Denkleştirici Adalet Bağlamında Kadın Hakları

42417


“Hak ve vazife, yetki ve sorumluluk, emek ve ücret, liyakat/ehliyet ve vazife, zarar ve tazmin sorumluluğu, suç ve ceza… arasında denge kurmayı amaçlayan adalete denkleştirici adalet (tevzinî adalet) denilmektedir… Kişilerin eşit olmaları, herkesin insanlıkta ve hukuk karşısında eşit sayılması esası bu çeşit adalet anlayışının bir sonucu olmaktadır. Bu anlayışın bir sonucu olarak dil, din, cins, ırk gibi hiçbir gerekçe ile ayırımcılık yapılamaz.
Daha sonra değişik ayetlerden örnekler vermiştik. Bu arda örnek olarak kullandığımız bir ayet de şuydu:
وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذٖى عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ
“Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir”. (el-Bakara 2/228)
Kadın hakları üzerinde modernitenin baskısı ile o kadar çok vurgu vardır ki bazı şeylerin dengesi kadın lehine çoğu kez bozulur gözükmekte, ama sonuçta lehlerinde gibi gözüken şeyler aleyhlerinde olabilmektedir. Zira her ne zaman denge bozulsa, sonuç ya ifrat (aşırılık) ya da tefrit (gevşeklik) olmakta, her iki durum da olumsuz olduğu için aleyhe dönüşmektedir.
Bu âyet ile ilgili de bir yanlış anlamaya mahal vermemek için ilave bir açıklama ihtiyacı duyulmuştur.
Bu âyet gerçekten hak ve vazifenin ince bir denge üzerinde olduğunu ifade etmekte ve ne kadar aleyhte bir şey varsa tamı tamına onun kadar karşılığında lehte bir şey olması gereğinden bahsetmektedir.
Aleyhte olan, kadının sorumluluğu, evliliğe olan katkısı, taşın altına onun da elini koyması, evlilik birliğinin hem vücut bulması hem de oluşturulan yuvanın bir huzur ve mutluluk hanesi olması için çaba sarf etmesidir.
Lehinde olan ise bu kabilden sorumluluklarına karşılık tamı tamına dengi bir yetki, karşılık ve haklar olmaktadır.
Yüce Allah, bu âyette erkek ve kadını karşılaştırarak erkeğin ne kadar hakkı varsa kadının da o kadar hakkı var, erkeğin ne kadar yükümlülüğü varsa kadının da o kadar sorumluluğu var demiyor. Erkekle kadını haklar ve sorumluluklar açısından karşılaştırmıyor. Fıtratı dikkate alıyor ve bunların birbirlerini tamamlayan varlıklar olduğunu ama sonuç itibariyle de birbirinden farklı olduklarını bize söylemiş oluyor. Kadını kendi kendisi ile karşılaştırıyor, ne kadar üzerine yük almışsa, o kadar da mukabil hakkı olacağını anlatıyor.
Bunun sonucunda şöyle bir manzara ortaya çıkar:
Bir kadın, nikah akdi sırasında tâlip değil matlup, hâtıb değil mahtûbe olursa, mehir alırsa, evlilik için gerekli yuvanın kurulmasına maddî anlamda en ufak bir katkı sağlamazsa, akit sonrasında kendisine tahsis edilen meskende oturur ve emre itaat eder, buna mukabil nafakasını maruf ölçüde alır, hasbelkader çocuk doğurur ancak bu çocuğu –nesep nikah bağını elinde tutan kocaya ait olduğu için- emzirmez, hukuken buna mecbur olmadığını bilir ve o doğrultuda hareket ederse, akit konusu olan milk-i müt’a’nın[1] teslimi dışında evliliğe yemek yapmak, temizlik yapmak, çamaşır yıkamak vb. gibi çoğu geleneksel olarak kadınlar tarafından yapılmakta olan hiçbir hizmeti yapmaz ve bu tür hizmetlerin koca tarafından satın alınarak yapılmasını isterse… kısaca evliliğe katkısı milk-i müt’a ile sınırlı olursa, koca da bu hakkını istediği şekilde –karşı bir rızaya bakmaksızın- kullanır ve istediği zaman da bu hakkından feragat eder, elinde tutmuş olduğu nikah bağını bırakıverir ve kadını kendi kaderi ile baş başa bırakır (yani boşar). Kadının da hiçbir diyeceği olamaz. Sadece kendisine sebep beklemesi gerekecek süre içinde (iddet) kadının nafakasını vermeye devam eder ve hâlâ ödememiş olduğu mehir borcu varsa onu öder, hepsi bu kadar.
