Kıssalar ARAPÇA TÜRKÇE HADİS Müslim

Başlık: KISSALAR BÖLÜMÜ

Konu: Kıssalar
Ravi: Süheyb
Hadisin Arapçası:

عن صهيب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]رَسُولُ اللّهِ #: كَانَ فِيمَنْ قَبْلَكُمْ مَلِكٌ وَكَانَ لَهُ سَاحِرٌ، فَلَمَّا كَبِرَ السَّاحِرُ قَالَ لِلْمَلِكِ: إنِّى قَدْ كَبِرْتُ فَأبْعَثْ اليّ غَُماً أُعَلِّمُهُ السِّحْرَ. فَبَعَثَ إلَيْهِ غَُماً يُعَلِّمُهُ فَكَانَ في طَرِيقِهِ إذَا سَلَكَ رَاهِبٌ. فَقَعَدَ إلَيْهِ وَسَمِعَ كََمَهُ فَأعْجَبَهُ! فَكَانَ إذَا أتَى السَّاحِرَ مَرَّ بِالرَّاهِبِ وَقَعَدَ إلَيْهِ. فإذَا أتَى السَّاحِرَ ضَرَبَهُ. فَشَكَا ذلِكَ الى الرَّاهِبِ. فَقَالَ: إذَا خَشِيتَ السَّاحِرَ فَقُلْ: حَبَسَنِي أهْلِي. وَإذَا خَشِيتَ أهْلَكَ فَقُلْ: حَبَسَنِي السَّاحِرُ: فَبَيْنَمَا هُوَ كَذلِكَ إذْ أتَى عَلى دَابَّةٍ عَظِيمَةٍ قَدْ حَبَسَتِ النَّاسَ. فقَالَ: الْيَوْمَ أعْلَمُ السَّاحِرُ أفْضَلُ أمِ الرَّاهِبُ؟ فَأخَذَ حَجَراً. فَقَالَ: اللّهُمَّ إنْ كَانَ أمْرُ الرَّاهِبِ أحَبَّ إلَيْكَ مِنْ أمْرِ السَّاحِرِ فَاقْتُلْ هذِهِ الدَّابَّةَ حَتّى يَمْضِىَ النَّاسُ فَرَمَاهَا فَقَتَلَهَا، وَمَشَى النَّاسُ فَأتَى الرَّاهِب فَأخبَرَهُ. فَقَالَ لَهُ الرَّاهِبُ: أي بُنَيّ! أنْتَ الْيَوْمَ أفْضَلُ مِنِّى، وَقَدْ بَلَغَ مِنْ أمْرِكَ مَا أرَى، وَإنَّكَ سَتُبْتَلَى فإنْ ابْتُلِيتَ فََ تَدُلَّ عَليّ، وَكَانَ الْغَُمُ يُبْرِئُ ا‘كْمَهَ وَا‘بْرَصَ، وَيُدَاوِي النَّاسَ مِنْ سَائِرِ ا‘دْوَاءِ. فَسَمِعَ بِهِ جَلِيسٌ لِلْمَلِك، وَكَانَ قَدْ عَمِيَ، فأتَاهُ بِهَدَايَا كَثِيرَةٍ، وَقَالَ مَا ههُنَا لَكَ أجْمَعُ إنْ أنْتَ شَفيْتَنِي فقَالَ: إنِّي َ أشْفِى أحَداً، إنَّمَا يَشْفِي اللّهُ. فإنْ أنْتَ آمَنْتَ بِاللّهِ دَعَوْتُ اللّهَ لَكَ فَشَفَاكَ فآمَنَ فَشَفَاهُ اللّهُ تَعالى. فأتَى الْمَلِكَ، فَجَلَسَ إلَيْهِ كَمَا كَانَ يَجْلِسُ. فقَالَ: مَنْ رَدَّ عَليْكَ بَصَرَكَ. فقَالَ: رَبِّى. قَالَ وَلَكَ رَبُّ غَيْرِي؟ قَالَ: رَبِّي وَرَبُّكَ اللّهُ. فَأخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتّى دَلَّ عَلى الغَُمِ. فَجِئَ بِالغَُمِ. فقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: أيْ بُنَيَّ قَدْ بَلَغَ مِنْ سِحْرِكَ مَا يُبْرِئُ ا‘كْمَهَ وَا‘بْرَصَ، وَتَفْعَلُ وَتَفْعَلُ. فَقَالَ: إنِّي َ أُشْفِي أحَداً. إنَّمَا يَشْفِي اللّهُ فَأخَذَهُ فَلَمْ يَزَلْ يُعَذِّبُهُ حَتّى دَلَّ عَلى الرَّاهِبِ، فَجِئَ بِالرَّاهِبِ، فَقيلَ لَهُ، اِرْجَعْ عَنْ دِينِكَ. فأبي فَدَعَا بِالْمِنْشَارِ فَوَضَعَهُ عَلى مَفْرِقِ رَأسِهِ فَشَقّهُ حَتّى وَقَعَ شِقّاهُ. ثُمَّ جِئَ بِالْغَُمِ، فَقِيلَ لَهُ اِرْجِعْ عَنْ دِينِكَ، فَأبَى، فَدَفَعَهُ الى نَفَرٍ مِنْ أصْحَابِِهِ وَقَالَ: اِذْهَبُوا بِهِ الى جَبَلٍ كَذَا وَكذَا، فَاصْعَدُوا بِهِ الْجَبَلَ، فإذَا بَلَغْتُمْ ذَرْوَتَهُ، فإنْ رَجَعَ عَنْ دِينِهِ وَإَ فَاطْرَحُوهُ. فَذَهَبُوا فَصَعِدُوا بِهِ الْجَبَلَ. فقَالَ: اللّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ. فَرَجَفَ بِهِمُ الْجَبَلُ فَسَقَطُوا، وَجَاءَ يَمْشِي الى الْمَلِكِ. فَقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أصْحَابُكَ؟ قَالَ: كَفَانِيهِمُ اللّهُ. فَدَفَعَهُ الى نَفَرٍ مِنْ أصْحَابِهِ. فَقَالَ: اِذْهَبُوا بِهِ في قُرْقُورٍ وَتَوسَّطُوا بِهِ الْبَحْرَ. فإنْ رَجَعَ عَنْ دِينهِ وَإَّ فَاقْذِفُوهُ. فَذَهَبُوا بِهِ فَقَالَ: اللّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ فَانْكَفَأتْ بِهِمُ السَّفِينَةُ فَغَرِقُوا، وَجَاءَ يَمْشِي الى الْمَلِكِ. فقَالَ لَهُ الْمَلِكُ: مَا فَعَلَ أصْحَابُكَ؟ قَالَ: كَفَانِيهُ اللّهُ: ثُمَّ قَالَ لِلْمَلِكِ: إنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِي حَتّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ. قَالَ: مَا هُوَ؟ قَالَ تَجْمَعُ النَّاسُ في صَعِيدٍ وَاحِدٍ وَتَصْلُبُنِي عَلى جِذْعٍ وَتَأخُذُ سَهْماً مِنْ كِنَانَتِي. ثُمَّ ضَع السَّهْم في كَبدِ الْقَوْسِ. ثُمَّ قُلْ: بِسْمِ اللّهِ رَبِّ الْغَُمِ. ثُمَّ ارْمِنِي فإنَّكَ إذَا فَعَلْتَ ذلِكَ قَتَلْتَنِي. فَجَمَعَ النَّاسَ في صَعِيدٍ وَاحِدٍ وَصَلَبَهُ عَلى جِذْعٍ. ثُمَّ أخَذَ سَهْماً مِنْ كِنَانَتِهِ ثُمَّ وَضَعَ السَّهْمَ في كَبَدِ الْقَوْسِ ثُمَّ قَالَ: بِسْمِ اللّهِ رَبِّ الْغَُمِ ثُمَّ رَمَاهُ فَوَقَعَ السَّهْمُ في صُدْغِهِ فَوَضَعَ يَدَهُ عَلى صُدْغِهِ في مَوْضِعِ السَّهْمِ فَمَاتَ رَحِمَهُ اللّهُ فقَالَ النَّاسُ: آمَنَّا بِرَبِّ الْغُمِ، ثثاً. فَأُتِىَ الْمَلِكُ. فَقِيلَ لَهُ: أرَأيْتَ مَا كُنْتَ تَحْذرُ قَدْ واللّهِ نَزَلَ بِكَ حَذَرُكَ، قَدْ آمَنَ النَّاسُ بِرَبِّ الْغَُمِ فَأمَرَ بِا‘خْدُودِ بِأفْوَاهِ السِّكَكِ فَخُدَّتْ وَأُضْرَمَ فِيهَا النِّيرَانُ. وقَالَ: مَنْ لَمْ يَرْجِعْ عَنْ دِينِهِ فَاحْمُوهُ فيهَا، أوْ قِيلَ لَهُ اقْتَحِمْ. ففَعَلُوا حَتّى جَاءَتْ إمْرَأةٌ وَمَعَهَا صَبِيٌّ فَتَقَاعَسَتْ أنْ تقَعَ فيهَا. فقَالَ الْغَُمُ لَهَا: يَا أُمَّه اِصْبِرِي فإنَّكَ عَلى حَقٍّ[. أخرجه مسلم واللفظ له، والترمذي . »ا‘خْدُود« الشق في ارض، وجمعه أخاديد.و»المنشارُ« بالنون والياء وبالهمز: معروف يشق به الخشب.و»القُرْقُورُ« سفينة صغيرة.و»انكَفأت السَّفينةُ« إذا انقلبت.و»الصَّعِيد« وجه ارض.و»الكِنانة« الجعبة التي يكون فيها النشاب.و»كَبدُ القوس« وسطها.و»السِّكَكُ« جمع سكة، وهي الطريق.و»التَّقَاعس« التأخر والمشي الى الوراء .

