır. Muhakkak ki okumak faydalıdır. Okumanın faydalı olduğunda şüphe yoktur.

    2- Ders kolaydır. Muhakkak ki ders kolaydır. Dersin kolay olduğunda şüphe yoktur.

    3- Yol uzundur. Gerçekten yol uzundur. Yolun uzun olduğunda şüphe yoktur.

    4- Öğretmenler sabah erkenden geldiler. Öğretmenlerin sabah erken geldiklerini bilmiyor musun?

    5- İki çocuk ikindide bahçeye gidiyor. İki çocuğun ikindide bahçeye gittiklerini bilmiyor musun?

    6- İki kız kahvaltıyı tek başlarına yapıyorlar. İki kızın kahvaltıyı tek başlarına yaptıklarını bilmiyor musun?

    7- Muhakkak ki, yeryüzündeki herşeyi Allah yarattı ve “Yeryüzünü size mescid kıldım” dedi.

    8- Gerçekten Peygamber şehre girdi. Muhakkak ki o şehre girdi. Muhakkak ki Allah yeryüzünü yarattı. Muhakkak ki O yeryüzünü yarattı. Gerçekten Ahmet mesciddedir. Muhakkak ki o mesciddedir.

    9- Muhakkak ki Allah göklerin ve yerin Rabbidir ve bunda mü’minler için bir ayet vardır. Muhakkak ki şeytan Adem ve eşine düşmandır. Muhakkak ki bu Allah Rasûlü’nün emridir.

    10- Muhakkak ki sâlih olan fakirler peygamber’in evine gittiler. Bu araba ucuzdur fakat güzeldir.

    11- Muhakkak ki her defterin uzun bir kontrole ihtiyacı var. Muhakkak ki her işçinin uzun bir tatile ihtiyacı var. Muhakkak ki her işçinin uzun (müddet) bir tecrübeye ihtiyacı var. Muhakkak ki her tiyatronun uzun uzun bir tecrübeye ihtiyacı var. Gerçekten her meselenin (sorunun) uzun bir çözüme ihtiyacı var. Gerçekten her dersin uzun bir eğitime ihtiyacı var. Her ödevin uzun bir ezbere ihtiyacı var.

    12- Top oynamak istiyoruz fakat çok yağmur bize müsaade etmiyor. Nehirde yüzmek istiyoruz fakat soğuk hava bize müsaade (yardım) etmiyor.

    13- Deniz sakindir. Hafif (ince) elbiselerimi giydim, çünkü sıcak şiddetlidir. Keşke hoca geç kalsa. Keşke araba bugün gelse.

    14- Yolda bir adam var. Gerçekten yolda bir adam var. Hakikaten okulda iki müdür var. İki öğretmen mevcuttur (vardır). Umulur ki (belki de) iki öğretmen mevcuttur.

    15- İki öğrenci hastadır. İki öğrenci hasta gibidir. Kapı büyüktür. Keşke kapı büyük olsa. Hâlit uçağa bindi, çünkü otobüs gecikmiştir (gecikti, geç kaldı). Eve erken döndüm. Çünkü kardeşim bugün geliyor.

    16- Kız edeblidir. Kızın edebli olduğunu bildim. Yolcular gelmektedir. Sanki yolcular gelmektedirler. Kadın işçiler mevcuttur. Fakat erkek işçiler yoktur.

    17- Kadın ve erkek arasında fark yoktur. Yakın ve uzak arasında fark yoktur. Yeni ve eski arasında fark yoktur. 

    ¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

    İNNE VE KARDEŞLERİ İLE İLGİLİ AYETLER

    1- إِنَّ الْأَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ .

    (82/İNFİTÂR, 13). İyiler muhakkak nimet (cennet) içerisindedirler.

    اَلْبَرُّج اَلْأَبْرَارُ

    çok itaatkar olanlar, iyiler

    نَعِيمٌ

    çok nimet, rahat yaşayış, bolluk, refah

    2- وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ .        

    (82/İNFİTÂR, 14). Kötüler de cehennemdedirler.

    اَلْفاَجِرُ ج  اَلْفُجَّارُ

    günah işleyen, günahlara dalan, haktan dönen, küfür ve inkar eden

     

     

     

     

    3- إِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ .

    (3/ÂL-İ İMRÂN, 45). (Melekler) demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ’dır. Mesîh’tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve (Allah’ın kendisine) yakın kıldıklarındandır.

    بَشَّرَ يُبَشِّرُ تَبْشِيراً

    müjdeledi

    اَلْوَجِيهُ

    şerefli, itibarlı, yüzde

    كَلِمَةٌ

    kelâm, söz/ilâhî hüküm/ Allah Teâlâ’nın (كُنْ)(ol) emriyle veya buna benzer bir kelime ile vasıtasız (doğrudan doğruya sebepleri araya koymaksızın) yarattığı mahluk. Bu lafız, bu mana ile Îsâ (a.s.)a ıtlak edilmiştir.  
             

    4- لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ .

    (90/BELED, 4). Andolsun ki, biz, insanı (yüzyüze geleceği nice) zorluklar içinde yarattık.

    كَبَدٌ

    acı, meşakkat, yanma
    (Ayette: İnsanın beşikten mezara kadar yorgunluklar, sıkıntılar içerisinde yoğrulup, bütün meşakkatlere ömür boyu göğüs gerecek bir fıtratta yaratıldığından bahsedilmektedir.)

    5- … وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَكِنَّ الشَّياَطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ …وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلاَ تَكْفُرْ …

    (2/BAKARA, 102). …Süleyman (büyü yapıp) kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri (ve Babil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni) öğretiyorlardı… (Halbuki o iki melek herkese): Biz ancak imtihanız (imtihan için gönderildik), (sakın yanlış inanıp da) kâfir olma(yasınız) demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi…

    6- إِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ .

    (85/BURÛC, 12). Şüphesiz Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir.

    اَلْبَطْشَةُ

    kıskıvrak yakalamak, sıkıca tutmak

    7- فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى …

    (8/ENFÂL, 17). (Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; (ok) attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu)….

    رَمَى يَرْمِي رَمْياً

    atmak

    8- … إِنَّ الصَّلاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ …

    (29/ANKEBÛT, 45). …Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. …

    نَهَى يَنْهَى نَهْياً

    yasaklamak (Namazın kötülükleri yasaklaması ise kötülüklerden el çektirmesidir).

    اَلْمُنكَرُ

    kötülük

    اَلْفَحْشَاءُ

    (çok çirkin ve yüz kızartıcı) günah, edepsizlik

     

     

     

     

     

    9- وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ .

    (68/KALEM, 4). Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.

    10- إِنَّا خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِن نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ …

    (76/İNSÂN, 2). Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık….

    اَلْمَشَجُ ج أَمْشَاجٌ

    katışık, karışık

    مِنْ نُطْفَةٍ أَمْشَاجٍ

    erlik suyu ile dişilik suyunun birbirine katıştığı meni

    11- كَلاَّ إِنَّ الْإِنْسَانَ لَيَطْغَى .

