Dindarların Laiklikle İmtihanı Diyanet İşleri Başkanlığı

43327

 

Ayrıca devletin siyasi, idari, mali ve askeri işlerinin görüldüğü, kişilerin başvuru ve şikayetlerinin dinlendiği kolektif bir organ olan Divan-ı Hümayun bulunmaktaydı. Şeyhülislam (müfti-il-enam) devletin teokratik yapısı gereği padişaha dini görevlerin yapılmasında yardım ederdi. II. Mehmed’in kanunnamesine göre şeyhülislam ulemanın reisi olup, doğrudan doğruya padişah tarafından tayin veya azledilirdi. Devlet teşkilatında sadrazam ve vezirlerden sonra en önemli mevkiye sahip olan şeyhülislamın özellikle I. Süleyman’dan itibaren etkisi artmıştır. Devlet işlerinin dini kurallara göre görülmesine nezaret eden şeyhülislamdan dini ve siyasi konularda fetva alınırdı. Taşrada fetva verme görevini müftüler yürütürdü. Şeyhülislamlık kurumu zaman zaman fetvalarla padişahların öldürülmelerine de meşru zemin hazırlamıştır. Bu kurum müftülük dışında eğitim hizmetleri veren medrese ile kazai ve idari hizmetler veren kadılık yapılanmalarını da bünyesinde barındırıyordu. Ancak devletin dinden ayrılmasının imkansız olarak görülmesine rağmen uygulamada devlet her zaman çıkarları doğrultusunda serbestçe hareket etmiş, gerektiğinde eylemlerini yasallaştırmak için dine başvurmuştur. Dinin sözcüsü olan şeyhülislam ise bu alanda devlete meydan okumamak koşuluyla teorik olarak serbest hareket edebilirdi. Devleti denetleyen güç, siyasi üstünlüğünü yasallaştırmak için şeyhülislamı kullanabiliyordu. Mesela Mithat Paşa’nın şeyhülislamdan kendi seçtikleri padişahı onaylamasını istemesi gibi (Kemal Karpat, İslam’ın Siyasallaşması)…

Tanzimat döneminde çıkarılan fermanlar ve kanunlar ile reform teşebbüsünde bulunulmuş, uygulamada başarılı olunmamasına rağmen modern kamu hukukumuzun bazı ilke ve kurumlarının ilk tohumları atılmıştır. Ancak Tanzimat devletin teokratik niteliğinde bir değişiklik yaratmamış, birdenbire getirilecek bir laikleşmenin sonuçlarından da çekinilmiştir. Nitekim ülkenin sosyal ve siyasi durumundaki bozukluğun gerçek sebebi olarak dini esaslardan uzaklaşma gösterilmiştir. Gerek 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda ve 1856 Islahat Fermanı’nda olsun, gerekse 1861’de tahta çıkan Abdülaziz’in çıkardığı Hatt-ı Hümayun’da olsun yapılmak istenen ıslahatların eski teokratik düzene dönmeyi sağlamaya yönelik olduğu belirtilmiş, Ziya Paşa ve Namık Kemal de İslami esas ve kuralların korunmasını savunmuşlardır. III. Selim, II. Mahmut ve Tanzimat dönemlerinde şeyhülislamın statüsünde önemli değişiklikler olmuştur. Klasik dönemde devletin merkez örgütü içinde sayılmayan şeyhülislam, Meclis-i Meşveret ve Heyet-i Vükela üyesi yapılarak merkezi devlet örgütlenmesi içine çekilmiştir. Şeyhülislam artık yetkilerini devlet dışından değil, devlet içi bir makamdan kullanmaya başlamıştır. Ancak diğer taraftan Şura-yı Devlet’in kurulmasıyla dini kuralların siyaset üzerinde etkisi azaltılırken şeyhülislam fetva verme bağımsızlığını yitirmiş, devletin denetimi altına girmiş, bakanlar kurulunun gerekli gördüğü zamanlarda onay bildiren bir makam durumuna gerilemiş oluyordu (Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.VII) Bunun yanında laik hukuk mevzuatı ve yeni mahkemelerin kurulmasıyla şeyhülislamın yargı üzerindeki etkisi de sınırlandırılmıştır. Ancak yeni kurulan nizamiye mahkemeleri bir süre şer’iyye mahkemeleriyle birlikte görev yapmışlardır. II. Abdülhamid, şeyhülislamı etkisiz hale getirerek din, devlet ve toplum arasındaki dış uyumu yeniden kurmaya çalışmıştır. Bu uyum devletin dini, kendi siyasi amaçları için kullandığını görmemezlikten gelinmesine bağlı olmuştur. Bu durum din alanında özgür düşünceyi engellemiş, İslam’ın donmasına neden olmuştur. Osmanlı devletinin kuruluş döneminde din ile devlet arasında hüküm süren ve II. Abdülhamid döneminde yeniden ortaya çıkan fiili ayrılık, sonunda devletin laiklik adına dini denetim altına almasıyla sona ermiştir (Karpat, a.g.e.). İttihat ve Terakki döneminde 1917 yılında çıkarılan bir kanunla şeyhülislama bağlı bütün şer’i mahkemeler ve bağlı kuruluşları Adliye Nezareti’ne bağlanmış, medreselerin yönetimi de Maarif Nezareti’ne verilmiştir. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde şeyhülislamın yönetim üzerindeki nüfuzu kırılmış, adli ve eğitim ile ilgili görev ve yetkileri elinden alınmış oldu. Şeyhülislamlık dinin itikat ve ibadet işlerini yürüten bir kurum haline geldi ve son Osmanlı Kabinesi’nin 26 Eylül 1922 tarihinde istifasıyla tarihi sürecini tamamladı.

