sayıların

  • Mübteda Haber – İsim Cümlesi

     

    MÜBTEDÂ – HABER

    İsim cümlesinin, isimle başlayan ve isimden sonra bazen fiille devam eden cümlelere dendiğini daha önce görmüştük. İsim cümlesinin içinde bazen fiil yer almayabilir. Yani bu cümle sadece iki veya daha fazla isimden de oluşabilir.

    Nasıl fiil cümlesinin öğelerine fiil + fâil + mef’ûl deniyorsa isim cümlesinin öğelerine de mübtedâ + haber denir.

    Mübtedâ genellikle cümlenin başında bulunur. Özel isim ya da zamir, işaret sıfatı v.b. gibi mebnî (harekesi değişmeyen) kelime değilse başına اَلْ  takısı alır. Son harfinin harekesi de elif ve yâ (ا ى) gibi illetli harf değilse ötre olur.

    جَيِّدٌ.

    اَلْقَلَمُ

    Kalem iyidir.

    جَمِيلٌ.

    اَلْوَلَدُ

    Çocuk güzeldir.

    Haber

    Mübtedâ

     

    Haber

    Mübtedâ

     
                 

    Haber kendisiyle hüküm verilen cümle parçasıdır. Tercüme olarak “..dir, ..dır, ..tür, ..tur” takısı verilir. “..güzeldir, küçüktür” gibi. Bundan dolayı “Küllü dırdırın; haber” tabiri; cümlede her …dir veya …dırla biten kelimenin haber olduğuna işaret eder.

    Örnek cümlede görüldüğü gibi mübtedâ marife, haber nekre olur. Mübtedâ ile haber arasında müzekkerlik-müenneslik, teklik-ikilik-çokluk bakımından uyum vardır. Yani mübtedâ müzekkerse haber de müzekker olur. Mübtedâ müennes ise haber de son harfin harekesini üstün yapıp yanına kapalı tâ (tâ-i merbuta ة) getirilmek suretiyle müennes yapılır. Mübtedâ tesniye ya da cemi ise haber de kaide gereği tesniye veya cemi yapılır. Örnekler:

    اَلْقَلَمُ طَويِلٌ.

    Kalem uzundur.

    اَلصُّورَةُ قَبيِحَةٌ.

    Resim çirkindir.

    اَلْبَيْتُ كَبيِرٌ.

    Ev büyüktür.

    اَلْبَيْتاَنِ كَبيِراَنِ.

    İki ev büyüktür[1].

    اَلْمُدَرِّسُ غاَئِبٌ.

    Öğretmen gâibtir (yoktur).

    اَلْمُدَرِّسُونَ غاَئِبُونَ.

    Öğretmenler yoktur[2].

    اَلصَّفُّ واَسِعٌ.

    Sınıf geniştir.

    اَلسَّياَّرَةُ جَديِدَةٌ.

    Araba yenidir.

           Özel isimler, zaten belirli oldukları için başlarına harf-i tarif almazlar. Allah kelimesi de özel isim olduğu için başına  ayrıca ( اَلْ)     takısı almaz.

    اَللَّهُ واَحِدٌ.

    Allah birdir.

    أَحْمَدُ مُدَرِّسٌ.

    Ahmet öğretmendir.

    فاَطِمَةُ مُدَرِّسَةٌ.

    Fatıma öğretmendir.

    زَيْنَبُ جَمِيلَةٌ.

    Zeynep güzeldir.

    خاَلِدٌ نَشِيطٌ.

    Halit çalışkandır.

    Zamirler ismin yerini tutan kelimelerdir. Mübtedâ oldukları takdirde özel isme işaret ettikleri için başlarına اَلْ takısı  almazlar. Mebnî olmaları dolayısıyla da son harflerinin harekesi değişmez. Mahallen merfû (ötre) olur.

    شَاعِرٌ.

    أَنَا

    Ben şairim.

    Haber

    Mübtedâ

     

    هِيَ عاَئِلَةٌ.

    O bir ailedir.

    هُوَ صاَدِقٌ وَ أَميِنٌ.

    O doğru ve emindir.

    أَنْتِ  مُمَرِّضَةٌ.

    Sen hemşiresin.

    هُوَ مُحَمَّدٌ.

    O Muhammed’dir.

    Aynı şekilde sonuna tenvin almayan (gayr-i munsarif) özel isimler, haber diye sonu ötre tenvin yapılmaz.

    هِيَ فاَطِمَةُ.

    O Fâtıma’dır.

    *Mübtedâ bu cümlelerde görüldüğü üzere munfasıl (ayrı) zamir halinde geldiği gibi, isimle birleşmiş muttasıl zamirli bir kelimeyle de gelebilir. Görüldüğü gibi mübtedâ marife olarak gelmektedir. Başında harf-i tarif olmadığı halde zamirler ve işaret isimleri belli bir varlığa delalet ettikleri için marifedirler. Sonuna zamir birleşmiş isimler de zaten marife olduklarından başlarına harf-i tarif (اََل) almazlar:

    قَلَمُهاَ صَغِيرٌ.

    (Onun) kalemi küçüktür.

    بَيْتُناَ جَمِيلٌ.

    Evimiz güzeldir.

    واَلِدُهُ كَرِيمٌ.

    (Onun) babası cömerttir.

    أُمُّكِ جَمِيلَةٌ.

    Annen güzeldir.

    حَدِيقَتُهُمْ واَسِعَةٌ

    Bahçeleri geniştir.

    Sonuna muttasıl zamir alan isimler aynı şekilde haber diye ötre tenvin değil, sadece ötre hareke alırlar:

    هَذِهِ صَديِقَتُكِ.

    Bu senin arkadaşındır.

    هَذِهِ صَديِقَتُهاَ.

    Bu onun arkadaşıdır.

    صَدِيقَتُكَ جَمِيلَةٌ.

    Arkadaşın güzeldir.

    Not:

    اَلْوَلَدُ رَكِبَ الْحِصاَنَ.    Çocuk ata bindi.

                                                Haber       Mübtedâ

    Bu cümlede de görüldüğü gibi; fâil isim olarak başa geldiğinden cümle; isim cümlesidir. İsim cümlesi olduğu için artık öğelerini fâil-fiil-mef’ûl şeklinde değil, mübtedâ-haber şeklinde söyleriz. Cümlenin öznesi mübtedâdır ve haberi de bir fiil cümlesidir.

    FAkıldan çıkarılmaması gereken husus; isim cümlesinin öğeleriyle fiil cümlesinin öğelerini birbirine karıştırmamaktır. Meseleyi özetleyecek olursak cümleler şu kelime parçalarından oluşur:

    İsim Cümlesi:

    Mübtedâ+ Haber       اَلْوَلَدُ رَكِبَ الْحِصاَنَ.          →  Çocuk ata bindi.

                                           Haber         Mübtedâ

    Fiil Cümlesi:

    Fiil+ Fâil+ Mef’ûl         الْوَلَدُ  الْحِصاَنَ. رَكِبَ        →  Çocuk ata bindi.

                                         Meful      Fâil    Fiil

    Gramerde her cansız çoğul tek bir müennes hükmündedir.  Yani cansız varlıklar ya da hayvanlarda, kelimenin müfredi müzekker olsa bile çoğul yapıldığında tek bir müennese uygulanan kaide uygulanır. Örnekler:

    كِتاَبٌ    kitap (müfredi müzekker) كُتُبٌ           kitaplar
    زَهْرَةٌ     çiçek  (müfredi müennes) زُهُورٌ           çiçekler
     

    اَلْكُتُبُ كَثِيرَةٌ.

    Kitaplar çoktur.  
     

    اَلزُّهُورُ جَمِيلَةٌ.

    Çiçekler güzeldir.  
     

    اَلْأَقْلاَمُ طَوِيلَةٌ.

    Kalemler uzundur.  
     

    اَلسَّياَّراَتُ سَرِيعَةٌ.

    Arabalar hızlıdır.  
             

     

    Haberin Cümle Oluşu

    Haber bazen tek bir kelimeden (müfred  isim) oluştuğu gibi, bazen cümleden, bazen de harf-i cerli ya da zarflı cümle parçasından (şibh-i cümle) oluşabilir.

    a) Müfred Haber: Şimdiye kadar gördüğümüz cümlelerde olduğu gibi haber; sonu illetli olmayan müfred (tekil) bir isimden oluştuğu takdirde son harfi ötre tenvinlidir:

    خاَلِدٌ طاَلِبٌ.
    Halit öğrencidir.
    خَديِجَةُ مُجْتَهِدَةٌ.
    Hatice çalışkandır.

    b) Cümle olan Haber: Aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi mübtedâdan sonra gelen kısım başlı başına bir cümledir[3].

    اَلْوَلَدُ رَكِبَ الْحِصاَنَ.

    Çocuk ata bindi.

    اَلْاَوْلاَدُ ذَهَبُوا.

    Çocuklar gittiler.

    اَلنِّساَءُ ذَهَبْنَ.

    Kadınlar gittiler.

    c) Şibh-i Cümle olan Haber: Şibh-i cümle; cümle benzeri demektir. Harf-i cerle (yanındaki kelime olan) mecrûrundan, zarfla yanındaki kelimeden oluşan cümle parçasına tam bir cümle olmadıkları için şibh-i cümle (cümle benzeri) denir.

    1) (Şibh-i cümle) Zarf olan haber:

    اَلْغَيْبُ عِنْدَ اللَّهِ.

    Gayb Allah’ın yanındadır.

    حَقيِبَتُهُ تَحْتَ السَّياَّرَةِ.

    Çantası arabanın altındadır.

    حَقيِبَتُهُ عِنْدَ السَّياَّرَةِ.

    Çantası arabanın yanındadır.

    2) (Şibh-i cümle) Câr-mecrûr olan haber:

    هَذِهِ النَّظاَّرَةُ لِواَلِدَتِكِ.

    Bu gözlük annenindir.

    هَذاَ الْقَلَمُ لِواَلِدِهاَ.

    Bu kalem onun (müe) babasınındır.
    خَديِجَةُ فيِ الْحَديِقَةِ.
    Hatice bahçededir.

    اَلْمُؤْمِنُ فِي الْجَنَّةِ.

    Mü’min cennettedir.

    Örneklerde görüldüğü gibi haberi şibh-i cümle olan cümlelerde mübtedâ ile haber arasında müzekkerlik müenneslik vs. uyum aranmaz.

     * (هَذاَ –  هَذِهِ) işaret isimleri marife kelimenin yanında mübtedâyı işaret etmektedir ve cümleye herhangi bir etkisi yoktur. Ancak nekre kelimenin önünde gelirse tıpkı zamirde olduğu gibi kendileri mübtedâ, nekre isim ise haber olur:

    هَذاَ         تِلْمِيذٌ.

    Bu öğrencidir.
                                       Haber     Mübtedâ

    هَذاَ التِّلْمِيذُ     نَشِيطٌ.

    Bu öğrenci çalışkandır.
                                  Haber         Mübtedâ

    هَذِهِ الساَّعَةُ    لِواَلِدِي.

    Bu saat babamındır.
                                Haber          Mübtedâ

    هَذِهِ الساَّعَةُ    لَهُ.

    Bu saat onundur.
                                     Haber     Mübtedâ

    هَذِهِ لَهُ.

    Bu onundur.
                                                         Haber Mübtedâ (mahallen merfû)

    *Arapça’da haber edatı yoktur. Tercümede biz onu gerektiği şekilde ilave ederiz.

    أَناَ أَناَ.

    Ben benim.

    أَنْتَ أَنْتَ.

    Sen sensin.

    هُوَ هُوَ.

    O odur.

     

     

    Not: Başta gelen soru edatları genellikle haberdir:

    كَيْفَ أَنْتَ ؟

    Nasılsın ?

    مَنْ أَنْتَ ؟

    Sen kimsin?

    مَتَى الْإِمْتِحاَنُ ؟

    İmtihan ne zaman?  

    Bu cümlelerde (كَيْفَ)( مَنْ) ve (مَتَى) haber olup soru edatı olduğundan başa geçmesi zorunludur[4]. Sonra gelen kelimeler de mübtedâdır.

    Genel Cümle Örnekleri:

     

    هَذِهِ تِلْمِيذَةٌ.

    Bu öğrencidir (müe).
     

    هَذِهِ التِّلْمِيذَةُ نَشِيطَةٌ.

    Bu öğrenci çalışkandır (müe).
     

    هَذاَ الْمَكاَنُ هاَدِئٌ.

    Bu mekan sakindir.
     

    هَذِهِ مُنَظَّمَةٌ.

    Bu düzenlidir.
     

    هَذِهِ الْمَدْرَسَةُ مُنَظَّمَةٌ.

    Bu okul düzenlidir.
     

    هَذِهِ الصَّدِيقَةُ مُخْلِصَةٌ.

    Bu arkadaş ihlaslıdır.

    صَدِيقَتُكَ مُخْلِصَةٌ.

    Arkadaşın ihlaslıdır (müe).

    صَدِيقُكَ مُخْلِصٌ.

    Arkadaşın ihlaslıdır (müz).

    اَلْبِنْتُ دَخَلَتِ الْحَديِقَةَ.

    Kız bahçeye girdi.

    اَلْمُدَرِّسُ دَخَلَ الْفَصْلَ.