    (96/ALAK, 6). Hayır, gerçek şu ki, insan azar.

    كَلاَّ

    hayır manasında olup kendisiyle menetme veya sakındırma yahut, çirkin gösterme murad edilir. Bazen de bununla kendisinden sonra geleni ispat  ve onun hakikat olduğunu tenbih ve ihtar edilir.

    طَغَى يَطْغَى

    taşmak, haddi aşmak, azmak, azgınlık etmek

    12- أَنْ رَآهُ اسْتَغْنَى .

    (96/ALAK, 7). Kendini kendine yeterli gördü diye (yeterli gördüğü için)

    اِسْتَغْنَى يَسْتَغْنِي اِسْتِغْناَءً

    istiğna etmek, yeterli görmek, muhtaç olmamak, istiğna göstermek

    13- إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى . 

    (96/ALAK, 8). Kuşkusuz Rabbinedir dönüş.

    اَلرُّجْعَى

    dönüş

    14- إِنَّ الْإِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ .

    (100/ÂDİYÂT, 6). Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.

    كَنُودٌ

    çok nankör, nankörlüğü huy edinen (mübalağalı ism-i fâil)

    15- وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ .

    (100/ÂDİYÂT, 7). Şüphesiz buna kendisi (de) şahittir.

    16- إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ .

    (103/ASR, 2). İnsan gerçekten ziyan içindedir.

    خُسْرٌ

    zarar etmek, ziyana uğramak

    17- وَيَحْلِفُونَ بِاللَّهِ إِنَّهُمْ لَمِنْكُمْ وَمَا هُمْ مِنْكُمْ وَلَكِنَّهُمْ قَوْمٌ يَفْرَقُونَ .

    (9/TEVBE, 56). (O münafıklar) mutlaka sizden olduklarına dair Allah’a yemin ederler. Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir toplumdur.

    حَلَفَ يَحْلِفُ حَلْفاً بِ

    yemin etmek

    فَرِقَ يَفْرَقُ فَرَقاً

    korkmak, ürpermek

     

     

     

     

    18- وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكَّى .

    (80/ ABESE, 3) Ne biliyorsun, belki o temizlenecek,

    أَدْرَى  يُدْرِي

    bildirmek

    يَزَّكَّىnin aslı  يَتَزَكَّى (تَزَكَّى  يَتَزَكَّى)

    temizlenmek, arınmak

    19- … وَتِلْكَ الْأَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ .

    (59/ HAŞR, 21). ..Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

    تَفَكَّرَ يَتَفَكَّرُ  تَفَكُّراً

    tefekkür etmek, düşünmek

    20- وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ .

    (39/ZÜMER, 27). Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur’ân’da insanlara her türlü misali verdik.

    ضَرَبَ مثَلاً

    misal vermek

    تَذَكَّرَ  يَتَذَكَّرُ

    tezekkür etmek, hatıra getirmek

    21- … لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ .

    (36/YÂSÎN, 45). .. umulur ki size merhamet olunur (denildiğinde aldırmazlar).

    22- … لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَ .

    (36/YÂSÎN, 74). Belki onlara yardım edilir (yardım göreceklerini umarak) ….

    23- … لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ .

    (5/MÂİDE, 6). …Umulur ki şükredersiniz.

    24- لاَ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِنْ نَجْوَاهُمْ …

    (4/NİSÂ, 114). Onların fısıldaşmalarının birçoğunda hayır yoktur…

    25- أَلاَ إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ .

    (10/YÛNUS, 62). Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

    أَلاَ

    dikkat edin, bilesiniz ki (Tenbih edatı)

    خَوْفٌ

    korku

    26- لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَياةِ الدُّنْيَا وَفِي الآخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ .

    (10/YÛNUS, 64). Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.

    27- ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ .

    (2/BAKARA, 2).  O kitap (Kur’ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.

    هُدًى

    yol gösterici

    28- قَالُوا سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ .

     

    (2/BAKARA, 32). (Melekler: Yâ Rab!) Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiğin şeyler hariç bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler.

    سُبْحَانَ  اللَّهِ

    Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek. Münezzehiyet (kusursuzluk) Allah’a mahsustur demek.

    إِلاَّ

    …hariç, …den başka

    مَا عَلَّمْتَنَا

    öğrettiğin şeyler. (Cümlenin ortasında gelen (مَا) şey anlamındadır.)

    29- رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ …

    (73/MÜZZEMMİL, 9). (O,) doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur.

    اَلْمَشْرِقُ

    güneşin doğduğu yer, doğu

    اَلْمَغْرِبُ

    güneşin battığı yer, batı

    30- وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لاَ غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَكُمْ …

    (8/ENFÂL, 48). Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi de: Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yardımcınızım, dedi…

    زَيَّنَ يُزَيِّنُ تَزْيِيناً

    güzelleştirmek, süslemek, tezyin etmek

    اَلْجَارُ

    komşu, yardımcı, müttefik, (ayette: müttefik, yardımcı)

    31- … وَلاَ مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِ اللّهِ وَلَقدْ جَاءَكَ مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ .

    (6/EN’ÂM, 34). .. Allah’ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da geldi.

    اَلْمُبَدِّلُ

    tağyir edici, değiştiren

    اَلنَّبَأُ ج اَلْأَنْباَءُ

    haber, vakıa, hadise

    32- يَقُولُ يَا لَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي .

    (89/FECR, 24). (İşte o zaman insan:) “Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!” der.

    قَدَّمَ يُقَدِّمُ تَقْدِيماً

    takdim etti, sundu, önceden gönderdi

    33- كَأَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ .

    (55/RAHMÂN, 58)  Sanki onlar yakut ve mercandırlar.

    اَلْياَقُوتَةُ ج اَلْيَاقُوتُ

    yakut

    اَلْمَرْجَانَةُ ج اَلْمَرْجَانُ

    mercan, küçük ya da büyük inciler
    (Ayette: Hurilerin yakut ve mercan misali çok parlak yüzlü, sevimli, zarif tenli oldukları bildirilmektedir.)

    34- … إِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يُؤْمِنُونَ .

    (11/HÛD, 17). Muhakkak ki bu, senin Rabbin tarafından bildirilmiş gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.

     

    35- إِنَّ اللَّهَ لاَ يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ .

    (10/YUNUS, 44). Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.

    36- أَ لاَ إِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ أَلاَ إِنَّ وَعْدَ اللّهِ حَقٌّ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ.

    (10/YUNUS, 55). Bilesiniz ki, göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Yine bilesiniz ki, Allah’ın vâdi haktır, fakat onların çoğu bilmez.

    37- … إِنَّ اللّهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لاَ يَشْكُرُونَ .

    (10/YUNUS, 60). .. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

    38- … فَإِنَّهُمْ لاَ يُكَذِّبُونَكَ وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ بِآيَاتِ اللّهِ يَجْحَدُونَ .

    (6/EN’ÂM, 33). …Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

    جَحَدَ يَجْحَدُ جُحُوداً

    bilerek inkar etmek

    39- … ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ الْحَقِّ …

    (2/BAKARA, 61). .. Bu (musibet)ler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. ..

