Dinin Direği Namazdır, Oruç ise Kalkan Peki Zekat

43947
Dinin direği namazdır.
Oruç ise kalkan.
Peki zekât?
Kimi malın kiri dedi, kimi şu kimi bu.
Kur’an ise arınma diyor.
İmanınızda ne kadar sadakat sahibi olduğumuzu ortaya koyacağı için “sadaka” diyor.
Peygamberimiz ise “Kantaratu’l-İslâm” yani İslâm’ın köprüsü.
Ben bu nitelemeyi çok tuttum.
Evet zekât bir köprüdür.
Köprü arasında uçurum ya da su gibi engel olan iki yakayı birleştirir. Deli Dumrul’un köprüsü gibi değil, gerçekten iş gören bir köprü.
Zekat ne yapıyor.
Toplumun bir fakir yakası birde zengin yakası olur. Bunların arasında da bir uçurum. Kendi haline bırakıldığı zaman bu uçurum ve ona tabi olarak da aradaki gerilim sürekli artar, büyür. Dünya tarihinde varlıklı olmada eşitlik sağlanabilmiş değil. Bunun imkânı ve gereği de yoktur. Çünkü herkesi sıfır noktasına getirseniz ve ondan sonra start verseniz çok geçmeden arada farklılaşma olur kimi öne geçer kimi arkada kalır. Çünkü yaratılış itibariyle insanlar farklıdır. Neden farklıdır? Zuhruf 32’de[1] bunun iş bölümü için gerekli olduğundan bahsediliyor. Öyle ya herkes maraba olursa kim idare edecek, herkes ağa olursa işleri kim tutacak. Herkes hazır yemek isterse, yemeği kim yapacak: İş bölümü;  kimi yemek yapacak kimi yiyecek (!) Adam miskin miskin yatarmış. Öbürü de yemek yaparmış. Sonra yemek ortaya çıkınca da hemen sofranın başına konar ve “-Dostum sen yemeği yaptın, şimdi ise yiyecek iki iş görmüş olacaksın, bari ben de yiyeyim de iş bölümüne katkım olsun. Malum yapmak da yemek de birer fiil. İkisini de tek başına sen görme. Birincisine katkımız olmadı, bari ikincisine katkımız olsun!” dermiş.
Hani “İftara katılır mısın? Sorusuna Bektaşi meşrep birinin “Yahu ona da katılmayalım da tümden mi gavur olalım! Tabii ki katılacaksın!” demesi gibi.
Madem yaratılış itibariyle insanlar farklı dolayısıyla onları varlıkta eşitlemenin imkânı yok, şimdiye kadar da böyle bir durum olmadı. Sadece biraz komünizm bu eşitleme işinde başarılı oldu; o da varlıkta değil yoklukta. Herkesin elindekini almak suretiyle insanları sözde eşitledi. Devlet olmayacak dediler, tam tersi alabildiğine hantallaştı ve sonunda da iflas etti. Fatura  ise milyonlarca insanın kanı ve canı ile ödendi; sürgünlerde cabası oldu.
 
Kapitalizmin böyle bir iddiası yoktu. Ama o şöyle diyordu. Bugün açlıktan ölen insan varsa yeterli üretimin olmamasındandır. Eğer biz pastayı büyütürsek herkese ondan bir pay düşer.
Hakikaten kapitalizm üretimde oldukça başarılı oldu ve pasta büyüdü. Sonuç: Açlıktan ölenlerin sayısı şimdi milyonlarla ifade edilmeye başlandı. On buçuk milyar nüfusa yetecek kadar gıda üretildi ama açlıktan ölenler çoğu da çocuk olmak üzere milyonlarla ifade edilir oldu, günde iki doların altında bir gelir ile hayatta kalma çabası verenleri sayısı isi iki milyarı aştı. Buna mukabil dünya servetinin yüzde seksenini sadece nüfusun yüzde yirmisi eline geçirdi ve makas  küreselleşmenin hızlanması ile birlikte onların lehine daha da açıldı.
Niye? Paylaşmanın adaleti yoktu. Güçlü olanlar hayatta kalsın, zayıflar ölsündü. Altta kalanın canı çıksındı. “Siz zayıflarınız yüzü suyu hürmetine ilâhî rahmete mazhar olursunuz” anlayışı yerini yeni anlayışlara terk etmişti. Artık insan “homo economicus”du; üretici ise üretimini tüketici ise tüketimini maksimize etmeden başka hiçbir inancı ve amacı olamazdı. İşverense işçilerini sömürebildiği kadar sömürmeli, işçi ise işverenini yolabildiği kadar yolmalı, işyerini tırtıklayabildiği kadar tırtıklamalı idi. Sonunda ne oldu: Dünya nüfusu iktisadi açıdan iki sınıfa bölündü ve aralarında korkunç uçurumlar oluştu. Zenginler daha zengin oldu, yoksular daha yoksul düştü.  Dünya nüfusu model olarak piramit halini aldı. En zirvede çok az sayıda kesesi, kesesi kadar da ensesi şişkin insanlar oldu, onların altında ise ezilen yığınlar. Piramidin alt kısmına doğru inildikçe sayıları katlanarak artan devasa bir kitle açlık sınırı kenarında, her an yuvarlanacakları ölüm çukurunun hemen kenarında (sosyal devletlerde) asgari ücretlerle hayata tutunmaya çalıştılar.
Bu iki kesim arasında bağlantıyı sağlayabilecekleri bir mekanizma da olmadı. Sosyal devlet teraneleri yeterice amaca merhem olmadı.
İslâm, insanın bizzat kendisini değerli ilan etti. Karnının doyabilmesi için üretken olması şartını değil, salt insan olmasını yeterli gördü ve nafaka yükümlülüklerini ona göre genişletti. Mülk edinme ve ihtiyaçların giderilmesi teşvik edildi, ama ihtiyaçların ihtirasa dönüşmesinin önlemleri alındı. Malı kazanmanın da harcamanın da biriktirmenin de meşruiyet kurallarından söz edildi. Biriken mallar, mirasla yeniden dağıtıldı. Riba yasaklandı. Servetin belli ellerde temerküz etmesine izin verilmedi (keylâ yekûne dûleten beyne’l-ağniyâi minküm…” (Haşr 59/7)
 
