<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi arşivleri - Fasih Arapça</title>
	<atom:link href="https://fasiharapca.com/category/kitap-arsivi/tarih/hz-peygamberin-hayati-mevdudi/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fasiharapca.com/category/kitap-arsivi/tarih/hz-peygamberin-hayati-mevdudi</link>
	<description>arapça sarf nahiv dil bilgisi yasin suresi</description>
	<lastBuildDate>Sun, 28 Jun 2015 14:47:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://fasiharapca.com/wp-content/uploads/2025/04/cropped-favicon-fasih-1-32x32.png</url>
	<title>Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi arşivleri - Fasih Arapça</title>
	<link>https://fasiharapca.com/category/kitap-arsivi/tarih/hz-peygamberin-hayati-mevdudi</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>AKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT</title>
		<link>https://fasiharapca.com/akk-a-davet-icin-hz-peygamber-a-s-e-verilen-talimat/10398</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:58:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10398</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT 24.1. HAKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT 24.1.1. Davetin Başlaması 24.1.2. Hakk&#8217;a Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat&#8217;e Verilen Önem 24.1.3. Hakk&#8217;a Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp 24.1.4. Davet Edenin Makamı ve Mes&#8217;ûliyeti 24.1.5.Tebliğ ve Nasihatin Kolay Yolu 24.1.6. İslâmî Tebliğ Açısından &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/akk-a-davet-icin-hz-peygamber-a-s-e-verilen-talimat/10398">AKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751511" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751512" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1. HAKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751513" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.1. Davetin Başlaması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751514" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.2. Hakk&#8217;a Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat&#8217;e Verilen Önem</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751515" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.3. Hakk&#8217;a Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751516" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.4. Davet Edenin Makamı ve Mes&#8217;ûliyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751517" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.5.Tebliğ ve Nasihatin Kolay Yolu</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751518" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.6. İslâmî Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751519" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.7. Hz. İbni Umm-i Mektûm Vak&#8217;ası</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751520" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.8. Tebliğin Hikmeti</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751521" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.9. Hakka Davet&#8217;in En Uygun Yolu</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751522" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.10. Muhalif Bir Bölgede Allah&#8217;a Davet</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751523" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.11. Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751524" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.12. Hakk&#8217;a Davet Sırasında Sabrın Önemi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751525" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.13. Şeytan&#8217;ın Kışkırtmalarından Kurtulmak</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751526" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.14. Hakka Davet Eden Kişi Herhangi Bir Karşılık Beklemeden Mücadele<br />
Etmelidir</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751527" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
24.1.15. Davet&#8217;in Başlangıcında Ahiret Meselesine Ağırlık Vermek</a></span></p>
<p class="Vcud"> </p>
<p class="BlmBal"><a>Yirmi Dördüncü Bölüm: HAKK&#8217;A DAVET İÇİN<br />
HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT</a></p>
<p class="kiliBalk"><a>24.1. HAKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER<br />
(A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT</a></p>
<p class="Vcud">Üç yıllık gizli tebliğden geçen bölümde bahsettik. Açık ve<br />
alenen tebliğin 10 yıllık Mekke tarihine göz atmadan önce, daha sonra sık sık<br />
kar­şılaşacağımız iki önemli noktaya burada işaret etmemiz sanırız yerinde<br />
olacaktır.</p>
<p class="Vcud">Birincisi, Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e risâlet vazifesini ifâ<br />
edebilmesi için ne gibi talimatlar verilmiştir? Bunların mahiyeti ne idi? Bunlar<br />
kalp­leri ve ruhları nasıl fethetti, beyinleri nasıl etkiledi ve cehâlet ve<br />
dalâlet içinde olan bir milleti tümüyle nasıl değiştirdi? Bu talimatın etkinliği<br />
ve çekiciliği nerden geliyordu.</p>
<p class="Vcud">İkincisi, Hakk&#8217;a ve İslam&#8217;a davetin hakiki mahiyeti ne idi? Bu<br />
davet neden büyük gürültü ve patırtılara yol açtı? Neden bu kadar şiddetli<br />
muha­lefet ve düşmanlık gösterildi. Bu muhalefet kasırgası neden her<br />
zamankin­den daha büyüktü? Bu davette, bütün şiddetine rağmen Cahiliyyenin<br />
mu­halefetini ezecek ve ortadan kaldıracak güç nerden doğmuştu?</p>
<p class="Vcud">Biz bu bölümde birinci noktaya temas edeceğiz. İkinci noktayı<br />
daha sonraki bölümde ayrıntılı olarak ele alacağız.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.1. Davetin<br />
Başlaması</a></p>
<p class="Vcud">Cenâb-ı Allah, Arabistan&#8217;ın merkezi Mekke&#8217;de bir kulunu, Hz.<br />
Mu­hammed (a.s.)&#8217;i peygamberlik vazifesi için seçti ve Hakk&#8217;a davetine kendi<br />
şehrinden ve kabilesinden (Kureyş) başlamasını emretti. Bu işin başlama­sı için<br />
ilk önce en çok gerekli olan talimat verildi; bu talimat üç konuyu kapsıyordu.</p>
<p class="Vcud">İlk önce seçilen peygamberin kendisine verilen muazzam görevi<br />
nasıl yerine getirmesi gerektiği bunun için kendisini nasıl hazırlaması ve ne<br />
gi­bi çalışmalar yapması icab ettiği belirtildi.</p>
<p class="Vcud">İkinci olarak, nihaî hakikat ve eşyaların tabiatı hakkında<br />
İnsanlar ara­sında yaygın olan batıl inanç ve kavramlara darbe indirilmesi<br />
istendi. Zi­ra, bu esas meselelerle ilgili yanlış düşünce, diğer bütün inanç ve<br />
kavram­ları olumsuz yönde etkiliyordu.</p>
<p class="Vcud">Üçüncü olarak, seçilen peygambere ve taraftarlarına doğru ve<br />
makul bir yol izlemeleri emri verildi. Onların, Allah&#8217;ın buyruklarına uygun<br />
ola­rak ahlâk kurallarına uymaları da talep edildi, çünkü ancak bu şekilde maddi<br />
ve manevî saadet ve refaha kavuşabilirlerdi.</p>
<p class="Vcud">Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e vahiy yoluyla gelen bu ilk ilâhî<br />
emirler, kısa, ama az olurdu. Bunların dili çok temiz ve duru, üslûbu tatlı ve<br />
etkile­yici idi. Bu ilâhi kelâm, muhatap milletin dil bilgisi, şiir ve edebiyata<br />
olan merakına uygun olarak biraz renkli ve süslüydü. Kelimeler ok gibi<br />
dinle­yenin kalbine inerdi. Kulaklar ister istemez onlardaki ahenge verilmiş<br />
olurdu. Uyum ve âhenkleri sebebiyle de derhal dillere yerleşiverirdi. Ayrıca,<br />
bunlarda bölgenin özellikleri de vardı. Bu sözlerle evrensel ve ölüm­süz<br />
gerçekler dile getiriliyordu, ama verilen delil ve misaller hep yerliydi ve<br />
herkesin alışık olduğu havayı taşıyordu. Bütün telkin ve nasihat, Arap<br />
milletinin ve Mekkelilerin tarihlerine, örf ve âdetlerine, her gün yaptıkları<br />
müşahedelere ve elde ettikleri intihalara, itikat, iman, ahlâk, toplum ve<br />
kültürlerine dayanarak ve onların kötü tarafları ortaya konulmak ve<br />
eleşti­rilmek suretiyle yapılıyordu. Maksat, Arap&#8217;ların ve Mekkelilerin yapılan<br />
davet ve telkini kolayca anlayıp kabul etmelerini sağlamaktı.</p>
<p class="Vcud">Hakka davetin bu ilk safhası takriben 4-5 sene devam etti, ki<br />
bunun ilk üç senesi gizli tebliğe mahsustu. Bu safhada Hz. Nebi-yi Kerim<br />
(a.s.)&#8217;in tebliğ ve telkininin neticeleri üç şekilde ortaya çıktı.</p>
<p class="Vcud">1) Sayıları aslında çok az olan sâlih kimseler bu daveti kabul<br />
edip Müslüman ümmeti oluşturmaya başladılar.</p>
<p class="Vcud">2) Buna mukabil büyük bir çoğunluk ya bilgisizlik, ya<br />
menfaatçilik, ya da atalarının din ve batıl inançlarına bağlı kalmak<br />
düşüncesiyle bu da­vete muhalefet etmeye başladı.</p>
<p class="Vcud">3) Hak dinin daveti Mekke ve Kureyş&#8217;in sınırlarını aşarak<br />
nispeten daha geniş yerlere ve daha elverişli ortamlara kadar yayıldı.</p>
<p class="Vcud">İşte bu noktada dâvetin ikinci safhası başlıyordu. Bu safhada<br />
İslâmî Hareket ile Cahiliyye arasında kıyasıya bir mücadele başladı ve yaklaşık<br />
8-9 yıl devam etti. Sadece Mekkeliler ve Kureyşliler değil, bütün Arabistan ve<br />
diğer pek çok millet Cahiliyye&#8217;nin gelenek ve göreneklerini aynen korumak ve<br />
sürdürmek amacıyla bu hareketi zorla ortadan kaldırmaya kalkıştılar. Onu<br />
bastırmak ve yok etmek için her türlü silahı kullandılar, her yola başvurdular.<br />
Yalan-yanlış propagandalar yaptılar, iftira ve itham­larda bulundular; şüphe,<br />
itiraz ve tereddütlerini ortaya koydular. Halk ara­sında yeni hareket ve bunun<br />
tarafları hakkında türlü türlü şüphe ve vesve­se uyandırdılar. Bilgisiz ve<br />
güçsüz kimselere gözdağı vererek, onları Rasûlullah (a.s.)’ın tebliğ ve<br />
telkinlerini dinlemekten alıkoymaya çalıştılar. İslâmiyet&#8217;i kabul etmiş olanlara<br />
insanlık dışı zulüm ve eziyetler yaptılar. Onlara karşı ekonomik ve sosyal<br />
boykot uyguladılar ve onları o kadar ra­hatsız ettiler ki, iki defa yurtlarım<br />
terk ederek Habeşistan&#8217;a hicret etmeye mecbur bıraktılar. Nihayet üçüncü defa,<br />
müslümanların çoğu Medine&#8217;ye hicret etmeye mecbur kaldılar. Ne var ki, bu,<br />
günden güne şiddetlenen ve artan muhalefet ve düşmanlığa rağmen İslâmî Hareket<br />
güçlenmeye ve dal budak salmaya devam etti. Baskı ve zulüm arttıkça İslâm da<br />
yayılmaya başladı. Öyle ki, Mekke&#8217;de içlerinden biri veya birkaçının İslâm&#8217;ı<br />
kabul et­mediği tek bir aile veya ev kalmadı. İslâm düşmanlarının kin ve<br />
nefretleri­nin artmasının bir sebebi de, kendi kardeşlerinin, yeğen, oğul, kız,<br />
enişte ve anne-babalarının İslam&#8217;ı kabul edip kendilerine karşı cephe<br />
almalarıy­dı. Onlar, kendi evlâtlarının ve yakın akrabalarının yeni dine girip,<br />
dini inançları yüzünden her şeyi terk etmelerini ve halta kendi ana ve<br />
babalarıy­la olan ilişkilerini koparmalarını çok yadırgıyorlardı. Onlar ciğer<br />
pareleri­nin kendilerine karşı savaş açmalarını bir türlü hazmedemiyorlardı.<br />
Üste­lik, Cahiliyye&#8217;den koparak yeni harekete katılanların önemli bir bölümü,<br />
toplumun üst tabakasına ait en temiz ve en dürüst kişiler olarak biliniyor­lardı<br />
ve bu harekete katıldıktan sonra şahsiyet ve karakterleri daha bir par­lamış ve<br />
cilalanmış oluyordu. Artık güzel huy ve ahlâk bakımından onları kimse geçemezdi.<br />
Bu bakımdan, İslâm&#8217;ın, insanların kişilik ve karakterleri üzerinde meydana<br />
getirdiği bu büyük ve olumlu değişikliği dünyanın fark etmemesi imkânsızdı.</p>
<p class="Vcud">Bu eziyet ve meşakkat dolu uzun devrede Cenâb-ı Allah, durum ve<br />
şartların bir gereği olarak sevgili peygamberine derya gibi geniş anlamlı, dere<br />
gibi akıcı, sel gibi kuvvetli ve hızlı, ateş gibi yakıcı ve etkileyici coş­kun<br />
bir kelâm indirdi. Bu kelâm tesir, manâ ve hitabetin en güzel örnekle­rini<br />
ihtiva ediyordu. Bu ilâhi sözlerde iman sahiplerine ilk görev ve so­rumlulukları<br />
hatırlatıldı, aralarında cemiyet şuuru yaratıldı, onlara takvâ, ahlâk ve fazilet<br />
dersleri verildi. Bu hitabelerle ilk müslümanlara tebliğ ve telkinin önemli<br />
noktalan anlatıldı, onların muvaffak olacağı belirtilerek kendilerine cennet<br />
vaad edildi. Onlar sabretmeye, kararlı hareket etmeye ve azimle Allah yolunda<br />
mücadele ve cihâd etmeye çağırıldılar. Kalple­rinde öylesine eşsiz fedâkârlık ve<br />
feragat hisleri uyandırıldı ki, onlar, ne kadar büyük olursa olsun her<br />
muhalefete karşı koymaya ve kendilerini fedâ etme pahasına Allah&#8217;ın bayrağını<br />
yükseklerde tutmaya hazır oldular. Buna mukabil, muhaliflerin ve düşmanların,<br />
çok iyi bildikleri ve tanıdık­ları milletlerin uğradıkları kötü sondan ibret<br />
almaları istendi. Doğru yol­dan saparak cehalete ve delâlete gömülen kavimlerin<br />
tarihteki kötü akıbe­tine dikkatleri çevrilerek doğru yola dönmeleri istendi.<br />
Gaflet uykusunda bulunanların uyanmaları ve geçmişin destanını hatırlatan harabe<br />
ve tarihi kalıntıları görerek kötülüklerinden vazgeçmeleri talep edildi. Tevhid<br />
ve Ahiret ile ilgili deliller, kâfir ve müşriklerin her gün yerde ve gökte<br />
gör­dükleri ve yaşantılarında her an hissettikleri ve anladıkları açık seçik<br />
alâmet ve işaretler vasıtasıyla kendilerine gösterildi. Şirk ve putperestlik ile<br />
âhiretin inkârı ve ecdadın örf ve âdetlerini körü körüne taklit etmenin ziyan ve<br />
zararları beyinleri etkileyen ve kalplere inen ifadelerle anlatıldı. Ayrıca,<br />
müşriklerin bütün şüphe ve itirazları tek tek çürütüldü, tereddüt ve kuşkulan<br />
defedildi. Bizzat kendilerinin esir olduğu ve başkalarını mah­kûm etmeye<br />
çalıştıkları karmaşık fikirlere ve bulanık düşüncelere son ve­rildi. Bilgisizlik<br />
ve cehâlet öylesine köşeye sıkıştırıldı ki, ilim ve mantığın hâkim olduğu<br />
ortamda nefes alabilmesi bile zorlaştı. Buna ilâveten müşrik ve dinsizler<br />
Allah&#8217;ın gazabı, Kıyamet&#8217;in dehşeti ve Cehennem&#8217;in azabıyla korkutuldular. Bozuk<br />
ahlâkları, sapık düşünce ve hayat tarzları, cahilane anane ve törelere, Hakk&#8217;a<br />
ve mü&#8217;minlere karşı takındıkları kin, nefret ve düşmanlıkları yüzünden<br />
lanetlendiler ve her devirde Allah&#8217;ın va&#8217;zettiği sâlih medeniyet ve kültürlerin<br />
gelişip büyümesine sebep olan ahlâk ve medeniyetin altın ilkeleri kendilerine<br />
öğretildi.</p>
<p class="Vcud">Bu safha kendi içinde muhtelif basamak ve dönemeçlerden<br />
müteşek­kildi. Her basamak ve her dönemeçte ilâhi davet giderek genişledi ve<br />
bu­na karşı muhalefet ve mukavemet de arttı. Çeşitli aşamalarda çeşitli grup ve<br />
toplumlarla karşılaşıldı. Bu münasebetle, Cenâb-ı Hak&#8217;tan gelen mesaj ve<br />
talimatta genişleme ve çeşitlenme oldu.</p>
<p class="Vcud">İslâmî davet gibi büyük bir vazifenin yerine getirilmesi<br />
konusunda Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)&#8217;e verilen etraflıca talimat ve telkini<br />
cid­di olarak inceleyen bir kişi, Mekke dönemi gibi zor ve çetin bir dönem­de,<br />
hangi büyük ahlâkî gücün İslâm tebliğinin yolunu kolaylaştırdığını ve hangi<br />
etkileyici öğretinin bu tebliğden etkilenerek müslüman olanla­rı, her kuvvete<br />
karşı koymaya ve her eziyete dayanmaya hazır hale getirdiğini kolayca<br />
anlayabilir. Biz bu talimat ve telkini tek tek aşağıda ince­leyeceğiz.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.2. Hakk&#8217;a<br />
Davet Hususunda Hikmet ve Nasihat&#8217;e Verilen Önem</a></p>
<p class="Vcud">Burada Hakk&#8217;a davet konusunda iki şeye dikkat edilmesi<br />
istenmiştir. Birincisi hikmet, ikincisi ise nasihat.</p>
<p class="Vcud">Hikmet; tebliğ ve telkin sırasında budalaca ve şuursuzca<br />
davranma­mak, aksine muhatabın zihniyetine, meyline, kabiliyetine, istidadına ve<br />
içinde bulunduğu şartlara göre akıllıca ve ölçülü konuşmak, vaaz ve nasi­hatte<br />
bulunmak demektir. Herkes aynı muameleye tabi tutulmamalıdır. Her bölge, her<br />
grup ve her kişinin mizacına ve tabiatına uygun olarak ha­reket edilmelidir. Söz<br />
konusu olan milletin ve halkın başlıca hastalığının ne olduğu araştırılmalı ve<br />
ona göre ilaç ve tedaviye başvurulmalıdır. Has­talığı kökünden giderici çareler<br />
aranmalıdır.</p>
<p class="Vcud">&#8220;İyi nasihat&#8221; iki mana taşımaktadır. Birincisi, dinleyici<br />
yalnızca delil­lerle tatmin edilmeye çalışılmamalı, ayrıca duygularına da cevap<br />
vermeye dikkat edilmelidir. Kötülükler ile saplantılar sadece akıl ve mantık<br />
yoluyla reddedilmemeli, insan tabiatında bu gibi duygu ve davranışlara karşı<br />
bulu­nan nefret ve tiksinti de iyice kamçılanmalı ve bunların kötü sonuçları<br />
hakkında ikazda bulunulmalıdır. Hidâyet ve sâlih amelin iyi tarafları sade­ce<br />
akıl ve mantık açısından anlatılmamalı, bunlara ilgi ve rağbet de<br />
uyandırılmalıdır. &#8220;İyi nasihatin ikinci manası; samimiyet, iyilik ve<br />
hayırsever­liktir. Nasihat ciddi ve samimi bir şekilde yapılmalıdır. Nasihat<br />
edilen şa­hıs, kendisine hakaret edildiği ve kendisinin küçük görüldüğü hissine<br />
ka­pılmamalıdır. Nasihat eden yüksekten ve büyüklük kompleksiyle telkinde<br />
bulunmamalıdır. Onu dinleyen kişiler, onun kendilerini ıslâh etmeyi can­dan<br />
istediğini bilmeli ve gerçekten kendi iyiliklerini düşündüğü izlenimini<br />
almalıdırlar.</p>
<p class="Vcud">Konuşma, münakaşa ve fikir alış verişi münazara ve kavga<br />
şeklinde olmamalıdır. Hele bu konuşmalar akıl cambazlığı ve zihin güreşi<br />
şeklinde hiç olmamalıdır. Saçma sapan itirazlara, gereksiz ve yersiz iftira ve<br />
itham­lara, istihfaf, alay, hiciv, demagoji ve taşlamalara yer verilmemelidir.<br />
Amaç, karşı tarafı bağırıp çağırarak susturmak ve gürültü patırtı yapmak<br />
olmamalıdır. Nasihat eden, aksine tatlı dilli ve iyi huylu olmalıdır. Son derece<br />
sabırlı, kibar ve nâzik olmalıdır, ileri sürdüğü deliller makul ve ak­la,<br />
mantığa uygun olmalıdır; ayrıca kalbe de işlemelidir. Nasihat ederken muhatabın<br />
inatlaşmasına izin verilmemelidir. Bahis mevzuu olan konu ona sade ve temiz bir<br />
şekilde anlatılmalıdır ve her türlü nasihat, telkin ve ikazlara rağmen fikrinden<br />
ve inancından vazgeçmiyorsa öyle bırakılmalı­dır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.3. Hakk&#8217;a<br />
Davet İçin Ciddi ve Yumuşak Üslûp</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Mümin kullanma de ki: &#8216;Müşriklere iyilikle ve yumuşak söz<br />
söyle­sinler&#8217;. Çünkü şeytan aralarına fesad sokar. Zira, Şeytan insana apaçık<br />
bir düşmandır. Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size rahmet eder ve<br />
di­lerse de sizi azaplandırır. Biz seni onların üstüne vekil göndermedik.&#8221; (İsra;<br />
53-54)</p>
<p class="Vcud">Yani, iman ve inanç sahipleri, kâfirler, müşrikler ve din<br />
düşmanlarıy­la konuşur veya tartışırlarken sert dil kullanmasınlar ve mübalağalı<br />
şekil­de sözler söylemesinler. Muhalifler ne kadar nahoş ve sevimsiz söz<br />
söy­lerlerse söylesinler, müslümanlar tavırlarını sertleştirmesinler, hak ve<br />
ha­kikatten başka bir şey söylemesinler. Ayrıca kızgınlık içinde ileri geri<br />
ko­nuşmasınlar; yani kötülüğe kötülükle cevap vermesinler. Serinkanlılığı ve<br />
sağduyuyu ellerinden bırakmasınlar. Her zaman doğru ve ölçülü konuş­sunlar ve<br />
ağızlarından çıkan her söz seviyeli ve vakarlı olsun. Yüce davet­lerine<br />
yakışmayan bir söz söylemesinler.</p>
<p class="Vcud">Müslümanlar, muhaliflerinin ve düşmanlarının kışkırtıcı ve<br />
kızdırıcı sözlerine cevap verirlerken, kendilerinin öfkelendiklerini ve<br />
karşılarında­kileri dövme hırsına kapıldıklarını hissettikleri an, bu işi<br />
Şeytan&#8217;ın yaptığı­nı ve Din&#8217;e davet işine halel getirmek istediğini<br />
anlamalıdırlar. Şeytan&#8217;ın maksadı, müslümanların da, muhaliflerinin yaptığı gibi<br />
doğru yoldan sa­pıp fesada girmelerini temin etmektir.</p>
<p class="Vcud">İman sahipleri hiçbir zaman gururlanmamak ve kendilerini büyük<br />
görmemelidirler. Hiçbir zaman sadece kendilerinin Cennet&#8217;e gidecekleri­ne,<br />
diğerlerinin ise Cehennem&#8217;e gideceklerine hüküm vermemelidirler ve bunu bir<br />
emrivaki olarak kabul etmemelidirler. Çünkü bu hususta tek ka­rar mercii Cenâb-ı<br />
Allah&#8217;tır. Bir peygamberin işi sadece insanları hakka ve doğruya davet etmektir.<br />
Ona insanların kaderleri hakkında ahkâm kesme hakkı ve yetkisi verilmemiştir.<br />
Kimsenin kaderi ve akıbeti onun elinde de­ğildir. Netice itibariyle, bir<br />
peygamber birine rahmet birine de azap dile­yemez.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.4. Davet<br />
Edenin Makamı ve Mes&#8217;ûliyeti</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Size Rabbiniz tarafından delil ve hüccetler geldi. Onları görüp<br />
iman eden kendi lehinedir. Kör olup görmeyen de kendi aleyhinedir. Ben sizin<br />
üzerinize bekçi değilim.&#8221; (En&#8217;am; 104)</p>
<p class="Vcud">Dikkat ederseniz, burada Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
ağ­zıyla &#8220;ben sizin üzerinize bekçi değilim&#8221; diyor. Yani, bir peygamberin<br />
va­zifesi ancak Allah&#8217;ın nurunu ulaştırmaktır. Bundan sonra vazife ve mes&#8217;ûliyet<br />
kullara aittir. Onlar ilahî daveti ister kabul ederler isterlerse de<br />
reddederler. Gözlerini açıp, gerçeği görebilecekleri gibi açmayarak, ger­çeğe<br />
ulaşamayabilirler de. Bir peygamberin görevi, gözlerini açmamakta ısrar<br />
edenlerin gözlerini zorla açmak veya görmek istemediklerini zorla göstermek<br />
değildir.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan Rabbin&#8217;den sana vahiy<br />
olu­nana tabi ol. Müşriklerden yüz çevir. Eğer Allah dilemiş olsaydı, onlar<br />
Allah&#8217;a şirk koşmazlardı. Ve biz seni onlar üzerine bir gözcü yapmadık. Sen<br />
onların üzerlerine vekil de değilsin.&#8221; (En&#8217;am; 106-107)</p>
<p class="Vcud">Yani, bir peygamber dünyaya, &#8220;Hakk&#8217;a davet eden ve insanlara<br />
dini yayan bir kişi&#8221; olarak gönderiliyor; bir bekçi veya denetçi olarak değil.<br />
Bir peygamber insanların peşine düşerek onları adım adım izlemelidir. Onun işi,<br />
yalnızca insanlara ilahî ışığı ulaştırmak ve Hak din hakkında söylemediğini ve<br />
yapmadığım bırakmamaktır. Fakat bundan sonra bir kişi bu hak sözleri<br />
dinlemiyorsa, varsın dinlemesin. Bir peygamber, bütün in­sanları illâ &#8220;Hakk&#8217;a<br />
tapan&#8221; yapmakla görevli değildir. İslâm&#8217;a ve Hakk&#8217;a davet ettiği kişilerden<br />
bazılarının câhil ve dinsiz kalmaları onun kabahati değildir ve bu sebepten<br />
dolayı âhirette kendisine herhangi bir soru sorul­mayacak ve hesap vermek<br />
durumunda olmayacaktır. O halde, bir pey­gamber, kör olanları nasıl göz sahibi<br />
yapacağını düşünerek kendi hayatını zehir etmemelidir. Eğer Cenab-ı Allah&#8217;ın<br />
maksadı ve gayesi dünyada tek bir kâfir ve müşrik bırakmamak olsaydı, bunun için<br />
bir peygamberin hizmetine muhtaç olmayacaktı. Çünkü, O&#8217;nun en ufak bir işareti<br />
bütün in­sanları &#8220;Hakk&#8217;a tapanlar&#8221; yapmaya yeter de artardı bile. Ne var ki,<br />
Al­lah&#8217;ın temel hedefi bu değildi. Allah bu hususta insanlara belli bir<br />
özgür­lük ve seçim hakkı tanımak istiyordu ve öyle de yaptı. Amacı, insanların<br />
kendi akıl, zekâ ve sezilerini kullanmak suretiyle Hak ile Batıl arasında seçim<br />
yapmalarını sağlamaktı. İyi ile kötü arasında bir tercih yapmalarını mümkün<br />
kılmaktı. Onun için, bir peygamberin yapması gereken şey, ken­disine gösterilen<br />
aydınlık yolda yürümesi ve başkalarının da yürümeleri için çaba harcamasıdır. Bu<br />
konuda harcadığı çaba ve yaptığı davet mey­vesini veriyorsa ne âlâ O, bu davete<br />
evet diyenleri bağrına basmalı ve on­lar dünyanın gözünde ne kadar hakir olursa<br />
olsunlar, kendilerini yalnız bı­rakmamalıdır. Fakat bu daveti kabul etmeyenler<br />
için fazla üzülmeye ve ta­salanmaya da gerek yoktur. Doğru yoldan sapmış olan ve<br />
işledikleri günâhlar konusunda inatçılık yapan bu kişiler kendi hallerine<br />
bırakılmalı­dırlar.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.5.Tebliğ ve<br />
Nasihatin Kolay Yolu</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Biz sana onda kolaylığı müyesser ederiz. O halde, faydası olsa<br />
da olmasa da öğüt ve nasihat ver.&#8221; (A&#8217;lâ; 8-9)</p>
<p class="Vcud">Yani, &#8220;ey Nebî, dini yaymak konusunda Biz seni zora koşmak<br />
istemi­yoruz. Sen sağırların duymalarını veya körlerin görmelerini<br />
sağlayamaz­sın. Biz bu konuda senin işini kolaylaştırmaya çalışıyoruz. Senin<br />
başlıca vazifen nasihat ve telkinde bulunmaktır. Sen ancak nasihatini dinleyecek<br />
kişilere hitap et. Bu nasihatten kimin faydalanıp faydalanmayacağı konu­suna<br />
gelince, bunu ancak açık tebliğ ve nasihatini yaptıktan sonra anlaya­bilirsin.<br />
Bu itibarla açık tebliğe devam etmelisin. Bu tebliğ sayesinde bazı kimseler<br />
doğru yolu bulabilirler. İşte bu kişiler senin tebliğ, nasihat ve tel­kinine<br />
muhtaçtırlar ve sen onların talim ve terbiyesine bilhassa ehemmi­yet vermelisin.<br />
Fakat, tecrübe ile senin nasihatinden yararlanmayacakları belli olan sapık<br />
kimselerle uğraşarak zamanını kaybetme.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.6. İslâmî<br />
Tebliğ Açısından Önem Taşıyan Kişiler</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Allah&#8217;ın rızasını murad ederek akşam ve sabah Rabblerine ibadet<br />
ve dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana ve senin he­sabından<br />
onlara bir şey yoktur. Onları kovarsan zâlimlerden olursun.&#8221; (En&#8217;am; 52)</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;a tebliğ ve hidâyetin ilk yıllarında iman<br />
edenlerden bazıları fakir ve emekçiydiler. Kureyş kabilesinin önde gelen<br />
reislerinin, zengin ve soylu kişilerinin Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e yönelttikleri<br />
sözlü sal­dırıların bir sebebi de, O&#8217;nun etrafında çok sayıda fakir, mazlum,<br />
köle ve hizmetçilerin toplanmış olmasıydı. Bu sözde soylu kişiler, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in, kendisine Hz. Bilâl, Ammâr, Suheyb ve Habbâb (ra) gibi alt tabakaya<br />
mensup insanlardan &#8220;taraftar&#8221; ve &#8220;arkadaş&#8221; bulmasını alaya alıyorlar ve iğneli<br />
sözler söylüyorlardı. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ancak bu zaval­lı ve perişan kişileri<br />
&#8220;kurtarabildiğini&#8221; söyleyerek onların fakirliklerini alaya alıyorlardı. Bu<br />
küstah kabile reisleri ve varlıklı kişiler, fakir ve maz­lum kişilerin sadece<br />
maddi durumlarını eleştirmekle kalmıyorlar, geçmiş­te işledikleri bir hata veya<br />
günahı da zevkle insanlara anlatmaya ve duyur­maya çalışıyorlardı. &#8220;Düne kadar<br />
marifetleri falan falan olan bir şahıs na­sıl kurtulmuş olabilir?&#8221; diye<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı soru yağmuruna tutuyorlar­dı. Nitekim, En&#8217;am sûresinin 53.<br />
âyetinde bu kötü niyetli insanların şu sözleri naklolunmuştur: &#8220;Allah aramızdan<br />
bunlara, bunların üzerine mi lütfunu reva gördü?&#8221; Yukarıdaki âyette işte bu nevi<br />
itirazlara cevap veril­miştir. Burada denilmek isteniyor ki; &#8220;ey Peygamber,<br />
Hakk&#8217;ı aramak üze­re sana gelenleri, sakın Kureyş&#8217;in zengin, soylu ve büyük<br />
kişileri sevmiyor diye kendinden uzaklaştırma. Onlar sana ciddiyetle,<br />
samimiyetle ve Allah sevgisiyle yanarak gelmişlerdir. Bu zavallı ve mazlum<br />
insanlardan yüzü­nü çevirme, aksine onları koru. Eğer geçmişte onlar bir hata<br />
işlemişse de onları affetmelisin ve hatalarını görmezlikten gelmelisin. Zira,<br />
bunun ka­bahati sana ait değildir. Rahmân ve Rahîm olan ancak Allah&#8217;tır.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.7. Hz. İbni<br />
Umm-i Mektûm Vak&#8217;ası</a></p>
<p class="Vcud">Bir defasında, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanında Mekke&#8217;nin bazı<br />
mümtaz kabile reisleri oturmuş, O&#8217;nun İslâm&#8217;la ilgili tebliğ ve nasihatlerini<br />
dinliyorlardı.<a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a>Tam<br />
o sırada, İbni Umm-i Mektûm isimli gözleri görmeyen bir kişi Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
huzuruna geldi ve İslâm ile ilgili malûmat al­mak istedi. Rasûlullah (a.s.) bu<br />
zâtın böyle bir anda gelmesini ve sözünü kesmesini beğenmedi ve kendisine biraz<br />
soğuk davrandı. Bunun üzerine Abese sûresi indi.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Yüzünü buruşturup çevirdi. Kendisine o âmâ geldi diye.&#8221; (Ayet;<br />
1-2)</p>
<p class="Vcud">Sûrenin girişine bakılırsa, Rasûlullah (a.s.)’ın, Kureyş ve<br />
Mekke&#8217;nin ileri gelen kabile reisleriyle ilgilenmesi ve gözleri görmeyen kişiye<br />
iyi davranmaması üzerine Cenâb-ı Allah kendisini azarlamış gibi gözüküyor. Ama<br />
biraz dikkat edildiğinde Allah&#8217;ın gazabının, kibir, inat ve delaletleri yüzünden<br />
Rasûlullah (a.s.)’ın davetini reddeden ve hem kendisini hem de yanındaki fakir<br />
ve mazlum iman sahibi insanları alaya alan kabile reisleri­ne yönelik olduğu<br />
anlaşılacaktır. Ayrıca Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın tebliğ hakkın­da izlediği<br />
politikanın da düzeltilmesi istenmiştir. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Kureyş&#8217;li<br />
kabile reisleriyle ziyadesiyle ilgilenmesi ve bir âmâya fazla yüz vermemesi,<br />
kendisinin büyük ve zengin kişilere değer verip zavallı bir âmâyı hakîr<br />
görmesinden ileri gelmiyordu. Bu hususta Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın hâşâ kötü<br />
davrandığı ve Cenâb-ı Allah&#8217;ın bu yüzden kendisini tenbih ettiği de söylenemez.<br />
Meselenin asıl mahiyeti şuydu. Her kim bir dava ile orta­ya çıkarsa, işini<br />
kolaylaştırmak amacıyla bir milletin veya toplumun önde gelen kişilerini kendi<br />
tarafına çekmek ister. Böyle bir kişi, çok sayıda fa­kir, zayıf, mazlum, çaresiz<br />
ve yetkisiz insanları etrafında toplarsa da pek başarılı olduğunu söyleyemez.<br />
Zira, zilletin nüfuzlu, kuvvetli ve kudretli kişilerinin o davayı<br />
benimsememeleri halinde gelişmesine ve yayılmasına fazla imkân bulunmaz. Bundan<br />
dolayıdır ki, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;de teb­liğ ve telkinin ilk safhasında bu eski<br />
ve denenmiş metoda başvurdu. Amaç, Hak dini güçlü ve yetkili kişilere kabul<br />
ettirip kitlelere yayılmasına zemin hazırlamaktı; yoksa soylu, büyük ve zengin<br />
kişilere yaranmak de­ğil. Fakat bu noktada Cenâb-ı Allah kendisine yol gösterdi<br />
ve tebliğin me­todunun bu olmaması gerektiğini belirtti. Cenâb-ı Allah İslâmî<br />
davet açı­sından herkesin aynı önem ve değeri taşıdığını bildirdi. Hakk&#8217;ı arayan<br />
bir kişi ne kadar zayıf, yetkisiz, çaresiz ve fakir olursa olsun İslâm&#8217;ın<br />
gözünde çok büyük ve değerlidir. Hak&#8217;tan kaçan bir şahıs, cemiyette ne kadar<br />
bü­yük mevki ve nüfuza sahip olursa olsun, önemsiz ve değersizdir. Bu se­beple,<br />
Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e denildi ki, &#8220;İslam&#8217;ın yüce ilkelerini her­kese<br />
duyurabilirsiniz, ama davetinizi evvelâ Hakk&#8217;ı kabul etmeye hazır olan ve Hakk&#8217;ı<br />
bilmek ve öğrenmek isteyenlere vermelisiniz. Halen bulun­duğunuz yüce mevkiden,<br />
kendilerini beğenmiş ve kendilerinin size değil sizin kendilerine muhtaç<br />
bulunduğunuzu sanan kibirli insanlara davetinizi ulaştırmanız yakışık alan bir<br />
şey değildir. Bu mağrur ve sapık kişileri ken­di hallerine bırakınız.&#8221;</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti. Yahut, öğüt alacaktı da, o<br />
öğüt kendisine fayda verecekti. Ama imandan istiğna eden kimseye gelince, Sen,<br />
onun iman etmesi arzusu ile tavsiyede bulunuyorsun. Onun iman etmemesinden sana<br />
ne? Fakat, sana koşarak gelen, Allah&#8217;tan korkmuş iken, Sen kendisini bırakıp<br />
oyalanırsın. (Habibim) hayır böyle yapma. Çünkü Kur&#8217;an bir öğüttür. Dileyen<br />
ondan öğüt alır.&#8221; (Abese; 3-13)</p>
<p class="Vcud">İşte Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın, tebliği sırasında unuttuğu nokta<br />
buydu. Cenâb-ı Allah önce İbni Umm-i Mektûm vak&#8217;asında Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
tutumunun yanlışlığına dikkati çekti ve bir dava ile ortaya çıkanın gözün­de<br />
asıl önemli olan şeyin ne olduğunu anlattı. Bir yanda, ayağına kadar gelen<br />
zavallı ve perişan bir insan vardı, -ki dış görünüşü bile Hakk&#8217;ı ara­yan bir<br />
kişi olduğunu gösteriyordu- ve bu kişi Batıl&#8217;ın etkisi altında kalıp Hak&#8217;tan<br />
uzaklaşabileceğinden ve böylece Allah&#8217;ın azabına müstahak ola­cağından korkuyor,<br />
bu korku sebebiyle de uzun yollar katederek doğruyu ve gerçeği bulmak için Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;e geliyordu. Bunun tam aksi­ne, öbür yanda bir başka kişi vardı<br />
ki, Hak ile hiçbir ilgisi yoktu. O ne Hak&#8217;kı arıyor, ne de Batıl&#8217;dan uzaklaşmak<br />
istiyordu. Ona doğruluk ve ger­çeklikten söz edilince de omzunu silkip bir yana<br />
gidiyordu. Hak dinini yayarken, bu iki kişiden hangisinin daha faydalı olacağı<br />
düşünülmemeli­dir, önemli olan şey bunlardan hangisinin ıslâh olabileceği veya<br />
ıslâh ol­ma arzusunda olduğu ve hangisinin ıslâh olmak istemediğidir. Bu hususta<br />
ölçü, bir kişinin Hak daveti kabul etmeye hevesli ve istekli olup olmama­sıdır.<br />
Hak davasına yanaşmak isteyen bir kişi ister kör, ister topal, sakat, felçli<br />
veya fakir olsun ve isterse de görünüşte dinin yayılması konusunda herhangi bir<br />
katkıda bulunması mümkün görülmesin, İslâm davası açısın­dan asıl ehemmiyete<br />
layık kişi odur. Bir peygamber ve dini yaymak iste­yen bir kişi işte bu ve buna<br />
benzer kimselere dikkat etmelidir. Zira, bu da­vetin asıl maksadı Allah&#8217;ın<br />
kullarını ıslâh etmektir. İkinci tip insana gelin­ce; kendisi toplumda ne kadar<br />
büyük bir mevkiye, nüfuza sahip olursa ol­sun, peşinden fazla koşmaya gerek<br />
yoktur, çünkü onun dış görünüşü ve tavrı, ıslâh olmak istemediğini alenen ortaya<br />
koymaktadır. Bu tip insan­larla uğraşmak zaman kaybetmekten başka bir şey<br />
değildir. Şurası unutul­mamalıdır ki, bu tip İnsanlar kendilerine çeki düzen<br />
vermek istemiyorlar­sa vermesinler, bunlar kendi kendilerine zarar veriyorlar.<br />
Hakk&#8217;a davet eden kişi onların sorumluluğunu taşımaz.</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki kıssada sözü edilen âmâ kişi, ünlü sahabe, Hz. İbn<br />
Umm-i Mektûm (r.a.) dur. Hâfız İbn Abdil-Berr&#8217;in, &#8220;El-İstiâb&#8221;da ve Hâfız İbni<br />
Hâcer&#8217;in, &#8220;El-İsâbe&#8221;de yazdıklarına göre, Hz. İbni Umm-i Mektûm, Ümm-ul Mü&#8217;minin<br />
Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin teyze oğluydu. Annesi Ümm-ü Mektûm ve Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin<br />
babası Huveylid birbirinin kardeşiydiler. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın İbni Umm-i Mektûm<br />
ile olan akrabalığının ortaya çı­masından sonra, kendisinin ona, fakir ve<br />
zavallı bir insan olduğu gerekçe­siyle yüz vermediği ve hep büyük ve soylu<br />
insanlarla meşgul olduğu tah­mininin yanlış olduğu anlaşılıyor. Görüldüğü gibi,<br />
esasında Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.) Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in yakın akrabasıydı,<br />
iyi bir soydan geliyordu ve fakir de değildi. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in kendisiyle<br />
fazla ilgilenmediği intibaı, Hz. İbni Umm-i Mektum&#8217;un âmâ olmasından alınmış<br />
olabilir. Bunun izahatı, yukarıda naklettiğimiz âyette de vardır. Yani, Hz.<br />
Peygamber (a.s.), etrafında bulunan mümtaz ve soylu kişilerden birisinin bile<br />
İslam dinini kabul etmesi halinde davasının bir hayli güçle­neceğini umuyordu.<br />
Buna karşılık Hz. İbni Umm-i Mektûm (r.a.)&#8217;un, kör bir kişi olduğu için<br />
İslâmiyet&#8217;e veya müslümanlara fazla yararı olmayaca­ğını sanmıştı. Hz. Muhammed<br />
(a.s.) işte bu düşünce ile, O&#8217;nun toplantıya gelip konuşmasını yarıda<br />
kesmesinden hoşlanmamıştı. Yukarıdaki âyet­lerde Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in böyle<br />
düşünmesine mahal ve ihtiyaç olmadı­ğı vurgulanmıştır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.8. Tebliğin<br />
Hikmeti</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Ehl-i kitap ile yalnız en güzel bir şekilde mücadele edin.&#8221;<br />
(Ankebût; 46)</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki âyette &#8220;mücadele&#8221; kelimesi &#8220;münazara&#8221;ya eşittir.<br />
Yani, kitap sahipleri ile münazara ve münakaşa belli medeni kurallar içinde<br />
yapılmalıdır. Tutarlı ve inandırıcı deliller sunulmalıdır. Yumuşak ve nâ­zik bir<br />
dil ve üslûp kullanılmalıdır. Bu konu tartışılırken anlayışlı ve ölçü­lü<br />
davranılmalıdır. Böylece, tartıştığınız kişi ıslâh edilebilir, doğru yola<br />
getirilebilir. Dini yayan kişi, muhatabının kalbine girme yollarını arama­lıdır.<br />
Muhatabının kalbine Hak ve Hakikati sokmaya ve onu ıslâh etme­ye çalışmalıdır.<br />
Bu mübelliğ (tebliğ eden) kendini güreşçi olarak düşün­memelidir. Amacı<br />
karşısındakini derhal alt etmek olmamalıdır. Aksine sözleri ve davranışı bir<br />
doktor ve hekiminki gibi olmalıdır. Öyle bir dok­tor ki, hastanın hastalığını<br />
tedavi ederken, hastayı, fazla eziyet vermeden iyileştirebilsin. Dikkat<br />
edilirse, bu tutumun, özellikle Ehl-i Kitap ile karşı­laşılırken izlenmesi<br />
istenmiştir. Ama bunun sadece ehl-i kitaba mahsus ol­duğu sanılmamalıdır. Bu,<br />
tebliğ ve telkin sırasında, münakaşa ve münaza­ralarda her zaman unutulmaması<br />
gereken genel bir kuraldır. Şu âyetlere bakın.</p>
<p class="Vcud">&#8220;(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel sözle dâvet et.<br />
Onlarla mücadeleni en güzel metod hangisi &#8216;ise onunla yap.&#8221; (Nahl; 125)</p>
<p class="Vcud">&#8220;iyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile<br />
önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi<br />
olur.&#8221; (Fussilet; 34)</p>
<p class="Vcud">&#8220;Fenalığı en güzel (hasled)le defet. Onların neler vasf etmekte<br />
olduk­larını çok iyi biliyoruz.&#8221; (Mü&#8217;minun; 96)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.9. Hakka<br />
Davet&#8217;in En Uygun Yolu</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Onlara karşı affı (kolaylığı) tut. Ve ma&#8217;ruf ile emret.<br />
Cahillerden yüz çevir. Eğer Şeytan tarafından sana bir vesvese olursa, Allah&#8217;a<br />
sığın. Çünkü O, hakkiyle işitici ve bilicidir, ittika edenlere Şeytan tarafından<br />
bir arıza iliştiği zaman Allah&#8217;ı düşünürler. Çünkü onlar, basiret sahiple­ridir.<br />
Kâfirleri, kardeşleri olan şeytanlar küfr ve sapıklığa çekerler. Son­ra da<br />
yakalarını bırakmazlar.&#8221; (A&#8217;raf; 199-202)</p>
<p class="Vcud">Bu âyetlerde Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e davet ve tebliğin, hidâyet<br />
ve ıslâhın hikmetlerinin belli başlı kuralları anlatılmıştır. Dikkat edildiği<br />
tak­dirde, bu kurallar sadece Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e değil, aksine Hak davası<br />
için mücadele eden herkese anlatılmıştır. Cenâb-ı Allah, bu âyetlerle Hz.<br />
Peygamber (a.s.) vasıtasıyla, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kurduğu ve yaydığı dini daha<br />
geniş kitlelere yaymak ve dünyaya doğru yolu göstermek isteyen bü­tün insanlara<br />
dava ve davetin hikmetini anlatmıştır. Bunları tek tek sırala­yabiliriz.</p>
<p class="Vcud">1) Hakk&#8217;a davet eden kişinin en büyük vasfı, yumuşak kalpli,<br />
tatlı dil­li, sağduyulu ve sabırlı olmasıdır. Kendi taraftarlarına ve<br />
arkadaşlarına karşı şefkatli, halk için bağışlayıcı ve muhaliflerine karşı halim<br />
(ılımlı) ol­malıdır. Kendi arkadaşlarının zaaflarına ve hatalarına tahammül<br />
etmesinin yanı sıra muhaliflerinin baskı ve saldırılarına karşı da sabırlı<br />
olmalıdır. En şiddetli kışkırtmalara karşı soğukkanlı davranmalı, en hoşnutsuz<br />
söz ve davranışları görmezlikten gelmelidir. Muhalifleri ve hasımları her ne<br />
ka­dar kötü kelimeler söylerlerse iftira ve ithamda bulunurlarsa, zulüm ve baskı<br />
uygular, eziyet ve işkence verir ve şeytanca mukavemette bulunur­larsa<br />
bulunsunlar, hepsine tahammül etmeyi bilmelidir. Bu, yüce vasıf yerine<br />
getirilirken sertliğe başvurmak, sert sözler söylemek veya sert bir ha­rekette<br />
bulunmak, öfkelenmek ve öç alma hissine kapılmak en tehlikeli ve zararlı yoldur,<br />
bunlarla işler düzelmez, daha da bozulur. Bu hususa Hz. Peygamber (a.s.) şöyle<br />
değinmiştir: &#8220;Rabbim benim gazapta da rızada da adaletli konuşmamı, benden<br />
kopanlarla birleşmemi ve bana zulüm edenle­ri affetmemi emir buyurmuştur&#8221;.<br />
Hazreti Peygamber (a.s.) İslam dinini yaymak üzere vazifelendirdiği kişilere de<br />
benzeri öğütlerde bulunurdu: &#8220;Gittiğiniz her yerde halk sizin gelişinizi<br />
nefretle değil, sevinçle karşıla­malıdır. Siz, insanların sıkıntı ve ıstırap<br />
duymalarına değil, huzur ve refa­ha kavuşmalarına sebep olmalısınız.&#8221; Aynı<br />
konuya Cenâb-ı Allah da Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e hitap ederek şöyle temas<br />
etmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Allah tarafından bir rahmettir ki, onlara yumuşak davrandın.<br />
Eğer kaba, katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı. Onları affet. Onlar<br />
için bağışlama dile. Ve işlerde onlarla müşaverede bulun.&#8221; (Al-i İmran; 159)</p>
<p class="Vcud">2) Hakk&#8217;a davetin başarıya ulaşmasının sırrı sadelik ve<br />
açıklıktır. Da­vet eden kişi, felsefî ve karmaşık meseleler yerine, bilinen<br />
iyilik ve ger­çeklerden söz etmelidir. İnsanların kolay anlayabileceği veya daha<br />
önce­den bildiği ebedî gerçekler anlatılmalıdır. Aklıselimin kabul ettiği bir<br />
şey, okumuş, aydın veya okuma yazma bilmeyen herkesi aynı şekilde<br />
etkileye­bilir. Bilinen ve tanınan bir gerçekle ilgili olarak söylenen her şey<br />
insanla­rın kulağından geçerek yüreklerine işleyecektir. Böylesine ma&#8217;lûm,<br />
ma&#8217;ruf ve ma&#8217;kûl davete karşı çıkanlar bizzat kendi başarısızlıklarını ilân<br />
etmiş olurlar. Çünkü alelâde İnsanlar, her ne kadar cahil ve fanatik olurlarsa<br />
ol­sunlar, bir yanda dürüst, temiz ve güzel ahlâklı bir insanın sade ve bilinen<br />
gerçeklere davet ettiğini ve diğer yanda da muhaliflerinin her türlü<br />
ahlâk­sızlık ve alçaklığa başvurarak onu susturmaya çalıştıklarını görünce ister<br />
istemez muhaliflerle olan bağlarını koparıp Hakk&#8217;a davet eden kişiye yö­nelmiş<br />
olurlar. Ta ki, Hak karşısında Batıl yalnız başına kalır. Bu batıl zümrede ancak<br />
şahsî menfaatlerini korumak kaygısını taşıyan ya da atala­rını körü körüne<br />
taklit etme düşüncesiyle hareket eden kişiler bulunur. İşte Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in Arabistan&#8217;da Hak dini yayma konusunda kazan­dığı başarının sırrı<br />
buydu. Hz. Peygamber (a.s.) Hak dini sade ve basit şe­kilde insanlara anlattı ve<br />
&#8220;hikmet&#8221;in bu önemli kuralına uymaya dikkat et­ti. Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;den kısa<br />
bir müddet sonra da İslâmiyet bir sel gi­bi civarındaki bütün memleketlere<br />
öylesine yayıldı ki bazı yerlerde nüfu­sun yüzde 100&#8217;ü, bazı yerlerde 90&#8217;ı ve<br />
bazı yerlerde de yüzde 80&#8217;i müslü­man oluverdi.</p>
<p class="Vcud">3) Davet çalışmaları sırasında hak ve hayırı arayanlara basit ve<br />
sade gerçeklerin anlatılması ne kadar gerekliyse, cahil ve inatçı kişilerle,<br />
bütün çabalarına karşı mümkün olduğu kadar az tartışmak ve kavgaya girme­mek de<br />
o kadar önemlidir. Davet eden kişi bu hususta çok dikkatli ve ihti­yatlı<br />
davranmalıdır. Bu tür insanlarla münakaşa ve kavga etmemeye özen göstermelidir.<br />
Muhatapları ma&#8217;kûl söz ve öğütleri dinlemeye yanaşmıyor­larsa üzerlerine<br />
gitmemelidir. Muhataplarının maksadı doğru yolu bulmak ve hakikati öğrenmek<br />
değil de sadece kavga, münakaşa, lüzumsuz söz dü­ellosu, alay, eleştiri ve<br />
demagoji ise, vaaz ve telkinde bulunan kişi bunlara alet olmamalıdır ve derhal<br />
oradan uzaklaşmalıdır. Zira bu tür münakaşa ve kavgaların hiçbir faydası yoktur,<br />
aksine zararı vardır. Şöyle ki, Hakk&#8217;a davet eden kişinin zamanı ve enerjisi boş<br />
yere harcanmış olur.</p>
<p class="Vcud">4) Yukarıdaki kurala bağlı olarak bir başka kural daha<br />
getirilmiştir. Buna göre Hakk&#8217;a davet eden kişi, muhalif ve hasımlarının zulüm<br />
ve şeytanlıklarıyla cahilane soru, itiraz ve iftiraları üzerine sinirlendiği ve<br />
hid­detlendiği zaman, bunun bir şeytan işi olduğunu hemen anlamalıdır. Hakk&#8217;a<br />
davet eden kişi bu gibi anlarda derhal Allah&#8217;a yalvarmalı ve sığın­malıdır.<br />
Öfkeye ve hiddete kapılarak, davasına zarar verecek ve menfi yönde tesir edecek<br />
herhangi bir harekette bulunmaması için Allah&#8217;tan yar­dım istemelidir. Hakka<br />
davet ancak soğukkanlılıkla yürütülebilir ve ger­çekleştirilebilir. Ancak<br />
hislere ve öfkeye kapılmadan atılan adım doğru ve yerinde olabilir. Şeytan<br />
elbette ki Hak davanın gelişmesini ve kök salma­sını istemez. Şeytan pusuda<br />
yatıp her zaman ve her an yandaşlarının, Hak yolunda olanlara ve Hakk&#8217;a davet<br />
edenlere sözle ve hareketle saldırmaları­nı ve böylece hak yolunda olanları<br />
kışkırtıp öfkelendirerek davalarına za­rar verici harekette bulunmalarını<br />
sağlamaya çalışır. Şeytan ekseriya Hak yolunda olanların nefislerine de saldırır<br />
ve zayıf bulduğu yerlerden darbe­yi vurur. Bu saldırı ve darbeler genellikle<br />
gizli ve dini teviller ile ıstılahla­rın kılıfları içinde bulunur. Bu sebeple,<br />
yukarıda naklettiğimiz âyetlerden son ikisinde Hak yolunda olanların basiret<br />
sahipleri olduğu, Allah&#8217;tan korktukları ve kötülüklerden kaçınmak istedikleri<br />
için Şeytan&#8217;ın her türlü oyununu boşa çıkarmaya çalıştıkları kaydedilmiştir. Bu<br />
kişiler kendilerine ters gelen her şeye karşı derhal uyanırlar ve tetikte<br />
olurlar. Hak dininin çı­karının nerede olduğunu derhal fark eder ve ona göre<br />
hareket ederler. Ama nefislerine esir düşenler ya da Şeytan&#8217;la akrabalık<br />
derecesine yakın olan­lar, Şeytan&#8217;ın hamlelerine dayanamayarak mağlup olurlar ve<br />
kötü yola sa­parlar. Bundan sonra Şeytan nereye giderse, hangi bataklığa<br />
girerse, bun­lar da oraya girerler. Şeytan&#8217;a mağlup olanlar bir daha paçalarını<br />
kurtaramazlar. Muhaliflerin her küfrüne küfürle ve her oyununa oyunla karşılık<br />
verirler.</p>
<p class="Vcud">Bu buyruğun bir genel anlamı daha vardır. Takva sahiplerinin<br />
tutumu ve davranışı müttakî olmayanlardan değişik oluyor. Allah&#8217;tan gerçekten<br />
korkanların ve kötülüklerden kaçınmak isteyenlerin kalplerine en ufak bir kötü<br />
duygu geldiği zaman sanki gözlerine bir şey kaçmış ya da parmakla­rına iğne<br />
batmış gibi rahatsızlık duyarlar. Kötü fikir, kötü istek ve kötü ni­yetle alışık<br />
olmadıkları için bunlar onlara gözlerindeki bir zerrecik, par­maklarındaki bir<br />
iğne ya da tertemiz elbiselerindeki kötü bir leke gibi ge­lir ve bunlardan<br />
tiksinip irkilirler. Bu tiksinti ve irkilme bir uyancı niteli­ğinde olup<br />
gözlerinin açılmasına sebep olur. Bu İnsanlar vicdanlarının se­sini duyarlar ve<br />
derhal kötü fikir ve düşünceleri kafalarından atarlar. Buna karşı, Allah&#8217;tan<br />
korkmayanların, kötülükten kurtulmak istemeyenlerin ve aksine Şeytan ile ittifak<br />