    بِغَيْرِ

    ..siz, ..sız, ..den başka

    بِغَيْرِ الْحَقِّ

    haksız olarak

    بِأَنَّ

    ..sebebiyle

    40- قُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِندَ اللَّهِ وَإِنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُبِينٌ .  

    (67/MÜLK, 26)  De ki: O bilgi, ancak Allah’ın yanındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım.

    41- … وَإِنَّهُ فِي الآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ .

    (2/BAKARA, 130). (İbrahim (a.s.)) şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

    42- إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ .

    (36/YÂSÎN, 3). Sen şüphesiz peygamberlerdensin.

    43- قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ .

    (36/YÂSÎN, 16). (Elçiler) dediler ki: Rabbimiz biliyor; biz gerçekten size gönderilmiş (elçi)leriz.

    مُرْسَلٌ

    gönderilmiş (elçi)

    44- إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ .

    (36/YÂSÎN, 24). “İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.”

    إِذًا

    o zaman

    ضَلاَلٌ

    sapıklık

     

     

     

     

     

     

    45- … وَاللَّهُ يَشْهَدُ إِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ .

    (59/HAŞR, 11)… Allah, onların yalancı olduklarına şahitlik eder.

    46- لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ .

    (36/YÂSÎN, 7). Andolsun ki onların çoğunun üzerine (azab) sözü hak oldu. Çünkü onlar iman etmiyorlar.

    لَقَدْ

    andolsun ki

    حَقَّ

    hak oldu

    İsim cümlelerinin başına gelirler (Enne ve lakinne cümle başında kullanılmaz).

    İnne’nin ismi ‘mensub‘, haberi ‘merfu‘ dur. (Müptedanın harekesi “Ötre”yi “Üstün”e çevirirler.)

     

    إنَّ (İnne) Muhakkak, şüphesiz (Genellikle cümle başında kullanılır.)

    المُؤْمِنُ مُجَاهِدٌ : Mümin mücahittir.

    إنَّ المُؤْمِنَ مُجَاهِدٌ : Muhakkak ki mümin mücahittir.

    Eğer müptedanın sıfatı varsa o da mensup olur;

    إِنَّ اللُغَةَ العَرَبِيَّةَ سَهْلَةٌ : Muhakkak Arapça Dili kolaydır.

    Normalde fiilden sonra ‘Enne’ kullanılırken, ‘Qale’ fiilinden sonra ‘İnne’ kullanılır;

    سَمِعْتُ أَنَّها أَحْسَنُ طَبِيبٍ في المُسْتَشْفى : İşittim ki muhakkak o hastanedeki en iyi doktordur.

    يَقُولُونَ إِنَّها أَحْسَنُ طَبِيبٍ في المُسْتَشْفى : Diyorlar ki muhakkak o hastanedeki en iyi doktordur.

    Aynı şekilde emir fiillerinden sonra da ‘İnne’ kullanılır;

    قَالَ الرَسُولُ فِي غَارِ ثَوْرٍ لا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا : Hz.Muhammed Sevr mağarasında (arkadaşı Ebubekir’e) “Mahzun olma! Muhakkak ki; Allah bizimle beraberdir” dedi.

    Bitişik Zamirler ile Kullanımı;

    إنَّ + هُو = إنَّهُ

    إنَّ + هِيَ = إنَّها

    …

    إنَّ + أنا = إنَّني / إنِّي

    إنَّ + نَحْنُ = إنَّنا / إنَّا

    إِنَّهُ تَاجِرٌ : O muhakkak tüccardır.

    إِنَّكَ طَالِبٌ زَكِيٌّ : Sen şüphesiz zeki bir talebesin.

    (إنَّني / إنِّي deki ن kullanımı لَيتَ için zorunludur, لَعَلَّ de kullanılmaz, diğerlerinde isteğe bağlıdır.)

    أنَّ (Enne) Muhakkak, şüphesiz (Genellikle cümle ortasında kullanılır, kendisinden önce bir fiil olması gerekir.)

    تَعْلَمُ أنَّ المُعَلِّمَ عالِمٌ : Öğretmenin alim olduğunu şüphesiz(muhakkak) bilirsin.

    …diği, …dığı anlamında da kullanılır.

    أَ لَا تَعْلَمُ أَنَّ التِّلْمِيذَ يَنَامُ مُبَكِّراً : Öğrencinin erken uyuduğunu bilmiyor musun?

    عَلِمْتُ أَنَّ الِامْتِحَانَ قَرِيبٌ : İmtihanın yakın olduğunu öğrendim.

    لِ  +  أَنَّ  =  لِأَنَّ  (Lienne) Çünkü (Çünkü muhakkak) anlamındadır. Zamirler ile ‘İnne’ gibi bitişir.

    لِأَنَّ  +  هو  =  لِأَنَّهُ

    لِأَنَّ  +  أَنْتَ  =  لِأَنَّكَ

    رَجَعَ حامدٌ من المدرسةِ لِأَنَّهُ مَرِيضٌ : Hamit okuldan döndü. Çünkü o hastadır.

    كَأنَّ (Keenne) Sanki

    مَنْ هذا الفَتًى؟ -كَأَنَّهُ أَخُوكَ : Bu genç kim? -Sanki o senin kardeşin.

    لَكِنَّ (Lakinne) Lakin, ancak, fakat

    الطُلَابُ كَثِيرٌ لَكِنَّ الفَصْلَ صَغِيرٌ : Öğrenciler çoktur lakin sınıf küçüktür.

    هذا الدَرْسُ طَوِيلٌ لَكِنَّهُ سَهْلٌ : Bu ders uzundur ancak kolaydır.

    جَاءَ بِلَالٌ، لَكِنَّ حَامِداً لَمْ يَجِئْ: Bilal geldi lakin Hamit gelmedi.

    لَكِنْ (Lakin) Lakinne ile aynı anlama gelir ancak daha hafif ifadelerde kullanılır. Müpteda’yı nasb etmez, fiil cümlelerinde de kullanılabilir.

    جَاءَ المُدَرِّسُ، لَكِنِ الطُّلَّابُ ما جَاءُوا : Öğretmen geldi fakat öğrenciler gelmedi.

    غَابَ علِيٌّ، ولَكِنْ حَضَرَ أحمَدُ : Ali gelmedi, lakin Ahmet geldi.

    لَيْتَ (Leyte) Keşke. İmkansız yada uzak ihtimal dilekleri ifade eder.

    لَيتَ النُجُومَ قَرِيبَةٌ : Keşke yıldızlar yakın olsaydı. (İmkansız istek)

    لَيْتَنِي غَنِيٌّ : Keşke zengin olsaydım. (Uzak bir ihtimal)

    يَا لَيْتَ أَبَاهُ لَمْ يَضْرِبْهُ : Keşke babası onu dövmeseydi. (Başına ünlem edatı olan يَا eklenirse; üzüntü, pişmanlık manası meydana gelir.)