    Öğretmen sınıfa girdi.

    اَلْمُدَرِّسَةُ ماَ قَرَأَتِ الْقِصَّةَ.

    Öğretmen hikayeyi okumadı.

    هَذِهِ الساَّعَةُ لِواَلِدَتيِ.

    Bu saat annemindir.

    هَذِهِ الساَّعَةُ لَهاَ.

    Bu saat onundur.

    هَذِهِ  لَهاَ.

    Bu onundur.
     

    أَحْمَدُ فَقِيرٌ.

    Ahmet fakirdir.

    سَياَّرَتُكَ جَديِدَةٌ.

    Araban yenidir.
     

    مَلْعَبُناَ واَسِعٌ.

    Oyun sahamız geniştir.

    اَلشَّرِكَةُ مَشْهوُرَةٌ.

    Şirket meşhurdur.
     

    اَلزِّحاَمُ شَدِيدٌ.

    Kalabalık şiddetlidir.

    اَلْحَياَةُ سَعِيدَةٌ.

    Hayat mutludur.
     

    اَلْمَعْرِضُ مُسْتَمِرٌّ.

    Sergi devamlıdır.

    اَلسَّياَّرَةُ سَرِيعَةٌ.

    Araba hızlıdır.
     

    اَلْجَوُّ حاَرٌّ.

    Hava sıcaktır.

    اَلْحَدِيقَةُ جَمِيلَةٌ.

    Bahçe güzeldir.
     

    اَلْواَجِبُ ضَرُورِيٌّ.

    Ödev zaruridir.

    اَلْأُمُّ كَالْمَدْرَسَةِ.

    Anne okul gibidir.
     

    اَلْأُسْتاَذُ غاَئِبٌ.

    Hoca gâibtir (yoktur).

    اَلطاَّئِرَةُ سَرِيعَةٌ.

    Uçak hızlıdır.
     

    سَعيِدٌ فَقيِرٌ.

    Said fakirdir.

    أُخْتيِ نَشِيطَةٌ.

    Kızkardeşim çalışkandır.
     
    اَلْمُدَرِّسُ جَديِدٌ.

    Öğretmen yenidir.

    اَلْمُدَرِّسَةُ جَديِدَةٌ.
    (Bayan) Öğretmen yenidir.
     

    اَلْإِسْلاَمُ دِينِي.

    İslâm dinimdir.

    مَدْرَسَتُناَ قَريِبَةٌ.

    Okulumuz yakındır.
     

    اَلْكِتاَبُ مُفيِدٌ.

    Kitap faydalıdır.

    حَدِيقَتُكُمْ جَمِيلَةٌ.

    Bahçeniz güzeldir.
     
    اَلطاَّلِبُ مُجْتَهِدٌ.

    Öğrenci çalışkandır.

    اَلْبِنْتُ صَغيِرَةٌ.
    Kız küçüktür.
     

    اَلْجَوُّ لَطِيفٌ.

    Hava hoştur, güzeldir.

    سَياَّرَتُهاَ جَديِدَةٌ.

    Arabası yenidir.
     

    اَلْمَوْزُ لَذيِذٌ.

    Muz lezzetlidir.

    حَدِيقَتُهُنَّ جَمِيلَةٌ.

    Bahçeleri güzeldir.
     
    اَلْوَلَدُ صاَدِقٌ.

    Çocuk doğrudur.

    اَلطاَّئِرَةُ مُتَأَخِّرَةٌ.

    Uçak gecikmiştir.
     

    هَذاَ هُوَ.

    Bu, odur.

    هَذِهِ هِيَ.

    Bu, odur.
     
    صَديِقيِ مُخْلِصٌ.
    Arkadaşım ihlaslıdır.
    صَديِقَتِي مُخْلِصَةٌ.
    Arkadaşım ihlaslıdır.
     

    مُحَمَّدٌ نَشِيطٌ.

    Muhammed çalışkandır.

    زَيْنَبُ نَشِيطَةٌ.

    Zeyneb çalışkandır.
     
    ألتاَّجِرُ كَرِيمٌ.

    Tacir cömerttir.

     

     
                       

     

    KONULARLA İLGİLİ AYETLER

    الْأُولَى.

    مِنَ

    لَكَ

    خَيْرٌ

    لَلْآخِرَةُ

    1- وَ

     

    Mecrûr (isim)

    Harfu cer

    Câr- mecrûr

    Haber

    Mübtedâ

    Harfu Atıf

     

     

     

     

    (لَ) Lâmü’l-ibtidâ[5]

     
                       

    (93/DUHÂ, 4) Gerçekten ahiret senin için birinciden (dünyadan) hayırlıdır.

     

    اَلْآخِرَةُ

    ahiret

    خَيْرٌ

    hayırlı, iyi, daha iyi

    لَ..

    gerçekten (Te’kîd lâmı)  

    الْأُولَى

    ilk, birinci[6].  

    2- فَأُمُّهُ هاَوِيَةٌ.

     
    (101/KARİA, 9) Onun anası (barınağı, sığınağı) hâviyedir (içi ateşle dolu uçurumdur).  

    اَلْهاَوِيَةُ

    içi ateşle dolu uçurum, çok derin çukur

    اَلْأُمُّ

    anne

     

    3- اَلشَّمْسُ وَ الْقَمَرُ بِحُسْباَنٍ.

     
    (55/RAHMÂN, 5) Güneş ve ay bir hesabladır (hesaba göredir).  

    اَلشَّمْسُ

    güneş

    الْقَمَرُ

    ay  

    حُسْباَنٌ

    saymak /azab, bela /hesap, güneş ve ayın belli bir hesaba göre hareket etmesi  

    4-… واللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ.

     
    (9/TEVBE, 27) Allah gafûrdur (bağışlayandır),  rahimdir (merhametli ve esirgeyendir).  

    غَفُورٌ

    çok bağışlayan (1. Haber)

    رَحِيمٌ

    çok merhametli, çok esirgeyen (2. Haber)  

     

     

     

       
    النَّهاَرِ[7]. وَ بِاللَّيْلِ مَناَمُكُمْ آياتِهِ مِنْ

    5- وَ

     

    Ma’tûf

    Harfu Atıf

    câr-mecrûr

    Mübtedâ muahhar

    mecrûr

    câr

    Harfu Atıf

     

     

     

    Ma’tûfun aleyh

     

    Haber mukaddem

                               

    (30/RUM, 23) Gecede ve gündüzde uyumanız  O’nun (varlığının) delillerindendir (ayetlerindendir)[8]. 

     

    مَناَمٌ

    uyku, uyumak [burada; (وَمِنْ آياتِهِ) manayı vurgulamak için öne geçmiş haber (haber mukaddem),  (مَناَمُكُمْ) de sonraya kalan mübtedâdır (mübtedâ muahhar)].

    Ayrıca atıf harfi olan (وَ) dan sonra gelen isim ma’tûftur. Kendinden önceki  harf-i cerin hükmü atıf vâvıyla (النَّهاَرِ) kelimesini de esre yapmıştır.

     

    6- وَالْعَصْرِ .  إِنَّ الْإِنْساَنَ لَفِي خُسْرٍ.

     
    (103/ASR, 1-2) Zamana (ya da ikindi vaktine) yemin olsun ki, hakikaten insan ziyandadır .  

    وَ

    …a yemin olsun ki, (وَ Kelimenin sonunu esre yaptığı takdirde yemin ifade eder. Yapmadığı takdirde “ve” anlamındadır. Yani yemin vavını diğerlerinden ayıran son harfini esre yapmasıdır. Kasem (yemin) harfi olan vavdan sonra gelen isim daima mecrûrdur.)  

    إِنَّ

    gerçekten, hakikaten.

    İsmin önüne gelir ve sonunu üstün yapar. Sonuna mebni muttasıl zamirler birleşebilir: إِنَّهُ (gerçekten o),   إِنَّهُماَ (gerçekten o ikisi), إِنَّهُمْ (gerçekten onlar)…

     

    لَ

    te’kîd lâmı, manayı pekiştirmeye yarar, harekeye tesiri yoktur  

    اَلْخُسْرُ

    zarar, ziyan  

    7- قاَلُوا طاَئِرُكُمْ مَعَكُمْ …

     
    (36/YÂSÎN, 19) (Elçiler şöyle) dediler: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir.  

    طاَئِرٌ

    uğursuzluk

    قاَلَ (قاَلَ – قاَلاَ – قاَلُوا \ قاَلَتْ – قاَلَتاَ ..)

    dedi, söyledi  
    (قاَلَ) den sonra iki nokta üst üste (:) varmış gibi kabul edilir ve ondan sonra gelen ibareye ma’kûlü’l-kavl denip yeni bir cümle olarak işlem görür. Örneğin burada (طاَئِرُكُمْ) mef’ûl ya da fâil değil mübtedâdır, (مَعَكُمْ) de haberdir.  

    8- وَماَ أَنْزَلْناَ عَلَى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّماَءِ …

     
    (36/YÂSÎN, 28) Biz ondan sonra onun kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik.  

    أَنْزَلَ

    indirdi

    مِنْ بَعْدِهِ

    ondan sonra  

    جُنْدٌ

    ordu

    قَوْمٌ

    kavim, topluluk, millet  

    9- إِناَّ جَعَلْناَ فِي أَعْناَقِهِمْ أَغْلاَلاً فَهِيَ إِلَى الْأَذْقاَنِ.

     
    (36/YÂSÎN, 8) Biz onların boyunlarında bağlar yaptık ve o (halka)lar çeneleri(n)e (kadar dayanmaktadır).  

    إِناَّ

    gerçekten biz

    جَعَلَ

    kıldı, yaptı, yarattı  

    اَلْأَعْناَقُ

    boyunlar

    اَلْأَذْقاَنُ

    çeneler  

    اَلْأَغْلاَلُ

    halkalar, bağlar

     

     

     

    10- خَلَقَ الْإِنْساَنَ مِنْ صَلْصاَلٍ كَالْفَخاَّرِ وَ خَلَقَ الْجاَنَّ مِنْ ماَرِجٍ مِنْ ناَرٍ.

     
    (55/RAHMÂN, 14, 15) İnsanı (başlangıçta) pişmiş çamur gibi bir kuru çamurdan yarattı ve cinleri ateşten dumansız bir alevden yarattı.  

    صَلْصاَلٌ

    (kuruluğundan dolayı kendisine vurulduğunda ses çıkaran) kuru çamur  

    كَ

    gibi (harf-i cer)

    الْماَرِجُ

    parlak alev, dumansız alev  

    اَلْفَخاَّرُ

    pişmiş çamur; tuğla ve kiremit cinsinden bir madde

    اَلْجاَنُّ

    cinler  

    11- خَلَقْتَنِي مِنْ ناَرٍ وَ خَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ.

     
    (7/A’RÂF, 12) (Şeytan Allah’a şöyle dedi:) Beni ateşten yarattın onu çamurdan yarattın…  
     

    اَلطِّينُ

    çamur

    خَلَقَ

    yarattı
     

    12- … عَلَّمَ آدَمَ الْأَسْماَءَ كُلَّهاَ ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْملاَئِكَةِ …

      (2/BAKARA, 31) (Allah) Adem’e bütün isimleri öğretti sonra onları meleklere gösterdi..
     

    عَلَّمَ

    öğretti

    الْأَسْماَءُ

    isimler
     

    كُلَّهاَ

    bütün, her (mübteda vs. olmayıp burada olduğu gibi te’kit yani pekiştirme görevi yaptığı zaman kendinden önceki ismin harekesine tâbi olur. Sonundaki zamir kendinden önceki isme aittir.)
     

    ثُمَّ

    sonra

    الْملاَئِكَةُ

    melekler

    عَرَضَ

    gösterdi, arzetti
     

    13-… ياَ آدَمُ إِنَّ هَذاَ عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ …

      (20/TÂHÂ, 117) (Allah Adem’e şöyle dedi:) Ey Adem! Muhakkak ki bu (şeytan) senin ve eşinin düşmanıdır.
     

    عَدُوٌّ

    düşman

    هَذاَ

    bu

    اَلزَّوْجُ

    eş, zevc
     

    14- وَ قاَسَمَهُماَ إِنِّي لَكُماَ لَمِنَ الناَّصِحِينَ.

      (7/A’RÂF, 21) Ve (şeytan) o ikisine “Gerçekten ben ikiniz için nasihat edenlerdenim” diye yemin etti.
     

    قاَسَمَ

    (Mâzî fiil) yemin etti

    اَلناَّصِحُ

    nasihat eden, öğüt veren
     

    اَلناَّصِحِينَ

    nasihat edenler, öğüt verenler
     

    إِنِّي

     gerçekten ben (إِنَّ) ye mütekellim yâ’sı birleşince (إِنِّي) olur.
     

    15- قاَلاَ رَبَّناَ ظَلَمْناَ أَنْفُسَناَ.

       (7/A’RÂF, 23) (Adem ile eşi) dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik”.
     

    ظَلَمَ

    zulmetti, haksızlık etti

     

     

     

    اَلنَّفْسُ ج اَلْأَنْفُسُ

    zat, şahıs, kendi. (ج) işareti  kelimenin cemisine (çoğuluna) işaret eder.
     

    16- قاَلَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَ غَضَبٌ.

