Yıl: 2012

  • Kadir Gecesinde 4 Dilde Mevlit Okunacak

     

    Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı gece olması münasebetiyle bin aydan daha hayırlı olarak bilinenKadir Gecesi yarın İslam dünyasınca idrak edilecek. Bu kutsal gece sebebiyle Van’ın Muradiye ilçesinde günlerdir tatlı bir telaş sürüyor.

    Kaymakamlığın desteği, müftülük ve sivil toplum örgütlerinin organizasyonuyla “Renklerin Ahengi” sloganıyla yarın ilçede farklı bir Kadir Gecesi programı düzenlenecek. Günlerdir provaları süren program kapsamında ilçedeki stadyumda verilecek iftar yemeğinin ardından akşam, yatsı ve teravih namazları kılınacak.

    Müftülük tarafından cami imamlarından oluşturulan 4 kişilik ekip Türkçe, İngilizce, Arapça ve Kürtçe olarak mevlit okuyacak. Statta semazen ve mehteran gösterileri yapılacak. Af ve mağfiret için dualar edilecek.

    Günlerdir süren programın provalarını takip eden Kaymakam Erol Tanrıkulu, çalışmalarla ilgili yetkililerden bilgi aldı.

    Tanrıkulu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ilçede daha önce bir mehteran takımının kurulduğunu belirterek, 20 günlük çalışmanın ardından bir semazen ekibinin de oluşturulduğunu bildirdi.

    Mağfireti ve bereketi bol Kadir Gecesi’nde geniş katılımlı bir şekilde icra edilmesini istediklerini ifade eden Tanrıkulu, şunları söyledi:

    “Bunun için statta vatandaşlarımızla iftar yapacağız. Vatandaşlarımız yatsı ve teravih namazlarını açık alanda kılacaklar. Bu geceyi açık alanda geniş kapsamlı bir şekilde ihya edeceğiz. İlçe dışında yoğun bir katılım da bekliyoruz.”

    Türkiye’nin her bölgesindeki farklı kültürleri birer zenginlik olarak gördüklerini anlatan Tanrıkulu, bu aynı zamanda dünyanın tüm ülkeleri için geçerli olduğunu kaydetti.

    “Farklı renklerimiz, kültürlerimiz, dillerimiz bizim için ayırt edici bir özellik değildir” diyen Tanrıkulu, farklı diller ve renkler birer birer zenginlik olarak görüldüğü zaman yeryüzünde sevgi ve barışın hakimiyetinin daha kolay sağlanacağını vurguladı.

    Tanrıkulu, Kadir Gecesi’nde 4 dille okunacak mevlit programıyla bu mesajı vermek istediklerini söyledi.

    Haberler

  • Her Müslüman İslamcı değildir

     

    19. yüzyılın ortalarında, çağın özel şartları nedeniyle bu topraklardan doğan İslamcılık düşüncesi o gün bugündür sadece Türkiye’de değil nüfusu Müslüman olan hemen her ülkede değişik formlarda da olsa canlılığını sürdürüyor.

    Türkiye’de bir fikriyat, siyasi hareket, dünya görüşü, “ideoloji” vb. olmanın ötesinde, dinamik dindar toplum ve iktidar tecrübeleri nedeniyle de her dem taze bir tartışma konusu.

    Geçen ayın başlarında yeniden başlayan “İslamcılık, İslamcıların iktidarla imtihanı, AK Parti İslamcı mıdır değil midir” başlığı altında toplanabilecek tartışma çok sayıda yazar, düşünür, entelektüel, teorisyenin verimli katkılarıyla sürüyor.

     

    Star gazetesinden Fadime Özkan, bir anlamda “lüzumlu bir muhasebe”, “temize çekme” işlevi gören, görecek olan tartışmaların gidişatını ve tartışılan konuların esasını, konunun sayılı uzmanından biri olan Prof. Dr. İsmail Kara ile konuştu.

    “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi” adlı üç ciltlik çok değerli bir çalışması bulunan, şu aralar ilki 2008’de yayınlanan “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslâm”ın ikinci cildi üzerinde çalışan Prof. Kara, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi. Kara’nın çalışma alanları Osmanlı-Türk düşünce tarihi, din-modernleşme ve din-siyaset ilişkileri.

    İslamcılık tartışması hız kesmiyor ama tanımı hakkında bile bir konsensus oluşamamış gibi görünüyor. Bunca zaman kesintisiz şekilde İslamcılık çalışan bir akademisyen ve entelektüel olarak size soralım: İslamcılık nedir, İslamcı kimdir?
    Nereden baktığınıza bağlı olarak İslamcılığın tarifinde bazı değişiklikler, öncelik farklılaşmaları olabilir, bu normal. Yine de bazı özellikleri sıralayabiliriz. Birincisi, İslâmcılık modern dönemde ortaya çıkmış, bütünlüğü olan yeni bir İslam yorumudur. Bu yüzden modern ve hatta kısmen modernist yönleri öne çıkar. Aynı zamanda din merkezli yüksek bir sese ve samimi bir feryada sahiptir. Uyandırmak ve ayağa kaldırmak istediği bir müslüman kitle aramaktadır. Burada biz İslamcılığın karşı çıkan, meydan okuyan, muhalefet eden tarafı kadar paradoksal olarak düşman bildiği batılı değerlerle, modern Avrupa düşüncesiyle bir şekilde uyum arayan yönlerini birlikte görürüz. Hareketin aynı zamanda gelenekçi bir akım olarak tanımlanması alt ayırımlara göredir. Elbette diyelim ki daha batılılaşmacı akımlara göre İslamcılık gelenekçi kalabilir, çünkü daha dini bir söyleme sahiptir, koruması gereken şeyler daha çoktur, daha dindarane bir gelecek ve toplum tasavvuru vardır falan. Fakat bu onun aynı zamanda modern ve modernist bir hareket olmasını ortadan kaldırmaz.

    İslamcılığın modernist bir hareket olduğuna Türkiye’de ilk defa siz vurgu yaptınız…
    Hâlâ öyle. İşin bu zor tarafı İslamcıların da, onlara karşı çıkanların da hoşuna gitmiyor. Kolaycılığı, indirgemeciliği ve ideolojik olanı tercih ediyorlar. Aslında çok taraflı olarak bilgileri de yetmiyor.

    İSLAMCILIK BÜTÜNCÜLDÜR

    Bütüncülükten kastınız ne?
    Geniş manasıyla dinle alakalı bütün meseleleri içerir İslamcılık. Siyasi alan bu dairenin önemli fakat sadece bir unsurudur. İsterseniz burada benim çeyrek yüzyıl önce yaptığım uzun tarifi verelim (Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi adlı kitabından okuyor): “İslamcılık 19-20. yüzyılda İslamı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset, hukuk, eğitim…) ‘yeniden’ hayata hakim kılmak ve akılcı bir metodla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist ve eklektik yönleri baskın siyasi, fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların bütününü ihtiva eden bir hareket…”

    ENTELLEKTÜEL VE AKTİVİST İSLAMCILIK

    Bu tarifin en belirgin ve öncelikli yanı İslamcılığın siyasi yönü gibi geldi bana?
    Entelektüel ve aktivist İslamcılık siyaset önceliklidir. Çünkü kaynağında devletin bekası ve müslüman toplumların kurtarılması fikri var. Hemen ilave edelim; Sünni İslam dünyasında dinin muhafazası ile devletin muhafazası kültürel olarak birbirinden ayrılamaz şeylerdir. Bu durum din-siyaset meselesini İslamcılık üzerinden daha karmaşık hale getirmiştir.

    Nasıl?
    Siyaset meselesinin bir teorik tarafı var. İslamcılık hareketi İslam siyasi düşüncesinin ana yapısında ve kavramlarında ciddi muhteva ve hiyerarşi değişiklikleri yapmayı hedeflemiş ve kısmen başarılı olmuştur. Siyasi kurumlarda hilafet-saltanat sisteminden meşrutiyetçi-cumhuriyetçi-demokratik çizgiye doğru kaymıştır. Uluslararası boyutunda ise panislamizm yahut ittihad-ı İslam yani İslam birliği arayışları vardır.