    لَعَلَّ (Lealle) Umulur ki, korkarım ki, belki

    لَعَلَّ الِامْتِحَانَ سَهْلٌ : Umarım imtihan kolaydır.

    لَعَلَّ الِامْتِحَانَ صَعْبٌ : Korkarım imtihan zor olacak.

    لَعَلَّ المَرِيضَ نَائِمٌ : Belki hasta uyuyordur.

    لا (Lâ) Hiç bir, hiç. Olumsuzluk edatını takip eden belirsiz haldeki mensup isim bu ismin ait olduğu grubun toptan yokluğunu gösterir. Buna “Lâ en-Nâfiye li’l-Cinsi” denir. İnne gibi ismini nasb, haberini ref eder. Şartları; – Hem ismi, hem haberi nekre (belirsiz) olmalı, – İsmi hemen kendisinden sonra gelmeli, – Kendisinden önce harfi cer bulunmamalıdır.

    لَا إِلٰهَ إِلَّا الله : Allah’tan başka ilah yoktur.

    لَا كَاذِبَ مَحْبُوبٌ : Sevilen yalancı yoktur.

    لَا مَانِعَ لَنَا : Hiçbir engelimiz yoktur.

    لَا أَخَ لِي : Hiç kardeşim yok.

    لَا فَاعِلَ خَيْرٍ نَادِمٌ : İyilik işleyen hiçbir kimse pişman olmaz.

    لَا حَوْلَ ولَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ : Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.

     

    Lâm-ı İbtida

    ‘ل’ harfi mubtedanın başına gelerek cümleye vurgu katar. Buna lâm-ı ibtida denir. Eğer cümlede inne de varsa inne den uzaklaştırılarak inne’nin haberinin başına yazılır ve habere vurgu katar. Bundan dolayı da bu lam-a, lam-ı muzahlaka denilir. Çünkü inne’nin başa gelmesiyle iki tekidin peşpeşe gelmesindense aralıklı gelmesi evladır.

    رَبُّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ : Rabbin bağışlayıcı ve merhamet sahibidir.

    لَرَبُّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ : Elbette Rabbin bağışlayıcı ve merhamet sahibidir.

    إنَّ رَبَّكَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ : Muhakkak ki Rabbin çok bağışlayan ve merhamet sahibidir.

    Ek anlatım: İnne ve kardeşleri

    “İnne ve Benzerleri”nin Tanımı ve Görevleri

    Arapçada isim cümlesinin başına gelerek onun yapısını ve anlamını

    değiştiren “kâne ve ehevâtuhâ” gibi nâkıs fiiller ve bir takım harfler vardır.

    “İnne ve ehevâtuhâ/İnne ve benzerleri” adı verilen harfler isim cümlesinin

    başına gelerek yapısını değiştiren harflerdendir. “İnne ve ehêvâtuha”, “elhurûfu’l-

    müşebbehe bi’l-fiil”, “el-hurûfu’n-nevâsih” adı verilen bu harfler

    (إنَّ ، أنَّ ، كَأَنَّ ، لكِنَّ ، لَيْتَ ، لَعَلَّ)

    Bu harfler isim cümlesinin başına gelerek mübtedayı kendilerine isim

    olarak alır nasb eder, haberi de haberleri olarak alır ref‘ ederler. ( (العِلْمُ نُورٌ

    “İlim ışıktır” anlamındaki bu isim cümlesi mübteda olan ( العلمُ ) kelimesi ile

    haber olan ( نُورٌ ) kelimelerinden oluşmaktadır. Bu cümlenin başına bu

    harflerden ( إنّ )yi getirdiğimiz zaman cümle şu şekle dönüşmektedir: ( إنّ العِلْمَ

    نُورٌ ) “Muhakkak ilim nurdur”. Bu durumda ( العلمُ ) kelimesi ( إنّ ) nin ismi olarak

    mansûb olmakta, ( نُورٌ ) kelimesi de haberi olarak merfû‘ olmaktadır. Şu

    örnekleri inceleyiniz:

    1. اللهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ إنّ اللهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ.

    2. الخَبَرُ صَحيحٌ ليتَ الخَبَرَ صَحيحٌ.

    3. الربِيعُ قادِمٌ يَسُرُّنِي أنَّ الرَّبِيعَ قادمٌ.

    İnne ve Benzerleri’nin Cümleye Kazandırdıkları Anlamlar

    إِنَّ) ): Te’kit ve pekiştirme (tahkîk ve te’kîd) edatıdır. İsim cümlesinin

    anlamını tekit eder ve pekiştirir. Cümlenin anlamına “muhakkak, kesinlikle,

    şüphesiz, gerçekten, elbette” gibi anlamlar katar. Genellikle bu harf

    muhatabın o konuda şüphe içinde olması, kafasının karışık olması

    durumunda veya olayın önemini vurgulamak için kullanılır. Bu harf ile

    cümleye doğrudan başlanılır. Meselâ, ( الجَمَلُ صَبُورٌ ) “Deve sabırlıdır”

    anlamındaki isim cümlesinin başına ( إنَّ ) harfini getirdiğimiz zaman cümle ( إنّ

    الجَمَلَ صَبُورٌ ) “Kesinlikle deve sabırlıdır” şekline dönüşmektedir. Mübtedayı

    kendisine isim olarak alıp nasb etmekte, haberi de haber olarak alıp ref‘

    etmektedir. Şu örneklerin yapı ve anlamlarına dikkat ediniz.

    Muhammet elbette öğrencidir. . 1. مُحَمَّدٌ طالِبٌ. إنّ مُحَمداً طالِبٌ

    Muhakkak edep gereklidir. . 2. الأدَبُ واجِبٌ. إنَّ الأدَبَ واجِبٌ

    Kesinlikle cadde geniştir. . 3. الشارِعُ واسِعٌ. إنَّ الشارِعَ واسِعٌ

    أَنَّ) ): Bu harf de ( إِنَّ ) gibi te’kit ve pekiştirme harfıdir. Ancak bu harf ( (إِنَّ

    harfinden farklı olarak başına geldiği isim cümlesinin anlamını mastara

    çevirir, onu anlam yönünden cümle olmaktan çıkarır. Bu sebeple bu harf bir

    anlam ifade eden cümlenin başında bulunmaz, ismi ve haberiyle birlikte

    başka bir cümlenin unsuru haline dönüşür. ( أَنَّ ) isim cümlesinin anlamını

    başka cümleye bağlarken “-dığı, dığını, -eceği” gibi bağlaç görevi görür. ( (أَنَّ

    nin isim ve haberinden oluşan cümleye “masdar-ı müevvel, te’villi mastar”

    denir. Bu yapı Arap dilinde cümlelerin anlamına derinlik ve genişlik

    kazandıran, kullanımı çok yaygın olan bir yapıdır. Meselâ, ( (علِيٌّ ذاهِبٌ إلى السُّوقِ

    “Ali çarşıya gidiyor” cümlesinin başına ( أَنَّ ) yi getirdiğimiz zaman bu cümle

    أنّ علِيّاً ذاهِبٌ إلى السّوقِ) ) “Ali’nin çarşıya gitmesi” şeklinde mastara dönüşür ve

    tek başına bir anlam ifade etmez. Başka bir ana cümleye bağlamamız gerekir

    ve şöyle deriz:, ( رأيتُ أنّ عليّاً ذاهِبٌ إلى السُّوقِ ) “Ali’nin çarşıya gittiğini gördüm.”