      (7/A’RÂF, 71) (Hûd) dedi ki: “Üzerinize Rabbinizden bir azab ve öfke vaki oldu”.
     

    وَقَعَ

    vâki oldu, ortaya çıktı, ait oldu /düştü
     

    رِجْسٌ

    azab, ceza, (hissi olsun , manevi olsun, umûmî manada) pislik
     

    غَضَبٌ

    kızmak, hiddet göstermek, öfkelenmek (Allah hakkında: rıza göstermemek, cezalandırmak istemek)
     

    17- قَدْ جاَءَتْكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ…

      (7/A’RÂF, 73) Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir.
     

    بَيِّنَةٌ

    açık, apaçık delil

    جاَءَ

    geldi
     

    18- وَماَ وَجَدْناَ لِأَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍ…

      (7/A’RÂF, 102) Onların çoğunda sözünde durmadan (birşey) bulmadık.
     

    وَجَدَ

    buldu, rastladı, karşılaştı

     

     

     

    أَكْثَرُ

    ekseriyet, çoğunluk

    عَهْدٌ

    ahd, anlaşma, sözünde durmak  
     

    19- وَ لَقَدْ ذَرَأْناَ لِجَهَنَّمَ كَثِيراً مِنَ الْجِنِّ وَ الْاِنْسِ.

      (7/A’RÂF, 179) And olsun ki, cinlerden ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık.
     

    ذَرَأَ

    yarattı, yoktan var edip etrafa dağıtarak çoğalttı.
     

    لِجَهَنَّمَ

    Cehennem için. (جَهَنَّمَ) kelimesi gayr-i munsariftir (yani esre ve tenvin almayan, sonuna esre yerine fetha alan kelimelerden biridir).

     

  • Kane Ve Kardeşleri – Kane Ve Benzerleri

     KÂNE VE KARDEŞLERİ (Kâne ve Benzerleri)

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    İrab (hareke) bakımından “إِنَّ ve Kardeşleri”nin tam tersine isimlerini ref haberlerini nasbederler. Kâne ve kardeşleri sekiz adet fiil-i mâzîden oluşur. Bu sekiz fiili mâzîden her birinin muzâri ile emri de aynı işi yapar. Yani, isim cümlesi olan mübtedâ ve haberin önüne gelip  mübtedâyı merfû haberi de mansûb okutur. Bunlara nâkıs (eksik) fiiller de denir. Nâkıs fiil denmesinin sebebi; merfû ismiyle birlikte tek bir mânâ ifâde etmeyip ikinci ismi istemeleridir. حَضَرَ الْوَلَدُ (Çocuk geldi) deyince cümle anlamı yeterli olur fakat كاَنَ الْجَوُّ  (Hava idi) deyince yetmez, mana eksik kalır. Yanına ikinci bir isim ilâve edilerek كاَنَ الْجَوُّ باَرِداً (Hava soğuk idi) deyince mana tamamlanır.

    Nâkıs veya Kâne benzeri  olan fiiller ve işlevleri şunlardır:

    باَتَ ظَلَّ أَضْحَى أَمْسَى أَصْبَحَ لَيْسَ صاَرَ كاَنَ

    Şimdi bunları sırasıyla görelim:                                                 

     

    كاَنَ: ..idi, oldu

    Bir önceki konuda mâzî ve mûzari çekimini verdiğimiz كاَنَ fiilinin asıl manası ..idi olup nâkıs fiildir. Tam fiil olarak kullanıldığında ismi haberi şeklinde söylenmez. Çünkü o zaman mübtedâ haberin önünde değil bir fiil cümlesinin içinde (birleşik fiil olmak üzere) yardımcı fiil vazifesini görür.

    كاَنَ وُجِدَ

    bulunmuştu

    كاَنَ يَقْرَأُ

    okuyordu

    كاَنَ كَتَبَ

    yazdı idi, yazmıştı

    (قَدْ)lı mâzî fiil olursa mişli geçmiş zamanın hikayesi olur:

    كُنْتُ قَدْ عَلِمْتُ.

    bilmiştim

    كاَنَ (diğer benzerleri gibi) isim cümlesinin önüne geldiği zaman ise mübtedâyı olduğu gibi bırakır, haberini(n son harfinin harekesini) mansûb (fethalı) yapar. En çok kullanılan nâkıs fiildir.

    Cümle örnekleri:

    كاَنَ الْبَرْدُ شَدِيداً.

    Soğuk şiddetliydi.

    اَلْبَرْدُ شَدِيدٌ.

    Soğuk şiddetlidir.

    كاَنَتِ الرِّحْلَةُ مُمْتِعَةً.

    Yolculuk faydalıydı.

    اَلرِّحْلَةُ مُمْتِعَةٌ.

    Yolculuk faydalıdır.

    كاَنَ الْأُسْتاَذُ غاَئِباً.

    Hoca yoktu.

    الْأُسْتاَذُ غاَئِبٌ.

    Hoca yoktur.

    كاَنَ الدَّرْسُ سَهْلاً.

    Ders kolaydı.

    اَلدَّرْسُ سَهْلٌ.

    Ders kolaydır.

    كاَنَ الْبَيْتُ نَظِيفاً.

    Ev temiz idi (temiz oldu) .

    اَلْبَيْتُ نَظِيفٌ.

    Ev temizdir.

    كاَنَ الزِّحاَمُ شَدِيداً.

    Kalabalık şiddetli idi.(çok kalabalık oldu)

    اَلزِّحاَمُ شَدِيدٌ.

    Kalabalık şiddetlidir.
               

     

    * İsim cümlesinin başına sadece كاَنَ  nin gâib müfred mâzî hali gelmez. Çekimli olduğunda كاَنَ nin ismi fiille birlikte olur. Ardından haberi gelir. (كاَنَ) ve kardeşlerinin ismi bazen müstetir [(هُوَ هِيَ) gibi fiilin içinde saklı zamir] olarak veya (كاَنَ) nin çekimi içinde (كُنْتَgibi fiil+fâil) olarak da gelebilir.

    كاَنَ ياَسِرُ تِلْمِيذاً فِي الْمَدْرَسَةِ الْمُتَوَسِّطَةِ.

    Yâsir ortaokulda öğrenciydi.  

    كاَنَ تِلْمِيذاً فِي الْمَدْرَسَةِ الْمُتَوَسِّطَةِ.

    Ortaokulda öğrenciydi.  

    كاَنَتْ مُباَراَةً جَمِيلَةً.

    Güzel bir maçtı.  

    كُنْتَ مَرِيضاً.

    Hastaydın.  

    كُنْتُ فِي الْمُسْتَشْفَى.

    Hastanedeydim.  

    كُنْتَ مَشْغوُلاً.

    (Sen) meşguldün.
    Örneğin bu cümlede (تَ) zamiri (كاَنَ) nin ismi olup mahallen merfûdur. (مَشْغوُلاً) de (كاَنَ)nin haberi olup mansûbtur. Diğer örnekler:

    هَلْ كُنْتَ سَعِيداً هُناَكَ ؟

    Orada mutlu muydun?

    سَتَكُونُ[2] رِحْلَةً مُمْتِعَةً.

    Faydalı bir gezi olacak.

    سَيَكُونُ كِتاَباً جَيِّداً.

    İyi bir kitap olacak.

    سَأَكُونُ مَشْغُولاً فِي ذَلِكَ الْوَقْتِ.

    O vakitde meşgul olacağım.
             

    Kane ve Kardeşleri

     

     

     

     

     

     

     

     كاَنَ  nin ismi de haberi de  tamlama şeklinde gelebilir. Bu özellikler  كاَنَnin diğer benzerleri için de geçerlidir:

    كاَنَ طَواَفُ الْمُسْلِمِينَ بِالْكَعْبَةِ سَهْلاً أَمْسِ

    Müslümanların Kabe’yi tavafı dün kolaydı.

    كاَنَ عُمَرُ بْنُ[3] الْخَطاَّبِ خَلِيفَةً عاَدِلاً.

    Ömer İbnu’l-Hattab (Hattab’ın oğlu Ömer) âdil bir halife idi.

    لَمْ يَكُنِ الراَّعِي غاَئِباً هَذِهِ الْمَرَّةَ بَلْ كاَنَ مَوْجُوداً.

    Çoban bu sefer yok değildi bilakis mevcuttu (vardı) .

    لَمْ يَكُنِ الراَّعِي مَرِيضاً هَذِهِ الْمَرَّةَ بَلْ كاَنَ صَحِيحاً.

    Çoban bu sefer hasta değildi bilakis iyiydi.

    كاَنَ أَخِي مَحْبُوباً مِنْ جَمِيعِ زُمَلاَئِهِ.

    Kardeşim tüm arkadaşları tarafından seviliyordu.

     

    كاَنَ الرَّجُلُ سَعِيداً بِأَوْلاَدِهِ الناَّجِحِينَ.

    Adam başarılı çocuklarıyla mutluydu.

    أَ أَنْتَ مُواَفِقٌ عَلَى الْعَمَلِ هُناَ.

    Burada çalışmaya muvafık mısın? (uygun görüyor musun) ?

    أَ كُنْتَ مُواَفِقاً عَلَى الْعَمَلِ هُناَ.

    Burada çalışmaya muvafık mıydın? (uygun görüyor muydun) ?
         

     

    *Harf-i cer ya da zarfla başlayan (“var” manası ifade eden) cümle parçası mübtedâ değil öne geçmiş haberdir (haber mukaddem). Var olan şey de muahhar mübtedâ olur. Böylece dolayısıyla (كاَنَ)’nin haberi de öne geçmiş haber, (كاَنَ) nin ismi de sonradan gelen isim olmuş olur:

    فِي الْغُرْفَةِ رِجاَلٌ.

    Odada adamlar var.  

    كاَنَ فِي الْغُرْفَةِ رِجاَلٌ.

    Odada adamlar vardı.  

    بَيْنَهُمْ طاَلِبٌ نَشِيطٌ.

    Aralarında çalışkan bir öğrenci var.  

    أَ كاَنَ بَيْنَهُمْ طاَلِبٌ نَشِيطٌ.

    Aralarında çalışkan bir öğrenci var mıydı?  

    لاَ ، لَمْ يَكُنْ بَيْنَهُمْ طاَلِبٌ نَشِيطٌ.

    Hayır, aralarında çalışkan bir öğrenci yoktu.  

    أَماَمَهُنَّ حَدِيقَةٌ جَمِيلَةٌ.

    (Bayanların) Önlerinde güzel bir bahçe var.  

    أَ كاَنَتْ أَماَمَهُنَّ حَدِيقَةٌ جَمِيلَةٌ ؟

    Önlerinde güzel bir bahçe var mıydı?  

    لاَ ، لَمْ تَكُنْ أَماَمَهُنَّ حَدِيقَةٌ جَمِيلَةٌ.

    Hayır, önlerinde güzel bir bahçe yoktu.  

    فِي ذَلِكَ الْمَكاَنِ صَدِيقاَنِ.

    O mekanda iki arkadaş var.  

    كاَنَ مَعَكَ فِي ذَلِكَ الْمَكاَنِ صَدِيقاَنِ.

    Seninle birlikte o mekanda (orda) iki arkadaş vardı.

    كاَنَ مَعَكُمْ  فِي ذَلِكَ الْمَكاَنِ مُدَرِّسُونَ.

    Sizinle birlikte orda öğretmenler vardı.  

    *İsmi fâil “Kâne” fiilinin haberi olunca geçmiş zamanın sürekli halini oluşturur.

    هُوَ كاَنَ ساَجِداً لِلَّهِ.

    O Allah’a secde ederdi.

    *كاَنَ fiili Allah ile kullanıldığında anlamı zamanla sınırlı değildir. Sadece geçmişi anlatmaz, durumu bildirir ve haberin sonsuz devamlılığını gösterir. كاَنَ يَكُونُebedidir, ezelidir manalarına da gelir.

    كاَنَ اللَّهُ عَلِيماً حَكِيماً.

    Allah bilir ve hakîmdir.

    وَ كاَنَ اللَّهُ غَفُوراً رَحِيماً.

    Allah bağışlayıcı ve merhametlidir.

    *Olumsuz  كاَنَnin haberi muzâri olduğunda başında esreli bir (لِ) bulunabilir. Buna inkar lâmı (lâmul cuhûd) denir ve yanında gizli bir (أَنْ) olduğu düşünülür:

    ماَ كاَنَ الصَّدِيقُ لِيَخُونَ[4] صَدِيقَهُ.

    Arkadaş arkadaşına asla ihanet edecek değildir.

     

     

    صاَرَ : oldu, dönüştü.

    صاَرَ : oldu, dönüştü. Bir halden diğer hale geçmeyi anlatır.(صاَرَ يَصِيرُ)

    اَلثَّوْبُ قَصِيرٌ.

    Elbise kısadır.

    صاَرَ الثَّوْبُ قَصِيراً.

    Elbise kısa oldu.

    اَلطاَّلِباَنِ مُجْتَهِداَنِ.

    İki öğrenci çalışkandır.

    صاَرَ الطاَّلِباَنِ مُجْتَهِدَيْنِ.

    İki öğrenci çalışkanlaştı.

    اَلتِّلْمِيذَتاَنِ مَحْبُوبَتاَنِ.