halinde olanların kafalarında kötü fikir ve plânlar oluşmaya ve büyümeye devam<br />
eder. Onlar bu kötülüklerden herhangi bir tiksinti ya da iğrenme de duymazlar.<br />
Tıpkı, domuz etini yiyenlerin tence­rede domuz eti pişerken herhangi bir<br />
tiksinti duymadıkları gibi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.10. Muhalif<br />
Bir Bölgede Allah&#8217;a Davet</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Allah&#8217;a (ibadete) davet eden ve sâlih amel işleyip, &#8216;ben<br />
Müslümanlardanım diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?&#8221; (Fussilet; 33)</p>
<p class="Vcud">Hatırlanacağı üzere, daha önceki âyetlerde iman ve inanç<br />
sahipleri te­selli edilmiş ve cesaretlerini kırmamaları istenmişti. Daha sonra,<br />
bu âyette müslümanlara asıl vazifeleri hatırlatılmıştır, İslamiyet&#8217;i ne amaçla<br />
kabul ettikleri ve hangi hedefe varmaları gerekliği açıklanmıştır. Daha önceki<br />
âyetlerde Allah&#8217;a itaat etmeleri ve bu hususta kararlı ve azimli davranma­ları<br />
istenmişti. Ayrıca din düşmanlarının bütün baskı ve zulümlerine rağ­men doğru<br />
yoldan ayrılmamaları zaten en büyük fazilet olarak gösteril­mişti.<br />
Müslümanların, bu davranışlarıyla meleklerle dost ve Cennet&#8217;e lâyık oldukları<br />
vurgulanmıştı. Şimdi ise iman sahiplerinin en yüksek mev­kiye varma yolu<br />
gösteriliyor. Burada deniliyor ki, ameli sâlih olan, Al­lah&#8217;a ibadet eden ve<br />
başkalarını da Allah&#8217;a ibadete ve itaate çağıran ve İs­lâm sözcüğünü bile ağzına<br />
almanın bin bir musibeti ve felaketi davet ettiği muhalif bir muhitte göğüs gere<br />
gere &#8220;ben müslümanım&#8221; diyebilen bir kişi büyük fazilet sahibidir. Bu buyruğun<br />
gerçek anlam ve önemini anlayabil­memiz için bu sözlerin söylendiği ortamı<br />
gözümüzün önüne getirmeye çalışmalıyız. O devirde durum öylesine kötü ve<br />
ümitsizdi ki, müslüman ol­duğunu açıklayan bir kişi kendisini sanki birden bire<br />
vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda bulurdu ve bütün hayvanların kendisini<br />
parçalamaya kalktıklarını görürdü. İslâm&#8217;ı tebliğ etmeye kalkışan bir kişi bir<br />
bakıma bu vahşi hayvanlara &#8220;gelin beni parçalayın&#8221; derdi. İşte bu ortama dikkat<br />
çeki­lerek, bir kişinin Allah&#8217;ı kendi Rabbi olarak kabul etmesinin ve bulduğu<br />
doğru yoldan ayrılmasının büyük bir iyilik olduğu, ancak bundan daha büyük<br />
iyiliğin, bir insanın kalkıp &#8220;ben müslümanım&#8221; demesi, akıbetini hiç düşünmeden<br />
insanları Allah&#8217;a itaate davet etmesi, ve bu işi yaparken, ken­di amelini ve<br />
ahlâkını temiz tutması olduğu önemle belirtilmiştir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.11. Kötülüğe<br />
İyilikle Karşılık Vermek</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel haslet ile<br />
önle. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, senin bir dostun gibi<br />
olur.&#8221; (Fussilet; 34)</p>
<p class="Vcud">Bu buyruğun taşıdığı manayı anlayabilmemiz için, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;e ve taraftarlarına bu emrin geldiği ortamı göz önüne getirmeliyiz.<br />
Bilindiği gibi, Hakk&#8217;a davet en amansız, acı ve şiddetli bir muhalefetle<br />
karşılaşıyordu. Hz. Peygamber (a.s.) ve taraftarlarının susturulması ve<br />
tut­tukları doğru yoldan döndürülmeleri için insafa, adalete sığmayan yollara<br />
başvuruluyordu. Hem Hz. Peygamber (a.s.), hem de ona tabi olanlar en acımasızca<br />
iftira ve ithamlara maruz kalıyorlardı. Her türlü tertip ve komplolar<br />
hazırlanıyordu. Müslümanların karşısındakiler sayıca çok fazla ve çok<br />
güçlüydüler. Düşmanların lamamı müslümanlar aleyhinde propa­ganda yapıyor ve<br />
halk arasında şüphe ve tereddüt havası estirmeye çalışı­yorlar, fitne ve<br />
fesatları gün geçtikçe anıyordu. Müslümanlara olmadık eziyetler yapılıyordu. Bu<br />
zulüm ve iftira kampanyası yüzünden müslü­manların önemli bir bölümü yurtlarını<br />
terk etmeye mecbur olmuştu. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in tebliğine mani olmak üzere<br />
kabadayı ve serserilerden bir grup da oluşturulmuştu. Hz. Peygamber (a.s.)<br />
nereye gider ve nerede vaazda bulunursa bu grup da kendisini gölge gibi izler ve<br />
konuşması sıra­sında o kadar gürültü yapardı ki kimse ne dediğini anlayamazdı.<br />
Bu gru­bun görevi, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bütün toplantılarını bozmak ve<br />
dağıt­maktı. Bunlar hakikaten cesaret kırıcı şartlardı ve görünüşte<br />
müslümanla­rın hiçbir başarı şansı görülmüyordu. İşte bu şartlarda Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;e ve taraftarlarına davetin bazı diğer püf noktaları anlatıldı.</p>
<p class="Vcud">İlk olarak iyilikle kötülüğün aynı olmadığı vurgulandı. Yani,<br />
müslü­manların muhaliflerinin kopardığı yaygara ve muhalefet kasırgası her ne<br />
kadar büyük ve şiddetli gözüküyorsa da kötülüğün bazı temel zaafları var­dı ve<br />
bunlar muhalefet tufanının eninde sonunda dinmesine sebep olacak­tı. İnsan,<br />
tabiatı itibariyle kötülüğe karşıdır ve kötülükten nefret eder. Kö­tülüğe âlet<br />
olanlar bir yana, kötülüğü sürdüren ve öncülüğünü yapanlar bi­le söylediklerinin<br />
ve yaptıklarının yalan olduğunu, başkalarına haksızlık ettiklerini ve sırf kendi<br />
çıkarları için inatçılık ettiklerini çok iyi biliyorlar. Bu suçluluk duygusu,<br />
onların başkalarının gözlerinde yükselmelerine im­kân vermek şöyle dursun,<br />
bizzat kendi gözlerinde bile küçük düşmelerine sebep oluyor. Bu duygu,<br />
muhalefete doğru attıkları her adımda ve söyle­dikleri her yalanda kendilerine<br />
ağır darbeler vuruyor ve onları içten içe kemiriyor. Kötülük karşısında ilk<br />
başta çaresiz gözüken iyilik, faaliyetini sürdürmesi halinde eninde sonunda ona<br />
galip geliyor. Çünkü, bir kerre iyilik, zaten kalpleri fetheden büyük bir güçtür<br />
ve insan her ne kadar kötü­lüğe bulaşmış olursa olsun, iyiliği takdir etmek ve<br />
beğenmekten geri kal­maz. Ayrıca, iyilik ve kötülük açıkça birbirine karşı<br />
gelince, iyi ve kötü yanları daha iyi bir şekilde ortaya çıkar. Hayır ile şer<br />
arasındaki bu müca­dele uzun müddet devam ettikten sonra kötülükten nefret<br />
etmeyen ve iyi­liğe yanaşmayan çok az kişi meydanda kalır.</p>
<p class="Vcud">Burada anlatılan bir başka kural; kötülüğe sadece iyilikle değil<br />
iyili­ğin en iyisiyle ve hasletin en güzeliyle karşılık vermektir. Yani bir kişi<br />
si­ze kötülük yapar ve siz onu affederseniz, bu bir iyiliktir. Ama iyiliğin<br />
iyi­si, o kişiye kötülük yapma fırsatı elinize geçmişken ona ihsan ve ikramda<br />
bulunmanızdır.</p>
<p class="Vcud">Güzel hasletin meyvesi de güzeldir. İyiliğiniz ve efendiliğiniz<br />
saye­sinde en kötü düşmanınız bile bir gün en iyi dostunuz olacaktır. Zira,<br />
in­san tabiatı bunu gerektirmektedir. Size küfür edildiği zaman hiç ses<br />
çıkar­mazsanız, bu bir haslettir. Ama, bu davranışınız, küfredenin ağzının<br />
kapa­tılmasına yetmeyecektir. Fakat, küfreden hakkında hayır duası yaparsanız,<br />
en ezeli ve en hayasız muhalif ve düşmanınız bile utancından ölecektir. Bundan<br />
sonra, ağzına kötü laf alamayacaktır. Eğer bir kişi size zarar ver­mek için<br />
hiçbir fırsatı kaçırmıyorsa ve siz de her türlü haksızlığına taham­mül<br />
ediyorsanız, onun bu kötü huyundan vazgeçmemesi, hatta daha da şı­marması pek<br />
mümkündür. Fakat, fitne ve fesadı devam ederken onu, tesa­düfen düştüğü zor bir<br />
durumdan kurtarırsanız, o mutlaka köleniz olacak­tır. Zira bu iyiliğinizden<br />
sonra kötülüğe devam etmesine imkân yoktur. Fakat şunu da unutmamalıyız ki, en<br />
güzel haslet bile bir düşmanı her zaman dost yapmaz. Dünyada öylesine alçak ve<br />
şeytan huylu İnsanlar bulu­nuyor ki, onlara ne kadar iyilik yaparsanız yapınız,<br />
onlar kötü huylarından ve şeytanlıklarından vazgeçmezler. Fakat, nasıl ki<br />
melekler gibi &#8220;müces­sem hayır&#8221; olan İnsanlar azsa, şeytan gibi &#8220;mücessem şer&#8221;<br />
olanlar da az­dır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.12. Hakk&#8217;a<br />
Davet Sırasında Sabrın Önemi</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra şöyle buyuruldu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Bu haslete, ancak sabredenler, hayra ve ruh olgunluğuna sahib<br />
olanlar erişirler.&#8221; (Fussilet; 35)</p>
<p class="Vcud">Yani, bu reçete çok etkileyici ve şifa vericidir, ama bunu<br />
kullanmak kolay değildir. Bunu kullanırken geniş bir yüreğe gerek vardır. Bu<br />
yolda azim, cesaret, çelik gibi irade gücü ve nefsi sıkı bir kontrole ihtiyaç<br />
var­dır. Belki de geçici olarak bir insan, kötülüğe iyilikle cevap verebilir. Bu<br />
da küçümsenecek bir haslet değildir. Ne var ki, ahlâk, adalet ve insafın bütün<br />
sınırlarım aşmaktan çekinmeyen, kuvvet ve iktidar sarhoşluğuyla gözleri dönmüş<br />
olanlar arasında yıllarca Batıl&#8217;a karşı Hak için mücadele etmek ve her zaman<br />
kötülüğe iyilikle cevap vermek ve bir an bile sabrını yitirmemek kolay bir iş<br />
değildir. Bu işi, ancak aklıselimle ve serinkanlı­lıkla Hakk&#8217;ın yüceltilmesi<br />
için çalışacağına and içmiş, bütün nefsini akıl ve şuurunun emrine yermiş,<br />
muhaliflerin ve düşmanın bütün kötü niyetle­ri ve şeytanlıklarına rağmen<br />
yolundan zerre kadar ayrılmayacak şekilde iyilik ve hasletin simgesi haline<br />
gelmiş olan bir kişi yapabilir.</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki âyetin son bölümünde, ancak &#8220;hayra ve ruh olgunluğuna<br />
sahib olanlar erişirler&#8221; denilmiştir, ki bu bir tabiat kanununun dile<br />
getiril­mesinden başka bir şey değildir. Bu haslete ancak büyük vasıfları haiz<br />
olan bir kişi erişebilir. Bu sıfatlan taşıyan bir kişinin dünyada başarılı<br />
ol­masına hiçbir kuvvet mani olamaz. Hele seviyesiz, âdi, rezil ve küstah<br />
in­sanların, alçaklıklarıyla böyle bir yüce insanı mağlup etmesi ve<br />
başarısız­lığa uğratması düşünülemez.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.13.<br />
Şeytan&#8217;ın Kışkırtmalarından Kurtulmak</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonraki âyette şöyle denilmektedir.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Eğer şeytandan sana bir vesvese gelirse hemen Allah&#8217;a sığın.&#8221;<br />
(Fussilet; 36)</p>
<p class="Vcud">Hak ile Batıl arasındaki savaşta, kötülük ve alçaklığa, iyilik<br />
ve hoş­görü ile karşılık verilince Şeytan öfkeden kudurur. O ister ki, hiç<br />
olmazsa bir defa, Hak için savaşan ve çırpınanlar, -özellikle liderleri ve<br />
önderleri- hataya düşsünler. Böylece, Şeytan&#8217;ın eline cahil insanları aldatmak<br />
için iyi bir koz geçmiş olur. Böyle bir durumda Şeytan halka, &#8220;bakın, Hak<br />
yolun­da olduklarını iddia edenler de öyle sandığınız gibi temiz ve efendi<br />
İnsanlar değildir. Bunların muhaliflerinin alçak ve küstah olduğu söyleniyor.<br />
Ancak kendileri de böyle gaf ve hatalar yapabiliyorlar,&#8221; diyebilir. Alelâde<br />
İnsanlar durumu genellikle iyi değerlendirecek imkânlara sahip olmadık­ları için<br />
Şeytanın bu oyunlarına âlet olabilirler. Halk, Batıl&#8217;dan yana olan­ların bütün<br />
alçaklıklarına karşı Hak&#8217;tan yana olanların sessiz kaldıklarını, aşırı tepki<br />
göstermediklerini gördüğü zaman ikinci tip insanlara sempati duyar. Fakat,<br />
Şeytan&#8217;ın kışkırtması neticesinde Hak&#8217;tan yana olanlar da bazı kötü sözler<br />
söyler veya, kötü hareketlerde bulunurlarsa, halkın gö­zünde ikisi de aynı<br />
seviyeye inmiş olur, ve aralarında herhangi bir fark gözetilmez. Üstelik,<br />
muhalifler kendilerine söylenen kötü bir sözü veya yapılan kötü bir muameleyi<br />
bahane ederek onlara bin bir kötülükle cevap verirler. İşte bu sebepten<br />
dolayıdır ki yukarıdaki âyette Hak&#8217;tan yana olan­lar Şeytan&#8217;ın fitne ve fesadına<br />
karşı uyarılmışlardır. Şeytan bir dost ve ha­yırsever kılığına girip falanca<br />
haksızlığa karşı sessiz kalınmamasını iste­yebilir. Şeytan falanca kötü muamele<br />
karşısında susmanın korkaklık ola­cağını ve sertliğe aynı sertlikle cevap<br />
verilmesini öğütlemiş olabilir. Bu gibi durumlarda Hak yolunda olanlar Şeytan&#8217;ın<br />
oyununu bozmaya çalış­malıdırlar. Muhalifler ile düşmanların kötülükleri üzerine<br />
öfke ve hiddet duyulduğu zaman, bundan Şeytan&#8217;ın parmağı olduğu anlaşılmalıdır.<br />
Böyle bir durumda, Hak&#8217;tan yana olanlar kendi kendilerine Şeytan&#8217;ın ağına<br />
düş­memek konusunda söz vermelidirler. Bu işi başardıktan sonra, &#8220;irade gü­cüm<br />
sayesinde hata işlemedim&#8221; diye düşünmek te Şeytan&#8217;ın başka bir oyununa gelmek<br />
demektir. Bunun aksine, Allah&#8217;a sığınılmalıdır ve ancak O&#8217;ndan yardım talep<br />
edilmelidir. Çünkü, ancak Allah&#8217;ın inayetiyle bir in­san Şeytan&#8217;ın şerrinden<br />
paçasını kurtarabilir.</p>
<p class="Vcud">Bu durumun en iyi izahını, İmam Ahmed&#8217;in &#8220;Müsnedinde Hz. Ebû<br />
Hureyre tarafından nakledilen hadiste bulmak mümkündür. Hadis şöyle­dir. &#8220;Bir<br />
defasında bir şahıs Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanına Hz. Ebû Bekr&#8217;e ağ­za alınmayacak<br />
küfürler savurmaya başladı. Hz. Ebû Bekr bu küfürleri sessizce dinliyordu ve Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;de kendisine bakarak tebes­süm ediyordu. Nihayet, Hz. Ebû<br />
Bekr&#8217;in sabrı taştı ve o da sert bir söz söyleyiverdi. Hz. Ebû Bekr&#8217;in bu sözü<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı biraz kızdırdı ve yüzünde kızgınlık ifadesi belirdi; sonra<br />
da dışarıya çıktı. Hz. Ebu Bekr de oradan kalktı ve Rasûlullah (a.s.)’ın<br />
peşinden yürümeye başladı. Yolda da­yanamayarak Rasûlullah (a.s.)&#8217;a sordu. &#8216;Yâ<br />
Rasûlallah, ne oldu? O adam bana küfürler savururken siz sessizce<br />
gülümsüyordunuz. Fakat, ben tek bir kelime söyleyince bana kızdınız?&#8217; Rasûlullah<br />
(a.s.) buyurdular: &#8216;Ey Ebu Bekr, sen sessizce oturduğun müddetçe bir melek senin<br />
yanında bu­lunuyor ve senin adına o adama cevap veriyordu. Fakat sen ağzını<br />
açınca o melek kayboldu ve yerini Şeytan aldı. Tabii ki, benim Şeytanla kalma­mı<br />
beklemezdin.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.14. Hakka<br />
Davet Eden Kişi Herhangi Bir Karşılık Beklemeden Mücadele Etmelidir</a></p>
<p class="Vcud">Hakka davet eden kişinin bir meziyeti de herhangi bir karşılık<br />
bekle­meden çalışmasıdır. Zaten bu husus onun samimi, dürüst ve fedakâr<br />
olma­sının en büyük delilidir. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de ayrıca Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
bütün çabalarının Allah için ve halkın iyiliği için olduğu da kaydedilmiş­tir.<br />
Nitekim, En&#8217;âm sûresinde şöyle denilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;De ki: Tebliğ için sizden ücret istemiyorum. Bu Kur&#8217;ân, âlemler<br />
için öğütten başka bir şey değildir.&#8221; (En&#8217;âm; 90)</p>
<p class="Vcud">Yusuf sûresinde de şöyle buyurulmuştur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Sen onlardan risâletin için bir ücret de istemiyorsun. O<br />
Kur&#8217;ân, bü­tün âlemlere nasihatten başka bir şey değildir.&#8221; (Yusuf; 104)</p>
<p class="Vcud">Bu âyetlerde muhatap her ne kadar Hz. Peygamber (a.s.)<br />
gözüküyor­sa da asıl nasihat ve telkin, kâfir ve müşriklere yapılmaktadır.<br />
Burada de­nilmek isteniyor ki, &#8220;bakın ey müşrikler, küfür ve dalâletteki<br />
ısrarınız ne kadar yersiz ve asılsızdır. Eğer peygamber (a.s.) kendi şahsi<br />
menfaati için tebliğ ve telkinine başlamış olsaydı, o zaman belki de haklı<br />
olarak, &#8216;biz bu menfaatçi adamın sözlerini ne diye dinleyelim?&#8217; diyebilirdiniz.<br />
Fakat gö­rüyorsunuz ki, bu insan fedakâr ve dürüsttür. Herhangi bir karşılık ve<br />
menfaat beklemeden sırf Hak ve Allah için çaba harcıyor. O, sadece sizin<br />
iyiliğinizi düşünüyor, sizin dünyevî ve uhrevî refahınızı göz önünde tutu­yor. O<br />
halde, niye inatçılık gösteriyor ve vaazlarını dinlemiyorsunuz? Herkesin<br />
iyiliğini ve menfaatini düşünen bir kişinin sözlerini niye reddediyorsunuz? Siz<br />
O&#8217;nu açık bir zihin ve kalple dinleyiniz ve söylediklerini beğeniyorsanız kabul<br />
ediniz, ya da reddediniz.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Mü&#8217;minûn sûresinde şöyle buyurulmuştur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Yoksa, onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ücreti daha<br />
ha­yırlıdır. O rızk verenlerin en hayırlısıdır.&#8221; (Ayet; 72)</p>
<p class="Vcud">Yani, hiçbir kimse kalkıp da, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bütün gayret<br />
ve mü­cadelesinin kendisine bir takım menfaatler sağlamak için olduğunu<br />
söyle­yemezdi. Bu işi yaparken hiçbir şahsî düşüncesi ve çıkarı yoktu. Bilindiği<br />
gibi, kendisi daha önce ticaretle meşgul oluyor ve iyi para kazanıyordu.<br />
Mekke&#8217;liler arasında itibar ve şeref sahibiydi, herkes tarafından seviliyor ve<br />
sayılıyordu. Ama birden bire bütün bunları terk edip her türlü eziyete ve<br />
sıkıntıya katlanmaya başladı. Adamlar kendisine lâf atıyor, yollarına engel<br />
koyuyor ve geçtiği yerlerde O&#8217;nu taşlıyordu. O kadar ki, canını kur­tarması bile<br />
zorlaşmıştı. Daha önce karısı ve çocuklarıyla beraber rahat ve sakin bir hayat<br />
geçiriyordu. Şimdi dışarıya çıkması bile tehlikeliydi. Sade­ce çevredekiler<br />
değil, bütün dünya karşısında cephe almıştı. Yakınları ve kardeşleri bile kanma<br />
susamışlardı. Böyle bir işi, çıkarcı ve bencil bir kişi yapabilir miydi? Bir<br />
çıkarcı ve bencil kişi herkesi düşman edebilir mi? Kendisine bir takım maddi<br />
imkânlar ve menfaatler sağlamaya çalışan bir kişinin azami gayreti herkesin<br />
kalbini kazanmak ve herkesi yanına almak olmaz mı? Öncelikle kendi akrabalarının<br />
ve kabile üyelerinin yardımıyla mevki ve makam sahibi olmaya çalışmaz mı? Bunun<br />
tam aksine, Hz. Pey­gamber (a.s.) bütün akraba ve kabile bağlarını koparıyor ve<br />
müşrik Arap&#8217;lar üzerinde Kureyş&#8217;in öteden beri süregelen hâkimiyetine darbe<br />
in­diriyordu. Sadece bu değil, bağlı bulunduğu Arap milletinin desteğini<br />
ka­zanmak için de olağanüstü herhangi bir çaba harcamıyor, üstelik Arap<br />
milliyetçiliğine karşı İslâm kardeşliğini yüceltmeye çalışıyordu. Sebe&#8217;<br />
sûresinde şöyle denilmiştir. &#8220;De ki, &#8216;Ben sizden bir ücret istemem. Ücretiniz<br />
sizin olsun. Benim mükâfatım Allah&#8217;a aittir. O, her şeye şâhiddir.&#8221; (Ayet; 47)</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki âyetin ilk cümlesinin bir anlamı şudur. &#8220;Sizin<br />
ücretiniz si­zin olsun. Ben ücret filan istemem.&#8221; İkinci anlamı şu olabilir:<br />
&#8220;Eğer siz­den bir ücret istedimse de, bu sizin iyiliğiniz içindir.&#8221; Ayetin<br />
ikinci cüm­lesinin anlamı da şudur: &#8220;Düşmanlar ve hasımlar ne kadar iftirada<br />
bulunuyorlarsa bulunsunlar, Allah her şeyi görüyor ve biliyor. Allah&#8217;ı kimse<br />
al­datamaz veya yanıltamaz. Allah, benim karşılık beklemeden ve herhangi bir<br />
çıkar gütmeden çalıştığımı çok iyi biliyor.&#8221; Sa&#8217;d sûresinde şöyle buyurulmuştur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;(Habibim) de ki: &#8216;Ben sizden tebliğ ve imârım için bir ücret<br />
istemi­yorum. Ve ben, size külfet yükleyenlerden de değilim.&#8221; (Ayet; 86)</p>
<p class="Vcud">Yani, &#8220;ben, kendime mevki ve makam temin etmek üzere yalan ve<br />
asılsız bir iddia ile karşınıza çıkmadım ve sizi bir hiç uğruna yoracak ve<br />
uğraştıracak değilim.&#8221; Bu sözler, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in mübarek ağzıyla<br />
kâfirlere sadece bilgi olsun diye söylenen sözler değildir. Çünkü kâfirler, Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in yaşantısını ve karakterini çok iyi biliyorlardı. Hz.<br />
Peygamber (a.s.) 40 yıl onların arasında yaşamış, onlarla haşır neşir ol­muştu.<br />
Bu âyette asıl üzerinde durulan şey, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in hâşâ yalancı veya<br />
sahte biri olmadığıdır. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in hâşâ bir do­landırıcı ve<br />
şarlatan olmadığı herkesçe biliniyordu ve bu itibarla O&#8217;nun kendisine mevki ve<br />
makam aramak için peygamberlik iddiasında bulun­duğu düşünülemezdi. Tûr ve Kalem<br />
sûrelerinde şöyle denilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Yahut, onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, bu borcu ödemek<br />
kendi­lerine ağır geliyor?&#8221; (Tûr; 40, Kalem; 46)</p>
<p class="Vcud">Burada da asıl muhatap, Hz. Peygamber (a.s.) değil, kâfirlerdir.<br />
Bura­da denilmek isteniyor ki, Rasûlullah (a.s.) kendisine herhangi bir maddi<br />
kazanç sağlamayı tasarlamış olsaydı, o zaman bu kadar didinmesinin ve çaba<br />
harcamasının ücretini kâfirlerden alması en doğal hakkı olacaktı. Fa­kat<br />
Mekke&#8217;li kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bu davetinin karşılıksız ve sadece<br />
Allah rızası için olduğunu çok iyi biliyorlardı. O&#8217;nun tek düşüncesi<br />
Mekke&#8217;lilerin ve diğer insanların ebedi kurtuluşuydu. Onun için bu âyette<br />
Mekke&#8217;li kâfirlere, &#8220;bu durumda siz neden kayıtsız kalıyor ve menfi<br />
dav­ranıyorsunuz?&#8221; diye soru soruluyor. Bu âyette çok ince bir İstihzâ da<br />
var­dır. Bilindiği üzere, bütün dünyada olduğu gibi Arabistan&#8217;da da müşrikle­rin<br />
bazı din adamı ve rahipleri vardır. Bu rahip ve kâhinler alenen din ti­careti<br />
yapıyorlardı. Bütün mevki, itibar ve kazançları bağlı bulundukları dinî inanç ve<br />
kurallar sayesinde idi. Bu âyette bu din adamlarının durumu hatırlatılıyor ve<br />
deniliyor ki bir tarafla dinî hizmetleri için kâfirlerden her türlü ücret, adak<br />
ve hediye kabul eden bu kâhin ve rahipler, diğer tarafta da kendi işini, gücünü,<br />
ticaretini ve diğer dünya zevklerini terk ederek, ca­hil ve dinsiz kimseleri<br />
Allah&#8217;a çağıran, karşılık beklemeyen, fedakâr bir insan vardır. Böyle bir<br />
fedakâr ve dürüst insandan bucak bucak kaçmak akılsızlık değilse nedir?</p>
<p class="Vcud">Bu konuda bir âyet daha vardır ki, meseleye bazı yeni boyutlar<br />
getiri­yor:</p>
<p class="Vcud">&#8220;De ki, Ben, risâle timin tebliği için sizden &#8216;qurbâ&#8217;da sevgiden<br />
başka hiçbir ücret istemiyorum!&#8221; (Şûra; 23)</p>
<p class="Vcud">Bu âyette kullanılan Arapça &#8220;qurbâ&#8221; (akrabalık) kelimesinin manâ<br />
ve mefhumu konusunda müfessirler arasında önemli bir ihtilaf ortaya çıkmıştır.<br />
Müfessirlerin bir grubu bu kelimeyi akrabalık anlamında alarak bu âyeti şöyle<br />
açıklamaya çalışmışlardır: &#8220;Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret talep<br />
etmiyorum, ancak sizden (ey Ehl-i Kureyş) hiç olmazsa benim sizinle olan<br />
akrabalığımı unutmamanızı istiyorum. Sizin, aslında benim vaaz ve telkinlerimi<br />
dinlemeniz gerekiyordu. Ama sözlerimi din­lemiyorsanız dinlemeyin. Fakat benim<br />
en çok gücüme giden şey bütün Arabistan&#8217;da seçe seçe beni düşman olarak<br />
seçmenizdir.&#8221; Hz. Abdullah bin Abbas (r.a.)&#8217;nin tefsiri işte budur ve bunu<br />
çeşitli kaynaklar göstermek suretiyle İmam Ahmed, Buhârî, Müslim Tirmizî, İbn<br />
Cerir, Taberânî, Beyhaki ve İbn Sâ&#8217;d v.s. kendi eserlerinde kaydetmişlerdir. Bu<br />
tefsir ile Mücâhid, İkrime, Katâde, Süddî, Ebû Mâlik, Abdurrahman bin Zeyd bin<br />
Eslem, Dahhâk, Atâ&#8217; bin Dinâr ve diğer mümtaz müfessirler ittifak etmiş­lerdir.</p>
<p class="Vcud">Müfessirlerin ikinci grubu &#8220;qurbâ&#8221; kelimesinin &#8220;yakınlık&#8221;<br />
anlamında olduğunu kabul etmişlerdir. Bu grup böylece âyetin tefsirini şöyle<br />
yapı­yor: &#8220;Ben sizden bu iş için herhangi bir ücret istemiyorum, fakat şu<br />
istisna ile ki, kalbinizde Allah&#8217;a yakınlık (sevgi ve bağlılık) uyanabilsin.&#8221;<br />
Yani, &#8220;benim ücretim, sizin doğru yola gelmenizden başka bir şey değildir.&#8221; Bu<br />
tefsir Hz. Hasan Basrî&#8217;den naklolunmuştur. Katade de bu hususta bir rivâyeti<br />
nakletmiştir. Hatta, Taberânî&#8217;de Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;ın da bu âyeti aynı<br />
şekilde tefsir ettiğini belirtilmiştir. Bizzat Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de başka bir yerde<br />
aynı konuya temas edilmiştir.</p>
<p class="Vcud">&#8220;De ki: &#8216;Ben, sizden tebliğime karşı bir ücret istemiyorum.<br />
Ancak Rabbine doğru yol tutmak isteyen kimseyi istiyorum.&#8221; (Furkan; 57)</p>
<p class="Vcud">Müfessirlerin üçüncü grubu, &#8220;qurbâ&#8221; kelimesinin &#8220;akrabalar&#8221;<br />
anlamı­na geldiğini savunmuştur ve âyetin anlamını şöyle vermiştir: &#8220;Ben sizden,<br />
bu iş için, akrabalarımı sevmenizin dışında bir ücret istemiyorum.&#8221; Aynı gruptan<br />
bazı kimseler &#8220;akrabalar&#8221; deyiminin, Benî Abdulmuttalib&#8217;in tama­mını ve bazıları<br />
ise sadece Hz. Ali, Hz. Fatma ve evlâtlarını kapsadığını belirtmişlerdir. Bu<br />
tefsir ve yorum Said bin Cübeyr ve Amr bin Şuayb&#8217;dan naklolunmuştur. Fakat bazı<br />
hadislerde aynı tefsirin Hz. Abdullah bin Ab­bas ile Hz. Ali bin Hüseyin&#8217;e<br />
(Zeynül Abidin) ait olduğu ifade edilmiştir. Ne var ki, çeşitli sebeplerden<br />
dolayı bu tefsir kabul edilemez. Evvelâ, Mekke&#8217;de Şûra sûresinin nâzil olduğu<br />
sırada Hz. Ali ile Hz. Fatma henüz evlenmemişlerdi, bu sebeple de evlâtları söz<br />
konusu olamaz. Diğer taraf­tan, Beni Abdulmuttalib&#8217;in hepsi, Hz. Muhammed<br />
Mustafa (a.s.)&#8217;dan yana değildi, hatta bazıları kendisine açıkça düşmanlık<br />
ediyorlardı. Nitekim Ebû Leheb&#8217;in husumeti herkes tarafından bilmiyordu. Buna<br />
ilâveten, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in akrabaları sadece Abdulmuttalib sülâlesi<br />
değildi. Hz. Peygamber (a.s.), anası, babası ve zevcesi kanalıyla Kureyş<br />
kabilesinin hemen hemen bütün aileleriyle akraba oluyordu. Bu ailelerde Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.)&#8217;in en sadık taraftarı da, en kötü düşmanı da vardı. Bütün bu<br />
akraba, dost ve ahbap dururken Rasûlullah (a.s.)’ın yalnızca Benî<br />
Abdulmuttalib&#8217;i kendi akrabası olarak ilân etmesi düşünülemez. Bir üçüncü en<br />
mühim nokta, bir nebînin işgal ettiği yüce peygamberlik makamından Al­lah rızası<br />
için ücreti olarak insanların sadece kendi akrabalarını sevmeleri­ni istemesi<br />
kendisine yakıştırılmayacak kadar küçük bir şeydir. Böylesine hafif bir şeyi,<br />
Cenâb-ı Allah&#8217;ın kendi peygamberine öğrettiğini ve Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in de<br />
tepelere çıkarak Mekke&#8217;lilere böyle dediğini aklıse­lim sahibi bir kimse<br />
düşünemez. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de bir değil, iki değil, üç değil, birçok nebinin ard<br />
arda gelerek kavimlerine &#8220;ben sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Ücretim<br />
Allah&#8217;ın rızasıdır&#8221; dediğini görebiliriz: (Yunus; 72, Hûd; 29-51, Şuarâ;<br />
109-127, 145, 164-180). Yâsin sûresinde hakiki bir nebî için ölçeğin,<br />
karşılıksız tebliğ ve telkinde bulunmak olduğu belir­tilmiştir. (Ayet; 21).<br />
Bizzat Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in mübarek ağzıyla Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de çeşitli<br />
vesilelerle, &#8220;ben sizden herhangi bir ücret istemi­yorum&#8221; denmiştir, ki bunları<br />
yukarıda aktardık. Hal böyle iken, &#8220;ben siz­den bir ücret olarak akrabalarımı<br />
sevmenizi isliyorum&#8221; diye söylemenin bir anlamı var mıdır? Bu tefsir ve yorumun<br />
yanlışlığı, âyette muhatapların iman sahipleri değil kâfirler olmasından daha<br />
iyi anlaşılıyor. Çünkü, daha önce muhatap hep kâfirler olmuş ve söz konusu<br />
âyette de muhatap yine onlardır. Sözün gelişine bakılırsa, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in kâfirlerden herhangi bir ücret talep ettiğine imkân ve ihtimal<br />
veremeyiz. Ücret veya kar­şılık, bir kişinin, kendisine minnettar olan bir<br />
kişiden, yaptığı bir iyilik ve­ya işten dolayı aldığı maddî menfaattir.<br />
Kâfirler, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in işlerini ve çabalarını takdir ediyorlar mıydı?<br />
Tabii ki, hayır. Eğer takdir etmiş olsalardı, bunun imkânı vardı ve Rasûlullah<br />
(a.s.) belki de bir ücret­ten söz edebilirdi. Ama burada durum bambaşka idi.<br />
Kâfirler, Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;in büyük bir suç işlediğine ve zararlı bir iş<br />
yapmakta oldu­ğuna inanıyorlardı ve bu yüzden O&#8217;nun canına bile kıymaya<br />
hazırdılar.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>24.1.15. Davet&#8217;in<br />
Başlangıcında Ahiret Meselesine Ağırlık Vermek</a></p>
<p class="Vcud">Mekke&#8217;de Rasûlullah (a.s.), insanları Hakk&#8217;a davet etmeye<br />
başladığı ilk yıllarda üç konuya büyük ağırlık veriyordu. Birincisi Tevhîd, yani<br />
Al­lah&#8217;a ortak koşmamak. İkincisi Risâlet, yani Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Al­lah&#8217;ı<br />
Rasûlü olması ve üçüncüsü Ahiret, yani bu dünyanın bir gün yok olacağı ve yerine<br />
bambaşka bir dünyanın kurulacağı. Ahiret akidesi, insanla­rın ve diğer<br />
canlıların ölüp tekrar dirileceği, kıyametin meydana geleceği ve mahşerde her<br />
canlının hesap verip kendi ameline göre Cennet&#8217;e veya Cehennem&#8217;e gideceği gibi<br />
çeşitli kuralları da kapsıyordu.</p>
<p class="Vcud">Bu üç akideden birincisi yani Tevhid&#8217;den Mekke&#8217;liler<br />
hoşlanmıyordu. Fakat Allah’ın varlığını tamamıyla inkar ettikleri de<br />
söylenemezdi. Mek­ke&#8217;liler en büyük bir Rab, Yaradan ve Râzık&#8217;ın bulunduğunu<br />
kabul ediyor­lardı ve mabud veya ilâh ve ilâhe olarak tanıdıkları diğer tanrı ve<br />
tanrıça­ların da Allah&#8217;ın mahlûkları olduğuna inanıyorlardı. Asıl anlaşmazlık<br />
ko­nusu, Allah&#8217;ın sıfat, kuvvet ve kudretine bu tanrı ve tanrıçaların ortak olup<br />
olmamalarıydı.</p>
<p class="Vcud">Mekke&#8217;liler Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in peygamberliğini de kabul<br />
etme­ye razı değillerdi. Fakat, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın aralarında geçirdiği 40 yıl<br />
gi­bi uzun bir müddet içinde temiz karakterine ve ahlâkına gölge düşürecek en<br />
küçük bir kötülükte veya kötü davranışta bulunmadığını kabul ediyor­lardı.<br />
Herkes, Rasûlullah (a.s.)’ın akıl ve mantığına, doğruluk, dürüstlük ve güzel<br />
ahlâkına hayrandı. Bu sebeple, kâfirler Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in her konuda doğru<br />
ve dürüst iken sadece peygamberlik konusunda hâşâ ya­lan söyleyebileceğini kabul<br />
etmede ve bunu başkalarına kabul ettirmede güçlük çekiyorlardı.</p>
<p><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';">Demek ki,<br />
Mekke&#8217;lilerin ilk iki akide konusunda, Hz. Muhammed (a.s.) ile o kadar büyük<br />
ihtilâfları yoktu. Fakat, onları en çok düşündüren ve çileden çıkaran şey Ahiret<br />
akîdesiydi. En çok alay konusu yaptıkları akîde buydu. En çok hayret ve<br />
şaşkınlık uyandıran mesele buydu. Mek­ke&#8217;liler bu akidenin akıl ve mantıktan<br />
uzak olduğunu söylediler ve en çok bu akîdeye karşı çıktılar. Ne var ki, kâfir<br />
ve müşrikleri İslamiyet&#8217;e çekmek için Ahiret akîdesini kafalarına ve yüreklerine<br />
iyice yerleştirmek gereki­yordu. Zira bu akideyi kabul etmeden kimse Hak ile<br />
Batıl arasındaki mü­cadelenin ciddi ve çetin olduğunu anlayamazdı. Ahiret,<br />
insanların hayır ve şer ile, ölüm, kalım ve insanî değerlerle ilgili<br />
düşüncelerini, kısacası hayata bakış açılarını temelden değiştirecek nitelikte<br />
bir akîde idi. Madde ve ruh arasındaki fark işte burada belli oluyordu, bu<br />
dünyayı terk edip ahirete hazırlanmak ve İslâm&#8217;ın gösterdiği yolu takip etmek<br />
işte bu akide sayesinde mümkün oluyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, Mekke&#8217;de<br />
davetin ilk yıllarında inen âyetlerde Ahiret inancına büyük önem verilmiştir.<br />
Ta­bii, Ahiret ile ilgili deliller verilirken arada sırada Tevhid kavramı da<br />
iyice anlatılmış, ayrıca Rasûlullah (a.s.) ile Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in doğru olduğu<br />
ifa­de edilmiştir.</span> </p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Rasûlullah<br />
    (a.s.)’ın yanında o sırada bulunan kabile reislerinin isimleri çeşitli<br />
    hadislerde kaydedilmiştir. Bunlar arasında Utbe, Şeybe, Ebu Cehl, Ümeyye bin<br />
    Halef ve Übeyy bin Halef gi­bi İslâm düşmanlarının isimlerine rastlanıyor.<br />
    Demek ki, bu olay, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in bu kabi­le reisleriyle<br />
    münasebetlerini henüz kesmediği sırada cereyan etmişti. Daha sonra bu<br />
    reislerin olumsuz ve düşmanca tavırları nedeniyle müslümanlar ve Hz.<br />
    Muhammed (a.s.) ile bütün ilişkileri kesilmişti.</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/akk-a-davet-icin-hz-peygamber-a-s-e-verilen-talimat/10398">AKK&#8217;A DAVET İÇİN HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;E VERİLEN TALİMAT</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HZ. MUHAMMED (A.S.)&#8217;İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL  SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI</title>
		<link>https://fasiharapca.com/hz-muhammed-a-s-in-peygamber-olmasi-ve-tebligin-uc-yil-sure-ile-gizli-yapilmasi/10397</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:58:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10397</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED (A.S.)&#8217;İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI 23.1. Bİ&#8217;SET (PEYGAMBERLİK)TEN ÖNCE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI 23.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;İN DÜŞÜNCE, İLHAM VE MURAKABE DEVRESİ 23.3. HİRA MAĞARASINDA KÖŞEYE ÇEKİLMESİNİN SEBEBİ 23.4. DOĞRU RÜYALAR 23.5. VAHYİN İLK GELİŞİ 23.5.1. Bu Olay bize Ne Anlatıyor? &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/hz-muhammed-a-s-in-peygamber-olmasi-ve-tebligin-uc-yil-sure-ile-gizli-yapilmasi/10397">HZ. MUHAMMED (A.S.)&#8217;İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL  SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751488" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Yirmi Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED (A.S.)&#8217;İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL<br />
SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751489" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.1. Bİ&#8217;SET (PEYGAMBERLİK)TEN ÖNCE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751490" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;İN DÜŞÜNCE, İLHAM VE MURAKABE DEVRESİ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751491" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.3. HİRA MAĞARASINDA KÖŞEYE ÇEKİLMESİNİN SEBEBİ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751492" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.4. DOĞRU RÜYALAR</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751493" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.5. VAHYİN İLK GELİŞİ</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751494" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.5.1. Bu Olay bize Ne Anlatıyor?</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751495" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.5.2. Olayın Tahlili</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751496" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.5.3. Hz. Peygamber (a.s.), Nübüvvete Hevesli miydi?</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751497" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.6. İLK VAHYİN KONUSU</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751498" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.7. İLK VAHYİN KONUSUNUN AÇIKLANMASI</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751499" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.8. İLK VAHYİN KESİN İNİŞ TÂRİHİ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751500" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.9. KUR&#8217;ÂN-I KERİM&#8217;İN İNİŞ TARİHİYLE İLGİLİ MUTEBER HADİSLER</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751501" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.10. PEYGAMBERLİKTEN SONRA İLK FARZOLUNAN ŞEY: NAMAZ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751502" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.11. İLK DÖRT MÜSLÜMAN</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751503" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.12. NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ YILINDA HZ. İSRAFİL, RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;I EĞİTMEKLE Mİ<br />
GÖREVLENDİRİLMİŞTİ?</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751504" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.13. VAHYİN ARASININ KESİLMESİ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751505" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.14. MÜDDESSİR SÛRESİNİN İLK 7 AYETİNİN İNÎŞÎ</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751506" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.14.1. Müddessir Sûresinde Verilen Talimat</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751507" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.15. VAHYİ ALMA VE AKTARMA EĞİTİMİ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751508" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.16. GİZLİ TEBLİĞİN ÜÇ YILLIK DÖNEMİ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751509" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.17. DÂR-I ERKAM&#8217;DA TEBLİĞ VE TOPLANTI MERKEZİNİN KURULMASI</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751510" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
23.18. ÜÇ YILLIK GİZLİ TEBLİĞ SIRASINDA NE GİBİ ÇALIŞMALAR YAPILDI?</a></span></p>
<p class="Vcud"> </p>
<p class="BlmBal"><a>Yirmi Üçüncü Bölüm: HZ. MUHAMMED<br />
(A.S.)&#8217;İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI</a></p>
<p class="kiliBalk"><a>23.1. Bİ&#8217;SET (PEYGAMBERLİK)TEN ÖNCE<br />
TEBLİĞİN ÜÇ YIL SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI</a></p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in bize anlattığına göre, nübüvvet payesine<br />
yükseltil­meden önce peygamberlerin, akıl, zekâ ve bilgileri diğer insanlardan<br />
fazla ve üstün değildi. Fakat durum bi&#8217;set (peygamberlik)ten sonra birden bire<br />
değişiyor ve kendileri vahy sayesinde fevkalâde bir bilgi kaynağına sahip<br />
oluyorlardı. Nitekim, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)&#8217;e<br />
şöyle hitap edilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Halbuki (daha önce) sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin&#8221;<br />
(Şûrâ; 52)</p>
<p class="Vcud">&#8220;Seni dalâlette bulup hidâyet etmedi mi?&#8221; (Duhâ; 7)</p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;ân-ı Kerim ayrıca, peygamberlerin bi&#8217;set&#8217;ten önce diğer<br />
insanların sahip bulundukları ilim ve marifet yollarıyla &#8220;iman bil gayb&#8221;<br />
safhasından geçtiklerini, vahyin ise sadece daha evvel gördükleri ve kabul<br />
ettikleri ha­kikatleri tasdik etmelerini sağlamak olduğunu açıklamaktadır. Vahy<br />
yo­luyla peygamberlere bazı ebedi hakikatler gösterilmiş oluyordu, ki böyle­ce<br />
dünyaya bunlar hakkında samimiyet ve itimadla bilgi ve talimat vere­bilsinler.<br />
Bu husus, Hûd sûresinde defalarca anlatılmıştır. Meselâ, bir ye­rinde Nebi-yi<br />
Kerim (a.s.) hakkında şunlar söylenmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Rabbinden açık bir delil iterinde olup O&#8217;na Allah tarafından<br />
şâhidi (vahiy) de bulunan, rehber ve rahmet olan, kendinden evvel gelen Musa&#8217;nın<br />
Kitabında kendisini tasdik etmekte bulan kimse dünya hayatını is­teyen kimse<br />
gibi midir?&#8221; (Ayet; 17)</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ey kavmim, Benim Rabbim tarafından beyyine üzere olduğumu ve<br />
bana kendi tarafından rahmet (vahiy) verdiğini görmüyor musunuz? Size onu<br />
görecek göz verilmemişse istemediğiniz halde onu zorla mı kabul et­tireceğiz?&#8221;<br />
(Ayet; 28)</p>
<p class="Vcud">Benzeri sözler aynı sûrenin 63. âyetinde Hz. Sâlih (a.s.)<br />
tarafından, 88. âyetinde de Hz. Şuayb (a.s.) tarafından tekrarlanmıştır. Bu<br />
ayetler gösteriyor ki, peygamberler vahy yoluyla Hakikat hakkında doğrudan<br />
bil­gi edinmeden evvel kendilerine ihsan edilmiş olan tabii müşahede, mura­kabe<br />
ve tefekkür kabiliyetlerini (ki yukarıdaki ayetlerde buna beyyine de­nilmiştir)<br />
uygun bir şekilde kullanarak ebedi hakikate veya başka bir de­yişle &#8220;tevhid&#8221;e ve<br />
&#8220;ma&#8217;âd&#8221;a varıyorlardı. Peygamberlerin bu buluşu vehbî değil kesbî oluyordu.<br />
Cenab-ı Allah bundan sonra kendilerine vahy ilmi verirdi ki, bu kesbî değil<br />
vehbî olurdu.</p>
<p class="Vcud">Bu tefekkür, aklıselim ve doğayı inceleme işlemi, filozofların<br />
kıyas ve tahminlerinden tamamıyla değişiktir. Aksine, Kur&#8217;an-ı Kerim insanları<br />
bunlara teşvik ediyor ve gözlerini açıp Allah&#8217;ın kudretini görmeyi ve bun­lardan<br />
doğru ve isabetli neticeler çıkarmayı tavsiye ediyor. Bu suretle, ilâhi ayetleri<br />
duyan ve okuyan tarafsız ve fanatik olmayan bir kişi gerçek bir Hak arayıcısı<br />
haline geliyor ve en son muradına da eriyor.</p>
<p class="Vcud">Geçen bölümde Rasûlullah (a.s.)’ın şahsiyeti ve yaşantısı<br />
hakkında dile getirdiğimiz hususlardan, Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in sürekli<br />
şirkten kaçındığı ve Tevhid&#8217;e inandığı anlaşılıyor. Gerçek şu ki, Hz. Peygamber<br />
: (a.s.), aklı ermeye başladığından beri kendi milletinin cehâlet ve dalâleti i<br />
ile batıl inançlarını kabul etmemiş, müşriklerin ibadetlerine katılmamış,<br />
putlardan ve putperestlikten nefret etmiş ve putlara adanan kurbanlardan<br />
çekinmiştir. Nübüvvetten önceki yıllarda Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in dini ,<br />
inançları, kitabımızın ikinci cildinin ikinci bölümünde zikrettiğimiz<br />
Hünefâ’nınkine benziyordu. Cahiliyye devrinde Cürhüm ve Hüzâ&#8217;a kabile­lerinin<br />
İbrahim (a.s.)&#8217;in dininde yaptıkları tahriflerden hiçbirini Hz. Pey­gamber<br />
(a.s.) nübüvvetinden önce kabul etmemişti. Ayrıca, Kureyşlilerin kendi<br />
tahakkümleri sırasında yaptıkları tahrifleri de Hz. Muhammed (a.s.) hiçbir zaman<br />
kabul etmemişti. Meselâ, Kureyşliler diğer Araplara karşı kendi üstünlük ve<br />
faziletlerini belli etmek amacıyla kendilerine bir takım imtiyazlar<br />
sağlamışlardı. İbn Sa&#8217;d ile İbn Hişâm&#8217;ın ifadelerine göre Ku­reyşliler hac<br />
mevsiminde Arafat&#8217;a gidip bazı dini vecibeleri yerine getir­memeyi adet<br />
edinmişlerdi. Onlar sadece Müzdelife&#8217;ye gidip dönerlerdi. Kendilerinin Ehl-i<br />
Haram olduklarını ve diğer hacılar gibi Arafat&#8217;a gidip ibadet etmeleri<br />
gerekmediğini iddia ederlerdi. Kureyşliler, bunları yapma­ları halinde kendileri<br />
ve diğer hacılar arasında herhangi bir fark kalmaya­cağını, dolayısıyla<br />
haysiyetlerinin düşeceğini ileri sürerlerdi. Halbuki, Arafat&#8217;a gitmek, orada<br />
kalmak ve oradan Müzdelife ile Mina&#8217;ya dönmek gibi fiillerin Hacc&#8217;ın ve İbrahim<br />
şeriatının ayrılmaz parçalan olduğunu iyi biliyorlardı. Zamanla, bu tür<br />
imtiyazlar, Kureyşlilerle yakın dostluk ve iş­birliği içinde olan diğer<br />
kabileler, meselâ Beni Kinâne, Huzâ&#8217;a ve Beni Amir bin Sâ&#8217;saa&#8217;ya tahsis edildi.<br />
Ne var ki Rasûlullah (a.s.) peygamberlik payesine yükselmeden evvel dahi bu tür<br />
adetleri birer bid&#8217;at addederek reddetmişti. İbn İshâk&#8217;ın Cübeyr bin Mut&#8217;im<br />
tarafından naklettiği bir hadi­se göre, kendisi Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in diğer<br />
bütün Araplar gibi hac mev­siminde Arafat&#8217;ta kaldığını görmüştü.</p>
<p class="Vcud">Kureyşlilerin kabul ettikleri bid&#8217;atlerden biri de Harem&#8217;in<br />
dışından gelen hacılara uyguladıkları farklı muamele idi. Böyle bir kişi hac<br />
veya umre için geldiği zaman dışardan ne yiyecekler getirebilir, ne de kendi<br />
el­biseleriyle Ka&#8217;be&#8217;yi tavaf edebilirdi. Dışardan gelen hacıların Harem&#8217;de<br />
pi­şirilen yemekleri yemeleri ve Harem&#8217;de hazırlanan elbiseleri ücret karşılı­ğı<br />
alıp tavaf etmeleri şarttı. Elbise bulamayan hacıların çıplak tavaf etme­leri<br />
istenirdi. Dışardan getirdiği bir elbise ile bir hacı hac yapmışsa bunu çıkarıp<br />
atması gerekiyordu. Bu elbiseyi bundan sonra ne kendisi ne başka­ları<br />
giyebilirdi. Arapların çoğu bu bid&#8217;at ve ayrıcalığı da ses çıkarmadan kabul<br />
etmişlerdi ve dinin bir parçası olarak görüyorlardı. Neticede Arapla­rın<br />
Kâ&#8217;be&#8217;yi çıplak tavaf etmeleri bir alışkanlık haline geldi. Hz. Peygam­ber<br />
(a.s.) nübüvvetinden önce bu tür safsata, batıl inanç ve alışkanlıkları da<br />
reddederdi.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.2. HZ. PEYGAMBER (A.S.)&#8217;İN<br />
DÜŞÜNCE, İLHAM VE MURAKABE DEVRESİ</a></p>
<p class="Vcud">Muhaddisler, Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in düşünce, ilham ve<br />
muraka­be devresine etraflıca eğilmişlerdir. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e vahiylerin<br />
baş­lamasıyla ilgili kayıtlar güvenilir kaynaklar tarafından nakledilerek hadis<br />
kitaplarına geçirilmiştir. Bu kayıtlar, Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;den naklen Hz. Urve bin<br />
Zübeyr&#8217;e geçmiş ve ondan da İmam Zührî&#8217;ye dayandırılmıştır. Hz. Ayşe&#8217;nin hadisi<br />
şöyledir.&#8221;Rasûlullah (a.s.)&#8217;a vahiyler ilk önce doğru (bazı ri­vayetlere göre,<br />
iyi) rüyalar şeklinde gelmeye başladı. Rasûlullah (a.s.) her rüyayı, sanki gün<br />
ışığında görüyormuş gibi görüyordu.<a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a><br />
Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) yalnızlığı sever bir kişi haline geldi<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a><br />
ve bazen birkaç geceyi sürekli olarak Hira mağarasında ibadetle geçirirdi. (Hz.<br />
Ayşe bura­da &#8220;ibadet&#8221; yerine &#8220;tehannüs&#8221; kelimesini kullanmıştır. İmam Zührî bunu<br />
&#8220;taabbüd&#8221; (ibadet) olarak açıklamıştır. Bu, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kendi bildi­ği<br />
bir ibadet şekliydi, zira o zamana kadar ibadetin nasıl yapılması gerek­tiği<br />
kendisine anlatılmamıştı). Hz. Peygamber (a.s.) yiyecek ve içecekleri­ni yanında<br />
götürür ve birkaç gün mağarada kaldıktan sonra eve Hz. Hati­ce&#8217;nin yanına<br />
dönerdi. Hz. Hatice (r.a.) bundan sonra kendisine tekrar yi­yecek, içecek<br />
verirdi.&#8221;</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.3. HİRA MAĞARASINDA KÖŞEYE<br />
ÇEKİLMESİNİN SEBEBİ</a></p>
<p class="Vcud">Bu devrede Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in neden Mekke şehrinin<br />
uzaklaşarak Hira mağarasına gidip tenha bir köşede ibadet ve murakabe yaptığı<br />
&#8220;İnşirah&#8221; suresinde anlatılmıştır. Meselâ şu âyetlere bakın:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Senden yükünü indirip attık. Öyle yük ki, sırtına ağır<br />
gelmişti&#8221; (Ayet; 2-3)</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki ayette kullanılan Arapça &#8220;vizr&#8221; kelimesi ağır yük<br />