    Şu cümleleri inceleyiniz:

    Yazın sıcaklık şiddetlidir. . 1. الحَرُّ شَدِيدٌ في الصَّيفِ

    Yazın sıcağın şiddetli olduğunu hissettim. . شَعَرتُ أنّ الحَرَّ شَدِيدٌ في الصّيفِ

    Kız hastadır. . 2. البِنْتُ مَرِيضَةٌ

    Kızın hasta olması bana acı veriyor. . يُؤْلِمُنِي أنّ البِنْتَ مَرِيضَةٌ

    Çalışkanlar daima başarılıdırlar. . 3. المجُْتَهِدُون ناجِحُون دائماً

    Çalışkanların daima başarılı olduklarını bil. . إعْلَمْ أنّ المجُْتَهِدِين ناجِحُون دائِماً

    كَأَنَّ) ): Teşbih (benzetme) edatıdır, cümleye “güya, sanki, -mış gibi”

    anlamlar kazandırırır. İsmini haberine benzetme görevi görür. Meselâ ( الجُنْدِيُّ

    أسَدٌ ) “Asker aslandır” anlamındaki bu cümlenin başına ( كَأَنَّ ) edatını

    getirdiğimiz zaman cümle ( كَأَنّ الجُنْدِيَّ أسَدٌ ) “Asker sanki aslandır” anlamına

    bürünmektedir. Şu örnekleri inceleyiniz.

    Kitap sanki arkadaştır. . 1. الكِتابُ رَفِيقٌ. كأَنَّ الكِتابَ رَفِيقٌ

    Ay sanki kandildir. . 2. القَمَرُ مِصْبَاحٌ. كأَنَّ القَمرَ مِصْبَاحٌ

    Otomobil sanki füzedir. . 3. السّيّارَةُ صارُوخٌ. كأنَّ السّيّارَةَ صارُوخٌ

    لكِنَّ) ): Bu harf istidrak (hatayı düzeltmek, telafi etmek) içindir, “lakin,

    ancak, fakat” anlamlarını ifade eder. Birbirine ters olan iki hüküm arasında

    yer alır, önceki cümlenin ifade ettiği anlamın yanlış anlaşılmasını önlemek

    için o hükmü düzeltir. Bu sebepten dolayı doğrudan cümleye bu harf ile

    başlanılmaz. Meselâ, (. حَضَرَ الطلابُ. سَلِيمٌ غائِبٌ ) “Öğrenciler geldi. Selim

    yoktur.” cümlelerini ( لكنّ ) ile birleştirdiğimiz zaman şu şekle

    dönüşmektedirler: (. حضَرَ الطلابُ لَكِنَّ سَلِيماً غائِبٌ ) “Öğrenciler geldiler ancak

    Selim yok.” Birinci cümlede anlatılan durum ikinci cümle ile düzeltilmiştir.

    Şu cümleleri inceleyiniz.

    1. الجَوُّ مُمْطِرٌ.الشمسُ مُشْرِقَةٌ. الجوُّ مُمْطِرٌ لكنّ الشمسَ مُشْرِقَةٌ.

    Hava yağışlıdır, ancak güneş ışık saçıyor.

    2. الحَدِيقَةُ واسِعَةٌ. الأشْجارُ قَلِيلَةٌ. الحَدِيقَةُ واسِعَةٌ لكنّ الأشجارَ قَلِيلةٌ.

    Bahçe geniştir, ancak ağaçlar azdır.

    3. مبنَى الكُلّيّةِ كَبِيرٌ. الطلابُ قلِيلُون. مَبْنَى الكُلِّيّةِ كَبِيرٌ لكنّ الطلابَ قلِيلُون.

    Fakültenin binası büyüktür, ancak öğrenciler azdır.

    لَيْتَ) ): Temenni içindir, “keşke” anlamını içerir. Bu harf olması mümkün

    olmayan veya olması çok zor olan şeyleri temenni etmek için kullanılır.

    Meselâ ihtiyar biri gençliğinin geri gelmesini dilediğinde şöyle der: ( لَيْتَ

    الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْماً ) “Keşke bir gün gençlik geri dönse.” Şu örnekleri inceleyiniz:

    Keşke meyve olgun olsa. . 1. الفاكِهَةُ ناضِجَةٌ. ليتَ الفاكِهَةَ ناضِجَةٌ

    Keşke ay bu gece doğsa. . 2. القمَرُ طالِعٌ الليلَ. لَيْتَ القَمَرَ طالِعٌ الليلَ

  • Sıra Sayıları Arapça Dersleri

    SIRA SAYILARI

    Birşeyin sırasını gösterir. Birincisi hariç diğerlerinin müzekkerleri “ة”siz, müennesleri  ة’li olarak kullanılır.

    Müzekkerlerde Müenneslerde  

    اَلْأَوَّلُ

    اَلْأُولىَ

    Birinci

    اَلثَّانِي

    اَلثَّانِيَةُ

    İkinci

    اَلثَّالِثُ

    اَلثَّالِثَةُ

    Üçüncü

    اَلرَّابِعُ

    اَلرَّابِعَةُ

    Dördüncü

    اَلْخَامِسُ

    اَلْخاَمِسَةُ

    Beşinci

    اَلسَّادِسُ

    اَلسَّادِسَةُ

    Altıncı

    اَلسَّابِعُ

    اَلسَّابِعَةُ

    Yedinci

    اَلثَّامِنُ

    اَلثَّامِنَةُ

    Sekizinci

    اَلتَّاسِعُ

    اَلتَّاسِعَةُ

    Dokuzuncu

    اَلْعاَشِرُ

    اَلْعاشِرَةُ

    Onuncu

     

     

     

    اَلْحاَدِيَ عَشَرَ

    الْحادِيَةَ عَشْرَةَ

    Onbirinci

    اَلثَّانِيَ عَشَرَ

    اَلثَّانِيَةَ عَشْرَةَ

    Onikinci

    اَلثَّالِثَ عَشَرَ

    اَلثَّالِثَةَ عَشْرَةَ

    Onüçüncü

    اَلرَّابِعَ عَشَرَ

    اَلرَّابِعَةَ عَشْرَةَ

    Ondördüncü

     

    اَلْبِنْتُ الثاَّلِثَةُ

    3. kız

    اَلِابْنُ الثاَّنِي

    2. oğul

    11. rakamdan itibaren birleşiktir. عَشَرَ  ve عَشْرَةَ  sayısının son harekesi üstün harekeli olup ismin çeşitli hallerine göre değişmezler.

    رَأَيْتُ ذَلِكَ الرَّجُلَ فِي الثَّانِي عَشَرَ مِنْ شَهْرِ رَمَضَانَ.

    O adamı Ramazan ayının onikisinde gördüm.

