Arapça Eğitimine Dair – Abdussamet Bakkaloğlu Röportajı
Kastettiğim haberlerden ve medyadan ziyade roman, hikaye, vs. gibi şeyler…
Birçok kitabın pdf’lerine internette ulaşabiliyorsunuz. Ben kendi kitaplarımın çoğunu burslarla aldım. Ama artık çok ihtiyaç olmadıkça kitap almıyorum. Çünkü orada göreceğimin çok daha fazlasını sanal ortamda bulabiliyorum. Sadece belli ihtiyaçlarımı gideren çok iyi kitaplar varsa onları satın alıyorum.
Siz fıkıh alanında ihtisas yapmışsınız. Arapçaya kayışınız nasıl oldu? Doktoraya kadar fıkıhla ilgilendikten sonra neden Arapça?
Bir espri vardır, dille ve bilgisayarla fazla uğraşırsanız bunların asli işinizin önüne geçme tehlikesi vardır diye. Bizimki biraz öyle oldu. Bir hocamız vardı, bilgisayarla çok uğraşırdı, uzun bir süre bu alanda çalıştı ama sonra alanına geri döndü. Dil de biraz böyle, severek uğraştım uzunca bir zaman, hobi olarak, Arapçayı nasıl sevdirebilirim diyerek uğraştım, dersler verdim. Bunlardan da iyi netice alınca, bu yolda devam ettim. Bir taraftan fıkıhla bir taraftan da Arapça ile uğraştım. 1995’te Tunus’a fıkıh için gittim ama bir çok Arapça dergi, hikaye, kaset toplayarak döndüm. Fıkıh ve Arapça beraber yürüdü hep benim için. Son dönemde Arapça alanında imkanlar artınca, bu alana doğru kaydık. Arapça bölümünün kuruculuğu için Yalova’dan teklif aldık. Orası da bir projeydi, deneyelim dedik, öyle başladı. Yalova’dan önce Sakarya’da fıkıh bölümündeydim ama Arapça derslerine de giriyordum.
Artık bu sahaya emek veririz diye düşünüyorum. “Arapça, Araplara ve Arapçacılara bırakılamayacak kadar önemlidir” diye diye Arapçacı olduk vesselam. Benden branş tavsiyesi isteyenlere, şu anda önü en açık branş Arapça diyorum. Biz Arapçada fazla derse girmekten muzdaribiz. Dolayısıyla en aktif çalışan, en çok yorulanlar Arapçacılar şu an. Ama bu durum bu alana gösterilen teveccüh ve rağbetin de bir göstergesi. Dışarıda ben fıkıh, hadis dersi vereceğim dediğinizde, buna pek rağbet olmasa da Arapça özel ders verebiliyorsunuz.
Son olarak, Türkçe ile Arapçanın karşılaştırmasını da sormuşlar size daha önceki röportajlarınızda. Hangi metodla öğrenmiş olursak olalım, yabancı bir dilin öğrenildiği şekliyle Türkçeyi bilmediğimize dair bir yorum var. Yani Türkçe her zaman bildiğimiz ve aslında çok da öğrenmeye gerek duymadığımız bir dil. Ve bunun üzerine yabancı bir dil bina edildiğinde bir bocalama oluyor gibi.
Bu sadece bizim için değil herkes için geçerli. Anadil genel olarak farkında olunmadan öğrenildiği için, o süreçle yabancı dilin öğrenilme süreci çok farklı oluyor ister istemez. Dolayısıyla ikisinin öğrenilme şeklini ve sürecini karşılaştırmanın çok isabetli olmayacağı kanaatindeyim. Ama anadili etkin bir şekilde bilip kullanamayanların yabancı dil öğreniminde zorlanacakları da su götürmez bir hakikat.
İkisini karşılaştırmaktan ziyade yabancı bir dil öğrenirken kendi dilinize dönüyorsunuz ister istemez ama onu o şekilde bilmediğinizi farkediyorsunuz.
Evet teorik altyapısını o şekilde hazırlamadığımız zaman anadile dönüp mukayese etmek isteyince boşlukla karşılaşıyoruz. Bu durumda kendi eksikliğimizi anadilimize yansıtıyoruz ve onun yetersiz olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle yabancı bir dil öğrenenler Türkçeyi küçük görmeye başlıyorlar. “Emek sevgi doğurur” derler, doğru. Yabancı dile verdiği kadar anadiline emek vermeyen kişi, yabancı dilin inceliklerini fark ettikçe ona daha fazla hayranlık duymaya başlıyor.