    CEMAATLERİN İSLAMCILIĞI

    Bir de entelektüel ve aktivist olmayan İslamcılık mı var?
    İslamcılık tarifini yaptığınız yere bağlı olarak evet. Mesela radikal İslamcı hareketlerin büyük çoğunluğu tasavvuf ve tarikat karşıtıdır, halk müslümanlığıyla ciddi mesafelidir, onları İslam’ın da İslamcılığın da uzağında görür hatta sapkın kabul eder. Bunun sebebi ölçü olarak yeni İslam yorumunu, entelektüalizmi ve modern manasıyla aktivizmi öne çıkarmış olmalarıdır. Halbuki farklı açılardan bakarsanız tarikatlar İslamcılık hareketinin en önemli ögelerinden biri olagelmiştir, sömürgecilik karşıtı bütün hareketlerde tekkeler başı çeker, Milli Mücadele dahil. Toplumun dindarlaşmasında da… Bugün için cemaatler de öyle. Şimdi durum biraz değişti ama Türkiye’deki İslamcı hareketler cemaatleri Müslümanları uyuşturan, sistemin kölesi yapan gruplar olarak gördüler ve tenkit ettiler, cemaatler de kendilerini daha gayrimeşru hale getirecek olan İslamcı yaftasını yememek için çok gayret sarfettiler.

    Toplumsal-siyasal meselelerle ilgilenen her müslümana İslamcı denir mi peki?
    Toplumsal-siyasal meselelerde İslam üzerinden talepleri olan her Müslüman diye düzeltirsek bu soruya evet diyebiliriz.

    İslamcılığın tepkiselliğinde önceki kuşak Müslümanlara, onların ihmallerine duyulan bir öfke de yok mu?
    İslamcılık aynı zamanda farklı bir İslam tarihi yorumuna sahiptir, büyük ölçüde İslam tarihini İslam’ın olması gereken tarihi olarak görmez. Dört halife sonrasından ta 19. yüzyıl sonlarına kadar bir tarih sapmasından bahseder. Daha da önemlisi oryantalistik dili paylaşarak bütün bu uzun dönemi istibdat olarak adlandırır. İslam dünyasını gerilemeye ve çöküşe sevk eden İslam değil bu sapmalar ve yanlış yaşanan tarihtir onlara göre. Bu aynı zamanda İslam ilim ve kültür mirasını en yumuşak tabiriyle hantal, yetersiz görmek ve bağlayıcı olmaktan çıkarmaya çalışmak demektir. Hatta yeni bir epistemoloji geliştirmek… Çokça problemi olan kaynaklara dönüş hareketi bu arayışlardan besleniyor ve kuvvet alıyor.

    Ne diye eleştirdiği ve karşı duruş geliştirdiği Batı dünyasının bakışıyla bakıyor kendine?
    Bu çizginin de uyum meselesiyle alakası var. İslamcılar Kur’an ve sünnetle sınırlı bir din anlayışının yeni şartlarla daha kolay uzlaştırılabileceği kanaatindedirler. Taklit karşıtlığı, içtihat taraftarlığı da bu sürecin bir parçası. Aynı zamanda akılcılık, şu veya bu düzeyde bilimperestlik, hatta kısmen pozitivizme yakınlık…

    HER MÜSLÜMAN İSLAMCI MIDIR?

    Her müslüman “bittabi ve bizzarure” İslamcı mıdır?
    İslamcılık elbette Müslümanlık dairesinin içindedir ama tersi doğru değil. Bu yüzden her müslümanın tabii olarak İslamcı olacağı ifadesi biraz hafif kaçıyor ve teşvik kokuyor. Türkiye’ye bakın, kahir ekseriyet müslüman, peki kaçta kaçının İslamcılıkla akrabalığı var acaba? Ayrıca çok dindarane bir hayat yaşan halktan insanların İslamcılıkla irtibatları ancak dolaylı ve zorlayarak kurulabilir.

    İSLAM SİYASETTEN ARİ MİDİR?

    Peki, İslam siyasetten ari midir? Din toplumsal hayatı düzenlerken siyaseti gerektirmez mi?
    Hiçbir din siyasetten ari değildir, İslamiyet de değildir, isterseniz hiç değildir diyelim. İslam kültüründe siyaseti “insanların ibadetlerini kolaylaştırmak edimi” şeklinde tarif eden alimler bile var. Aktivist ve entelektüel İslamcılık söz konusu olduğunda siyaset ve siyasi talepler öne çıkıyor, biraz önce işaret ettiğimiz üzere bu biraz kaynağıyla alakalı, biraz da dönüştürücülük talebi, hakim konuma geçme fikriyle alakalı.

    İSLAMCILIK UYUM VE UZLAŞMA HAREKETİDİR

    Bir modern zaman siyasi akımı olarak 19. yüzyılın özel şartları içine doğan İslamcılık en azından kavramsal anlamda varlık kazanması bakımından bir tepkisellik içeriyordu, hep içerdi. Bu refleks hali, İslamcılığın, İslamcı siyasetin yerini muhalefet olarak mı sabitler? İslam buna ne der? Bu bizatihi İslamcılığın önerisine ters değil midir?
    İslamcılığı sadece muhalefet ve başkaldırı hareketi olarak açıklamak yanlış, en azından eksiktir. İslamcılık aynı zamanda bir uyum ve uzlaşma hareketidir. Dönemlere göre biri öne çıkar, diğeri zayıflar. Bakınız İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarda, Türkiye’de ise 60 İhtilalinden sonra İslamcılık muhalefet damarı kuvvetli, dışlayıcı tarafı baskın bir akımdı. Bugün ise bütün İslam dünyasında, bu arada Türkiye’de de uyum ve uzlaşma tarafı baskın hale geldi. Türkiye’de 70’li yıllarda “tağuti düzen” sloganına yapışanlar, tekfiri yani dışlamayı öne çıkaranlar 12 Eylül’den sonra bir arada yaşamacı oldular, ılımlı ve kültürel İslama yapıştılar, ağır ifadelerle tenkit ettikleri cemaatlerin ve tarikatların şemsiyesi altına girdiler. Şimdi hiçbir güncelliği olmayan adil düzen edebiyatını, Medine vesikası tartışmalarını, çokhukukluluk söylemlerini hatırlayın. Ne oldular, niçin çekildiler? MüslümanKardeşler Mısır’da, Tunus’ta iktidara geliyormuş, Suriye’de de gelecekmiş diyorlar. Hangi Müslüman Kardeşler? Seyyid Kutup bunları görse tanır mı dersiniz?

    Unutmadan bir şeyin altını çizelim, bütün bu olup bitenler sadece müslümanların, İslamcıların, İslam dünyasının iç şartlarıyla, kendi dinamikleriyle açıklanamaz, burada kuvvetli bir uluslararası etki alanı da var. İndirgemeci olmadan, bütün soğukluğuyla bu çok taraflılığı görmek lazım.

    SİYASAL İSLAM KURGUDUR

    İslamcı hareket devlete talip değil mi? İslamcılık bir siyasi proje değil midir?
    Aynı zamanda devlete taliptir, aynı zamanda siyasi bir harekettir. Ama sadece bu değil. Çok yeni bir kavramsallaştırma olan siyasal İslam İslamcılığı hatta İslamı tehdit edici siyaset dairesine hapsetmek için üretilmiş ve kurgulanmıştır. Şiddet ve terör bu kurgunun altbaşlıklarıdır. Sonra da “siyasal İslamın iflası” hikayeleri başladı biliyorsunuz.

    İslamcılık teolojik ve siyasi olarak ikiye ayrılabilir mi peki?
    Alt ayırım olarak belki ama üst ayırım olarak çok da anlamlı olmaz. Hatta yanıltıcı olur. Tekrar olacak ama İslamcılığın bütünlüğü olan yeni bir İslami yorumu olduğunu ihmal etmemek lazım.