anlamın­dadır. Ağır yükten de üzüntü, hüzün, ıstırap ve dert kastedilmiştir.<br />
Bilin­diği gibi, Hz. Muhammed (a.s.) gibi hassas bir insan, halkının cehalet ve<br />
dalâletinden son derece rahatsızdı ve üzüntüden kıvranıyordu. Gözünün önünde<br />
putlara tapılıyor, sapık, batıl örf ve âdetlere uyuluyordu. Toplu­mun ahlâkı<br />
sıfıra inmiş, her tarafa ahlâksızlık, safahat ve hayasızlık yayıl­mış, baskı,<br />
zulüm ve fesat herkesi sarmıştı. Güçlüler güçsüzleri eziyor, fidan gibi gencecik<br />
kız çocukları diri diri gömülüyor, kabileler kabilelere saldırıyor ve kan davası<br />
bazen yüzyıllar süren kavga ve kanlı çatışmalara sebep oluyordu. Kimsenin canı,<br />
malı ve namusu emniyet içinde değildi. Herkes kudret ve kuvvetin dilini<br />
anlıyordu. Araplar ekonomik ve sosyal açıdan da perişan bir manzara arz<br />
ediyorlardı. Hz. Muhammed (a.s.) bu durumu görüyor ve yüreği parçalanıyordu.<br />
Durumu düzeltecek herhangi bir çare aklına gelmediği için üzüntüsü daha da<br />
artıyordu. Hz. Muham­med (a.s.)&#8217;in sırtına binen yük ve belini büken ağırlık<br />
işte bu idi. Cenab-ı Hak işte bu yükü kendisine hidayet yolunu göstermek<br />
suretiyle ortadan kaldırmış oldu. Hz. Peygamber (a.s.) nübüvvet mevkiine<br />
yükselince de in­san hayatının bütün mesele, dert ve bozukluğunu ortadan<br />
kaldıracak yegâne şeyin Tevhid&#8217;e, âhirete ve risâlete (peygamberliğe) iman<br />
olduğunu anladı. Bu anahtar her kapalı kapıyı açacak mahiyette idi. Cenab-ı<br />
Allah&#8217;ın kendisine doğru yolu göstermesiyle zihnini meşgul eden büyük bir<br />
meseleden kurtulmuş oldu. Bu hidayete eriştikten sonra, Peygamber (a.s.)<br />
aradığını buluverdi. Arapları ve dünyanın diğer milletlerini içine düştük­leri<br />
acı durumdan kurtaracak yolu bulmuş oldu.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.4. DOĞRU RÜYALAR</a></p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki hadiste Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;nin ifade ettiği gibi,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a vahiylerin ilk gelişi doğru ve gerçek rüyalar şeklinde oldu.<br />
(Buhârî ve Müslim). Bu durum, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in peygamberlik payesine<br />
yükselmesinden sonra da aynı şekilde devam etti. Nitekim, hadislerde bu tür<br />
rüyalarda kendisine bazı talimat veya bilgilerin verildiği belirtilmiştir.<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de de bu nevi rüyadan açıkça bahsedilmiştir (Fetih; 27). Ayrıca,<br />
pek çok hadislerde Hazreti Peygamber efendimizin (a.s.) şöyle dedikleri<br />
belirtilmiştir: &#8220;Allahu Teâlâ bunu benim içime doğdurmuştur&#8221;, &#8220;bunu kalbimde<br />
hissettim&#8221;, &#8220;bana anlatılmıştır&#8221;, &#8220;bana emir verilmiştir&#8221;, veya &#8220;benim bunu<br />
yapmam yasaklanmıştır&#8221; vs.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.5. VAHYİN İLK GELİŞİ</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Muhammed (a.s.) 40,5 yaşında iken<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> <br />
Ramazan ayında bir gün Hira mağarasında ibadet ettiği sırada kendisine birden<br />
bire ilk açık ve bariz vahiy geldi ve bir melek kendisiyle yüz yüze gelip, &#8220;oku&#8221;<br />
dedi<a href="#_ftn4" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a>.<br />
Vahyin ilk gelişiyle ilgili hadis Buhârî&#8217;de Hz. Ayşe tarafından naklolun­muştur.<br />
Hz. Ayşe bu hususta bizzat Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şu sözlerini nakletmiştir:,&#8221;Ben<br />
okumayı bilmem&#8217; dedim. Bunun üzerine melek beni kucakla­yıp kuvvetlice sıktı,<br />
öyle ki nerdeyse dayanma gücümü kaybedecektim. Sonra beni bıraktı ve tekrar<br />
&#8216;oku&#8217; dedi. Ben tekrar, &#8216;okumayı bilmem&#8217; de­dim. O beni tekrar kucaklayıp sıktı<br />
ve ben dayanma gücümü kaybetmeye başladım. Sonra beni bıraktı ve dedi, &#8216;oku&#8217;.<br />
Ben tekrar, &#8216;okuma yazmam yoktur&#8217; dedim. Melek beni üçüncü defa kollan arasına<br />
alıp kuvvetle sıktı. Ben tekrar dayanma gücümü yitirmeye başladım. Sonra beni<br />
bıraktı ve dedi ki, &#8216;Yaratan Rabbinin adıyla oku&#8230;.; ta ki &#8220;mâ lem-ya&#8217;lem&#8221;e<br />
kadar vardı&#8221;.</p>
<p class="Vcud">Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;nin ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) titreyerek<br />
ve sar­sılmış bir şekilde eve geldi ve Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin yanına gidip, &#8220;beni<br />
ört, beni ört&#8221; dedi. Korku ve dehşeti geçip Hz. Peygamber (a.s.) biraz<br />
sakinleşince, &#8220;ya Hatice bana ne oldu?&#8221; diye sordu. Daha sonra başından geçen<br />
hadiseyi kendisine anlattı ve &#8220;Ben canımdan korkuyorum&#8221;<a href="#_ftn5" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a><br />
dedi. Hz. Hatice, &#8220;ne diyorsunuz? Hiç öyle bir şey olur mu? Kendinize gelin ve<br />
gü­lümseyin. Allah sizi mahcup etmeyecektir.<a href="#_ftn6" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a><br />
Siz akrabalarınıza iyi mua­mele yaparsınız. Doğruyu söylersiniz. (Bir Hadiste de<br />
&#8216;Siz başkalarının emanetlerini aynen iade edersiniz&#8217; cümlesi yer almıştır).<br />
Kimsesizlerin yü­künü taşırsınız, fakir ve muhtaçlara yardım edersiniz.<br />
Misafirperversiniz ve her iyi ve hayırlı işe katılırsınız&#8221; dedi. Hz. Hatice daha<br />
sonra Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;i yanına alıp Varaka bin Nevfel&#8217;e götürdü. Varaka,<br />
Hz. Hati­ce&#8217;nin kuzeniydi. Cahiliyye döneminde putperestliği terk edip<br />
Hıristiyan olmuştu ve Arapça ile İbranice İncilleri yazardı. Çok yaşlıydı ve<br />
gözleri gör­müyordu. Hz. Hatice, &#8220;ağabey, bakın yeğeniniz size ne anlatacak&#8221;<br />
dedi.<a href="#_ftn7" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a><br />
(Ebu Nu&#8217;aym&#8217;ın rivâyetine göre Hz. Hatice bizzat Varaka&#8217;ya bütün olayı anlattı).<br />
Varaka, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e, &#8220;evlâdım, sen ne gördün?&#8221; dedi. Rasûlullah<br />
(a.s.) başından geçenleri kendisine anlattı. Varaka, &#8220;Val­lahi, bu Tanrı&#8217;nın Hz.<br />
Musa&#8217;ya gönderdiği namus&#8217;un aynısıdır (yani, öbür dünyadan vahiy getiren melek).<br />
<a href="#_ftn8" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><br />
<span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a>Keşke,<br />
seni, senin milletinin sürgüne göndereceği zamana kadar yaşasaydım&#8221;. Rasûlullah<br />
(a.s.) kendisine sordu, &#8220;bunlar beni sürgüne mi gönderecekler?&#8221; Varaka da,<br />
&#8220;evet, senin ge­tirdiğin şeyi getirmiş olan bir kişiye düşmanlık yapılmadığı<br />
hiçbir zaman görülmemiştir. Eğer senin zamanında yaşarsam (peygamberlik<br />
döneminde yaşarsam) sana olanca gücümle yardım ederim&#8221; diye cevap verdi. Fakat<br />
aradan uzun bir zaman geçmeden Varaka bin Nevfel vefat etti.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>23.5.1. Bu Olay<br />
bize Ne Anlatıyor?</a></p>
<p class="Vcud">Bu olup bitenler gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.) meleğin<br />
geldiği ana kadar kendisinin peygamberliğe getirileceğini tahmin etmiyordu. Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.), nübüvvete talip veya hevesli olmadığı gibi, böyle bir şeyin<br />
başına geleceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Meleğin vahiyle gel­mesi<br />
kendisi için hiç beklemediği âni bir hadise idi. Böyle bir şeyden ha­bersiz olan<br />
bir kişinin gayet tabii olarak göstereceği tepkiyi Hz. Peygam­ber (a.s.) de<br />
gösterdi. Bundan dolayıdır ki, O İslam davasını halka duyur­maya başlayınca<br />
Mekkelilerden kimse ortaya çıkıp da, &#8220;ben zaten tahmin etmiştim, bu kişinin<br />
peygamberlik iddiasında bulunacağı öteden beri belli idi&#8221; demeye cesaret<br />
edemedi.</p>
<p class="Vcud">Bu olay ayrıca, nübüvvetten evvel Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
yaşantısı ve karakterinin ne kadar temiz olduğunu gösteriyor. Bilindiği gibi, Hz.<br />
Hatice (r.a.) küçük ve tecrübesiz bir kadın değildi. O sırada yaşı 55&#8217;di ve 15<br />
seneden beri Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in zevcesi ve hayat arkadaşıydı. Bir kadın,<br />
kocasının bütün iyi ve kötü taraflarını bilir. O&#8217;nun ayıp ve hünerle­rine iyice<br />
vakıf olur. Bu olgun ve tecrübeli hatun, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in kişiliğine ve<br />
karakterine o kadar güveniyordu ki, kendisi Hira mağarasından dehşet ve heyecan<br />
içinde eve dönüp başından geçen olayı anlatır an­latmaz Allah’ın meleğinin O&#8217;na<br />
geldiğine hemen inanıverdi.Aynı şekilde Varaka bin Nevfel de yaşlı, bilgili ve<br />
tecrübeli bir Mekkeli idi. Varaka ço­cukluğundan beri Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ne<br />
yaptığını, ne ettiğini biliyordu. O da, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in anlattığı olaya<br />
ters bir tepki göstermedi, hiçbir tereddüt ve şüphe de belirtmedi ve aksine,<br />
söylediklerini tasdik etti ve aynı halet-i ruhiyeden Hz. Musa (a.s.)&#8217;nın da<br />
geçtiğini anımsadı. Demek ki, Varaka bin Nevfel&#8217;in gözünde de kişilik ve<br />
karakteri bakımından Hz. Pey­gamber (a. s.) öylesine yüksek bir yerde idi ki,<br />
O&#8217;nun peygamber olmasına hiç şaşmadı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>23.5.2. Olayın<br />
Tahlili</a></p>
<p class="Vcud">Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)&#8217;e ilk açık ve kesin vahyin<br />
gelişiy­le ilgili olayı iyice anlayabilmemiz için kendisinin ilk defa ve âni<br />
olarak böyle bir durumla karşı karşıya geldiğini göz önünde bulundurmalıyız.<br />
Bundan evvel hiçbir zaman, hiçbir şekilde kendisinin peygamber olacağı­nı tahmin<br />
dahi etmemişti, içinde herhangi bir peygamberlik hevesi de yok­tu. Bunun için ne<br />
bir hazırlık yapmış, ne de böyle bir şey olacağını düşün­müştü. Bir meleğin<br />
kendisine geleceğini de beklememişti. Bir köşeye çeki­lip ve özellikle Hira<br />
mağarasına gidip yalnızlık içinde ibadet ve İ&#8217;tikâf edi­yordu. Fakat bir nebi<br />
veya peygamber olacağını aklının ucundan bile ge­çirmemişti. Durum böyle iken<br />
Hira mağarasında yalnız bulunduğu bir sıra­da kendisine melek gelince bu ilk<br />
büyük ve olağanüstü deneyim yüzünden gayet doğal olarak büyük bir heyecan duydu.<br />
Aslında böyle bir durumda, ne kadar soğukkanlı olursa olsun, bir kimsenin<br />
heyecan ve şaşkınlığı bir tek yerden kaynaklanmıyordu, aksine çeşitli sebepleri<br />
vardı. Hz. Peygam­ber (a.s.)&#8217;in kafası karmakarışıktı, aklına bin bir soru<br />
geliyordu ve kendisi­ne ne olduğunu kestiremiyordu. Ben gerçekten peygamberlik<br />
makamına mı getirildim? Çetin bir sınavdan mı geçiriliyorum? Ben bu ağır yükü<br />
na­sıl kaldıracağım?<a href="#_ftn9" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a><br />
Ben insanlara nasıl, size peygamber olarak tayin edil­dim, diyebilirim. İnsanlar<br />
benim sözlerime inanacaklar mı? Bu beklenme­dik olaydan sonra kendi çevremdeki<br />
insanlara ve milletime peygamber ol­duğumu söylediğim zaman beni alaya<br />
almayacaklar mı? Bana gülmeye­cekler mi? Bana deli demeyecekler mi? Tek başıma<br />
bu cahillerle nasıl başa çıkacağım? Onları cehalet ve dalâletlerinden nasıl<br />
kurtaracağım? îşte Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in kendi kendine sorduğu sorular<br />
bunlardı.</p>
<p class="Vcud">Bütün bu sebeplerden dolayıdır ki, Rasûlullah (a.s.) Hira<br />
mağarasın­dan eve döndüğünde, dehşet içinde idi ve titriyordu. Eve varır varmaz<br />
da, &#8220;beni örtün, beni örtün&#8221; diye evdekileri uyardı. Bir süre sonra biraz<br />
heyeca­nı yatışınca Seyyide Hz. Hatice (r.a.)&#8217;ye başından geçenleri anlattı ve<br />
şöy­le dedi, &#8220;canımdan korkuyorum&#8221;.</p>
<p class="Vcud">Bunun üzerine Hz. Hatice de şu cevabı verdi: &#8220;Asla, vallahi,<br />
Allah si­zi üzmeyecektir. Siz akrabalara yardım edersiniz. Doğruyu söylersiniz.<br />
Çaresiz ve kimsesizlere yardım elinizi uzatırsınız. Fakir, fukaraya destek<br />
olursunuz. Misafirleri ağırlarsınız. Ve bütün iyi ve hayırlı işleri<br />
yaparsı­nız.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hz. Hatice (r.a.) daha sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı Varaka bin<br />
Nevfel&#8217;e götürdü, çünkü kendisi bir kitap ehliydi ve geçmiş peygamberlerin<br />
duru­munu az çok biliyordu. Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in ba­şından<br />
geçenleri dinledikten sonra hiç çekinmeden, &#8220;evet, bu Hz. Musa (a.s.)&#8217;ya gelen<br />
namus (meleği)un aynısıdır&#8221; deyiverdi. Deyiverdi, zira ken­disi Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;i çocukluğundan gençliğine ve daha sonra 40 yaşına kadar görmüşle<br />
karakterini bilme ve tanıma imkânı bulmuştu. Nevfel, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
öteden beri peygamberlik hevesinde ve hazırlığında olmadığını çok iyi biliyordu.<br />
Bu iki hususu bilen Nevfel, me­leğe benzeyen bir kişinin Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e<br />
gelip peygamberlere benzer bilgi ve talimatı kendisine ilettiğini duyunca O&#8217;nun<br />
peygamberlik makamına getirildiğine şüphe etme ihtiyacını duymadı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>23.5.3. Hz.<br />
Peygamber (a.s.), Nübüvvete Hevesli miydi?</a></p>
<p class="Vcud">Şayet Hz. Muhammed (a.s.) öteden beri peygamber olacağını<br />
tasarla­mış olsaydı, kendisi gibi bir insanın nebi olması gerektiğine inansaydı<br />
ve bana bir melek gelsin diye bir mağarada yalnız başına ibadet ve murakebede<br />
bulunmuş olsaydı, gayet tabii ki, Hira mağarasındaki olay cereyan ettiği zaman<br />
büyük bir sevinçle içinde yerinden fırlar, nara atar ve mağa­radan kurşun gibi<br />
çıkıp eve gelir ve herkese bağıra bağıra kendisinin pey­gamber olduğunu ilân<br />
ederdi. Fakat, gördüğümüz gibi burada durum bam­başka idi ve kendisi hayli<br />
heyecanlı ve sarsılmış bir durumda idi. Titreye­rek eve geldi ve yorgana sarılıp<br />
sessizce yattı. Biraz sonra kendisine gelir gibi olunca hayat arkadaşına sırrını<br />
açıkladı. Kendisine bir şeyler olduğu­nu, hayatının tehlikede olduğunu belirtti.<br />
Peygamberliği öteden beri bek­leyen bir kişinin tepkisi böyle mi olmalıydı?<br />
Tabii ki hayır.</p>
<p class="Vcud">Bir kadın kendi kocasına en yakın kişidir. Kocasının hayatı,<br />
yaşantısı, huyları, zevkleri, karakteri ve duygularını en iyi bilen odur. Eğer,<br />
Hz. Ha­tice (r.a.), kocasının peygamberliğe aday olduğunu ve her zaman<br />
kendisi­nin bir meleği beklediğini bilmiş olsaydı, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e<br />
verdiği cevap herhalde çok farklı olacaktı. O, gayet doğal olarak diyebilirdi<br />
ki, &#8220;kocacığım, neden korkuyorsun? Korkulacak ne var? istediğin bu değil miydi?<br />
Sen peygamber olmak istemiyor muydun? işte muradına erdin. Sen bir yandan<br />
peygamberlik tezgâhını aç, ben de bir yandan adak, hediye ve paralan toplayayım<br />
ve böylece ikimiz de zengin oluruz&#8221;. Fakat biz ne görüyoruz? Hz. Hatice (r.a.)<br />
on beş yıllık evlilik hayatında Hz. Muham­med (a.s.)&#8217;in ne gibi bir insan<br />
olduğunu çok iyi anlamıştı. Aralarındaki sa­mimiyet ve sevgi Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in doğru ve dürüst bir insan oldu­ğunu ortaya koymuştu. Kendisinin yalan<br />
söylemeyeceği ve herhangi bir sahtekârlıkta bulunmayacağı kesindi. Hz. Hatice<br />
(r.a.) O&#8217;na bir şeytanın gelmeyeceğini çok iyi biliyordu. Cenab-ı Allah&#8217;ın O&#8217;nu<br />
bir azaba sokacak çetin bir sınavdan geçirmeyeceğini, gördüklerinin doğru<br />
olduğunu pek iyi biliyordu. Aynı durum Varaka bin Nevfel için de geçerli idi.<br />
Varaka ya­bancı bir kişi değildi. Aksine Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın sülâlesinden bir<br />
kişi olup, dayısıydı. Ayrıca ilim ve irfan sahibi bir Hıristiyan olarak<br />
peygam­berliğin, kitabın ve vahyin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu hususta<br />
ya­pılan asılsız ve çürük bir iddiayı reddedecek durumda idi. Yaşı hayli ileri<br />
olduğu için tecrübe sahibi biriydi ve Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in bütün ömrü gözünün<br />
önünden geçmişti. Varaka bin Nevfel de Hira Vakasını duyduk­tan sonra kendisine<br />
gelenin, Hz. Musa (a.s.)&#8217;ya gelen melekten başkası ol­madığını tereddüt etmeden<br />
söyledi. Zira, burada da durum Hz. Musa&#8217;nınki gibi idi. Hz. Muhammed (a.s.),<br />
tıpkı, Hz. Musa (a.s.) gibi saf, temiz ve her şeyden habersiz iken peygamberlik<br />
makamına getirilmişti. Peygamber­liğe hevesli olmak şöyle dursun, böyle bir<br />
şeyin vuku bulacağını aklının bir köşesine bile getirmemişti. Bu apaçık durum,<br />
Varaka bin Nevfel&#8217;in de, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in, şeytanın bir oyununa<br />
gelmediğine, doğru ve te­miz karakterinden dolayı herhangi bir ard niyeti ve<br />
ihtirası olmadan Nihai Hakikat&#8217;ı bulduğuna inanmasına sebep olmuştu.</p>
<p class="Vcud">Gerçekçi ve doğruyu kabul eden bir kişi için, Hazreti Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in bu durumu hiç de şaşırtıcı olmasa gerek. Zaten bu yüzden bu du­rum<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de defalarca örnek olarak gösterilmiştir.<a href="#_ftn10" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Halbuki (daha önce) sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin&#8221;.<br />
(Şura; 52)</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.6. İLK VAHYİN KONUSU</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gelen ilk vahy Alâk suresinin ilk beş<br />
âyetinden müteşekkil olup şöyle idi: &#8220;Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir<br />
kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O Rabbin ki, ka­lem<br />
ile (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Vahy&#8217;in inişiyle ilgili, bu ilk tecrübe idi ve Hz. Peygamber<br />
(a.s.) bun­dan ilk kez geçiyordu. Bu ilâhi mesajda kendisinin ne kadar büyük bir<br />
mevkiye getirildiği belirtilmemişti. İlerde kendisini ne gibi bir görev<br />
bek­lediği açıklanmamıştı. Aksine, bu ilk ve belki de eksik bir tanışma idi.<br />
Maksat Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i fazla heyecanlandırmamak, yıpratmamaktı. Bu ilk ve<br />
ani şok geçtikten sonra kendisi zihnen vahyi kabul etmeye ve peygamberlik<br />
görevini yürütmeye hazır olunca ayrıntılara girilecekti. Ni­tekim, böyle<br />
yapıldı. <a href="#_ftn11" title=""><br />
<span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;"><br />
[11]</span></span></a></p>
<p class="kiliBalk"><a>23.7. İLK VAHYİN KONUSUNUN<br />
AÇIKLANMASI</a></p>
<p class="Vcud">Rasûl-ü Ekrem (a.s.)&#8217;e gelen ilk vahyin her kelimesi son derece<br />
önemli ve dikkate değerdir. Meselâ ilk ayeti ele alalım: &#8220;Yaratan Rabbi­nin adı<br />
ile oku.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bilindiği gibi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a melek, &#8220;oku&#8221; deyince kendisi<br />
&#8220;be­nim okuma yazmam yoktur&#8221; diye cevap vermişti. Bu konuşma gösteriyor ki, ilk<br />
vahiy yazılı şekilde Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e gösterilmiş ve kendisi­nin bunları<br />
okuması istenmişti. Zira, eğer melek, &#8220;oku&#8221; emriyle, söyledik­lerini Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in aynen tekrar etmesini kastetmiş olsaydı, kendisinin, &#8220;benim<br />
okuma yazmam yoktur&#8221; demesi gerekmeyecekti.</p>
<p class="Vcud">Ayette, &#8220;Yaratan Rabbinin adı ile oku&#8221; denilmiştir. Yani,<br />
&#8220;Rabbinin adıyla&#8221; başka bir deyimle de, &#8220;bismillah ile&#8221; (Allah’ın adıyla)<br />
okunması istenmiştir. Bu demek oluyor ki, Rasûlullah (a.s.) vahyden önce de<br />
sadece Allahu Teâlâ&#8217;yı kendi Rabbi olarak tanıyordu. Bu sebeple, Rabbinin kim<br />
olduğunun açıklanmasına gerek duyulmadı. Aksine, sadece kendi Rabbi­nin adıyla,<br />
yani, O&#8217;nun tanıdığı ve bildiği Rabbinin adıyla okuması isten­di. &#8220;Yaratan&#8221;<br />
kelimesi de dikkate şayandır. Çünkü, burada Allah&#8217;ın kimi yarattığı<br />
belirtilmemiştir. Bu ayeti okuyan, zaten ayetten kâinatı ve için­deki her şeyi<br />
yaratan Halik&#8217;in adıyla okunması istendiğini kolayca anlaya­bilir.</p>
<p class="Vcud">İkinci ayette, &#8220;O insanı bir kan pıhtısından yarattı&#8221;<br />
denilmiştir. Görül­düğü gibi, ilk önce, kâinatı yaratandan bahsedilmiş, daha<br />
sonra Yüce Al­lah&#8217;ın, bir kan pıhtısı halinden insanı koskoca bir mahluk olarak<br />
yarattığı açıklanmıştır. Yaradılışın başlangıcı işte böyle olmuştur. &#8220;Alak&#8221;<br />
donmuş kan veya kan pıhtısı anlamına gelen &#8220;alaka&#8221;nın çoğuludur. Bu gebeliğin<br />
başındaki durumdur ki, bir insan o sıralarda bir kan pıhtısından başka bir şey<br />
olmuyor. Bundan sonra cenin giderek kan ve et topluyor ve bir bebek şeklini<br />
alıyor, ta ki doğarken her şeyiyle mükemmel ama küçük bir insan oluyor.<br />
<a href="#_ftn12" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><br />
<span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">Üçüncü ve dördüncü ayetlerde, &#8220;Oku, Rabbin sonsuz kerem<br />
sahibi­dir. O Rabbin ki, kalem ile (yazmayı) öğretti&#8221; denilmiştir. Yani, Cenab-ı<br />
Allah’ın, insanı küçücük, değersiz ve önemsiz bir durumdan çıkarıp, ilim ve<br />
irfan sahibi yapmış olması büyük bir kerem ve ihsanıdır. İlim ve irfan,<br />
mahlukların en büyük sıfatıdır. Cenab-ı Allah insana sadece okumayı öğ­retmemiş,<br />
onun elinin kalem tutmasını temin etmiş, ona yazmayı da öğret­miştir. Yazı ve<br />
yazı sanatı, ilmin gelişmesi ve yayılmasına yardımcı ol­muş, insanların bilim ve<br />
teknoloji alanında yeni ufuklara yol almasına katkıda bulunmuştur. Yazı ve yazma<br />
sanatı, ayrıca zamanla baskı tekniği­ne dönüşerek ilim hazinelerinin nesilden<br />
nesile geçmesine ve muhafaza edilmesine sebep olmuştur. Cenab-ı Allah, insana<br />
ilham yoluyla kalemi ve yazma sanatını öğretmemiş olsaydı, insanın bütün ilmi<br />
çalışmaları ve faaliyetleri bir yerde donup kalacaktı ve bundan nesiller<br />
istifade edemeye­cekti.</p>
<p class="Vcud">Beşinci ayet şöyledir: &#8220;İnsana bilmediğini öğretti&#8221;. Yani, insan<br />
aslın­da yaratılış itibariyle habersiz ve bilgisizdi. İnsan ne kadar bilgi ve<br />
ilim elde edebilmişse Allah’ın inayeti ve merhametiyle elde etmiştir. Fakat,<br />
Al­lah çeşitli aşamalarda insanlara ilmin kapılarını açmış ve dünya, tabiat ve<br />
kainat&#8217;ın bütün sırlarını bir bir onlara açıklamıştır. Aynı şey Bakara sûresinin<br />
Ayet&#8217;ul Kürsi&#8217;sinde anlatılmıştır:</p>
<p class="Vcud">&#8220;İnsanlar, O&#8217;nun ilminden, O&#8217;nun istediğinden başkasını<br />
kavraya­mazlar&#8221; (Ayet; 255)</p>
<p class="Vcud">İnsanların sadece kendi bilgi, ilim ve zekalarıyla elde<br />
ettiklerini san­dıkları ilmi keşifler, aslında Allah&#8217;ın ihsanıdır. İnsanlar<br />
bunları önceden bilmiyorlardı. Allah kendilerine bilgi ve kavrama yeteneği<br />
vermediği tak­dirde, hiçbir şeyi bilemeyecek, öğrenemeyeceklerdi. Fakat Allah,<br />
insana bu bilgi ve ilmi hakikatleri, hissedilmeyecek ve belli olmayacak şekilde<br />
vermiştir.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;a inen, bu ilk ayetlerdi. Hazreti Ayşe&#8217;nin<br />
ifadesine göre bu öylesine çetin ve ağır bir tecrübe idi ki, Hz. Peygamber<br />
(a.s.) bun­lardan fazlasına tahammül edemeyecekti. Bu sebeple, Cenab-ı Allah ilk<br />
etapta ancak bu ayetleri kendisine indirdi. O sırada Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e<br />
sadece, daha önceden bildiği ve tanıdığı Rabbinin kendisiyle doğrudan konuştuğu<br />
ve vahiylerin gelmeye başladığı açıklandı. Bundan sonra &#8220;Müddessir&#8221; sûresinin<br />
ilk ayetleri indi. Bunlarda Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in nübüvvet payesine yükseldiği<br />
ve insanları Allah&#8217;a davet etme zamanının geldiği anlatıldı.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.8. İLK VAHYİN KESİN İNİŞ TÂRİHİ</a></p>
<p class="Vcud">&#8216;Alak sûresinin ilk beş ayetinden müteşekkil ilk vahyin iniş<br />
tarihi ne­dir? Bu hususta muhaddis ve tarihçiler değişik ifadelerde<br />
bulunmuşlardır. İbn Abdi&#8217;l-Berr ve Mes&#8217;udi&#8217;nin ifadelerine göre, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in bi&#8217;seti (peygamberliği) 41. Am&#8217;ul Fil&#8217;in 8 Rebiülevvel tarihine<br />
rastlamıştır. İbn-ul Kayyım, &#8220;Zâd ul Me&#8217;âd&#8221; isimli eserinde pek çok sahabe ve<br />
muhad­disin bu tarih üzerinde ittifak ettiklerini kaydetmiştir. Fakat bu tarihi<br />
ka­bul edenler, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e ilk vahyin inişinden 6 ay kadar önce doğru<br />
rüyaların gösterilmeye başlandığı günden itibaren &#8220;bi&#8217;set&#8221;e eriştiği­ni sanarak<br />
hesaplamışlardır. Vahy&#8217;in inişi hakkında ise en isabetli ifade Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;dir, ki şöyledir: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;ın nazil olduğu (indirildiği) rama­zan ayı&#8221;<br />
(Bakara; 185). Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in bu açık ifadesi diğer bütün tahminleri geçersiz<br />
kılmaktadır. Yani ilk vahiy Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e Rebiülevvel veya başka<br />
aylarda değil, Ramazan&#8217;da inmiştir ve dolayısıyla kendisi 41. Am-ul Fil&#8217;de<br />
peygamber olmuştur.</p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in Ramazan ayında indiği sabit olduktan sonra<br />
sıra kesin tarihinin tesbitine gelmiştir. Bu konuda da çeşitli ve farklı<br />
ifadeler . bulunmaktadır. Bazıları 7 Ramazan tarihini vermektedir. İbn Sa&#8217;d bir<br />
yer­de 12 ve başka bir yerde İmam Muhammed el-Bâkır&#8217;a atfen 17 Ramazan tarihini<br />
yazmıştır. Belazuri de, İmam Muhammed el-Bâkır&#8217;ı kaynak gös­termiştir. Ayrıca,<br />
Hz. Ayşe (r.a.) de bu tarihi nakletmiştir. Taberî ve İbni Esir; Ebu Kılâbet&#8217;ul<br />
Cermi&#8217;ye dayanarak 18 Ramazan ve bazıları 19 Ra­mazan tarihlerini vermişlerdir.<br />
Vâsıla bin el-Eska&#8217;, Câbir bin Abdullah ve Ebu-el Cüld&#8217;ün rivâyetine göre bu<br />
tarih 27 Ramazan&#8217;da Fakat Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de &#8220;Biz Kur&#8217;an-ı Kadir gecesinde<br />
indirdik&#8221; denilmiştir. Müslüman ulemanın çoğu, Ramazan&#8217;ın son 10 gecesinin<br />
bölünmez gecelerinden her­hangi birinin kadir gecesi olduğunda, bazıları ise<br />
bunun 27 Ramazan ol­duğunda karar kılmışlardır.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.9. KUR&#8217;ÂN-I KERİM&#8217;İN İNİŞ<br />
TARİHİYLE İLGİLİ MUTEBER HADİSLER</a></p>
<p class="Vcud">Bu konuda nakledilen çeşitli muteber ve güvenilir hadisler<br />
aşağıya alınmıştır.</p>
<p class="Vcud">Hz. Ebû Hureyre (r.a.)&#8217;nin ifadesine göre Rasûlullah (a.s.)<br />
Kadir ge­cesi hakkında şunları buyurmuşlardır: &#8220;Bu gece 27 veya 29 Ramazan<br />
tari­hine rastlar&#8221;. (Ebu Davûd Tayalisî). Hz. Ebu Hureyre&#8217;nin başka bir<br />
hadisi­ne göre, Kadir gecesi, Ramazan&#8217;ın son gecesidir (Müsned-i Ahmed).</p>
<p class="Vcud">Hz. Ebû Zer (r.a.)&#8217;e bu hususla soru yöneltilince dedi ki, Hz.<br />
Ömer, Hz. Huzeyfe (r.a.) ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın diğer sahabeleri, &#8220;Kadir<br />
gecesi­nin 27 Ramazan tarihinde olduğuna&#8221; şüphe etmezlerdi (İbn Ebi Şeybe).</p>
<p class="Vcud">Hz. Ubâde bin Sâmit (r.a.)&#8217;in ifadesine göre Rasûlullah (a.s.)<br />
&#8220;Kadir gecesinin, Ramazan&#8217;ın son l0 gecelerinden şu bölünmez rakamlı geceler­den<br />
biri olduğunu buyurmuşlardır: 21, 23, 25, 27 ve 29, veya son gece&#8221; (Müsned-i<br />
Ahmed).</p>
<p class="Vcud">Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;ın naklettiğine göre Rasûlullah (a.s.)<br />
şöyle buyurmuşlardır: &#8220;Kadir gecesini Ramazan&#8217;ın son 10 gecesinde arayın. Ya­ni,<br />
ayın sona ermesine 9 gün kala, 7 gün kala, 5 gün kala&#8221; (Buhârî). Ekseri ulema,<br />
bunun, Ramazan ayının bölünmez rakamlı son geceleri olduğunu anlamışlardır.</p>
<p class="Vcud">Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;in rivâyetine göre, Kadir gecesi şu<br />
tarihlerde aran­malıdır: Ramazan ayının sona ermesine 9 gün, 7 gün, 5 gün, üç<br />
gün kala veya son günü (Tirmizî, Nesaî).</p>
<p class="Vcud">Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;nin bir ifadesi şöyledir: &#8220;Rasûlullah (a.s.)<br />
buyurdular ki, &#8220;Kadir gecesini Ramazan&#8217;ın son 10 gecesinin bölünmez rakamlı<br />
gece­lerinde aramalısınız&#8221; (Buhârî, müslim, Ahmed ve Tirmizî). Hz. Ayşe ile Hz.<br />
Abdullah bin Ömer&#8217;in bir başka hadisine göre Rasûlullah (a.s.) ömrü­nün sonuna<br />
kadar Ramazan&#8217;ın son on gecesinde İ&#8217;tikâf ederdi.</p>
<p class="Vcud">Bu hususta Muaviye, İbn Ömer, İbn Abbas (r.a.) ve diğerlerinin<br />
bazı hadisleri de dikkate değerdirler. İşte bütün bu hadislere dayanarak ulema<br />
ve fakihlerin çoğu 27 Ramazan&#8217;ı Kadir gecesi olarak kabul etmişlerdir.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.10. PEYGAMBERLİKTEN SONRA İLK<br />
FARZOLUNAN ŞEY: NAMAZ</a></p>
<p class="Vcud">Taberî&#8217;nin ifadesine göre Tevhid&#8217;in kabulü ve putların reddinden<br />
son­ra İslam şeriatına farz olarak giren ilk şey namazdı. İbn Hişâm, Muham­med<br />
bin İshâk&#8217;a atıf yaparak Hz. Ayşe&#8217;nin bir hadisini nakletmiştir. Buna göre Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;e ilk farz olunan şey namazdı. Bu, ilk başta iki­şer rek&#8217;at<br />
şeklinde idi.&#8217; İmam Ahmed, İbni Lehi&#8217;a&#8217;ya dayanarak Hz. Zeyd bin Harise&#8217;nin bir<br />
hadisini kaydetmiştir. Buna göre, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a İL: vahiy indikten sonra<br />
Cebrail (a.s.) kendisine gelerek abdest almasını öğ­retti. İbn Mâce ile Taberânî<br />
(el-Evsât)&#8217;de de, aynı hadis az bir değişiklikle naklolunmuştur. Durum, İbn<br />
İshâk&#8217;ın şu açıklamasıyla vuzuha kavuşuyor: &#8220;Hz. Muhammed (a.s.) Mekke&#8217;nin<br />
yukarısında idi. Cebrail en güzel yüzü ve en güzel kokusuyla Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
önüne çıktı ve şöyle dedi: &#8220;Ey Muhammed (a.s.) Allah size selâm söylemiştir ve<br />
cinler ile İnsanlar için sizi rasûl tayin ettiğini size iletmemi emretmiştir.<br />
Onun için, siz onları Lâ ilâhe illallah sözüne davet edeceksiniz.&#8221; Daha sonra<br />
ayağını yere vurdu. Oradan su fışkırmaya başladı. Cebrail o sudan abdest aldı,<br />
ki Hz. Peygam­ber (a.s.) namaz kılabilmek için abdestin nasıl alındığını<br />
öğrenebilsin. Sonra, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in de kendisi gibi abdest almasını<br />
söyledi. Daha sonra Cebrail, Rasûlullah (a.s.) ile beraber dört secdeli iki<br />
rek&#8217;at na­maz kıldı. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) oraya Hz. Hatice (r.a.)&#8217;yi<br />
getir­di, O&#8217;na abdest aldırdı ve onunla birlikte iki rek&#8217;at namaz kıldı.&#8221; İbn<br />
Hişâm, İbn Cerir ve İbn Kesir de bu hadiseyi aynen nakletmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed, İbn Mâce, Taberânî (el-Evsat) ve diğerlerinin<br />
ifadesi­ne göre, Hz. Usâme bin Zeyd (r.a.) babası Hz. Zeyd bin Harise&#8217;ye<br />
dayanarak naklettiği hadiste Rasûlullah (a.s.)a vahyin gelmesinden sonra ilk<br />
ola­yın, Cebrail (a.s.)&#8217;in kendisine abdest almayı öğretmesi olduğunu<br />
açıkla­mıştır. Cebrail daha sonra namaza kalktı ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın da<br />
kendi­siyle namaz kılmasını istedi. Rasûlullah (a.s.) daha sonra eve geldi ve<br />
Hz. Hatice&#8217;ye hadiseyi anlattı. Hz. Hatice sevince boğuldu. Daha sonra Hz.<br />
Peygamber (a.s.) kendisinin abdest almasını istedi ve onu yanına alıp Cebrail&#8217;in<br />
öğrettiği gibi namaz kıldı. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilk ayetlerinin Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;e inişinden sonra yerine getirilen bu ilk farzdı. Galip ih­timal, bu<br />
olayın, Hira mağarasında ilk vahy&#8217;in indiği günün gecesi meyda­na geldiği<br />
yolundadır. Bundan sonra Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice (r.a.) bir süre<br />
gizli olarak namaz kılmaya devam ettiler.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.11. İLK DÖRT MÜSLÜMAN</a></p>
<p class="Vcud">İlk müslümanın Hz. Hatice (r.a.) olduğu konusunda ittifak<br />
edilmiştir. Bundan sonra ikinci müslümanın kim olduğu konusunda bazı ihtilaflar<br />
vardır. Bu hususta Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Zeyd bin Harise&#8217;nin adla­rı<br />
geçmektedir. Fakat, Hz. Hatice&#8217;den sonra bu zevatın da İslam dinini ka­bul eden<br />
ilk üç kişi olduğu kesindir.<a href="#_ftn13" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a>
</p>
<p class="Vcud">Hz. Ali&#8217;nin İslâmı kabul etmesiyle ilgili vak&#8217;a Hafız İbn Kesir<br />
ve İbn İshâk&#8217;ın eserlerinde ayrıntılı biçimde yer almıştır. Bunu şöyle<br />
özetleyebili­riz. Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice&#8217;nin gizlice namaz kılmaya<br />
başla­malarının ertesi günü Hz. Ali (r.a.) onları namaz kılarken gördü. Ne<br />
yap­tıklarını sordu. Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu: &#8220;Bu Allah&#8217;ın dinidir. Bunu<br />
Allah kendisi için benimsemiş ve bununla beraber peygamberlerini göndermiştir. O<br />
halde, seni Allah&#8217;ı tek olarak tanımaya ve Lât ile Uzza&#8217;yı red­detmeye davet<br />
ediyorum&#8221;. O sıralarda yaşı sadece 10 olan Hz. Ali, &#8220;ben böyle bir şeyi ilk defa<br />
duyuyorum. Benim bu hususla herhangi bir adım atmamdan önce babamın onayı<br />
gerekmektedir.Önce onun fikrini alayım.&#8221; Rasûlullah (a.s.) o sırada sırrının<br />
ortaya çıkmasını istemiyordu. Bu yüzden, &#8220;eğer bu dini kendi başına kabul<br />
etmiyorsan bunu başkalarından gizli tut&#8221; diye öğütte bulundu. Hz. Ali o gece<br />
beklemeyi uygun buldu. Ama Allah O&#8217;nun kalbinde İslam sevgisini doğurdu. Bu<br />
suretle sabah Rasûlullah (a.s.)&#8217;a giderek, &#8220;dün beni neye davet etmiştiniz?&#8221;<br />
diye sordu. Rasûlullah (a.s.) &#8220;senin Allah&#8217;ı tek ve ortaksız olarak kabul etmeni<br />
ondan başka bir ilah olmadığını kabul etmeni, Lât ile Uzza&#8217;yı reddetmeni ve<br />
Allah&#8217;a ortak koşulan diğer bütün varlıklardan bağını koparmanı istemiştim&#8221;<br />
dedi. Hz. Ali bu nasihatı derhal kabul etti, ama babası Ebu Tâlib&#8217;ten korktuğu<br />
için müslümanlığını bir müddet gizli tuttu. Bu süre içinde Hz. Peygamber (a.s.)<br />
ile birlikte namaz kılmaya devam etti.</p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed, İbn Cerir Taberî ve İbn Abdi&#8217;l-Berr, Afif Kindi<br />
(r.a.)&#8217;nin (Eş&#8217;as bin Kays&#8217;ın amca oğlu) bir rivâyetini nakletmiştir ki,<br />
şöy­ledir: Abbas bin Abdulmuttalib benim eski dostumdu ve ekseriya Ye­men&#8217;e<br />
gelip ıtır satın alır ve Hac mevsiminde satardı. Bir defasında Hac mevsiminde<br />
O&#8217;nunla Mina&#8217;da buluştum. Aradan fazla bir zaman geçme­den çok yakışıklı ve<br />
cazip bir erkek gelip abdest aldı ve namaza kalktı. Daha sonra bir kadın geldi<br />
ve o da abdest alıp namaz kılmaya başladı. Da­ha sonra, henüz bülûğa ermemiş bir<br />
erkek çocuk geldi ve abdest alarak ilk erkeğin yanında durarak namaz kılmaya<br />
başladı. Ben sordum: &#8220;Ey Abbas bunlar ne yapıyorlar? Bunlar hangi dine<br />
bağlıdırlar? Vallahi, ben böyle bir şey daha önce görmedim.&#8221; Abbas dedi ki: &#8220;Bu,<br />
benim kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah bin Abdulmuttalib&#8217;tir. Allah’ın<br />
kendisini rasûl olarak tayin ettiğini iddia etmektedir. (Başka bir rivayete<br />
göre, o İran ile Bizans&#8217;ın hazinelerini talan edeceğini iddia etmektedir). Küçük<br />
çocuk ise benim yeğenim, Ali bin Ebi Tâlib&#8217;tir. Bu çocuk da onların dinini kabul<br />
edip onlarla beraber hareket etmektedir. Kadın ise Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
zevcesidir. O da kocasının dinini kabul etmiş ve ona itaat etmeye başla­mıştır.&#8221;<br />
Daha sonra Afif Kindi, müslümanlığı kabul ettikten sonra devam­lı şöyle diyerek<br />
hayıflanırdı: &#8220;Keşke dördüncü müslüman ben olsaydım.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbn Hişâm ile İbn Cerir&#8217;in ifadelerine göre, daha sonra bir<br />
defasında Ebu Tâlib de oğlu Ali&#8217;nin namaz kıldığını gördü. &#8220;Oğlum, bu nedir?&#8221;<br />
diye sorunca, Hz. Ali (r.a.) kendisine şu cevabı verdi: &#8220;Babacığım, ben Allah&#8217;a<br />
ve O&#8217;nun Rasulüne (Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e iman etmiş bulunuyorum. Ben onların<br />
doğru olduğunu kabul ettim ve şimdi de onlarla beraber na­maz kılıyorum. Ebu<br />
Tâlib de, &#8220;O senin iyiliğinden başka bir şey istemez yavrum. Sen O&#8217;na bağlı kal&#8221;<br />
diye nasihatte bulundu. İbn Kesir ise Ebu Tâlib&#8217;in şöyle dediğini nakletmiştir:<br />
&#8220;Amcazadenin yanında kal ve O&#8217;na yar­dımcı ol.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hz. Ebû Bekr&#8217;in İslamiyet&#8217;i kabul etmesi hadisesini Zürkâni<br />
&#8220;Şerh-i Mevâhib&#8217;te şöyle anlatmıştır. Hz. Ebu Bekr, Hz. Hatice&#8217;nin yeğeni Hakim<br />
bin Hizam ile beraber otururken yanına Hâkim&#8217;in hizmetçisi gelerek şun­ları<br />
anlattı: &#8220;Teyzeniz bugün diyordu ki, kocası Hz. Musa gibi Allah tara­fından<br />
gönderilen bir nebi&#8217;dir&#8221;. Bu sözleri dinler dinlemez, Hz. Ebu Bekr doğru<br />
Rasûlullah (a.s.)’ın yanına gitti ve hizmetçinin dediğinin doğru ol­duğunu<br />
öğrenir öğrenmez hiç tereddüt etmeden müslüman oldu. İbn İshâk&#8217;ın, Abdullah bin<br />
Husayn el-Temimi&#8217;ye dayanarak anlattığı rivâyete göre, Rasûlullah (a.s.) şöyle<br />
buyurdular: &#8220;Ben her kime İslam diniyle ilgili daveti verdimse biraz tereddüt<br />
etti ve düşünceye daldı. Fakat Ebû Bekr te­reddüt etmeden müslüman oldu.<br />
Kendisine İslam davetini verir vermez, hiç düşünmeden ve tasalanmadan<br />
İslamiyet&#8217;i kabul ediverdi.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hz. Zeyd bin Harise&#8217;nin müslüman oluşuyla ilgili tafsilât tarih<br />
veya siyerlerde mevcut değildir. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, kendisi 15<br />
seneden beri Rasûlullah&#8217;ın hizmetinde idi ve ailenin bir ferdi haline gel­mişti.<br />
Her gün ve her zaman evde olduğu için Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Hatice&#8217;yi<br />
namaz kılarken görmüş bulunması ve daha sonra da müslü­manlığı kabul etmiş<br />
olması kuvvetle muhtemeldir.</p>
<p class="Vcud">Bu olaylar gösteriyor ki, Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;den ilk<br />
etapta İslamiyet&#8217;le ilgili çalışmalarını gizli tutması Cenab-ı Allah tarafından<br />
istenmiş olmasına rağmen kendisi ve Hz. Hatice&#8217;nin yakın akrabaları kendilerinin<br />
ne yaptıklarını ve ecdadlarının dinlerini reddedip yeni bir dine bağlanmış<br />
olduklarım öğrenmişlerdi. Rasûlullah (a.s.)’ın peygamberlik iddiasında<br />
bulunduğu, peygamberliğini ve yaymaya başladığı yeni dini sadece aile efradı<br />
değil, bazı yakın akraba ve arkadaşlarının da kabul ederek O&#8217;nun gibi ibadet<br />
etmeye başladıklarını görüyorlardı. Fakat, bu çalışmalarla ilgili bilgi ilk önce<br />
düşmanlarına değil dostlarına ve onun hakkında iyi düşü­nenlere, onu seven ve<br />
sayanlara intikal ettiği için onlar da meselenin fazla dal budak salmasını<br />
islemediler ve Hakk&#8217;a davetin bir müddet sır olarak kalmasını sağladılar. Çünkü<br />
böyle olsaydı, İslâmiyet&#8217;e muhalefet ve düş­manlık zamanından önce başlamış<br />
olacaktı.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.12. NÜBÜVVETİN İLK ÜÇ YILINDA HZ.<br />
İSRAFİL, RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;I EĞİTMEKLE Mİ GÖREVLENDİRİLMİŞTİ?</a></p>
<p class="Vcud">İbn Cerir, tarih kitabında, İbn Sa&#8217;d &#8220;Tabakatta, Kastallanî<br />
&#8220;Mevâhib&#8217;ul Ledünniye&#8221;de ve Zürkanî, &#8220;Şerh-i Mevâhib&#8221;de İmam Şabi&#8217;nin şu<br />
sözlerini nakletmişlerdir. Peygamberliğinin ilk üç yılında Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in eğitilmesi için Hz. İsrafil (a.s.) görevlendirilmişti.</p>
<p class="Vcud">Hz. İsrafil vahiy getirmiyordu. Zira vahiy getirme vazifesi Hz.<br />
Cebrail&#8217;e aitti. İsrafil, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i başka türlü eğitiyor ve doğru<br />
yolu gös­teriyordu.<a href="#_ftn14" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[14]</span></span></a><br />
İmam Ahmed bin Hanbel, Yakûb bin Süfyân el-Hâfız ve Beyhaki de İmam Şa&#8217;bi&#8217;nin bu<br />
rivâyetini nakletmişlerdir ve onun devrine kadar gösterdikleri kaynak ve isnat<br />
da doğrudur. Ne var ki, İmam Şa&#8217;bi&#8217;ye bu rivâyetin nasıl ulaştığı iyi<br />
bilinmiyor. Zira kendisi Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e kadar olan kaynaklar zincirini<br />
göstermemiştir ve bu hususta güve­nilir ve inanılır senet de ortaya koymamıştır.<br />
İbn Sa&#8217;d ile İbn Cerir ise, Vakıdi&#8221;nin bu rivâyeti kabul etmediğini ve Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in yanın­da Cebrail&#8217;den başka bir meleğin bulunduğunu<br />
kesinlikle reddettiğini be­lirtmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">Doğrusunu söylemek gerekirse, bu öyle bir meseledir ki, bu<br />
hususta farklı ifadeleri olduğu gibi kabul etmekten başka çaremiz yoktur. Olay<br />
ne tamamıyla kabul ne tamamıyla reddedilebilir. Olay reddedilemez, çünkü İmam<br />
Şa&#8217;bi tanınmış ve güvenilir bir muhaddistir ve naklettiği rivayet de bir çırpıda<br />
reddedilecek mahiyette değildir, Fakat aynı zamanda olay inkâr edilmez bir<br />
gerçek gibi de kabul edilemez. Zira, anlatılan hadisin kaynakları hayli kuvvetli<br />
cinsten değildir ve bu bakımdan bunun kabulü şart değildir. Bu olay ihtimal<br />
dahilindedir de. Zira, peygamberlik makamı­na getirildikten hemen sonra Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in söz ve hareketlerin­deki önemli değişikliğin, bilgi<br />
hazinesindeki büyük ve ani artışın, hadis ve siyerleri dolduran hikmetli<br />
sözlerinin ve insan hayatının hemen hemen her alanını ilgilendiren dahiyane<br />
nasihatlerinin ilâhi ve insanüstü bir kaynağı olması kuvvetle muhtemeldir. Bu<br />
akıl, zekâ ve hikmetin İncileri mutlaka gaipten gelmişti ve bunların Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;e ulaştırılması için Ce­nab-ı Allah&#8217;ın İsrafil&#8217;i görevlendirmiş<br />
olması imkânsız değildi.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.13. VAHYİN ARASININ KESİLMESİ</a></p>
<p class="Vcud">İlk vahy&#8217;in gelişinden sonra uzun bir müddet Hz. Cebrail ikinci<br />
bir vahiy getirmedi. Bu ara uzadıkça Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)&#8217;in<br />
üzüntü ve ıstırabı anmaya başladı. Bu devre içinde Hz. Peygamber (a.s.)<br />
kendisinden öyle geçiyordu ki, bazen Sebir (Mekke yakınlarındaki bir te­pe)<br />
dağına ve bazen Hira tepesine giderek oradan kendisini atmak istiyor­du.<br />
Günlerden bir gün yine kendisinden geçmiş bir durumda bir dağın te­pesine<br />
tırmanmayı düşünürken gökten bir ses geldiğini fark etti ve olduğu yerde durdu.<br />
Başını yukarıya kaldırıp bakınca Cebrail&#8217;in gök ile yer arasında bir makama<br />
oturduğunu gördü. Cebrail o sırada kendisine şöyle de­di: &#8220;Ya Muhammed, sen<br />
muhakkak Allah&#8217;ın rasûlüsün ve ben de Cebra­il&#8217;im&#8221;. İbn Sa&#8217;d bu olayı Hz.<br />
Abdullah bin Abbas&#8217;a dayanarak kendi tefsi­rinde ve Abdurrezzak, İmam Zühri&#8217;ye<br />
dayanarak &#8220;el-Müsannif&#8217; adlı ese­rinde nakletmişlerdir. Buhârî ile Müslim ve<br />
Müsned-i Ahmed&#8217;de de. bunun ayrıntıları vardır.</p>
<p class="Vcud">İmam Zührî&#8217;nin rivâyeti şöyledir: &#8220;Oldukça uzun bir müddet Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.)&#8217;e herhangi bir vahiy gelmedi. Bu müddet içinde Rasûlullah<br />
(a.s.) öylesine üzüntülü ve ıstıraplıydı ki, bazen dağların tepesine çıkarak<br />
kendisini aşağıya atıp intihar etmeyi aklına getirirdi. Fakat Hz. Peygam­ber (a.<br />
s.) ne zaman bir dağın tepesine çıksa, hemen Cebrail (a.s.) görünür, kendisinin<br />
Allah’ın rasûlü olduğunu hatırlatırdı ve böylece üzüntüsü ve elemi bir nebze de<br />
olsa dinmiş olurdu&#8221; (İbn Cerir).</p>
<p class="Vcud">İmam Zührî bundan sonra Hz. Câbir bin Abdullah&#8217;ın şu hadisini<br />
nak­letmiştir: &#8220;Rasûlullah, vahiylerin arasının kesildiği devreden bahsederken<br />
şunları buyurmuşlardı: &#8220;Bir gün yoldan geçiyordum. Birden bire gökten bir ses<br />
geldiğini duydum. Başımı kaldırıp yukarıya baktım. Hira mağara­sında bana gelen<br />
meleğin gök ile yer arasındaki boşlukta bir makama oturduğunu gördüm. Bu<br />
vaziyeti görünce dehşet ve korkuya kapıldım ve eve gidip &#8216;beni örtün, beni<br />
örtün&#8217; dedim. Evdekiler dediğimi yaptılar ve beni bir örtüye sardılar. O sırada,<br />
Cenab-ı Allah bana &#8220;Yâ Eyyühel müddessir&#8221; sözleriyle başlayan ayetleri nazil<br />
etti. Ve bundan sonra vahiyler devamlı gelmeye başladı.&#8221; (Buhârî, Müslim,<br />
Müsned-i Ahmed, İbn Cerir).</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.14. MÜDDESSİR SÛRESİNİN İLK 7<br />
AYETİNİN İNÎŞÎ</a></p>
<p class="Vcud">Velhâsıl, ilk vahiyden sonraki ara sona erdi ve vahiyler tekrar<br />
gelme­ye başladı. Gelen ikinci vahiy Müddessir sûresinin ilk 7 ayetinden<br />
müte­şekkildi. Bu ayetlerde Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in peygamberlik makamına<br />
getirildiği açıklanarak bu makam ve mevkiin gereği olarak kendisinin ya­pacağı<br />
vazifelerden bazıları anlatılmıştı. Burada şu noktaya işaret etmekte fayda<br />
vardır ki, Alak sûresinin ilk beş ayeti sadece Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e Allah<br />
tarafından vahiylerin gelmeye başladığını ve kendisinin Al­lah&#8217;ın Rasûlü olarak<br />
seçildiğini ortaya koyuyorlardı. Müddessir sûresiyle ise Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
bir peygamber olarak ne gibi işler yapması gerektiği belirtilmişti. Bu sûrede<br />
Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in insanlara Allah&#8217;ın mesajını iletmesi ve onları İslâm&#8217;a<br />
davet etmesi de istenmişti. Bazı hadislerde Müddessir&#8217;in ayetlerinin, Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;in ilk ayetleri olduğu bile söylenmiştir. Nitekim, Buhârî, Müslim, Tirmizî<br />
ve Müsned-i Ah­med&#8217;de bu hususta Hz. Cabir bin Abdullah Ensarî&#8217;nin naklettiği<br />
sarih ve bariz hadis vardır. Fakat müslüman ümmet, hemen hemen ittifakla, Alâk<br />
sûresinin ilk beş ayetini Hz. Muhammed&#8217;e inen ilk vahiy olarak kabul et­miş<br />
durumdadır. Bundan sonra İbn Esir, Müddessir sûresinin inişine ka­dar vahiylerin<br />
arasının kesildiğini beyan etmiştir. Daha sonra vahylerin muntazaman gelmeye<br />
devam ettiğini kaydetmiştir. Bizzat Hz. Câbir bin Abdullah Ensari&#8217;nin İmam Zührî<br />
tarafından nakledilen hadisine göre, Müddessir&#8217;in ilk 7 ayetinin inişinden önce<br />
Rasûlullah (a.s.), Hira&#8217;da kendisine gelen meleği yerle gök arasında bir makamda<br />
otururken görmüştü. Bu hadisi biz yukarıda nakletmiş bulunuyoruz.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>23.14.1.<br />
Müddessir Sûresinde Verilen Talimat</a></p>