    *11-19 arası sıra sayıları da fetha üzere mebnîdirler. Yani sıfat durumunda olmalarına rağmen hareke yönünden mevsûf (sıfatlanan) ile uyum göstermezler, ancak müzekkerlik ve müenneslik bakımından tam bir uyum sağlarlar. Müzekkerleri tâ’sız, müennesleri tâ’lıdır.

    اَلشَّجَرَةُ الثاَّنِيَةَ عَشْرَةَ

    12. ağaç

    اَلْحاَدِيَ عَشَرَ

    11. (müz)

    فِي الْكِتاَبِ الْحاَدِيَ عَشَرَ

    onbirinci kitapta

    مِنَ السُّورَةِ الثاَّمِنَةَ عَشْرَةَ

    onsekizinci sureden

    20 ve sonrasında sıra sayılarından örnekler:

    اَلْعِشْرُونَ

    yirminci

    اَلْمِائَةُ

    yüzüncü[20]

    اَلْأَلْفُ

    bininci

     

     

    اَلْحاَدِي وَالْعِشْرُونَ

    21.  (yirmi birinci)

     

    اَلْخاَمِسُ وَ الْمائَةُ

    105. (yüzbeşinci)
     

     

     

     

     

     

     

     

     

    SAATLER

    Arapça’da saat sormak için şu iki soru sorulur:

    a)

    كَمِ السَّاعَةُ ؟

    Saat kaç?

    b)

    فِي أَيِّ ساَعَةٍ ؟

    Saat kaçta ? (hangi saatte?)

    a) Birinci soruya verilen cevap;

    الْواَحِدَةُ

    اَلساَّعَةُ

    (Saat)

    Bir

    الثاَّنِيَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    İki

    الثاَّلِثَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Üç

    الراَّبِعَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Dört

    الخاَمِسَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Beş

    الساَّدِسَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Altı

    الساَّبِعَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Yedi

    الثاَّمِنَةُ

    الساَّعَةُ

    “

    Sekiz

    التاَّسِعَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Dokuz

    العاَشِرَةُ

    اَلساَّعَةُ

    “

    On

    الحاَدِيَةَ عَشْرَةَ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Onbir

    الثاَّنِيَةَ عَشْرَةَ

    اَلساَّعَةُ

    “

    Oniki

     

    b) فِي أَيِّ ساَعَةٍ ؟ (فِي أَيَّةِ ساَعَةٍ ؟) Saat kaçta ? (hangi saatte?) sorusuna cevap:

    الْواَحِدَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    (Saat)

    Bir’de

     

    الثاَّنِيَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    İki’de

     

    الثاَّلِثَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Üç’te

     

    الراَّبِعَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Dört’te

     

    الخاَمِسَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Beş’te

     

    الساَّدِسَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Altı’da

     

    الساَّبِعَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Yedi’de

     

    الثاَّمِنَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Sekiz’de

     

    التاَّسِعَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Dokuz’da

    العاَشِرَةِ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    On’da

     

     

     

     

     

     

    الحاَدِيَةَ عَشْرَةَ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Onbir’de

     

    الثاَّنِيَةَ عَشْرَةَ

    فِي الساَّعَةِ

    “

    Oniki’de

     

    *Saat 11 ve 12 yukarıda olduğu gibi burada da mebnî olarak üstün gelir.

    السَّاعَة  kelimesini söylemek şart değildir. Arzu edilirse söylenebilir.

    *Öğleden sonraki saatler için 13.00, 14.00, 19.00, 22.00 vs. gibi ifadeler Arapça’da  kullanılmaz. Saatlerden sonra صَباَحاً (sabah), ظُهْراً (öğle),  قَبْلَ الظُّهْرِ(öğleden önce), بَعْدَ الظُّهْرِ (öğleden sonra), عَصْراً (ikindi), مَساَءً (akşam), لَيْلاً (gece) gibi vakit belirten ifadeler kullanılır.

    خَرَجَ خاَلِدٌ مِنَ الْبَيْتِ فِي الثاَّمِنَةِ صَباَحاً.

    Hâlit evden sabah sekizde çıktı.

    *Arapça’da 09.15, 12.30 vs. şeklindeki saatler için “geçe”lerde وَ, “kala” larda إِلاَّ edatı kullanılır. Çeyreklerde (الرُّبْعُ), yirmi geçelerde (الثُّلُثُ), buçuklarda (النِّصْفُ) şeklinde söylenir:

    اَلتاَّسِعَةُ وَ الرُّبْعُ.

    Dokuzu çeyrek geçiyor.

    اَلثاَّنِيَةَ عَشرَةَ وَ النِّصْفُ.

    Oniki otuz.

    اَلْخاَمِسَةُ وَالثُّلُثُ.

    Beş’i yirmi geçiyor.

    اَلْعاَشِرَةُ وَ خَمْسُ دَقاَئِقَ.

    On’u beş geçiyor.

    اَلْحاَدِيَةَ عَشرَةَ وَ دَقِيقَةٌ واَحِدَةٌ.

    Onbir’i bir dakika geçiyor.

    اَلساَّدِسَةُ إِلاَّ الرُّبْعَ (رُبْعاً) .

    Altı’ya çeyrek var[21].

    اَلثاَّلِثَةُ إِلاَّ الثُّلُثَ (ثُلُثاً).

    Üç’e yirmi dakika var.

    اَلْواَحِدَةُ إِلاَّ دَقِيقَتَيْنِ.

    Bir’e iki dakika var.

    اَلثاَّنِيَةُ إِلاَّ ثَلاَثَ دَقاَئِقَ.

    İki’ye üç dakika var.

    Cümle Örnekleri:

    1- اَلْفَصْلُ فيِ الدَّوْرِ الْأَوَّلِ – قَرَأْتُ الْقِصَّةَ الثاَّلِثَةَ – عَرَفْناَ السُّؤاَلَ الْأَوَّلَ.

     

    2- اَلسُّؤاَلُ الثاَّنيِ صَعْبٌ – اَلسُّؤاَلُ الْأَوَّلُ سَهْلٌ – اَلسُّؤاَلُ الراَّبِعُ صَعْبٌ – اَلسُّؤاَلُ الْخاَمِسُ سَهْلٌ.

    3- مُحَمَّدٌ فيِ الْفَصْلِ الْخاَمِسِ – لَعِبَ التَّلاَميِذُ الْكُرَةَ مَعَ الصَّفِّ الثاَّنيِ.

    4- وَصَلَتِ السَّياَّرَةُ فيِ الساَّعَةِ الثاَّنِيَةَ عَشْرَةَ – أُشاَهِدُ التِّلِفِزْيوُنَ فيِ العاَشِرَةِ.

    5- اَلساَّعَةُ الثاَّنِيَةُ – اَلساَّعَةُ الراَّبِعَةُ – مَتَى يَحْضُرُ واَلِدُكَ ؟ يَحْضُرُ واَلِديِ فيِ الثاَّنِيَةِ.