    İslamcılık açık bir ifadeyle, dini siyasete alet etmek midir?
    Siyaset koltuğundan bakarsanız dini siyasete alet etmekten daha tabii bir şey olamaz. Laik devlet de bunu yapar İslamcı politikacı da, kafir de. Ama İslamcılık aynı zamanda bir proje ve ideoloji olarak yeni bir dindarlık ve yeni bir müslümanbirey ve toplum tipi öngörür, aktivist ahlak merkezli saf ve sade bir müslümanlık arar, ana kaynaklarla irtibatlarını bilgi olarak ve maneviyat itibariyle kuvvetlendirmek ister. Bu çizgide siyaset amaç değil araç düzeyindedir. Hatta siyaset bağımlı bir hadise haline gelir; müslümanlar dindarlaştıkça siyasi sistem de kendilerine doğru yaklaşacaktır. “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” ilkesi ve inancı buna kuvvetle işaret eder.

    TÜRKİYE İSLAMCILIĞININ HANDİKAPLARI

    Teorik düzlemde, ideal olanı bir yana bırakıp pratiğe, olana da bakalım isterim: Türkiye İslamcılığının handikapları, zaafları nelerdir desem?
    Handikaplara ve zaaflara geldiysek işimiz zor demektir. Aktivist ve entelektüel İslamcılığın bence en büyük zaafı enternasyonalizm ve ümmetçilik üzerinden Türkiye’yi, ayak bastığı zemini unutması, önemsememesidir. Türk İslamcılar başkalarını kendilerinden daha çok tanımak hevesinde olagelmiş gözüküyor. Bu çok ciddi zihni bir savrulmayı ve merkez kaybını getirmiştir. Ayrıca bu stratejik bir hatadır, çünkü kendi toprağıyla alakası olmayan bir hareketin orada kendi kalarak kök salması mümkün değil. Bu mühim meselenin yeteri kadar farkında olunduğunu zannetmiyorum. Tarikatlar ve cemaatler bu manada daha avantajlı çünkü üst düzeyde farkında olmasalar da bu toprakla, bu insan unsuruyla, bu kültürle irtibatları daha köklü ve gelişkin. Onların büyük zaafı kendilerini keşfetmek konusunda ciddi herhangi bir çabanın içine girmeyişleri. Onun için dış şartların, aktüel rüzgarların onları ne ölçüde değiştirip dönüştürdüğünü de yeteri kadar fark etmiyorlar.

    İslamcılığın tarihini dönemler ve nesiller üzerinden nasıl tasnif ediyorsunuz?
    Genel İslamcılık mı Türkiye’deki İslamcılık mı? Bu ikisi özellikle 1924’ten sonra kronolojik olarak da muhteva olarak da her zaman uyuşmaz. 1924 yılına kadarTürkiye İslam dünyasındaki İslamcılık hareketleriyle kuvvetli irtibatları ve paralellikleri olan bir ülkedir, hatta merkezdir. Lozan sonrasında Türkiye İslam dünyasından da İslamcılıktan da kopuyor, ta İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlara kadar. Halbuki bu arada Müslüman Kardeşler ve Cemaat-i İslami başta olmak üzere İslam dünyasında gür sesli, talepkâr İslamcılık hareketlerinin neşvünema bulduğunu görüyoruz. Türkiye bu süreçle 60’lı yılların ikinci yarısında güçlü bir şekilde tanışacak fakat kendi İslamcılık kaynaklarına dönmeyi, onları tenkit süzgecinden geçirerek içselleştirmeyi başaramayacak. Bu zaaf devam ediyor. Milliyetçi ve muhafazakar bir geçmişe ve kafaya sahip olan Erbakan’ın bu yıllarda giderek İslam vurgusu üzerinden kendini ayrıştıracak yeni bir hareketin başına geçmesi tesadüfi değil. Türkiye’de 12 Eylül ihtilali olarak gördüğümüz ve İslamcılığı daha sisteme yaklaştıran sürecin aşağı yukarı aynı tarihlerde Mısır’da, İran’da, Afganistan’da ve Pakistan’da da karşılıkları var. Seyrelmiş, zayıflamış, içi boşalmış, iddiaları ve talepleri unutulmuş bir İslamcılık hakim bugün.

    YENİ İSLAMCILIĞIN TAM ZAMANI

    Bu noktada siz de İslamcılık bitti mi diyorsunuz? Ne zaman bitti İslamcılık, neden bitti?
    İslamcılık bitti diyenler sanki bitmesini istiyormuş gibi davrananlar galiba. Ömrünü tamamlayan İslamcılıklar var tabii, ayrıca bu tarihte yeni bir şey de değil. Fakat İslam dünyasının, müslümanların, bu arada Türkiye’nin bu kadar büyük tehdit ve tehlikelerle, baskı ve şiddetle, soğuk savaş sonrası yeni emperyalizmle karşı karşıya olduğu bir dönemdeİslamcılığın biteceğini düşünmek kafaları bir tarafa doğru yönlendirmek değilse safdillik olur. Yakın tarihte İslamcılığı doğuran şartlar bugün ziyadesiyle ve ağırlaşarak mevcuttur. Unutmayınız ki bütün tarihi boyunca İslamcılığın yeniden yorumlayarak bayraklaştırdığı temel kavramlardan biri cihaddır. Bugünkü sönüklüğü aldatıcı olabilir.

    Ayrıca İslamcılığın yeni bir dindarlık ve hayat arayışı ve iddiası var. Bu inançlara ve ahlaka kadar uzanıyor. Dini, kaynakları yeniden okumak, anlamak ve yorumlamak istiyor. Bir ölçüde felsefi problemler ve yoklamalar bunlar. Dolayısıyla iktidara gelip gelmemekle hallolacak düzeyde veya ortadan kalkacak tipte değil.

    Bir şey daha var: Anlaşılan o ki hem uluslararası sistem hem de yerli siyasi odaklar daha uzun müddet İslam meselesini kuşatmak, biçimsizleştirmek, yönlendirmek, tahrik etmek için çaba sarfedecekler. Bu da kaçınılmaz olarak İslamcılığı, İslamcılıkları diri ve canlı tutacaktır.

    İSLAMCILIKTAN İLK VAZGEÇEN ERBAKAN’DIR

    AK Parti’nin İslamcılık ile temasını nasıl görüyorsunuz? Dünün İslamcıları bugünün muhafazakarları oldular yönünde bir eleştiri-saptama var malumunuz, daha veciz haliyle “mücahittiler müteahhit oldu” da denilen. Sizce nasıldır?
    Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: AKP ileride İslamcılık fikriyatı zaviyesinden ciddi bir analize konu olacaksa içi boşalarak büyümek, iddialarından vazgeçerek iktidara gelmek ve uyum politikaları yürütmek üzerinden analiz edilecektir sanıyorum. Bugün daha ziyade siyasi başarısı üzerinden değerlendiriliyor. Siyaset açısından esas ölçü iktidara gelmek ve kalmak olduğu için AKP’nin başarılı olduğunda şüphe yok. Başbakan Erdoğan da çok partili hayatın en başarılı siyasi lideri.

    Bir hususa tekrar dikkat çekmek isterim: İslamcılıktan vazgeçmek Erbakan’ın başlattığı bir şeydir. Refah Partisi’yle başlayan süreç İslamcılıktan vazgeçme süreci olarak rahatlıkla okunabilir. 1991, 1994 ve 1995 seçimlerinin propaganda metinlerine ve afişlerine bu gözle bakan bunu açıkça görecektir. AKP bu manada terkedilmiş bir İslamcılığı terketti. Küçük bir hatırlatma daha: Şu anda İslamcılık tartışmasını farklı bir şekilde yürütenler o süreçte Erbakan’ın yanında olan, danışmanlığını yapan, konuşma metinlerini yazan, adil düzen toplantılarına katılan kişilerdir.