Cumhuriyet döneminde, 3 Mart 1924’te çıkarılan Şer’iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye Umumiye Vekaletlerinin İlgasına Dair Kanun ile Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak Başvekalete bağlı Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü kuruldu. Aynı tarihte 431 sayılı kanun ile hilafet makamı da kaldırıldı. Ama esnek bir gerekçeyle. “Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan, hilafet makamı mülgadır (1. Madde)”. 1924 Anayasası’nın 2. Maddesi’ndeki “Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır.” düzenlemesi 1928 yılında Anayasa’dan çıkartıldı, laiklik ilkesi 1937 yılında Anayasa’ya girdi. 429 sayılı kanun ile oluşturulan Diyanet İşleri Reisliği’nin görev alanı İslam dininin inanç ve ibadetlere ilişkin hüküm ve sorunların yürütülmesi ve yönlendirilmesi, din kurumlarının yönetilmesi olarak sınırlandırılmıştır. Ayrıca 5. Madde ile cami, mescit, tekke ve zaviyelerin yönetimine, imam, hatip, vaiz, müezzin ve kayyumların, ve sair hizmetlilerin atama ve azillerine yetkili kılınmıştır. 1931 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmiş olan camiler ve din görevlileri CHP iktidarı döneminde 1950 yılında tekrar Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlandı. 1961 Anayasası ile ilk kez Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir kurum haline getirildi. 154. Madde ile “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir.” düzenlemesi yapıldı. 1965 yılında 633 sayılı kanun ile Diyanet İşler Başkanlığı görev, teşkilat ve görevlilerinin nitelikleri açısından kapsamlı bir kanuna sahip oldu. 1982 Anayasası bu kuruma “yürütme” bölümü içinde “idare” alt başlığı altında yer vererek, 136. Madde ile “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinme” görevini de yükledi.

Değerlendirmeler

Osmanlı Devleti’ndeki dinin denetim altında tutulması, şeyhülislamlık makamının devletin merkezi örgütü içine çekilmesi ve devletin çıkarları doğrultusunda kullanılması anlayışı Cumhuriyet tarafından aynen tevarüs edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın siyasetten ve siyasi çekişmelerden etkilenmemesi mümkün olmadığı gibi, güç dengelerine göre dönem dönem güvenlik bürokrasisinden ve onun milliyetçilik ve laiklik anlayışından etkilenmemesi de mümkün değildir. Siyasi iktidarın veya bürokratik devletin etkisi ve denetimi altındaki bir kurumun başarılı olması da beklenemez. Nitekim bu kurumun başarılı olduğu da söylenemez. Bu eleştiri Aleviler ve diğer inanç sahipleri dışında kendilerine hizmet sunulan Sünniler bakımından da geçerlidir. Aleviler bakımından böyle bir kurumda temsil edilme isteği ise anlaşılır gibi değildir. Toplumun ve bireylerin dini yaşamlarını ve anlayışlarını denetlemek ve yönlendirmek laiklik ilkesine aykırıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı devletin laik olmadığının bir göstergesidir. Devlet tüm dinler, inançlar ve mezhepler karşısında tarafsız ve eşit mesafede olacak, sağlayacağı avantajları ve destekleri de her kesime sunacaktır.