    6- يَرْجِعُ التَّلاَمِيذُ فيِ الْخاَمِسَةِ – يَحْضُرُ عاَدِلٌ لِزِياَرَةِ عُمَرَ فيِ الساَّدِسَةِ مَساَءً.

    7- هَلْ قَرَأْتَ الْكِتاَبَ الْأَوَّلَ ؟ نَعَمْ قَرَأْتُ الْكِتاَبَ الْأَوَّلَ وَ الْكِتاَبَ الثاَّنيِ أَيْضاً. ماَ رَأْيُكَ فِيهِماَ؟

    8- أَعْطىَ[22] الِابْنُ الْكِتاَبَ الْأَوَّلَ لِأحْمَدَ وَ أَعْطىَ الْكِتاَبَ الثاَّنيِ لِفاَطِمَةَ.

    9- ماَ عُنْواَنُكَ ؟ 18 شاَرِعُ الْمَطاَرِ . اَلدَّوْرُ الراَّبِعُ . شَقَّةُ رَقْمِ 15.

    10- مَتَى تَحْضُرُ ؟ في الْخاَمِسَةِ مَساَءً – أَيْنَ تَسْكُنُ ؟  أسْكُنُ فيِ شاَرِعِ الْمَطاَرِ.

    11- أُسْرَةُ عَبْدِ الْعَزيِزِ تَسْكُنُ فيِ شَقَّةٍ باِلدَّوْرِ الراَّبِعِ فيِ شاَرِعِ الْمَطاَرِ .

    12- مِنْ فَضْلِكَ[23] أَيْنَ الْمَعْمَلُ ؟ الْمَعْمَلُ فيِ الدَّوْرِ الثاَّلِثِ. شُكْراً . عَفْواً .

    13- أذْهَبُ إِلَى السوُّقِ بالسَّياَّرَةِ فيِ أَرْبَعِ ساَعاَتٍ  – يُوجَدُ[24] الْيَوْمَ مُباَراَةٌ بَيْنَ تَلاَميِذِ الصَّفِّ الْأَوَّلِ وَ تَلاَميِذِ الصَّفِّ الثاَّنيِ .

    14- سَأَذْهَبُ فيِ الْواَحِدَةِ ظُهْراً – وَصَلَتِ الْحاَفِلَةُ إِلَى السوُّقِ بَعْدَ نِصْفِ ساَعَةٍ.

    15- هُوَ فيِ الْغُرْفَةِ رَقْم عَشْرَة فِيِ الدَّوْرِ الثاَّنيِ.

    Tercüme:    

    1- Sınıf birinci kattadır. Üçüncü hikâyeyi okudum. Birinci soruyu bildik.

    2- İkinci soru zordur. Birinci soru kolaydır. 4. soru zordur. 5. soru kolaydır.

    3- Muhammed 5. sınıftadır. Öğrenciler 2. sınıfla top oynadı.

    4- Araba saat 12’de geldi. Televizyonu 10’da seyrediyorum.

    5- Saat 2.00 – Saat 4.00 – Baban ne zaman geliyor? Babam 2’de geliyor.

    6- Öğrenciler 5’te dönüyor. Adil akşam 6’da Ömer’i ziyaret için geliyor.

    7- Birinci kitabı okudun mu? Birinci kitabı ve ikinci kitabı da okudum. İkisi hakkındaki görüşün nedir?

    8- Oğlan birinci kitabı Ahmed’e, ikinci kitabı Fâtıma’ya verdi.

    9- Adresin nedir? 18 Hava alanı caddesi. Kat 4. Dâire rakam 15.

    10- Ne zaman geliyorsun? Akşam 5’te. Nerede oturuyorsun? Hava alanı caddesinde oturuyorum.

    11- Abdülaziz’in ailesi Hava alanı caddesinde 4. katta bir dairede oturuyor.

    12- Lütfen (afedersin), laboratuvar nerede? Laboratuvar 3. katta. Teşekkür ederim. Birşey değil.

    13- Çarşıya arabayla dört saatte gidiyorum. Bugün birinci sınıfın öğrencileri ile ikinci sınıfın öğrencileri arasında maç var.

    14-  Öğlen 1.00’de gideceğim. Otobüs çarşıya yarım saat sonra geldi.

    15- O ikinci katta 10 nolu odadadır.

    Ek anlatım: Sıra sayıları

     

    Bu sayılar varlıkların bir sıra içindeki yerlerini, baştan veya sondan kaçıncı sırada olduklarını bildiren sayılardır. Sıra sayıları, sayılan kelimelerden sonra gelir.   فَاعِلٌ kalıbında düzenli bir sıfat yapısı gösterir.  Sayılana yer yönden uyar. Kullanıldığı isimle sıfat tamlaması oluştururlar.

    Birinci

    اَلْأَوَّلُ   ث   اَلْأُلَى

    İkinci

    اَلثَّانِى   ث  اَلثَّانِيَةُ

    Üçüncü

    اَلثَّالِثُ   ث  اَلثَّالِثَةُ

    Dördüncü

    اَلرَّابِعُ   ث   اَلرَّابِعَةُ

    Beşinci

    اَلْخَامِسُ   ث  اَلْخَامِسَةُ

    Altıncı اَلسَّادِسُ   ث   اَلسَّادِسَةُ
    Yedinci

    اَلسَّابِعُ   ث   اَلسَّابِعَةٌ

    Sekizinci

    اَلثَّامِنُ   ث    اَلثَّامِنَةُ

    Dokuzuncu

    اَلتَّاسِعُ   ث   اَلتَّاسِعَةُ

    Onuncu

    اَلْعَاشِرُ   ث  اَلْعَاشِرَةُ

    11-19 arası sıra sayıları: Bunlara “mürekkeb sıra sayıları” denir. Bu sayıların sonu üstün olarak mebnidir.(Yani son harekeleri değişmez. Cümledeki yerleri ne olursa olsun her zaman üstün hareke alırlar. ) Örnekler:

    جَاءَ الطَّالِبُ الثَّالؤثَ عَشَرَ  On üçüncü öğrenci geldi.

    رَاَيْتُ الطَّالِبَ الثَّالِثَ عَشَرَ  On üçüncü öğrenciyi gördüm.

    سَلَّمْتُ عَلَى الطَّالِبِ الثَّالِثَ عَشَرَ  On üçüncü öğrenciye selam verdim.

    11-19 arasındaki sıra sayıları marife isme sıfat olduklarında birinci sayılar harfi tarif alır, ikinci sayıları almaz.