    İslamcılık tartışmasının AK Parti aynasına tutularak yapılmasına ne diyorsunuz peki?
    AKP için çok iyi. Hem İslamcı olmadığını söylüyor ve onun yüklerinden uzak duruyor, hem de birileri onun İslamcı olduğunu söylüyor ve bazı kanalları ona doğru akıtıyor, en azından eski-yeni bütün İslamcı grupların ve kişilerin oyunu alıyor. İslamcılığın tarihi açısından bakarsanız iş çatallaşıyor; sisteme entegre olmayı ve uyumu benimseyenler için AKP ideal model bile olabilir, ama dikkatlerini fikir, tutarlılık, seviye, derinlik, Türkiye’nin kayıp ve kazançları hatta ahlak üzerinde yoğunlaştıranlar AKP’yi herhalde ağırlıklı olarak ne olmamak lazım geleceği üzerinden düşünüp konuşacaklardır. Karşılaştırmalı olarak baktığınızda AKP’ye haksızlık edildiğini düşünebilirsiniz muhtemelen, çünkü diğer siyasi odaklar ve fikri akımlar da böyle; solculuk, milliyetçilik, kemalizm, liberalizm, üniversite, burjuvazi, askerler, bürokrasi, basın, sivil toplum kuruluşları… Kulak kabartılacak, değer verilecek bir ses, bir görüntü yok maalesef. Birbirini aşağıya çekmekte yarışıyorlar.

    Bütün bu süreçte, şunca deneyimde İslamcıların kendilerine ait hiç bir varlıkları, rolleri ve geride bıraktıkları tortuları olmamış mıdır peki?
    İslamcıların bir varlıkları ve rollerinin olduğunda şüphe yok. Bu tartışma dışı. Bütün modernleşme tarihimiz bunun delili. İslam dünyası ve Türkiye bugün bile hem modernleşiyor hem de dindarlaşıyorsa İslamcılık hareketinin buradaki etkisini daha ciddi bir şekilde görmek ve tahlil etmek lazım. Ben bir fikir tarihçisi olarak bunun seviyesini, tutarlılığını, tarihle irtibatını, asla sadakatini, dini düşünce ile problemlerini, aktüel olarak da Türkiye’yi ve İslam dünyasını taşıma kapasitesini düşünüyor ve konuşuyorum. Tasvir başka, tahlil başka, kanaat serdetme daha başka…

    İSLAMCILARIN BAŞI DİNDARLIKLA HOŞ DEĞİL

    Toplumda, kamuoyu araştırmalarına da yansıyan bir muhafazakarlaşma-dindarlaşma eğiliminden bahsediliyor. Bunun İslamcılık ile bir ilgisini kurar mısınız?
    İngiliz, Fransız türü bir muhafazakarlıktan bahsetmiyorsak eğer Türkiye’de muhafazakarlık bir ölçüde, belki büyük ölçüde dindarlık manasına gelir. Bir kız için “muhafazakar bir aileye mensuptur” dediğiniz zaman bugün bile ne dediğiniz herkes için bellidir. Onun için genel manada bu iki unsur arasındaki ilişkiyi görmek lazım. Burada problemli olan nokta aktivist ve entelektüel İslamcı hareketlerin bu manadaki dindarlaşma ile de muhafazakarlıkla da başlarının pek hoş olmamasıdır.

    Hali hazırda İslamcı hareket ve düşüncenin temsilcisi sayabildiğiniz bir örnek var mı?
    Zor bir soru…

    ARAP BAHARI UĞURSUZ BAHAR

    Arap Baharı’nı İslamcı bir hareket olarak görebilir miyiz?
    Ben görmüyorum ama tarihe böyle de geçecek. Yani İslamcılık hareketinin iktidar arayışı başta olmak üzere bazı damarlarını genişletecek, sabiteler ve ilkeler başta olmak üzere bazılarını da dumura uğratacak kanlı ve karmaşık bir süreç. Ben soğuk savaş dönemi aktivist ve mümin İslamcılık fotoğrafının arabı yani negatifi olarak görüyorum bu uğursuz baharı. Yalnız burada durmayacak, burada kalmayacak, yeni hareketlere kaynaklı edecek.

    ÖMRÜM TENKİDİYLE GEÇTİ AMA BEN DE İSLAMCIYIM

    Siz İslamcı mısınız?
    Hiç hazzetmediğim bir soru ama cevaplamakta bir mahzur yok: Elbette. İslamiyet itikadi ve ahlaki olduğu kadar siyasi ve toplumsal ilkelere ve taleplere de sahiptir. Türkiye’nin bugünkü şartlarda İslamiyetle olan ilişkisini üst düzeyde yeniden anlamadan ve kavramadan yoluna devam edemeyeceğini düşünüyorum. İnsanlığın da.

    Ama sizin ömrünüz aynı zamanda İslamcılık tenkitleriyle geçti…
    Bu konuşmada olduğu gibi… Bu bir sahihlik arayışıdır benim için, aynı zamanda bir ahlak meselesi. Meselenin sahiden ne olduğunu anlamakla uğraştım, boğuştum diyebilirim. İslamcılık hareketinin kuvvet ve zaaflarını birlikte ele aldım, kendimi, kendi uzak ve yakın tarihimi keşfe çıktım adeta. İçinden geldiğim İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakültelerinin İslam anlayışı dahil, Türkiye’deki radikal İslamcı hareketleri, Erbakan çizgisini, cemaat ve tarikatları, Diyanet’i, buralardaki değişiklikleri, iniş çıkışları belli bir mesafeden, yakın tarihin imkanlarını da kullanarak ama ciddiyetle takip ettim.

    Ensonhaber

  • İslam medeniyeti artık geri dönüyor

    Ekmeleddin İhsanoğlu, “Amerika ve Avrupa ülkelerinde birçok araştırmaya imza atmış yetenekli Müslüman bilim adamlarının ülkelerine dönmeleri bilimsel gelişmelere önayak oluyor” diyor. 

    İslam medeniyetinin bilimsel yönünü inceleyen, merkezi İngiltere’de bulunan Demos adlı düşünce kuruluşunun raporunda, İslam âlimlerinin daha 12, 13 ve 15. yüzyıllarda günümüz modern bilimini şekillendirip, yön verdikleri belirtiliyor. 500 yıl aradan sonra başta Türkiye olmak üzere 15 büyük Müslüman ülke, bilimsel yatırım ve araştırmalarını büyük oranda artırarak yakında söz sahibi olacağının sinyallerini veriyor. İslam ülkelerinin artık bilimsel araştırmalara yöneldiğini belirten İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Nobel ödüllü Pakistan asıllı Prof. Dr. Muhammed Abdülselam’ın sözlerini kendisine vasiyet olarak gördüğünü söylüyor. Abdülselam’ın ‘Eğer İslam ülkeleri milli gelirlerinin yüzde birini bilimsel araştırmalara harcarlarsa İslam dünyası büyük bilimsel sıçramalar yapabilir’ sözünü hatırlatan İhsanoğlu, “Biz teşkilat olarak bilim ve teknolojiye çok önem veriyoruz. Şimdi hedef olarak 10 sene içerisinde İslam ülkelerinden gayri safi milli hasılalarının yüzde1’ini araştırma harcamalarına ayırmalarını istedik. Bilimsel araştırmalara milli bütçelerden yüzde 1 oranında katkı yapılması için oy birliğiyle tavsiye kararı çıkarttık. Şimdi, başta Türkiye olmak üzere son yıllarda Suudi Arabistan, Katar, BAE, İran, Pakistan Malezya, Endonezya gibi ülkeler bilimsel araştırmalara bütçelerinden önemli paylar ayırıyor. Bu çok önemli bir rakamdır. İslam dünyası; bu bilimsel araştırmalarla Çin, Hindistan ve Batı’yı tekrar şaşırtacak. İkinci bir projemiz daha var; bu da üyemiz olan 57 ülkede bulunan üniversiteler arasında en iyi 20’yi seçmek. Hedefimiz ise seçilen bu 20 üniversiteyi, dünyanın ilk 500 üniversitesi içine sokmak” diye konuşuyor. İslam dünyasındaki önemli gelişmelere de dikkat çeken İhsanoğlu, “Müslüman ülkeler artık üniversitelerinde araştırma merkezleri kurulması için büyük bütçeler ayırıyor.