    İki öğrenci sevilendir (sevilmektedir) .

    صاَرَتِ التِّلْمِيذَتاَنِ مَحْبُوبَتَيْنِ.

    İki öğrenci sevilen oldu.

    أَصْبَحَ: sabah (vakti) oldu, sabahladı 

    أَصْبَحَ: sabah (vakti) oldu, sabahladı  ( أَصْبَحَ يُصْبِحُ )

    اَلْجَوُّ مُمْطِرٌ.

    Hava yağmurludur.  
     

    أَصْبَحَ الْجَوُّ مُمْطِراً.

    Hava yağmurlu oldu (Hava yağmurlu olarak sabahladı) .
     

    اَلْحَدِيقَةُ جَمِيلَةٌ.

    Bahçe güzeldir.  
     

    أَصْبَحَتِ الْحَدِيقَةُ جَمِيلَةً.

    Bahçe güzel oldu.  
     

    هُماَ مُهَنْدِساَنِ.

    O ikisi mühendistir.  
     

    أَصْبَحاَ مُهَنْدِسَيْنِ.

    O ikisi mühendis oldular.  
     

    هُمْ مَشْغُولُونَ.

    Onlar meşguldürler.  
     

    أَصْبَحُوا مَشْغُولِينَ.

    Meşgul oldular.  
     

    هُنَّ مُمَرِّضاَتٌ.

    Onlar hemşiredir.  
     

    أَصْبَحْنَ مُمَرِّضاَتٍ.

    Onlar hemşire oldular.  
           

    أَضْحَى : kuşluk (vakti) oldu, kuşlukladı  

    أَضْحَى : kuşluk (vakti) oldu, kuşlukladı  (أَضْحَى يُضْحِي)

    اَلْغَماَمُ كَثِيفٌ.

    Bulut yoğundur.  

    أَضْحَى الْغَماَمُ كَثِيفاً.

    Bulut yoğun oldu (Bulut yoğun olarak kuşlukladı) .  

    اَلشاَّرِعُ مُزْدَحِمٌ.

    Cadde kalabalıktır.  

    أَضْحَى الشاَّرِعُ مُزْدَحِماً.

    Cadde kalabalık oldu (Cadde kuşluk vakti kalabalıklaştı) .
           

    ظَلَّ : gündüz (vakti) oldu, devam etti  

    ظَلَّ : gündüz (vakti) oldu, devam etti   (ظَلَّ يَظَلُّ)

    اَلْغُباَرُ ثاَئِرٌ.

    Toz kalkmaktadır.

    ظَلَّ الْغُباَرُ ثاَئِراً.

    Toz kalkar oldu (Gündüz toz kalkar halde devam etti) .

    الْأُمُّ صاَبِرَةٌ.

    Anne sabırlıdır.

    ظَلَّتِ الْأُمُّ صاَبِرَةً.

    Anne sabırlı olmaya devam etti.

    ظَلَّ الْمُعَلِّمُ فِي خِدْمَةِ التَّعْلِيمِ.

    Öğretmen talim (eğitim) hizmetinde devam etti.

    ظَلَّتِ الْبَناَتُ يَلْعَبْنَ فِي الْفِناَءِ.

    Kızlar avluda oynamaya devam etti.

    أَمْسَى : akşam (vakti) oldu, akşamladı  

    أَمْسَى : akşam (vakti) oldu, akşamladı  (أَمْسَى يُمْسِي)

    اَلْعاَمِلُ مُتْعَبٌ.

    İşçi yorgundur.  

    أَمْسَى الْعاَمِلُ مُتْعَباً.

    İşçi yorgun oldu (İşçi yorgun olarak akşamladı) .

    اَلْمُدَرِّساَتُ سَعِيداَتٌ.

    Öğretmenler mutludur.

    أَمْسَتِ الْمُدَرِّساَتُ سَعِيداَتٍ.

    Öğretmenler mutlu olarak akşamladı[5].

    باَتَ : geceleyin oldu, geceledi

    باَتَ : geceleyin oldu, geceledi  (باَتَ يَبِيتُ)

    اَلْمَرِيضُ مُتَأَلِّمٌ.

    Hasta acı çekmektedir.

    باَتَ الْمَرِيضُ مُتَأَلِّماً.

    Hasta acı çeker oldu (Hasta acı çekerek geceledi) .

      (أَصْبَحَ أَضْحَى ظَلَّ أَمْسَى باَتَ  ) kelimelerinin hepsi yardımcı fiil olarak صاَرَ manasında kullanılabilir. Bunlara صاَرَ benzerleri de denir. صاَرَ (oldu) bir halden bir hale dönüşmeyi ifade ederken zaman mefhumu yoktur. Hepsi de “oldu” şeklinde tercüme edilebilir. Ancak ifade ettikleri zamanın anlamı zihnen muhafaza edilir.

    *Yukarıda ikinci olarak verilen anlamlar tam fiil olarak kullanıldığında tercüme edilir. Mâzî muzâri emir olmak üzere bütün siygaları kullanılır.

     

     

    أَصْبَحَ الرَّجُلُ فِي الْمُسْتَشْفَى.

    Adam hastanede sabahladı.

    لِماَذاَ يُحِبُّ كَثِيرٌ مِنَ التَّلاَمِيذِ أَنْ يُصْبِحُوا ضُباَّطاً فِي الْجَيْشِ ؟

     

    Niçin öğrencilerden çoğu (öğrencilerin çoğu) orduda subay olmayı sever (ister)?

     
           

    Mesela ilk cümlede أصْبَحَ yı tam fiil olarak kabul edersek, o zaman bu fiillerden sonraki isme  أصْبَحَ ‘nın ismi ve haberi demeyiz. Fiil cümlesinin elemanları olarak أَصْبَحَ fiil اَلرَّجُلُ fâil, فِي الْمُسْتَشْفَى da mef’ûlün bih gayr-i sarih olur.

    Nakıs fiillerden en çok kullanılanı كاَنَ – لَيْسَ  – صاَرَ dır.

    Not: Tahfif (kolaylık) kabilinden  كاَنَnin muzâri meczûmundan (يَكُنْ) ve nehyinden bazen nun harfleri düşürülebilir. Bu kullanılış daha ziyade Kur’ân-ı Kerim ve eski metinlerde görülür.

    إِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضاَعِفْهاَ.

    İyilik olursa kat kat arttırır.

    لَمْ أَكُ خاَئِناً.

    Hâin olmadım.

    *Olumsuz كاَنَnin haberi başına zâid (بِ) harfi getirilince mana kuvvetlenmiş olur:

    لَمْ يَكُنْ فِيهِ بِغَرِيبٍ.

    Orada asla yabancı değildir.

    *(لَيْسَ) fiili hariç diğerlerinin mâzî muzâri ve emri mevcuttur. لَيْسَ nin yalnızca mâzî çekimi vardır.

    لَيْسَ: değil, olmadı 

    لَيْسَ: değil, olmadı  Muzârisi olmayan bir fiil olarak mâzî durumunda çekime girer.

    لَيْسُوا

    لَيْساَ

    لَيْسَ

    Gâib

    لَسْنَ

    لَيْسَتَا

    لَيْسَتْ

    Gâibe

    لَسْتُمْ

    لَسْتُمَا

    لَسْتَ

    Muhatap

     

     

    لَسْتِ…

    Muhâtaba
             

     

     

    لَيْسَ الْخاَدِمُ قَوِياًّ.

    Hizmetçi güçlü değildir.

    اَلْخاَدِمُ قَوِيٌّ

    Hizmetçi güçlüdür.
     

    لَيْسَ الْعاَمِلُ نَشِيطاً.

    İşçi çalışkan değildir.

    اَلْعاَمِلُ نَشِيطٌ.

    İşçi çalışkandır.

    هَلِ الشاَّرِعُ مُزْدَحِمٌ ؟

    Cadde kalabalık mıdır?  

    لاَ ، هُوَ لَيْسَ مُزْدَحِماً.

    Hayır, o kalabalık değildir.  

    هَلِ الْحُجْرَةُ واَسِعَةٌ.

    Oda geniş midir?  

    لاَ ، هِيَ لَيْسَتْ واَسِعَةً.

    Hayır, o geniş değildir.  

    إِنَّكِ لَسْتِ ناَدِمَةً.

    Gerçekten pişman değilsin.  

     

       

    إِنَّنِي لَسْتُ فَقِيراً.

    Gerçekten ben fakir değilim.  
                 

    لَيْسَ fiili ile yapılan cümlelerde haber kısmı iki şekilde gelir:

    1- Mansûb durumda;

    لَسْتَ مُؤْمِناً.

    Sen mü’min değilsin.

    إِنَّهُمْ لَيْسُوا مُؤْمِنِينَ.

    Onlar mü’min değiller.

    2- Manayı te’kîd için (بِ) harfi cerine bağlı mecrûr olarak;

    لَيْسَ هَذاَ شَيْئاً.

    Bu bir şey değildir.

    لَيْسَ هَذاَ بِشَيْءٍ.

    Bu hiçbir şey değildir.

    أَ لَيْسَ اللَّهُ بِرَبِّكُمْ.

    Allah sizin Rabbiniz değil mi?

    *Nâdiren olumsuzluk edatı olarak kullanılır:

    لَيْسَ يَسْقُطُ الْمَطَرُ.

    Yağmur yağmıyor.

    Leyse’ye benzeyen edatlar denen (إِنْ) (ماَ) (لاَ) (لاَتَ) mübtedâ ve haber cümlesinin başına getirilerek kullanılmakta لَيْسَ gibidir. Hepsi de “yok, değil” manasınadır.

    إِنْ : لَيْسَ  gibi görev yapar, ismini ref, haberini nasbeder. İsmi belirli veya belirsiz olarak gelebilir.

    إِنْ رَجُلٌ قاَئِماً.

    Adam ayakta değildir.

    إِنْ زَيْدٌ قاَئِماً.

    Zeyd ayakta değildir.

    ماَ : (ماَ) hem belirli hem belirsiz isme gelir:

    ماَ أَحَدٌ خَيْراً مِنْكَ.

    Senden hayırlı kimse yoktur.

    ماَ هَذاَ مُهْمِلاً.

    Bu ihmal edilmiş değildir.

    ماَ هَذاَ بَشَراً.

    Bu beşer değildir.

    لاَ : (لاَ) yalnız belirsiz ismin başına getirilir.  لَيْسَ gibi kullanıldığı azdır.

    لاَ أَحَدٌ خَيْراً مِنْهُ.

    Ondan hayırlı bir kimse yoktur.

    لاَ رَجُلٌ هاَرِباً.

    Kaçan adam yoktur.

    ماَ ve لاَ nın haberlerine (بِ) harf-i ceri getirilebilir. Bu cer te’kit ifade eder.

    ماَ هَذاَ بِشَيْءٍ.

    Bu hiçbirşey değildir.

    ماَ عَلِيٌّ بِهاَدِئٍ.

    Ali asla huzurlu değildir.

    Bu cümleler إِنَّ cümlesine gelen te’kîd lâmı gibidir:

    إِنَّ عَلِياًّ لَهاَدِئٌ.

    Gerçekten Ali huzurludur.

    لاَتَ : لاَ en-nâfiye

    لاَتَ : لاَ en-nâfiye ve لَيْسَ manasındadır. İsmini ref haberini nasbeder. Başında bulunduğu isim cümlesinin kısımları zaman isimlerinden biri olur. Ancak kullanıldığı ifadede mübtedâ ile haberi birarada zikredilmez. İkisinden birisi, genellikle mübtedâ (لاَتَ ‘nin ismi) mahzûf olur (düşürülür), haberi kullanılır.

    اَلْوَقْتُ وَقْتُ نَداَمَةٍ.

    Vakit pişmanlık vaktidir.

    لاَتَ وَقْتَ نَداَمَةٍ (لاَ الْوَقْتُ وَقْتَ نَداَمَةٍ) .

    Pişmanlık vakti değildir.

    اَلساَّعَةُ ساَعَةَُ نَداَمَةٍ.

    Saat pişmanlık saatidir.

    لاَتَ ساَعَةَ نَداَمَةٍ  (لاَ الساَّعَةُ ساَعَةَ نَداَمَةٍ) .

    Pişmanlık saati değildir.

    ..لاَتَ حِينَ مَنَاصٍ.

    ..(Artık) kurtulma zamanı değildir (Sâd, 3).

    Ef’âlü’l-İstimrâr

    Ef’âlü’l-İstimrâr denilen (devamlılık ifâde eden) fiiller de irab bakımından كاَنَ ve kardeşleri gibidir. İsim cümlesinin başına geldiği takdirde mübtedâ ile haber üzerinde aynı etkiyi yaparlar. Bir çok gramer kitabında كاَنَ ve Kardeşleriyle birlikte zikredilmektedirler. Bu fiiller isminin haberiyle nitelenmesindeki sürekliliği anlatır ve şunlardır:

    ماَ داَمَ ماَ انْفَكَّ ماَ فَتِئَ ماَ بَرِحَ ماَ زاَلَ

    Hepsi de “halâ, devam ediyor” manasındadır. Mâzî ya da muzâri olarak gelebilirler. Başlarındaki ماَ olumsuzluk harfi olmasına rağmen fiile olumsuzluk değil devamlılık manası kazandırır. Aksi takdirde devamlılık vermez. Şimdi bunları örnekleriyle görelim:

    ماَ زاَلَ

    ماَ زاَلَ الْمَرِيضُ حَياًّ.