<p class="Vcud">Şimdi Müddessir sûresinin söz konusu ayetlerini tek tek<br />
inceleyelim ve bu ayetlerde Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e ne gibi talimatın verildiğini<br />
göre­lim: &#8220;Ey bürünüp sarınan (Habibim)&#8221; (ayet; 1)</p>
<p class="Vcud">Burada, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e neden &#8220;Ya Rasûl&#8221; veya &#8220;Ya Nebi&#8221;<br />
de­ğil de &#8220;Yâ Müddessir&#8221; (elbisesine sarınan) olarak hitap edilmiştir? Bu<br />
hi­tabet şeklini anlamamız için Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in o zamanki durumunu<br />
gözümüzde canlandırmalıyız. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber (a.s.) üzüntü içinde<br />
yolunu katederken birden bire bir ses duymuş, başını sesin geldiği istikamete<br />
doğru çevirince Cebrail&#8217;in dehşet verici görüntüsüyle karşılaş­mıştı. Hz.<br />
Peygamber (a.s) bu görüntü ve olaydan sonra hayli sarsılmış bir vaziyette eve<br />
gitmiş ve kendisinin örtülmesini istemiştir. Bunun üzerine bir örtüye<br />
sarılmıştı. İşte bu sebeplen dolayıdır ki, Cenab-ı Allah kendisi­ne &#8220;ey bürünüp<br />
sarınan&#8221; olarak hitap etmiştir. Bu, aslında hitap etmenin gayet nazik ve sevgi<br />
dolu şeklidir. Allahu Teâlâ demek istiyor ki, &#8220;ey sev­gili kulum ve rasûlüm, sen<br />
neden korkuyor ve kendini örtüye sarıyorsun? Şimdi, sarınma ve örtünme zamanı<br />
değildir. Sana büyük ve onurlu bir gö­rev verilmiştir ve bunu yerine getirmek<br />
için bütün gücünle ortaya çıkmalı ve sesini duyurmalısın.&#8221;</p>
<p class="Vcud">&#8220;Kalk ,kâfirleri inzâr et&#8221;   (Ayet;<br />
2)                                                                                      <br />
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                     </p>
<p class="Vcud">Bu, Hz. Nûh (a.s.)&#8217;un da peygamberlik payesine yükseldikten<br />
sonra kendisine verilen emrin hemen hemen aynısıdır. Hz. Nuh&#8217;a şöyle<br />
denil­mişti: &#8220;Gerçekten biz Nuh&#8217;u, kavmini kendilerine elem verici azab<br />
gel­mezden evvel, korkut diye kavmine gönderdik.&#8221; Yukarıdaki ayette de Cenab-ı<br />
Allah, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e diyor ki, &#8220;ey örtünen habibim, kalk ve etrafındaki<br />
cehâlet ve dalâlet manzarasına bir bak. Bu İnsanlar büyük bir gaflet<br />
içindedirler, onları uyandırmak ve uyarmak senin görevindir. Eğer onlar<br />
gafletlerinde ısrar ederlerse kendilerini korkunç bir azab bekle­mektedir.<br />
Onları böyle bir akıbete uğramaları konusunda uyar ve ikaz et. Onlar sahipsiz<br />
bir dünyada yaşamıyorlar ve bu sebeple keyfî ve başı boş hareket edemezler.<br />
Yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir.&#8221;</p>
<p class="Vcud">&#8220;Rabbini yücelt.&#8221;  (Ayet;<br />
3)                                                                                                                                                                                                                                                    <br />
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            </p>
<p class="Vcud">Bu, bir nebinin dünyada yapması gereken ilk ve en büyük<br />
vazifesidir. Bir peygamber ilk önce, insanlara &#8220;tevhid&#8221;i öğretmelidir. Cahil<br />
insanların Allah&#8217;a ortak koştukları her türlü tanrı, tanrıça ve putları<br />
reddetmeli ve bu­nu olanca gücüyle dünyaya duyurmalıdır. Bu dünyada ve kâinatta<br />
en bü­yük ve en yüce olan varlık sadece ve sadece Allah&#8217;tır. Bu sebepten<br />
dolayı­dır ki, İslâm&#8217;da &#8220;Allah-u Ekber&#8221; (Allah Büyüktür) deyimine büyük<br />
ehem­miyet verilmiştir. Bilindiği gibi ezan&#8217;ın ilk sözleri budur. Namazda da<br />
müslümanlar ilk önce Allah&#8217;ın yüceliğinden söz ederler sonra diğer duala­rını<br />
yaparlar. &#8220;Allah büyüktür&#8221; deyimi namazda defalarca tekrarlanır. Bir müslüman<br />
bir hayvanı keserken de ilk önce, &#8220;Bismillah, Allahu Ekber&#8221; der. Tekbir<br />
getirmek, yani &#8220;Allah-u Ekber&#8221; demek bugün dünyada müslü­manların en büyük şiârı<br />
olup hemen hemen &#8220;en önemli sloganları&#8221; haline gelmiştir. Zaten müslüman ümmetin<br />
kurucusu Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) o büyük işe &#8220;Allah-u Ekber&#8221; diyerek<br />
başlamıştı.</p>
<p class="Vcud">Burada çok ince bir noktaya daha işaret etmek isteriz. Bu<br />
ayetlerin inişi gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ilk kez risâlet<br />
(peygamberlik) gibi büyük ve azametli bir vazifeyi yerine getirmesi istenmişti.<br />
Şurası da unu­tulmamalıdır ki, ikamet ettiği şehir ve içinde bulunduğu toplum<br />
şirkin merkeziydi. Mekkeliler ve Kureyşliler sadece diğer Arap&#8217;lar gibi kâfir ve<br />
müşrik değillerdi, onların başka bir özelliği de vardı. Onlar Arapların dini<br />
lideri durumunda idiler. Mekke ve Ka&#8217;be müşrik Arapların kutsal bir uğ­rak<br />
yeriydi ve bunların koruyucusu Kureyşlilerdi. İşte böyle bir karanlık ortamda ve<br />
dinsizlikle putperestliğin tam merkezinde Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Hak dininin<br />
bayrağını açması istenmişti. O&#8217;na müşrikler arasında tevhid ve risâlet&#8217;in<br />
mesajını yayması emrolunmuştu. Bu sebeplen dolayı­dır ki önce &#8220;müşrikleri inzâr<br />
et&#8221; denildi ve hemen ardından &#8220;Rabbini yü­celt&#8221; diye emrolundu. Bu sözler, Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in, Hak yolunda karşılaşabileceği her türlü engelleri ezip<br />
geçmesi için kendisine cesaret verme amacını ve anlamını da taşıyordu. Cenab-ı<br />
Allah Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e demek istiyordu ki, &#8220;karşılaştığın güçlük ne kadar<br />
büyük olursa ol­sun telaşlanma ve tasalanma. Çünkü en büyük Allahu Teâlâ&#8217;dır ve<br />
O her zorluğu kolaylaştırabilir.&#8221; Aslına bakılırsa, Cenab-ı Allah&#8217;ın Hz.<br />
Peygam­ber (a.s.)&#8217;e verdiği en büyük teminattı bu. Her kim olursa olsun,<br />
Allah’ın kudreti ve kuvvetine gönülden inandığı takdirde her türlü muhalefete ve<br />
engele karşı koymaktan çekinmez.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Elbiseni  temizle&#8221;. (Ayet;<br />
4)                                                                                                                                   <br />
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            </p>
<p class="Vcud">Bunlar çok özlü ve anlamlı sözlerdir. Anlamları çok geniştir.<br />
Bunla­rın bir anlamı &#8220;üstünü başını temiz tut. Zira elbise ile vücut etle tırnak<br />
gi­bidirler ve her ikisinin temiz olması gerekir. Temiz ruh temiz vücudu da<br />
gerektirmektedir. Temiz bir ruh pis bir vücut ve kıyafette rahat edemez.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.)’ın İslam davetini tebliğe başladığı toplumun sadece akide ve<br />
ahlâkı bozuk değildi, temizlik anlayışı da yok denecek kadar azdı. Araplar<br />
pislik içinde yaşıyor, temizliğin ne olduğunu bilmiyorlardı. Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in onlara temizlik ve tahâret dersi vermesi gerekiyordu. Bu temizlik hem<br />
maddi hem manevî açıdan olacaktı. Bu itibarla, günlük hayatında da Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in temizliğin en iyi örneklerini verme­si istendi. Gerçek şu ki, Hz.<br />
Peygamber (a.s.), vücut ve elbise temizliği konusunda öylesine ayrıntılı öğreti<br />
ve öğütlerde bulunmuş ve kendi dav­ranışlarıyla öyle güzel örnekler vermiştir<br />
ki, sadece cahiliyye dönemi Arapları bunlardan ders almakla kalmadı, çağımızın<br />
insanları da bu hu­susta pek çok şey öğrendiler. Temizlik, İslâmiyet&#8217;le öylesine<br />
özdeşleşmiş­tir ki, müslüman uluslarda var olan &#8220;tahâret&#8221; (temizlik) gibi,<br />
temizliğin her türlüsünü ihtiva eden geniş anlamlı bir kelime bugün dünyanın<br />
başka bir dilinde yoktur. Buna mukabil, İslâm&#8217;ın temelini oluşturan hadis ve<br />
fı­kıh kitaplarında yer alan ilk emir ve öğretiler temizlikle ilgili olup,<br />
&#8220;Kitab&#8217;ut-Tahâret&#8221; ismi alımda toplanmışlardır. Bu bölümlerde pislik ve<br />
te­mizlik arasındaki farkların yanı sıra, temiz olma ve temiz kalmanın çeşitli<br />
yolları da ayrıntılı biçimde dile getirilmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki ayetin bir anlamı da, &#8220;elbiseni temiz tut&#8221; olabilir.<br />
Ruh­banlık ile ilgili kavramlar dindarlık ve Allah&#8217;a yakınlık hakkındaki<br />
inanç­ları saptırmıştı. Rahipler ve ruhban sınıfı, bir insanın kılık kıyafetine<br />
boş verme fikrini yaygınlaştırmışlardı. Onlara göre kimin elbisesi ne kadar pis<br />
ise o şahıs o kadar dindar ve Allah&#8217;a yakın bir kuldu. Eğer bir kişinin<br />
elbi­sesine dikkat ettiği veya temiz bir kıyafette bulunduğu görülüyorsa, derhal<br />
onun dünya sevgisine kapıldığına hüküm veriliyordu, halbuki, insan tabia­tı<br />
pislik ve kirliliğe karşıdır. Medeniyet ve sosyal kaynaşmaya inanan bir kişi<br />
ancak temiz bir insana yaklaşabilir. Pasaklı ve pis İnsanlar, medeni ve kültürlü<br />
kişileri tiksindirir. Bu sebeple, insanları Allah&#8217;a davet eden bir ki­şinin de<br />
kılık kıyafeti bakımından tertemiz olması istendi, ki böylece mil­let ona<br />
saygıyla baksın ve ona yaklaşırken herhangi bir şekilde tiksinti duymasın.</p>
<p class="Vcud">Bu ayetin üçüncü anlamı şudur: &#8220;Elbiseni ahlâki ayıplardan temiz<br />
tut&#8221;. Yani Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in elbisesi, temiz olmakla beraber göste­rişli<br />
ve nefret uyandırıcı olmamalıydı. Toplumun inanç ve geleneklerine ters<br />
düşmemeliydi. Zenginlik ve bolluğun simgesi olmamalıydı. Aksine sade ve ahlâk<br />
kurallarına uygun ve hayaları örtücü olmalıydı. Aslına bakı­lırsa elbise ve<br />
kıyafet bir kişinin şahsiyetinin aynasıdır. Biz bir kişiyle ilk önce tanışırken<br />
onun kılık kıyafetine dikkat ederiz. Üstü başı temiz ve kı­yafeti düzgün ise<br />
onun görgülü ve kültürlü bir insan olduğuna karar veri­riz. Bazı kimseler ilk<br />
bakışta bir kişinin elbisesine göre şahsiyetini tesbit etmiş olurlar. Nitekim<br />
ağa ve paşaların kıyafeti başka, ruhbanların kıyafe­ti başka, gösterişli ve<br />
kibirli kişilerin elbisesi başka, fakir ve berduşların elbisesi başka, yine<br />
kabadayı ve avare insanların elbisesi başka olur. Ga­yet tabii ki bir peygamber<br />
ve Allah&#8217;a davet eden kişinin elbisesi de değişik olmalıdır. Bu kişinin tabiatı<br />
ve ruh temizliği kıyafetine de yansımalıdır.</p>
<p class="Vcud">Bu ayetin bir diğer anlamı da şudur: &#8220;Elini eteğini kötü<br />
şeylerden uzak tut.&#8221; Yani, kötülüklerden uzak dur, eteğine leke sürülmesin.<br />
Arapça­da eteğin temiz tutulması, kötülüklerden ve ahlâkî bozukluklardan uzak<br />
kalmak anlamına gelir. Bir kişinin eteğinin temiz olduğu söylendiği za­man, onun<br />
güzel ahlâklı olduğu anlaşılır. Nitekim, İbn Abbas, İbrahim Neha&#8217;î, İmam Şa&#8217;bî,<br />
Atâ, Mücahid, Katade, Sa&#8217;id bin Cübeyr, Hasan Basrî ve diğer tanınmış muhaddis<br />
ve müfessirler söz konusu ayetteki sözleri bu anlamda almışlardır. Bu zevata<br />
göre, Cenab-ı Allah&#8217;ın, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;den ahlâkını temiz tutmasını ve her<br />
türlü kötülüklerden kaçınmasını istediğini belirtmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Günah&#8217;tan  sakın.&#8221; (Ayet;<br />
5)                                                                                           <br />
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              </p>
<p class="Vcud">Bu ayette &#8220;günah&#8221; olarak tercüme ettiğimiz kelimenin sözlük<br />
anlamı &#8220;pislik&#8221;tir. Bu pislik hem vücutça hem kafaca olabilir. Ama ağırlık<br />
manevî pisliğe verilmiştir. Yani, akide, inanç, düşünce, ahlâk, davranış ve<br />
fel­sefedeki kötülük ve saplantılar. Cenab-ı Allah demek istiyor ki, &#8220;Ey<br />
Mu­hammed, (a.s.) etrafında toplumun işlediği ne kadar kötülük ve günahlar varsa<br />
onlardan sakın. Bu pisliklerden eteğini temiz tut. Böylece, kimse, senin de<br />
başkaları gibi bataklığa düştüğünü iddia etmesin.&#8221;</p>
<p class="Vcud">&#8220;iyiliği, çoğu isteyerek yapma.&#8221; (Ayet;<br />
6)                                                                                                                                                                          <br />
                                                                                                                                                                                                                                                                                                          </p>
<p class="Vcud">Bu kelimeler o kadar geniş anlamlıdır ki, bunları bir cümleye<br />
sığdır­mak mümkün değildir. Bunların bir anlamı şudur. &#8220;Kime iyilik yapıyor­san,<br />
tasasız ve düşüncesiz yap. Bir ard niyetle hareket etme veya bir çıkar düşünme.<br />
Senin ihsan, bağış, cömertlik ve iyiliğin, sadece ve sadece Allah için<br />
olmalıdır. Bir kişiye ihsanda bulunuyorsan, bunun karşılığını bekleme ve<br />
herhangi bir dünyevi çıkar elde etmeyi düşünme, iyiliğin ve ihsanın karşılıksız<br />
olmalıdır. Başka bir deyimle iyiliği Allah rızası için yap.&#8221; Bu sözlerin başka<br />
bir manası şöyle izah edilebilir: &#8220;Nübüvvet sayesinde sana verilen görev ve<br />
sorumluluk şüphesiz çok büyüktür. Fakat bunu insanlara fazla büyüterek gösterme.<br />
Bunlardan nefsine menfaat temin etmeye çalış­ma.&#8221; Bir üçüncü manası da şudur.<br />
&#8220;Gerçi sen çok büyük bir görev yapı­yorsun. Fakat bunu gözünde fazla büyütme. Bu<br />
görev yüzünden gururlan­ma ve boyundan büyük işler yapmaya kalkışma, gereksiz ve<br />
yersiz talep­lerde bulunma. Ayrıca, yerine getirmekte olduğun peygamberlik<br />
vazifesi­ni, Rabbine bir iyilik yapıyorum diye kabul etme. Yaptığın iş büyüktür<br />
ama buna dayanarak Allah&#8217;a olur olmaz şeyler için talepte bulunma.&#8221;</p>
<p class="Vcud">&#8220;Rabbinin (rızası) için (eza ve cefaya) sabret.&#8221; (Ayet;<br />
7)                                                                           <br />
                                                                                                                                                        </p>
<p class="Vcud">Yani, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e deniliyor ki, &#8220;sana verilen görev<br />
çok bü­yük ve ağırdır, ayrıca çok da tehlikelidir. Bu vazifeyi ifa ederken bin<br />
bir zorluk ve muhalefetle karşı karşıya gelebilirsin. Senin kavmin sana düş­man<br />
olacaktır. Halta bütün Arabistan sana karşı birleşecektir. Fakat, sakın<br />
muhalefet rüzgârları senin azmini ve cesaretini kırmasın. Vazifeni kararlı ve<br />
azimli bir şekilde ifâ etmelisin. Seni yolundan caydırmak için her türlü<br />
silahlar denenecektir. Seni korkutacaklar, kandırmak isteyecekler, para, pul ve<br />
mevki vaadedecekler ve sana eziyet edecekler. Hak, yolu da kâh dostluk ve sevgi,<br />
kâh kin, nefret ve tertiple karşılaşacaksın. Ama ne olursa olsun, sabredeceksin<br />
ve tutumunda zerre kadar değişiklik yapmayacak­sın.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İşte, Cenabı Allah&#8217;ın, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)&#8217;ya, &#8220;haydi<br />
İslam&#8217;ı tebliğ etmeye başla&#8221; dediği zaman O&#8217;na verdiği diğer mühim talimat<br />
bunlardan ibaretti. Bu küçük ama anlamlı cümleleri gözden geçiren bir ki­şi, bir<br />
peygamberin tebliğine başladığı sırada bundan daha güzel ve hik­metli sözlerin<br />
söylenemeyeceğini anlamış olacaktır. Bu ufacık cümlelerde Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
ne iş yapacağı, bu işin mahiyetinin ne olduğu, ne amaçlar taşıdığı ve hangi<br />
düşünce ve felsefe ile yapılacağı ve ayrıca, bu iş yapılırken ne gibi zorluk ve<br />
güçlüklerle karşılaşacağı tek tek anlatılmıştır. Allah&#8217;ın dinine ve Kur&#8217;an&#8217;ına<br />
iman etmemiş olan kişilerin, vahyin Allah tarafından gelmediğini ve vahy olarak<br />
belirtilen kelimelerin aslında Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in haşa sara nöbetine<br />
tutulduğu sırada ağzından çıkan sözler olduğunu iddia ettiklerini çok iyi<br />
biliyoruz. Ama biz bu, ard niyetli kişileri, gözlerini açıp yukarıda zikrolunan<br />
ayetleri incelemeye davet edi­yoruz. Bu kişiler kendileri karar versinler.<br />
Bunlar sara nöbetine tutulan bir kişinin sözleri midir, yoksa Hakim ve Habir<br />
olan Yüce Allah’ın sevgili peygamberine nübüvvet makamına getirdiği sırada<br />
verdiği hikmetli kelâmı mıdır?</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.15. VAHYİ ALMA VE AKTARMA EĞİTİMİ</a></p>
<p class="Vcud">Daha önce Hz. Cabir bin Abdullah&#8217;a dayanarak, vahyin arasının<br />
ke­sildiği ve Müddessir sûresinin Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e inmesinden sonra<br />
vahiylerin mütemadiyen gelmeye başladığına işaret ettik. Fakat ilk za­manlarda<br />
Hz. Peygamber (a.s.) vahiyleri kabul etmekte bazı güçlükler çe­kerdi. Bazen<br />
vahiy gelirken, bunu unutmamak endişesiyle ezberlemeye çalışır, bazen da vahiy<br />
devam ederken bazı kelime ve cümlelerin anlamını sormaya başlardı. Vahiylerin ve<br />
peygamberliğin bu ilk devresinde, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in vahiyleri nasıl kabul<br />
etmesi ve kullanması gerektiği konusunda eğitilmesi gerekiyordu.</p>
<p class="Vcud">Nitekim, Tâhâ sûresinde şöyle buyurulmuştur: &#8220;Hak Melik olan<br />
Al­lah yücedir. Sana vahyi tamamlanmazdan evvel Kur&#8217;an&#8217;ı okumada acele cime,<br />
&#8216;Rabbim, ilmimi artır&#8217; de&#8221;. (Ayet; 114) Burada kullanılan kelime ve ifadeye<br />
dikkat edildiği takdirde, &#8220;Hak melik olan Allah yücedir&#8221; cümle­siyle konuşmanın<br />
bittiği ve bundan sonra meleğin Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in yanından ayrılırken<br />
kendisini ikaz ettiği anlaşılıyor. Öyle anlaşılı­yor ki, vahiy sırasında melek,<br />
gördüğü bir şey ile ilgili olarak Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i gizlice ikaz etmeye<br />
çalışmış. Allah&#8217;ın kelâmı sona erdik­ten sonra da Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i açıkça<br />
uyarmıştır. Bu ikaz ve uyarı na­sıldı ve ne ile ilgiliydi? Bunu ayetle<br />
kullanılan kelimelerden anlayabiliyo­ruz. Galip ihtimal şu ki, vahiy geldikten<br />
sonra Hz. Peygamber (a.s.) bunu ezberlemeye ve tekrarlamaya çalışmış ve bunu<br />
yaparken de dikkati dağıl­mıştı. Bunun sonucu olarak vahyin aktarılması biraz<br />
aksamış, Hz. Pey­gamber (a.s.) vahyin bazı bölümlerine ve kelimelerine dikkat<br />
edememiş, bu durumu gören melek Allah&#8217;a haber vermiş ve Allah da kendisine bu<br />
hususta gereken eğitimin sağlanmasını istemiştir.</p>
<p class="Vcud">Kıyâme sûresinin inişi sırasında aynı durumla karşılaşılmıştı.<br />
Bu se­bepten dolayıdır ki, sûrede, bahsedilen konudan ayrılarak Hz. Muham­med<br />
(a.s.)&#8217;in ikaz edilmesine lüzum görüldü. Meselâ şu satırlara bakın: &#8220;Onu acele<br />
(kavrayıp ezber) etmen için dilini onunla tahrik etme (depreş­tirme). Onun<br />
toplanması ve onu okutmak bize aittir&#8221; (Ayet; 16-17).<a href="#_ftn15" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a><br />
A&#8217;lâ sûresinde de Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in vahiyleri ezberlemek için<br />
telaş­lanmasına gerek olmadığı ve icabında bunların kendisine tekrarlanacağı<br />
belirtildi.<a href="#_ftn16" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[16]</span></span></a>
</p>
<p class="Vcud">, Vahiylere alıştıktan ve bu konuda bir hayli tecrübe sahibi<br />
olduktan sonra, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in eski heyecanı ve endişesi geçti ve daha<br />
sonraki vahiyler sırasında kendisine herhangi bir ikazda bulunulmadı.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.16. GİZLİ TEBLİĞİN ÜÇ YILLIK<br />
DÖNEMİ</a></p>
<p class="Vcud">Cenab-ı Allah, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i peygamberlik makamına<br />
getir­dikten ve Hak dinini yaymaya başlamasına emir verdikten sonra Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.) tebliğ işine bir anda ve bütün gücüyle başlamadı. Aksine bu<br />
hususta temkinli, ihtiyatlı ve akıllı davrandı. Hak dinine davetini ilk önce<br />
mümkün olduğu kadar gizli tutmaya çalıştı ve bu gizli çalışmalar üç sene devam<br />
etti. Hz. Muhammed (a.s.), peygamberliğinin ilk üç yılında İslâm dinini ruhları<br />
temiz,, kalpleri temiz, doğru, dürüst ve tevhide yatkın kişiler arasında yaymaya<br />
çalıştı. Bu temiz ve salih kişiler delil, burhan, telkin ve karşılıklı fikir<br />
alış verişi sayesinde kısa süre içinde İslâm camiasına girdi­ler. İslâmiyet&#8217;i<br />
kabul edenlerden de dinlerini ve ibadetlerini bir süre gizli tutmaları<br />
isteniyordu. Zaten Allahu Teâlâ da o zamana kadar dinin alenen açıklanmasını ve<br />
tebliğinin yapılmasını istemiş değildi.</p>
<p class="Vcud">Gizli tebliğ sırasında Hz. Ebu Bekir&#8217;in şahsiyeti ve nüfuzu çok<br />
yararlı oldu.<a href="#_ftn17" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[17]</span></span></a><br />
Taberî ve İbn Hişâm&#8217;a göre, Hz. Ebu Bekr son derece nazik, mütevazı, kibar, hoş<br />
sohbet, uysal ve temiz bir kişi olduğu için pek çok kişinin müslüman olmasını<br />
temin etmişti. Arabistan&#8217;da Hz. Ebu Bekr ka­dar iyi şecere uzmanı başka kimse<br />
yoktu. Herkesin hangi soydan, hangi kabileden geldiğini biliyordu. Özellikle<br />
Kureyşlilerden hemen hemen hepsinin geçmişini ve karakterini çok iyi biliyordu.<br />
Zengin bir aileye mensup olduğu için iş ve ticarette herkes O&#8217;nun sözünü<br />
dinlerdi. Mesleği olan ticaret ve dürüst alışverişi sayesinde sayısız dostlar<br />
kazanmıştı. Tica­retle ve işleriyle ilgili olarak pek çok kişi O&#8217;nun yanına<br />
gelirdi. Hz. Ebu Bekr bunlardan en çok güvendiği kimselere İslam&#8217;ı tanıtırdı.<br />
Neticede çok sayıda tüccar ve iş adamı müslüman oldu. Müslüman olan diğer<br />
Araplar da kendi yakın çevrelerinde İslâmiyeti yaymaya çalışırlardı.<br />
Müslümanla­rın sayısı gittikçe artıyordu, ama Allah&#8217;tan açık tebliğ emri henüz<br />
gelme­mişti. Bu sebeple, müslümanların hepsi Mekke&#8217;nin tenha köşelerinde,<br />
dağlarda ve vadilerde namaz kılar ve dinin diğer vecibelerini yerine<br />
geti­rirlerdi.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.17. DÂR-I ERKAM&#8217;DA TEBLİĞ VE<br />
TOPLANTI MERKEZİNİN KURULMASI</a></p>
<p class="Vcud">Aradan 2.5 yıl geçmemişti ki, müslümanlar ile Mekkeli müşrikler<br />
arasında büyük ve tehlikeli bir çatışma çıkma ihtimali belirdi. İbn İshâk&#8217;ın<br />
rivâyetine göre müslümanlar bir gün Mekke&#8217;nin bir tepesinde namaz kılı­yorlardı,<br />
o sırada müşrikler bu durumu çok yadırgadılar ve müslümanları azarlamaya,<br />
onlarla alay etmeye başladılar. Münakaşa kavgaya dönüştü ve az kalsın silahlı<br />
çatışma meydana gelecekti. Hz. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas, Mekkelilerden birine bir<br />
deve kemiğini attı ve başını yardı. İbn Cerir ile İbn Hişâm bu olayı daha kısa<br />
olarak nakletmişlerdir. Ancak Hafız Ümevi, &#8220;Meğazi&#8221; isimli eserinde bundan<br />
etraflıca bahsetmiştir. Anlattıklarına gö­re, başı deve kemiğiyle yarılan kişi<br />
Beni Teym&#8217;e mensup olan Abdullah bin Hatal&#8217;dı. Bu olay fazla büyümeden<br />
yatıştırıldı. Bundan hemen sonra Hz. Muhammed (a.s.) müslümanların toplanıp<br />
ibadet etmeleri için Safa yakınlarında bulunan Hz. Erkam bin Ebi Erkam&#8217;ın evini<br />
merkez olarak seçti. Müslümanlar burada hem namaz kılabiliyordu, hem<br />
müslümanlığı kabul edenler gizli gizli buraya gelip bir süre kalıyorlardı. İslâm<br />
tarihinde bu ev &#8220;Dar-ı Erkam&#8221; olarak meşhur olmuştur. Üç yıllık gizli tebliğ<br />
devri sona erdikten sonra da bu mübarek ev uzun bir müddet müslümanların<br />
toplanma yeri olarak kaldı. Hz. Muhammed (a.s.) burada ikamet ederdi.<br />
Müslümanlar gelip kendisiyle çeşitli mevzularda fikir alış verişinde<br />
bulu­nurlardı. Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib de müslümanların mahsur kalmalarına kadar (ki bu<br />
olaydan sonra bahsedeceğiz) Dâr-ı Erkam dini faaliyet ve tebliğin mer­kezi<br />
olarak kaldı.</p>
<p class="kiliBalk"><a>23.18. ÜÇ YILLIK GİZLİ TEBLİĞ<br />
SIRASINDA NE GİBİ ÇALIŞMALAR YAPILDI?</a></p>
<p class="Vcud">İslam dininin alenen tebliği bölümüne geçmeden önce üç yıllık<br />
gizli tebliğ sırasında ne gibi çalışmaların yapıldığını görmek sanırız daha iyi<br />
olacaktır. Bu dönemde müslümanların topyekün sayısı ne kadardı? Ku­reyş&#8217;in hangi<br />
şahsiyetleri ve kabileleri müslüman olmuşlardı? Ayrıca Ku­reyşlilerin dışında<br />
kaç kişi Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in davetine evet demişti? Bunlar arasında kaç<br />
yabancı, köle, hizmetçi ve cariye vardı? Biz aşağıda İslâmiyet&#8217;in ilk üç yıllık<br />
döneminde müslüman olanların tam listesini veri­yoruz. Bu liste çok zor ve titiz<br />
bir çalışmanın sonunda hazırlanmıştır, çün­kü böyle bir liste herhangi bir<br />
eserde bir arada bulunmuyor:</p>
<p class="Vcud">Beni Hakim&#8217;den :</p>
<p class="Vcud">1. Cafer bin Ebi Tâlib</p>
<p class="Vcud">2. Hz. Cafer&#8217;in karısı, Esma binti Umeys Has&#8217;amiyye.</p>
<p class="Vcud">3. Safiyye binti Abdulmuttalib (Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in teyzesi<br />
ve Hz. Zübeyr&#8217;in annesi).</p>
<p class="Vcud">4. Ervâ binti Abdulmuttalib (Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in teyzesi).</p>
<p class="Vcud">Beni el-Muttalib&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">5. Ubeyde bin el-Hâris bin Muttalib.</p>
<p class="Vcud">Beni Abdi Şems bin Abdi Menaf&#8217;tan:</p>
<p class="Vcud">6. Ebu Huzeyfe bin Utbe bin Rebî&#8217;a</p>
<p class="Vcud">7. Ebu Huzeyfe&#8217;nin karısı, Süheyle binti Süheyl bin Amr</p>
<p class="Vcud">Beni Ümeyye&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">8. Osman bin Affân</p>
<p class="Vcud">9. Hz. Osman&#8217;ın annesi, Ervâ binti Kureyz 10. Hâlid bin Sa&#8217;id<br />
bin el-As bin Ümeyye</p>
<p class="Vcud">11. Hz. Halid&#8217;in karısı, Ümeyye binti Halef el-Hüza&#8217;iyye (Bazı<br />
kaynaklar, adını Umeyne olarak vermişlerdir.).</p>
<p class="Vcud">12. Ümm-ü Habibe bint Ebi Süfyan (Daha önce Ubeydullah bin Cahş<br />
ile nikâhlı iken daha sonra Ümm-ul Müminin oldu).</p>
<p class="Vcud">Beni Ümeyye&#8217;nin Haleflerinden:</p>
<p class="Vcud">13. Abdullah bin Cahş bin Riab.</p>
<p class="Vcud">14. Ebu Ahmet bin Cahş</p>
<p class="Vcud">15. Ubeydullah bin Cahş.<a href="#_ftn18" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[18]</span></span></a>
</p>
<p class="Vcud">Beni Teym&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">16. Esma binti Ebi Bekr</p>
<p class="Vcud">17. Ümm-ü Ruman (Hz. Ebu Bekr&#8217;in zevcesi ve Hz. Ayşe ile<br />
Abdurrahman&#8217;ın annesi)</p>
<p class="Vcud">18. Talha bin Ubeydullah</p>
<p class="Vcud">19. Hz. Talha&#8217;nın annesi, Sa&#8217;be bint el-Hadremi.</p>
<p class="Vcud">20. Haris bin Halid</p>
<p class="Vcud">Beni Teym&#8217;in Haleflerinden, Beni Esed bin Abdul-Uzza&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">21. Suheyb bin Sinan er-Rumi.</p>
<p class="Vcud">22. Zübeyr bin el-Avvam (Hz. Hatice&#8217;nin yeğeni ve Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in teyze oğlu).</p>
<p class="Vcud">23. Halid bin Hizam (Hakim bin Hizam&#8217;ın kardeşi ve Hz.<br />
Hatice&#8217;nin yeğeni)</p>
<p class="Vcud">24. Esved bin Nevfel</p>
<p class="Vcud">25. Amr bin Ümeyye</p>
<p class="Vcud">Beni Abdul-Uzza bin Kusayy &#8216;dan :</p>
<p class="Vcud">26.Yezid bin Zeme&#8217;a bin el-Esved.</p>
<p class="Vcud">Beni Zühre&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">27 Abdurrahman bin Avf.</p>
<p class="Vcud">28. Hz. Abdurrahman&#8217;ın annesi, Şifâ binti Avf.</p>
<p class="Vcud">29. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas (Ebi Vakkas&#8217;ın asıl adı Melik bin Ubeyd<br />
idi)</p>
<p class="Vcud">30. Umeyr bin Ebi Vakkas (kardeşi)</p>
<p class="Vcud">31. Amir bin Ebi Vakkas (kardeşi)</p>
<p class="Vcud">32. Muttalib bin Ezher (Abdurrahman bin Avfın amca oğlu)</p>
<p class="Vcud">33. Hz. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas&#8217;ın karısı, Remle binti Ebi Avf<br />
Sehmiyye</p>
<p class="Vcud">34. Tüleyb bin Ezher</p>
<p class="Vcud">35. Abdullah bin Şihâb</p>
<p class="Vcud">Beni Zühre&#8217;nin Haleflerinden:</p>
<p class="Vcud">36. Abdullah bin Mes&#8217;ud (Hüzeyl kabilesine mensub olup Mekke&#8217;de<br />
Beni Zühre&#8217;nin müttefiki olarak kalırdı).</p>
<p class="Vcud">37. Utbe bin Mes&#8217;ud (Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;un kardeşi)</p>
<p class="Vcud">38. Mikdad bin Amr el-Kindi (Esved bin Abd-i Yeğûs Zührî&#8217;nin<br />
evlâtlığı ve müttefiki).</p>
<p class="Vcud">39. Habbâb bin el-Erett</p>
<p class="Vcud">40. Şurahbil bin Hasene el-Kindi.</p>
<p class="Vcud">41. Câbir bin Hasene (Şurahbil&#8217;in kardeşi)</p>
<p class="Vcud">42. Cünade bin Hasene (Şurahbil&#8217;in kardeşi)</p>
<p class="Vcud">Beni Adiyy&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">43. Said bin Zeyd bin Amr bin Nufeyl (Hz. Ömer&#8217;in eniştesi ve<br />
amcazadesi)</p>
<p class="Vcud">44. Hz. Said&#8217;in karısı, Fatma binti el-Hattab (Hz. Ömer&#8217;in kız<br />
kardeşi)</p>
<p class="Vcud">45. Zeyd bin el-Hattab (Hz. Ömer&#8217;in ağabeyi)</p>
<p class="Vcud">46. Amir bin Rebia el-Anzi (Beni Adiyy&#8217;in müttefiki ve Hattab&#8217;ın<br />
evlatlığı)</p>
<p class="Vcud">47. Hz. Amir&#8217;in karısı, Leyla binti Ebi Hasme.</p>
<p class="Vcud">48. Ma&#8217;mer bin Abdullah bin Nadle</p>
<p class="Vcud">49. Nuaym bin Abdullah el-Lahhâm</p>
<p class="Vcud">50. Adiyy bin Nadle</p>
<p class="Vcud">51. Urve bin Ebi Üsase (Amr bin El-As&#8217;ın üvey kardeşi)</p>
<p class="Vcud">52. Mes&#8217;ud bin Süveyd bin Harise bin Nadle.</p>
<p class="Vcud">Beni Adiyy&#8217;in Haleflerinden:</p>
<p class="Vcud">53. Vakıd bin Abdullah (bu da Hattab&#8217;ın evlatlığı idi)</p>
<p class="Vcud">54. Halid bin Bukeyr bin Abd Yâlil el-Leysî</p>
<p class="Vcud">55. İyâs bin Bukeyr bin Abd Yâlil el-Leysî</p>
<p class="Vcud">56. Amir bin Bukeyr bin Abd Yalil el-Leysî</p>
<p class="Vcud">57. Akil bin Bukeyr bin Abd Yalil el-Leysî.</p>
<p class="Vcud">Beni Abdüddâr&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">58. Mus&#8217;ab bin Umeyr</p>
<p class="Vcud">59. Ebu&#8217;r-Rûm bin Umeyr (Mus&#8217;ab&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">60. Firaş bin en-Nadr</p>
<p class="Vcud">61. Cehm bin Kays</p>
<p class="Vcud">Beni Cumha&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">62. Osman bin Mazun</p>
<p class="Vcud">63. Kudâme bin Mazun (Hz. Osman&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">64. Abdullah bin Mazun (Hz. Osman&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">65. Saib bin Osman bin Mazun</p>
<p class="Vcud">66. Ma&#8217;mer bin el-Hâris bin Ma&#8217;mer</p>
<p class="Vcud">67. Hâtıb bin el-Hâris.</p>
<p class="Vcud">68. Hz. Hatib&#8217;in zevcesi, Fatma binti Mücellil el-Amiriyye</p>
<p class="Vcud">69. Ma&#8217;mer&#8217;in kardeşi Hattâb bin el-Hâris.</p>
<p class="Vcud">70. Ma&#8217;mer bin el-Hâris&#8217;in zevcesi, Fukeyle binti Yesâr</p>
<p class="Vcud">71. Süfyân bin Ma&#8217;mer.</p>
<p class="Vcud">72. Nübeyhe bin Osman</p>
<p class="Vcud">Beni Sehm&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">73. Abdullah bin Huzâfe</p>
<p class="Vcud">74. Huneys bin Huzâfe (Hz. Ömer&#8217;in damadı, Ümmül Mü&#8217;mi­nin, Hz.<br />
Hafsa&#8217;nın ilk kocası).</p>
<p class="Vcud">75. Hişâm bin El-As bin Vail</p>
<p class="Vcud">76. Haris bin Kays.</p>
<p class="Vcud">77. Hz. Haris&#8217;in oğlu Beşir bin Haris</p>
<p class="Vcud">78. Hz. Haris&#8217;in ikinci oğlu, ma&#8217;mer bin Haris</p>
<p class="Vcud">79. Kays bin Huzâfe (Abdullah bin Huzâfe&#8217;nin kardeşi)</p>
<p class="Vcud">80. Ebu Kays bin el-Haris</p>
<p class="Vcud">81. Abdullah bin el-Hâris</p>
<p class="Vcud">82. Saib bin el-Haris</p>
<p class="Vcud">83. Haccâc bin el-Haris</p>
<p class="Vcud">84. Beşir bin el-Haris</p>
<p class="Vcud">85. Sa&#8217;id bin el-Haris</p>
<p class="Vcud">Beni Sehm&#8217;in müttefiklerinden:</p>
<p class="Vcud">86. Umeyr bin Riâb</p>
<p class="Vcud">87. Mahmiyye bin el-Cez&#8217; (Hz. Abbas&#8217;ın eşi Ümmü&#8217;l-Fadl&#8217;ın üvey<br />
kardeşiydi)</p>
<p class="Vcud">Beni Mahzûm&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">88. Ebu Seleme Abdullah bin Abdul Esed (Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
teyze oğlu ve süt kardeşi)</p>
<p class="Vcud">89. Hz. Ebu Seleme&#8217;nin zevcesi, Ümm-ü seleme (bu hatun ve<br />
kocası, Ebu Cehl&#8217;in yakın akrabasıydılar)</p>
<p class="Vcud">90. Erkam bin Ebi el-Erkam (sahibi olduğu Dar-ı Erkam&#8217;dan daha<br />
evvel bahsettik)</p>
<p class="Vcud">91. Ayyaş bin Ebi Rebia (Ebu Cehl&#8217;in üvey kardeşi, Hz. Halid bin<br />
Velid&#8217;in amca oğlu)</p>
<p class="Vcud">92. Hz. Ayyâş&#8217;ın zevcesi, Esma binti Selâme Temimiyye</p>
<p class="Vcud">93. Velid bin Velid bin Muğire</p>
<p class="Vcud">94. Hişâm bin Ebi Huzeyfe</p>
<p class="Vcud">95. Seleme bin Hişâm</p>
<p class="Vcud">96. Hâşim bin Ebi Huzeyfe</p>
<p class="Vcud">97. Habbar bin Süfyan</p>
<p class="Vcud">98. Habbar&#8217;ın kardeşi, Abdullah bin Süfyan</p>
<p class="Vcud">Beni Mahzûm&#8217;un müttefiklerinden :</p>
<p class="Vcud">99. Yasir (Ammar bin Yasir&#8217;in babası)</p>
<p class="Vcud">100. Ammâr bin Yasir</p>
<p class="Vcud">101. Ammar&#8217;ın kardeşi, Abdullah bin Yasir</p>
<p class="Vcud">Beni Amir bin Luveyy&#8217;den :</p>
<p class="Vcud">102. Ebu Sebre bin Ebi Ruhm (Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in teyzesi,<br />
Beze binti Abdulmuttalib&#8217;in oğlu).</p>
<p class="Vcud">103. Ebu Sebre&#8217;nin karısı, Ümm-ü Külsum binti Süheyl bin Amr<br />
(Ebu Cende&#8217;in kız kardeşi)</p>
<p class="Vcud">104. Abdullah bin Süheyl bin Amr</p>
<p class="Vcud">105. Hatıb bin Amr (Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">106. Selit bin Amr (Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">107. Sekran bin Amr (Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşi, Ümmül Müminin<br />
Hz. Sevde binti Zema&#8217;anın ilk kocası)</p>
<p class="Vcud">108. Sekran&#8217;ın karısı, Sevde binti Zema&#8217;a (Sekran’ın ölümünden<br />
sonra Ümmü-l Mü&#8217;minin, yani Hz. Peygamber(a.s.)&#8217;in zevcesi oldu).</p>
<p class="Vcud">109. Selit bin Amr&#8217;ın karısı, Yakaze binti Alkame (&#8220;Isâbe&#8221;de<br />
Ümm-ü Yakaze olarak kaydedilmiştir).</p>
<p class="Vcud">110. Mâlik bin Zema&#8217;a (Hz. Sevde&#8217;nin kardeşi)</p>
<p class="Vcud">111. İbn Umm-i Mektûm</p>
<p class="Vcud">Beni Fihr bin Mâlik&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">112. Ebu Ubeyde bin el-Cerrâh</p>
<p class="Vcud">113. Süheyl bin Beyda</p>
<p class="Vcud">114. Said bin Kays</p>
<p class="Vcud">115. Amr bin el-Hâris bin Züheyr</p>
<p class="Vcud">116. Osman bin Abdi Ğanem bin Züheyr (Hz. Abdurrahman bin Avfın<br />
teyze oğlu)</p>
<p class="Vcud">117. Hâris bin Said</p>
<p class="Vcud">Beni Abd Kusayy&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">118. Tuleyb bin Umeyr (Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in teyzesi, Ervâ<br />
binti Abdulmuttalib&#8217;in oğlu)</p>
<p class="Vcud">Bunlar, Kureyş kabilesinin büyük ailelerinin meşhur ve soylu<br />
kişile­riydi. Bunların dışında bazı yabancı, köle ve hizmetçiler vardı ki İslam<br />
di­nini üç yıllık gizli tebliğ sırasında kabul etmişlerdi. Bunların isimleri<br />
şöy­le sıralanabilir.</p>
<p class="Vcud">119. Ümm-ü Eymen Bereke binti Sa&#8217;lebe, ki çocukluğundan beri Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;e bakma şerefine nail olmuştu.</p>
<p class="Vcud">120. Zinnire Rûmiye (Amr bin el-Müemmil&#8217;in serbest bıraktığı<br />
hizmetçisi)</p>
<p class="Vcud">121. Bilâl bin Rebah (Ümeyye bin Halefin kölesi)</p>
<p class="Vcud">122. Bilâl&#8217;in annesi Hamâme</p>
<p class="Vcud">123. Ebu Fukeyhe Yesâr ul-Cehmi (Safvân bin Umeyye&#8217;nin serbest<br />
bıraktığı köle)</p>
<p class="Vcud">124. Lebibe (Müemmil bin Habib&#8217;in hizmetçisi)</p>
<p class="Vcud">125. Ümm-ü Ubeyş (Beni Teym bin Mürre veya Beni Zühre&#8217;nin<br />
hizmetçisi)</p>
<p class="Vcud">126. Amir bin Füheyre (Tufeyl bin Abdullah&#8217;ın kölesi)</p>
<p class="Vcud">127. Sümeyye (Hz. Ammâr bin Yâsir&#8217;in annesi ve Ebû Huzeyfe bin<br />
Muğire Mahzûmî&#8217;nin hizmetçisi).</p>
<p class="Vcud">Bunun dışında, İslamiyet&#8217;in ilk devresinde Mekke&#8217;de müslüman<br />
olan­lar şunlardı:</p>
<p class="Vcud">128. Mihcen bin el-Edra&#8217; el-Eslemi</p>
<p class="Vcud">129. Mes&#8217;ûd bin Rebi&#8217;a bin Amr (Beni el-Hûn bin Huzeyne&#8217;nin<br />
kabilesi olan Kare&#8217;ye mensuptu).</p>
<p><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';">Böylece, ilk<br />
dört müslüman ve bu 129 zât ile birlikte müslümanların toplam sayısı 133&#8217;e<br />
yükselmişti. İslâmiyet&#8217;in açık ve alenen tebliği başla­madan önce iman sahibi<br />
olan işte bu mübârek zâtlardı.</span><a href="#_ftn19" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[19]</span></span></a><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';"><br />
Bunlar doğru, dürüst sağduyu sahibi insanlardı ve sadece kendi akıl, fikir ve<br />
düşünceleri ile, delil ve burhanları görerek, tevhidi kabul etmiş, Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;i Allah’ın resulü olarak tanımış, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;i Allah’ın kitabı ve<br />
hidâyetin kaynağı olarak görmüş ve Ahireti hayatın hakikati olarak kabul<br />
etmişlerdi. Bu samimi fedakâr ve çıkar ummayan kimseler İslam camiası­na<br />
girdikten sonra Cenab-ı Allah, İslâm&#8217;ın alenen tebliğ edilmesine emir verdi.</span>
</p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Beyhakî&#8217;nin<br />
    rivâyetine göre, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bu haleti ruhiyesi, asıl vahy&#8217;in<br />
    geli­şinden 6 ay evvel başladı.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a> Bu demektir<br />
    ki, yukarıdaki durumdan sonra Rasûlullah (a.s.) gittikçe yalnızlığı sever<br />
    bir kişi haline gelmişti. Zira Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın daha önce de yalnızlığı<br />
    sevdiği biliniyor. Nitekim İbn Hişâm ile Taberî&#8217;nin rivâyetlerine göre, İbni<br />
    İshak ile Abdullah bin Zübeyr&#8217;in Ubeyd bin Umeyr el-Leysî&#8217;ye dayanarak<br />
    anlattıkları hadiste Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in senenin bir ayını Hira<br />
    mağarasında geçirdiği belirtilmiştir. Hz. Peygamber (a.s.) yanına birkaç<br />
    günlük yiyecek ve içecek alırdı ve ora­daki murakabesi bittikten sonra<br />
    Kâ&#8217;be&#8217;yi tavaf ederdi (7 defa) ve evden tekrar yiyecek içecek alıp mağaraya<br />
    giderdi. Bu İ&#8217;tikâf ve ibadet devresinde Hz. Peygamber (a.s.) fakir fukaraya<br />
    fazlasıyla sa­daka dağıtırdı. Ancak bu rivayetlerde, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
    bu ibadetlere ne zaman başladığı kesin olarak belirtilmiyor. Ancak bu işin<br />
    birkaç sene devam ettiği tahmin ediliyor.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> Hz.<br />
    Muhammed&#8217;in genellikle 40 yaşında peygamber olduğu söyleniyor. Fakat, dikkat<br />
    edilirse kendisi Rebiülevvel, 1 nci Âm-ul Filde doğmuştu. Kendisine<br />
    peygamberlik Ramazan, 40. Am-ul Filde verildiğine göre, yaşı o sırada tam<br />
    40.5 tu.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref4" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a> Abdullah bin<br />
    Zübeyr ile İbn İshâk&#8217;ın Ubeyd bin Umeyr-ul Leysî&#8217;ye dayanarak verdiği<br />
    bilgiye göre Rasûlullah (a.s.) Cebrail&#8217;in kendisine ipek kumaşında yazılı<br />
    bazı şeyler gösterdiğini, bunlar arasında Alâk suresinin ilk âyetlerinin<br />
    bulunduğunu belirtmişti. Yine aynı rivâyete göre Cebrail, Hz. Muhammed<br />
    (a.s.)&#8217;e &#8220;oku&#8221; dedi. O okuma bilmediğini söyledi. Bunun üzerine Hz.<br />
    Pey­gamber (a.s.)&#8217;i öyle sıktı ki canının çıkacağım sandı. Sonra kendisini<br />
    bıraktı ve &#8220;oku&#8221; dedi ve &#8220;İk­ramdan&#8221; &#8220;mâ&#8217;lem-ya&#8217;lem&#8221;e kadar okuttu. Hz.<br />
    peygamber daha sonra rüyasından kalkınca bu yazı­nın kalbine işlendiğini<br />
    sandı. (Taberî, İbn Hişâm ve Süheylî). İbn Kesir bu rivâyetten bahsederken<br />
    bunun, uykudan uyandıktan sonra gözü açıkken kendisinin geçirdiği tecrübenin<br />
    bir başlangıcı ol­duğunu belirtmiştir, ki bu hususu Hz. Ayşe kendi hadisinde<br />
    beyan etmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref5" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a> Bu korku ve<br />
    dehşetin çeşitli sebepleri olduğu ulemâ tarafından belirtilmiştir. Bunların<br />
    sa­yısı 12&#8217;ye kadar varıyor. Ama bizce doğru olan sebep, sadece Rasûlullah<br />
    (a.s.)&#8217;ın peygamberlik gi­bi yüce bir makam ve icaplarını düşünerek bu hâle<br />
    gelmiş olmasıdır. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı sürekli kay­gılandıran şey bu ağır<br />
    yükü nasıl kaldırabileceğiydi. Bu düşünce ve kaygı gösteriyor ki, Hz.<br />
    Pey­gamber (a.s.) çok önceden peygamberliği tasarlamıyordu, ya da Arap&#8217;lar<br />
    ve diğer insanlara yeni bir din vermeyi ve onlara dinî yönden önderlik<br />
    yapmayı düşünmüyordu.</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref6" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a> Bir hadise<br />
    göre &#8220;Allah sizi üzmeyecektir.&#8221;</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref7" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a> Hz.<br />
    Peygamber, Varaka bin Nevfel&#8217;in yeğeni olarak gösterilmiştir, zira Varakanın<br />
    üçün­cü göbeğinde Abdul Uzza ve Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in dördüncü göbeğinde<br />
    Abd Menaf birbirinin kardeşiydiler.</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref8" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a> Hz. İsa<br />
    yerine Hz. Musa (a.s.)&#8217;dan söz etmenin sebebi belki de Hz. İsa&#8217;nın peygamber<br />
    ola­cağına dair henüz bebekken verilen müjde olabilir. Hz. Musa&#8217;ya<br />
    peygamberlik ise Hz. Muhammed (a.s.) gibi beklenmedik bir şekilde ihsan<br />
    olunmuştu.</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref9" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a> Eşsiz bir<br />
    şahsiyete sahip olmasına rağmen, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;de zerre kadar kendini<br />
    beğenmişlik yoktu. Bu sebeple de, Cenâb-ı Allah&#8217;ın dünyadaki milyonlarca<br />
    insan arasından kendi­sini peygamberlik gibi yüce makama seçtiğine bir türlü<br />
    inanamıyordu.</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref10" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a> Meselâ şu<br />
    âyetler: &#8220;De ki, Eğer Allah istemiş olsaydı size Kur&#8217;ân&#8217;ı tilâvet ve tebliğ<br />
    et­mezdim&#8230;&#8221; (Yunus; 16).</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref11" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a> Bu aradan<br />
    sonra Müddessir sûresinin ilk 7 ayeti vahiy olarak geldi. Bu ayetlerde ilk<br />
    defa Hz. Peygamber (a.s.)in nebi olduğu ve dinî yayması gerekliği<br />
    belirtildi.</p>
</div>
<div id="ftn12">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref12" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a> Burada şunu<br />
    belirtmekte fayda vardır ki, Rasûlullah (a.s.) hayatında Hz. Cebrail<br />
    (a.s.)&#8217;i sadece iki defa mücessem veya gerçek şeklinde görmüştür. Yoksa,<br />
    Cebrail her zaman kendisine bir insan kılığında ve görünümünde gelmiştir.<br />
    (Bk: Buhârî&#8217;de Hz. Ayşe&#8217;nin hadisine, Et-Tevhid kitabı). Müslim&#8217;de de<br />
    Kitab&#8217;ul İman&#8217;da Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in sözleri nakledilmiştir. Bu hâdise<br />
    göre, Ceb­rail ilk defa göğün doğu ucundan kendisine geldi. (Buna en-Necm<br />
    sûresinde &#8220;ufuk-u a&#8217;lâ&#8221; ve Tek­vir suresinde &#8220;ufuk-u mübîn&#8221; denilmiştir).<br />
    Cebrail önce gökte belirdi ve yavaş yavaş Hz. Muham­med (a.s.)&#8217;e yaklaştı.<br />
    Öyle ki, havada muallak olarak durdu. Daha sonra Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e<br />
    eğildi ve kendisine iki yay mesafesi kadar yaklaştı. Hz. Ayşe&#8217;nin ifadesine<br />
    göre Cebrail kendi asıl şeklinde idi ve varlığıyla bütün ufku doldurmuştu.<br />
    (Buhârî). Bizzat Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ifadesine göre kendisi Cebrail&#8217;i asıl<br />
    şekli ve sureliyle o zaman gördü. Cebrailin azametli varlığıyla gök ile yer<br />
    arasındaki boşluk dolmuştu. (Müslim). Hz. Peygamber, Cebrail&#8217;i ikinci defa<br />
    Sidret-ul Münteha da gördü. Müsned-i Ahmed&#8217;de yer alan Hz. Abdullah bin<br />
    Mesud&#8217;un hadisine göre Rasûlullah şöyle buyurdular: &#8220;Ben Cebrail&#8217;i Sidret-ul<br />
    Münteha&#8217;nın yakınlarında gördüm. Onun 600 kolu vardı.&#8221; (Tefhim-ul Kur&#8217;ân, C.<br />
    V, Necm suresinin açıklaması).</p>
</div>
<div id="ftn13">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref13" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a> Tarih ve<br />
    siyerlerde ilk müslüman olarak bu dört kişinin adı geçmektedir. Fakat o<br />
    sıralarda bulunan Hz. Peygamber&#8217;in bazı kızlarının anne ve babalarıyla<br />
    birlikte İslâm dinini kabul etmedikle­rini düşünmek biraz zordur. Hz.<br />
    Zeyneb, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in nübüvvet makamına eriştiği zaman 10 yaşında<br />
    idi. Hz. Ümm-ü Külsum ve Hz. Rukayye de o kadar yetişmişlerdi ki,<br />
    İslamiyet&#8217;e davetin, açıkça başlamasından önce Ebû Leheb&#8217;in oğullarıyla<br />
    evlendirilmişlerdi. Fakat Hz. Fatma bi&#8217;set&#8217;ten bir sene sonra doğmuş ve<br />
    gözünü İslâm devrinde açmıştı. Bu sebeple, bizce Rasûlullah&#8217;ın ilk üç kızı<br />
    da ilk müslümanlar arasında sayılmalıdırlar. Hz. Fatma ise doğuştan müslüman<br />
    sayılabilir.</p>
</div>
<div id="ftn14">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref14" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[14]</span></span></a> Pek<br />
    mümkündür ki bu olay rüyada ve ilham şeklinde cereyan etmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn15">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref15" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a> Burada ele<br />
    aldığımız Kıyâme sûresinin sözü geçen âyetlerini bir tahmin şeklinde<br />
    okuyu­culara sunmadık. Aksine bu hususta muteber ve güvenilir hadisler<br />
    vardır. Müsned-i Ahmed, Buhâri, Müslim, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerir, Taberânî<br />
    ve Beyhâkî v.d. gibi tanınmış eserlerde Hz. Abdullah bin Abbas tarafından<br />
    rivâyet olunan hadise göre vahiyler Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e geldi­ğinde<br />
    kendisi herhangi bir kelime veya cümleyi unutmamak için Cebrail ile beraber<br />
    onları tekrar ederdi. Aynı şeyi İmam Şa&#8217;bî, İbn Zeyd, Dahhâk, Hasan Basrî,<br />