    HAYRETTİN TURAN –

    Türkiye Gazetesi

  • Arapçaya Şaşırtan İlgi

     

     

    ORTADOĞU ülkeleriyle olan ilişkilerin giderek artması ve bu ülkelere yönelik ihracattaki artışla birlikte Arapça’ya olan ilgide büyük bir artış yaşanıyor. Bölgeyle iş yapmak isteyen işadamlarının en büyük sıkıntılarından biri haline gelen Arapça tercüman zorluğuyla birlikte iş adamları da Arapça kurslarına yoğun şekilde ilgi göstermeye başladı. İzmir’de de ilk kez bu amaçla dil kursu açıldı. Cemre Arapça dil kursuna kısa sürede 700 kişi kayıt yaptırdı. NYC Eğitim Kurumları Genel Müdürü Arzu Atalay, “Yoğun talebin kendilerini şaşırttığını belirterek talebi karşılamakta zorlanıyoruz. Üstelik sadece İzmir’den değil, Türkiye’nin dört bir yanından kurs açmamız için talepler alıyoruz” diye konuştu.

    Konuyla ilgili konuşan NYC Eğitim Kurumları Genel Müdürü Arzu Atalay, Kursa İzmir’den değil; Türkiye’nin her yerinden yoğun talep akışı yaşandığını dile getirerek şunları söyledi. “Mardin, Ankara, Sivas, Kastamonu gibi çok sayıda il kendi bölgelerinde de kurs açılması için bizi arıyorlar.  Başlangıçta hedef olarak biz sadece İzmir’i düşünürken yoğun ilgi üzerine Türkiye genelinde Arapça dil merkezleri açmayı düşünüyoruz. Öyle ki başlangıçta 20-30 kişi ile başlayan kurs, şimdilerde 700 kişiyi buluyor. Bu seneki mezun sayısı da 114 kişi.  Buradan mezun olan öğrenciler İlahiyat mezunlarından daha fazla Arapça bilgisine sahip. Birçok ilahiyat öğrencisi dahi bize kayıt yaptırıyor.” 

    İşadamı ve kadınlardan yoğun ilgi

    Arzu Atalay, Sırf işadamlarına özel gece kursları ve özel VİP dersleri başlattıklarını kaydederek, “Pratik Arapça’ olarak adlandırılan bu sınıflar, daha çok konuşmaya ağırlık veriyor. Öğretmenler ise konuşmaya yönelik olduğundan anadili Arapça olanlar. Faslı, Tunuslu, Mısırlı Iraklı öğretmenler titizlikle iş adamlarına Arapça’nın inceliklerini öğretiyorlar” dedi. Atalay “Eskiden hanımlar ilmi sadece erkeklere özel gibi kabul ederlerdi. Oysa şimdi durum değişti ve hanımlar bu tür eğitim programlarına yoğun istek gösteriyorlar.  İşadamları da yoğun istek gösteriyor” diye konuştu.

    İmamlar için özel eğitim

    Günümüzdeki imamların Arapça’yı bilmedikleri için ayetlerin anlamlarını bilmekte sıkıntı çeken imamlar için de özel sınıflar açtıklarını vurgulayan NYC Eğitim Kurumları Genel Müdürü Arzu Atalay, “İmamların Arapça dil eğitiminden geçmeleri önemli. Onlara özel eğitim veriyoruz. Eğitimi Arapça olan İlahiyat Fakülteleri’nde açılan hazırlık sınıfı öğrencileride bizde kurs aldıktan sonra hazırlık sınıfını atladıklarını  söylediklerinde mutlu oluyoruz” dedi. 

    Şube sayısı hızla artıralacak

    DİL Kurslarıyla ilgili de bilgiler veren Arzu Atalay, kursun kurucusunun Dr. Necla Yasdıman olduğunu belirterek, kendisi bir eğitim uzmanı olduğunu belirtti. Cemre Dil Merkezleri’nin ana merkezinin Çankaya’da bulunduğunu aktaran Atalay, Karşıyaka, Bornova, Yeşilyurt gibi bölgelerde de açılan Arapça dil merkezleri sayısını artırmayı düşündüklerini ve halkın yoğun talebine cevap verebilmek için başta İzmir olmak üzere bütün Türkiye’de yeni merkezler açmayı hedeflediklerini kaydetti. 

    Arapça’da 100 farklı kelime mevcut

    Arapça dilinin zenginliğine de değinen Arzu Atalay, Arapça’da neredeyse 90 bin kelimenin mevcut olduğunu ifade ederek şu bilgileri verdi. “Sadece deve demek için 100 farklı kelime var. Arapça çok mantıklı bir dil. Az şeyle çok şey ifade ediliyor. Dil öğretirken, okuma yazma anlama dinlemeye aynı oranda önem veriyoruz.”

    Star

  • Karaman:Siyasal İslamcılık Bitti mi, Niçin?

     

    Bir de vaktiyle yapılmış tartışmaların, söylenmiş sözlerin tekrarı söz konusu. Bazı yazarların yeni uyandıkları anlaşılıyor.

    Konuşulmuşa ve tartışılmışa örnek olarak birkaç yıl önce verdiğim cevap ve yazdığım yazıdan alıntılar yapacağım:

    Siyasal İslâmcılık bitti mi, niçin?

    Siyasal İslâmcılık nisbeten yeni bir terim, İslâm’ın mensuplarından istediklerinden bir kısmının, belli bir dönemin şartları içinde öne alınmasıyla ve gerçekleştirilme stratejileriyle ilgili. Bu bir kısmından maksat da İslâm’ın siyasî, sosyal, hukukî ve ekonomik talepleridir. “Bütün olmadan parça da olmaz” düşüncesinden yola çıkan İslâmcılar, “inancın, ibâdetin, eğitimin, medeniyetin olabilmesi için siyasî iktidarın da müslümanların elinde olması gerekir” diyorlardı. Bu düşünce dün de, bugün de yanlış değildir, ancak müslümanların bütün misyonu, siyasî iktidar şartına bağlı değildir, siyasî iktidar başkalarının elinde olduğu zaman da İslâm, müslümanlar ve onların insanlığa rahmet olan dîni temsil ve tebliğ vazifeleri devam eder. Ben buna da İslâmcılık dediğim için “İslâmcılık bitmez” diyorum. İslâmcılığın muhtevâsını yalnızca siyasî iktidar ile sınırlamak doğru değildir, hiçbir devrin İslâmcısı da dâvâsının sınırını böyle çizmemiştir. Dün siyasî iktidar da müslümanların elinde olsun diye çalışanlar, bu amaçlarına eremedikleri zaman ve zeminlerde yine İslâmcı olarak misyonlarını -geri kalan alanlarda, ama iktidar mücadelesinden de vazgeçmeden- sürdürüyorlardı. Bugünün müslümaları -ki bana göre hepsi aynı zamanda İslâmcıdır, işte bunların bir kısmı- yaşadığımız dünyanın şartları içinde, yeni bir siyasî İslâmcılık çizgisi/hedefi belirlediler: Demokratik, laik, çoğulcu bir düzen içinde (bunlar müslümanların talebi değil, verili şartlardır), başkalarının hak ve hürriyetlerine zarar vermedikçe İslâm’ı, azamî ölçülerde yaşamak; bunun içinde bütün şubeleriyle sosyal hayat da vardır…

    Olivier Roy gibi bazı yazarlara göre “siyasi İslam” iflas etmiştir ve artık “post İslam” dan söz etmek gerekir. Yine yerli ve yabancı birçok yazara göre “İslamcılar değişmiş, davalarını terk etmiş, sekülerleşmiş ve küreselleşen dünyaya uyum sağlamışlar, batılı manada demokrat olmuşlardır, bu demokrasiden başka yol yoktur…”

    Bu iddiaların iki kusurdan kaynaklandığı için gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum: 1. Olanı değil, olmasını istediklerini düşünüyor, kuruyor ve yazıyorlar. 2. İslam’ın özü, tabiatı ve müminlerin hayatındaki yeri konusunda bilgi eksikleri var, dışa (mesela son isyan hareketlerindeki sloganlara ve pankartlara, İslamcıların görünmemelerine) bakarak hükme varıyor, isabetsiz genellemeler yapıyorlar.