    Hasta hâlâ hayattadır.

    لاَ يَزاَلُ الْأَطْفاَلُ ناَئِمِينَ.

    Çocuklar hâlâ uyuyorlar.

    ماَ بَرِحَ

    ماَ بَرِحَ الْوَلَدُ مَرِيضاً.

    Çocuk hâlâ hastadır.

    لاَ يَبْرَحُ الْمَرِيضُ ناَئِماً.

    Hasta hâlâ uyuyor.

     

     

    ماَ فَتِئَ

    ماَ فَتِئَ التاَّجِرُ صاَدِقاً.

    Tacir hâlâ doğrudur.

    لاَ يَفْتَأُ الْجاَهِلُ مُصِراًّ عَلَى عِناَدِهِ.

    Câhil inadında hâlâ ısrarlıdır.

    ماَ انْفَكَّ

    ماَ انْفَكَّتِ السَّماَءُ مُمْطِرةً.

    Hava hâlâ yağmurludur.

    لاَ يَنْفَكُّ النَّسِيمُ عَلِيلاً.

    Meltem (ılık rüzgar) hâlâ tatlıdır[6].

    Bu dört fiil örneklerde görüldüğü gibi yalnız mâzî ve muzâri siygalarında gelir.

    ماَداَمَ  …dığı müddetçe: Kendinden önce gelen cümlenin müddetini kendinden sonraki cümleye bağlar. لَيْسَ  gibi yalnız mâzî siygasında bulunur. (داَمَ يَدُومُ) daكاَنَ gibi çekim yapılır:

    داَمَ      داَماَ     داَمُوا

    داَمَتْ   داَمَتاَ     دُمْنَ

    دُمْتَ   دُمْتُماَ    …

    لاَ تَقْرَأْ ماَداَمَ النُّورُ ضَئِيلاً.

    Işık zayıf olduğu müddetçe okuma.

    أَعْبُدُ اللَّهَ ماَ دُمْتُ حَياًّ.

    Diri olduğum müddetçe Allah’a ibadet ederim.

    كُلْ ماَ دُمْتَ جاَئِعاً.

    Aç olduğun müddetçe ye.

    Önemli Not: a)كاَنَ  ve kardeşlerinden bu yana söylenen nâkıs fiillerin isimleri müfred, tesniye ve cemi de gelse fiiller hep müfred gelir. Aksi takdirde normal fiil vazifesi görürler.

    كاَنَ الرَّجُلاَنِ يَتَكَلَّماَنِ.

    İki adam konuşuyorlardı.

    لاَ يَزاَلُ الْأَطْفاَلُ ناَئِمِينَ.

    Çocuklar hâlâ uyumaktadırlar.

    لاَ يَزاَلُونَ مُخْتَلِفُونَ.

    Daima ihtilaflıdırlar.

    b) Nâkıs fiillerin isimleri müzekkerse fiiller de müzekker, isimler müennes ise fiiller de müennes gelir:

    لَيْسَتِ الداَّرُ واَسِعَةً.

    Ev geniş değildir (semâi müennes).  

    لَنْ يَتْرُكَ الصَّلاَةَ ماَ داَمَ الْمُؤْمِنُ حَياًّ.

    Mü’min yaşadığı müddetçe namazı hiç terketmeyecek.

     

    c) Nâkıs fiillerin haberleri isim cümlesinin haberi gibi müfred, cümle ve şibh-i cümle (zarf ve câr-mecrûr) olarak gelir.

    Müfred:

    ماَ زاَلَ الْمُهَذَّبُ مَحْبُوباً.

    Terbiyeli daima sevilir.

    İsim Cümlesi:

    (=كاَنَتْ بِنْتُ عُمَرَ ناَئِمَةً فِي الصَّباَحِ).

    كاَنَ عُمَرُ بِنْتُهُ ناَئِمَةٌ فِي الصَّباَحِ
    Burada altı çizili isim cümlesi Kâne’nin haberi olarak mahallen mansûbtur.

    Sabahleyin Ömer’in kızı uyuyordu.

    Fiil Cümlesi:

    كاَنَ الطاَّلِبُ يَتَكَلَّمُ مَعَ أُسْتاَذِهِ.

    Öğrenci hocasıyla konuşuyordu.

    Şibh-i Cümle (Zarf):

    كاَنَتِ الطاَّلِباَتُ أَماَمَ الْمَدْرَسَةِ.

    Kız öğrenciler okulun önünde idi.

    Şibh-i Cümle (Câr-mecrûr):

    كاَنَ فِي الْمَلْعَبِ مُتَفَرِّجُونَ.

    Stadda seyirciler vardı.

    Genel Cümle Örnekleri

    1- كاَنَ الْإِماَمُ الْبُخاَرِيُّ مِنْ كِباَرِ الْمُحَدِّثِينَ – كاَنَ الْفاَراَبِيُّ عاَلِماً كَبِيراً مِنْ عُلَماَءِ الْمُسْلِمِينَ.

    2- لَمْ يَكُنِ الراَّعِي باَكِياً[7] هَذِهِ الْمَرَّةَ بَلْ كاَنَ ضاَحِكاً – اَلْحَياَةُ سَعِيدَةٌ – صاَرَتِ الْحَياَةُ سَعِيدَةً.

    3- اَلْمَعْرِضُ مُسْتَمِرٌّ – ماَزاَلَ الْمَعْرِضُ مُسْتَمِراًّ – اَلشَّرِكَةُ مَشْهُورَةٌ – صاَرَتِ الشَّرِكَةُ مَشْهُورَةً.

    4- الْواَجِبُ ضَرُورِيٌّ – ماَزاَلَ الْواَجِبُ ضَرُورِياًّ – اَلْأُمُّ مُدَرِّسَةٌ – صاَرَتِ الْأُمُّ مُدَرِّسَةً .

    5- ظَلَّ خاَلِدٌ فِي خِدْمَةِ الدِّينِ – ظَلَّتِ الْأُمُّ صاَبِرَةً عَلَى غِياَبِ ابْنِهاَ حَتَّى عاَدَ مِنْ سَفَرِهِ.

    6- غَسَلَتِ الْبِنْتُ الْمَلاَبِسَ حَتَّى أَصْبَحَتْ نَظِيفَةً – هَلْ دَرَسْتِ قَبْلَ الْمَرْحَلَةِ الْاِبْتِداَئِيَّةِ .

    7- نَجَحَ اَحْمَدُ فِي الْاِمْتِحاَنِ وَ أَصْبَحَ تِلْمِيذاً فِي الْمَدْرَسَةِ الثاَّنَوِيَّةِ – اَلتِّلْمِيذَةُ نَشِيطَةٌ – أَصْبَحَتِ التِّلْمِيذَةُ نَشِيطَةً.

    8- اَلْمُدَرِّسَتاَنِ غاَئِبَتاَنِ – لَيْسَتِ  الْمُدَرِّسَتاَنِ غاَئِبَتَيْنِ – اَلْمُهَنْدِسُونَ مَوْجُودُونَ – ماَزاَلَ الْمُهَنْدِسُونَ مَوْجُودِينَ – اَلْبَناَتُ مُؤَدَّباَتٌ – ماَزاَلَ الْبَناَتُ مُؤَدَّباَتٍ .

     

    9- اَلتَّلاَمِيذُ جاَلِسُونَ – لَيْسَ اَلتَّلاَمِيذُ جاَلِسِينَ – لاَ تَخْرُجْ ماَداَمَ الْمَطَرُ ناَزِلاً.

    10- هُماَ جاَهِزاَنِ لِلسَّفَرِ – أَصْبَحاَ جاَهِزَيْنِ لِلسَّفَرِ – صاَرَ الرَّجُلُ سَعِيداً بِأَوْلاَدِهِ الناَّجِحِينَ.

    11- لاَ تَلْعَبْ ماَ داَمَ الْاِمْتِحاَنُ قَرِيباً – كاَنَتِ الْغُرْفَةُ مُزْدَحِمَةً وَ أَصْبَحَتْ خاَلِيَةً.

    12- أَخُوهُ أُسْتاَذٌ مَشْهُورٌ – أَصْبَحَ أَخُوهُ أُسْتاَذاً مَشْهُوراً – صاَرَتِ الْحَدِيقَةُ أَزْهاَرُهاَ جَمِيلَةٌ.

    13- ماَزاَلَ الصَّحَفِيُّونَ فِي الصَّالَةِ – أَصْبَحَتِ السُّوقُ مُزْدَحِمَةً بِالناَّسِ .

    14- لَيْسَ أَخُوكَ بَيْنَ الرُّكاَّبِ –كاَنَتْ حَياَتُهُ قَصِيرَةً – لَيْسَ لَناَ بِهِ عِلْمٌ – لَيْسَ فِي مَدْرَسَتِناَ مَعْمَلُ اللُّغَةِ .

    15- لَيْسَتِ الْمَرْأَةُ لُعْبَةً فِي يَدِ الرَّجُلِ – هَؤُلاَءِ الطُّلاَّبُ مُجْتَهِدُونَ – لَيْسَ هَؤُلاَءِ الطُّلاَّبُ مُجْتَهِدِينَ.

    16- هَلِ الدَّرْسُ مُهِمٌّ؟ لاَ، هُوَ لَيْسَ مُهِماًّ – هَلِ السَّياَّرَةُ جَدِيدَةٌ ؟ لاَ هِيَ لَيْسَتْ جَدِيدَةً.

    17- اَلساَّعَةُ ساَعَةُ تَوْبَةٍ – لاَتَ ساَعَةَ تَوْبَةٍ – اَلشاَّرِعُ مُزْدَحِمٌ – لاَ شاَرِعٌ مُزْدَحِماً .

    18- اَلْأَنْهاَرُ فاَئِضَةٌ[8] – إِنَّ الْأَنْهاَرَ فاَئِضَةٌ . لاَتَ وَقْتَ عِتاَبٍ – ماَ عِنْدِي كِتاَبُكَ .

    19- لاَتَ وَقْتَ مُزاَحٍ – لاَ عُزْرٌ لَكَ مَقْبُولاً – لَيْسَ الْفَقْرُ عَيْباً – لَيْسَ الْفَقْرُ بِعَيْبٍ.

    20- ماَ تَعَبُ الْعاَمِلِينَ ضاَئِعاً – ماَ تَعَبُ الْعاَمِلِينَ بِضاَئِعٍ – ماَ الْبَناَتُ بِجاَهِلاَتٍ.

    21- ماَ كُلُّ غَنِيٍّ بِسَعِيدٍ- لَيْسَتِ الْجاَهِلاَتُ بِمُحْتَرَمَةٍ – هَذاَ لَيْسَ بِمَكاَنِكَ.

    22- إِنَّ رُوحَ كُلِّ إِنْساَنٍ فِي أَمْرِ اللَّهِ تَعاَلَى – أَ لاَ تَزاَلُ صاَبِراً ؟

    23- ماَ فَتِئَ أَخُوناَ غاَئِباً – لاَ أَكْتُبُ دَرْسِي ماَ داَمَ أَبِي ناَئِماً.

    24- كُنْتَ عَظيِماً – أَكَلْتُ طَعاَماً كَثِيراً لِأَنَّنِي كُنْتُ أَشْعُرُ بِالْجُوعِ. 

    Tercüme:

    1- İmam Buhârî muhaddislerin büyüklerindendi. Fârâbî Müslüman âlimlerden büyük bir âlimdi.

    2- Çoban bu sefer ağlamıyor bilakis gülüyordu. Hayat mutludur. Hayat mutlu hale geldi.

    3- Sergi devamlıdır. Sergi hâlâ devam etmektedir. Şirket meşhurdur. Şirket meşhur oldu.

    4- Ödev zarûrîdir. Ödev halâ zarûrîdir. Anne öğretmendir. Anne öğretmen haline geldi.

    5- Hâlit din hizmetinde devam etti. Anne yolculuğundan dönünceye kadar oğlunun yokluğuna sabretmeye devam etti.

    6- Temiz oluncaya kadar kız elbiseleri yıkadı. İlkokul safhasından önce okudun mu? 

    7- Ahmet imtihanda başardı ve lisede bir öğrenci oldu. Öğrenci çalışkandır. Öğrenci çalışkan oldu.

    8- İki öğretmen yoktur. İki öğretmen yok değildir. Mühendisler mevcuttur. Mühendisler hâlâ mevcuttur. Kızlar edeblidir. Kızlar hâlâ edeblidir.

    9- Öğrenciler oturuyor. Öğrenciler oturmuyor. Yağmur yağdığı müddetçe (dışarı) çıkma.

    10- O ikisi yolculuk için hazırdır. Yolculuk için hazır oldular. Adam başarılı çocuklarıyla mutlu oldu.

    11- İmtihan yakın olduğu müddetçe oynama. Oda kalabalıktı ve boşaldı (boş oldu).

    12- Onun kardeşi meşhur bir hocadır. Kardeşi meşhur bir hoca oldu. Bahçenin ağaçları güzel oldu.

    13- Gazeteciler hâlâ salondadır. Çarşı insanlarla kalabalıklaştı.

