Nisa Suresi ARAPÇA TÜRKÇE HADİS Tirmizi

8110

Başlık: TEFSİR BÖLÜMÜ – ESBAB-I NÜZULE DAİR

Konu: Nisa Suresi
Ravi: Katade İbnu Nu’man
Hadisin Arapçası:

وعن قتادة بن النعمان رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]كانَ أهْلُ بَيْتٍ مِنَّا يُقَالُ لَهُمْ بَنُو أُبَيْرقٍ: بِشْرٌ وَبُشَيْرٌ وَمُبَشِّرٌ وَكَانَ بُشَيْرٌ رَجًُ مُنَافِقاً يَقُولُ الشِّعْرَ يَهْجُو بِهِ أصْحَابَ رَسُول اللّه # ثُمَّ يُنْحِلُهُ بَعْضَ الْعَرَبِ يَقُولُ: قَالَ فَُنٌ كَذَا، قَالَ فَُنٌ كَذَا، وَكَانُوا أهْلَ بَيْتِ حَاجَةٍ وَفَاقَةٍ الْجَاهِلِيَّةِ وَا“سْمِ، وَكانَ النَّاسُ إنَّمَا طَعاَمُهُمْ بِالْمَدِينةِ التَّمْرُ وَالشَّعِيرُ، فَكانَ الرَّجُلُ إذَا كَانَ لَهُ يَسَارٌ فَقَدِمَتْ ضَافِطَة مِنَ الدُّرْمُكِ ابْتَاعَ الرَّجُلُ مِنْهَا فَخَصَّ بِهَا نَفْسَهُ، وَأمَّا الْعِيَالُ فإنَّمَا طَعَامُهُمُ التَّمْرُ وَالشَّعِيرُ. فَقَدِمَتْ ضَافِطَةٌ مِنَ الشَّامِ فابْتَاعَ عَمِّى رِفاعَةُ بنُ زَيْدٍ حِمًْ مِنْ الدُّرْمُكِ فَجَعَلَهُ في مَشْرُبَةٍ لَهُ، وَفي الْمَشْرُبَةِ سَِحٌ دِرْعٌ وَسَيْفٌ، فَعُدِىَ عَلَيْهِ مِنَ اللّيْلِ فَنُقِبَتِ الْمَشْرُبَةُ وَأُخِذَ الطَّعَامُ وَالسَِّحُ، فَلَمَّا أصْبَحَ أتَانِى عَمِّى رِفَاعَةُ. فَقَالَ يَاابْنَ أخِى إنَّهُ قَدْ عُدِىَ عَلَيْنَا في لَيْلَتِنَا فَنُقِبَتْ مَشْرُبَتُنَا وَذُهِبَ بِطَعَامِنَا وَسَِحِنَا. قَالَ فَتَجَسَّسْنَا في الدَّارِ، وَسَألْنَا. فَقِيلَ لََنَا: لَقَدْ رَأيْنَا بَنِى أُبَيْرِقٍ اسْتَوْقَدُوا في هذِهِ اللَّيْلَةِ، وََ نَرَى فِيمَا نَرَى إَّ عَلَى بَعْضِ طَعَامِكُمْ، وَكَانَ بَنُو أبَيْرِقٍ قَالُوا، وَنَحْنُ نَسْألُ في الدَّارِ: وَاللّهِ مَا نَرَى صَاحِبَكُمْ إَّ لَبيدَ ابْنَ سَهْلٍ رَجًُ مِنَّا لَهُ صََحٌ وإسَْمٌ، فَلَمَّا سَمِعَ لَبيدٌ اخْتَرَطَ سَيْفَهُ وَقَالَ: أنَا أسرِقُ؟ وَاللّهِ لَيُخَالِطَنَّكُمْ هَذَا السَّيْفُ أوْ لتُبَيِّنُنَّ هذِهِ السَّرِقَةَ. فَقَالُوا: إلَيْكَ عَنَّا أيُّهَا الرَّجُلُ فَمَا أنتَ بِصَاحِبِهَا، فَسَألْنَا في الدَّارِ حَتَّى لَمْ نَشُكَّ أنَّهُمْ أصْحَابُهَا. فَقَالَ لِى عَمِّى يَا ابْنَ أخِى. لَوْ أتَيْتَ رسولَ اللّهِ # فَذَكَرْتَ ذلِكَ لَهُ. فَأتَيْتَهُ فَقُلْتُ: إنَّ أهْلَ بَيْتٍ مِنَّا أهْلُ جَفَاءٍ عَمَدُوا إلى عَمِّى رَفَاعَةَ فَنَقَبُوا مَشْربَتَهُ وَأخَذُوا سَِحَهُ وَطَعَامَهُ فَلْيَرُدُّوا عَلَيْنَا سَِحَنَا؛ فَأمَّا الطَّعَامُ فََ حَاجَةَ لَنَا فِيِه. فَقَالَ رَسول اللّهِ #: سَآمُرُ في ذَلِكَ. فَلما سَمِعَ بَنُو أبَيْرِقٍ أتَوْا رَجًُ منِْهُمْ يُقَالُ لَهُ أسِيرُ بنُ عُرْوَةَ فَكَلّمُوهُ في ذلِكَ فاجْتَمَعَ في ذلِكَ أنَاسٌ مِنْ أهْلِ الدَّارِ. فَقَالُوا يَارَسُولَ اللّهِ: إنَّ قَتَادَةَ وَعَمَّهُ عَمَدَا إلى أهْلِ بَيْتٍ مِنَّا أهْلِ إسَْمٍ وَصََحٍ يَرْمُونََهُمْ بِالسَّرِقَةِ مِنْ غَيْرِ بَيِّنَةٍ وََ ثَبْتٍ. قَالَ قَتَادَةُ: فَأتَيْتُ رَسُولَ اللّه # فَكَلّمْتُهُ. فقَالَ: عَمَدْتَ إلى أهْلِ بَيْتٍ ذُكِرَ مِنْهُمْ إسَْمٌ وَصََحٌ تَرْمِيهِمْ بِالسَّرِقَةِ مِنْ غَيْرِ بَيِّنَةٍ وََ ثَبْتٍ. قَالَ: فَرَجَعْتُ وَلَوَدِدْتُ أنِّى خَرَجْتُ مِنْ بَعْضِ مَالِى وََ أكلِّمُ رَسُولَ اللّهِ # في ذلكَ فَأتَانِى عَمِّى فَقَالَ: مَا صَنَعْتَ يَا ابْنَ أخِى؛ فأخْبَرْتُهُ بِمَا قَالَ لِى رسول اللّه # فَقَالَ: اللّهُ الْمُسْتَعَانُ فَلَمْ نَلْبَثْ أنْ نَزَلَ الْقُرآنُ: إنَّا أنْزَلْنَا إلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أرَاكَ اللّهُ وََ تَكُنْ لِلْخَائِنِىنَ: بَنِى أبَيْرِقٍ خَصِيماً. وَاسْتَغْفِر اللّهَ: مِمَّا قُلتَ لِقَتَادَةَ: إنَّ اللّهَ كَانَ غَفُوراً رَحِيماً. وََ تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ أنْفُسَهُمْ إنَّ اللّهَ َ يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً أثِيماً. يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وََ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّهِ وَهُوَ مَعَهُمْ إذْ يُبَيِّتُونَ مَا َ يَرْضى مِن الْقَوْلِ وَكَانَ اللّهُ بِمَا يعْمَلُونَ مُحِيطاً. إلى قوله عزَّ وَجلَّ: غَفُوراً رَحِيماً. أى لوِ اسْتَغْفَرُوا لَغَفَر لَهمْ: وَمَنْ يَكْسِبْ إثْماً فَإنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلَى نَفْسِهِ. إلى قوله: وَإثْماً مُبِيناً. قَوْلَهُمْ لِلَبِيدِ. وَلَوَْ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ. إلى قوله: فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أجْراً عَظِيماً. فَلَمَّا نَزَلَ الْقُرآنُ أتَى رسولُ اللّه # بِالسَِّحِ فَرَدَّهُ إلى رِفَاعَةَ قال قَتادَةُ فَلَمَّا أتَيْتُ عَمِّى بِالسَِّحِ وَكَانَ شَيْخاً قَدْ عَسِىَ أوْ قَدْ عَشِىَ: الشَّكُّ مِنْ أبى عِيسَى في الجاهِلِيَّةِ، وَكُنْتُ أرَى إسَْمَهُ مَدْخُوً. قالَ يَا ابْنَ أخِى هِىَ في سَبيلِ اللّهِ تعالى فَعَرَفْتُ أنَّ إسَْمَهُ كانَ صَحِيحاً. فَلَمَّا نَزَلَ الْقُرآنُ لَحِقَ بُشَيْرٌ بِالْمُشْرِكِينَ فَنَزَلَ عَلَى سَُفَةَ بِنْتِ سَعِيدِ ابنِ سُمَيَّةَ فَأنْزَلَ اللّهُ تعالى: وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنينَ نُوَلِّهِ مَا تَولَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيراً. إنَّ اللّهَ َ يَغْفِرُ أنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذلِكَ لِمنْ يَشَاءُ اŒيةَ. فَلمَّا نَزَلَ عَلَى سُفَةَ رَمَاهَا حَسَّانُ بنُ ثَابتٍ بأبْيَاتٍ مِنْ الشِّعْرِ فَأخَذَتْ رَحْلَهُ فَوَضَعَتْهُ عَلَى رَأسِهَا ثُمَّ خَرَجَتْ فَرَمَتْ بهِ في ا‘بْطَحِ ثُمَّ قَالَتْ: أهْدَيْتَ إلىَّ شِعْرَ حَسَّانَ مَا كُنْتَ تَأتِينِى بِخَيْرٍ[. أخرجه الترمذى.»والضافطة« ناس يجلبون الدهن والزبت ونحوهما، وقيل هم الذين يكرون من منزل إلى منزل. »والمشربة« بضم الراء وفتحها الغرفة. و»عسى« بالمهملة: كبر وأسنّ، وبِالْمُعْجَمَةِ قلّ بصره وضعف .