    On birinciاَلْحَادِىَ عَشَرَ   ث    اَلْحَادِيَةَ عَشْرَةَ

    On ikinciاَلثَّانِى عَشَرَ   ث   اَلثَّانِيَةَ عَشْرَةَ

    On üçüncüاَلثَّالِثَ عَشَرَ   ث   اَلثَّالِثَةَ عَشْرَةَ

    On dördüncüاَلرَّابِعَ عَشَرَ   ث   اَلرَّابِعَةَ عَشْرَةَ

    On beşinciاَلْخَامِسَ عَشَرَ   ث   اَلْخَامِسَةَ عَشْرَةَ

    On altıncıاَلسَّادِسَ عَشَرَ   ث   اَلسَّادِسَةَ عَشْرَةَ

    On yedinciاَلسَّابِعَ عَشَرَ    ث   اَلسَّابِعَةَ عَشْرَةَ

    On sekizinciاَلثَّامِنَ عَشَرَ   ث   اَلثَّامِنَةَ عَشْرَةَ

    On dokuzuncuاَلتَّاسِعَ عَشَرَ   ث   اَلتَّاسِعَةَ عَشْرَةَ

    20, 30, 40 gibi onluk sayılarda cinsiyet bakımından sayılan kelimeyle uygunluk aranmaz. Müzekker ve müennes kelimeler için ortak kullanılır.

    Yirminciاَلْعِشْرُونَ

    Otuzuncuاَلثَّلاَثُونَ

    Ellinciاَلْخَمْسُونَ

    KESİRLİ SAYILAR

    Kesirli sayı, bir varlığın eşit parçalarının bir kısmını belirten sayılardır. Onda bir, üçte bir gibi.

    (1/ ) üçte birden, (1/10) onda bire kadar olan kesirli sayılar ( فُعُلٌ ) veya (  فُعْلٌ ) vezninde gelir. Her iki kalıbında çoğulu (اَفْعَالٌ ) vezninde gelir.

    1/2نِصْفٌ   ج   اَنْصَافٌ

    1/3ثُلُثٌ   ج   اَثْلاَثٌ

    1/4رُبُعٌ   ج   اَرْبَاعٌ

    1/5خُمُسٌ   ج   اَخْمَاسٌ

    1/6سُدُسٌ   ج   اَسْدَاسٌ

    1/7سُبُعٌ   ج   اَسْبَاعٌ

    1/8ثُمُنٌ   ج   اَثْمَانٌ

    1/9تُسُعٌ   ج   اَتْسَاعٌ

    1/10عُشُرٌ   ج   اَعْشَارٌ

    3/5ثَلاَثَةُ اَخْمَاس

    5/7خَمْسَةُ اَسْبَاع

    Ek anlatım: Sıra Sayıları

    SAYILAR

    Sayılar

     

    Müennes

    Müzekker

    1

    (وَاحِدَة)

    وَاحِد

    1

    (اِحْدَى)

    اَحَد

    2

    (اِثْنَانِ)

    اِثْنَانِ

    3

    (ثَلاَثَة)

    ثَلاَث

    4

    (اَرْبِعَة)

    اَرْبَع

    5

    (خَمْسَة)

    خَمْس

    6

    (سِتَّة)

    سِتّ

    7

    (سَبْعَة)

    سَبْع

    8

    (ثَمَانِيَة)

    ثَمَانٍ

    9

    (تِسْعَة)

    تِسْع

    10

    (عَشْرَة)

    عَشْر

    20

     

    عِشْرُونَ

    30

     

    ثَلاَثُونَ

    40

     

    اَرْبَعُونَ

    50

     

    خَمْسُونَ

    60

     

    سِتُّونَ

    70

     

    سَبْعُونَ

    80

     

    ثَمَانُونَ

    90

     

    تِسْعُونَ

    100

     

    مِئَة

    200

     

    مِئَتَانِ

    500

     

    خَمْسُمِئَة

    1000

     

    اَلْف

    2000

     

    اَلْفَانِ

    3000

     

    ثَلاَثَة آلاَفٍ

    5000

     

    خَمْسَة آلاَفٍ

    1.     “1” Sayısı hariç diğer sayılar sayılandan önce gelir.

    Örneğin:

    • رَجُلٌ وَحِدٌbir adam
    • ثَلاَثَة رِجَالٍ

    2.     İki şey için tensiye (ikil) yapısı kullanılır.

    Örneğin:

    • رَجُلاَنِ iki adam
    • طِفْلَتَانِ iki kız çocuğu

    3.     3-10 arası, sayı sayılanın zıt cinsinden olur. Sayılanın sonu iki kesra ile harekeli olur.

    Örneğin:

    • ثَلاَثَة رِجَالٍüç adam
    • ثَلاَثُ نِسْوَةٍ üç kadın

    4.     11-19 arası sayılar (12 hariç) fetha üzerine mebnidir ve sayılanın son harekesi iki üstün olur. Sayılan ile on sayısı aynı cins, sayının geriye kalan kısmı zıt cinsten ve tekildir.

    Örneğin:

    • اَحَدَ عَشَرَ طِفْلاًonbir erkek çocuk
    • اِحْدَى عَشْرَة طِفْلَةً onbir kız çocuk
    • ثَلاَثَةَ عَشَرَ طِفْلاًonüç erkek çocuk
    • ثَلاَثَ عَشْرَةَ طِفْلَةً onüç kız çocuk
    • Oniki sayısı murabdır.جَاءَ اِثْنَا عَشَرَ طِفْلاًoniki çocuk geldi.رَأَيْتُ اِثْنَيْ عَشَرَ طِفْلاًoniki çocuğu gördüm.

    5.     10’un tam katları müzekker ve müennes için aynıdır ve irabları cemi müzekker irabı gibidir.

    6.     20’den büyük aradaki sayılar birbirine   ile bağlanan iki bölümden oluşur ve bu sayı mu’rabdır.

    Örneğin:

    • وَاحِد وَ عِشْرُونَ 21
    • اِثْنَتَان وَ ثَلاَثُونَ 32

    SIRA SAYILARI

    Sıra Sayıları

    (أُلَى) اَوَّل

    Birinci

    ثَانِي

    İkinici

    ثَالِثُ

    Üçüncü

    رَابِع

    Dördüncü

    خَامِس

    Beşinci

    سَادِس

    Altıncı

    سَابِع

    Yedinci

    ثَامِن

    Sekizinci

    تَاسع

    Dokuzuncu

    عَاشِر

    Onuncu

    حَادِيَ عَشَرَ

    Onbirinci

    ثَانِيَ عَشَرَ

    Onikinci

    عِشْرُونَ

    Yirminci

    • Sıra sayılarının müennesleri –“اَوَّل” hariç- sonlarınaة eklenerek oluşturulur. اَوَّل ‘in müennesi iseاُولَى ‘dır

    KESİRLİ SAYILAR

    • نِصْفُ yarım
    • 1/3-1/10 arası sayılar فُعُل kalıbında yapılır.
    • ثُلُث üçte bir
    • رُبُع çeyrek, dörtte bir

    ÜLEŞTİRME SAYILARI:

    1. Asıl sayıların tekrarlanmasıyla elde edilir.

    Örneğin:

    • وَاحِدًا وَاحِدًا birer birer
    • اِثْنَيْنِ اِثْنَيْنِ ikişer ikişer
    • عَشْرَةً عَشْرَةً onar onar
    1. Hem müzekker hem de müennes içinمَفْعَلَ ve فُعَالَ kalıbında da elde edilebilir.

    Örneğin:

    • اُحَادَ birer birer
    • مَخَمَسَ beşer beşer
    • Üleştirme sayıları daima feta ile harekelidirler.