    14- Kardeşin yolcular arasında değil. Hayatı kısaydı. Onun hakkında bilgimiz yoktur. Okulumuzda dil labrotuvarı yok.

    15- Kadın erkeğin elinde oyuncak değildir. Bu öğrenciler çalışkandır. Bu öğrenciler çalışkan değildir.

    16- Ders mühim midir? Hayır, o mühim değildir. Araba yeni midir? Hayır, o yeni değildir.

    17- Saat tevbe saatidir. Tevbe saati değildir. Cadde kalabalıktır. Cadde kalabalık değildir.

    18- Nehirler taşmaktadır. Gerçekten nehirler taşmaktadır. Kınama vakti değildir. Kitabın bende değil.

    19- Şaka vakti değil. Makbul bir özrün yok. Fakirlik ayıb değildir. Fakirlik hiç ayıp değildir.

    20- İşçilerin emeği zayi değildir. İşçilerin emeği hiç zâyi değildir (boşa gitmez). Kızlar cahil değildir. .

    21- Her zengin mutlu değildir. Cahiller saygıdeğer değildir. Bu senin mekanın değildir.

    22- Her insanın ruhu Allahu Teâlâ’nın emrindedir. Hâlâ sabrediyor musun?

    23- Kardeşimiz hâlâ yoktur. Babam uyuduğu müddetçe dersimi yazmayacağım.

    24- Büyüktün. Çok yemek yedim. Çünkü açlık hissediyordum.

     

    ¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯¯

    KÂNE VE KARDEŞLERİ İLE İLGİLİ AYETLER

    1- … كَانَا يَأْكُلاَنِ الطَّعَامَ انْظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الآيَاتِ …

    (5/MÂİDE, 75). (Meryem ve oğlu İsâ (a.s.) oğlu Mesîh) Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz …

    açıklamak, izah ve izhar etmek (müteaddîdir).

    بَيَّنَ يُبَيِّنُ تَبْيِيناً

    2- … ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ .

    (6/EN’ÂM, 11) Sonra (Peygamberleri) yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bakın!

    yalanlayan, yalancı 

      

    الْمُكَذِّبُ

    3- وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ .

    (67/MÜLK, 10). Ve: “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin ashabı içinde olmazdık!” derler.

    yakılan ve alevlendirilen manasında olup cehennemin adıdır.

    السَّعِيرُ

    4- أَ رَأَيْتَ إِنْ كَانَ عَلَى الْهُدَى .

    (96/ALAK, 11). Gördün mü, ya o (Peygamber) doğru yol üzerinde idiyse,

    5- وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ أَبْوَابًا .

    (78/NEBE, 19). Gökyüzü açılır ve orada (pek çok) kapılar oluşur;

    6- إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا .

    (78/NEBE, 21). Şüphesiz, cehennem pusuda (beklemekte) olur.

    rasat mevzii, rasathane, pusu, gözetleme yeri

    اَلْمِرْصَادُ- اَلْمَرْصَدُ

    7- .. إِنَّ  السَّمْعَ        وَ الْبَصَرَ   وَ  الْفُؤَادَ    كُلُّ      أُولئِكَ       كَانَ        عَنْهُ مَسْؤُولاً.

         Haberu Kane  Câr-mecrûr   F. Mâzî

    Haber

    İsmu işaretMuz. ileyh MübMuz. Matuf  H.Atıf Matuf  H.Atıf (إِنَّ)nin ismi Harfu Te’kîd

                                                                                     (إِنَّ) nin haberi (mahallen merfû)

       

    (17/İSRÂ, 36). (Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme.) Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.

    اَلسَّمْعُ

    işitme, işitme duygusu, kulak

    َالْفُؤَادُ

    kalp, gönül

    َالْبَصَرُ

    görme, görme hassesi, göz

    كُلُّ أُولئِكَ

    bunların hepsi (ayette; كُلُّ ) muzâf,  (أُولئِكَ) ise muzâfun ileyh olup mahallen mecrûrdur. (كُلُّ ) ve sonrası da (إِنَّ)nin haberidir.

    مَسْؤُولٌ

    mesul, sorumlu (ismi mef’ûl : aynı zamanda Kâne’nin haberidir. Kâne’nin ismi ise (هُوَ) olarak takdir edilen müstetir zamirdir.)

    8- ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوَّى .

    (75/KIYAME, 38). Sonra (insan nutfesi) alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah (onu insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti.

    tesviye etmek, düzeltmek/düzene koymak, kemale erdirmek

    سَوَّى يُسَوِّي تَسْوِيَةً

    9- … كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولاً .

    (73/MÜZZEMMİL, 18). … O’nun (Allah’ın) vâdi yapılagelmiştir (mutlaka yerine gelir).

    10-… فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ .

    (67/MÜLK, 18). …(benim karşılık olarak verdiğim) azabım nasıl olmuştu!

    aslı (نَكِيرِي) (edepsizliği ve çirkefliği ortadan kaldırıp bunları yapanları) cezalandırma

    نَكِيرٌ

    11- فَإِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ .

    (55/RAHMÂN, 37). Gök yarılıp da kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu zaman,

    gül

    وَرْدَةٌ

    yarılmak

    اِنْشَقَّ يَنْشَقُّ اِنْشِقاَقاً

    yağ, yağdanlık, kırmızı deri (üç mana ile de tefsir edilebilir)

    اَلدِّهَانُ

    12- … وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا .

    (33/AHZÂB, 5). …. Allah bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    13- … خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاء …

    (11/HÛD, 7). (O ki) … Arş’ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde (altı devrede)  yarattı…

    14- … فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ .

    (5/MÂİDE, 31). …ve (katil kardeş) pişmanlardan oldu (pişman oldu)

    15- فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ فَأَصْبَحُوا فِي دَارِهِمْ جَاثِمِينَ .

    (7/A’RÂF, 78). Bunun üzerine onları o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kalır oldular.

    sarsılış, sarsıntı

    اَلرَّجْفَةُ

    ism-i fâil olup yere bitişik olan, yere yapışıp kalan (Ayette: Evlerinde hareketsiz cansız ve sessiz ölüler halinde kalakaldılar.)

    اَلْجَاثِمُِ

    16-…أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءاً فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ مُخْضَرَّةً إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ .

    (22/HAC, 63). … Allah, gökten yağmur indirdi. Bu sayede yeryüzü yeşeriyor (yeşil oluyor). Gerçekten Allah çok lütufkârdır, (her şeyden) haberdardır.

    yeşermiş, yeşillenmiş, yeşilleşmiş

    مُخْضَرَّةٌ

    17- وَأَصْبَحَ فُؤَادُ أُمِّ مُوسَى فَارِغًا …

    (28/KASAS, 10). Mûsâ’nın annesinin yüreği boş olarak sabahladı (yüreğinde yalnızca çocuğunun tasası kaldı)…

    boş, bomboş

    فَارِغًا

    18- فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ .

    (68/KALEM, 20).(Bahçe) kapkara kesildi.

    kesilmiş, sökülmüş/(münbit olmayan) kara toprak/karanlık gece(Ayette: Her üç mana ile de izah edilmiştir)

    اَلصَّرِيمُ

    19- إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ .

    (26/ŞUARÂ, 4). Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.

     

    boyunlar

    اَلْعُنُقُ ج اَلْأَعْنَاقُ

     

    tevazuda bulunmak, alçak gönüllü olmak, boyun eğmek

    خَضَعَ يَخْضَعُ خُضُوعاً

    boyunları eğik (ism-i fâil) (Ayette: Ona boyun eğmiş, inkiyad etmiş, itaat etmiş olurlar)

    خَاضِعٌ

     
             

    20- قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ .

    (26/ŞUARÂ, 71). “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya (tapanlar olmaya) devam edeceğiz” diye cevap verdiler.

    عَكَفَ يَعْكُفُ عُكُوفاً

    devamlı ibadet etmek, ibadetten ayrılmamak

    21- … إِذْ وُقِفُوا عَلَى رَبِّهِمْ قَالَ أَلَيْسَ هَذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبِّنَا …

    (6/EN’ÂM, 30). Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman (Rablerinin önünde ayakta durduruldukları zaman)… (Allah onlara) Bu (yeniden dirilme olayı), hak değil miymiş? der. Onlar da “Rabbimize andolsun ki evet!” derler…

    إِذْ = إِذاَ

    ..dığı, diği zaman/hani bir zamanlar (zaman zarfının arkasından gelen kelime fiilde olsa mahallen mecrûr muzâfun ileyhtir.)

    22- وَكَذَّبَ بِهِ قَوْمُكَ وَهُوَ الْحَقُّ قُلْ لَسْتُ عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ .

    (6/EN’ÂM, 66). Kur’ân hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: “Ben size vekil (kefil) değilim”.

    23- … فَإِنْ يَكْفُرْ بِهَا هَؤُلاَءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ .

    (6/EN’ÂM, 89).  … Eğer onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek bir toplum getiririz.

    vekil kıldı, yerine başkasını getirdi

    وَكَّلَ يُوَكِّلُ تَوْكِيلاً

    24- وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا …

    (7/A’RÂF, 172). … Rabbin Adem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (dedi )  (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.

    sırt, yüz, üzeri, arka (ayette sulbler kastedilmektedir)

    اَلظَّهْرُ ج ظُهُورٌ

    zürriyet, nesil

    ذُرِّيَّةٌ

    [ (عَلَى) harf-i ceri ile birlikte] şahit tutmak, şahit kılmak

    أَشْهَدَ يُشْهِدُ إِشْهاَداً

         

    25- … أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُلٌ رَشِيدٌ .

    (11/HÛD, 78). (Lût, kavmine:) …İçinizde reşit (aklı başında) bir adam yok mu!”  (dedi).

    reşit, doğru görüşlü, doğruyu bulan, olgun, doğru 

    رَشِيدٌ

    26- … إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ .

    (11/HÛD, 81). (Melekler Lût’a): … Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi? (dediler).

    va’d/va’din yerine getirildiği zaman veya yer (ayette: sözün yerine getirileceği vakit)

    اَلْمَوْعِدُ

    27- لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْ …

    (24/NÛR, 29). İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir sakınca yoktur…

    faydalanılan eşya

    مَتَاعٌ

    ism-i mef’ûl: mesken kılınan, oturulan

    مَسْكُونَةٌ

    günah

    اَلْجُنَاحُ

    28- لَيْسَ عَلَى الْأَعْمَى حَرَجٌ وَلاَ عَلَى الْأَعْرَجِ حَرَجٌ وَلاَ عَلَى الْمَرِيضِ حَرَجٌ …

    (24/NÛR, 61). Âmâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara yapamayacakları görev yüklenmez; yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar.) …

    29-  يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِنَ النِّسَاءِ 

    (33/AHZÂB, 32). Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz….

    30- أَ لَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ …

    (39/ZÜMER, 36). Allah kuluna kâfi değil midir? …

    [(ism-i fâil) her türlü şerden, kötülükten koruma hususunda] kafi olan.

    كَافٍ= اَلْكاَفِي (كَفَى يَكْفِي كِفاَيَةً)

    Sonu illetli olan bu tür fiillerin ism-i fâili burada olduğu gibi marife olarak (اَلْكاَفِي), nekre olarak da (كَافٍ) şeklinde gelir.

    31- فَاطِرُ السَّموَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ .

    (42/ŞÛRÂ, 11). (O), gökleri ve yeri (yoktan) yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.

    (ism-i fâil) yaratan, icat eden

    اَلْفَاطِرُ (فَطَرَ يَفْطُرُ فَطْراً)

    büyük baş hayvan  (deve, sığır, davar)

    اَلنَّعَمُ ج الْأَنْعَامُ

    yoktan var edip etrafa dağıtarak çoğaltmak

    ذَرَأَ يَذْرَؤُ ذَرْءاً

    32- وَنَادَى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي أَ فَلاَ تُبْصِرُونَ .

    (43/ZUHRUF, 51). Firavun kavmine (kavminin içinde olarak ) seslendi ve (şöyle) dedi: “Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâla görmüyor musunuz?”

    nehir, ırmak

    اَلنَّهْرُ ج اَلْأَنْهَارُ

    seslenmek, çağırmak, bağırmak

    نَادَى يُناَدِي مُناَداَةً

    görmek

    أَبْصَرَ يُبْصِرُ إِبْصاَراً

    33- فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هَاهُنَا حَمِيمٌ .

    (69/HAKKA, 35). Bu sebeple, bugün burada onun (candan) bir dostu yoktur.

    müşfik, şefkatli, yakın dost

    حَمِيمٌ

    34- أَ لَيْسَ ذَلِكَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَى .

    (75/KIYÂME, 40). (Bunları yapan Allah), ölüleri (tekrar) diriltmeye kâdir değil midir?

    ölü

    اَلْمَيْتُ ج الْمَوْتَى

    hayat vermek, diriltmek

    أَحْيَى يُحْيِي إِحْياَءاً

    35- لَسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ .

    (88/GÂŞİYE, 22). Onların üzerinde bir zorba değilsin.

    ism-i fâil olup zorba, hükmü altına alan, kontrolde tutan, sultasında bulunduran anlamındadır. (مُصَيْطِرٍ ın aslı مُسَيْطِرٍ olup dilde kolaylık açısından س harfi صharfiyle iptal edilmiştir.)