    İslam her değişime olumsuz bakmıyor, her değişimi yasaklamıyor, İslam’ın amaçları doğrultusundaki değişimi (gelişmeyi, iyileşmeyi, kemale ermeyi) teşvik ediyor; ama bozulma manasında değişmeyi istemiyor, bu değişmeye karşı tedbir alınmasını istiyor.

    Müslüman (Müslim) ve mümin terimleri baştan beri vardır, ama İslamcı terimi, bir siyasi ideoloji olarak ikinci meşrutiyetten sonra konuşulmaya başlanmıştır; yani yenidir. Bütün zamanlarda ve bir zamandaki bütün dünyada tektip bir İslamcı yoktur. Müminleri İslam dairesinden çıkarmayan farklı İslam anlayışları hep olduğu gibi farklı İslamcılar da olmuştur. İslamcı olmanın en önemli ayırıcı özelliği “dinin etki alanı” ile ilgilidir ve İslamcı laik olamaz.

    Daha önce niçin siyasi bir dava olarak İslamcılık yoktu?

    Çünkü İslam dünyasında “din ile dünyanın, din ile siyasetin, din ile devletin ayrılması, ayrı olduğu” şeklinde bir düşünce de uygulama da yoktu. Müminlerin bütün inanç ve davranışları -yorumlar isabetli olsun olmasın- dine dayandırılıyor, meşruiyetini dinden alıyordu. Bazılarının iddia ettiği gibi Selçuklu’da, Osmanlı’da laiklik nüveleri yoktu; örfî kanunlar, vergiler, teşrifat kaideleri… dinden bağımsız değildi, bütün bunlar “dinin serbest bıraktığı, ülü’l-emre yetki verdiği alanlarda” oluyordu ve meşruiyetini yine dinden (dinin verdiği yetki ve imkandan) alıyordu.

    İslam dünyasında “yenileşme hareketleri” Batı’nın etkisiyle başladı, bazıları Müslümanları dinin geri bıraktığını iddia ettiler, batılılaşmadan yana olanlar dini asgari sınırlara indirmek (iman ve ibadetler dışında kalan hayattan dini çıkarmak) ve medeniyet değiştirmek istediler. Yenileşmeyi ve değişmeyi istemekle beraber bütün şümulüyle dinden vazgeçmeyenler ise -ki, bunlara geniş manada İslamcılar diyebiliriz- ictihad ve tecdidi devreye sokarak hem Müslüman kalmak hem de çağdaşlaşmak istediler. Kalın çizgilerle ayırırsak ortaya Batıcılar ve İslamcılar diyebileceğimiz iki gurup çıktı…

    Müslümanları medeniyet ve düzen değiştirmeye zorlayanlar hep batıcılar oldu, güç olarak da askeri kullandılar. Asker ya demokrasiyi yıkarak doğrudan duruma el koydu veya demokrasi maskesi altında asker destekli sivil otoriteler duruma hakim oldular; yani halkın iradesini engellediler.

    İşte İslamcılarda bazılarının gördüğü, görmek ve göstermek istediği değişikliğin -ki, bu taktik değişikliğidir- sebeplerinden biri budur. İslamcılar da peygamber olmadıklarına göre elbette ötekilerden etkilenme de söz konusudur.

    Hayrettin Karaman

  • Ulu Caminin Minberindeki Önemli Ayrıntı

     

    Kıvrılıp bükülerek giden yollarında araç hareketliliği hiç eksilmeyen, modern zamanların seküler mabetleri olan alışveriş merkezlerinin bulunduğu caddelerinin hıncahınç insanla dolu olduğu bir kadim kent… Bu yönüyle alabildiğine karmaşık, alabildiğine hareketli, alabildiğine bu dünyaya ait bir kent Bursa. Ne araçların akışı bitiyor ne de insanların bir o yana, bir bu yana devinimleri. İnsanı alıp giden bu akışa kapılıp yitmemek o kadar zor ki… “Mahşer nedir” diye sorsalar birine ve o da Bursa’nın bu hareketliliğini gösterip “Şunun gibi bir şey işte!” dese, yalan söylemiş olur mu bilmem.

    Bursa’ya kalp gözüyle bakmak gerek!

    Ama bu, Bursa’nın ilk bakıldığında görünen makyajlı yüzüdür. Bu yüz, Bursa’nın, mahremini meraklı gözlerden sakınmak için yüzüne taktığı iğreti bir maskedir aslında. Kenti tanıyıp da, onun kılcal damarlarında yürümeye başladığınızda, sizi bir değil, birden fazla paralel hayatın yaşandığı bir sakin dünyanın beklediğini büyük bir şaşkınlıkla görüverirsiniz. Bu dünyanın ilk özelliği sakinliğidir. Bu paralel dünyada hayat, sindirilerek yaşanılır. Telaş yoktur. Her şey sekinet ve huzur üzeredir. Bir şey yapılırken düşünülerek yapılır ve yapılan şeyler üzerinde de düşünülür. Yapılan her şey ya huzur verir ya da hüzün; ama illa ki her şeyin bir karşılığı olur ruhlarda. Öyle hemen tüketilip bitirilmez, bilinir ki sözlerin de bir tarihi vardır, onlar da bir yerden gelip bir yere gitmektedir. Bilinir ki önce söz vardı ve söz kutsaldı.

    Bir de böyle bir yönü vardır Bursa’nın. Velhasıl, tanımak için bakmak gerekir Bursa’ya; dünya gözüyle değil, kalp gözüyle bakmak gerekir. Bakıldığında, çok basit görünen birçok şeyin bile, aslında içinde nasıl derinlikler barındırdığı ortaya çıkar. Tıpkı Ulu Cami’nin minberinde olduğu gibi.

    Ulu Cami, Bursa’nın kalbi olarak bilinir. Şehrin merkezinde o vardır ve hayat, o merkezden başlayarak gümrah bir şekilde yayılır çevreye doğru. Dıştan bakıldığında insanda hayranlık uyandıran bu heybetli caminin içine girildiğinde, bu heybet, yerini huzura terk eder. Ve sonra gözler caminin içini tarar; biraz duvarlarda, biraz kubbede dolaştıktan sonra bir de minbere değer o göz.

    Ulu Cami’nin minberi: Dünya içinde dünya

    Ulu Cami’nin minberi, ceviz ağacından kütük kündekâri işçiliği ile yapılmış. Kısım kısım işlenen motifler, geçmeler açılarak minberin alnına kenetlenmiş. Hiç çivi kullanılmayan bu minberde, muhtemelen 6666 parça abanoz kullanılmış. Minberin süslemelerine bakıldığında ise, bunların sadece göze hoş görünme amaçlı sıradan süslemeler olmadığı, her süslemenin bir anlamı olduğu ortaya çıkar.

    Mesela minberin doğu cephesine, küresel motifler biçiminde dokuz gezegen ve Güneş Sistemi yerleştirilmiştir. Hem de orijinal sistemine uygun sıralanışına göre olmuştur bu yerleştirme… Güneş Sisteminin arka tarafına yıldızlar ve kuyruklu yıldızlar eklenerek sistemin bütünlüğü sağlanmıştır.

    Minberin alt eşikleri de bu ustalıktan nasibini almış. Minberin alt eşiklerinin hem doğu hem de batı taraflarına on ikişer kapı yerleştirilmiş. Toplamda yirmi dört olan bu kapı sayısı, yirmi dört Türk boyunu sembolize etmektedir.

    Daha birçok ayrıntıyı bağrında saklayan bu minber bile, önce kendisinin, sonra da Bursa’nın görünüşte basit ama gerçekte nasıl da derin ve gizemli bir dünya olduğuna dair harika bir örnektir. Elhasıl, görmek için bakmayı bilmek gerek, kalp gözü gerek. Bursa, ehl-i dilin keşfini bekliyor dersek pek de yalan söylemiş olmayız sanırım.

     

    Ahmet Serin

    Dünyabizim

  • Mezhep Gerilimine Karşı Ortak Tavır Koyacağız

     

    Davutoğlu, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, Irak Sünni Vakıflar Divanı Başkanı Abdul Gafur El Sammari ve Şii Vakıflar Divanı Başkanı Salih Haydari ile iftar yemeğini de kapsayan bir görüşme gerçekleştirdi.