Devletin dini yaşamdan tamamen çekilerek bu alanı sivil topluma bırakması zorunludur. İngiltere’de bireyler dinlerinin gereklerini bireysel ya da toplu olarak kamusal ve özel alanda özgürce yerine getirirler. Devlet hiçbir dine ve dini kuruma yardım etmemekte ancak bazı binaların bakım ve onarımı için mali destek sağlamaktadır. Rusya’da çoğulcu bir dinsel ve toplumsal yapı teşvik edilmektedir. Hindistan Anayasası cemaatleri din alanında özgür bırakmıştır. Dini amaçla toplanan vergilere cemaat üyelerinin katılma zorunluluğu olmayıp, öğrencilerin din derslerinden muaf olma hakları bulunmaktadır. Bu şekilde Müslüman azınlığın hakları da güvence altına alınmıştır. Fransa’da devlet dinleri resmen kabul etmez. Kamu eğitiminde dini bir mezhebe yer verilmez. Dini cemaatler dernekler şeklinde örgütlenebilirler, bu derneklere vergi indirimi sağlanır. Fransa’da 200’ü aşkın İslamî dernek bulunmaktadır. Hollanda’da 1798 Anayasası kanun önünde bütün dinlerin eşit olduğunu ilan eden ilk anayasa olup, 1. Madde ile din ve inanca yönelik ayrımcılık yasaklanmıştır. Hollanda’da ayrıca Almanya ve İtalya’da olduğu gibi devletin dayattığı bir kilise vergisi bulunmamaktadır (Ruşen Çakır-İrfan Bozan, “Sivil, şeffaf ve demokratik bir Diyanet İşleri Başkanlığı mümkün mü?”) Almanya’da kiliseler hem dernek hem de kamu hukukuna ilişkin kanunlar çerçevesinde faaliyet göstermektedirler. Kilise vergisi, aidat, bağış toplayabilmekte, dini eğitim yapabilmektedirler. İtalya’da Katoliklik çok güçlü bir toplumsal etkiye sahip olmasına rağmen Anayasa’nın 3. Maddesi dini ayırım yapılmaksızın herkesin kanun önünde eşit haklara sahip olduğunu belirtmektedir. 8. Madde’ye göre ise Katoliklik dışındaki diğer bütün mezhepler kendi örgütlenmelerini kurmakta özgürdürler. Cemaatler özel ve kamusal alanda dinlerini yayabilirler, ahlaka aykırı olmamak koşuluyla gerekli tören ve ayinleri serbestçe yapabilirler. Yurttaşlar gelir vergilerinin 0,8’ini istedikleri mezhebe verebilmekte, yaptıkları bağışları vergiden düşebilmektedirler (Çakır, Bozan; a.g.e.).

Görülmektedir ki gerçekten laik olan ve toplumu demokrasi kuralları içinde özgürce yaşatmaya çalışan rejimlerde Diyanet İşleri Başkanlığı gibi nev’i şahsına münhasır bir kurum bulunmamaktadır. Tarihsel olarak Şeyhülislamlıktan, Diyanet İşleri Başkanlığı’na uzanan çizgide bir kurumun var olması, o kurumun başarılı, doğru, demokrasi ve insan haklarına uygun bir yapılanma olduğunu göstermez. Ayrıca devasa bir bütçeye sahip bu kurumun Sünni, Alevi, inançsız ve Müslüman olmayan tüm yurttaşların vergilerinden pay alarak çoğunlukta oldukları için sadece Sünnilere hizmet vermesi hukuka, adalete, ahlaka ve vicdana aykırıdır. Bunun dışında bir dinin veya mezhebin resmileşmesi onun donmasına ve başka ideolojilerin aracı durumuna düşmesine neden olur. Örnek verilen ülkelerde olduğu gibi devlet her dine ve mezhebe karşı eşit mesafede durarak, dini yaşamı sivil topluma, cemaatlere bırakmalıdır. Her kesim kendi ibadethanesini, kendi din adamını istihdam etmelidir. Devlet her kesime vergi muafiyetleri, onarım destekleri sağlayabilir. Sivil toplum kendi din ihtiyacının bedelini karşılayabilecek güç ve inançtadır. Tıpkı askeri vesayet altında bir demokrasi olamayacağı ve ifade özgürlüğü sağlanamayacağı gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir devlet kurumunun bulunduğu yerde din ve vicdan özgürlüğü ve laik devlet sağlanamaz.

Kaynak:Zaman

Dr., Emekli Askerî Hâkim