    Katâde ve Mücâhid gibi müfessirler de anlatmışlardır.</p>
</div>
<div id="ftn16">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref16" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[16]</span></span></a> Hâkim&#8217;in<br />
    Hz. Sâ&#8217;d bin Ebi Vakkas&#8217;a ve İbn Merdûye&#8217;nin Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;a<br />
    daya­narak rivayet ettikleri hadise göre, Rasûlullah (a.s.) bazı kelimeleri<br />
    unutmak korkusuyla Kur&#8217;ân-ı yüksek sesle tekrarlardı. Mücâhid ve Kelbî&#8217;ye<br />
    göre, Cebrail vahiy getirdikten sonra henüz ayrılma­dan Hz. Peygamber (a.s.)<br />
    vahy&#8217;in ilk bölümlerini tekrarlamaya başlardı. Bu sebeple, Hz. Peygam­ber<br />
    (a.s.)&#8217;in vahiy sırasında sakin olması ve Kur&#8217;ân&#8217;ı dikkatle dinlemesi<br />
    islendi. Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bu konuda hiç<br />
    endişelenmemesini istedi ve unuttuğu bir şey olursa onu kendi­sine<br />
    hatırlatacağını söyledi.</p>
</div>
<div id="ftn17">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref17" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[17]</span></span></a> Asıl adı<br />
    Abdullah bin Osman&#8217;dır. Hz. Ebû Bekr, künyesiyle meşhur oldu, Zamehşeri&#8217;ye<br />
    göre kendisi her iyi işle önde olduğu için kendisine Ebû Bekr adı<br />
    verilmişti.</p>
</div>
<div id="ftn18">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref18" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[18]</span></span></a> Bu şahıs<br />
    karısı Umm-u Habibe ile Habeşistan&#8217;a hicret ettikten sonra Hıristiyanlığı<br />
    kabul etti ve orada öldü.</p>
</div>
<div id="ftn19">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref19" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[19]</span></span></a><br />
    &#8220;El-İstiab&#8221;da İbn Abdil-Berr ve &#8220;Usd-ul Ğâbe&#8221;de İbni Esîr şöyle demişlerdir.<br />
    &#8220;Rivâyet olunur ki, Hz. Abbas&#8217;ın zevcesi Ümm-ul Fadl, Hz. Hatice&#8217;nin<br />
    ardından müslüman olan ikinci ka­dındı.&#8221; Bu rivayet doğruysa, ilk devre<br />
    müslümanlarının sayısı 134&#8217;e çıkıyor. Bu hatunun asıl ismi Lübabe bint<br />
    el-Hâris&#8217;ti. Kendisi Ümm-ul Müminin Hz. Meymûne&#8217;nin kız kardeşi, Hz. Hâlid<br />
    bin Velid&#8217;in halası ve Hz. Câfer bin Ebî Tâlib&#8217;in karısı Esma binti Umeys&#8217;in<br />
    üvey kardeşiydi. Biz bu hatunu listemize almadık, zira &#8220;rivâyet olunur&#8221;<br />
    deyimi durumu şüpheli kılıyor.</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/hz-muhammed-a-s-in-peygamber-olmasi-ve-tebligin-uc-yil-sure-ile-gizli-yapilmasi/10397">HZ. MUHAMMED (A.S.)&#8217;İN PEYGAMBER OLMASI VE TEBLİĞİN ÜÇ YIL  SÜRE İLE GİZLİ YAPILMASI</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ</title>
		<link>https://fasiharapca.com/mekke-donemine-genel-bir-bakis/10395</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10395</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuz Dördüncü  Bölüm: MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ 34.1. MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ 34.1.1. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Şeceresi ve Soyluluğu 34.2.2. Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Şahsiyeti 34.1.3. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Peygamberlikten Önceki Hayatı 34.1.4. Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Peygamberlikten Sonraki Temiz Hayatı 34.1.5. Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Maddi Fedakârlıkları 34.1.6. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Büyük Azim ve Kararlılığı 34.1.7. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Eşsiz &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/mekke-donemine-genel-bir-bakis/10395">MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751866" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Otuz Dördüncü  Bölüm: MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751867" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1. MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751868" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.1. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Şeceresi ve Soyluluğu</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751869" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.2.2. Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Şahsiyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751870" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.3. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Peygamberlikten Önceki Hayatı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751871" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.4. Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Peygamberlikten Sonraki Temiz Hayatı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751872" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.5. Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Maddi Fedakârlıkları</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751873" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.6. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Büyük Azim ve Kararlılığı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751874" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.7. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Eşsiz Cesareti</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751875" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.8. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Yüksek Ahlâkı ve Fazileti</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751876" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.9. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Söz ve Fiillerindeki Âhenk</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751877" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.10. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Her Türlü Peşin Hüküm ve Taassuptan Uzak Olması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751878" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.11. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in İnanılmaz Etkisi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751879" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.12. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e İman Edenlerin Meziyetleri</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751880" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
34.1.13. Medine Ensârının Vasıfları</a></span></p>
<p class="Vcud"> </p>
<p class="BlmBal"><a>Otuz Dördüncü  Bölüm: MEKKE DÖNEMİNE<br />
GENEL BİR BAKIŞ</a></p>
<p class="kiliBalk"><a>34.1. MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ</a></p>
<p class="Vcud">Biz şimdi geriye dönerek Mekke döneminin başlangıcından hicretin<br />
başlamasına kadar uzanan sürenin bir değerlendirmesini yapacağız. Böy­lece,<br />
İslâmi Hareket&#8217;in hangi temeller üzerine bina edildiğini, hangi temel düşünce ve<br />
felsefe ile ortaya çıktığını, 13 yıllık süre içinde bu sermayenin nasıl<br />
arttığını ve bu Hareket&#8217;in Medine dönemine girerken hangi sermaye­ye sahip<br />
olduğunu ve bu sermayeye dayanarak Mekke&#8217;deki şartların tam aksine bir yol çizip<br />
varacağı hedefini nasıl tayin ettiğini öğrenmiş olacağız.</p>
<p class="Vcud">Bu Hareket&#8217;in ilk ve daha doğrusu, temel sermayesi sadece<br />
Muham­med bin Abdullah (a.s.)&#8217;ın mevcudiyeti, şahsiyeti ve peygamberlikten<br />
ön­ceki 40 yıllık temiz yaşantısıydı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.1. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in Şeceresi ve Soyluluğu</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Muhammed (a.s.) kişisel olarak Arabistan&#8217;ın en temiz, en<br />
tanın­mış ve en soylu ailesine mensuptu. Araplar ve özellikle Mekkeliler, Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in şeceresini, geçmişini ve ailesini çok iyi biliyordu. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in ailesi o kadar makbul ve mümtazdı ki, Arabistan&#8217;ın birçok<br />
kabilesi anne veya babaları tarafından bu aileye veya sülâleye mensup olmalarını<br />
bir iftihar vesilesi sayarlardı. Kısacası, Rasûlullah (a.s.) adı sanı<br />
bilinmeyen, soyu meçhul, kökü derin olmayan ve halk tara­fından tanınmayan bir<br />
şahsiyet değildi ki, birden bire büyük bir dava ile insanların karşısına çıktığı<br />
zaman herkes böyle bir davanın kendisine ya­kışmadığını söyleyebilsin. Bilâkis,<br />
bütün Arabistan&#8217;da kimse onaya çıkıp Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın soyuna her şey<br />
yapabilsin, burunlarından kıl aldırmayan ve isimlerine toz kondurmayan ne kadar<br />
eşraf, asil ve namuslu aile var idiyse hepsiyle Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in şu veya<br />
bu şekilde akrabalığı ve yakınlığı vardı. Onlardan hiçbiri kalkıp cemiyetteki<br />
yer, sosyal statü ve şe­ref bakımından Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in veya ailesinin<br />
kendilerinden daha düşük seviyeli olduğunu söylemeye cesaret edemezdi. Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in üyesi olduğu Kureyş kabilesi dini, siyasi, sosyal ve ekonomik<br />
açı­dan Hicaz&#8217;ın lideri durumundaydı. Kureyş&#8217;in İsmail oğullarından geldiğine<br />
kimsenin şüphesi yoktu. Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında Kureyşin ticari<br />
nüfuzu hatırı sayılır derecede büyüktü. Kâbe&#8217;nin mütevelliliğini ve Hac ile<br />
ilgili bütün işleri fiilen idare ettiği için Arabistan çapında Kureyş&#8217;i<br />
tanımayan ve bununla iyi geçinmeye çalışmayan kabile veya grup yoktu. Kureyş her<br />
bakımdan Arabistan&#8217;ın en güzide ve yüksek mevkiye sahip bir kabilesi idi. İşte<br />
Arabistan&#8217;da merkezi yer tutan bir kabilede Rasûlullah (a.s.) gibi büyük bir<br />
şahsiyetin doğması son derece önemli bir olguydu. Arabistan gibi bir memlekette<br />
yeni bir Hareket&#8217;in liderinin doğması için böylece en güzel ve en uygun şartlar<br />
sağlanmış oldu.</p>
<p class="Vcud">Hz. İsmail (a.s.)&#8217;in evlâtlarının azameti, asaleti ve<br />
meziyetleri bütün Arabistan&#8217;da dillere destandı. Bu güzide ailenin<br />
özelliklerinden biri, geçen 2500 yılda bir tek peygamber ortaya çıkarmamış<br />
olmasıydı. Bu tarihi ger­çek, Beni Amir bin Sa&#8217;sa&#8217;a&#8217;nın gün görmüş, yaşlı ve<br />
kültürlü bir zâtı tara­fından dile getirilmişti. Rivayetlere göre Beni Amir<br />
kabilesinden bir heyet hac farizasını eda edip memlekete döndüğünde bu ihtiyar<br />
kişiye Mekke&#8217;de Rasûlullah (a.s.) ile görüştüğünü, kendisinin (Rasûlullah<br />
-a.s.-&#8216;ın) onların himayesini istediğini ve köylerine gelmek dileğinde olduğunu<br />
anlatınca bu akıllı kişi başının saçını yolmuş ve demişti ki, &#8220;vah vah, siz<br />
aklınızı mı ka­çırmıştınız? Siz onun (Rasûlullah -a.s.-&#8216;ın) isteğini niye kabul<br />
etmediniz? Vallahi, hiçbir İsmailli şimdiye kadar böyle bir yalan<br />
uydurmamıştır.&#8221; İşte Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Beni İsmail veya İsmail oğullarına<br />
mensup olması ken­disine bir avantaj daha sağlıyordu. Tarih Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in nübüvvet ile ilgili iddiasının doğru olduğunu ispatlıyordu, zira uzun<br />
bir müddetten beri İsmail oğullarında herhangi bir peygamber doğmamış ve İsmail<br />
oğul­ları bu hususta herhangi bir yalan söylememekle ün yapmışlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.2.2.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Şahsiyeti</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in şahsiyeti de büyük ve namlı bir<br />
peygambere yakışır şekilde idi. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın vücudu, eşkali, yüz<br />
hatları, genel görüntüsü, oturuşu, kalkışı, hareketi, konuşması ve<br />
alışkanlıkları çocuklu­ğundan beri parlak geleceğini haber veriyorlardı. Anatomi<br />
uzmanları ve akıllı kimseler bu belirtileri gördükten sonra Abdulmuttalib&#8217;in<br />
ailesinde olağanüstü bir kişinin doğduğuna inanmaya başlamışlardı. Bu hususta Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in annesi, büyük babası, amcası, süt kardeşi, dadısı ve<br />
arkadaşlarının intibaları tarih sayfalarına geçmiştir. Bunların hepsi, Hz,<br />
Muhammed(a.s.)&#8217;in küçük yaşta bile büyük bir şahsiyet olacağının çeşitli<br />
örneklerini verdiğini beyan etmişlerdir. Bazen da Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i hiç<br />
tanımayan kişiler ilk bakışta, &#8220;vallahi, bu asla yalancı veya sahte bir kişinin<br />
yüzü değildir&#8221; diyerek görüşlerini belirtmiş oluyorlardı. Hz. Pey­gamber (a.s.)<br />
buluğ çağına erişince ailesi ve hemşehrileri, şahsiyetinin da­ha da etkisinde<br />
kalmaya başladılar. Yoldan geçenler kendisini görünce gayri ihtiyari olarak<br />
sevgi ve saygı belirtmekten geri kalmazlardı, çünkü kendisini toplumun en iyi<br />
ferdi olarak görürlerdi. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yakı­şıklılığı, nezâketi, vakarı,<br />
ciddiyeti, doğruluğu, dürüstlüğü, yüksek ahlâkı, temizliği ve alçak gönüllülüğü<br />
kendisini halkın sevgilisi yapmıştı. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şahsiyetinin bu<br />
heybeti ve etkisi İslâmi davetini vermeye başlaması ve Kureyşliler kendisinin<br />
can düşmanı olmasından sonra da de­vam etti. Kureyşliler öfke ve nefrete<br />
kapılarak ekseriye çok alçakça ve ha­ince tezgâhlar kuruyor ve oyunlar<br />
oynuyorlardı. Fakat Kureyşliler, bizzat kendi aile mensupları, oğul, kardeş ve<br />
yeğenlerine reva gördükleri insan­lık dışı ve dehşet verici eziyet ve<br />
işkenceleri Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e hiç­bir zaman uygulamadılar. Kendi akraba ve<br />
yakınlarına karşı bu kadar gad­darca ve serbestçe hareket edebilen bu İnsanlar<br />
Rasûlullah (a.s.) ile karşı­laşınca sanki süt dökmüş kedi gibi oluveriyorlardı.<br />
Gerçek şu ki, Kureyş­liler bütün alçaklıklarına rağmen Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e<br />
kötü bir söz söy­lemek veya el kaldırmak konusunda her zaman aralarında belli<br />
bir mesafe­yi koymayı unutmazlardı. Bu mesafenin doğmasının sebebi,<br />
Rasûlullah&#8217;ın korkunç ikna edici ve nüfuz edici şahsiyeti idi. Nitekim, en ağır<br />
şartlarda bile Hz. Peygamber (a.s.) İslâmi daveti büyük bir ciddiyet ve<br />
metanetle yaymaya devam etti. Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;deki boykot sırasında bile<br />
Rasûlullah (a.s.) hiç korkmadan davetini vermeye devam etti. En çetin ve çileli<br />
ola­rak tarif edilebilecek Mekke döneminin son üç yılında bile Rasûlullah (a.s.)<br />
sadece Mekke&#8217;de değil, Ukâz, Mecenne, Zül-Mechaz ve Mina&#8217;daki panayır ve<br />
toplantılarda tebliğ ve vaazlarına devam etti. Arabistan&#8217;ın her köşesinden gelen<br />
kabileler ve heyetlerle görüşüp tebliğ çalışmalarına yar­dımcı olmalarını<br />
istedi. Bütün bu noktaları göz önünde bulundurduğu­muz takdirde Rasûlullah<br />
(a.s.)’ın nübüvvet farizasının durdurulmasına im­kân olmayan bazı şahsi<br />
meziyetlere ve nüfuza sahip olduğunu kabul et­meliyiz. Geçen sayfalarda<br />
belirttiğimiz gibi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın en ezeli rakip ve düşmanları, meselâ<br />
Ebu Leheb ve Ebu Cehl bile kendisinden çok korkarlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.3.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Peygamberlikten Önceki Hayatı</a></p>
<p class="Vcud">Şimdi de Peygamberlikten önceki 40 yılda Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
hayatı­nın nasıl olduğu ve bunun ne gibi etkiler bıraktığına bir göz atalım.<br />
Haki­katte bu hayat sadece lekesiz değil, temiz ve güzel ahlâkın canlı bir<br />
örne­ğiydi. Rasûlullah (a.s.), çocukluğundan orta yaşına kadar içinde yaşadığı<br />
toplum ve akrabalık, yakınlık, dostluk, komşuluk, ticaret ve günlük işleri<br />
yüzünden haşır-neşir olduğu insanların hepsi Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in doğ­ruluğu,<br />
dürüstlüğü, emanetleri muhafaza etmesindeki titizliği, yüksek ah­lâk ve<br />
fazileti, merhameti ve kibarlığına hayrandı. Rasûlullah (a.s.) bir iyi­lik<br />
meleğiydi. Kendisi başlı başına hayır ve bereketti. Şerr ve kötülük yap­ması<br />
şöyle dursun, bunların yanına bile yaklaşmamıştı. Mekke halkı ken­disine o kadar<br />
güveniyordu ki, kendisine &#8220;emin&#8221; lakabını vermişti. Bu gü­ven ve itimat, İslâmi<br />
davet yüzünden herkes kendisine düşman kesilmesin­den sonra da devam etti. Dost<br />
düşman herkes kıymetli eşyasını Hz. Mu­hammed (a.s.)&#8217;e teslim ederdi. Herkes<br />
kendisinin emanetine zarar verme­yeceğinden emindi. Nitekim, Kureyşliler<br />
kendisini öldürmek için bütün hazırlıkları yapmışken bile Rasûlullah (a.s.)<br />
kendisine emanet edilen eşya ve paranın sahiplerine iade edilmesi için fevkalade<br />
tedbirler aldı. Doğrulu­ğu o kadar bilinen bir şeydi ki, İslâmi davetine<br />
başlayınca Kureyş bütün muhalefetine rağmen kendisinin yalancı olduğunu<br />
söylemeye cesaret ede­medi. Kureyş&#8217;in yalanlamak istediği şey Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in en yakın akraba ve arkadaşları en fedakâr savunucularıydı. Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;in, hâşâ bir ayıbı olsa veya davası çürük ve asılsız olsaydı gayet tabii<br />
ki, yakın çev­reden fedailer bulamazdı.</p>
<p class="Vcud">Hz. Hatice (r.a.) evlilik için, kendisine gelen Kureyş&#8217;in en<br />
namlı kabi­le reislerinin isteklerini reddetti. Ama, Rasûlullah (a.s.)’ın<br />
ahlâkına hayran olduğu için kendisine bizzat evlilik teklifinde bulundu. 15<br />
yıllık bir evlilik bir kadının kocasının günah ve sevaplarını öğrenebilmesi için<br />
yeterli bir müddettir. Hele bu kadın hem yaşça büyük hem akıllı ve hem de kocası<br />
onun mallan ve sermayesiyle ticaret yapıyorsa, bu iş daha da kolaylaşır. Fakat,<br />
Hz. Hatice bu uzun müddet sırasında Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yakından görüp takip<br />
ettikten sonra büyüklüğüne o kadar inandı ki, kendisinin sade­ce büyük bir insan<br />
olduğunu teslim etmedi, ayrıca kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunu da kabul etti<br />
ve kendisine iman etti. Halbuki, sahtekâr bir insanın menfaatçi ve maddeci<br />
karısı kurduğu tezgâhında her ne kadar ortak olsa dahi kendisine kalben<br />
bağlanmaz ve samimiyetle iman etmezdi.</p>
<p class="Vcud">Hz. Zeyd bin Hârise ile Rasûlullah (a.s.) arasındaki münasebet<br />
çok eskilere dayanıyordu. O sıralarda Hz. Zeyd henüz bir köle idi. Efendi ile<br />
köle arasında böylesine yakın ve samimi ilişkilerin bulunduğu az görül­müştür.<br />
Zira, köle genellikle çaresizdir ve efendisinin emir kuludur, efen­disinin<br />
emrini beğenmezse de yerine getirmekle mükelleftir. Bununla be­raber, bir köle<br />
de efendisini en yakından izleyen bir kişidir. O efendisini hem iyi hem kötü<br />
yanlarım çok iyi görebiliyor. Özellikle, köle çaresiz ol­duğu için her bakımdan<br />
muktedir olan efendisinin bütün huy ve kaprisle­rini de iyice öğrenmiş oluyor.<br />
Fakat Rasûlullah (a.s.) öyle bir efendi idi ki, kölesi kendisine gittikçe<br />
bağlandı. O kadar ki, bu köle azad edildikten sonra babası ve amcasının bütün<br />
ısrarlarına rağmen eski efendisinin hiz­metinde kalmayı tercih etti. Bu köle 15<br />
yıl Rasûlullah (a.s.)&#8217;a hizmet etti ve efendisi tarafından azad edilerek<br />
evlatlık haline getirilince yüksek ahlâkından o kadar etkilendi ki, kendisi<br />
peygamberlik makamına yükse­lince Hz. Hatice gibi kendisine iman etmekte zerre<br />
kadar tereddüt etmedi. Hz. Zeyd bin Hârise aklı ermeyen bir çocuk değil, 30<br />
yaşında yetişkin bir gençti. Ve öylesine yiğit, akıllı ve zeki idi ki, Hicri 8.<br />
yılda komutasına verilen orduda, Hz. Ca&#8217;fer İbn Ebi Tâlib ve Hz. Hâlid bin Velid<br />
gibi namlı ve şöhretli komutanlar vardı. Bu bakımdan, Hz. Zeyd bin Harise&#8217;nin<br />
İslâ­miyet&#8217;i kabulü, efendisine son derece bağlı ve borçlu olan akılsız bir<br />
hiz­metçinin iman etmesi olarak değerlendirilmemelidir. Hakikatte, Hz. Zeyd bin<br />
Harise (r.a.) 15 yıllık yakın temastan sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın pey­gamber<br />
olmasına şüphe edilmeyecek kadar büyük bir insan olduğuna kâni olmuştu.</p>
<p class="Vcud">Aynı durum Hz. Ebu Bekr (r.a.) için de geçerliydi. Hz. Ebu Bekr<br />
tak­riben 20 yıldan beri Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın dostu, refiki, habibi ve<br />
sırdaşıydı. Hz. Ali (r.a.)&#8217;nin durumu da aynıydı. Kendisi Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in evinde yetişip büyümüştü. Varaka bin Nevfel de bu yakın akraba ve<br />
arka­daşlar arasında yer almalıdır. Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
çocukluğunu ve gençliğini yakından gören muhterem bir zâttı. Ayrıca, Hz.<br />
Hatice&#8217;nin yakın akrabası olması bakımından da kendisini daha iyi görme ve<br />
anlama imkânına sahipti. Hz. Osman bin Affan, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in teyzesinin<br />
torunuydu. Hz. Zübeyr de teyze oğlu ve Hz. Hatice&#8217;nin yeğeniydi. Hz. Ebu Seleme,<br />
Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in hem süt kardeşi hem de teyze oğluydu. Hz. Ca&#8217;fer bin Ebu<br />
Tâlib Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın öz amca oğluydu. Hz. Abdurrahman bin Avf ile Hz. Sa&#8217;d<br />
bin Ebi Vakkas, Hz. Mu­hammed (a.s.)&#8217;in annesinin akrabalarıydılar. Bunlardan<br />
hiçbirinin Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yakından tanımadığı ve karakterini bilmediği<br />
iddia edilemez. Fakat bütün bu yakın akraba, eş ve dostlar, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in nü­büvvetini ve davasını ilk tanıyan ve kabul edenlerdi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.4. Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in Peygamberlikten Sonraki Temiz Hayatı</a></p>
<p class="Vcud">Bir hareketin böylesine azametli, asaletli ve muhterem bir<br />
şahsiyet ta­rafından başlatılması başlı başına büyük bir kazanç, sermaye, servet<br />
ve kı­vanç vesilesidir. Üstelik, bu hareketin başlamasından sonraki 13 yılda bu<br />
temel sermaye ve servete daha o kadar kıymetli ilâveler yapıldı ki, bunun eşine<br />
insanlık tarihinde rastlamak mümkün değildir. Şimdi biz bu bahset­tiğimiz<br />
sermayeye dönelim ve ilk önce Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu devrede iyice ortaya çıkan<br />
evsaf ve meziyetlerine bir göz atalım. Zaten bu vasıflar ve meziyetler İslâmî<br />
Hareket&#8217;in gelişmesi ve büyümesinde en büyük etken oldu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.5.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Maddi Fedakârlıkları</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bin bir vasıflarından biri maddiyata, mal<br />
ve mülke düşkün olmamasıydı. Rasûlullah (a.s.), bilhassa davası uğruna büyük<br />
fedakârlıklar yaptı ve varını yoğunu bu yolda harcadı. Bilindiği gibi<br />
peygamberliğinden önce Rasûlullah (a.s.) çok başarılı ve varlıklı bir tüccardı.<br />
Rasûlullah (a.s.) bir yandan Hz. Hatice (r.a.) gibi zengin bir iş kadınının<br />
mallarının sahibiydi. Bu mallar, Kureyşin bütün zengin kabile reislerinin<br />
mallarının toplamı kadar büyüktü. Diğer yandan. Rasûlullah (a.s.) kendi zekâsı<br />
mali ve ticari konulardaki mahareti, doğruluğu, dürüstlüğü ve idareciliğiyle<br />
cemiyette kendisine mühim bir mevki edinmişti. Bir işte ser­maye, zekâ ve<br />
idarecilik gibi faktörlerin birleşmesinden sonra o işin ne kadar büyüyeceği ve<br />
gelişeceği kolayca tahmin edilebilir. Fakat, Rasûlullah (a.s.) ile zevcesi bu<br />
büyük sermayeyi peygamberlikten önce sadece kendi rahat ve lüks yaşantısı için<br />
kullanmıyorlardı ve aksine fakir fukara ve muhtaçlara cömertçe dağıtıyor ve<br />
misafirler için harcıyorlardı. Bu dev­rede de Hz. Peygamber (a.s.) ve hayat<br />
arkadaşı bütün hayır işlere seve se­ve katıldılar. Bu bakımdan peygamberliğin<br />
başında Rasûlullah (a.s.) bü­yük bir tasarrufa sahip değildi. Cenab-ı Allah Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;e pey­gamberlik vazifesi verdikten sonra kıyıda köşede saklı<br />
bulunan bir küçük tasarruf da kısa bir zamanda Allah yolunda harcandı. Tebliğ<br />
çalışmaları, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ticaret yapmasına da imkân bırakmıyorlardı. Bu<br />
sebeple, Rasûlullah (a.s.) ve ailesinin mali durumu o kadar sarsıldı ki, kendisi<br />
Taife gittiğinde bir binek hayvanı bile yoktu. Rasûlullah (a.s.)’ın hicret<br />
sırasındaki bütün masraflarını Hz. Ebu Bekr (r.a.) karşıladı. Hatta Hz.<br />
Mu­hammed (a.s.), ailesini Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye getirmek için de Hz. Ebu Bekr<br />
(r.a.)&#8217;den 500 dirhem almak zorunda kaldı. Kısacası, Rasûlullah (a.s.)&#8217;da ne<br />
dirhem vardı ne dinar; beş paraya muhtaç kalmıştı. Bir dava­nın savunucusu bu<br />
dava için bizzat kendisinin sahip bulunduğu her şeyini feda ediyorsa demektir<br />
ki, davası için samimi ve fedakârca hareket edi­yordur. Bu tür fedakârlığı<br />
görenler ister dost, ister düşman olsunlar, böyle bir davada adı geçen kişinin<br />
herhangi bir şahsi menfaati olmadığına kana­at getirirler. Buna karşılık onun<br />
davetini kabul ederek onunla beraber ha­reket edenler için yaptığı bu<br />
fedakârlıklar iyi bir misal teşkil eder ve onlar da Hakk&#8217;ı sadece Hak olduğu<br />
için kabul eder ve müdafaa ederler.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.6.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Büyük Azim ve Kararlılığı</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s)&#8217;ın karakterinin diğer mühim vasfı da büyük<br />
irade, azim ve kararlılığıydı. Rasûlullah (a.s.) muhalefet, zorluk ve<br />
tehlikelerin  en büyüğü ile karşılaşınca bile azminden zerre kadarını<br />
kaybetmedi. Hiç­bir endişe ve korku onu yolundan caydırmadı, hiçbir tamah veya<br />
heves onu Hak yolundan uzaklaştırmadı ve en zor şartlar bile üzüntüye ve<br />
ümit­sizliğe kapılmasına sebep olmadı. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kaya gibi iradesi ve<br />
azmine çarpan bütün muhalefet kuvvetleri paramparça oldular. Hiçbir güç<br />
gösterisi, baskı ve zulüm, hırs ve ihtirasa davet, iftira ve ilham, davasına<br />
zarar veremedi. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yıllarca bu azim ve kararlılıkla davası­nı<br />
savunmaya devam ettiğini gören bir kişi mutlaka şu neticeye varacak­tır:<br />
Rasûlullah (a.s.) kendi davasının doğru ve haklı olduğuna inanmadığı ve her<br />
türlü şahsi menfaat ve ikbâle süngü çekmediği sürece böylesine azimli, kararlı,<br />
dirayetli sebatlı davranamazdı. Aynı tutum ve davranış Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
arkadaşları ve taraftarlarının da imanlarının güçlenmesine yol açtı ve onları<br />
Hak yolunda her tehlikeyi göze almaya ve her şeye karşı direnmeye itti. Aynı<br />
husus, bütün tarafsız ve garazsız kişilerin de Rasûlullah (a.s.)’ın vermekte<br />
olduğu Davet&#8217;in Hak ve Haklı olduğuna inanmaları­na da sebep oldu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.7.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Eşsiz Cesareti</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kişisel özelliklerinden biri de<br />
korkusuzluğu, cesa­reti ve yiğitliğiydi. Rasûlullah (a.s.) her ne kadar büyük<br />
olursa olsun hiçbir kuvvet karşısında yılmadı ve cesaretini kaybetmedi. Endişe<br />
ve korku denen bir şey onun lügatinde yer almıyordu. Kureyşli kâfirlerin öfkeli<br />
bir kalabalığı Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yalnız başına Ka&#8217;be&#8217;de yakalıyor ve &#8220;sen<br />
şun­ları şunları söylüyorsun&#8221; diye rest çekiyor. Rasûlullah (a.s.) da hiç<br />
korkmadan ve herhangi bir zaaf belirtmeden &#8220;evet ben bunları söylüyorum&#8221; diye<br />
cevap veriyor. Canına kıymak isteyenlerin yüzüne bunları söylerken yüzünde en<br />
ufak bir korku işareti bulunmuyor. Düşmanlar Sevr mağarasının tam ağzına kadar<br />
geliyorlar, kendisini görürlerse parçalayacaklar. Ama Rasûlullah (a.s.) huşû ve<br />
huzu ile namazına devam ediyor. Hz. Ebû Bekr diyor ki, &#8220;bu zâlimler aşağıya<br />
bakarlarsa bizi mutlaka görecekler.&#8221; Fakat Hz. Peygamber (a.s.) son derece<br />
metanetle diyor ki, &#8220;Ebu Bekr, üçüncüsü Allah olan iki kişiye ne diyorsun.<br />
Üzülme, Allah bizimle bera­berdir.&#8221; Düşmanlar Rasûlullah (a.s.)&#8217;in başına ödül<br />
koymuşlardır. Pek çok maceracı kişi ve iz sürücüsü Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı didik<br />
didik aramaktadır. Ama, Rasûlullah (a.s.) büyük bir soğukkanlılıkla Kur&#8217;ân-ı<br />
Kerîm okuya­rak yoluna devam ediyor. Peşinde kimsenin olup olmadığına bile<br />
bakmı­yor. Böylesine cesur ve yiğit bir liderin bayrağı altında muhakkak ki<br />
yiğit ve cesur kişiler toplanacaktır. Onun yoldaşları ve arkadaşları ondan<br />
cesa­ret alıp yollarına devam edeceklerdir. Güçlerine güç bu şekilde katılıyor.<br />
Gözü dönmüş bir düşman bile her ne kadar gaddar ve vicdansız olursa ol­sun,<br />
böyle bir şahsiyetin bu eşsiz vasfını övmekten geri kalmaz. Düşman, korku diye<br />
bir şey bilmeyen rakibinin bu tutumu üzerine er geç cesaretini kaybeder. Bir<br />
hareket, bilhassa İslâmî Hareket&#8217;in lideri ve komutanının korkusuz, yiğit ve<br />
cesur olması kaçınılmazdır. Zira önder veya komutanın cesaretsizliği bütün<br />
Hareket&#8217;in çökmesine sebep olur.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.8.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Yüksek Ahlâkı ve Fazileti</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) en güzel insanî vasıflarla donatılmıştı.<br />
Doğruluk, dü­rüstlük, sabır, açık kalplilik, alçak gönüllülük v.s. gibi<br />
özelliklerde kimse onu geçemezdi. Rasûlullah (a.s.) muhaliflerinin en âdî ve en<br />
iğrenç hareket ve sözleri üzerine öfkeye kapılmadı. Küfre küfürle cevap vermedi.<br />
Kötü söz ve seviyesiz iftira ve ithamlara karşı mübarek ağzından kötü herhangi<br />
bir söz çıkmadı. Düşmanlar ekseriya son derece kırıcı, hakaret edici ve<br />
kışkırtıcı sözler söylediler. Ama Rasûlullah (a.s.), tevâzu, nezâket ve<br />
kibarlığıyla bütün bunlara tahammül etti. Kötülüğe daima iyilikle kar­şılık<br />
verdi. Mekke&#8217;de uzun süren tehlikeli ve çileli dönemde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bir<br />
defa bile medeniyet ve nezâket kurallarının dışına çıktığı söy­lenemez. Bu tutum<br />
ve davranış ister istemez Rasûlullah (a.s.)’ın muhaliflerinin gaddarlığı<br />
acımasızlığı ve barbarlığı iyice sergilendiği için mevki ve itibarları da düştü.<br />
Hz. Peygamber (a.s.), tebliğ ve vaazları sırasında Taifteki kadar zor anlar<br />
hiçbir zaman yaşamadı. Fakat o zaman da ağzın­dan sadece dua ve hayır sözler<br />
çıktı ve Taiflilerin zulmü üzerine kendileri­ne Allah&#8217;ın azabının inmesine gönlü<br />
razı olmadı. Gerçek şu ki, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın muhalifleri savaş alanından çok<br />
önce ahlâk alanında kendisi karşısında büyük bir hezimete uğramışlardı.<br />
Muhaliflerin bu yenilgisine son damga da Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in suikast<br />
gecesi Mekke&#8217;den çıkarken katillerin emânetlerinin iadesi için gereken<br />
tedbirleri almasıyla vurulmuş oldu. Böylesine büyük bir ahlâk ve fazilet<br />
örneğini gördükten sonra bile cehaletinde ısrar eden ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
zarar vermeye çalışan ancak vicdansız ve imansız bir kişi olabilir. Yoksa, gözü<br />
açık olan herkes bütün Arap milleti değil, insanlığın bu en temiz ve efendi<br />
kişisiyle savaşmanın abes olacağına karar vermeliydi. İslâmi Hareket&#8217;in<br />
Önderi&#8217;nin bu emsalsiz ahlâk ve fazileti, taraftarları için binlerce vaaz ve<br />
telkinden daha kuvvetli ve tesirliydi. Zâten bundan dolayı Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
davetine evet diyen herkes ahlâk ve karakter bakımından öylesine yükseldi ki,<br />
her tarafsız göz­lemci putperest ile iman sahibi arasındaki farkı hemen<br />
anlayabiliyordu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.9.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Söz ve Fiillerindeki Âhenk</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)’ın beşinci ve muhtemelen en büyük vasfı, söz<br />
ve fiil­lerindeki ahenkli. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın söz ve hareketlerinde en ufak<br />
bir tezâd yoktu. Rasûlullah (a.s.) daima söylediklerini yapardı, ve<br />
yapamaya­cağı şeyi söylemezdi. Rasûlullah (a.s.) yasakladığı kötülüklerden hem<br />
kendisi, hem arkadaşları arınmış durumda idiler. Mekkeliler Rasûlullah (a.s.)’ın<br />
sadece cemiyetteki yaşantısını değil, özel hayatını da çok iyi bili­yorlardı.<br />
Zira, bunların birçoğu annesi, babası veya zevcesinin akrabala­rıydılar. Fakat<br />
bunlardan kimse, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın başkalarına yasakladı­ğı şeyleri<br />
kendisinin yaptığını iddia edemedi. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.) hangi iyi ve<br />
hayırlı işlere halkı davet ederse onları ilk önce kendisi yapardı. Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın hayatı, kendi davasının canlı bir örneğiydi. Kimse onun hayır ve iyi<br />
işte en ufak bir hata veya eksiklik gösterdiğini söyleyemezdi. Bir hareket,<br />
özellikle İslâmi Hareket&#8217;in başarıya ulaşması­nın en iyi teminâtı o hareketin<br />
lideri ve rehberinin söz ve fiillerinin uyum­lu olmasıdır. Böyle bir önder<br />
sadece nazarî ve teorik talimat ve telkinde bulunmamalıdır, aksine uygulamasını<br />
ve pratiğini de göstermelidir. Böyle­ce bu lidere tabi olanlar da kendisinden<br />
etkilenir ve esinlenirler.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.10.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Her Türlü Peşin Hüküm ve Taassuptan Uzak Olması</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın altıncı en büyük vasfı her türlü peşin<br />
hüküm art niyet ve taassuptan uzak olmasıydı. Rasûlullah (a.s.) kabile, millet,<br />
vatan, renk, ırk ve dil farklarını hiç önemsemeyen bir liderdi. İnsan hak ve<br />
hürri­yeti ile eşitliğine tam inanan bir önderdi. Rasûlullah (a.s.) zengin ile<br />
fakir, büyük ile küçük, soylu ile soysuz, siyah ile beyaz gibi kavramları<br />
tanı­mazdı. Herkese insan gözüyle bakar ve saygı gösterirdi. İster Kureyşli,<br />
is­ter Arap, ister Habeşli, ister Acem, ister Rum (Batılı) ister beyaz, ister<br />
si­yah olsun, Hak davetini kabul eden herkes Rasûlullah (a.s.)’ın camiasına<br />
girerdi. İşte bu husus, ta başından beri İslâmî Hareket&#8217;in uluslararası ve<br />
evrensel bir hareket olduğunu gösterdi. İslâm ümmeti, uluslararası bir top­luluk<br />
haline geldi. İslâm&#8217;a göre, Hak dinini kabul edenler arasındaki her türlü ayırım<br />
ortadan kalktı. İnsanlar arasında İslâm ve Küfr&#8217;den başka bir ayırım ölçüsü<br />
kalmadı. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın cemaatinde köleler, azâd edil­miş uşaklar,<br />
cariyeler, fakir, zengin ve reis, Arap ve Arap olmayan hepsi aynı seviyede ve<br />
aynı çizgide idiler. Arabistan&#8217;da büyüklük kompleksine kapılmış olan bir grup<br />
kabile reisi ve eşrafın dışında diğer kimseler için bu cazibesi büyük olan bir<br />
olguydu.</p>
<p class="Vcud">İşte Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bu eşsiz Allah vergisi vasıfları,<br />
13 yıllık Mekke döneminde alabildiğine ortaya çıktı ve dost düşman herkesin<br />
kal­bini fethetti. Rasûlullah (a.s.)’ın şahsiyeti ve meziyetlerinin manevî ve<br />
ah­lakî tesiri altında İslâmî Hareket ağır ama sağlam bir şekilde ilerleme<br />
kay­detti. Rasûlullah (a.s.)’ın büyük kişiliğinin bazı diğer özellikleri ise<br />
henüz ortaya çıkmamıştı. Bunlar ortaya çıkmak için Medine gibi yerde yeni şart<br />
ve muhitin doğmasını bekliyorlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.11. Kur&#8217;ân-ı<br />
Kerîm&#8217;in İnanılmaz Etkisi</a></p>
<p class="Vcud">İslâmi Hareket&#8217;in ikinci büyük sermayesi Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in<br />
üslûbuydu ki üçte ikisinden fazlası Mekke döneminde idi. Araplar dil bil­gisi,<br />
üslûp ve ifadeye aşık olan bir milletti. Dil ve edebiyata bu düşkün­lükleri<br />
kendilerini Ukâz gibi panayırlara götürürdü. Buralarda hatipler halkı büyüleyici<br />
konuşmalar yapar ve şairler arasında şiir müsabakası ya­pılırdı. Kur&#8217;ân-ı Kerîm<br />
ise akan suları durduran bir kelâm olarak ortaya çıktı. Bütün dil bilginleri<br />
Kur&#8217;ân&#8217;ın mûcizesi karşısında acz içinde kaldılar. Şair, edip ve hatiplerin dili<br />
tutuldu. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in edebi değeri de tar­tışılmazdı. En güzel edebi<br />
parçalar ve şaheserler bunun yanında birer hiç olarak kaldı. Üslûbu ve anlatım<br />
tarzı öylesine vecd vericiydi ki, bunu din­leyenler mest oluyordu. Muhalifler<br />
buna &#8220;sihir&#8221; derlerdi. Tarafsız kişiler ise bunun bir insanın kelâmı<br />
olamayacağını ilân ederlerdi. Etkisi o kadar kuvvetliydi ki, Hz. Ömer gibi katı<br />
ve seri bir İslâm düşmanının yüreğini sızlattı ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
ayaklarına getirdi. Kureyş&#8217;in önde gelen ka­bile reislerinden Cubeyr bin Mut&#8217;im,<br />
Bedir savaşından sonra esirlerin ser­best bırakılması konusunu görüşmek üzere<br />
Medine&#8217;ye gitti. Rasûlullah (a.s.) o sırada müslüman cemaate akşam namazı<br />
kıldırıyordu ve Tûr sûresini tilâvet ediyordu. Buhârî ve Müslim&#8217;de yer alan<br />
Cubeyr bin Mut&#8217;im&#8217;in rivâyetinde kendisinin şöyle dediği kaydedilmiştir: &#8220;Rasûlullah<br />
(a.s.) sûrenin 35. ilâ 39. âyetlerini okurken yüreğim sanki göğsümden<br />
fır­layacaktı.&#8221; Hz. Cubeyr bu yüzden daha sonra müslüman oldu. İşte Kur&#8217;ân-ı<br />
Kerîm&#8217;in bu Mu&#8217;cizevi tesirinden dolayıdır ki, düşmanlar bunun halk tara­fından<br />
dinlenmesine mani olmaya çalışıyorlardı. Ne var ki, bu İslâm düş­manları<br />
kendileri Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in sihrine kapılırlardı ve gizli gizli oku­nuşunu<br />
dinlerlerdi. Kuran-ı Kerîm&#8217;in sadece üslûbu etkileyici değildi, bu­nun ileri<br />
sürdüğü deliller ve gündeme getirdiği bahisler de öylesine doyu­rucu ve tatmin<br />
ediciydi ki, bunu dinleyen herkes İslâm ve Cahiliyye ara­sındaki farkı iyice<br />
anladı ve Cahiliyye&#8217;nin bütün tutarsız ve mantıksız ta­raflarını öğrendi. Aynı<br />
kelâm, İslâm&#8217;ın vaaz ve telkinleri ile temel felsefe ve ilkelerinin anlatılması<br />
için de gayet akıcı ve etkileyici şekilde kullanıl­dı. Bununla İslâm&#8217;ın akide,<br />
inanç, kültür ve medeniyeti ile ahlâk kuralları da anlatıldı. Hem de öylesine<br />
kuvvetli bir şekilde ki, bunları tekzip edecek veya reddedecek cesaret kimsede<br />
yoktu. Bundan sonra kâfirler İslâmi­yet&#8217;in inkişâfını önleyebilmek için çirkin<br />
oyunlara baş vurdular. Baskı, zu­lüm, küfür, yalan, iftira ve ithâm gibi<br />
silahlar kullandılar. Fakat, kullan­dıkları bu metod kendilerinin daha da<br />
yıpranmasına ve rezil olmasına se­bep oldu. Bu, delil, mantık, akıl, ahlâk ve<br />
dürüstlük alanlarında kendileri­nin iflâsının ilânıydı. İslâm ile küfr<br />
arasındaki bu mücadeleyi gören her aklı başında olan kişi Hakkın ne, Batıl&#8217;ın ne<br />
olduğunu anlayabiliyordu. Tutarsız bir gözlemci, münkir ve muhalifler de Kur&#8217;ân-ı<br />
Kerîm&#8217;in delil ve öğretilerine verecek cevabın çirkin ve insanlık dışı<br />
hareketlerinden başka bir şey olmadığına kanaat gelirdi. Bu kıran kırana<br />
mücadele sadece Mek­ke&#8217;de değil, bütün Arabistan&#8217;da cereyan ediyordu. Rasûlullah<br />
(a.s.) Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i tam 10 yıl süre ile her yıl Ukâz&#8217;dan Mina&#8217;ya kadar<br />
çeşitli panayır ve toplantı yerlerine giderek Arabistan&#8217;ın dört bir yanından<br />
gelen­lere duyurmaya devam etti. Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi İnsanlar buna ce­vap<br />
olarak ancak taş ve toprak atabiliyorlardı. Bunun tabii bir neticesi olarak<br />
bütün muhalefetlere rağmen Mekke&#8217;de de Kur&#8217;ân-ı Kerîm ve dolayı­sıyla İslâm&#8217;ın<br />
talimatı yayılmaya devam etti. Böylece Arabistan&#8217;da bir ve­ya birkaç ferdinin<br />
müslüman olmadığı tek bir kabile kalmadı. Gerçi Mek­ke&#8217;de İslâmiyet&#8217;i alenen<br />
kabul edenlerin sayısı nispeten azdı, ama Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in öğretileri,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın azameti ve büyüleyici şahsiyeti ve arkadaşlarının örnek<br />
yaşantıları yüzlerce ve binlerce Mekkeliyi İslâmi­yet&#8217;e hayran bırakmıştı.<br />
Mekkelilerin birçoğu Kureyş&#8217;in baskı, zulüm ve eziyetlerinden nefret etmeye<br />
başlamış ve müslümanları gizlice de olsa, takdir etmeye başlamışlardı. Kısacası,<br />
Mekke nüfûsunun büyük bir bölü­mü zihnen İslâm&#8217;a yaklaşmış durumdaydı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.12. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;e İman Edenlerin Meziyetleri</a></p>
<p class="Vcud">İslâmî Hareket&#8217;in üçüncü büyük sermayesi veya mal varlığı 13<br />
yıllık dönemde Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e iman eden güzide ve seçkin kişilerdi.<br />
Bunlar zihni ve aklı açık ve Hakk&#8217;a yatkın şahsiyetlerdi. Bunlar şirk ve<br />
Cahiliyye&#8217;nin en karanlık döneminde yetişip büyümelerine ve yaşamaları­na rağmen<br />
akıl ve iradelerini kullanarak doğru yolu bulan zevattı. Bunları hiçbir taassup,<br />
ard niyet veya düşünce yahut menfaat atalarının dinini de­ğiştirmekten ve<br />
İslâm&#8217;ı kabul etmekten alıkoyamadı. Onlar, kendi aile, ka­bile ve şehirlerinin<br />
ahâlisinin görüşüne aykırı olarak Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e tabi olma ve İslâmiyet&#8217;i<br />
kabul etmenin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı. İman ve inanç sahiplerine<br />
ne gibi zulüm ve işkence yapıldığı­nı da kendi gözleriyle görüyorlardı. Fakat,<br />
onlar kellelerini koltuklarına almıştı ve hiçbir kuvvet onları kararlarından<br />
caydıramazdı. Onlar Bâtıl&#8217;a boyun eğmektense Hak için her türlü eziyet çekmeyi<br />
kabul ettiler. Onlar sövüldüler, dövüldüler, baş aşağı asıldılar, aç ve susuz<br />
bırakıldılar, zindana atıldılar, mangallar üzerinde yürütüldüler ve göğüslerine<br />
kocaman taş yer­leştirildiği halde kızgın güneşin altında kumlar üzerine<br />
saatlerce yatırıldı­lar. Onlardan tüccar veya esnaf olanların ekmeklerine mani<br />
olundu ve şe­ref ve haysiyet sahipleri herkesin önünde alaya alındılar. Fakat,<br />
bu fedai­ler Allah için ve Rasûlü için her cefâyı çektiler. Kureyş&#8217;in baskı ve<br />
zulmü bir tek mü&#8217;min erkek veya kadını dinden döndüremedi. Onlar kendi<br />
iman­larını korumak için iki defa Habeşistan&#8217;a ve nihayet Medine&#8217;ye hicret<br />
etti­ler. Ev, bark, mal ve mülk, aile, akraba, dost, ahbab, vatan ve millet her<br />
şeyi bırakıp Allah için yola koyuldular. Bunların çoğu varlıklı ve hatırı<br />
sayı­lır kişi olmalarına rağmen giydikleri elbiseden başka bir şeyi yanlarına<br />
al­madılar. Bu insanların bu davranışları gösteriyordu ki İslâmi Hareket<br />
ta­rihte ender rastlanan samimi ve fedakâr elemanlarım bulmuştu. Bunlar sayıca<br />
çok azdı ama her biri bir kaya parçası, bir pırlanta ve bir arslandı. Bu<br />
İnsanlar bu meziyetlerinin yanı sıra, Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in vaaz ve telkinleri ile<br />
Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in terbiyesi sayesinde doğru söz söyleme, doğru ha­reket<br />
etme, dürüst davranma, temizlik, Allah&#8217;tan korkma, iffet ve namus­larını koruma,<br />
sabır ve herkesin hakkına riayet etme konusunda örnek ki­şiler olup çıktılar.<br />
Bunlar dünyanın en temiz, en iyi insanlarıydılar. Nasıl ki, Rasûlullah (a.s.)<br />
karanlık dolu Arap toplumunda bir fener ve bir meşa­le idi, ona tabi olanların<br />
hayatı ve karakteri de İslâm&#8217;ın getirdiği ahlâk devriminin birer canlı<br />
örneğiydiler. Tarafsız bir göz kâfir ve müşrikler ile müslümanların ahlâkî<br />
durumu arasındaki bu büyük farkı derhal görebilir­di. Muhalifler taassup, kin ve<br />
nefret yüzünden gerçeği söylemekten kaçı­nabilirlerdi, ama kalpleri can<br />
çekişmekte olan eski Cahiliyye döneminde ne gibi İnsanlar yetiştiğini ve İslâm<br />
dininin kıvamından ne kadar yüksek ahlâk ve karaktere sahip İnsanlar doğmakta<br />
olduğunu çok iyi biliyordu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>34.1.13. Medine<br />
Ensârının Vasıfları</a></p>
<p class="Vcud">İslâmî Hareket&#8217;in Mekke döneminin son üç yılında kavuştuğu en<br />
bü­yük ve paha biçilmez sermayesi Medine Ensârının büyük ve katıksız imânıydı.<br />
Medineliler ne Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yakından tanıyorlardı ne onun terbiyesinde<br />
büyümüşlerdi. Onlar ne sahabelerin tertemiz hayatlarını gör­me fırsatını bulmuş<br />
ne de Mekkeli müslümanlar kadar Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in vaaz ve telkinlerini<br />
kavrayabilmişlerdi. Fakat, bunlar aklıselime sahip açık fikirli ve açık zihinli<br />
insanlardı ve Hakk&#8217;ın sadece bir ucunu görüp buna fedâ oldular. İslâm&#8217;ın<br />
&#8220;sırat-ı müstakim&#8221; ini (doğru yolunu) görür görmez, yüzyıllardan beri kalplerine<br />
yerleşmiş olan batıl fikir ve inançları söküp attılar. Medineliler olgun meyve<br />
gibi İslâm&#8217;ın torbasına düşmeye başladılar. Öyle ki, bunların sayısı üç yılda<br />
Mekke&#8217;de 13 yılda İslâmiyet’i kabul edenleri geçti. Medineliler bununla<br />
yetinmediler ve o kadar coşku ve samimiyetle müslüman oldular ki, Hz. Peygamber<br />
(a.s.) ve Mekkeli ar­kadaşlarını kendilerine gelip yerleşmeleri için iknâ<br />
ettiler ve bunun için gereken her şeyi yaptılar. Onlar Hz. Peygamber (a.s.) ve<br />
arkadaşlarını memleketlerine çağırmakla ne büyük bir tehlikeyi göze aldıklarını<br />
da çok iyi biliyorlardı. Onlar bütün Arabistan&#8217;ı karşılarına alacaklarından<br />
haber­dârdılar. Nitekim, son Akabe bi&#8217;atı sırasında Medineli eşrafın yaptıkları<br />
konuşmalar bunu göstermektedir. Ayrıca, Medineliler sadece Rasûlullah (a.s.) ve<br />
sahabelerini kabul etmekle kalmadılar, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı kendi hükümdarları da<br />
seçtiler ve ona itaat etmeyi borç bildiler. Medine ensarı, Mekke&#8217;den gelen diğer<br />
müslümanlara da tam bir kardeş muamelesi yaptılar, kendi evlerinde<br />
barındırdılar, kendilerine eşit haklar tanıdılar ve evleri ile mallarında ortak<br />
yaptılar.</p>
<p class="Vcud">Medine ensârının bu jesti tarihin akışını değiştirdi. Bununla,<br />
İslâm bir davet ve hareket olmaktan çıktı ve bir toplum ve devlet halini aldı.<br />
Aynı zamanda Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in şânı arttı ve kendisi bağımsız ve egemen<br />
bir Dâr ul-İslâm&#8217;da İslâm&#8217;ın nasıl bir nizam olduğunu gösterme fırsatını buldu.<br />
Rasûlullah (a.s.) bundan sonra Medine&#8217;de kurduğu İslam devletinin hangi esaslara<br />
dayandığını gösterdi. Rasûlullah (a.s.) bu devletle, Yüce Allah&#8217;ın gönderdiği<br />
dinin ne gibi fertler yetiştirdiğini, nasıl bir toplum meydana getirdiğini,<br />
nasıl bir kültür ve medeniyet yarattığını, toplumda nasıl bir ahlâk ve fazilet<br />
anlayışı doğurduğunu, ekonomi, eğitim, siyaset, hukuk, adalet ve ticarette,<br />