Hadisin Anlamı:

Kendilerine Benu Übeyrik denen bizden bir aile halkı vardı. Ferdlerinin isimleri Bişr, Büşeyr ve Mübeşşir idi. Büşeyr münafık bir kimseydi. Şiir düzer, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabını Radıyallahu Anh hicveder, sonra da bu şiiri bir Arab’a nisbet edip: Falanca şöyle dedi, fişmekanca böyle dedi (diye onlardan naklederek kendi yazdığı hicviyeleri okurdu). Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın ashabı bu şiirleri duyunca tanırlar ve: “Allah’a kasem olsun bu şiiri şu habis heriften başkası söylemez -ravi şüphe ediyor: “şu habis herif” mi derlerdi, yoksa “şu herif mi derlerdi diye- ” onu mutlaka İbnu’l-Übeyrik söyledi” derlerdi. Bu aile, cahiliye devrinde de İslam döneminde de hep fakir ve ihtiyaç içinde kaldı. O zaman Medine’de halkın gıdasını hurma ve arpa teşkil ediyordu. Kişi zenginse, beyaz un tüccarı geldiği vakit, o undan satın alır, böylece zenginliğini izhar ederdi. Fakirlerin yiyecekleri ise hurma ve arpa idi. Bir seferinde Şam’dan bir tüccar geldi. Amcam Rifa’a İbnu Zeyd bir yük beyaz un aldı. Onu meşrübe denen tenezzüh odasına koydu. Meşrübesinde silah, zırh ve kılınç vardı. Bir gece evine giren hırsızlar meşrübeyi yarıp yiyecek, silah orada ne varsa alıp götürdüler. Sabah olunca amcam Rifa’a bana uğradı ve: “Ey yeğenim, geceleyin evime hırsız girmiş, meşrübemizi yardılar, silah, yiyecek ne varsa götürdüler” dedi. Biz de mahallede bir araştırma yaptık, soruşturduk. Bize: “Bu gece Benu Ubeyrik’leri gördük, ateş yakıyorlardı. Gördüklerimizin bir kısmı mutlaka sizin yiyecekleriniz idi” dediler. Biz mahallede soruşturma yaparken, Benu Übeyrik de: “Allah’a kasem olsun, biz (bu işin faili olarak) dostunuz Lebid İbnu Sehl’i görüyoruz” dediler. Lebid İbnu Sehl bizden birisiydi, salih ve Müslüman bir kimseydi. Lebid onların sözünü işitince kılıncını çekti: “Yani ben mi çaldım? Allah’a yemin olsun ya bu hırsızlığı açıklayacaksınız ya da bu kılınçla sizi deşeliyeceğim” dedi. Onlar: “Be adam senden bize ne, sen kim, hırsızlık kim” diye lafi çevirdiler. Mahallede iyice soruşturuyorduk. Sonunda hırsızlığı bunların yaptığı hususunda şüphemiz kalmadı. Amcam bana: “Ey yeğenim, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e kadar gidip, durumu anlatmaz mısın?” dedi. Ben de O’na gelip: “Bizden bir aile zalimlik yaptı, amcam Rifaa’yı hedef kılıp meşrübesini yardılar, içinde silah, yiyecek ne varsa aşırdılar. Hiç olmazsa silahımızı iade etsinler, yiyeceğe ihtiyacımız yok, onu istemiyoruz” dedim. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Ben bunu emredeceğim” dedi. Benü Übeyrik bunu duyunca, Esir İbnu Urve adındaki adamlarına gelip bu hususta kendisiyle konuştular. Mahalle halkından bir grup bu meselede ittifak edip: “Ey Allah’ın Resulü, Katade ve amcası bizden salih ve Müslüman bir aile halkını hedef alıp hiçbir delil ve hüccete dayanmadan iftira atıp hırsız diyor” dediler. Katade: “Ben de Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gidip kendisiyle konuştum. Bana: “Müslüman ve salih oldukları söylenen bir aileyi hedef yapıp delil ve hüccet olmadan hırsızlıkla mı itham ediyorsun?” dedi. Ben de oradan ayrılıp eve döndüm. “Keşke bir çok malım gitseydi de bu hususta Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e söylememiş olsaydım” diye içten temenni ettim. Derken amcam geldi ve “Yeğenim ne yaptın?” diye sordu. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e bana söylediklerini anlattım. Amcam bana: “Allah yardımcımızdır” dedi. Aradan çok geçmeden şu ayet indi: “(Ey Muhammed!) Doğrusu insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitab’ı sana hak olarak indirdik, hakkı gözet, hainlerden taraf (yani Benü Übeyrik tarafında) olma. (Katade’ye söylediğin söz için) Allah’tan mağfiret dile. Allah bağışlar ve mağfiret eder. Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma. Allah hainlikte direnen suçluyu sevmez. Allah’ın razı olmadığı sözü gece kurarlarken onu insanlardan gizliyorlar da kendileriyle beraber olan Allah’tan gizlemiyorlar. Allah işlediklerinin hepsini bilmektedir. İşte siz, dünya hayatında onları müdafaa ediyorsunuz, ama kıyamet günü onları Allah’a karşı kim müdafaa edecek? Veya onların vekaletini kim üzerine alacak? Kim kötülük işler, kendine yazık eder de sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse Allah’ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur” (yani “Eğer onlar tevbe ederse Allah onları bağışlayacaktır”). “Kim günah işlerse bunu ancak kendi aleyhine yapmış olur. Allah bilendir, Hakimdir. Kim yanılır veya suç işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, şüphesiz iftira etmiş, apaçık bir günah yüklenmiş olur” (Lebid’e söyledikleri söz). “Ey Muhammed! (Eğer sana Allah’ın bol nimeti ve rahmeti olmasaydı onlardan birtakımı seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar. Sana da bir zarar veremezler. Allah sana Kitap ve hikmet indirmiş, sana bilmediğini öğretmiştir. Allah’ın sana olan nimeti ne büyüktür. Ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, onların gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur. Bunları Allah’ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz” (Nisa, 104-114). Bu ayetler nazil olunca Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e silahlar getirildi. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) onları Rifaa’ya geri verdi. Katade devamla dedi ki: “Ben silahı amcama getirip verdim. Amcam cahiliye devrinde yaşlanmış veya (ravilerden Ebü İsa’nın tereddüdüne göre) gözleri çok zayıf gören bir ihtiyardı. Bu sebeple ben onun Müslümanlığını biraz karışık görüyordum. Ne var ki silahı kendisine teslim ettiğim zaman bana: “Ey yeğenim, bunu Allah için bağışladım” dedi. O zaman anladım ki, imanı sağlammış. Yukandaki ayetler inince Büşeyr, müşriklere iltihak etti. Gidip Sülafe Bintu Sa’d İbni Sümeyye’ye misafir oldu. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk şu ayeti indirdi: “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir. Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan derin bir sapıklığa sapmış olur.” (Nisa, 115-116). Büşeyr, Sülafe’nin yanına misafir olarak inince, Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ın şairi Hassan İbnu Sabit Radıyallahu Anh kadını taşlayıcı şiirler yazdı. Bunlar kulağına gelince, Sülafe, Büşeyr’in havıdını başının üzerine koyup götürdü ve sel yatağına fırlattı. Sonra kendisine şunu söyledi: “Defol! Bana Hassanın şiirini hediyeden başka bir hayır getirmedin”

Kaynak: Tirmizi, Tefsir, Nisa, (3039)

Önceki İçerikNisa Suresi ARAPÇA TÜRKÇE HADİS Buhari Müslim Ebu Davud
Sonraki İçerikEnfal Suresi ARAPÇA TÜRKÇE HADİS Ebu Davud