Hadisin Anlamı:

Hazreti Süheyb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden öncekiler arasında bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca krala: “Ben artık yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder ve sihir yapmayı öğreteyim!” dedi. Kral da öğretmesi için ona bir oğlan gönderdi. Oğlanın geçtiği yolda bir rahip yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti. Artık sihirbaza gittikçe, rahibe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu dinliyordu. (Bir gün) delikanlıyı sihirbaz, yanına gelince dövdü. Oğlan da durumu rahibe şikayet etti. Rahip ona: “Eğer sihirbazdan (dövecek diye) korkarsan: “Ailem beni oyaladı!” de; ailenden korkacak olursan, “Beni sihirbaz oyaladı” de!” diye tenbihte bulundu. O bu halde (devam eder) iken, insanlara mani olmuş bulunan büyük bir canavara rastladı. (Kendi kendine): “Bugün bileceğim; sihirbaz mı efdal, rahip mi efdal!” diye mırıldandı. Bir taş aldı ve: “Allahım! Eğer rahibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür ve insanlar geçsinler!” deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibe gelip durumu anlattı. Rahib ona: “Evet! Bugün sen benden efdalsin (üstünsün)! Görüyorum ki, yüce bir mertebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana maruz kalınca sakın benden haber verme!” dedi. Oğlan anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca hastalıklardan da kurtarırdı. Onu kralın gözleri kör olan arkadaşı işitti. Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: “Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir” dedi. O da: “Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah’tır. Eğer Allah’a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!” dedi. Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi. Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral: “Gözünü sana kim iade etti?” diye sordu. “Rabbim!” dedi. Kral: “Senin benden başka bir rabbin mi var?” dedi. Adam: “Benim de senin de rabbimiz Allah’tır!” cevabını verdi. Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah’a iman etmesini sağlayan) oğlanın yerini de gösterdi. Oğlan da oraya getirildi. Kral ona: “Ey oğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!” dedi. Oğlan: “Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı veren Allah’tır!” dedi. Kral onu da tevkif ettirip işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da rahibin yerini haber verdi. Bunun üzerine rahip getirildi. Ona: “Dininden dön!” denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan getirildi. Ona da: “Dininden dön!” denildi. O da imtina etti. Kral onu da adamlarından bazılarına teslim etti. “Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden dönmesini talep edin); dönerse ne âla, aksi takdirde dağdan aşağı atın!” dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar. Oğlan: “Allahım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifayet et!” dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Oğlan yürüyerek kralın yanına geldi. Kral: “Arkadaşlarıma ne oldu?” dedi. “Allah, onlara karşı bana kifayet etti” cevabını verdi. Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve: “Bunu bir gemiye götürün. Denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne âla, değilse onu denize atın!” dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü. Oğlan orada: “Allahım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifayet et!” diye dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdara geldi. Kral: “Arkadaşlarıma ne oldu?” diye sordu. Oğlan: “Allah onlara karşı bana kifayet etti” dedi. Sonra krala: “Benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!” dedi. Kral: “O nedir?” diye sordu. Oğlan: “İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştirir ve: “Oğlanın Rabbinin adıyla” dersin. Sonra oku bana atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!” dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Oğlanı bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi. Sonra: “Oğlanın Rabbinin adıyla!” dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu ve Allah’ın rahmetine kavuşup öldü. Halk: “Oğlanın Rabbine iman ettik!” dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti. Sonra krala gelindi ve: “Ne emredersiniz? Vallahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk oğlanın Rabbine iman etti!” denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral: “Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!” diye emir verdi. Yahut hükümdara “Sen at!” diye emir verildi. İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti, çocuğu: “Anneciğim sabret. Zîra sen hak üzeresin!” dedi. [Müslim, Zühd 73, (3005); Tirmizî, Tefsir, Bürûc, (3337).]

Kaynak: Müslim, Zuhd 73, (3005), Tirmizi, Tefsir, Büruc, (3337)