hangi ilkelere önem verdiğini, savaş ve barış kurallarının ne olduğunu<br />
memleketleri fethettikten ve milletlere galip gel­dikten sonra kendilerine nasıl<br />
davrandığını, varılan anlaşmalara nasıl bağ­lı kaldığını ve milletlerarası<br />
ilişkilerde hangi çizgilerde bulunduğunu bü­tün dünyaya ve kıyamete kadar<br />
gelecek nesillere göstermiş oldu.  <span style="color:#FFFFFF;">Murat BOZDOĞAN  <br />
Melek BOZDOĞAN</span></p>
<p class="MsoNormal"> </p>
<p class="MsoNormal"> </p>
<p class="MsoNormal"> </p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/mekke-donemine-genel-bir-bakis/10395">MEKKE DÖNEMİNE GENEL BİR BAKIŞ</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEDİNE&#8217;YE HİCRET</title>
		<link>https://fasiharapca.com/medine-ye-hicret/10396</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10396</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuz Üçüncü Bölüm: MEDİNE&#8217;YE HİCRET 33.1. MEDİNEYE HİCRET 33.1.1. İlk Muhacir 33.1.2. Hz. Ümm-ü Seleme&#8217;nin Başına Gelenler 33.1.3. Hicret İçin Genel İzin 33.1.4. Kureyş&#8217;in Müslümanları Hicretten Alıkoymak İçin Aldığı Tedbirler 33.1.4.1. Ayyaş bin Ebi Rebia&#8217;nın Başından Geçenler 33.1.4.2.Hz. Abdullah bin Süheyl&#8217;in Hikâyesi 33.1.4.3. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Son Ana Kadar Mekke&#8217;de Kalması 33.1.5. Kureyş&#8217;in Telaşı 33.1.6. &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/medine-ye-hicret/10396">MEDİNE&#8217;YE HİCRET</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751830" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Otuz Üçüncü Bölüm: MEDİNE&#8217;YE HİCRET</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751831" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1. MEDİNEYE HİCRET</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751832" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.1. İlk Muhacir</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751833" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.2. Hz. Ümm-ü Seleme&#8217;nin Başına Gelenler</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751834" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.3. Hicret İçin Genel İzin</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751835" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.4. Kureyş&#8217;in Müslümanları Hicretten Alıkoymak İçin Aldığı Tedbirler</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751836" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.4.1. Ayyaş bin Ebi Rebia&#8217;nın Başından Geçenler</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751837" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.4.2.Hz. Abdullah bin Süheyl&#8217;in Hikâyesi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751838" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.4.3. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Son Ana Kadar Mekke&#8217;de Kalması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751839" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.5. Kureyş&#8217;in Telaşı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751840" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.6. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i Öldürme Plânı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751841" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.7. Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Hicret İzni Verilmesi ve Hicret Hazırlığı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751842" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.8. Suikast Gecesi Ne Oldu?</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751843" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.8.1. Hz. Ali&#8217;nin Yakalanması ve Serbest Bırakılması</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751844" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.8.2. Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;in Evine Baskın</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751845" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.9. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Mekke&#8217;den Ayrıldıktan Sonra Sevr Mağarasında<br />
Konaklamaları</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751846" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.10. Sevr Mağarasında Olup Bitenler</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751847" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.11. Sevr Mağarasında Nâzik Bir An</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751848" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.12. Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr&#8217;in Yakalanıp Öldürülmesi İçin<br />
Ödül</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751849" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.13. Mağaradan Çıkış</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751850" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.14. Hicret Yolculuğu</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751851" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.14.1. Sürâka&#8217;nın Hikâyesi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751852" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.14.2. Ümm-ü Mâ&#8217;bed&#8217;in Hikâyesi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751853" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.14.3. Ümm-ü Mâ &#8216;bed, Rasûlullah (a.s.) &#8216;ın Yüz Hatlarını (Eşkâlini) Tarif<br />
Ediyor</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751854" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.15. Medine&#8217;de Bekleyiş</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751855" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.16. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Kuba&#8217;ya Varışı</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751856" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.16.1. Küba&#8217;ya Varış Tarihi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751857" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.16.2. Küba&#8217;da Kalış</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751858" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.16.3. Kuba&#8217;dan Ayrılış ve İlk Cum&#8217;a Namazı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751859" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.17. Medine&#8217;ye Giriş</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751860" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.18. Hz. Ebû Eyyûb Ensarî&#8217;nin Evinde Kalış</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751861" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.19. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;de Karşılanması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751862" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.20. Kureyş&#8217;in Öfke İle Kudurması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751863" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.21. Mescid-i Nebevi&#8217;nin İnşası</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751864" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.22. Mescid-i Nebevi&#8217;de Hz. Peygamber (a.s)&#8217;in Hücresi (Odası)&#8217;nin İnşası</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751865" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
33.1.23. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Çoluk-Çocuklarını Medine&#8217;ye Getirtmesi</a></span></p>
<p class="BlmBal"><a>Otuz Üçüncü Bölüm: </a>MEDİNE&#8217;YE HİCRET</p>
<p class="kiliBalk"><a>33.1. MEDİNEYE HİCRET</a></p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.1. İlk<br />
Muhacir</a></p>
<p class="Vcud">İbni Cerir ve İbni Hişâm&#8217;ın rivâyetine göre müslümanların<br />
Mek­ke&#8217;den Medine&#8217;ye hicretleri için genel direktif henüz verilmemişken ve<br />
Bi&#8217;set sonrası 12. yılda Zilhicce ayında İkinci Akabe bi&#8217;atı yapılmışken<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın süt kardeşi ve teyzesi Berre binti Abdulmuttalib&#8217;in oğ­lu<br />
Ebu Seleme (r.a.) Medine&#8217;ye hicret etmeye karar verdi. Ebu Seleme&#8217;nin hicrete<br />
karar vermesinin sebebi, kendisinin Habeşistan&#8217;dan Mekke&#8217;ye dön­mesinden sonra<br />
gerek Mekkeli kâfirlerin, gerekse kabilesi olan Beni Mahzûm&#8217;un O&#8217;nu sürekli<br />
olarak rahatsız etmeleri ve eziyete tabi tutmalarıydı. Ne var ki, Ebu Seleme<br />
(r.a.)&#8217;nin hicreti de çok tehlikeli ve çileli oldu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.2. Hz. Ümm-ü<br />
Seleme&#8217;nin Başına Gelenler</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm, Muhammed bin İshâk&#8217;a dayanarak bizzat Ümm-ü<br />
Sele­me&#8217;nin bu rivâyetini nakletmiştir: &#8220;Kocam Ebu Seleme Medine&#8217;ye hareket<br />
etmek üzere evden ayrılınca, ben de arkasından oğlum Seleme&#8217;yi kucağı­ma alıp<br />
evden çıktım. Kocam beni ve oğlumuzu deveye oturttu ve yularını tutarak yürümeye<br />
başladı. Ailemiz (Beni Muğire) kocamın deve ile yürü­düğünü görünce bazı<br />
kimseler bize geldiler ve kocama şöyle seslendiler: &#8220;Sen nasıl olsa, elimizden<br />
çıktın. Nereye istersen git. Fakat, biz kızımızın avare gibi dolaşmasına izin<br />
vermeyeceğiz.&#8221; Bunu dedikten sonra devenin yularını Ebu Seleme&#8217;nin elinden<br />
aldılar ve beni eve geri getirmeye başla­dılar. Bu arada Ebu Seleme&#8217;nin<br />
kabilesinin adamları da toplanarak kendi­sine ateş püskürmeye başladılar. Ayrıca<br />
benim kocamdan koparılmamı da yadırgadılar ve aileme dediler ki: &#8220;Siz<br />
adamımızdan kızınızı çektiniz. Biz de evlâdı Seleme&#8217;yi size niye bırakalım?&#8221; Ve<br />
oğlumu çekmeye başladılar. Bu kavgada oğlumun kolu çıktı. Oğlumu onlar aldılar,<br />
Beni Muğire beni bir yerde hapsetti ve zavallı Ebu Seleme tek başına Medine&#8217;ye<br />
gitti. Bir seneye yakın bir müddet her gün evden çıkıp Ebtah&#8217;a gider, kocamın<br />
yolu­nu bekler ve ağlardım. Bir gün benim akrabalarımdan olan Beni Muği­re&#8217;nin<br />
bir şahsı beni bu vaziyette gördü ve bana çok acıdı. O gidip Beni Muğire&#8217;ye<br />
şöyle dedi: &#8220;Şu zavallı kadını niye bırakmıyorsunuz? Önce onu kocasından<br />
ayırdınız sonra da oğlundan uzaklaştırdınız.&#8221; Nihayet Beni Muğire bana dedi ki:<br />
&#8220;istersen kocana gidebilirsin.&#8221; Kocamın ailesi (Beni Abd el-Esed) de oğlumu geri<br />
verdi. Ben oğlumla tek başıma deveye binip Medine&#8217;ye hareket ettim. Ten&#8217;im&#8217;e<br />
vardığımda Beni Abduddâr&#8217;a mensup Osman bin Talha bin Ebi Talha&#8217;yı gördüm.<br />
Osman, &#8220;Ebu Ümeyye&#8217;nin kı­zı, nereye gidiyorsun?&#8221; diye sordu. Ben, &#8220;kocamın<br />
yanına Medine&#8217;ye gidi­yorum&#8221; dedim. &#8220;Senin yanında kimse yok mu?&#8221; diye sordu.<br />
Ben de &#8220;Alla­h&#8217;ım ve bu çocuğumdan başka kimse yoktur&#8221; dedim. Dedi ki, &#8220;vallahi,<br />
ben seni böyle bırakmayacağım.&#8221; Ve devemin yularını tutarak yürümeye baş­ladı.<br />
Vallahi, ben ondan daha iyi bir insan görmedim. Bir menzile varınca devemi<br />
oturtur ve bir kenara çekilirdi. Ben çocuğumu alıp inince o deveyi bir ağaca<br />
bağlardı. Daha sonra biz istirahat ederdik. Tekrar yola çıkma za­manı gelince<br />
deveyi yanıma getirir ve kendisi uzaklaşırdı. Ben deveye bindikten sonra devenin<br />
yularını tutar ve yürürdü. Medine&#8217;ye kadar olan yolu böyle katettik. Sonra,<br />
Küba&#8217;da Beni Avfın köyü görülünce Osman bana şöyle dedi: &#8220;Bak kızım, kocan<br />
oradadır. Artık onun yanına gidebilir­sin. Allah sana bereket versin.&#8221; Osman<br />
geldiği yoldan yürüyerek Mek­ke&#8217;ye döndü.&#8221; (Bu olayı Belazuri de Ensab-ul<br />
Eşrefte kaydetmiştir).</p>
<p class="Vcud">Bu olaydan anlaşılacağı gibi, Kureyşli kâfirler müslümanlara<br />
haddin­den fazla zulüm ve eziyet vermeye devam edince yine onlardan bazıları bu<br />
hareketlerden tiksinmeye ve müslümanlara karşı sempati duymaya başladılar. Bu<br />
cahiliyye toplumunda birazcık medeniyet, kültür ve insan­lık nasibini almış<br />
olanlar İslâm&#8217;a düşman olmalarına rağmen eziyetlere boyun eğmeyen ve bütün çile<br />
ve zorluklara rağmen Hak yolunda yürüme­ye devam edenler saygı görmeye<br />
başladılar.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.3. Hicret<br />
İçin Genel İzin</a></p>
<p class="Vcud">Nihayet, Bi&#8217;set sonrası 13. yıl Zilhicce ayında yapılan Son<br />
Akabe bia­tından sonra Rasûlullah (a.s.) Mekke&#8217;de bulunan bütün müslümanların<br />
Medine&#8217;ye hicretleri için genel izin çıkardı. Rasûlullah (a.s.) müslümanla­ra<br />
şöyle dedi: &#8220;Yüce Allah artık sizin için yeni kardeşler ortaya çıkarmıştır ve<br />
sizin huzur ve sükûnet içinde yaşayabileceğiniz bir şehir temin et­miştir.&#8221; (Bk.<br />
İbni Hişâm İbni İshâk&#8217;ın rivâyeti). Bu izin çıkar çıkmaz ilk önce Hz. Amir bin<br />
Rebi&#8217;atü&#8217;1-Anzi, zevcesi Leylâ binti Ebi Hasme ile yola koyuldu. Daha sonra Hz.<br />
Ammar bin Yasir, Hz. Bilâl ve Hz. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas Medine&#8217;ye hicret ettiler.<br />
Bundan sonra Hz. Osman bin Affân, ka­rısı Rukayye binti Rasûlullah (a.s.) ile<br />
hareket etti. Bundan sonra genel bir göç başladı ve müslümanlar akın akın<br />
Medine&#8217;ye gitmeye başladılar. Bazen bütün aileler, her şeylerini bırakıp yeni<br />
diyara hareket ettiler. İbni Hişâm İbni İshâk&#8217;a dayanarak özellikle üç ailenin<br />
bütün fertlerinin Mek­ke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret ettiklerini ve evlerini boş<br />
bıraktıklarını ifade et­miştir. Bu aileler şunlardı: 1) Beni Ma&#8217;zun, 2) Beni el-Bukeyr<br />
3) Beni Cahş bin Ri&#8217;âb. İbni Abd-il Berr Beni Cahş ile beraber Beni Esed bin<br />
Hu­zeyme&#8217;nin erkek, kadın ve çocuklarının da Medine&#8217;ye gittiğini bildirmiştir.<br />
Bu iki aileden toplam 30 kişi hicret etti, ki bunlar arasında Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
teyzeoğlu Abdullah bin Cahş ve Ebû Ahmed bin Cahş (ismi Abd idi) bunların iki<br />
kız kardeşi Hz. Zeyneb binti Cahş, (ki daha sonra Üm-mül-Mü&#8217;minin oldu), Hamne<br />
binti Cahş (Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr&#8217;in zevce­si) ve Habib bint Cahş (Hz. Abdullah<br />
bin Avfın karısı) vardı. Bunların gitmesinden sonra Utbe bin Rebi&#8217;a ve Abbas bin<br />
Abdulmuttalib ve Ebû Cehl onların evlerinin önünden geçtiler. Utbe bin Rebi&#8217;a<br />
derin bir ah çekti ve &#8220;Beni Cahş&#8217;ın evi bugün bomboştur&#8221; dedi. Bunun üzerine Ebu<br />
Cehl, &#8220;ne ağlıyorsun? Bunların hepsi bu kardeşimizin (yani Hz. Abbas&#8217;ın)<br />
yeğe­ninin yaptıklarıdır. O cemaatimizi böldü, aramızdaki münasebetleri kesti ve<br />
bizi parçaladı.&#8221; Bundan sonra sıra Ebu Süfyan&#8217;a geldi. Ebu Süfyan, Be­ni Cahş&#8217;ın<br />
evini işgal edip başkalarına sattı. Ebu Süfyân bunun için şu ba­haneyi uydurdu:<br />
Kızı Fer&#8217;a (ya da Fâri&#8217;a) Ebû Ahmed bin Cahş&#8217;ın karısıy­dı. Güya, damadının<br />
bütün veraseti, henüz kendisi sağ iken kayınpederine geçmişti. Hz. Abdullah bin<br />
Cahş, Ebû Sufyân&#8217;ın bu haksızlığı hakkında Rasûlullah (a.s)&#8217;a şikâyette<br />
bulununca, kendisi şöyle dedi: &#8220;Siz bu evinizin bedelini Cennet&#8217;te bulmaktan<br />
mennun olmayacak mısınız?&#8221; Mekke&#8217;nin fethinden sonra Ebu Ahmed bin Cahş kendi<br />
evini kayınpederinden geri al­mak isteyince Rasûlullah (a.s.) herhangi bir ses<br />
çıkarmadı. Daha sonra sa­habeler, Ebû Ahmed&#8217;e dediler ki: &#8220;Rasûlullah,<br />
muhacirlerin Allah yolunda harcanmış mallarının geri alınmasından yana<br />
değildir.&#8221; Nitekim, bizzat Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Mekke&#8217;deki evi o zamana kadar<br />
müslüman olmamış olan Akil bin Ebi Tâlib tarafından, hicretten sonra işgal<br />
edilmişti. Rasûlullah (a.s.), Mekke&#8217;nin fethinden sonra bu evi geri almadı. (Ebû<br />
Dâvud, Kitab&#8217;ul-Hac).</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.4. Kureyş&#8217;in<br />
Müslümanları Hicretten Alıkoymak İçin Aldığı Tedbirler</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Suheyb Medine&#8217;ye hicret için evden çıkınca, Kureyşliler<br />
kendisi­ne şöyle diyerek mani olmak istediler: &#8220;Sen buraya parasız, pulsuz<br />
gel­miştin. Burada zenginleştin. Şimdi de canınla beraber mallarını da alıp<br />
götürmek istiyorsun. Vallahi, buna müsaade etmeyeceğiz.&#8221; Hz. Suheyb (r.a.) dedi<br />
ki: &#8220;Peki, ben bütün mal ve mülkümü size bırakırsam bana git­me izni verir<br />
misiniz?&#8221; Onlar &#8220;evet&#8221; dediler. Hz. Suheyb bunun üzerine bütün mal-mülk ve<br />
sermayesini Kureyşlilere bıraktı ve eli boş Mekke&#8217;den çıktı, Rasûlullah (a.s.)<br />
bu &#8220;alışveriş&#8221;in haberini alınca dedi ki: &#8220;Suheyb iyi bir iş yapmıştır&#8221;. (Bk.<br />
İshâk bin Râhveyh, İbni Merdûye, İbni Hişâm ve Belazuri; Ebû Osman en-Nehdî&#8217;nin<br />
rivâyeti).</p>
<p class="Vcud">İbni Abd il-Berr, &#8220;ed-Dürer fi İhtishar el-Meğâzi ve&#8217;s-Siyer&#8221;<br />
adlı ese­rinde diyor ki, Hz. Suheyb Mekke&#8217;den hareket edince Kureyşliler<br />
kendisi­ni takip ettiler. Amaçları, onu öldürüp mallarını gasp etmekti. Hz.<br />
Su­heyb, Kureyşlilerin kendisinin peşinde olduğunu görünce dedi ki:<br />
&#8220;Bili­yorsunuz ki, ben hepinizden daha iyi bir okçuyum. Vallahi billahi, sizden<br />
hiçbiri bu konuda bana yetişemez. Bana yaklaşanı öldürürüm.&#8221; Takip edenler dedi<br />
ki: &#8220;Mallarını bırak ve git.&#8221; Hz. Suheyb şöyle dedi: &#8220;Mal ve mülkümü zaten<br />
Mekke&#8217;de bıraktım. Falanca yere gidin ve onları oradan çıkarın.&#8221; Dolayısıyla,<br />
onlar Hz. Suheyb&#8217;i takip etmekten vazgeçtiler ve gi­dip mallarını aldılar. Buna<br />
benzer bir rivayet Belazuri tarafından, Hz. Sa&#8217;id bin Müseyyeb&#8217;e dayanılarak<br />
naklolunmuşur.</p>
<p class="Vcud">Beyhâki ve Taberânî yine Hz. Sa&#8217;id bin Müseyyeb&#8217;e dayanarak<br />
bizzat Hz. Suheyb&#8217;in şu ifadesini nakletmişlerdir: &#8220;Ben hicret niyetiyle<br />
Mek­ke&#8217;den çıkarken, Kureyş&#8217;in bazı gençleri yolumu kestiler. Gece onlar uyu­ya<br />
kalınca kaçmayı başardım. Fakat yolda gene arkadaşları beni yakaladı­lar. Ben<br />
onlara dedim ki, &#8220;ben Mekke&#8217;ye sizinle beraber gidip size birkaç okka altın<br />
versem, beni bırakacak mısınız?&#8221; Onlar &#8220;evet&#8221; dediler. Ben tek­rar Mekke&#8217;ye<br />
gelip onlara dedim ki, falanca yeri kazın altınları alın ve fa­lanca kadının<br />
evine gidip iki elbiselik kumaş alın.&#8221; Böylece, ben onlardan kurtulup,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanına Küba&#8217;ya varınca, kendisi bana şöyle dedi: &#8220;Bu değiş<br />
tokuşta sen çok kârlı çıktın.&#8221; Ben dedim ki, &#8220;bu olayı kimse bilmiyordu. Bunun<br />
haberini size herhalde Cebrail (a.s.) vermiştir.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.4.1. Ayyaş bin<br />
Ebi Rebia&#8217;nın Başından Geçenler</a></p>
<p class="Vcud">Diğer muhacirler gizli saklı Mekke&#8217;den çıkarken, Hz. Ömer (r.a.)<br />
20 süvari ile alenen kenti terk etti. Refakatinde kardeşi Zeyd bin el-Hattâb,<br />
eniştesi Sa&#8217;id bin Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, damadı Huneys bin Huzâfe (Hz.<br />
Hafsa&#8217;nın eski kocası) ve diğer bazı mümtaz kişiler vardı. Bezzâr ve İbn İshâk<br />
çok muteber senetlerle Hz. Ömer&#8217;in şu ifadesini nakletmiştir: &#8220;Ben, Ayyaş bin<br />
Rebî&#8217;a ve Hişâm bin As bin Vâil ile sözleşmiştim. Onlar benimle, Mekke&#8217;ye 10 km.<br />
uzaklıktaki Tenâdıb mevkiinde buluşacaklardı. Aramızda varılan anlaşmaya göre,<br />
kararlaştırılan saatte gelmeyen olursa onun düşmanların eline düştüğü kabul<br />
edilerek diğer arkadaşlar kendisini beklemeden yola koyulacaklardı. Hişâm,<br />
Mekke&#8217;de yakayı ele verdi. Ayyaş ise bizimle beraber Medine&#8217;ye vardı.<br />
Peşlerinden Ebû Cehl bin Hişâm ve Hâris bin Hişâm (Ayyâş&#8217;ın hem amca oğlu hem<br />
üvey kardeşi) de Medine&#8217;ye vardı. Onlar Ayyâş&#8217;ın peşine düştüler ve dil dökerek<br />
Mek­ke&#8217;ye dönmesi için çaba harcadılar. Kendisine dediler ki: &#8220;Annen senin<br />
ayrılmana çok üzülmüş ve sen eve dönünceye kadar saçlarını taramayaca­ğına ve<br />
güneşten gölgeye gitmeyeceğine and içmiştir.&#8221; Ben ona durumu izah etmek istedim.<br />
Dedim ki, bunlar sana yalan söylüyorlar, maksatları seni geri götürmektir. Onun<br />
için de, türlü türlü bahaneler uyduruyorlar. Ben dedim ki, annen bitlenince<br />
ister istemez saçlarını tarayacak ve güneş­te kavrulduktan sonra mutlaka gölgeye<br />
geçecektir. Fakat Ayyâş&#8217;a anne sevgisi galip geldi. Ayyaş dedi ki, ben anneme<br />
verdiğim sözü tutacağım ve mallarımı alıp geri geleceğim. Ben ona dedim ki:<br />
&#8220;Sana mallarımın ya­rısını vereyim, sen bu adamlarla Mekke&#8217;ye dönme&#8221;. Fakat o<br />
çocuk beni dinlemedi. En son dedim ki: &#8220;Peki, gitmek istiyorsan git, ama benim<br />
dişi devemi al. Bu çok iyi bir hayvandır. Bundan hiç ayrılma. Baktın ki, bu<br />
adamların niyeti kötü, o zaman bu dişi deve ile hemen bu tarafa koş.&#8221; Ayyaş bu<br />
nasihatimi dinledi ve deveyi aldı. Yolda Ebu Cehl, Ayyâş&#8217;a şöy­le dedi: &#8220;Kardeş,<br />
benim devem aksıyor. Sen beni kendi dişi devene alır mısın?&#8221; Ayyaş, &#8220;neden<br />
olmasın?&#8221; dedi ve onu devesine aldı. İkisi deveden indi, ki Ebu Cehl, Ayyâş&#8217;ın<br />
devesine binebilsin. Hâris de devesini durdur­du ve aşağıya indi. İkisi Ayyâş&#8217;ın<br />
ellerini ve ayaklarını bağladılar. İbni İshâk&#8217;ın ifadesine göre Ebu Cehl ve<br />
Hâris, Ayyâş&#8217;ı elleri ve ayakları bağlı olarak Mekke&#8217;ye getirdiler. İkisi de<br />
halka sesleniyorlardı: &#8220;Ey Mekkeliler, yaramaz ve haşarı çocuklarınızı bizim<br />
gibi terbiye edin.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm güvenilir kişilere dayanarak şu rivâyeti aktarmıştır:<br />
Rasûlullah (a.s.) Hişâm bin as ile Ayyaş bin Rebi&#8217;a için endişeliydi. Rasûlullah<br />
(a.s.) &#8220;bu ikisini bana kim getirecek?&#8221; dedi. Velid bin Muğire (Hâlid bin<br />
Velid&#8217;in kardeşi) arz etti: &#8220;Ya Rasûlullah, ben bu işi yapmaya hazırım.&#8221; Bunu<br />
dedi ve Mekke&#8217;ye hareket etti. Şehre girdikten sonra bu iki mahkûm ile ilgili<br />
gizlice bilgi toplamaya başladı. İkisinin, çatısı olmayan bir binanın içinde<br />
olduğunu öğrendikten sonra gece duvarları atlayarak içeriye girdi, ikisinin<br />
zincirlerini kopardı ve devesine bindirip Medine&#8217;ye getirdi.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.4.2.Hz. Abdullah<br />
bin Süheyl&#8217;in Hikâyesi</a></p>
<p class="Vcud">Hicretten alıkonan müslümanlar arasında Hz. Abdullah bin Süheyl<br />
bin Amr da vardı. Belazuri diyor ki, Hz. Abdullah bin Süheyl bin Amr, Medine&#8217;ye<br />
hicretin başladığı haberini aldıktan sonra Habeşistan&#8217;dan Mek­ke&#8217;ye gelmişti.<br />
Amacı, Rasûlullah (a.s.) ile beraber yeni &#8220;Dar-ul Hicret&#8221;e gitmekti. Fakat Hz.<br />
Abdullah&#8217;ı babası Süheyl bin Amr durdurdu ve hap­setti. Abdullah, babasına hile<br />
yaparak hapisten kurtulmak istedi ve bu ga­ye ile atalarının dinine döndüğünü<br />
söyledi. Babası söylediklerine inandı ve onu yanına alarak Bedir savaşma<br />
katıldı. Fakat iki tarafın kuvvetleri karşı karşıya gelince, Hz. Abdullah bin<br />
Süheyl bin Amr müslümanlara ka­tıldı. Bundan birkaç sene sonra Mekke fethi<br />
sırasında Süheyl bin Amr da müslüman olunca şöyle dedi: &#8220;Allahu Teâlâ, oğlum<br />
Abdullah&#8217;ın imanını oldukça sağlam kılmıştı.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.4.3. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in Son Ana Kadar Mekke&#8217;de Kalması</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk&#8217;ın rivâyetine göre genel olarak Medine&#8217;ye hicret<br />
etmek üzere Habeşistan&#8217;dan Mekke&#8217;ye dönenlerden yedisi hapsedilmiş ve bunlar<br />
hicrete katılamamıştı. Buna ilâveten, hicret sırasında yakalanan ya da hic­ret<br />
etme imkânına sahip olmayan pek çok kişi vardı. Bunların kalbi iman doluydu, ama<br />
kendi zaaf veya imkânsızlıkları sebebiyle hicrete katılama­mışlardı. Bunların<br />
dışında elleri, ayakları hareket eden ve maddi imkânlara sahip olan herkes<br />
Medine&#8217;ye hicret etmişti. Mekke&#8217;de hatırı sa­yılır kişiler arasında sadece Hz.<br />
Peygamber (a.s.), Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ali kalmışlardı.</p>
<p class="Vcud">Buhârî&#8217;de yer alan Hz. Ayşe&#8217;nin rivâyetine göre Hz. Ebu Bekr<br />
(r.a.) Medine&#8217;ye hicret etme niyetini belirtince, Rasûlullah (a.s.) şöyle dedi:<br />
&#8220;Biraz sabret. Çünkü, öyle tahmin ediyorum ki, bana da hicret izni<br />
verile­cektir. Hz. Ebu Bekr (r.a.) arz etti: &#8220;Annem ve babam size fedâ olsun;<br />
siz böyle bir şey bekliyor musunuz?&#8221; Rasûlullah (a.s.) buyurdu: &#8220;Evet&#8221;.<br />
Dola­yısıyla, Hz. Ebu Bekr (r.a.) Rasûlullah (a.s.) ile beraber Medine&#8217;ye hicret<br />
etmek maksadıyla beklemeyi tercih etti. Bu arada iki dişi deve de satın alıp<br />
bunları beslemeye başladı. İbni Hişâm ile İbni Cerir&#8217;in naklettikleri İbni<br />
İshâk&#8217;ın rivâyetine göre, Hz. Ebu Bekr, hicret için her izin isteyişinde</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) kendisine şöyle derdi: &#8220;Acele etme. Bakarsın,<br />
Allah sana bir yoldaş veriverir.&#8221; Bu sözler üzerine, Hz. Ebu Bekr, bu &#8220;yoldaş&#8221;ın<br />
biz­zat Rasûlullah (a.s.) olacağı konusunda ümitlendi. Hakim&#8217;in, Hz. Ali<br />
(r.a.)&#8217;ye dayanarak naklettiği rivayete göre, Rasûlullah (a.s.) Cebrail&#8217;e<br />
sor­du: &#8220;Hicret&#8217;te bana kim refakat edecektir?&#8221; Hz. Cebrail, &#8220;Ebu Bekr&#8221; dedi.<br />
İbni Cerir ise, Urve bin Zübeyr&#8217;e dayanarak diyor ki, Hz. Ebu Bekr (r.a.) hicret<br />
eden diğer sahabeler ile beraber Medine&#8217;ye gitmek umuduyla iki di­şi deve satın<br />
almıştı. Hz. Ebu Bekr (r.a.) kendisine Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın re­fakat edeceği<br />
konusunda emin olunca bu dişi develeri iyice besleyip güçlü ve kuvvetli yaptı.</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm ile İbni Cerir, İbni İshâk&#8217;a dayanarak diyorlar ki:<br />
Rasûlullah (a.s.) halkın kendisine bıraktığı emanetlerin dağıtılması işini<br />
yürütmek için Mekke&#8217;de kalmıştı. İbni İshâk diyor ki, Mekke&#8217;de tek bir kişi<br />
yoktu ki, çalınacak korkusuyla kıymetli eşyasını Rasûlullah (a.s.)&#8217;a emanet<br />
olarak bırakmış olmasın. Zira, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın doğruluğuna, dürüstlüğüne ve<br />
emanetleri canı gibi koruduğuna dost, düşman herkes inanıyordu.</p>
<p class="Vcud">Böylece Rasûlullah (a.s.) Bi&#8217;set&#8217;in 13. yılının 12<br />
Zilhicce&#8217;sinde yapı­lan son Akabe Biatından başlayarak, Bi&#8217;set&#8217;in 14. yılının 14<br />
Safer&#8217;ine ka­dar, yani yaklaşık 2.5 ay Mekke&#8217;de beklemeyi tercih etti. Halbuki,<br />
bu ara­da Medine&#8217;ye akın akın hicret ediliyordu. Son günlerde ise uzaktan<br />
yakın­dan bütün arkadaşları Mekke&#8217;yi terketmişti. Rasûlullah (a.s.) gemisini en<br />
son terk eden bir kaptan edasıyla Allah&#8217;ın izni gelmeden sadece iki arkada­şı ve<br />
can yoldaşıyla birlikte Mekke&#8217;de kâfirler ve düşmanlar arasında bek­lemeyi uygun<br />
gördü. Bu olaya biraz dikkatle baktığımızda Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ne kadar<br />
vazifesine sadık, fedakâr ve cesur olduğunu anlarız.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.5. Kureyş&#8217;in<br />
Telaşı</a></p>
<p class="Vcud">Bütün müslümanlar, Mekke&#8217;yi bir bir terk edince Kureyşli<br />
kâfirler, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın da her an Medine&#8217;ye hicret edeceğine inandılar.<br />
Onlar, bunun neticelerini de çok iyi biliyorlardı. Onlar, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
büyük şahsiyeti, nüfuzu, fevkalâde kabiliyetleri ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in inanılmaz<br />
büyüleyici tesirinden habersiz değillerdi. Onlar, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın artık bir<br />
sığınak olduğunu, iki yiğit ve namlı kabilenin kendisini himaye etme­ye razı<br />
olduğunu ve bizzat Kureyş&#8217;in en kabiliyetli, cesur ve savaşçı genç­lerinin 13<br />
yıl çileli bir hayat yaşadıktan sonra ve azim ve kararlılıkların­dan zerre kadar<br />
bir şey kaybetmeden Medine&#8217;ye hicret ettiklerini biliyor­lardı. Onlar bir avuç<br />
müslümanın defalarca İslâm ve Allah uğruna evlerini, ailelerini, mallarını ve<br />
mülklerini, kısacası, her şeylerini terk edip hicret ettiklerini ve hiç<br />
yılmadıklarını da biliyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.) gibi eşsiz bir önder ve<br />
komutanın emrinde böylesine fedakâr ve fedai kişilerin teşkilatlanmaları ve<br />
hatta bir şehrin idaresini ele almaları Kureyşliler, di­ğer kâfirler ve eski<br />
düzenleri için ölümün habercisiydi. Özellikle, Medi­ne&#8217;nin jeopolitik durumu<br />
öylesine hayati ehemmiyet taşıyordu ki, burada müslümanların bu şekilde birleşip<br />
toplanmaları ve güç birliği yapmaları Kureyşliler açısından çok tehlikeliydi.<br />
Nitekim, müslümanların Medine&#8217;ye hakim olmasıyla Kızıldeniz kıyısı boyunca<br />
Yemen&#8217;den Suriye&#8217;ye uzanan ve Kureyş ile diğer kabilelerin en büyük geçim<br />
kaynağı olan ticaret yolu da onların denetimi altına girecekti. Müslümanlar<br />
Arabistan ekonomisinin bu şahdamarına el koyarak Cahiliye nizamına en büyük<br />
darbeyi vurmuş olacaklardı. Bu ticaret yolundan yılda en az 250 bin altın gelir<br />
elde edili­yordu. Tâif ile diğer önemli merkezlerin ticareti bunun dışında idi.<br />
Bu se­bepten dolayıdır ki, Akabe bi&#8217;atıyla ilgili haberi alır almaz Kureyş büyük<br />
bir telaşa kapıldı ve Medinelileri Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;den uzaklaştırmak ve<br />
koparmak için bütün güçlerini kullandılar. Fakat nafile, Kureyşliler Akabe<br />
bi&#8217;atını önlemekte başarısız kalınca müslümanların Medine&#8217;ye hic­retlerini<br />
engellemeye çalıştılar, ama bunu da başaramadılar. Onlar ancak birkaç kişinin<br />
yolunu kesebildiler, çoğunluk çoktan Medine&#8217;ye varmıştı. Kureyşliler için artık<br />
tek bir yol kalıyordu, o da Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in vücudunu ortadan<br />
kaldırmaktı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.6. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;i Öldürme Plânı</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm, İbni Sa&#8217;d, İbni Cerir ve Belâzuri&#8217;nin ifadelerine<br />
göre Ku­reyşliler son kararlarını almak üzere Dâr ün-Nedve&#8217;de gizli bir toplantı<br />
yaptılar. Bu toplantıya Kureyş&#8217;in bütün ağır topları ve kodamanları katıl­dılar.<br />
Herkes karşı karşıya bulunulan tehlikeyi ortadan kaldırma çaresini aramaya<br />
başladı. Bir grup, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın hayatı boyunca zincire vu­rulması ve hiç<br />
serbest bırakılmamasından yana idi. Bu teklif kabul edil­medi. Zira, itiraz<br />
edenler dediler ki, Rasûlullah (a.s.) zindana atılsa da ar­kadaşları serbestçe<br />
faaliyetlerini sürdüreceklerdir. Onlara göre Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın fedaileri<br />
kuvvetlenip kendisini er geç kurtaracaklardı. Başka bir grup Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in sürgüne gönderilmesinden yanaydı. Bu grup, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
varlığını zararlı buluyordu ve Mekke&#8217;den çıkarıl­masını istiyordu. Bu gruba<br />
göre, Hz. Peygamber (a.s.) Mekke&#8217;den ihraç edildikten sonra ne yaparsa yapsın<br />
onları ilgilendirmeyecekti. Fakat bu öneri de reddedildi. Zira muhalifler<br />
dediler ki, Muhammed (a.s.) büyüleyici ve cezbedici bir şahsiyete sahipti,<br />
insanları büyüleyebiliyordu (!) ve Mekke&#8217;nin dışına çıktıktan sonra bütün<br />
Arabistan O&#8217;nun faaliyet alanı ha­line gelecek ve herkese fikrini aşılayacaktı.<br />
Nihayet, en iyi yolun Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;in öldürülmesi olduğunda karar<br />
kılındı. Ebu Cehl dedi ki: &#8220;Bütün kabileler eli çabuk, attığını vuran, yiğit,<br />
soylu ve güçlü birer genç seçsinler.&#8221; Bunlar bir anda Muhammed (a.s.)&#8221;e hücum<br />
edip derhal öldüre­ceklerdi. Böylece, Muhammed (a.s.)&#8217;in kanı bütün kabilelere<br />
dağılmış ola­caktı. Bu durumda, Beni Abd-i Menaf, bütün bu kabileleri karşısına<br />
alma­ya veya bunlardan intikam almaya cesaret edemeyecekti. Sonunda, Abd-i<br />
Menâflılar diyete razı edileceklerdi. Ebu Cehl&#8217;in bu fikri herkesin hoşuna gitti<br />
ve her kabile suikast için kendi adamını seçti. Suikast tarihi ve saati de<br />
tesbit edildi. Bütün bu konuşmalar kimsenin kulağına ulaşmasın diye son derece<br />
gizli tutuldu. Enfâl sûresinde bu hakikate işaret edilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Hani bir zaman kâfirler seni hapsetmek, öldürmek veyahut<br />
Mek­ke&#8217;den çıkarmak için tuzak kurdular. Allah da onlara mukabele buyurdu. Allah<br />
tuzak kuranlara mukabele edenlerin en hayırlısıdır.&#8221; (Ayet; 30)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.7.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Hicret İzni Verilmesi ve Hicret Hazırlığı</a></p>
<p class="Vcud">Tirmizî ve Hâkim&#8217;in naklettikleri İbni Abbas&#8217;ın bir rivâyeti<br />
şöyledir: Kureyşliler işi bu safhaya getirince Cenab-ı Allah, Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret iznini verdi ve bu hususta şöyle dedi:</p>
<p class="Vcud">&#8220;De ki: &#8216;Rabbim Beni sıdk girdirişi ile girdir. Ve sıdk çıkarışı<br />
ile çı­kar. Ve bana tarafından aşikâr bir kudret ve hüccet ile yardım ihsan<br />
bu­yur.&#8221; (İsrâ; 80) <a href="#_ftn1" title=""><br />
<span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;"><br />
[1]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">Hicret&#8217;e izin verilen geceden bir sonraki gece Kureyş tarafından<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın öldürüleceği gece olarak seçilmişti.<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a><br />
İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vâkıdi&#8217;ye ve İbni Cerir ile İbni Hişâm&#8217;in İbni İshâk&#8217;a dayanarak<br />
naklettikleri rivayete göre aynı gün Cebrâil (a.s.) gelip, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
Ku­reyş&#8217;in sinsi plânını bildirdi ve o gece yatağına yatmamasını istedi. Bunun<br />
üzerine Rasûlullah (a.s.) kendisini çarşafa sararak ve yüzünü gizleyerek Hz. Ebu<br />
Bekr&#8217;in evine gitti. Buhârî&#8217;de İmam Zührî&#8217;ye dayanılarak Hz. Ur­ve bin Zübeyr&#8217;in<br />
bir rivâyeti naklolunmuştur. Bu rivayette Hz. Ayşe&#8217;nin şöyle dediği<br />
kaydedilmiştir: &#8220;Biz öğlen evimizde iken biri gelip, Hz. Ebu Bekr&#8217;e,<br />
Rasûlullah&#8217;ın yüzünü gizleyerek evimize beklenmedik bir şekilde geldiğini haber<br />
verdi.&#8221; Taberânî&#8217;de yer alan Hz. Esma binti Ebi Bekr&#8217;in rivâyetine göre<br />
&#8220;Rasûlullah (a.s.) her gün sabah ve akşam evimize gelirdi.&#8221; Aynı rivayet Buhârî,<br />
Babü&#8217;l-Hicret&#8217;te Hz. Ayşe&#8217;den naklolunmuştur, İbni Hişâm&#8217;da yer alan Hz.<br />
Ayşe&#8217;nin başka bir rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.) her gün sabah ve akşam bize<br />
gelirdi, fakat o gün adetinin dışında öğle na­mazı saatinde geldi.&#8221; Hz. Ebu Bekr<br />
biraz endişeli bir tavırla kendi kendi­sine sordu: &#8220;Annem-babam ona feda olsun.<br />
Herhalde çok önemli bir şey­dir. Yoksa, bu saatte gelmezdi.&#8221; Bundan sonra<br />
Rasûlullah (a.s.) içeriye gelme izni istedi. İzin aldıktan sonra içeriye geldi<br />
ve herkesin uzaklaşma­sını istedi. Hz. Ebu Bekr (r.a.) dedi ki, bunlar zaten<br />
sizin ailenizden kişi­lerdir. (Musa bin Ukbe, Hz. Ayşe&#8217;nin şu ifadesini<br />
nakletmiştir: &#8220;O sırada Hz. Ebu Bekr&#8217;in yanında benim ve kardeşim Esmâ&#8217;nın<br />
dışında kimsecik yoktu.&#8221; İbni Hişâm&#8217;da yer alan İbn İshâk&#8217;ın rivâyeti de aynı<br />
doğrultudadır. Fakat İbni Ukbe&#8217;nin rivâyetinde şu ek cümlelere rastlanıyor: Hz.<br />
Ebu Bekr dedi ki, &#8220;burada sadece kızlarım vardır, herhangi bir casus filan<br />
yoktur.&#8221;) Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) dedi ki, &#8220;bana çıkış izni<br />
verilmiştir.&#8221; Hz. Ebu Bekr arz etti: &#8220;Annem-babam size feda olsun. Acaba ben<br />
size refakat etme şerefine nail olacak mıyım?&#8221; Rasûlullah (a.s.) &#8220;evet&#8221; dedi.<br />
Hz. Ebu Bekr dedi ki, &#8220;benim iki dişi devemden bir tanesini siz alın.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.) dedi ki, &#8220;evet, ama fiyatını ödeyeceğim.&#8221; İbni İshâk&#8217;ın<br />
rivâyetine gö­re Rasûlullah (a.s.) kendisine dedi ki: &#8220;Ben bunu senin ödediğin<br />
fiyatla alacağım.&#8221; Hz. Ebu Bekr dişi devenin fiyatını söyledi ve Rasûlullah<br />
(a.s.) &#8220;bunu ben sana ödeyeceğim&#8221; dedi. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) ile Hz.<br />
Ebu Bekr (r.a.), Beni ed-Dil&#8217;in, yolları çok iyi bilen ve kılavuzlukta usta olan<br />
Abdullah bin Üreykıt<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a><br />
adlı bir adamım kılavuzluk için ücretle tut­tular. İkisi, iki dişi deveyi de<br />
kendisine teslim ettiler ve dediler ki: &#8220;Bunla­rı istediğimiz yere, istediğimiz<br />
saatte getireceksin.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.8. Suikast<br />
Gecesi Ne Oldu?</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) evine gitti ve düşmanlar kendi<br />
plânlarından O&#8217;nun haberdar olduğu konusunda en küçük bir şüpheye düş­mesinler<br />
diye karanlık basıncaya kadar orada kaldı. Gece karanlığıyla bir­likte<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı öldürmek amacıyla seçilen suikastçılar kararlaştırı­lan<br />
yerde toplandılar. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın rivâyetine göre suikastçıların sayısı 12 idi.<br />
Bunların adlan şöyledir: Ebu Cehl, Hakem bin Ebi el-As, Ukbe bin Ebi Muayt, Nadr<br />
bin el-Haris, Ümeyye bin Halef, Haris bin Kays İbn el-Gaytala, Zemea bin<br />
el-Esved, Tu&#8217;ayme bin Adiyy, Ebu Leheb, Übeyy bin Halef, Nübeyh bin Haccac ve<br />
Münebbih bin Haccac. Ancak, bu suikastçı­lar gelmeden önce Rasûlullah (a.s.)<br />
kendi yatağına yeşil renkli Hadramut çarşafını örtüp Hz. Ali&#8217;yi yatırmıştı. Bu<br />
sebeple, dışardan gözlemcilik ya­pan ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yakından izlemeye<br />
çalışan Kureyşliler, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kendi yatağında rahat uyumakta<br />
olduğunu sandılar. Süheyl ba­zı Siyer ulemâsına dayanarak Kureyşlilerin, duvarı<br />
atlayarak evin avlusu­na girmeye çalıştıklarını, fakat tam bu sırada bir kadının<br />
bağırışını duy­duktan sonra oldukları yerde sinmek zorunda kaldıklarını ifade<br />
etmiştir. Onlar aralarında şöyle dediler: &#8220;Vallahi, bizim duvarı atlayarak kendi<br />
ak­rabamızın evine girdiğimiz ve kadınların namusunu hiçe saydığımız du­yulursa<br />
bütün Arabistan&#8217;da rezil olacağız.&#8221; Bu sebeple, bu katiller sabaha kadar Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in evinin önünde bekleyip durdular. Artık on­lar programlarında<br />
biraz değişiklik yapmışlardı ve sabaha doğru Hz. Pey­gamber (a.s.) evinden<br />
çıktığı an kendisine çullanmak niyetinde idiler.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.8.1. Hz. Ali&#8217;nin<br />
Yakalanması ve Serbest Bırakılması</a></p>
<p class="Vcud">Düşmanlar gece, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in evinin etrafını sarmış<br />
du­rumda iken Rasûlullah çok rahat bir şekilde evinden çıktı ve onların<br />
baş­larına toprak atıp yavaşça aralarından sıyrılıp dışarıya çıktı. Rasûlullah<br />
(a.s.) o sırada Yâsîn sûresinin ilk âyetlerini okuyordu. </p>
<p class="Vcud">Sabah olunca Kureyşliler kendilerine geldiler. Biraz sonra Hz.<br />
Ali&#8217;nin, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in yatağından kalktığını gördüler. İşte o ân,<br />
Kureyşliler iş işten geçtiğini ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın çoktan Medine&#8217;ye doğ­ru<br />
yol almakta olduğunu anladılar. (Bak. İbni Sa&#8217;d, İbni Hişâm, Belazuri, İbni<br />
Cerir ve Zadul-Mead). İbni Cerir ve İbni Esir&#8217;in anlattıklarına göre onlar Hz.<br />
Ali&#8217;ye sordular: &#8220;Efendin nerede?&#8221; Hz. Ali dedi ki: &#8220;Ben ne bile­yim nereye<br />
gitti? Ben O&#8217;nun bekçisi miyim? Siz onu kovdunuz, o da git­ti.&#8221; Bunun üzerine o<br />
alçak adamlar hayli öfkelendiler. O&#8217;na ağır sözler söylediler, bağırıp<br />
çağırdılar, hatta sövüp dövdüler ve Mescid-i Haram&#8217;a götürüp hapsettiler. Fakat,<br />
bütün bağırıp çağırmalarına rağmen Hz. Ali&#8217;nin ağzından herhangi bir lâf<br />
alamayınca onu serbest bıraktılar. Belki de Hz. Ali&#8217;yi bırakmalarının sebebi,<br />
bütün emanetlerin iadesi için onu kefil ola­rak geride bırakmasıydı. Mekkeliler<br />
kendi mallarını geri almak sevdasıy­la, Hz. Ali&#8217;yi bırakmış olabilirler. Ayrıca,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın üstün mezi­yet ve ahlâkının bir örneğini gördükten sonra<br />
utanmış olabilirler de. Zira onlar onu öldürmeyi planlamışken o gider ayak<br />
onların emanetlerinin iade edilmesi için gereken tedbiri almış durumdaydı.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.8.2. Hz. Ebu<br />
Bekr (r.a.)&#8217;in Evine Baskın</a></p>
<p class="Vcud">Bu alçak ve gaddar adamlar, Hz. Ali&#8217;yi bıraktıktan sonra Hz. Ebu<br />
Bekr&#8217;in evine yöneldiler. İbni İshâk&#8217;ın Hz. Esma binti Ebi Bekr&#8217;e dayana­rak<br />
naklettiğine göre ertesi gün, aralarında Ebu Cehl&#8217;in de bulunduğu bir grup<br />
Kureyşli, Hz. Ebu Bekr&#8217;in evine geldi ve kapıda duran Hz. Esma&#8217;ya , seslenerek:<br />
&#8220;Baban nerede?&#8221; diye sordular. Hz. Esma, babasının nerede olduğunu hiç<br />
bilmediğini söyledi. Bunun üzerine Ebu Cehl, kendisine öy­le sert bir tokat attı<br />
ki, bir kulağındaki küpesi uzağa düştü. Bundan sonra bu serseriler geldikleri<br />
yere döndüler. (İbni Hişâm ve İbni Cerir).</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.9.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Mekke&#8217;den Ayrıldıktan Sonra Sevr Mağarasında Konaklamaları</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) gece vakti evinden çıkıp doğru Hz. Ebu Bekr&#8217;in<br />
evi­ne gitti ve iki arkadaş derhal yola koyuldular. Nihayet, Mekke&#8217;ye üç mil<br />
uzaklıktaki Sevr adlı tepeye gelip mağaraya girdiler ve saklandılar. Müs­ned-i<br />
Ahmed ve Tirmizî&#8217;nin rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.) Mekke çıta­sında ilk önce<br />
Hazvere mevkiinde durup Beytullah&#8217;a hasretle baktı ve şun­ları söyledi:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ey Mekke, Allah&#8217;a yemin ederim, sen Allah&#8217;ın dünyasında benim<br />
en sevdiğim yersin. Yüce Allah da kendi dünyasında en çok seni seviyor. Eğer<br />
senin ahalin beni kovmasaydı ben buradan çıkmayacaktım.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) daha sonra Sevr mağarasına gidip konakladı.</p>
<p class="Vcud">Bu noktada, Rasûlullah (a.s.) ve yoldaşı Hz. Ebû Bekr&#8217;in Sevr<br />
mağa­rasına sığınmalarının anlam ve öneminin ne olduğuna dikkat etmemiz,<br />
zannederiz daha doğru olacaktır. Sevr dağı Mekke&#8217;nin güneyinde Yemen yolu<br />
üzerinde bulunuyor. Halbuki, Medine tam aksi istikamette, yani Mekke&#8217;nin<br />
kuzeyinde Suriye yolunda bulunuyor. Mekkeli kâfirler dâha önceden Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;ye hicret edeceğini biliyorlardı. Nitekim, kendisini evinde<br />
bulamayınca yürüttükleri ilk tahmin bu yönde idi. Bu bakımdan Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ı aramak için ilk önce yöneldikleri yön Medine yolu olacaktı. Mekke&#8217;nin<br />
dışında kuzey yolunda dağlık bir bölge var­dı. Bu güçlüklere rağmen arama<br />
taramaları bu istikamette olacaktı ve an­cak büyük uğraşı sonunda Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ı bu istikamette bulamayınca diğer istikametlere, yani batıya, doğuya ve<br />
güneye bakabilirlerdi. Böylece Sevr mağarasına sığman Hz. Peygamber (a.s.) ile<br />
Hz. Ebu Bekr (r.a.) epeyce zaman kazanmış olacaklardı.</p>
<p class="Vcud">Hz. Ebu Bekr Sevr mağarasına sığınmalarından çok önce gereken<br />
ha­zırlıkları yapmış ve bu hususta fevkalâde tedbirler almıştır.<a href="#_ftn4" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a><br />
Buhârî&#8217;de yer alan Hz. Ayşe&#8217;nin rivâyetine göre kendileri büyük çapta yol<br />
hazırlığı yaptılar. Bütün erzak bir torbaya kondu. Bu arada Hz. Ebu Bekr, oğlu<br />
Ab­dullah&#8217;ı Kureyşlilerin nabızlarını yoklamakla görevlendirdi. Abdullah bin Ebu<br />
Bekr, çok akıllı ve zeki bir gençti. O, bütün gününü Mekkeliler ara­sında<br />
geçirdi ve plânlarını öğrenmeye çalıştı. Gece de topladığı bilgileri babasına<br />
aktardı. Hz. Ebu Bekr, serbest bıraktığı Amir bin Fuheyre&#8217;nin de hiç çaktırmadan<br />
çobanlık işine devam etmesini istedi. Onun da Mekkelile­rin yaptıklarını not<br />
edip kendisine bildirmesini istedi. Amir bin Füheyre, gece keçilerin sütünü<br />
getirirken düşmanlardan haber de veriyordu. Bu ri­vayetlere göre, Hz. Abdullah<br />
ile Amir, Rasûlullah (a.s.) ve Ebu Bekr&#8217;in Sevr mağarasına sığınmalarından sonra<br />
da gündüzleri Mekke&#8217;deki işlerini muntazaman yapar, gece ise Sevr&#8217;e gelip olup<br />
bitenleri Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e ve Hz. Ebu Bekr&#8217;e anlatırlardı. İbni İshâk&#8217;ın<br />
ifadesine göre Hz. Es­ma da her gece evden taze pişmiş yemekleri Sevr mağarasına<br />
getirirdi.<a href="#_ftn5" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a><br />
(İbni Hişâm).</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.10. Sevr<br />
Mağarasında Olup Bitenler</a></p>
<p class="Vcud">Beyhakî&#8217;nin Hz. Muhammed bin Sirin&#8217;e dayanarak naklettiği<br />
rivayete göre bir mecliste bazı kimseler, Hz. Ebu Bekr ile Hz. Ömer (r.a.)<br />
arasında mukayese yaptılar ve bazıları Hz. Ömer&#8217;in Hz. Ebu Bekr&#8217;den üstün<br />
oldu­ğunu ima etmeye çalıştılar. Bunun üzerine Hz. Ömer dedi ki: &#8220;Vallahi Hz.<br />
Ebu Bekr&#8217;in bir gecesi ve günü Ömer oğullarının bütün gece ve gündüzle­rinden<br />
daha üstündür.&#8221; Hz. Ömer daha sonra dedi ki, Hz. Peygamber (a.s.), hicret gecesi<br />
Sevr mağarasına giderken Hz. Ebu Bekr&#8217;in vaziyeti görülmeye değerdi. İki arkadaş<br />
deve sırtında yol alırken Hz. Ebu Bekr bazen Hz. Peygamber(a.s.)&#8217;in önüne<br />
çıkıyor, bazen da arkasına geliyordu. </p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) bunun sebebini sordu. Hz. Ebu Bekr dedi ki:<br />
&#8220;Ya Rasûlullah (a.s .) sizi takip edenlerin arkanızdan geleceklerini düşündüğüm<br />
za­man koşarak arkaya gidiyorum, ama önünüzde bir tehlike çıkacağını dü­şündüğüm<br />
zaman dayanamayarak önünüze geliyorum.&#8221; Rasûlullah (a.s.) dedi ki, &#8220;sen demek<br />
istiyorsun ki, tehlike veya afet geliyorsa sana gelsin.&#8221; Hz. Ebu Bekr Rasûlullah<br />
(a.s.)ın biraz beklemesini istedi. Sonra içeriye gidip mağarayı iyice kontrol<br />
etti ve temizledi. Dışarı çıkarken mağarada bir deliğin açık kaldığını<br />
hatırladı. Tekrar içeriye daldı ve o deliği de ka­pattı. Bütün bu tertibatları<br />
aldıktan sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın mağaraya gi­rebileceğini söyledi. Bazı<br />
rivayetlerde bunun diğer ayrıntıları da vardır. Bunlara göre Hz. Ebu Bekr<br />
karanlıkta mağaradaki bütün delikleri eliyle yokluyor ve çarşafını yırtarak<br />
bunların ağızlarını kapatıyordu. Buna ben­zer bir rivayet Hâfız Ebul-Kasım<br />
Beğavi tarafından İbn Ebi Müleyke&#8217;ye dayanılarak naklolunmuştur. Bunun sonunda<br />
Nâfi&#8217; bin Ömer el-Cumahi&#8217;nin şu ifadesi yer alıyor: Mağarada sadece bir delik<br />
kalmıştı. Hz. Ebu Bekr (r.a.), yılan gibi bir hayvan çıkıp da Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;i sokmasın diye bir ayak topuğunu bu deliğe dayadı. Aynı ifadeyi Bezzâr<br />
ve Taberânî Hz. Cabir bin Abdullah ve Hz. Esma&#8217;ya dayanılarak naklolunan<br />
rivayette kullanmışlardır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.11. Sevr<br />
Mağarasında Nâzik Bir An</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşliler Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i bulamayınca, deliye<br />
dönmüşler­di. Onlar kendisini ve Ebu Bekr (r.a.)&#8217;i bulmak için aramadık yer<br />
bırakmadılar. Her tarafı aradılar, taradılar, her tarafa adamlarını yolladılar<br />
ki, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın izini bulabilsinler. Ama heyhat. Belâzuri&#8217;nin<br />
rivâyeti­ne göre, en son iki iz sürücüyü çağırdılar ve ayak izlerini takip<br />
ederek Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr&#8217;i bulmalarını istediler. Bu iz<br />
sürücüle­ri, Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;i ararken Sevr<br />
mağarası­na kadar vardılar. Fakat mağaranın ağzında bir örümcek ağının<br />
bulun­duğunu gördüler. İz sürücülerinden biri olan Kurz bin Alkame Huzâ&#8217;i,<br />
bundan sonra Hz. Peygamber (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr&#8217;in izine rastlanma­dığını<br />
söyledi. İz sürücülerinin yanında bulunan Kureyşlilerden biri, &#8220;ge­lin mağaranın<br />
içine bakalım&#8221; dedi. Fakat Ümeyye bin Halef, &#8220;burada ne bulacaksın? Boş ver.<br />
Buradaki örümcek ağı, Muhammed&#8217;in doğu­mundan önce bile vardı.&#8221; Bunun üzerine<br />
hepsi geri döndüler. İşte bu sı­rada Hz. Ebu Bekr (r.a.), müşrikleri mağaranın<br />
ağzında gördü ve Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;e dedi ki: &#8220;Ya Rasûlullah (a.s.),<br />
onlardan herhangi biri aşa­ğıya bakarsa bizi görecektir.&#8221; Rasûlullah (a.s.) da<br />
cevap verdi: &#8220;Ey Ebu Bekr, üçüncüsü Allah olan iki kişi hakkında ne diyorsun?&#8221;<br />
(Buhârî, Kitab ul-Fezâil, Eshab ün-Nebi ve Kitâb üt-Tefsir ve Bâb ul-Hicret,<br />
Müslim; Fil Fezâil, Tirmizî; Fit-Tefsir, Müsned-i Ahmed, Rivayet eden: Hz. Ebu<br />
Bekr) Hafız Ebû Bekr Ahmed bin el-Umevi,&#8221;Müsned-i Ebu Bekr Sıddîk&#8221; de bazı<br />
rivayetler nakletmiştir. Bunlardan birinde anlatılan rivayete göre Kureyşliler<br />
mağaranın ağzında bulunurken Hz. Peygamber (a.s.) namaz kılıyordu ve Hz. Ebu<br />
Bekr düşmanların hareketlerini takip ediyordu. Hz. Peygamber (a.s.) namazı<br />
bitirdikten sonra, Ebu Bekr ken­disine dedi ki; &#8220;annem-babam sana feda olsun.<br />
Halkınız sizi ararken buraya kadar gelmiştir. Allah&#8217;a yemin ederim, ben kendim<br />
için ağlamıyo­rum, ben sizin için ağlıyorum. Gözümün önünde size bir zarar<br />
gelmesin diye endişeleniyorum.&#8221; Rasûlullah (a.s.) &#8220;üzülme, Allah bizimle<br />
beraber­dir&#8221; dedi. Aynı şey, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Cenab-ı Allah tarafından<br />
söylen­miştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Eğer Rasûl&#8217;e yardım etmezseniz; onu kâfirler memleketten<br />
(Mekke) çıkardıkları zaman ona Allah yardım etmişti. Mağarada oldukları zaman<br />
ikinin biri arkadaşına mahzun olma. Allah bizimle beraberdir&#8221; dedi za­man, Allah<br />
sekînesini (kuvve-i maneviyesini) onun üzerine indirdi. Ve onu göremediğiniz<br />
askerlerle teyid etti.&#8221; (Tevbe; 40)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.12. Hz.<br />
Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr&#8217;in Yakalanıp Öldürülmesi İçin Ödül</a></p>
<p class="Vcud">Düşmanların, Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;i<br />
bulabile­ceklerini ümit ettikleri son yer burasıydı. Burada da ikisini<br />
bulamayınca onların kaçtığına iyice inandılar. Bundan sonra Kureyşliler Hz.<br />
Peygam­ber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr&#8217;in başlarına ödül koydular ve ikisini ölü ya<br />
da diri getirecek bir kişiye büyük ödül vereceklerini ilân ettiler. Ödül adam<br />
başına 100 deve idi. Belazuri&#8217;nin rivâyeti budur ve bunu İbnu&#8217;l-Kayyim da<br />
&#8220;Zad&#8217;ul-Me&#8217;âd&#8221;da nakletmiştir. İbni Hişâm ile İbni Cerir ise sadece Hz.<br />
Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;i yakalayana 100&#8217;er deve ödül<br />
ve­rileceğinin ilân edildiğini bildirmiştir. Fakat Belazuri bunun zayıf bir<br />
riva­yet olduğuna işaret etmiştir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.13.<br />
Mağaradan Çıkış</a></p>
<p class="Vcud">Buhârî&#8217;de Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;nin bir rivâyeti yer almıştır. Buna<br />
göre Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.) Sevr mağarasında üç gece ve<br />
iki gün geçirdiler. Taberânî&#8217;de Hz. Esma&#8217;nın rivâyeti de aynıdır. İbni Abd<br />
il-Berr, İbni Sa&#8217;d ve İbni İshâk&#8217;ın ifadeleri de aynıdır. Bu bakımdan, Sevr<br />
mağarasında Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr&#8217;in 10 günden fazla kaldıkları<br />
yolunda Müsned-i Ahmed&#8217;de ve Hakim&#8217;de yer alan Talhat ul-Basri&#8217;nin rivâyeti<br />
doğru değildir. Hakikatte, Kureyş&#8217;in bütün arama-taramaları üç günde iflas etti.<br />
Ortalık yatışınca daha önce kararlaştırıldığı gi­bi, Abdullah bin Ureykıt<br />
kendisine verilen iki dişi deveyi alıp üçüncü ge­cenin son yarısına doğru Sevr<br />
mağarasına geldi. Aynı saatte Hz. Esma da bir torba dolusu erzak ile geldi.<br />
Fakat torbasının ağzını kapatmak için ya­nında bir ip veya benzeri bir şey<br />
getirmeyi unuttu. Bunun üzerine, kendisi o zaman kadınların bellerinin etrafını<br />
sardıkları nitâk&#8217;ı (kuşağı) ikiye ayı­rarak biriyle torbanın ağzını kapattı,<br />
birini de kemerine sardı. (İbni Hişâm, İbni Cerir ve İbni İshâk&#8217;ın rivâyeti). Bu<br />
Esmâ&#8217;nın şu rivâyeti yer almıştır: &#8220;Erzak torbasının bağlanması meselesi ortaya<br />
çıkınca, Hz. Ebu Bekr be­nim nitâkımı yırtmamı istedi. Bundan sonra Rasûlullah<br />
(a.s.) bir deveye bindi, Hz. Ebu Bekr (r.a.) de başka bir deveye, Hz. Ebu Bekr<br />
kendisine hizmet etmek üzere Amir bin Fuheyre&#8217;yi de arkasına oturttu. Önlerinde<br />
Abdullah bin Ureykıt yürüyerek yol gösteriyordu. İşte bu şekilde dünya tarihini<br />
değiştirecek büyük hicret başlamış oldu. İbni Sa&#8217;d ile Belazuri&#8217;nin tesbitlerine<br />
göre bu mübarek kafile Sevr mağarasından 4 Rebiülevvel Pa­zartesi günü hareket<br />
etti. İmam Ahmed&#8217;in Hz. Abbas&#8217;a dayanarak naklettiğine göre Rasûlullah (a.s.)<br />
Rebiülevvel ayının Pazartesi günü mağaradan çıktı. Fakat İbn Abbas kesin tarihi<br />
bilemediğini belirtmiştir. İbni İshâk, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın 1 Rebiülevvel<br />
tarihinde Mekke&#8217;den çıktığını açıklamış­sa da mağaradan çıkış tarihini<br />
belirtmemiştir. Kastallânî, &#8220;Mevâhibud Dünyâ&#8221;da Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Cuma,<br />
Cumartesi ve Pazar gecelerini mağa­rada geçirip Pazartesi gecesi oradan<br />
ayrıldığına işaret etmiştir. İbni Cerir ise, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Rebiülevvel,<br />
Amül-Fil&#8217;de Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye hicret ettiğini kaydetmiştir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.14. Hicret<br />
Yolculuğu</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Siret-i İbni Hişâm&#8221;da yer alan İbni İshâk&#8217;ın rivâyetine göre,<br />
Abdul­lah bin Ureykıt, kafileyi Kureyşli düşmanların elinden kurtarmak<br />
maksa­dıyla Medine&#8217;ye alışılagelmiş yolu bırakıp başka bir yoldan götürmeye<br />
ça­lıştı. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesine göre Hz. Ebu Bekr, ticari yolculukları<br />
yüzün­den her tarafa gidip geldiği için tanıştığı pek çok kişiler vardı ve<br />
bunlardan bazısı yol boyunca kendisini görüp tanıyor ve yanında kimin olduğunu<br />
so­ruyorlardı. Hz. Ebu Bekr de, &#8220;bu bana yol gösteren bir kişidir&#8221; derdi.<br />
Taberânî&#8217;de Hz. Esmâ&#8217;nın Müsned-i Ahmed&#8217;de Hz. Enes bin Mâlik&#8217;in ve Buhârî<br />
&#8220;Bâb-ul Hicret&#8217;le Hz. Enes&#8217;in benzeri rivayetleri vardır.<a href="#_ftn6" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">Buhârî ve Müslim&#8217;de Hz. Ebu Bekr&#8217;in rivâyeti yer almıştır: &#8220;Biz<br />
ertesi gün öğlene kadar yürüdük. Güneşin şiddeti artınca gölgeli bir yer aradık.<br />
Baktım bir kaya parçasının altında gölge var. Oraya gidip yere bir hasır serdim<br />
ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;tan oraya oturmasını rica ettim. Sonra etrafa bakındım.<br />
Peşimizde birinin olup olmadığını kontrol ettim. Bir süre sonra bir çoban çocuk<br />
koyun ve keçileriyle oraya geldi. Ondan bir keçiden süt içmek istedik. Çocuk<br />
razı oldu. Çocuğun elini yıkadım ve bir tencereye süt sağmasını söyledim. Daha<br />
sonra başka bir tasa sütü döküp buna biraz su ilâve edip Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
götürdüm ve kendisine içirdim.&#8221; Bundan sonra, Hz. Ebu Bekr (r.a.) Surâka bin<br />
Mâlik bin Cu&#8217;şüm&#8217;ün hikâyesini an­latmıştır, ki bunu İmam Buhârî &#8220;Menakıb<br />
ul-Muhacirin&#8221; ve &#8220;Babı Hic­ret&#8217;le ve İmam müslim, &#8220;Kitab üz-Zühd&#8221;, &#8220;Bab-ul<br />
Hicret&#8217;le nakletmişler­dir. Fakat bunun ayrıntıları Buhârî, &#8220;Bab-ul Hicret&#8217;le<br />
bir rivâyetinde biz­zat Süraka&#8217;nın ağzıyla ve yeğeni Abdurrahman bin Malik<br />
vasıtasıyla İmam Zührî tarafından anlatılmıştır. Bunun diğer ayrıntıları Siret-i<br />
İbni Hişâm ve &#8220;Tabakat-i İbni Sa&#8221;d&#8221;de bulunuyor.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.14.1. Sürâka&#8217;nın<br />
Hikâyesi</a></p>
<p class="Vcud">Surâka, Beni Müdlic&#8217;in bir reisiydi. Oturduğu yer, Kudeyd&#8217;e<br />
yakındı. Rivâyeti şöyledir: &#8220;Kureyş&#8217;ten bize adamlar geldiler ve dediler ki, Hz.<br />
Muhammed (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr&#8217;i ölü veya diri yakalayana 100&#8217;er deve mükâfat<br />
verilecektir. Bu haberi aldığımızdan bir süre sonra bir gün arka­daşlarımla<br />
beraber oturuyordum ki, bir adam geldi ve bana şöyle dedi: &#8220;Az önce sahilde<br />
birkaç kişiyi gördüm. Bence onlar Muhammed (a.s.) ve arkadaşlarıdır&#8221;. Ben de<br />
kendilerinin Hz. Muhammed (a.s.) ve arkadaşları olduğunu anladım. Fakat ben o<br />
adama dedim ki, &#8220;sen mutlaka yanılmış­sın. Bunlar az önce buradan ayrılan<br />
arkadaşlarımız olabilir.&#8221; Ben biraz da­ha toplantıda kaldım, sonra eve geldim ve<br />
atıma yavaşça binip kimseye gözükmeden sahile doğru hareket ettim. (İbni Ebi<br />
Şeybe&#8217;nin rivâyetine göre, &#8220;ödülün başka ortaklan çıkmasın diye kimsenin haberi<br />
olmadan ora­dan ayrıldım&#8221;). Ben Hz. Muhammed (a.s.) ve arkadaşlarının yanına<br />
varın­ca atım düştü. Fala bakmak için okları çıkardım. Fala göre benim<br />
yaptık­larım yanlıştı. Ama buna aldırış etmeden öndekilerin izini sürmeye devam<br />
ellim. Ben onlara, Rasûlullah (a.s.)’ın okuduğu Kur&#8217;an&#8217;ı dinleyebilecek mesafeye<br />
kadar yaklaştım. Rasûlullah (a.s.) hiç sağa-sola bakmıyordu. Ama Ebu Bekr hep<br />
etrafı gözlüyordu. Derken atımın ayakları dizlerine kadar kuma gömüldü ve<br />
üzerinden düştüm.&#8221; (Hz. Berâ&#8217; bin Azib bizzat Hz. Ebu Bekr&#8217;e dayanarak<br />
belirtmiştir ki, geçtikleri arazi sert ve taşlıydı. Ben (Hz. Ebu Bekr) dedim ki,<br />
&#8220;biz takip eden bize çok yaklaşmıştır&#8221;. Rasûlullah (a.s.) dua etli ve onun atı<br />
yere dizlerine kadar çakıldı. Hz. Enes&#8217;in rivâyetinde ise şu cümle yer alıyor:<br />
&#8220;Rasûlullah (a.s.) dua etti, &#8216;Allah bunu düşürsün&#8221;.) Süraka diyor ki, ben gene<br />
fala baktım ve bu sefer de menfi bir fal çıktı. Bunun üzerine yaygarayı bastım<br />
ve kendilerine yalvardım. Önündekiler durdular. Ben atıma tekrar binip yanlarına<br />
gittim. Başıma gelenlerden, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın hedefine zararsız varacağını<br />
anlamıştım. (İbni Hişâm&#8217;da İbni İshâk&#8217;ın, İmam Zührî vasıtasıyla kaydedilen<br />
rivâyeti şöyledir: Surâka seslendi: &#8220;Ben Surâka bin Cu&#8217;şüm&#8217;um. Sizinle<br />
konuşma­ma izin verir misiniz? Allah&#8217;a yemin ederim, ben size herhangi bir zarar<br />
vermek istemiyorum ne de hoşunuza gitmeyen bir iş yapmak istiyorum.&#8221; Surâka<br />
ayrıca, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a başına ödül konduğunu ve pek çok kişi­nin bu ödülü<br />
almak için kendilerini köşe bucak aradıklarını bildirdi. Ken­disi daha sonra<br />
şunları söylüyor: &#8220;Ben daha sonra Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr&#8217;e erzak ve<br />
bazı diğer şeyler vermek istedim. Ama Rasûlullah (a.s.) hiçbir şey kabul etmedi<br />
ve sadece kendileri hakkında başkalarına herhangi bir şey söylemememi istedi.<br />
Ben Rasûlullah (a.s.)&#8217;tan kendime bir eman belgesi vermesini istedim. Bunun<br />
üzerine Rasûlullah (a.s.) Amir bin Füheyre&#8217;ye işaret etti ve o bir deri parçası<br />
üzerine istediğim yazıyı ya­zarak bana uzattı.&#8221; Hz. Enes bin Mâlik&#8217;in rivâyeti<br />
şöyledir: Süraka dedi ki: &#8220;Ey Allah&#8217;ın rasulü, bana istediğiniz emri<br />
verebilirsiniz.&#8221; Rasûlullah (a.s.) dedi ki, &#8220;sadece yerinde kal ve kimseyi<br />
yanımıza yaklaştırma.&#8221; Böylece, az önce Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşlarının can<br />
düşmanı olan kişi en sadık bekçileri oluverdi. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın dediği gibi, bundan<br />
sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı takip ederek o tarafa gelen herkesin yolunu Süraka<br />
kesiyor ve onların geri dönmeleri için şu sözleri söylüyordu: &#8220;Siz geri<br />
dönebilirsiniz. Ben burala­ra iyice baktım. Kimsenin izine rastlamadım. Siz<br />
biliyorsunuz ki ben iz sürmekte ustayım ve cin gözlüyüm.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk ile Musa İbn Ukbe, Süraka&#8217;nın şu sözlerini<br />
nakletmişlerdir: &#8220;Ben o zaman Rasûlullah (a.s.)&#8217;dan aldığımız yazıyı kendime<br />
sakladım ve birkaç yıl sonra Rasûlullah (a.s.) Huneyn&#8217;e ve Taife yaptığı<br />
akınların so­nunda Ci&#8217;râne (veya Ci&#8217;irâne) de konakladığı sırada huzuruna vardım<br />
ve cebimden o yazıyı çıkarıp kendisine uzattım ve şöyle dedim: &#8220;Efendim, ben<br />
Surâka bin Cu&#8217;şüm&#8217;um ve bu da sizin yazınızdır.&#8221; Rasûlullah (a.s.) bu­yurdu:<br />
&#8220;Bugün af günü ve hakların ödendiği gündür. Biraz daha yaklaş.&#8221; Ben Rasûlullah<br />
(a.s.)’ın yanına sokuldum ve İslâmiyeti kabul ettim.&#8221; Taberânî, Süraka&#8217;nın bu<br />
hikâyesini Hz. Esma binti Ebu Bekr&#8217;e dayanarak özetlemiştir.</p>
<p class="Vcud">İstiâb&#8217;da İbn Abd il-Berr ve &#8220;İsâbe&#8221;de İbni Hacer, Hz. Hasan<br />
Bas­ri&#8217;nin bir rivâyetini nakletmişlerdir. Buna göre, Rasûlullah (a.s.) Hz.<br />
Süra­ka bin Mâlik&#8217;e hitap ederek şöyle dedi: &#8220;Ah, bir de Kisrâ (İran<br />
hükümdarı)nın bileziklerini giyeceğin günün manzarasını düşün.&#8221; Bu buyruktan<br />
birkaç yıl sonrâ İran fethedilip, İran şahının bilezik, tokalı kemer ve tacı<br />
ganimet malı olarak Halife Hz. Ömer&#8217;in huzuruna getirildiği zaman, hali­fe, Hz.<br />
Süraka&#8217;yı yanına çağırdı ve bunları kedisine verdi, bilezikleri elle­rine<br />
giydirdi ve ellerini kaldırıp şunları söylemesini istedi: &#8220;Hamd olsun,<br />
insanların Rabbi olduğunu iddia eden Kisra bin Hürmüz&#8217;den bu eşyaları alıp Beni<br />
Müdlic&#8217;in bir bedevisi olan Süraka bin Mâlik Cû&#8217;şüm&#8217;e giydiren Allah&#8217;a.&#8221;<br />
Süheyli, &#8220;Ravd-ul Ünuf &#8220;ta bu olayı daha ayrıntılı bir biçimde an­latmıştır. Ama<br />
biz meseleyi gereksiz olarak uzatmamak için bunlara gir­mek istemiyoruz.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.14.2. Ümm-ü<br />
Mâ&#8217;bed&#8217;in Hikâyesi</a></p>
<p class="Vcud">Bu mübarek ve kudsi kafile Kudeyd bölgesinden geçerken Ben-i<br />
Hüzâ&#8217;a&#8217;ya mensup olan Ümm-ü Mâ&#8217;bed&#8217;in evine uğradı. Bu olayı bazı kaynaklar<br />
Sürâka&#8217;nm hikâyesinden önce kaydetmişken, bazıları da daha sonra<br />
açıklamışlardır. Biz Sürâka&#8217;nın hikâyesini önce naklettik. Zira, Hz. Ebu Bekr<br />
(r.a.), Sevr mağarasından ayrıldıktan sonra başlarından geçen olaylar arasında<br />
buna öncelik tanımıştır. Herhalde, bu sebeplerden dolayı olsa gerek, Hâfız<br />
İbnü&#8217;l-Kayyim da, &#8220;Zâd ul-Me&#8217;âd&#8221;da bu hikâyeyi ilk ön­ce ele almıştır.</p>
<p class="Vcud">İbni Huzeyme, Hâkim, Beyhakî, Beğavi, İbn Abd il-Berr, Bezzâr,<br />
Taberânî ve İbni Sa&#8217;d çeşitli senetlere dayanarak Ümm-ü Ma&#8217;bed hikâye­sini<br />
nakletmişlerdir. İmam Buhârî de kendi tarih kitabında bizzat Ümm-ü Mâ&#8217;bed&#8217;e<br />
dayanarak şu rivâyeti nakletmiştir: Hz. Peygamber (a.s.) ve ya­nındakiler<br />
Kudeyd&#8217;den geçerken yolda Ümm-ü Ma&#8217;bed (Atike binti Hâlid)&#8217;in çadırına vardılar.<br />
Ümm-ü Ma&#8217;bed, Ben-i Huzaa&#8217;nın Ben-i Ka&#8217;b kolu­na bağlıydı. Bu olgun yaştaki<br />
kadın çok namuslu ve etkileyici bir şahsiye­te sahipti. Genellikle yoldan<br />
geçerken kendisine uğrayanları ağırlardı. Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşları oraya<br />
gelince kendisinin çadırın önünde otur­duğunu gördüler. Bölgede açlık ve kıtlık<br />
vardı. Rasûlullah (a.s.) ve arka­daşları o kadından süt, et, hurma veya benzeri<br />
herhangi bir yiyeceği para ile almak istediler. Kadın dedi ki, &#8220;vallahi, bizde<br />
herhangi bir şey olsaydı, sizi ağırlamaktan çekinmeyecektik.&#8221; Bu arada<br />
Rasûlullah (a.s.) çadırın bir köşesinde oturmakta olan bir keçiyi gördü.<br />
Rasûlullah (a.s.) &#8220;Ma&#8217;bed&#8217;in annesi, bu keçiye ne diyorsun?&#8221; diye sordu. Ümm-ü<br />
Ma&#8217;bed &#8220;vallahi, bu zavallı keçi zayıf ve çelimsiz olduğu için başka keçilerle<br />
beraber otlamaya gidemedi.&#8221; Hz. Peygamber (a.s.) sordu, &#8220;acaba bu süt verebilir<br />
mi?&#8221; Ümm-ü Ma&#8217;bed, &#8220;vallahi, bu keçi süt vermeyecek kadar zayıf ve halsiz­dir&#8221;;<br />
dedi. Rasûlullah (a.s.) &#8220;benim bunun sütünü sağmama izin verir mi­sin?&#8221; diye<br />
sordu. Kadın dedi ki: &#8220;Annem-babam size feda olsun. Eğer on­da birazcık süt bile<br />
varsa memnuniyetle sağabilirsiniz.&#8221; Rasûlullah (a.s.) keçiyi yanına çağırttı,<br />
arka ayaklarını bağladı, memelerine (bir rivayete göre sırtına) mübarek elini<br />
sürdü. Kadının keçisine bolca süt ihsan etmesi için Allah&#8217;a dua etti ve Allah’ın<br />
adıyla süt sağmaya başladı. Allah&#8217;ın lütfu­na bakın ki, keçi ayaklarını açtı,<br />
saman yemeğe başladı ve bir yandan da memelerinden pınar gibi süt fışkırmaya<br />
başladı. Rasûlullah (a.s.) bir kova getirtti. Bu kova bir kaç kişiyi doyurmak<br />
için süt alacak kadar büyüklükte idi. Rasûlullah (a.s.), süt sağmaya devam etti,<br />
ta ki kova doldu ve üstünde köpükler belirdi. Rasûlullah (a.s.) bu sütten önce<br />
Ümm-ü Mâ&#8217;bed&#8217;e içirdi ve o doydu. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) sütü<br />
arkadaşlarına verdi ve onlar da doydu. En son Rasûlullah (a.s.) içti ve şöyle<br />
dedi: &#8220;Halka içiren, en son içer.&#8221; Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) kovayı tekrar<br />
sütle doldurdu ve Mâ&#8217;bed&#8217;in annesine şöyle dedi: &#8220;Bu sütü, Ma&#8217;bed&#8217;in babası<br />
gelince ona verirsin.&#8221; Ve oradan ayrıldı.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.14.3. Ümm-ü Mâ<br />
&#8216;bed, Rasûlullah (a.s.) &#8216;ın Yüz Hatlarını (Eşkâlini) Tarif Ediyor</a></p>
<p class="Vcud">Biraz sonra Ümm-ü Mâ&#8217;bed&#8217;in kocası sıska ve çelimsiz keçileriyle<br />
birlikte çadıra döndü. Çadırda sütle dolu bir kova görünce şaşırdı kaldı ve<br />
karısına sordu: &#8220;Mâ&#8217;bed&#8217;in annesi bu süt nerden geldi?&#8221; Ümm-ü Ma&#8217;bed dedi ki:<br />
&#8220;Vallahi olayı dinlersen hayret edersin. Bir mübârek zat buradan geçti, bu<br />
Mu&#8217;cizeyi o yaptı.&#8221; Bundan sonra bütün olayı anlattı. Kocası, bu zâtın eşkâlinin<br />
ne olduğunu sordu. Kadın dedi ki: &#8220;Bu muhterem zât erkek güzelliğinin en iyi<br />
örneğiydi. Yüzü parlaktı, karakteri temizdi. Vücudu ne şişmandı ne de zayıf. Çok<br />
güzel yüzlü ve çekiciydi. Gözlerinde siyah de­rinlikler vardı. Kirpikleri<br />
uzundu. Sesi yüksekti ama sert değildi. Gözbebekleri simsiyah ve etrafı<br />
bembeyazdı. Sürmeli gözlüydü. Kaşları ne bir­birinden çok uzak ne de birbirine<br />
çok yakındılar. Aralarında hafif kıllar vardı. Kaşlarının ucu ince ve zarifti.<br />
Saçları gür ve siyahtı. Boynu uzun ve sakalı gürdü. Sessizken vakar ve metanetin<br />
bir simgesiydi. Konuşurken de etrafa hakim olurdu. Ağzından bal akıyor, inci<br />
gibi tane tane konuşuyor­du. Sözleri tatlı ve açıktı. Ne konuşkandı ne de sakin.<br />
Uzaktan dinlendi­ğinde sesi herkese hâkim ve kulağa hoş gelirdi. Yakından<br />
dinlendiğinde çok şirin ve yumuşaktı .Orta boyluydu. Aşırı uzun boylu<br />
görülmeyecek kadar boyluydu. Boyu kısa da değildi ki, yanında insanın dikkati<br />
başkası­na çekilsin. Arkadaşlarının en yakışıklı ve hoş sohbeti isiydi; aynı<br />
zaman­da herkesten daha muhterem ve hürmete lâyıktı. Arkadaşları etrafında<br />
pervane gibiydiler. Sözlerine kulak kabartıyor ve söylediklerini derhal ye­rine<br />
getiriyorlardı. O manzumdu, maluftu, asık suratlı değildi ve sözleri kaba veya<br />
sert değildi.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu tarifi dinledikten sonra Ebu Ma&#8217;bed şöyle dedi: &#8220;Vallahi<br />
senin ta­rif ettiğin zât Kureyşlilerin bahsettikleri kişiydi. Ben onu görseydim,<br />
ona her türlü yardımı yapmayı teklif ederdim. Ve bundan sonra da kendisini<br />
görürsem aynı şeyi yaparım.&#8221; (Beyhakî ve İbn Sa&#8217;d, Abdulmelik bin Vehb-il<br />
Mezhici&#8217;nin şu sözlerini nakletmişlerdir: &#8220;Ebû Ma&#8217;bed&#8217;in müslü­man olduğunu ve<br />
hicret edip Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın huzuruna çıktığını duy­dum.&#8221; Hâfız Ebû<br />
Nu&#8217;aym&#8217;ın Abdulmelik&#8217;e dayanarak naklettiği rivayette şu ek bilgiler de vardır:<br />
Ümm-ü Ma&#8217;bed müslüman oldu ve hicret edip Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanına gitti.)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.15.<br />
Medine&#8217;de Bekleyiş</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Mekke&#8217;den ayrılışının haberi Medine&#8217;ye<br />
varmıştı. Buhârî, &#8220;Bâb-ul Hicrette; Zührî ve Urve bin Zübeyr vasıtasıyla bu<br />
hususta bir rivayet naklolunmuştur. Bu rivâyeti İbni İshâk da nakletmiştir.<br />
Hâkim ile Mûsâ bin Ukbe de bu rivâyeti naklederken bunu bizzat Hz. Urve&#8217;nin<br />
babası Hz. Zübeyr bin el-Avvam&#8217;dan dinlediğini kaydetmişlerdir. Bu riva­yete<br />
göre müslümanlar her sabah Mekke yoluna gelip güneşin şiddeti da­yanılmaz hale<br />
gelinceye kadar Rasûlullah (a.s.)’ın yolunu beklerlerdi. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vâkıdi&#8217;ye<br />
dayanarak naklettiğine göre Mekkeli muhacirler Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın gelişinin<br />
uzaması üzerine endişeliydiler. Muhacirler ve En­sar her gün Harret-ul &#8216;Asabe&#8217;ye<a href="#_ftn7" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a><br />
gidip oturur ve güneşin tam tepeye gel­mesine kadar beklerlerdi. İbni Cerir ile<br />
İbni Hişâm İbni İshâk ve dolayı­sıyla Abdurrahman bin Üveym bin Sâ&#8217;d&#8217;e dayanarak<br />
şu rivâyeti nakletmiş­lerdir: &#8220;Halkımın (Abdurrahman bin Veym&#8217;in halkının)<br />
çeşitli sahabeleri bana dediler ki; Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Mekke&#8217;den ayrıldığına<br />
dair haberi al­dıktan sonra kendileri Medine&#8217;nin dışına çıkıp O&#8217;nun yolunu<br />
beklerlerdi. Her gün kendileri Harre&#8217;ye gidip güneş dayanılmaz hale gelinceye ve<br />
hiç­bir yerde gölge kalmayıncaya kadar bekleşirlerdi. Tam yaz günleriydi. Bu<br />
sebeple, bekleyenler öğleye doğru evlerine dönmek zorunda kalıyorlardı.&#8221; Bezzâr<br />
da Hz. Ömer&#8217;e dayanarak aynı rivâyeti nakletmiştir.</p>
<p class="Vcud">Bu olay gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.) sevdiği memleketten<br />
kaçak gibi bir sığmağa gitmiyor, aksine Allah&#8217;ın emriyle ayaklarına yüz sürmek<br />
arzusuyla yanan fedakâr insanların diyarına hicret ediyordu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.16.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Kuba&#8217;ya Varışı</a></p>
<p class="Vcud">Tesadüfe bakın ki, bu heyecanlı bekleyişe rağmen Rasûlullah<br />
(a.s.) öyle bir saatte Kuba&#8217;ya vardı ki, etrafta kimsecik yoktu. Öğle vaktiydi<br />
ve herkes o gün Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yolunu bekledikten sonra evine dönmüş­tü.<br />
Kubâ Medine&#8217;nin çevre köylerinden biriydi.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)’ın Küba&#8217;ya varışı ile ilgili iki ayrı rivâyet<br />
vardı ki, bunlar görünüşte biraz farklı görünüyor. Bir rivâyete göre Rasûlullah<br />
(a.s.), Harre-yi Küba&#8217;ya vardıktan sonra onun bir tarafına indi ve gelişiyle<br />
ilgili haberi vermek üzere Ensâr&#8217;a bir adam yolladı. Haber alır almaz Ensâr ve<br />
Muhacir oraya geldiler ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı adeta omuzlan üstünde taşıdılar.<br />
Onlar evvelâ Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebû Bekr (r.a.)&#8217;e selâm verdiler ve<br />
kendilerini maiyetlerinde şehre götürmek istediler. Ayrıca, Rasûlullah (a.s.)’ın<br />
emirlerini sabırsızlıkla beklediklerini belirttiler. Buhârî&#8217;de yer alan Hz.<br />
Enes&#8217;in rivâyeti budur. İbni Sa&#8217;d da bu rivâyeti Hz. Enes&#8217;i kaynak göstererek<br />
nakletmiştir. Müsned-i Ahmed ile Beyhâki&#8217;de yer alan Hz. Enes&#8217;in rivâyetinde şu<br />
ilave cümle vardır: &#8220;Rasûlullah (a.s.)’ın gelişi­nin haberi alınınca 500 kişi<br />
kendisini karşılamaya koştu.&#8221;</p>
<p class="Vcud">ikinci rivâyete göre Rasûlullah (a.s.) Küba&#8217;ya vardığı zaman<br />
evinin çatısına bir iş için çıkmış olan bir Yahudi kendisini gördü ve şöyle<br />
seslen­di: &#8220;Ey Beni Kayle,<a href="#_ftn8" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a><br />
reisiniz geldi.&#8221; Bunu duyunca Küba&#8217;da oturmakta olan Beni Amr bin Avf tekbir<br />
getirdi ve bütün kabile üyeleri silahlarını kuşanıp Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
karşılamaya geldiler. Rasûlullah (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.) bu arada<br />
develerinden inip bir hurma ağacının gölgesinde oturmuşlardı. Ensâr büyük neşe<br />
ve coşku içinde oraya vardı. Kalabalık sa­bırsızlıkla hücum ediyordu. Fakat<br />
yabancı oldukları için iki kişiden hangi­sinin Hz. Peygamber (a.s.) olduğunu<br />
bilmiyorlardı. Bu sebeple, onlar ilk önce Hz. Ebu Bekr&#8217;e selâm veriyor ve saygı<br />
gösteriyorlardı. Bu arada gü­neş Rasûlullah (s.a.)&#8217;ın bulunduğu yere kadar<br />
yelişince Hz. Ebu Bekr ken­di çarşafıyla onu korumak istedi. Kalabalık işte o an<br />
gerçeği öğrenmiş ol­du. Ve ondan sonra bütün dikkatler Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
çevrildi. Bu rivâyeti, İmam Buhârî, Urve bin Zübeyr&#8217;e, Muhammed bin İshâk,<br />
Abdurrahman bin Uveym bin Sâ&#8217;ide&#8217;ye ve İbni Sa&#8217;d Vâkıdi&#8217;ye atfen<br />
nakletmişlerdir. Hâkim, Musa bin Ukbe, İbni Cerir Taberî ve Belazuri de aynı<br />
rivâyeti ak­tarmışlardır.</p>
<p class="Vcud">Aslına bakılırsa bu iki rivayette görülen ufak bir ihtilaf hiç<br />
önemli değildir. Öyle tahmin ediliyor ki, Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr<br />
(r.a.) Küba&#8217;ya vardıktan sonra bir yandan Amir bin Füheyre veya Abdullah bin<br />
Ureykıt&#8217;ı haberci olarak şehre göndermek suretiyle ve bir yandan da evi­nin<br />
çatısına çıkmış olan Yahudinin halka seslenmesiyle gelişlerinin haberi<br />
verilmişti.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.16.1. Küba&#8217;ya<br />
Varış Tarihi</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)’ın Küba&#8217;ya varış tarihinde hayli ihtilâf<br />
vardır. İbni Sa&#8217;d, O&#8217;nun Pazartesi günü 2 Rebiülevvel tarihinde Kubâ&#8217;ya<br />
vardığına işaret etmiş ve 12 Rebiülevvel tarihinin doğru olmadığını ifade<br />
etmiştir. Fa­kat, aynı yazar başka bir yerde Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşlarının<br />
Sevr mağarasından 4 Rebiülevvel&#8217;de çıkıp 12 Rebiülevvel&#8217;de kesinlikle Medi­ne&#8217;ye<br />
vardığını kaydetmiştir. Buhârî&#8217;de yer alan Hz. Urve bin Zübeyr&#8217;in rivâyetinde<br />
tarih kaydedilmemiş ve muhterem misafirlerin Rebiülevvel ayında bir Pazartesi<br />
günü Küba&#8217;ya vardığı açıklanmıştır. Musa bin Ukbe, İmam Zührî&#8217;ye atfen Küba&#8217;ya<br />
varış tarihinin 1 Rebilüevvel olduğunu ileri sürmüştür. Halbuki ravilerin büyük<br />
çoğunluğu 1 Rebiülevvel&#8217;in Mek­ke&#8217;den çıkış tarihi olduğuna işaret etmişlerdir.<br />
İbn İshâk&#8217;ın Cerir bin Hâzım&#8217;a istinâden naklettiği rivayette ise, Küba&#8217;ya varış<br />
tarihi yine 2 Re­biülevvel olarak kaydedilmiştir. Fakat Taberânî&#8217;nin Asım bin<br />
Adiyy ve İbni Hişâm ile İbni Cerir ve İbrahim bin Sa&#8217;d&#8217;ın İbni İshâk&#8217;a istinaden<br />
naklet­tikleri rivayette tarih 12 Rebiülevvel olarak belirlenmiştir. Belazuri ve<br />
İbni Kuteybe de bu tarihin doğru olduğunu söylemişlerdir. İbn-ul Kayyım, &#8220;Zad-ul<br />
Me&#8217;âd&#8221;da ve İbn Abd il-Berr, &#8220;ed-Dürr&#8221;de aynı tarihi kaydetmiş­lerdir. Bazı<br />
rivayetlerde 8, 13 ve 15 Rebiülevvel tarihlerine de rastlanıyor. Fakat doğru ve<br />
geçerli tesbitler şunlardır: Rasûlullah (a.s.) 1 Rebiülevvel H.S. 1 yılında gece<br />
vakti Mekke&#8217;den ayrılıp Sevr mağarasına girdi üç gece üç gün orada kaldıktan<br />
sonra 4 Rebiülevvel gece yarısından sonra Medi­ne&#8217;ye hareket etti ve 12<br />
Rebiülevvel öğlede Küba&#8217;ya vardı.<a href="#_ftn9" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a><br />
Şemsi tak­vimine göre Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Medine&#8217;ye varış tarihi böylece 24<br />
Ey­lül 622 oluyor.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.16.2. Küba&#8217;da<br />
Kalış</a></p>
<p class="Vcud">Küba&#8217;da Hz. Peygamber&#8217;in, Evs&#8217;in bir kolu olan Beni Amr bin<br />
Avfın mahallesinde kaldığı konusunda bütün yazar ve tarihçiler ittifak<br />
etmişler­dir. Bu mahallede Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı ağırlama şerefinin Hz. Külsum bin<br />
Hidm&#8217;e<a href="#_ftn10" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a><br />
ait olduğu da tarihi kayıtlarla sabittir. Gerçi bazı rivayetlerde Rasûlullah<br />
(a.s.)’ın Hz. Sa&#8217;d bin Hayseme&#8217;nin evinde kaldığı ifade edilmiş­tir. Fakat, İbni<br />
Sa&#8217;d ile Belazuri, Vâkıdi&#8217;ye dayanarak ve İbni Cerir ile İbni Hişâm Muhammed bin<br />
İshâk&#8217;a dayanarak Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın aslında Hz. Külsûm&#8217;un yanında kaldığını,<br />
ancak halk ile sohbeti, Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın evinde yaptığını kaydetmişlerdir. Hz.<br />
Sa&#8217;d&#8217;ın evi bu gibi sohbet ve toplantılar için müsaiddi. Zira, Hz. Sa&#8217;d evli<br />
değildi ve evi genişti. Bu sebepten dolayı ba­zı yazarlar, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın evinde kalmış olabileceği­ne işaret etmişlerdir. Belazuri<br />
de &#8220;Fütüh-ul Buldan &#8220;da bu konuya açıklık getirmiştir.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) Küba&#8217;da kaldığı müddet içinde Kubâ Camii&#8217;nin<br />
inşa­sını bizzat yönetti. Bu hususta İmam Buhârî&#8217;nin, Hz. Urve bin Zübeyr ve<br />
İbni Hişâm ile İbni Cerir&#8217;in Muhammed bin İshâk&#8217;a dayanarak naklettikle­ri<br />
rivayetlerde etraflıca bilgiler vardır. İbni Cerir bu hususla İbni İshâk&#8217;ın<br />
bütün senetlerini sıralamıştır. Buna göre rivâyetin aslında Hz. Ali&#8217;ye ait<br />
olduğu ortaya çıkıyor. Hâfız İbni Hacer diyor ki, Kubâ camii, İslâm&#8217;ın ilk<br />
camiiydi ve aynı camiide Rasûlullah (a.s.) kendi sahabeleriyle ilk defa<br />
serbestçe cemaat şeklinde namaz kıldı.<a href="#_ftn11" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">Bu sıralarda Hz. Ali (r.a.) de Mekke&#8217;den gelerek Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a katıldı ve Rasûlullah (a.s.) ile birlikte Hz. Külsum bin Hidm&#8217;in evinde<br />
ika­met etti. İbni Hişâm ile İbni Cerir&#8217;in Muhammed bin İshâk&#8217;a atfen<br />
naklet­tikleri rivayete göre, hicretten sonra Hz. Ali Mekke&#8217;de üç gün kalarak,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a emanet olarak bırakılan kıymetli eşya ve diğer malları,<br />
Mekkelilere iade etti ve daha sonra Medine&#8217;ye hareket etti.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)’ın Küba&#8217;da kalış süresi hakkında da bazı<br />
çelişkili ifa­deler vardır. Buhârî ve Müslim ile İbni Sa&#8217;d&#8217;da yer alan Hz. Enes<br />
bin Mâlik&#8217;in rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.) Kubada 14 gün kaldı. Vakıdi de<br />
kalış süresini 14 gün olarak vermiştir. Hz. Ayşe ile Hz. Urve bin Zü­beyr&#8217;in<br />
rivayetlerine göre bu müddet 10 günden fazlaydı. Beni Amr bin Avfın bazı<br />
fertlerinin ifadesine göre Mücemmi&#8217; bin Yezid bin Haris&#8217;e isti­naden Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın Küba&#8217;da 22 gün kaldığını bildirmiştir. Zübeyr bin Bekkâr&#8217;ın Beni Amr<br />
bin Avflılara dayanarak naklettiği rivayet de aynıdır. Belazuri bir rivayette 23<br />
gün yazmıştır. Fakat İbni Sa&#8217;d, İbni İshâk, İbni Hişâm, İbni Cerir, Belazuri ve<br />
İbni Hibbân&#8217;ın ifadesi ise çok kesindir. İfadelerine göre Rasûlullah (a.s.)<br />
Küba&#8217;da pazartesi, salı, çarşamba ve per­şembe günleri kaldı ve cuma günü oradan<br />
Medine&#8217;nin merkezine hareket etti. Siyer ve tarih âlimlerinin çoğu bu ifadeyi<br />
kabul etmektedir. Ama bu hususta bazı istisnalar da vardır. Meselâ, İbni Hibbân,<br />
Küba&#8217;da kalış süre­si olarak üç gün belirtmiştir ve Musa bin Ukbe de bunu teyid<br />
etmiştir. Fakat öyle anlaşılıyor ki, bu alimler Rasûlullah (a.s.)’ın Küba&#8217;ya<br />
varış ve oradan ayrılış günlerini hesaba katmamışlardır. Bu bakımdan bu<br />
âlimlerin ifadesi de ekseriyetin ifadesine uygundur.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>33.1.16.3. Kuba&#8217;dan<br />
Ayrılış ve İlk Cum&#8217;a Namazı</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm ile İbni Cerir, İbni İshâk&#8217;ın rivâyetini<br />
nakletmişlerdir. İbni Sa&#8217;d da Belâzuri&#8217;ye dayanarak benzeri bir rivayet<br />
nakletmiştir. Buna göre Rasûlullah (a.s.) Cuma günü sabah Küba&#8217;dan hareket etti<br />
ve Beni Sâlim bin Avfın mahallesine gelinceye kadar cuma namazı saati geldi.<br />
Rasûlullah (a.s.) orada devesinden indi ve mahallenin camiine giderek Cum&#8217;a<br />
na­mazını kıldı. Cemaatte 100 kişi vardı ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın imametinde<br />
kılınan bu ilk Cum&#8217;a namazıydı. Beni Salim&#8217;in bu camii Rânûna&#8217;da idi.<a href="#_ftn12" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a><br />
Buna daha önce Ğubeyb camii denilirdi. Rasûlullah (a.s.)’ın bu cami&#8217;de namaz<br />
kıldırmasından sonra da bunun adı &#8220;Cum&#8217;a camii&#8221; oldu ve bugün dahi aynı adla<br />
tanınıyor. Bu cami Medine&#8217;den Küba&#8217;ya giderken yolun sol tarafına düşüyor.</p>
<p class="Vcud">Cum&#8217;a namazında Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın okuduğu hutbe, Sa&#8217;id bin<br />
Ab­durrahman el-Cumahi vasıtasıyla İbni Cerir Taberî&#8217;nin tarihinde kelimesi<br />
kelimesiyle naklolunmuştur. Fakat hutbede bazı öyle ayetler vardır ki, bunlar<br />
hicretten sonra nazil olmuşlardı. Bu bakımdan Rasûlullah (a.s.)&#8217;a ait olduğu<br />
söylenen bu hutbenin doğru olup olmadığı şüphelidir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.17.<br />
Medine&#8217;ye Giriş</a></p>
<p class="Vcud">Cum&#8217;a namazından sonra Rasûlullah (a.s.) Medine&#8217;ye gitmeye<br />
hazır­lanırken, Beni Salimliler Hz. İtbân bin Mâlik ve Hz. Abbas bin Ubâde bin<br />
Nadle&#8217;nin başkanlığında kendisine gelip dişi devesinin yularını tutarak şöyle<br />
dediler: &#8220;Ya Rasûlullah (a.s.) sizden bizde kalmanızı rica edeceğiz. Biz sayıca<br />
çokuz. Askeri malzeme ve araç gerecimiz çok olduğu gibi sa­vunma gücümüz de<br />
çoktur.&#8221; Rasûlullah (a.s.) dedi ki, &#8220;dişi devemin yolu­nu kesmeyin, zira bu<br />
vazifelidir&#8221;. Yani Rasûlullah (a.s.) demek istiyordu ki, dişi devesi Allah’ın<br />
emriyle yol alıyordu ve ancak Allah’ın istediği yere gidip durabilecekti.<br />
Rasûlullah (a.s.) biraz daha ilerleyince Beni Sa&#8217;ide, Beni el-Hâris ve Beni<br />
Adiyy bin Neccâr&#8217;ın mahallelerinden geçti. Her yerde mahallenin ileri gelenleri,<br />
Rasûlullah (a.s.)’ın huzuruna gelip kendile­rinde kalması için ricada<br />
bulundular, ama her yerde Rasûlullah (a.s.) daha önce verdiği cevabı tekrarladı.<br />
Rasûlullah (a.s.) dişi devesinin yularını gevşetmişti ve kendisine sağa veya<br />
sola gitmesi için en ufak bir işaret bile yapmıyordu. Nihayet, dişi deve Beni<br />
Mâlik bin Neccar<a href="#_ftn13" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a><br />
mahallesine va­rınca bugün Mescid-i Nebevi&#8217;nin bulunduğu ve bazı rivayetlere<br />
göre Minber-i Rasûl&#8217;ün bulunduğu yere gidip çömeldi. Fakat Rasûlullah (a.s.)<br />
hâlâ devenin sırtında bulunuyordu. Dişi deve oradan tekrar kalktı ve biraz<br />
yü­rüdükten sonra tekrar oraya gelip durdu. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.)<br />
deveden indi. <a href="#_ftn14" title=""><br />
<span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;"><br />
[14]</span></span></a>İbni İshâk&#8217;ın rivâyeti budur. İbni Hişâm bunu<br />
geniş şe­kilde ve İbni Cerir bunu özetleyerek nakletmişlerdir. İbni Sa&#8217;d ile<br />
Belazuri de bu rivâyeti özetlemişlerdir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.18. Hz. Ebû<br />
Eyyûb Ensarî&#8217;nin Evinde Kalış</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonraki olaylarla ilgili rivâyetler muhteliftir. İbni<br />
İshâk&#8217;a göre Rasûlullah (a.s.) dişi deveden indikten sonra karşısına Hz. Ebu<br />
Eyyûb Ensarî&#8217;nin evini gördü. Ebu Eyyûb Ensarî&#8217;nin asıl adı Hâlid bin Zeyd idi.<br />
Kendisi hemen evinden çıkıp Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı karşıladı, deveden eşyasını<br />
indirdi ve eve götürdü. Böylece, Hz. Ebu Eyyûb Ensarî Son Peygamber ve Alemlerin<br />
Rahmeti&#8217;ni misafir etme şerefine nail oldu.</p>
<p class="Vcud">Buhârî ve Müsned-i Ahmed&#8217;de Hz. Enes bin Mâlik&#8217;in rivâyetinde şu<br />
kayıtlara rastlanıyor: &#8220;Rasûlullah (a.s.) deveden indikten sonra &#8220;bizimki­lerden<br />
kimin evi en yakındır.&#8221; diye sordu. Hz. Ebû Eyyûb Ensarî arz etti: &#8220;Benim evim,<br />
ya Rasûlallah, benim evim işle karşınızdadır. Kapısı da işte budur.&#8221; Rasûlullah<br />
(a.s.) buyurdu: &#8220;O halde, git, ve bizim dinlenmemizi temin et.&#8221; İbni Sa&#8217;d da Hz.<br />
Enes bin Mâlik&#8217;e dayanarak benzeri bir rivâyet nakletmiştir. İbni Sa&#8217;d ile<br />
Belazuri, Vâkıdi&#8217;ye dayanarak bu rivayete bazı ilâveler yapmışlardır. Bunlara<br />
göre Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın dişi devesini Hz. Es&#8217;ad bin Zürâre kendi evine götürüp<br />
bağladı ve bakımı için tedbirler aldı.</p>
<p class="Vcud">Bazı rivayetlerde şu kayıtlara rastlıyoruz: Rasûlullah (a.s.)<br />
dişi deve­den indikten sonra şöyle buyurdu: &#8220;Allah nasip ederse burası ikamet<br />
yeri­miz olacaktır.&#8221; Hz. Ebû Eyyûb Ensarî kendisine gelip dedi ki: &#8220;Benim evim<br />
buraya en yakın evdir. Müsaade buyurursanız, eşyalarınızı evime götüreyim.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.) eşyasını evine götürmesine izin verdi. Taberânî de, Hz.<br />
Abdullah bin Zübeyr&#8217;e istinâden aynı rivâyeti nakletmiş­tir.</p>
<p class="Vcud">Buhârî ve Müslim ile Müsned-i Ahmed&#8217;de yer alan Hz. Berâ&#8217; bin<br />
Azib (r.a.)&#8217;in bir rivâyeti şöyledir: Medineliler, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı misafir<br />
etmek için birbirleriyle adeta kavga ettiler. Nihayet Rasûlullah (a.s.) dedi ki:<br />
&#8220;Ben bugün, Abdulmuttalib&#8217;in hanımının köyü olan Beni Neccâr&#8217;da ka­lacağım.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hafız İbni Hacer, &#8220;İsâbe&#8221;de Müsned-i Ahmed&#8217;e dayanarak bizzat<br />
Hz. Ebû Eyyûb&#8217;un şu sözlerini nakletmiştir: &#8220;Ensâr içinde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
kalış yeri hakkında kavga büyüyünce kur&#8217;a çekildi ve burada benim ismim çıktı.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu muhtelif rivayetleri gözden geçirdiğimizde şu kanaate<br />
varırız: Rasûlullah (a.s.) ilk önce muhtemelen Hz. Ebû Eyyûb&#8217;un evinde kaldı,<br />
daha sonra diğer Ensâr kabilesi gelip bu şerefin kendilerine de ait olması<br />
dile­ğinde bulundular. Bunun üzerine kura çekildi ve Rasûlullah (a.s.)<br />
kendile­rine dedi ki: &#8220;Benim bu aile ile yakın bir akrabalığım vardır.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.)’ın bu açıklaması diğer kabileleri tatmin etti. Zira<br />
Arabistan&#8217;da akra­balığa büyük önem veriliyor ve saygı gösteriliyordu .<a href="#_ftn15" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">İmam Ebu Yusuf &#8220;Kitab-üz-Zikr ved-Dua&#8221;da Hz. Ebu Eyyub<br />
Ensarî&#8217;nin şu sözlerine yer vermiştir: &#8220;Rasûlullah (a.s.) evimizi<br />
şereflendirdik­ten sonra evin alt kısmında kaldı. Ben ve Ebû Eyyûb&#8217;un annesi üst<br />
katta kaldık. Gece, Ebu Eyyûb&#8217;un annesine dedim ki, Rasûlullah (a.s.)’ın yukarı<br />
katta kalması daha münasib olacaktır. Zira kendilerine melekler geliyor ve vahiy<br />
iniyor.&#8221; Bunu düşünürken gece ne ben doğru dürüst uyuyabildim ne de Ümm-ü Eyyûb.<br />
Sabah kalktığımızda biz meseleyi Rasûlullah (a.s.)&#8217;a açtık. Bunun üzerine<br />
Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki: &#8220;Alt kat benim için da­ha rahattır.&#8221; Ben dedim ki,<br />
&#8220;Sizi Hak ile beraber göndermiş olan Zât&#8217;a ye­min ederim ki, altında sizin<br />
bulunduğunuz bir evin üst katında ben rahat edemem.&#8221; Kısacası, ben o kadar ısrar<br />
ettim ki, Rasûlullah (a.s.) daha sonra üst katta kalmayı kabul etti.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm&#8217;ın Muhammed bin İshâk ve Hz. Ebû Eyyub&#8217;a dayanarak<br />
naklettiği rivâyet bundan biraz farklıdır. Bu rivâyete göre Rasûlullah (a.s.),<br />
evin alt katını beğenmesinin sebebi olarak ziyaretçileri için daha el­verişli<br />
oluşunu gösterdi. Bu sebeple, Ebu Eyyûb Ensarî istemeye istemeye yukarı katta<br />
kalmayı kabul etti. Fakat, bir gün yukarı katta bir su testisi kı­rıldı ve Hz.<br />
Ebû Eyyûb Ensarî, suyun aşağıya damlayıp Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı rahatsız<br />
edebileceği endişesine kapıldı. Bunun için karı-koca sahip olduk­ları tek<br />
yorganlarını derhal suyun döküldüğü yere serip suyu kuruttular. Beyhâki ile İbn<br />
Ebi Şeybe de Hz. Ebû Eyyûb&#8217;a dayanarak aynı rivâyeti nakletmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Hz. Zeyd bin Sabit&#8217;e dayanarak naklettiği rivâyete<br />
göre Rasûlullah (a.s.) Ebû Eyyûb Ensarî&#8217;nin evinde kaldığı müddetçe her gün en<br />
az üç-dört evden adamlar gelip Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yemeğe davet eder­lerdi.<br />
Ayrıca, her gün çeşitli evlerden yemek ve yiyecekler gelirdi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.19.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;de Karşılanması</a></p>
<p class="Vcud">Yukarıda anlattıklarımızdan anlaşılacağı gibi Medine ahâlisi<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı büyük bir coşku ve sevinçle karşıladılar ve kendisini<br />
misafir et­mekten kıvanç duydular. Ama Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine şehrinin<br />
merke­zine girişi başlı başına bir olaydı ve kendisi öylesine muhteşem bir<br />
şekilde karşılandı ki, bunun bir örneği Arabistan&#8217;ın tarihinde ne önce<br />
görülmüştü ne de sonra görülmüştür. Buhârî, Müslim ve Müsned-i Ahmed&#8217;de Hz.<br />
Be­ra&#8217; bin Azib vasıtasıyla Hz. Ebu Bekr&#8217;in şu rivâyeti yer almıştır: &#8220;Biz<br />
Me­dine&#8217;ye vardığımızda halk bizi karşılamak maksadıyla sokaklara dökül­müştü.<br />
Çoluk-çocuk evlerinin damlarına çıkmış tezahürat yapıyordu. Hiz­metçiler ile<br />
çocuklar sokaklarda koşuşup duruyor ve tezahürat yapıyorlar­dı. Medineliler<br />
&#8220;Allahu Ekber&#8221;, &#8220;Rasûlullah teşrif buyurdular&#8221; ve &#8220;Mu­hammed Sallallahü aleyhi<br />
ve sellem hoş geldiniz diye nara atıyorlardı&#8221;. Buhârî&#8217;de Hz. Enes bin Mâlik&#8217;in<br />
bir rivâyeti yer almıştır: &#8220;Biz Medine&#8217;ye vardığımızda halk bizi karşılamak<br />
maksadıyla sokaklara dökülmüştü. Ço­luk çocuk evlerinin damlarına çıkmış<br />
tezahürat yapıyordu. Hizmetçiler ile çocuklar sokaklarda koşuşup duruyor ve<br />
bağırıyorlardı. Medineliler &#8220;Allahu Ekber&#8221;, &#8220;Rasûlullah teşrif buyurdular&#8221; ve<br />
&#8220;Muhammed Sallallahü aleyhi ve sellem hoş geldiniz diye nara atıyorlardı.&#8221;<br />
Buhârî&#8217;de Hz. Enes bin Mâlik bir rivâyeti yer almıştır. Bunun bazı bölümleri<br />
şöyledir: &#8220;Rasûlullah (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr&#8217;i silah kuşanmış yiğitler<br />
sarmışlardı. Kalaba­lık o kadar büyüklü ki, adamlar Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı görmek<br />
için birbiriyle itişiyor ve omuzlarına çıkıyorlardı. Bütün şehir &#8220;Nebiyullah<br />
geldi&#8221;,</p>
<p class="Vcud">&#8220;Rasûlulah geldi&#8221; sesleriyle çalkalanıyordu. &#8220;Tabakat&#8221;da İbni<br />
Sa&#8217;d, Hz. Enes&#8217;e istinaden şu rivâyeti nakletmiştir: &#8220;Ben (Enes) böylesine<br />
görkemli bir gün görmedim.&#8221; Müsned-i Ahmed&#8217;de yine Enes bin Mâlik&#8217;in şu sözleri<br />
kaydedilmiştir: &#8220;Medine ahalisi Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı karşılamak için birbirini<br />
adeta eziyorlardı. Her tarafta büyük bir izdiham vardı. Her tarafta bir bay­ram<br />
havası vardı. Kadınlar evlerinin damlarına çıkmış ve çevredekilerden Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın kim olduğunu soruyorlardı. Doğrusu, böylesine muh­teşem bir manzara<br />
hiç görmedik.&#8221; Hz. Enes&#8217;in benzeri rivayetleri Darimi, Tirmizî, İbn Mâce, Ebu<br />
Davud ve Beyhakî&#8217;de de yer almışlardır. Buhârî&#8217;de Hz. Berâ bin Azib&#8217;in şu<br />