Fakat ben yabancı dillerle uğraştıkça, farkettim ki Türkçe hakikaten çok zevkli, rafine ve pratik bir dil. Diğer dillerin çok dolambaçlı anlattığı şeyleri çok kestirmeden kolayca ifade edebiliyor. Aslında bu elimizde olan bir şey değil, bu seçimi biz yapmadık, Çince de konuşuyor olabilirdik, Afrika’da bir kabile dili de. Ecdadımız bize güzel bir miras bırakmış. Hem tarihi ve kültürel açıdan, hem de dil açısından. O yüzden ben hep söylerim, ecdadın yaptıklarında hata bulabilirsiniz ama dil konusundaki seçimlerine kimse laf söyleyemez. Müthiş hassas ve zevkli davranmışlar. Arapçadan kelime almışlar, Farsçadan kelime almışlar. Bazen hem Arapça hem Farsça hem Türkçe kelimeleri bir araya getirip yeni bir kelime meydana getirmişler “hal-bu-ki” gibi. “Mahrem”i almış “na-mahrem” yapmış, birleştirmiş, başka bir kavram yapmış. Bunun gibi yüzlerce binlerce kelime var. Kelime imalatını son derece zevkli yapmışlar. Bu hassasiyetlerini ben çok takdir ediyorum. Maalesef bugünkü kuşaklar bu edebi zevki alabilecek kıvamdan oldukça uzaklar maalesef.
Bu uzaklığın yeni bir dil öğrenmede zorluk çıkardığı söylenebilir mi?
Tabii ki, insanda dil kalıpları önce anadilde hazırlanıyor. Yabancı dil öğrenilirken de varsa mevcut kalıplar, yoksa yenileri üretilip kullanılıyor. Türkçede pek çok şey genel kurallarla halledilmiş. Bunda kuralcı bir millet oluşumuzun ve tarihte uzun dönemler diğer birçok milleti idare edişimizin rolü var zannedersem. Mesela dilimizde çoğullar kurallı: İsimlere “-ler” ve “-lar” eklerini eklemek suretiyle bu kelimeler çoğul yapılıyor. Arapça öğrenirken bakıyorsunuz bu konuda genelgeçer bir kural yok. Kurallı çoğullar var; “cemi müzekker sâlim” ve “cemi müennes sâlim” adlarıyla. Ama kuralsız çoğullar da var ve hem de oldukça fazla. Üstelik bazı kelimelerin kurallı kuralsız birden fazla çoğulu olabiliyor. Muzari fiil (geniş zaman kipi) İngilizcedeki sınırlı “irregular verbs” (düzensiz fiiller)e mukabil, büyük farklılıklar arz edebiliyor. Mastarların semâî (işitmeye dayalı yani düzensiz) olması da ayrı bir sorun. Bu tip durumlarda Arapça öğrenenler yeni kalıplar ihdas etmek zorunda kalıyorlar.
Diller arasındaki bu farklılıklara ilaveten, eğer kişi anadilinde mevcut olan kalıpların farkında değilse, bunları önce yabancı dilde inşa ediyor, sonra bunları anadiline aktarmaya çalışıyor ki oldukça meşakkatli bir süreç. İnsan genelde bilmediği, görmediği şeyi yok sayma eğiliminde. Anadilinde var olduğunu bilmediği şeyi yok zannediyor ve dilini hakir görüyor. “Halbuki” dilimizde pek çok şey mevcut ama bilen, kullanan az. Mesela daha yüz sene önce kullanılan kelimelerden bile epeyce bir kaybımız var. Arapçadan Türkçeleşmiş Kelimeler Sözlüğü var, Hamza Ermiş hocamızın. Oradaki kelimelerin epeyce bir kısmı ya öl(dürül)müş ya da can çekişiyor. Kelimeler niye ölsün ki. Kültürümüzün en köklü kelimeleri. Yüzlerce yıllık tarihe sahip. Bir insanın eceliyle ölmesi başka, cinayete kurban gitmesi başka. Gerçi o da “ecel”in dışına çıkmış olmuyor belki ama, bu durum câniyi ve işlediği cinayeti masum hale getirmeye yetmiyor.
Bir orman düşünün; balta girmemiş türden. İçinde devasa ağaçlar var, yüzyıllarca önce farklı coğrafyalardan getirilip buraya dikilmişler. Ağaçlar yerlerini sevmişler, büyüyüp serpilmişler, ortamlarına uyum sağlamışlar. Yüzyıllar sonra birileri gelip demişler ki “Bu ağaçlar bu coğrafyanın ağaçları değil!” Ve başlamışlar bu ağaçları kesip yok etmeye. Yerlerine çelimsiz fidanlar dikmeye başlamışlar. İşin garibi, bu işlemi yapanlar “yerli” olma iddiasıyla bu işe soyunmuşlar ama ellerinde yeterince fidan olmadığından mıdır, yoksa başka sebeplerden midir bilinmez, Batı ormanlarından “ne idüğü belirsiz” birçok fideyi getirip dikmişler ormana. Kesip yok edemedikleri ağaçları da görmezden gelmişler, yeni kuşaklara öğretmemişler. Zavallı yeni kuşaklar, o muazzam ağaçların altında serinlemek yerine, bu çelimsiz fidelerin altında serinlemeye çalışmışlar. Galiba dil maceramızın hülâsası böyle.