    مُصَيْطِرٌ

    36- فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوَاهُمْ حَتَّى جَعَلْنَاهُمْ حَصِيدًا خَامِدِينَ .

    (21/ENBİYÂ, 15). Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu davaları sürüp gider.

    kuruyup biçilmiş ekin

    حَصِيدٌ

    iddia, dava veya duaları

    دَعْوَاهُمْ

    ölen yahut bayılan

    اَلْخَامِدُ

    37- وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِن قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ …

    (40/MÜ’MİN, 34). Andolsun ki, (Mûsâ’dan) önce Yusuf da size açık deliller getirmişti ve onun size getirdiği şeylerden   şüphe edip durmuştunuz….

    38- قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا ماَ دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنتَ وَرَبُّكَ 

    (5/MÂİDE, 24). “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve Rabbin gidin (savaşın; biz burada oturacağız”) dediler.

    39-  وَكُنْتُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا ماَ دُمْتُ فِيهِمْ فَلَمَّا تَوَفَّيْتَنِي كُنْتَ أَنْتَ الرَّقِيبَ عَلَيْهِمْ وَأَنتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ .

    (5/MÂİDE, 117)… [Îsâ (a.s.) şöyle dedi:] İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şâhit (kontrolcü) idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeye hakkıyla şâhit olansın.

    ruhunu kabzetmek, öldürmek, vefat ettirmek (Ayette: Vefat ettirmesi, göğe çıkarılması yahut yeryüzündeki hayatına son verilmesidir.)

    تَوَفَّى يَتَوَفَّى

    (mâzî fiilin önünde:) …dığı zaman, …dığında

    لَمَّا

    şâhit (kontrolcü)

    شَهِيدٌ

    gözetleyen, gözetleyici

    اَلرَّقِيبُ

           

    40- وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَمَا كُنْتُ وَأَوْصَانِي بِالصَّلاَةِ وَالزَّكَاةِ ماَ دُمْتُ حَياًّ .

    (19/MERYEM, 31). “Her nerede olursam olayım, O beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.”

    hayırlı ve mübarek kılınmış

    مُبَارَكٌ

    diri, yaşayan

    حَيٌّ

    her nerede

    أَيْنَمَا

     

    tavsiye etmek (tavsiye Allah tarafından yapıldığı takdirde bu, emir ve farz kılma demektir.)

    َأَوْصَى يُوصِي

                   

    41- …وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ .

    (21/ENBİYA, 73). … Onlar, daima bize ibadet eden kimselerdi.

    42- … وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ .

    (2/BAKARA,167). …ve onlar (artık) ateşten çıkacak değillerdir.

    43- … وَمَا اللّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ .

    (2/BAKARA, 74)….Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.

    44- وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلاً مَا تُؤْمِنُونَ .

    (69/HAKKA, 41). Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!

    45- مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ .

    (68/KALEM, 2) Sen -Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin.

    46- … وَمَا أَنَا بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ .

    (50/KAF, 29). (Allah şöyle diyor: Benim huzurumda söz değiştirilmez) ve ben kullara asla zulmedici değilim.

    47- يَا عِبَادِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلاَ أَنْتُمْ تَحْزَنُونَ .

    (43/ZUHRUF, 68). Ey kullarım! Bugün (cennette) size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz.

    Ey kullarım! (Sondaki esre, düşen mütekellim yâ’sının kısaltılmış işaretidir)

    يَا عِبَادِ

    48- … وَمَا اللَّهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ .

    (40/MÜ’MİN, 31)….Allah, kullarına bir zulüm dileyecek değildir.

    49- … وَمَا أَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ .

    (39/ZÜMER, 41). (Resûlüm)! …Sen onların üzerinde vekil değilsin.

  • Muzari Fiil Çekimi Tablosu Örnekleriyle

     Muzari Fiil Fiili Muzari Çekimi

    FİİL-İ MUZÂRİ

    Arapça’da iki temel farklı fiil çekimi vardır. Başına bir harf  getirilmek veya son harekede değişiklik yapmak suretiyle diğer zamanlar hep bu ikisinden türetilir. Mâzî fiil çekiminden sonra öğrenmemiz ve ezberlememiz gereken ikinci fiil çekimi muzâri fiil çekimidir. Şimdiki ve geniş zamandaki bir olayı bildiren fiillere Fiil-i muzâri denir. Fiilin sonuna …er, ….ar, …yor manası verir. Türkçe’mizdekinden farklı olarak aynı fiil Arapça’da hem şimdiki zamanı hem de geniş zamanı karşılar. Muzâri fiil أَتَيْنَ  ibaresindeki harflerden biriyle başlar.  Örnek:

    تَخْرُجُ

    (Sen) çıkıyorsun, çıkarsın

    أَخْرُجُ

    (Ben) çıkıyorum, çıkarım

    نَخْرُجُ

    (Biz) çıkıyoruz, çıkarız

    يَخْرُجُ

    (O) çıkıyor, çıkar

    يَكْتُبُ

    yazar, yazıyor

    يَعْلَمُ

    biliyor, bilir

          Fiil-i muzâride dikkat edilmesi gereken husus şudur: Yukarıda örnek olarak gösterilen ve أَتَيْنَ harflerinden biriyle başlayan sülâsi (üç harfli) fiillerin ortak noktası; muzaraat harflerinin üstünle başlaması ve hepsinin son harfinin harekesinin merfû olmasıdır. Ortadaki harfin harekesi ise değişkendir. Üstün, ötre veya esre olarak gelebilir ve bunun belli bir kaidesi yoktur. Ancak ezberlenmek ve sözlükten bakılmak suretiyle orta harfi bilinir. Sülasi mücerret dediğimiz üçlü fiillerde mâzî ile muzâri fiil aşağıdaki altı şekilden biriyle meydana gelir:

    1.  Birinci bab       -َ  -ُ  نَصَرَ يَنْصُرُ   yardım etti

    خَرَجَ  يَخْرُجُ

    çıktı

    أخَذَ  يَأْخُذُ

    aldı

    قَتَلَ  يَقْتُلُ

    öldürdü

    2.  İkinci bab      -َ  -ِ     ضَرَبَ  يَضْرِبُ  vurdu, dövdü

    رَجَعَ  يَرْجِعُ

    döndü

    ظَلَمَ  يَظْلِمُ

    zulmetti

    جَلَسَ يَجْلِسُ

    oturdu

    3.  Üçüncü bab   -َ  -َ         فَتَحَ   يَفْتَحُ  açtı

    سَأَلَ  يَسْأَلُ

    sordu

    صَنَعَ  يَصْنَعُ

    yaptı, işledi

    ذَهَبَ يَذْهَبُ

    gitti

    4.  Dördüncü bab     -ِ  -َ     عَلِمَ   يَعْلَمُ  bildi

    وَجِلَ  يَجَلُ

    korktu

    شَهِدَ  يَشْهَدُ

    şahit oldu

    5.  Beşinci bab   -ُ  -ُ   حَسُنَ  يَحْسُنُ  güzel oldu

    كَبُرَ  يَكْبُرُ

    büyüdü

    قَبُحَ  يَقْبُحُ

    çirkin oldu

     

    6.  Altıncı bab    -ِ  -ِ     حَسِبَ  يَحْسِبُ  saydı, zannetti

    وَرِثَ  يَرِثُ

    varis oldu

    *Ezberlenmesi tavsiye edilen ve Kur’ân’da en çok kullanılan fiillerin mâzî ve muzârileri şunlardır:

    Muzâri orta harfi ötre olanlar:

    خَرَجَ – يَخْرُجُ

    çıktı – çıkıyor

    كَتَبَ – يَكْتُبُ

    yazdı – yazıyor  

    ذَكَرَ – يَذْكُرُ

    zikretti-zikrediyor

    دَخَلَ – يَدْخُلُ

    girdi – giriyor  

    عَبَدَ – يَعْبُدُ

    ibadet etti-ibadet ediyor

    نَصَرَ- يَنْصُرُ

    yardım etti-yardım ediyor

    أَمَرَ – يَأْمُرُ

    emretti- emrediyor

    نَظَرَ – يَنْظُرُ

    baktı – bakıyor  

    سَجَدَ – يَسْجُدُ

    secde etti-secde ediyor

    أَخَذَ – يَأْخُذُ

    aldı – alıyor  

    طَلَبَ – يَطْلُبُ

    istedi – istiyor

    خَلَقَ – يَخْلُقُ

    yarattı – yaratıyor  

    شَكَرَ – يَشْكُرُ

    teşekkür etti, şükretti – teşekkür ediyor, şükrediyor

     
                 

    Muzâri orta harfi üstün olanlar:

    سَأَلَ – يَسْأَلُ

    sordu, istedi-sorar, ister

    فَتَحَ – يَفْتَحُ

    açtı – açar

    شَرِبَ – يَشْرَبُ

    içti – içer

    قَرَأَ- يَقْرَأُ

    okudu – okur

    لَعَنَ – يَلْعَنُ

    lanet etti – lanet eder

    فَعَلَ – يَفْعَلُ

    yaptı – yapar

    بَعَثَ – يَبْعَثُ

    gönderdi – gönderir

    ذَهَبَ – يَذْهَبُ

    gitti – gider

    عَمِلَ – يَعْمَلُ

    çalıştı, yaptı- çalışır, yapar

    عَلِمَ – يَعْلَمُ

    bildi – bilir

    جَعَلَ – يَجْعَلُ

    kıldı,yaptı – kılar,yapar

    سَمِعَ – يَسْمَعُ

    işitti – işitir

    مَنَعَ – يَمْنَعُ

    menetti,yasakladı-meneder, yasaklar

    فَهِمَ – يَفْهَمُ

    anladı – anlar
                     

    Muzâri orta harfi esre olanlar:

    عَقَلَ- يَعْقِلُ

    akletti – akleder

    ضَرَبَ – يَضْرِبُ

    vurdu- vurur

    غَلَبَ – يَغْلِبُ

    galib geldi – galib gelir

    جَلَسَ- يَجْلِسُ

    oturdu-oturur

    عَرَفَ – يَعْرِفُ

    bildi, tanıdı – bilir, tanır

    نَزَلَ – يَنْزِلُ

    indi – iner

    عَرَضَ – يَعْرِضُ

    arzetti, gösterdi – arzeder, gösterir  
               

      

    Fiil-i Muzâri’nin Çekim Tablosu

     

    Cemi

    Müsennâ

    Müfred

     
    Müzekker

    يَكْتُبُونَ

    يَكْتُبَانِ

    يَكْتُبُ

    Gâib
     

    (Onlar) yazıyorlar

    (O ikisi) yazıyor

    (O) yazıyor

     
    Müennes

    يَكْتُبْنَ

    تَكْتُبَانِ

    تَكْتُبُ

    Gâibe
               

     

    Müzekker

    تَكْتُبُونَ

    تَكْتُبَانِ

    تَكْتُبُ

    Muhâtab
     

    (Sizler) yazıyorsunuz

    (İkiniz) yazıyorsunuz

    (Sen) yazıyorsun

     
    Müennes

    تَكْتُبْنَ

    تَكْتُباَنِ

    تَكْتُبِينَ

    Muhâtaba
                     

     

    Müz + Müe

    نَكْتُبُ

    نَكْتُبُ

    أَكْتُبُ

    Mütekellim

     

    (Bizler) yazıyoruz

    (İkimiz)yazıyoruz

    (Ben) yazıyorum

     

                     

    Not: Mâzîdeki ilk harfi hemze olan أَكَلَ  (yedi) –أَمَرَ  (emretti)- أَخَذَ  (aldı) gibi fiillerin hemzeleri, muzâri mütekellim vahde (ben) siygalarında, iki hemze yanyana geldiği için (أَاْكُلُ) şeklinde değil, birleştirilerek آكُلُ (yerim), آمُرُ (emrederim, emrediyorum), آخُذُ (alırım, alıyorum) şeklinde uzatılan tek hemze halinde söylenir.

    Fiili Muzari iki kısımdır:

    1)      Muzari Malum

    2)      Muzari Meçhul

    Muzari malum üç şekil üzere bulunur:

    1)      يَفْعُلُ kalıbında gelir. يَكْتُبُ gibi.

    2)      يَفْعِلُ kalıbında gelir. يَغْسِلُ gibi.

    3)      يَفْعَلُ kalıbında gelir. يَعْلَمُ gibi.

    Üç kalıbın birbirinden farkı yalnız üçüncü harfin harekesinden doğuyor. Yoksa birinci harf hepsinde üstün, ikinci harf hepsinde sakin, dördüncü harf hepsinde ötredir.

    Dikkat:

    Bir fiili muzari harekeli ise harekesine bakarak falan şekildedir, deriz. Fakat harekesi yoksa hangi şekilde okunacağını sözlüğe bakarız.