Ne kadar katkı o kadar yetki; adaletin gereği.
Yok öyle değil, kadın da aynı şekilde evlilik birliğinin tesisine bir aktif özne olarak katılır, eş olarak evlilik için gerekli olan her türlü masrafın altına erkekle birlikte girer, evini yuva yapar, dokuz ay karnında taşıdığı çocuklarını bağrına basar, iki yıl emzirir ve kucağında taşır, ömrü billah da yüreğinde taşırsa, saçını süpürge eder yuvasını süpürür, her işin altına girer, kocanın ve çocukların her türlü hizmetini görür, veli olarak onların sağlığı ve eğitimi ile ilgilenir, okula götürür okuldan getirir, hasta olunca doktora götürür, doktordan getirir… kısaca evliliğin her türlü yükünü omuzlamada eşine müzahir olur, bir hayat boyu kaydıyla altına girilen bu muazzam yükün taşınmasında bir ucundan da o tutarsa, taşın altına en az eşi kadar o da koymuşsa… işte bu kadının evliliğe katkısı kadar yetkisi de olur.
Böyle bir evliliği kocanın tek taraflı olarak boşadım demesiyle bitiriyor olması ne adalete uyar ne de hakkaniyete sığar. Ne de böyle bir sonucu o kadın kabul eder. Mücâdele suresinin inmesine sebep Havle’nin tavrı bu meyanda hatırlanabilir[2].
Bu sonuç, kadının erkeğe her yönden mutlak anlamda eşit olduğu iddiasının bir gereği değil, kadının evliliğe katkısının bir gereği olarak böyledir.
Evet, kadın erkeğe insaniyetlikte eşittir. O yüzden fıkhımız bir kadını öldürmesi halinde erkeğin kısas yoluyla öldürüleceğini ilke olarak benimser. Bu erkek ve kadının birer insan olmaları itibariyle aralarında farkın olmadığı konusunda son derece açıktır. Erkeğin canı, kadının canından daha kıymetli değildir. Erkeğin canının korunması ilkesi, kadının canının korunması ilkesinden daha öncelikli değildir. Bu konuda hiçbir kuşkuya mahal yoktur.
Ama iş iktisadiyat alanına taşındı mı Fıkhımız diyor ki kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır. İnsaniyetlikte her ikisini de aynı şekilde birbirine eşit gören fıkıh, iktisadiyat alanında onları eşit görmemekte, aynı kefeye koymamaktadır.
Askerlik gibi güvenlik hizmetleri hâlâ bütün dünyada erkeklerin güçlü omuzlarındadır. Çünkü işin ucunda savaş vardır; savaşta şiddet vardır, ölme ve öldürme vardır, kan akıtma vardır. Savaş özünde kötü bir şeydir ama sulhu selamet için, huzur ve barış için, esenlik için savaş gereklidir. Tarih boyunca her zaman olmuş, barış dönemleri ancak büyük kanlı savaşların sonucu olarak tesis edilebilmiştir. Bu ağır yük için uygun olan erkektir. Şari de bu yükü erkeklerin boynuna yüklemiştir. Kadınları cepheye, ölümün soğuk yüzüne karşı sürmemiş, onları kollamıştır.
Buna mukabil de üremeyi ve neslin bekasını onların müşfik ellerine bırakmıştır.
Bir çocuğa şefkatle kanından kan, canından can vermek, emzirmek, sabahlara kadar usanmadan ninni söylemek, sevgi ve şefkatle büyütmek ve insanlığın geleceğini onlarla inşa etmek ancak kadınların sanatkar ellerinin yapabileceği bir şeydir. Onu da onlara vermiş. Eşit davranmamış, birini birine öbürünü de diğerine özgülemiş. Her şeyi yerli yerince kılmış, taşı gediğine koyar gibi yükleri dağıtmış, vazifeleri belirlemiş. el-Adl isminin gereğini yapmış. Bize de bütün bu olup bitenleri temaşa edip büyük bir hayranlıkla Sübhânallah! diyerek hayranlığımızı ifade düşmüş.
Allah’ın sen büyüksün. Sen el-Hakîm”sin, sen el-Adl’sin ve senin eserin mahza adalettir.
Senin taksimini beğenmemek mahza dalalettir.
Yolun yolumuzdur.
Hep yolda olmak nihaî arzumuzdur.

Dua ile!

GARİBCE