Bazen modern Arapça-klasik Arapça mukayesesine girmek zorunda kalıyoruz. Mesela Arapçadan bize geçmiş bir kelime bizde bir anlamda, Arapçada başka anlamda kullanılıyor, arada önemli farklar var. Benim tahminime göre, biz o kelimeleri aldığımızda Araplar da o kelimeyi o manada kullanıyordu. Türkler Araplarla bin yıldan fazla zaman önce karşılaştı ve bir etkileşim başladı. Biz bu kelimeyi aldığımızda o kelime o manayı taşıyordu, zamanla onlar nezdinde anlamda kayma olmuş, ama biz aynı şekilde dondurmuşuz. Mesela “laubali” kelimesini almışız. Bu Arapçada fiil ama biz sıfata dönüştürmüşüz. “Lâ-ubâlî” kelimesi “Ben ilgilenmem, önem vermem” demek. İlk başta “ben” için kullanılıyordu muhtemelen, sonra “böyle diyen bir adam, laubali diyen bir şahıs” manasında, “lakayt” bir kişi manasında yerleşmiş kalmış; o da Arapça. Şimdi bunun yerine “sorumsuz” kelimesi kullanılıyor.
Zaten harf inkılabıyla birçok nüans törpülenmiş. İnsanlar Arapça kelime kullanıyor ama farkında değil, Arab’a söylüyorsun, o da anlamıyor. “Lakayt bir adam” dediğinde, bu kelimeyi kullandığında Arap da anlamaz mesela. Çünkü sesler de törpülenmiş çoğunlukla. Kültürel dejenerasyon da çok etkilemiş Arapça ile olan irtibatımızı, aramızdaki mesafeyi açmış. Türkçede bir çok kelimeyi kullandığımız halde, biz bunun Arapça olduğunun farkında değiliz. Bunun gibi neler neler. Ben “yağmur” kelimesinin bile “ğamara-yağmuru” fiilinden geldiğini düşünüyorum. “Ğamara” Arapçada “kapladı” demek, yağmur yağınca sular her yeri kaplıyor ya, herhalde böyle bir bağlantı kurmuşuz.
Dolayısıyla biz Arapça ile uğraşırken, farkında olmasak bile, dilimizin içinde “sütün içinde eriyip ona tat veren şeker” misali eriyerek dilimize güç ve tat katmış tatlı bir dille uğraşıyoruz aslında. Ama onun tadına varabilmek için biraz önyargıları kırmak gerekiyor, biraz da sevmek gerekiyor. Bu iş ders mantığı ile çözülecek iş değil. Sevmek lazım.
Sevgiyi sağlayacak ortam, edebi zevkler, ilgi… Bunların nasıl sağlanabileceğini merak ediyorum…
Bu biraz hocaların şahsi maharetine kalıyor. Kendisini, dersini sevdirebilen hoca bunu da başarıyor büyük oranda. Öğrettiğin şey ne olursa olsun, hoca olarak öğrencinin gözünü korkuttuğun zaman, öğrencini soğuttuğun zaman, öğrettiğin şeyin hiçbir anlamı kalmıyor, öğrenci için hiç bir anlam ifade etmiyor anlattıkların. Seni sevmesi, sana saygı duyması, senin anlattıklarının önemli olduğunu fark etmesi gerekiyor öğrencinin.
Bir de gereksiz tevazudan kaçınmak lazım. “Ben 25-30 senedir bu dille uğraşıyorum ama tam olarak bu dili bildiğimi söyleyemem” şeklindeki bir ifade, öğrencinin bu dilden gözünün korkmasına ve öğrenme şevkinin kırılmasına sebep olur. Bazı hocalar da daha yolun başında Arapçanın Türkçeye ne kadar ters olduğunu açıklamakla başlıyorlar ki bu son derece mahzurlu. Nikah merasiminde talak (boşanma) türlerinden bahsetmek gibi bir şey. Bunun yerine, dilimize geçmiş Arapça kelimelerden bahsedilse, “Aslında biz Arapça konuşuyormuşuz da farkında değilmişiz!” intibaı oluşturulsa daha isabetli. Mesela ben ilk başlarda şöyle iddialı bir cümle söylüyorum öğrencilere: “Ortalama bir Türk, içinde Arapça kelime geçmeyen orta uzunlukta bir cümle kuramaz!” Önce ortak ve benzer noktalardan başlayıp öğrenciyi Arapçaya yaklaştırmak kanaatimce daha isabetli.
Vakit ayırıp düşüncelerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Asıl ben, bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Umarım sözlerimiz Arapçanın sevilip öğrenilmesine katkı sağlar.
Mehmet Erken
Dunyabizim.com