    Görüşmenin ardından misafirleriyle birlikte gazetecilere açıklama yapan Davutoğlu, Sammari ile Haydari’nin Türkiye’ye “önemli bir mesaj” ile geldiklerini belirterek, “Orta Doğu’da son dönemde çıkarılmaya çalışılan mezhep gerilimlerine karşı Sünni ve Şii alimlerin, dini mercilerin ortak tavır alması konusunda mutabakat sağladık” diye konuştu.

    Suriye‘deki çatışmaların bir an önce durması için güçlü bir mesajı İstanbul’dan iletmek istediklerini vurgulayan Davutoğlu, “Buradan, bütün kardeş kavgalarının son bulması için çağrıda bulunuyoruz” dedi.

    Davutoğlu, Suriye‘deki kutsal mekanların korunması, buralara karşı herhangi bir saldırıda bulunulmaması çağrısı yaparak, “Özellikle Halep’te süren ağır bombardımandan zarar görecek bütün kutsal mekanların korunması çağrısında bulunuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti olarak Şam-ı Şerif’teki bütün kutsal mekanlara saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyoruz. Bütün bu mekanlar bizim ortak mirasımızdır” şeklinde konuştu.

    Kutsal mekanların korunması için İİT zirvesinde girişim

    İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) zirvesine katılmak üzere bu gece Cidde’ye hareket edeceğini belirten Davutoğlu, “İİT toplantısında da bu konuda bir girişimde bulunacağız. Bütün dini mekanlara saygı gösterilmesi ve çatışmalardan bu mekanların etkilenmesini önleyecek her türlü tedbirin alınmasını sağlayacak bir karar alınması için çalışacağız” dedi.

    Irak‘ın son 9 yılda mezhep gerilimi nedeniyle büyük acılar yaşadığını, hem çok büyük ölçüde insan kaybı olduğunu hem de birçok kutsal mekanın saldırılarda zarar gördüğünü belirten Davutoğlu, şunları söyledi:

    “Bu kötü tecrübeyi bizzat yaşayan sayın Sammari ile Haydari’nin ülkemize gelip birlikte böyle bir teklifte bulunmalarından, Suriye‘de de benzer şeylerin yaşanmaması için girişimde bulunmalarından dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Türkiye, hangi dine veya mezhebe ait olursa olsun, kutsal mekanların korunması için her türlü girişimde bulunacaktır.”

    Görmez: “Ortak mirası korumak ortak vazifemiz”

    Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez de 10 gün önce Türkiye’ye gelen Sammari ve Haydari ile “kardeş kavgasını durdurma konusunda din adamlarının üstüne düşen vazifeyi” tartıştıklarını söyledi.

    Mabetleri korumanın, Müslümanların Hz. Muhammed’den devraldığı bir vazife olduğuna işaret eden Görmez, “İslam dini, gönülleri ayırmaya değil, birleştirmeye gelen bir dindir. Ortak mirası korumak ortak vazifemiz” diye konuştu.

    Şii Vakıflar Divanı Başkanı Salih Haydari de silahlı grupların İslam dünyasındaki bazı mabetleri havaya uçurma planları yaptıklarını öğrenince Türkiye’ye geldiklerini ve Türk hükümetinden mabetlerin korunması mesajını dünyaya iletmesi için yardım istediklerini söyledi.

    Haydari, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin fark gözetmeden Irak‘taki ve bölgedeki herkese eşit davranması ve samimiyetle yaklaşması bizi memnun etmiştir. Sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz” diye konuştu. 

  • İstanbulun Tarihi Camileri Neden Cemaatsiz Kaldı!

     

    Beyazıt, Süleymaniye ve Sultanahmet gibi semtlerdeki camiler cemaatsiz kaldı. Sultanahmet ve Beyazıt gece geç saatlere kadar hareketli iken bu bölgedeki camilerde teravih namazı çok az insanla kılınıyor. Beyazıt Meydanı’nın yanı başındaki Kâtip Sinan Camii imamı Hüseyin Kanatsız, bu duruma neden olarak evlerin tamamının otel ve işyerlerine dönüşmesini gösteriyor. İstanbul’un Beyazıt, Sultanahmet ve Süleymaniye gibi semtlerini tanımlamak için kullanılan ‘Dersaadet’ bölgesi, Ramazan’ı buruk yaşıyor. Tarihî yarımadadaki yaklaşık 300 caminin bahçesi ve etrafındaki restoranlar iftarda doluyor. Ancak camilerde aynı coşku yok. Nüfusun azalması, evlerin otel ve işyerine dönüşmesi sebebiyle teravih namazlarında tek saf dahi olmuyor. Sadece 4 kişiyle teravih kılınan Beyazıt’taki Kâtip Sinan Camii’nin 30 yıllık imamı Hüseyin Kanatsız, “1980-90’larda camimiz tıklım tıklım olurdu. Ama şimdi garip kaldı.” diyor. 

    1980’lere kadar öğrenci evleri, yurtlar ve evlerle dolu bu mekânlar, ticaretin yoğunlaşmasıyla yerini dükkânlara ve ticaret merkezlerine terk etmiş. Camide saf tutup 4 kişilik teravih cemaatine katıldığımız Kâtip Sinan’ın imamı Hüseyin Hoca anlatıyor: “Bu çevreler üniversiteye yakın olduğu için eskiden beri talebeler ve talebe evleri de çok burada. Burası cıvıl cıvıldı 1980’lerde. Camimizde Kur’an kursları yapılır, öğrencilerimizin derslerine takviye dersleri tertiplenirdi. Cami cemaatindeki insanlarla, mahalle sakinleriyle sohbetler gerçekleştirilirdi. Ama şimdi biraz garip oldu. İnşallah bu güzide mekânlar, tekrar eski haline gelir diye ümit ediyoruz.” 

    İmam Hüseyin Kanatsız’ın anlattıklarını teyit eden en önemli bilgiler, aslında ilçenin nüfus kayıtlarına ve demografik değişimine de yansımış. Örneğin Sultanahmet Mahallesi olarak kayıtlarda yer alan bölgede, kayıtlı nüfus sadece bin 183 kişi. Beyazıt, Molla Fenari, Mercan ve Mesihpaşa gibi mahallelerin nüfusu ise 30’lu ve 70’li sayılarla ifade ediliyor. 1950’de 1 milyon 160 bin nüfuslu İstanbul’un en büyük ilçelerinden biri olan Eminönü’nde yaşayan kişi sayısı 123 bin. 1980’li yıllarla birlikte sürekli bir düşüş yaşayan bu rakam, 2010’da 39 binlere kadar düşmüş. Toplamda 300 civarında caminin yer aldığı tarihî yarımadadaki nüfus ile cami sayısı arasındaki orantı ise bu rakamlar göz önüne alındığında dikkate değer. 

    Eminönü, ticari olarak İstanbul’un en hareketli bölgesi. Sabah 7’den itibaren başlayan ticari hareketlilik esnafın kepenk kapattığı 21’e kadar sürüyor. Teravihlerin 22’de başlayıp 23’e kadar sürdüğü bir ortamda camilerin cemaatsizliğine bir anlam vermek belki mümkün. Katip Sinan Camii imamı Kanatsız bu durumu, “30 sene önce buralar meskûn mahallerdi ve yüzde yüz oturma semtiydi. Buradaki camilerin önceleri gerçekten mazbut ve seçkin bir cemaati vardı. Teravihler, sabah ve akşam namazları camimiz tıklım tıklım olurdu. Seksenlerde başlayarak doksanlarla devam eden süreçte burası tamamen boşalıp işyeri oldu. Bu bakımdan cemaatimiz burada gündüz geliyor. Birkaç senedir Ramazan’ın yaz mevsimine denk gelmesinden dolayı buralar biraz garip kaldı.” şeklinde açıklıyor. 