İslam’ın istediği, toplumun model olarak küpe benzemesi idi. Az bir alt kısım, aynı şekilde gene az bir üst kısım, ortası ise olabildiğince şişkin. Yani öyle bir toplum inşa edilmeli ki iktisadî açıdan bakıldığında az sayıda yoksulu olsun, az sayıda da zengini olsun, bu iki kesime nispetle ise son derece fazla sayıda bir orta tabaka bulunsun. Bunlar kendi kendilerine yeterli olsunlar; almasınlar da vermesinler de. Aşağıda kalan az sayıdaki yoksullara, gene sayıca kendilerine yakın olan yukarıdaki az sayıdaki zenginler karşılık gelsin, her bir zengin bir fakirin elinden tutsun, düştüğü uçurumdan onu çıkarsın, hayata bağlasın.
 
Zekat İslam’ın köprüsüdür derken işte kastedilen budur. Zengin kesimden yoksul kesime doğru atılan bu köprü ile bu taraftan o tarafa mal akışı sağlansın, buna mukabil o taraftan bu tarafa da saygı, sevgi, ilgi ve alâka. Böylece aradaki uçurumdan doğan gerilim giderek azalsın, kin, öfke ve nefret gibi duygular törpülensin. Sosyal patlamalar olmasın. Bizde işsizlik oranlarının çok yüksek olduğu zamanlarda bile –benzer durumlarda Batı’da olması beklenen- sosyal patlamalar olmadı.  Çünkü her zaman gerilimi düşüren fitre, zekat, sadaka, aile fedakârlığı, komşuluk ve mahalle dayanışması gibi yangından koruyucu sigorta mesabesinde görünmeyen unsurlar vardı.
Evet “Mallarında bir “hak” vardır!” diyor. İhtiyacını söyleyen ve iffetinden dolayı durumunu bildiremeyen her bir yoksulun.
Ama bunu fertler kendileri talep edemezler. Bunun bizzat devlet eliyle organize edilmesi ve bu hakkın alınıp sahiplerine ulaştırılması gerekir.
Zekat Türkçe’deki anlamıyla bir sadaka değildir; İslâm devletinin maliye teşkilatının adı değilse, en azından sosyal güvenlik şemsiyesinin adıdır.
Vermekle yükümlü bunu bir angarya göremez; almak durumunda olan da bunu insanların malının kiri; aksine şu an itibariyle muhtaç olduğu için onu kendisinin hakkı görür. Ama bir an evvel alıcı durumdan kurtulmak, ikinci aşamada da hemen verici duruma çıkabilmek için çaba gösterir. Bilir ki veren el alan elden hayırlıdır.
Ve o yakadan bu yakaya geçebilmenin imkânı olarak da zaten bir köprü vardır.
“İşçisin işçi kal!” diye bir anlayış yok.
Fakir, yoksulum diye yerinmemeli, zengin de varlıklıyım diye öğünmemeli. Hem yarının ne getireceği de belli olmaz. Bu köprüye yarın bizim dahi ihtiyacımız olabilir. Onu korumaya hepimizin özen göstermesi lâzım.
Yoksa bir Deli Dumrul çıkar; kurduğu despotluk köprüsünden geçenden kırk, geçmeyenden zorla seksen akça alır.
Hay’dan gelir, Hû’ya gider.
Zekatımız, sadakatime burhan olsun!
Dua ile!
 
GARİBCE
 
 
 
 
[1] أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ (32)  [الزخرف : 32 ، 33]