    MÜZARİ MALUM

    يَفْعُلُ kalıbında bulunan يَكْتُبُ muzari filin çekimi şöyledir:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

    يَكْتُبُونَ

    يَكْتُبَانِ

    يَكْتُبُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    يَكْتُبْنَ

    تَكْتُبَانِ

    تَكْتُبُ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    تَكْتُبُونَ

    تَكْتُبَانِ

    تَكْتُبُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    تَكْتُبْنَ

    تَكْتُبَانِ

    تَكْتُبِينَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    نَكْتُبُ

    اَكْتُبُ

    مُتَكَلِّمٌ

    يَفْعِلُ kalıbında bulunan يَغْسِلُ muzari filin çekimi şöyledir:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

    يَغْسِلُونَ

    يَغْسِلاَنِ

    يَغْسِلُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    يَغْسِلْنَ

    تَغْسِلاَنِ

    تَغْسِلُ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    تَغْسِلُونَ

    تَغْسِلاَنِ

    تَغْسِلُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    تَغْسِلْنَ

    تَغْسِلاَنِ

    تَغْسِلِينَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    نَغْسِلُ

    اَغْسِلُ

    مُتَكَلِّمٌ

    يَفْعَلُ kalıbında bulunan يَعْلَمُ muzari filin çekimi şöyledir:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

    يَعْلَمُونَ

    يَعْلَمَانِ

    يَعْلَمُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    يَعْلَمْنَ

    تَعْلَمَانِ

    تَعْلَمُ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    تَعْلَمُونَ

    تَعْلَمَانِ

    تَعْلَمُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    تَعْلَمْنَ

    تَعْلَمَانِ

    تَعْلَمِِينَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    نَعْلَمُ

    اَعْلَمُ

    مُتَكَلِّمٌ

    MÜZARİ MEÇHUL

    Müzari meçhul yalnız bir şekilde bulunur ki, o da يَفْعَلُ kalıbındadır.

    Şu halde;

    يَكْتُبُ muzari fiilin meçhulü يُكْتَبُ ,

    يَغْسِلُ muzari fiilin meçhulü يُغْسَلُ ,

    يَعْلَمُ muzari fiilin meçhulü يُعْلَمُ ,  kalıbından gelir.

    يُفْعَلُ kalıbında bulunan يُكْتَبُ muzari fiili meçhulün çekimi şöyledir:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

    يُكْتَبُونَ

    يُكْتَبَانِ

    يُكْتَبُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    يُكْتَبْنَ

    تُكْتَبَانِ

    تُكْتَبُ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    تُكْتَبُونَ

    تُكْتَبَانِ

    تُكْتَبُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    تُكْتَبْنَ

    تُكْتَبَانِ

    تُكْتَبِينَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    نُكْتَبُ

    اُكْتَبُ

    مُتَكَلِّمٌ

    يُفْعَلُ kalıbında bulunan يُغْسَلُ muzari fiili meçhulün çekimi şöyledir:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

    يُغْسَلُونَ

    يُغْسَلاَنِ

    يُغْسَلُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    يُغْسَلْنَ

    تُغْسَلاَنِ

    تُغْسَلُ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    تُغْسَلُونَ

    تُغْسَلاَنِ

    تُغْسَلُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    تُغْسَلْنَ

    تُغْسَلاَنِ

    تُغْسَلِينَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    نُغْسَلُ

    اُغْسَلُ

    مُتَكَلِّمٌ

    يُفْعَلُ kalıbında bulunan يُعْلَمُ muzari fiili meçhulün çekimi şöyledir:

    جَمْعٌ Çoğul

    تَثْنِيَةٌ İkil

    مُفْرَدٌ Tekil

    يُعْلَمُونَ

    يُعْلَمَانِ

    يُعْلَمُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    غَائِبٌ

    يُعْلَمْنَ

    تُعْلَمَانِ

    تُعْلَمُ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    تُعْلَمُونَ

    تُعْلَمَانِ

    تُعْلَمُ

    مُذَكَّرٌ Eril

    مُخَاطَبٌ

    تُعْلَمْنَ

    تُعْلَمَانِ

    تُعْلَمِينَ

    مُؤَنَّثٌ Dişil

    نُعْلَمُ

    اُعْلَمُ

    مُتَكَلِّمٌ

    Dikkat:

    1-      Fiili muzariler –gerek malum ve gerekse meçhul olsunlar- Türkçeye “şimdiki zaman” veya “geniş zaman” ile tercüme edilirler. Eğer bir işe başlamışız da henüz bitmemiş ve devam ediyorsa “şimdiki zaman” ile, eğer görünürde başlanmış bir iş yoksa “geniş zaman” ile tercüme edilir. Örnek: يَكْتُبُ kelimesi “yazıyor” yahut “yazar”; يُكْتَبُ kelimesi de “yazılıyor” yahut “yazılır” şeklinde tercüme edilirler.

    2-      Fiili muzarinin başına “istikbal: gelecek edatı” denilen سَ , yahut سَوْفَ geçerse, Türkçeye “gelecek zaman” ile tercüme edilir. Örnek: سَيَكْتُبُ (yazacak), سَيُكْتَبُ (yazılacak);سَوْفَ يَكْتُبُ (yazacak), سَوْفَ يُكْتَبُ (yazılacak), gibi. Bu سَ ve سَوْفَ çekimde hiçbir değişiklik yapmadan fiili muzarinin her çekiminin başına geçebilir.

    3-      Fiili muzarinin başına لاَمُ مَفْتُوعَة (lamı meftuha – üstün lam) gelirse, Türkçeye “şimdiki zaman” ile tercüme edilir. Örnek: لَيَكْتُبُ (yazıyor), لَيُكْتَبُ (yazılıyor),gibi. Bu لَ harfi çekimde hiçbir değişiklik getirmeden fiili muzarinin her çekiminin başına geçebilir.

    NEFY-İ HAL (MUZARİİ MENFİ)

    Fiili muzarinin başına مَا geçerse (Nefyi hal) olup Türkçeye “şimdiki zamanın olumsuzu” ile tercüme edilir. Örnek: مَا يَكْتُبُ (yazmıyor), مَا يُكْتَبُ (yazılmıyor), gibi.

    Bu مَا çekimde hiçbir değişiklik yapmadan fiili muzarinin her sigasının başına geçebilir.

    NEFYİ İSTİKBAL NEFYİ MUZARİ

    Fiili muzarinin başına لاَ geçerse Sibeveyh’e göre (Nefyi İstikbal) olup Türkçeye “geniş zamanın olumsuzu” iler tercüme edilir.

    لاَ يَكْتُبُ (yazmaz), لاَ يِكْتَبُ (yazılmaz) gibi. Fakat İbni Malik’e göre (Nefyi Muzari) olup Türkçeye “geniş zamanın olumsuzu” veya “şimdiki zamanın olumsuzu” ile tercüme edilebilir.

    لاَ يُكْتَبُ (yazmaz veya yazmıyor); لاَ يُكْتَبُ (yazılmaz veya yazılmıyor) gibi. Bu لاَ çekimde hiçbir değişiklik yapmadan fiili muzarinin her çekiminin başına geçebilir.

    Cümle Örnekleri:

    ماَذاَ تاْكُلُ فيِ الْفَطوُرِ ؟

    Kahvaltıda ne yersin?

    آكُلُ الْبَيْضَ.

    Yumurta yerim.

    وَ ماَذاَ تَشْرَبُ ؟  أَشْرَبُ اللَّبَنَ.

    (Peki) Ne içersin ? Süt içerim.

    ماَذاَ تَأْكُلُ فيِ الْعَشاَءِ ؟

    Akşam yemeğinde ne yersin?

    آكُلُ الْفاَكِهَةَ.

    Meyve yerim.

    ماَذاَ تَشْرَبُ ؟ أَشْرَبُ الْقَهْوَةَ.

    Ne içersin? Kahve içerim.

    أَخيِ يَشْرَبُ الْقَهْوَةَ داَئِماً.

    (Erkek) Kardeşim daima kahve içer.

    ماَذاَ تَرْسُمُ مَرْيَمُ ؟ تَرْسُمُ شَجَرَةً.

    Meryem ne resm(i) yapıyor? Bir ağaç resmi yapıyor.

    أَنْتِ تَرْسُميِنَ جَيِّداً.

    Sen iyi resim yapıyorsun.

    ماَذاَ تاْكُليِنَ فيِ الْغَداَءِ ؟

    Öğle yemeğinde ne yersin?

    آكُلُ الدَّجاَجَ أَوِ السَّمَكَ.

    Tavuk veya balık yerim.

    وَماَذاَ تَشْرَبيِنَ ؟ أَشْرَبُ الشاَّىَ أَوِ() الْعَصيِرَ.

    (Peki) ne içersin? Çay veya meyve suyu içerim.

    اَلْمُديِرُ يَنْزِلُ مِنَ السَّياَّرَةِ.

    Müdür arabadan iniyor.

    هَلْ تَعْرِفُ هَذاَ الْوَلَدَ ؟ نَعَمْ ، أَعْرِفُهُ.

    Bu çocuğu tanıyor musun? Evet, onu tanıyorum.

    هَلْ تَعْرِفُ الْمُدَرِّسِينَ فِي الْمَدْرَسَةِ ؟

    Okuldaki öğretmenleri tanıyor musun?

    نَعَمْ ، أَعْرِفُهُمْ.

    Evet, onları tanıyorum.

    هَلْ تَعْرِفُ هَذهِ الْبِنْتَ ؟

    Bu kızı tanıyor musun?

    نَعَمْ ، أَعْرِفُهاَ . هِيَ فاَطِمَةُ.

    Evet, onu tanıyorum. O Fatıma’dır.

    لِمَنْ تَكْتُبُ الرَّساَئِلَ ؟

    Mektupları kimin için (kime) yazıyorsun ?

    أَكْتُبُ الرَّساَئِلَ لِعاَئِلَتيِ وَلِأَصْدِقاَئيِ.

    Mektupları ailem ve arkadaşlarım için yazıyorum.

    أَناَ اَكْتُبُ لِعاَئِلَتيِ فَقَطْ.

    Ben sadece ailem için yazıyorum.

    هَلْ تَعْرِفُ هَذِهِ الْمُدَرِّسَةَ ؟

    Bu öğretmeni tanıyor musun?

    نَعَمْ ، أَعْرِفُهاَ. هِيَ عاَئِشَةُ.

    Evet, onu tanıyorum. O Aişe’dir.

    مَتَى تَرْجِعُ مِنَ الرِّحْلَةِ ؟

    Geziden ne zaman dönüyorsun?

    سَعيِدٌ يَعْمَلُ الشاَّيَ فيِ الْمَطْبَخِ.

    Said mutfakta çay yapıyor.

    بِماَذاَ يَلْعَبُ التَّلاَميِذُ ؟ هُمْ يَلْعَبُونَ بِالْكُرَةِ.

    Öğrenciler ne ile oynuyor? Onlar top ile oynuyor.

    هِشاَمٌ يَذْهَبُ مَعَ واَلِدِهِ إِلَى السُّوقِ مَساَءً.

    Hişam babasıyla akşamleyin çarşıya gidiyor.

    هَلْ تَذْهَبُ أُخْتُكَ إِلَى مَدْرَسَتِهاَ مُبَكِّرَةً.

    Kızkardeşin okuluna erken mi gider?

    ماَذاَ يَفْعَلُونَ فيِ الْمَسْجِدِ ؟

    Mescidde ne yapıyorlar?

    هُمْ يَدْرُسوُنَ الْعَرَبِيَّةَ.

    Onlar Arapça tahsil ediyorlar.

    هُنَّ يَحْفَظْنَ الْقُرْآنَ.

    Onlar Kur’ân’ı ezberliyorlar.

    هُمْ يَشْرَبوُنَ الشاَّىَ.

    Onlar çay içiyorlar.

    هُنَّ يَرْكَبْنَ الْحاَفِلَةَ.

    Onlar otobüse biniyorlar.

    يَذْهَبُ عَبْدُ اللَّهِ إِلَى الْمَصْنَعِ غَداً.

    Abdullah yarın fabrikaya gidiyor.

    أَيْنَ يَجْلِسُ الْوَلَدُ وَ واَلِدُهُ ؟

    Çocuk ve babası nerede oturuyor?

    يَجْلِساَنِ فِي الْغُرْفَةِ.

    Odada oturuyorlar.

    لِماَذاَ  يَجْلِساَنِ فِي الْغُرْفَةِ ؟

    Niçin odada oturuyorlar?

    أَكْتُبُ الدَّرْسَ قَبْلَ النَّوْمِ

    Dersi uykudan önce yazıyorum.

    ماَذاَ يَفْعَلُ الطَّبِيبُ ؟

    Doktor ne yapıyor?

    هَلْ تَسْكُنُ وَحْدَكَ فِي الْغُرْفَةِ ؟

    Odada tek başına mı oturuyorsun?

    تَنْصَحُ الْمُعَلِّمَةُ التِّلْمِيذاَتِ.

    Öğretmen kız öğrencilere nasihat ediyor.

    تَشْكُرُ الْمُدِيرَةُ الطاَّلِبَتَيْنِ.

    Müdür iki öğrenciye teşekkür ediyor.

    إِنَّهُنَّ يَعْرِفْنَ الْخَبَرَ.

    Gerçekten onlar haberi biliyorlar.

    يَفْحَصُ الطَّبِيبُ الْوَلَدَ وَ يَسْأَلُهُ عَنْ مَرَضِهِ.

    Doktor çocuğu muayene ediyor ve hastalığı hakkında soruyor.