    Vakti zamanında Kâtip Sinan Camii’nin çok güzel bir cemaati olduğunu ifade eden Kanatsız, aynı zamanda caminin çok meşhur bir hocası olduğunu da dile getiriyor ve devam ediyor:“Bir hocamız vardı Kemal Hoca. Buradaki cemaatin babası gibiydi. Talebelere de çok sahip çıkardı.” 

    Kâtip Sinan Camii, örneklerden sadece birisi. Hatırı sayılır mekânlardaki cemaat azlığının sebebi sadece yerleşim yeri olmamalarından kaynaklanmıyor aslında. Belediyeler ve bölgedeki sivil toplum kuruluşları Ramazan’ı eğlencelerin ötesine taşıyamıyor. Özellikle Süleymaniye ve Sultanahmet’te Ramazanlar, bu tehlikeyle karşı karşıya. 

     

    Aracın amaç yerine geçmesiyle birlikte, manevi havası yüksek mekânların sahip olduğu kutsal yön, dünyevi yöne kurban ediliyor. Bu mekânlar sadece bir mesire alanı, bir yeme-içme yeri olarak lanse ediliyor. Ramazan’ın hakkıyla yaşanabilmesi için ise daha bilinçli birlikteliklere zemin hazırlanması gerekiyor. 

  • İlahiyatçılar İzmiri Korumaya Aldı

    Foça’da 1 kişinin şehit olduğu, 11 kişinin de yaralandığı askeri araca terör saldırısı sonrasında binlerce İzmirli kan vermek için hastanelere akın etti. Hastanelerde izdihamyaşandı. Toplumun büyük bir kesimi İzmirlilerin bu davranışını, “İşte teröre en güzel cevap” diye takdir etti, haber dün gazetelerde bu başlıklarla manşetlere çıktı.
     
    Ancak sosyal medyada bazı kişiler “İzmirliler tabii ki kan vermeye koşar, çünkü oruç tutmuyorlar” deyince dün büyük bir “sosyal medya kavgası” çıktı. Bu görüş ağır tepki topladı. Biz konuyu din adamı ve ilahiyatçılara sorduk.
     
    “KAN VERMEK ORUÇ BOZMAZ, MÜSLÜMAN BUNU SÖYLEMEZ”
    Prof. Dr. Bayraktar BAYRAKLI:
     
    KAN vermek orucu bozmaz. Kan almak orucu bozar. Biri kan alacak kadar hastaysa da oruç tutamaz. Orucu tutan adam kimin oruç tutup kimin tutmadığına da karışamaz. ‘Oruç tutmayanın kanı alınmaz’ diye bir şey de olamaz. Kan vermek de bir ibadettir. Çok önemli bir hayırdır. Bir insanın hayatının kurtulması için yapılan önemli bir fedakârlık görmezden gelinmemelidir. ‘Oruç tutmayanın kanı alınmasın’ yaklaşımı çok tehlikeli ve yanlıştır. O zaman oruç tutmayan Batılıların bulduğu MR’ı da kullanmayın. İzmirliler veya başkaları için yapılan ‘Oruç tutmuyor tabii ondan kan veriyor’ gibi konuşmalar son derece sağlıksız ve çok çirkindir. Bir Müslüman bunu söyleyemez. Oruç tutan adam, o zaman ibadetiyle kibir, gurur yapmış olur. O da günahtır.
     
    ‘Peygamberimiz de oruçluyken kan aldırdı’
    Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK:
     
    ORUÇ en riyasız, gösterişsiz ibadettir. Hiçbir insanın belli bir coğrafyada yaşayan, belli bir kültürde yaşayan insana atıfla, ‘Onlar oruç tutmadıkları için kan vermeye gitmiştir’ gibi bir değerlendirme yapması, hele de bunu dindarlık adına yapıyorsa son derece çirkindir. İslam anlayışında insanların ayıplarını, kusurlarını örtmek bir erdemdir. Kimsenin, hiç kimseyi ibadetinden dolayı sorgulama hakkı yok. ‘İzmirliler ibadet yapmazlar, onun için akın akın kan vermeye gitmişlerdir’ demek Müslüman ahlakına yakışmaz. Peygamber efendimizin ihramlı ve oruçlu iken kan aldırdığını, yani hacamat yaptırdığını belirten rivayetler var. Gerektiği hallerde kan vermek orucu bozmaz. İnsan hayatı söz konusudur ve oruca halel getirmez. Orucun bozulması denen şeyin mantığı, damak tadıcinsel şehvet gibi tatlar ve lezzetlerden alıkoymaktır. Kan vermekle insanlar bir şehvet ve tat almazlar. Kan vermek orucu bozmaz.
     
    “DİN HİÇ KİMSENİN MALI DEĞİL, GIYBET BÜYÜK GÜNAHTIR”
    Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş:
     
    İSLAMİYET’te kimse kimsenin ibadetini sorgulayamaz. İslam devleti olursa namaz kılmayana zorla kıldırırlar.Suudi Arabistan’da namaz kılmak mecburidir. Kılmayan cezalandırılır. Bu devlete ait bir şeydir. Dinen bir başka bireyin ibadeti sorgulanamaz. Kendilerinin kişisel kanaati olabilir ama bunu bir başkasına söylemeye veya karalamaya kimsenin hakkı yoktur. Bu gıybettir. Gıybet en büyük günahlardan birisidir. Kan verenlerin oruç tutup tutmadığını nereden biliyorlar? Çünkü kan vermek orucu bozmaz. İnsanları hemen bir şeyle suçlamak doğru değildir. Bu insanlar duygulandılar. Bir şehit ve yaralı haberi duyunca tabii ki, ‘Hepimizin kanı feda olsun’ duygusuyla yaralılara kan vermeye koştular. Bu çok sevap bir şeydir. Kan vermekle birinin hayatı kurtulacaksa, bunu yapan kimse bütün insanlığın hayatını kurtarmış gibi sevap alır. Bu Maide Suresi’nin bir ayetidir. İzmirlilerin yaptığı takdir edilecek bir davranıştır. Kişilerin dini sadece kendilerine özgü görmesi, başkalarını hor görmesi doğru değildir. Din kimsenin babasının malı değildir.
     
    “SÖYLEMEK ÇOK TEHLİKELİ, DİNİMİZİN TEMELİ SEVGİDİR”
    Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mazlum Uyar:
     
    “Dini açıdan değerlendirildiğinde başkalarının ibadet hayatına müdahale edilmesi, kesinlikle Allah’ın takdirinde olan bir alana müdahaledir. Müslümanlar, başkalarının ne yaptıklarından daha çok kendilerinin ne yaptıklarıyla ilgilenmelidir. İzmirlilerin kan vermeye koşması, dini açıdan yapılabilecek en güzey davranışlardan biridir. Takdir edilip, alkışlanması gereken İzmirlilerin bir de üstüne eleştirilmeleri son derece yanlıştır. Toplumlarda kendilerini dindar olarak tanımlayan, dini tekelinde gören bazı kitleler geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu tür çıkışlar yapabilmektedirler. Bu dini bilgilerinin eksikliğinden kaynaklanıyor. Başkalarının dini hayatına müdahale etmeyi kendilerinde bir hak olarak görüyorlar. Bu da sadece toplumsal açıdan değil dini açıdan da son derece tehlikeli bir durumdur. İzmirli şöyle, İstanbullu böyle gibi ayrımlar, gruplamalar yanlıştır.”
    Sonsayfa
  • Arapça Türkçe İngilizce Atasözleri Deyimler Sözlüğü

     

    Atasözlerinin ve deyimlerin Türkçe ve Arapça karşılıkla­ rı verilirken İngilizce asılları esas alınmıştır. Tam karşılık­
    ları bulunabildiği zaman aynen verilmiş ancak bulunama­ dığı hallerde çeviri yoluna gidilmiştir. Türkçe ‘de aynı ya da çok yakın anlamlı atasözlerinin bulunması halinde birden fazla karşılık verilmesi uygun görülmüştür.

    Winrar Şifresi: www.fasiharabic.com

    Sözlüğü İndirmek İçin Tıklayınız 

  • Ücretsiz Arapça öğrenme araçlarıDerslerin yanında: seviyeni bul, kelime ezberle, okuyarak pekiştir.