ifadesi yer almıştır: &#8220;Ben Medinelileri, hiç Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın geldiği günkü<br />
kadar mutlu ve sevinçli görmedim.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Beyhâki, &#8220;Delâil&#8221;de ve Ebu Bekr el-Mukri &#8220;Kitab üs-Şemâil&#8221;de şu<br />
rivâyeti nakletmişlerdir: Kadınlar evlerinin damlarına çıkıp şu şarkıyı<br />
söylü­yorlardı:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Talâ&#8217;albedrü &#8220;aleyna min seniyyâti l-vedâ&#8217;</p>
<p class="Vcud">Vecebe ş-Şükrü aleyna mâ de&#8217;â lillâhi da&#8221; &#8220;Bizim için dolunay<br />
doğmuştur. Vedâ&#8217;in dağlarının ardından</p>
<p class="Vcud">Bizim şükr etmemiz vâciptir, Allah&#8217;a çağıran tek bir kişi<br />
hayatta kalıncaya kadar.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Rezin bu şarkıya şu beyti de ilâve etmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ey bize meb&#8217;us olan, sen itaate lâyık bir mevki ile gelmişsin.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbnül-Kayyım, &#8220;Zad-ul Me&#8217;ad&#8221;da bu rivâyeti reddetmiştir. Bunun<br />
se­bebi olarak da &#8220;Veda dağlarının Suriye istikametinde, yani Mekke&#8217;nin aksi<br />
istikametinde bulunduğunu göstermiştir. İbnül-Kayyım&#8217;a göre Medi­ne&#8217;li kadınlar<br />
bu şarkıyı Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Mekke&#8217;den gelişi sırasında de­ğil, Tebûk<br />
savaşından dönüşü sırasında söylemişlerdi. Buhârî, Ebu Dâvud ve Tirmizî&#8217;de de bu<br />
ifadeye rastlıyoruz. Fakat bizce Medine&#8217;den Mekke is­tikametine gidenler için<br />
yani, Medine-Mekke yolunda da &#8220;vedâ dağla­rının bulunması uzak bir ihtimal<br />
değildir. Medineli kadınlar Mekke&#8217;den gelen misafirler için aynı münasebetle<br />
&#8220;Vedâ dağları&#8221; tabirini kullanmış olabilirler.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) Beni en-Neccâr mahallesine varınca genç kızlar<br />
def çalarak yollara dizildiler ve ilk sözleri aşağıda belirtilen beyit olan bir<br />
tür­kü söylediler:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Biz Beni Neccâr&#8217;ın kızlarıyız. Muhammed ne kadar da iyi bir<br />
komşudur.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu türküyle ilgili rivayet Hz. Enes tarafından naklolunmuş ve<br />
Hâkim ile Beyhakî&#8217;de yer almıştır. Rasûlullah (a.s.) kızlara sordu: &#8220;Siz beni<br />
sevi­yor musunuz?&#8221; Kızlar arz etti: &#8220;Evet ya Rasûlullah (a.s.).&#8221; Hz. Peygamber<br />
(a.s.) de üç defa şöyle dedi: &#8220;Vallahi ben de sizi (ensarı) severim&#8221;. Taberânî,<br />
&#8220;el-Mu&#8217;cem-üs-Sağir&#8221;de Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şu sözlerini nakletmiştir:<br />
&#8220;Yüreğimin size karşı sevgiyle ne kadar dolu olduğunu Allah biliyor&#8221;. Beyhâki<br />
ile İbni Mâce aynı cümleyi Hz. Enes&#8217;e istinaden nakletmişlerdir. Buhârî&#8217;de yer<br />
alan Hz. Enes&#8217;in rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.) genç kız­lar ile kadınların<br />
kendisine doğru gelmekte olduğunu görünce yerinden kalkarak üç defa şöyle dedi:<br />
&#8220;Vallahi sizin kadar başka kimseyi sevmem.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.20.<br />
Kureyş&#8217;in Öfke İle Kudurması</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın salimen ve afiyet içinde Medine&#8217;ye varması<br />
bile Kureyş&#8217;i çileden çıkaracak cinsten bir hadise idi. Sanki bu yetmiyormuş<br />
gibi, Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşları Medine&#8217;de eşi görülmemiş bir şekilde<br />
karşılanmış ve elden ele dolaştırılmışlardı. Bu da onları tam manasıyla de­li<br />
etli. Kureyş öfke, üzüntü ve şaşkınlık içinde çırpınıp duruyorlardı. Ni­hayet,<br />
Medine&#8217;nin en önde gelen kabile reisi ve zengini Abdullah bin Übeyy&#8217;i kral<br />
yapmaya karar vermişlerdi, ama Evs ile Hazrec&#8217;in büyük bir çoğunluğunun müslüman<br />
olması ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;ye gelme­siyle onun kral olma hevesleri<br />
kursaklarında kalmıştı. Kureyşliler Abdul­lah bin Übeyy&#8217;e gönderdikleri mektupta<br />
şöyle diyorlardı:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Duyduğumuza göre siz adamımıza sığınma hakkı vermişsinizdir.<br />
Tanrıya yemin ederek söylüyoruz ki, onunla ya kendin savaş veya onu Medine&#8217;den<br />
ihraç et; yoksa, biz hepimiz birleşip size saldıracağız. Sizin erkeklerinizi<br />
öldüreceğiz ve kadınlarınızı da cariye yapacağız.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Abdullah bin Übeyy bu mektubu alınca şeytanlık damarı kabardı ve<br />
fitne çıkarmaya çalıştı. Fakat, Rasûlullah (a.s.) hikmetli söz ve<br />
hareketle­riyle bu fitneyi derhal önledi.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Hz. Sa&#8217;d bin Mu&#8217;az, ki Medine reislerinden biriydi,<br />
um­re için Mekke&#8217;ye gidince Kureyşlilerin sözlü saldırısına hedef oldu. Tam<br />
Harem&#8217;in kapısında Ebû Cehl kendisine şunları söyledi: &#8220;Siz ne sanıyorsu­nuz<br />
yahu. Siz dinimizden dönenleri barındıracaksınız. Onları himaye ede­cek,<br />
destekleyeceksiniz ve biz de size Mekke&#8217;de rahat rahat tavaf etme iz­ni<br />
vereceğiz? Öyle mi? Yemin ederim, eğer sen Ebu Safvân (Ümeyye bin Halef) ile<br />
beraber olmasaydın, buradan Medine&#8217;ye sağ dönemezdin&#8221;. Hz. Sa&#8217;d ise buna cevap<br />
olarak şunları söyledi: &#8220;Vallahi, eğer sen bizi böyle bir şeyden alıkoyarsan biz<br />
de sizi bundan daha büyük şeyden alıkoyarız, yani Medine&#8217;ye geçişinizi<br />
yasaklarız&#8221;.<a href="#_ftn16" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[16]</span></span></a><br />
Bu münakaşa demekti ki, Mek­keliler Medineli müslümanlara Kâ&#8217;be&#8217;nin kapısını<br />
kapatıyorlardı, Medine­liler de buna tepki olarak Mekkeliler için Suriye ticaret<br />
yolunun tehlike­lerle dolu olduğunu ilân ediyorlardı. Bu küçük münakaşa aslında<br />
gelecek­te tarihi gelişmelerin çizgisini çiziyordu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.21. Mescid-i<br />
Nebevi&#8217;nin İnşası</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Hz. Ebû Eyyûb Ensarî&#8217;nin evine indikten<br />
sonra düşündüğü ilk konu bir caminin inşasıydı. Rasûlullah (a.s.) bu camiyi dişi<br />
devesinin ilk kez çöktüğü yerde yapmak istiyordu. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın rivâyetine göre<br />
müslümanlar oraya daha önceden namaz için toplanırlardı. O yerde Hz. Es&#8217;ad bin<br />
Zürâre, cemaate namaz kıldırırdı. Burada cum&#8217;a namazı da kılınırdı. Aslında<br />
burası iki yetim Sehl ve Süheyl&#8217;in toprağıydı. Bu yetim kardeşler Hz. Es&#8217;ad bin<br />
Zürâre&#8217;nin velayetinde idiler. Buhârî&#8217;de Urve bin Zübeyr ve &#8220;Siret-i İbni<br />
Hişâm&#8221;da Muhammed bin İshâk&#8217;ın rivâyeti budur. Belazuri de &#8220;Fütûh ul-Buldân&#8221;da<br />
bunu meşhur bir rivâyet olarak naklet­miştir. (İbni İshâk&#8217;ın rivâyetinde iki<br />
kardeşin velisinin Hz. Mu&#8217;az bin Afra&#8217; olduğu kaydedilmiştir. Bazı diğer<br />
rivayetlerde hem Hz. Es&#8217;âd hem Hz. Mu az bu iki yetimin velisi olduğu<br />
kaydedilmiştir.) Buhârî&#8217;de yer alan Hz. Ayşe ve Urve bin Zübeyr&#8217;in rivâyeti ve<br />
&#8220;Siret-i İbni Hişâm&#8221;da yer alan İbn İshâk&#8217;ın rivâyeti de aynıdır. Buna göre bu<br />
toprakta hurmalar kurutuluyordu. Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud ve İbni Cerir&#8217;in<br />
rivâyetine göre burada bazı hurma ağaçlan da vardı. Bu toprağın bir bölümü<br />
işleniyor ve bir bölümü de kullanılmaz durumda idi. Ayrıca burada bazı<br />
müşriklerin kabirleri de vardı. Hz. Ayşe ve Urve bin Zübeyr&#8217;in rivâyetine göre<br />
Rasûlullah (a.s.) bu çocuklarla toprağın fiyatı konusunda görüştü. Onlar da<br />
de­di ki: &#8220;Biz bunu hibe ediyoruz&#8221;. Ama Rasûlullah (a.s.) kabul etmedi ve ra­yiç<br />
fiyatını verdi. Musa bin Ukbe&#8217;nin İmam Zührî&#8217;ye dayanarak naklettiği rivayete<br />
göre Rasûlullah (a.s.) bu araziyi 10 dinara satın aldı. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vakıdi&#8217;ye<br />
dayanarak naklettiği rivayette de aynı fiyat yer almıştır. Bu ri­vayette ayrıca<br />
fiyatı Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;in ödediği kaydedilmiştir. Belâzurî de &#8220;Fütûh-ul<br />
Buldân&#8221;da aynı ifadeyi kullanmıştır.</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk&#8217;ın rivâyetine göre Hz. Mu&#8217;az bin Afra Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a şöyle dedi: &#8220;Efendimiz, siz buraya cami yaptırın, ben çocukları razı<br />
ede­rim.&#8221; (Bu ifadeden, fiyatı kimin ödediği belli olmuyor. Yani, fiyatı Hz.<br />
Mu&#8217;az bin Afra&#8217; mı ödedi, yoksa Rasûlullah (a.s.) mı?)</p>
<p class="Vcud">Buhârî ve Ebû Dâvud&#8217;da yer alan Hz. Enes bin Mâlik&#8217;in rivâyetine<br />
göre, Rasûlullah (a.s.) Beni Neccar&#8217;a &#8220;benden bu bağın fiyatını alın&#8221;<a href="#_ftn17" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[17]</span></span></a>di­ye<br />
haber gönderdi. Beni Neccar dedi ki: &#8220;Biz bunun fiyatını Allah&#8217;tan baş­ka<br />
kimseden istemiyoruz.&#8221; Bu rivayet de toprağın satın mı alındığı yoksa hibe mi<br />
edildiğine açıklık getirmiyor. Fakat diğer bütün rivayetler, bu ara­zinin bedava<br />
alınmadığını göstermektedir.</p>
<p class="Vcud">Arsa alındıktan sonra her tarafı iyice temizlendi. Harabelerin<br />
bulun­duğu kısım düzeltildi, kabirlerin yeri dolduruldu ve ayıklandı, hurma<br />
ağaçları kesilip inşa edilecek caminin sütunları olarak kullanıldı. Hurma<br />
ağaçlarının yapraklarıyla çatı çatıldı, tuğla ve balçıkla duvarlar yapıldı ve<br />
namazgah olarak boş zemin kullanıldı. Fakat yağmurlar sebebiyle her ta­rafı<br />
çamur olmaya başlayınca küçük taş ve mucurla bir tabaka oluşturul­du. Hurma<br />
ağaçlarının yaprakları namaz kılanları güneş ve yağmurdan korumaya yetmeyince<br />
üstüne sıva ile bir kaplama yapıldı. Buhârî&#8217;de Hz. Ayşe ve Urve bin Zübeyr, Ebu<br />
Davud&#8217;da Hz. Enes bin Mâlik ve Siret-i İbni Hişâm&#8217;da Muhammed bin İshâk&#8217;ın<br />
rivayetlerine göre Mescid-i Nebe­vi&#8217;nin inşasında Rasûlullah (a.s.) da diğer<br />
mü&#8217;minlerle beraber çalıştı ve tuğlalarla sıva taşıdı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.22. Mescid-i<br />
Nebevi&#8217;de Hz. Peygamber (a.s)&#8217;in Hücresi (Odası)&#8217;nin İnşası</a></p>
<p class="Vcud">Mescid-i Nebevi&#8217;ye bitişik Rasûlullah (a.s.) için iki hücre<br />
(oda)den oluşan bir ev yapıldı. Bunlardan biri Hz. Ayşe&#8217;ye diğeri de Hz.<br />
Sevde&#8217;ye aitti. İbn Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesine göre bu evin odaları da pişmemiş tuğla,<br />
hurma samanları ve sıvadan yapılmıştı. İki hücre birbirinden ayrıydı. Çatı hurma<br />
ağacı yapraklarıyla örtülmüştü. Kapılara örtü asılmıştı. Hz. Hasan Bas­ri&#8217;nin<br />
ifadesine göre &#8220;ben çocukluğumda henüz büluğ çağına erişmemiş­ken Rasûlullah&#8217;ın<br />
evlerine girdim ve etrafı gördüm. Bu evlerin tavanları o kadar alçaktı ki,<br />
bunlara ellerimi kaldırarak dokunabilirdim.&#8221; İmam Buhârî kendi &#8220;tarih&#8221;inde ve<br />
Hafız Ebû Ya&#8217;lâ kendi &#8220;müsned&#8221;inde şu ifadede bulunmuşlardır: &#8220;Rasûlullah&#8217;ın<br />
evlerinin kapılarında tokmak veya kapı ko­luna benzer bir şey bulunmadığı için<br />
ziyaretçiler kapıyı hafifçe tıklatırdı.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>33.1.23.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Çoluk-Çocuklarını Medine&#8217;ye Getirtmesi</a></p>
<p class="Vcud">Vâkıdî&#8217;nin Hz. Zeyd bin Sabit&#8217;e dayanarak naklettiği rivayete<br />
göre Rasûlullah (a.s.), Ebû Eyyûb Ensarî&#8217;nin evinde 7 ay kaldı. İbn Sa&#8217;d ile<br />
Belazuri de aynı rivâyeti nakletmişlerdir. Hâfız İbn Hacer de bu rivâyeti tasdik<br />
etmiştir.</p>
<p class="Vcud">Bu arada Rasûlullah (a.s.) yapılan yeni hücrelere taşınmadan<br />
önce Hz. Zeyd bin Hâris ve serbest bırakmış olduğu özel hizmetçisi Ebû Rafi&#8217;e<br />
500 dirhem ve iki genç deve vererek kendi ailesini getirtmek üzere Mek­ke&#8217;ye<br />
gönderdi.<a href="#_ftn18" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[18]</span></span></a><br />
Hz. Ebû Bekr (r.a.) de bu zevatla beraber Abdullah bin Ureykıt eliyle oğlu<br />
Abdullah&#8217;a bir mektup gönderdi ki, o da annesi ve kız kardeşlerini Medine&#8217;ye<br />
getirsin. Hz. Zeyd bin Haris (r.a.) Ümm ul-Mü&#8217;minin Hz. Sevde&#8217;yi Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın iki kızı Hz. Fatma ve Ümm-ü Gülsüm’ü, kendi zevcesi, Ümm-ü Eymen&#8217;i ve<br />
oğlu Üsâme bin Zeyd&#8217;i Medi­ne&#8217;ye gelirdi; fakat Hz. Zeyneb (r.a.)&#8217;i alamadı;<br />
zira onu kocası Ebu&#8217;l-As bin Rebi&#8217; alıkoymuştu. Hz. Abdullah bin Ebu Bekr<br />
bunlarla beraber anne­si Ümm-ü Ruman ve kız kardeşleri Hz. Esma (r.a.) ile Hz.<br />
Ayşe (r.a.)&#8217;yi getirdi. (Bk. Taberânî, İbni Sa&#8217;d, Belazuri ve İbn Abd-il Berr).</p>
<p><span style="font-size:12pt;font-family:'Times New Roman';">İşte burada<br />
İslâmi Hareket&#8217;in Mekke dönemi sona eriyor. Biz bundan sonraki sayfalarda Mekke<br />
döneminin genel bir değerlendirmesini yapaca­ğız</span> </p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Bu ayetin<br />
    İsrâ sûresiyle birlikte Hicret&#8217;ten çok önce indiğine dair itirazda<br />
    bulunulmaması gerekir. Aslında Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in bazı ayetleri daha önce<br />
    inmiş olmalarına rağmen bazı belli du­rum ve şartlarda bunlar Cenâb-ı Allah<br />
    tarafından Rasûlullah (a.s.)&#8217;a hatırlatılırdı. Böylece, bu ayet­lerin o özel<br />
    şanlar için indiği açıklanmış oluyordu.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a> İşte bu<br />
    hikmet yüzünden Cenâb-ı Allah Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı o zamana kadar Mekke&#8217;de<br />
    bı­raktı. Gaye, Kureyş&#8217;in Hakka düşmanlıkta son haddine varması üzerine<br />
    Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın son ânda kurtulmasını göstermekti.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> Bu adamın<br />
    ismini bazı yazarlar Erkad ve bazıları Erkat yazmışlardır. Fakat doğru<br />
    kelime Üreykıt&#8217;tır. Mûsâ bin Ukbe ile Belâzurî ve İbn Sa&#8217;d bunu böyle<br />
    yazmışlardır. Üreykıt, daha önce bahsettiğimiz gibi, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
    Taif dönüşü Mekke&#8217;ye eman istemek üzere ulak olarak bazı Kureyşin kabile<br />
    reislerine gönderdiği kişidir. Kendisi müşrikti, ama hicret gibi en nazik<br />
    anda bile güvenilir bir kılavuz vazifesi yapmaktan kaçınmadı.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref4" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a> Müsned-i<br />
    Ahmed, Taberânî ve Sîret-i İbni Hişam&#8217;da İbni İshâk&#8217;a Hz. Esma binti Ebî<br />
    Bekr&#8217;in bir rivâyeti naklolunmuştur. Bu rivâyetle Hz. Esma şöyle diyor:<br />
    &#8220;Babamız evden çıkarken evde ne varsa götürdü.&#8221; Bir tahmine göre yanında 5-6<br />
    bin dirhem vardı. (Belâzuri’nin rivâyetine göre, Hz. Ebû Bekr&#8217;in İslâmiyeti<br />
    kabul ettiği sırada kendisinde nakit 40 bin dirhem bulunuyordu). Daha sonra<br />
    dedemiz Ebû Kuhâfe -ki o zamana kadar müslüman olmamıştı- dedi ki, Ebû Bekr<br />
    ca­nıyla malını da götürmüştür. Biz dedik ki; &#8220;hayır, babamız bizim için bol<br />
    para ve mal bırakmıştır.&#8221; Biz bunu dedemizi avutmak için söyledik. Zira<br />
    bizim evimiz bomboştu.</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref5" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a> Burada bir<br />
    noktanın izah edilmesi gerekiyor. O da, Hz. Ali Hz. Esmâ&#8217;nın ifadeleridir.<br />
    Da­ha önce belirttiğimiz gibi gerek Hz. Ali gerekse Hz. Esma, Kureyşli<br />
    kâfirlerin soruşturmaları sıra­sında Hz. Peygamber (a.s.) ile Hz. Ebû<br />
    Bekr&#8217;in nereye veya ne yöne gittiklerini söylemediler. Ama yukarıdaki<br />
    ifadelerden anlaşılıyor ki, Hz. Esma ve diğer kimseler, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
    ve Hz. Ebû Bekr Sevr mağarasında bulunduktan müddetçe kendileriyle<br />
    mütemadiyen temasta idiler. Bu durumda acaba Hz. Ali ile Hz. Esma (r.a.)<br />
    kasten yalan mı söylemişlerdi? Bizce her ikisi, kendile­rine Kureyşlilerin<br />
    Hz. Peygamber (a.s.) ve Hz. Ebû Bekr hakkında soru yönelttikleri sırada<br />
    gerçek­ten kendilerinin nerede olduğunu bilmedikleri ihtimali daha<br />
    kuvvetlidir. Bir başka ihtimal de şu olabilir. Belki ikisi de gerçeği<br />
    biliyorlardı; ancak zalimlere yardımcı olmamak için yalan söylemek zorunda<br />
    kaldılar. Aslında bu tutum şeriat, ahlâk ve akıl açısından doğrudur. Ancak<br />
    aptal bir kişi gözü dönmüş bu katillere Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebû Bekr&#8217;in<br />
    bulunduğu yerin bildirilmesine ısrar edebilirdi. Daha sonra Hz. Esmanın<br />
    dedesine karşı davranışına gelince, bu &#8220;tevriye&#8221;nin bir örneği­dir.<br />
    &#8220;Tevriye&#8221; düpedüz yalan söylemeden bazı iyi sebepler için hakikati gizlemek<br />
    manasını taşır.</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref6" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a> Bu da<br />
    Tevriyenin bir başka örneğidir. Yani, Hz. Ebû Bekr (r.a.) yoldaşının<br />
    Muhammed Mustafa (a.s.) olduğunu açıklamak yerine ve kendisinin sadece<br />
    rehberi veya yol göstericisi olduğu­nu belirtti. Duyanlar zannettiler ki Hz.<br />
    Peygamber (a.s.) bir kılavuzdur.</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref7" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a> Harre,<br />
    lâvdan yanmış siyah kayalara denilir. Medine&#8217;nin etrafında bu tür pek çok<br />
    kayaya rastlanır. &#8220;Harret-ul &#8216;Asabe&#8221; Küba&#8217;nın dışında Mekke yolunda bulunan<br />
    harreye denilir. Buna &#8220;Harre-yi Kubbâ&#8221; da denilir.</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref8" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a> Evs ile<br />
    Hazrec, Kayle adlı annenin evlâtları olduğu için bu kabile mensuplarına Benî<br />
    Kayle de denilirdi. Bir yahudi&#8217;nin &#8220;reisiniz geldi&#8221; diye seslenmesi<br />
    gösteriyor ki, Medine&#8217;de oturan­lar ister mü&#8217;min, müşrik veya yahudi<br />
    olsunlar, hepsi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bir mülteci değil bir hü­kümdar, lider<br />
    ve komutan olarak gelmekte olduğunu önceden biliyorlardı.</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref9" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a> Kameri<br />
    takvimine göre gece gündüzden önce geliyor ve gün batışından sonra yeni bir<br />
    ta­rih başlıyor. Bu itibarla 1 Rebiülevvel tarihinden, bir önceki gece<br />
    kastedilmiş olabilir. Ayrıca, Hz. Ömer&#8217;in halifelik devrinde Hicrî takvimine<br />
    başlandığı zaman, bunun hesabı Hicret&#8217;in yapıldığı asıl tarihten itibaren<br />
    değil 1 Muharrem (16 Temmuz 622) den yapılmaya başladı. Araplar eski<br />
    çağlar­dan beri Muharrem&#8217;i yılın ilk ayı olarak kabul ediyorlardı. Böylece<br />
    Hicret takvimi, Hicret&#8217;ten üç ay sonra başladı.</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref10" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a> Kendisi<br />
    yaşlı bir zattı. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın gelişinden kısa bir süre sonra vefat<br />
    etti. İbni Cerir&#8217;in ifadesine göre Hicret&#8217;ten sonra vefat eden ilk sahabe<br />
    idi.</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref11" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a> Kubâ camii<br />
    bugün de Medine&#8217;nin güney batısında bulunuyor. Bu camiinin kıblesine<br />
    biti­şik tek kubbeli &#8220;Makâm-ul Ümre&#8221; adında bir yapı vardır. Burası Hz.<br />
    Külsum bin Hidm&#8217;in eviydi. Buna bitişik &#8220;Beyt-i Fatma&#8221; ismiyle bilinen yerde<br />
    Hz. Sa&#8217;d bin Hayseme&#8217;nin evi vardı.</p>
</div>
<div id="ftn12">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref12" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a> Yakut<br />
    &#8220;Mu&#8217;cemül Buldan &#8220;da &#8220;Rânûnâ&#8221; kelimesini izah ederken bu mevkide bir caminin<br />
    bulunmasıyla ilgili kaydın İbn İshâk&#8217;ın siretinde yer alan ve İbni Hişâm<br />
    tarafından özetlenen bö­lümde bulunduğunu bildirmiştir. Yoksa diğer bütün<br />
    yazarlar ve alimler Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın sadece Cum&#8217;a namazını Benî Salim&#8217;in<br />
    mahallesinde kıldığına işaret ederler.</p>
</div>
<div id="ftn13">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref13" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a> Aynı<br />
    ailenin bir hatunu olan Selma bint Amr ile Rasûlullah&#8217;ın büyük babası Hâşim<br />
    evlen­miş ve dedesi Abdulmuttalib batınından doğmuştu. Abdulmuttalib aynı<br />
    ailede çocukluğunu ve gençliğini geçirmişti. Aynı ailenin efradı<br />
    Abdulmuttalib&#8217;in amcasının onun mirasını gasbetmesi üzerine onun yardımına<br />
    koşmuşlardı. Rasûlullah (a.s.)&#8217;i bu aile ile olan münasebetleri o kadar<br />
    ya­kındı ki, babası Abdullah ömrünün son günlerini burada geçirdi ve<br />
    yanlarında gömüldü. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın annesi de çocuğunu ailesine<br />
    tanıştırmak üzere Medine&#8217;ye getirmişti.</p>
</div>
<div id="ftn14">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref14" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[14]</span></span></a> Cenâb-ı<br />
    Allah&#8217;ın, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;de kalacak yerinin seçimini kendisine<br />
    bırak­maması ve kararını dişi deve ile belirlemesi ibretli bir hareketli.<br />
    Eğer Rasûlullah (a.s.) kendi irade­siyle kalacak yeri seçmiş olsaydı pek çok<br />
    Ensâr kabilesi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Benî Neccar&#8217;ı kendileri­ne tercih<br />
    ettiğine inanacaklardı.</p>
</div>
<div id="ftn15">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref15" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a> Hz. Ebû<br />
    Eyyûb Ensari&#8217;nin bu evi halâ Mescid-i Nebevî&#8217;nin güneydoğusunda bulunuyor.<br />
    Buna yakın bir yerde bugün Mescid-i Nebevî&#8217;nin İmam ve hatiplerinin kaldığı<br />
    Dâr-ı Câfer-üs Sâdık vardır.</p>
</div>
<div id="ftn16">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref16" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[16]</span></span></a> Buhârî&#8217;de<br />
    Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un rivâyeti böyledir. Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd da bu<br />
    rivâyeti Hz. Sa&#8217;d bin Muâz&#8217;a dayanarak nakletmiştir. Bu rivâyetle yer alan<br />
    izahata göre Hz. Sad&#8217;ın Umeyye bin Halef ile Cahiliyye döneminden beri<br />
    dostluk ilişkileri vardı. Umeyye Medine&#8217;ye gelin­ce Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın evinde<br />
    kalır. Hz. Sa&#8217;d da Mekkeye gidince onun evinde kalırdı. Hz. Sa&#8217;d bu dostluğa<br />
    dayanarak umre için Mekke&#8217;ye gitmiş ve Umeyye ile bulunmuştu. Umeyye Hz.<br />
    Sa&#8217;d&#8217;ı öğle vakti Ka&#8217;be&#8217;ye götürdü. Oada Ebû Cehl ile karşılaştılar. O<br />
    sırada aralarında yukarıda aktardığımız müna­kaşa geçti. Aynı rivâyette şu<br />
    ek bilgilere de rastlıyoruz: Hz. Sad, Ebû Cehl&#8217;e yukarıda naklettiğimiz<br />
    cevabı verince Umeyye bin Halef kendisine şöyle dedi: &#8220;Sakın Ebul Hakem ile<br />
    ters konuşma. Bu, vadinin en nüfuzlu kişisidir.&#8221; Hz. Sa&#8217;d dedi ki, &#8220;Boş ver.<br />
    Rasûlullah&#8217;dan duyduğuma göre bunlar se­ni öldüreceklerdir.&#8221; Umeyye bunu<br />
    duyunca çok korktu ve, &#8220;bunlar beni öldürecekler mi dedin? Pe­ki nerede<br />
    Mekke&#8217;de mi?&#8221; Hz. Sa&#8217;d dedi ki, &#8220;onu bilmem&#8221; Müsned-i Ahmed&#8217;de yer alan<br />
    rivâyete gö­re Umeyye Hz. Sa&#8217;d&#8217;in söylediklerini karısına anlatınca, karısı<br />
    dedi ki &#8220;vallahi Muhammed&#8217;in dedik­leri doğru çıkar.&#8221; Hafız Ebû Bekr<br />
    Bezzâr&#8217;ın Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;a dayanarak naklettiği rivâyette ise<br />
    Umeyye yerine Utbe bin Rebia&#8217;nın ismi geçiyor. Gerçi Bezzâr&#8217;ın bu hadisinin<br />
    râvileri de çok muteber ve sağlamdırlar, ancak doğru olan Buhârî&#8217;deki<br />
    rivâyettir. Umeyye bin Halef Bedii savaşına katılmış ve Hz. Bilâl tarafından<br />
    öldürülmüştü. Fakat Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın, kendi tarafından öldürüleceğini<br />
    peşinen söylediği adam Umeyye bin Halef değil, Übeyy bin Halefti. Übeyy bin<br />
    Ha­lef, Uhud savaşında Rasûlullah (a.s.) tarafından öldürüldü.</p>
</div>
<div id="ftn17">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref17" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[17]</span></span></a> Asıl Arapça<br />
    metinde kullanılan kelime dört duvarlı bağ anlamına gelir. Bu demektir ki<br />
    burası önce bir bağ idi, sonra zamanla yıprandı ve çeşitli maksatlar için<br />
    kullanılmaya başlandı.</p>
</div>
<div id="ftn18">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref18" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[18]</span></span></a><br />
    Belâzuri’nin ifadesine göre Rasûlullah (a.s.) bu 500 dirhemi Hz. Ebû<br />
    Bekr&#8217;den ödün; al­mıştı.</p>
<p class="MsoFootnoteText"><span style="font-size:9pt;"> </span></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/medine-ye-hicret/10396">MEDİNE&#8217;YE HİCRET</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSRA VE Mİ&#8217;RAC</title>
		<link>https://fasiharapca.com/isra-ve-mi-rac/10394</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10394</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuz Birinci Bölüm: İSRA VE Mİ&#8217;RAC 31.1. İSRA VE Mİ&#8217;RAC 31.1.1. Mi&#8217;rac Vak&#8217;asının Kati Tarihi 31.1.2. Mi&#8217;rac&#8217;ın Tarihi Ehemmiyeti 31.1.3. Mi&#8217;rac Vak&#8217;asının Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi 31.1.4. Mi&#8217;rac Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi? 31.1.5. Hadisleri İnkâr Edenlerin İtirazları 31.1.6. Mi&#8217;râc&#8217;ın Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller 31.1.7. Mi&#8217;râc&#8217;ın Hakikati 31.1.8. &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/isra-ve-mi-rac/10394">İSRA VE Mİ&#8217;RAC</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751767" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Otuz Birinci Bölüm: İSRA VE Mİ&#8217;RAC</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751768" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1. İSRA VE Mİ&#8217;RAC</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751769" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.1. Mi&#8217;rac Vak&#8217;asının Kati Tarihi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751770" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.2. Mi&#8217;rac&#8217;ın Tarihi Ehemmiyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751771" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.3. Mi&#8217;rac Vak&#8217;asının Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751772" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.4. Mi&#8217;rac Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi?</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751773" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.5. Hadisleri İnkâr Edenlerin İtirazları</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751774" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.6. Mi&#8217;râc&#8217;ın Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751775" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.7. Mi&#8217;râc&#8217;ın Hakikati</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751776" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.8. Mi&#8217;rac Yolculuğunun Ayrıntıları</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751777" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.8.1. Dalâlette Olan ve Dalâlete Çağıran Çeşitti Kuvvetler</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751778" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.8.2. Kudüs&#8217;te Namaz</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751779" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.8.3. Birinci Sena&#8217;da</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751780" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.8.4. Daha Sonraki Sema&#8217;larda</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751781" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.8.5. Sidret&#8217;ul-Müntehâ</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751782" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.8.6. Dönüş</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751783" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.9. Hz. Ebu Bekr Sıddîk (r.a.)&#8217;ın Mi&#8217;rac Olayını Doğrulaması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751784" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.10. Başka Deliller</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751785" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.11. Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Günde Beş Vakit Namaz İle İlgili Verilen Emir</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751786" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.12. Mi&#8217;rac&#8217;ın Mesajı</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751787" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.12.1. İsrail Oğullarının Tarihinden İbret</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751788" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.12.2. Herkes Sorumludur</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751789" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.12.3. Toplumun Üst Sınıfının Yozlaşması</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751790" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.12.4. Dünya İle Ahiret&#8217;in Ehemmiyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751791" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.12.5. İslâm Medeniyetinin Temel İlkeleri</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751792" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.13. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Hicret İçin Dua Etmesine Dair Yapılan Telkin</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751793" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.14. Mazlum Müslümanların Zafer Duası</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751794" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15. Mi&#8217;râc&#8217;ın Bir Başka Cephesi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751795" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.1. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Cebrail İle Görüşmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751796" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.2. Sidret-ul Münteha</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751797" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.3. Cennet-ul Me&#8217;va</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751798" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.4. Sidre&#8217;de Allah&#8217;ın Tecellisi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751799" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15 .5. Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;nin Rivayetleri</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751800" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.6. Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un Rivâyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751801" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.7. Hz. Ebû Hureyre&#8217;nin Rivâyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751802" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.8. Hz. Ebû Zer&#8217;in Rivayetleri</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751803" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.9. Hz. Ebû Musa el-Eş&#8217;arî&#8217;nin Rivâyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751804" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.10. Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;ın Rivâyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751805" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.11. Muhammed bin Ka&#8217;b el-Kurazî&#8217;nin Rivâyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751806" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.15.12. Hz. Enes&#8217;in Rivâyeti</a></span></p>
<p class="BlmBal"><a>Otuz Birinci Bölüm: İSRA VE Mİ&#8217;RAC</a></p>
<p class="kiliBalk"><a>31.1. İSRA VE Mİ&#8217;RAC</a></p>
<p class="Vcud">Şimdi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Mekke&#8217;deki son üç yılını anlatmadan,<br />
di­lerseniz, o sıralarda meydana gelen en önemli olayın ayrıntılarına girelim.<br />
Bu öyle bir olaydır ki, Hazreti Peygamber efendimizin (a.s.) pâk siretine<br />
kıymetli bir taç gibi konmuştur. Öyle bir taç ki, bu, peygamberler dahil,<br />
insanlık tarihinde hiçbir şahsiyetin başına konmamıştır. Bu, İsra ve Mi&#8217;rac<br />
vakasıdır. İsra, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in İsra sûresinde belirtildiği gibi, Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.)&#8217;in gece Mescid-i Haram (Kâbe)&#8217;den Mescid-i Aksa (Beyt-ul<br />
Mukaddes, Kudüs)&#8217;ya -hadislerde ayrıntılı olarak belirtildiği gibi-<br />
götürül­mesidir. Mi&#8217;rac da; Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Kudüs&#8217;ten Sidret&#8217;ul-Müntehâ&#8217;ya<br />
kadar yolculuğudur. Bazı tek tük rivayetlere göre İsra ve Mi&#8217;rac ayrı ayrı<br />
meydana gelen iki olaydı. Ancak İslâm ümmetinin galip ekseriyeti, -ki bunlar<br />
arasında en meşhur ulema, fakihler, muhaddisler ve müfessirler yer almaktadır-<br />
İsra ve Mi&#8217;rac&#8217;ın aynı zamanda meydana gelen olaylar ol­duğunda birleşmişlerdir.<br />
Bu genel inanca göre Rasûlullah (a.s.), bir gece, bedeni ve ruhuyla ve uyanık<br />
bir durumda Kabe’den Kudüs&#8217;e götürüldü ve aynı gece semanın en üst noktasına<br />
varıp Cenab-ı Allah&#8217;ın huzuruna çıka­rıldı ve sabah olmadan Mekke&#8217;ye döndürüldü.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.1. Mi&#8217;rac<br />
Vak&#8217;asının Kati Tarihi</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac vak&#8217;ası ne zaman meydana geldi? Kesin tarihi nedir?<br />
Bununla ilgili olarak çeşitli rivayetlere rastlıyoruz. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vakıdi&#8217;ye<br />
dayanarak naklettiği rivayete göre bu olay 17 Ramazan, Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 12.<br />
yılda, yani hicretten 18 ay önce meydana geldi<a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a>.<br />
İbni Sa&#8217;d başka bir kaynağa dayanarak bu vak&#8217;anın Bi&#8217;setten sonra 13. yılda 17<br />
Rebiülevvel&#8217;de yani hicretten yaklaşık bir yıl önce vuku bulduğunu yazmıştır.<br />
Beyhakî, Musa bin Ukbe&#8217;ye dayanarak ve o da İmam Zührî&#8217;ye dayanarak, Mi&#8217;rac&#8217;ın<br />
tarihi­nin aynı olduğunu belirtmiştir. Urve bin Zübeyr&#8217;in rivâyetine göre de bu<br />
tarih doğru çıkıyor. Bunu İbni Lehiy&#8217;a, Ebu&#8217;l-Esed&#8217;e dayanarak nakletmiş­tir.<br />
Aynı sebeplerden İmam Nevevî, Mi&#8217;rac için bu tarihin doğru olduğunu ifade<br />
etmiştir. İbni Hazm ise &#8220;icmâ&#8221;ın fikrinin bu olduğunu iddia etmişse de doğru<br />
değildir. İsmail es-Süddi&#8217;nin bu vak&#8217;a ile ilgili olarak iki rivâyeti<br />
naklolunmuştur. Bunlardan biri Taberî ve Beyhakî tarafından naklolun­muştur ve<br />
bunda Mi&#8217;râc&#8217;ın hicretten bir yıl beş ay önce; yani Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 12. yıl 1<br />
Şevval tarihinde cereyan ettiği ifade olunmuştur. Hakim ta­rafından naklolunan<br />
ikinci rivayete göre bu olay hicretten bir yıl dört ay önce meydana geldi. Buna<br />
göre, Mi&#8217;rac&#8217;ın Zil-Kade ayında olduğu söylen­miştir. İbni Abd-il Berr ile İbni<br />
Kuteybe, Mi&#8217;rac&#8217;ın hicretten bir yıl 8 ay öncesinin (yani, Bi&#8217;set sonra 12. yıl<br />
Recep) bir vak&#8217;ası olduğunu belirtmiş­lerdir. İbni Fâris, hicretten bir yıl üç<br />
ay, İbn-ul Cevzi hicretten 8 ay önce ve Ebu&#8217;r-Rebi&#8217; bin Salim 6 ay önceki bir<br />
hâdise olduğuna işaret etmişler­dir. Bir rivayet de hicretten 11 ay öncesidir,<br />
bunu İbn&#8217;ul-Münir, &#8220;Siret-i İbni Abd-il Berr&#8217;in Şerhi&#8217;nde yazmıştır, İbrahim bin<br />
İshâk el-Harbi bunun kesinlikle Mi&#8217;rac&#8217;ın tarihi olduğunu ifade etmiştir. Fakat<br />
en meşhur riva­yet, Mi&#8217;rac&#8217;ın 27 Recep tarihinde olmasıyla ilgilidir. Allâme<br />
Zürkâni&#8217;nin dediği gibi, bir rivayet veya ifadenin başka bir rivayet veya<br />
ifadeye tercih edilmesi için yeterince delil yoksa, en meşhur olan rivayet kabul<br />
olunma­lıdır. Burada da durum aynıdır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.2. Mi&#8217;rac&#8217;ın<br />
Tarihi Ehemmiyeti</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac vak&#8217;ası, Nebi-yi Kerim (a.s.)&#8217;in Tevhid için dünyaya<br />
sesini du­yurmaya başlamasından 12 yıl geçtikten sonra meydana geldi. O zamana<br />
kadar muhalifler İslâmî Davet ve Hareket&#8217;in yolunu kapatmak için her yo­la<br />
başvurmuşlardı. Hile, desise, entrika, iftira, baskı, zulüm ve işkence,<br />
kı­sacası, bütün yollar denenmişti. Ama, her noktada ve her aşamada gerek<br />
Rasûlullah (a.s.), gerekse, fedakâr arkadaşları sabır, metanet, sebat ve<br />
di­rayetin en güzel örneklerini vererek hareket ve davalarını canlı tutmuşlar ve<br />
günden güne geliştirmişlerdi. Her türlü engele rağmen İslâmın sesi Arabistan&#8217;ın<br />
her köşesine yayılmıştı. Arabistan&#8217;ın tek bir kabilesi yoktu ki,</p>
<p class="Vcud">bundan üç-dört kişi Rasûlullah (a.s.)’ın davetinden etkilenmiş<br />
olmasın. Bizzat Mekke&#8217;de kelleyi koltukta taşıyan fedailer hatırı sayılır bir<br />
grub ol­muşlardı. Medine&#8217;de Evs ve Hazrec gibi kuvvetli kabilelerin hemen he­men<br />
bütün üyeleri Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ve müslümanların destekçisi haline gelmişti,<br />
artık müslümanların daha rahat bir ortamda çalışabilmek için Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye<br />
hicret edip kuvvetlerini toplama ve etkinliklerini daha geniş çapta gösterme<br />
zamanı gelmişti. İşte bu yol ayırımında İsra ve Mi&#8217;rac gibi, büyük tarihi<br />
ehemmiyet taşıyan olaylar meydana geldi. Rasûlullah (a.s.) göklere çıkarak Cenab-ı<br />
Allah ile beraber oldu ve dünyaya döndükten sonra başından geçenleri ve İsra<br />
sûresinde yer alan kıssayı ar­kadaşlarına anlattı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.3. Mi&#8217;rac<br />
Vak&#8217;asının Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi</a></p>
<p class="Vcud">İsrâ Sûresinin ilk ayetinde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın sadece Mescid-i<br />
Haram (Beytullah)&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya (Kudüs) götürülmesinden bahsedilmiş­tir.<br />
Bunun amacı da, Cenab-ı Allah&#8217;ın kendi kuluna bazı alamet ve işaret­lerini<br />
göstermek olduğu belirtilmiştir. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de İsra veya Mi&#8217;rac ile ilgili<br />
başka teferruat yoktur. Fakat hadislerde ve siyerlerde bu vak&#8217;a ayrıntılı<br />
biçimde ele alınmıştır. Bu vak&#8217;ayı rivayet eden sahabelerin sayısı en az 25&#8217;tir,<br />
ki istikrar ile bu sayı 45&#8217;e kadar çıkıyor. Bu rivayetlerin en etraflıcası Hz.<br />
Enes bin Mâlik, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sa&#8217;id el-Hudrî, Hz. Mâlik bin Sa&#8217;sa&#8217;a,<br />
Hz. Ebu-Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs, Hz. Abdullah bin Abbâs, Hz. Abdullah bin<br />
Mes&#8217;ud ve Hz. Ümm-ü Hani&#8217;nin rivayet et­tikleridir.</p>
<p class="Vcud">Hadislerde verilen etraflıca bilgiye göre gece vakti Cebrail<br />
(a.s.) Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı uyandırıp burâk (at) üzerinde Mescid-i Haram&#8217;dan<br />
Mes­cid-i Aksa&#8217;ya götürdü. Rasûlullah (a.s.) Mescid-i Aksa&#8217;da diğer<br />
peygam­berler ile birlikte namaz kıldı. Daha sonra semaya yolculuk etti ve göğün<br />
çeşitli katlarında muhtelif büyük peygamberlerle buluştu. Semânın en yüksek<br />
katına yükseldikten sonra da Cenab-ı Allah&#8217;ın huzuruna çıktı. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın,<br />
Allahu Teâlâ tarafından kabulü sırasında ümmetine beş vakit namaz farz olundu.<br />
Bu kabulden sonra Hz. Peygamber (a.s.) Ku­düs&#8217;e ve oradan da Mescid-i Haram&#8217;a<br />
döndü. Bu kudsi yolculuk sırasında Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e Cennet ile Cehennem&#8217;in<br />
de gösterildiği şeklinde ri­vayetlerde ifade olunmuştur. Ayrıca rivayetlerden,<br />
ertesi gün Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;in bu yolculuktan bahsedince kâfirlerin buna<br />
çok güldüğü, bunu bir alay konusu yaptığı, Müslümanlardan bazısının imanında<br />
sar­sıldığı sabittir.</p>
<p class="Vcud">Hadis-i Şeriflerdeki bu ayrıntılar Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e aykırı<br />
değildir, ak­sine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ifadesinin izahı mahiyetindedirler. Bu<br />
sebeple, ha­dislerdeki bu ek bilgilerin reddedilmesi için ortada herhangi bir<br />
sebep yoktur.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.4. Mi&#8217;rac<br />
Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi?</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Mi&#8217;râc yolculuğu nasıldı? Bu yolculuk<br />
rüyada mı yapılmıştı, yoksa uyanık ve ayıkken mi? Rasûlullah (a.s.) bu yolculuğa<br />
fiilen ve bedenen mi çıkmıştı; yoksa bir yerde otururken mânen ve hayal­ler<br />
âleminde mi semâyı gezmişti? Bu sorunun cevabını bizzat Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in<br />
kelimeleri vermektedir. &#8220;Sübhân-ellezi esrâ&#8221; ile söze başlamak gösteriyor ki, bu<br />
çok fevkalâde ve muazzam bir vak&#8217;a idi ve sadece Al­lah&#8217;ın kudretiyle vuku<br />
buldu. Rüyasında bir kişiye bu gibi şeylerin gösteril­mesi ya da bir kişinin<br />
ilhâm ve keşif yoluyla bunlara tanık olması, böyle­sine kuvvetli bir ifade ile<br />
söze başlamayı gerektirmez. &#8220;Her türlü ayıp ve kusurdan münezzeh olan Allah,<br />
kuluna (rüyasında veya ilhâm yoluyla) ayetlerinden bazısını göstermek için&#8230;&#8221;<br />
gibi bir ifade kullanıldığı takdirde rüya veya ilhamın pek değer taşımadığı<br />
ortaya çıkar. Bunun yanı sıra, &#8220;ge­ce vakti götüren&#8221; deyimi de Mi&#8217;râc&#8217;ın fiilen<br />
ve bedenen olduğunu göster­mektedir. Rüyada, ilhamda veya hayalde bir kişiye bir<br />
yerin gezdirilmesi için &#8220;götürme&#8221; fiilinin kullanılması uygun olmaz. Onun için,<br />
bu yolculu­ğun fiziksel ve vücutça olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu sadece<br />
manevî veya zihnî bir tecrübe değildi. Rasûlullah (a.s.) bu yolculuğa bilinçli<br />
olarak çıkmış ve her şeyi gözleriyle görmüştü.</p>
<p class="Vcud">Şimdi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın uçak veya diğer herhangi bir vasıta<br />
olmak­sızın Cenab-ı Allah tarafından Mekke&#8217;den Kudüs&#8217;e bir gecede gitmesi,<br />
mümkün idiyse, hadis-i şeriflerde yer alan diğer tafsilât niye mümkün ol­masın?<br />
Bir şeyin mümkün olup olmaması bahsi ancak bir insanın kuvveti ve kudreti söz<br />
konusu olunca ortaya çıkar. Eğer mesele, Allah ile ilgiliyse onun mümkün olması<br />
konusunda tereddüde düşmek, Allah’ın Kadir-i Mutlak sıfatına inanmamak anlamına<br />
gelir. Madem ki Allah her şeye kâdirdir, o zaman en umulmadık işleri yapabilir.<br />
Cenab-ı Allah bir kulu­nu, maddeler âleminin en hızlı nesnesi olan ışığın bile<br />
milyarlarca yılda yetişebileceği bir yere bir ânda götürebilir. Zaman ile<br />
mekânın sınırları mahlûklar için geçerlidir. Kâinat&#8217;ın yaratıcısı için değil.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.5. Hadisleri<br />
İnkâr Edenlerin İtirazları</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;râc yolculuğu hakkında Hadis-i şeriflerde yer alan tafsilatlı<br />
malûmata, hadis münkirleri tarafından muhtelif itirazlar yapılmıştır; ama<br />
bunlardan sadece ikisi dikkate değerdir.</p>
<p class="Vcud">Birincisi, bu vak&#8217;a, Cenab-ı Allah&#8217;ın muayyen bir yerde kalması<br />
intibaını veriyor. Zira böyle olmasaydı, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu kadar yol kat<br />
ederek O&#8217;nun yanına gitmesine ne gerek vardı?</p>
<p class="Vcud">ikincisi, henüz kıyamet kopmamış ve mahşerde kimsenin ameli<br />
hak­kında muhakeme yapılmamışken, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Cennet ve Cehen­nem&#8217;de<br />
gezdirilmesi ve Cehennem&#8217;de işkenceye tabi olan veya cezalarını çekmekte olan<br />
kulları görmesi nasıl mümkün olabilir? Eğer insanlara ceza ve ödül, kıyametten<br />
sonra verilecekse, söz konusu insanların Cehen­nem&#8217;de ceza çekmelerinin anlamı<br />
nedir?</p>
<p class="Vcud">Dikkat edilirse bu iki itiraz da bilgisizlik ve dar görüşlülüğün<br />
mahsu­lüdürler. Birinci itiraz yanlıştır; zira Cenab-ı Allah şüphesiz zaman ve<br />
me­kân sınırının ötesindedir ve belirli bir makamı yoktur, ama mahlûklarıyla<br />
münasebetlerinde kendi zaafından değil kulları ve diğer yaratıklarının sı­nırlı<br />
durumu ve zaafından dolayı sınırlı bazı yollara başvurmayı tercih eder. Meselâ,<br />
Kadir-i Mutlak mahlûklarıyla konuşunca, insanların kolay­lıkla dinleyip<br />
anlayabilecekleri yolları seçer. Halbuki bizzat Cenab-ı Allah’ın kelâmı evrensel<br />
bir nitelik taşıyor. Aynı şekilde, Cenab-ı Allah, kul­larından birine, muhteşem<br />
saltanatının çeşitli alâmet ve örneklerini göster­mek istediği zaman onu muayyen<br />
bir yere getiriyor ve o şeylerin bulundu­ğu yerleri gezdiriyor. Gayet tabii ki,<br />
bir kul, bütün kâinatı aynı anda göre­mez. Cenab-ı Allah için bu bir mesele<br />
değildir ve bir şeyi müşahede et­mek için bir yerden bir yere gitmesine gerek<br />
yoktur. Ama kul bir yerden bir yere gitmeden, görmek ve gözlemek istediği şeyi<br />
göremez. Aynı du­rum Allah&#8217;ın huzuruna çıkılması için geçerlidir. Şüphesiz,<br />
Allah belirli bir yerde bulunmuyor, ama kulu onu bir yerde görmeye mecburdur, ve<br />
bu se­beple Allah&#8217;ın nuru orada toplanmalıdır.</p>
<p class="Vcud">İkinci itiraz da yanlıştır. Zira Mi&#8217;râc kandilinde Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a gösterilen pek çok şeyden bazısı temsil, gösteri ve prototip<br />
mahiyetinde idi. Meselâ, gezi sırasında, fitne yaratan bir söz; küçük bir<br />
delikten kosko­ca bir boğanın çıkması ve bir daha o deliğe girmeyişi olarak<br />
gösterildi. Temsillerden biri de zina yapanların durumuydu. Zina yapanlar,<br />
önlerinde taze ve nefis et varken, bozuk, kokuşmuş ve çürümüş ete rağbet eden<br />
kişi­ler olarak gösterildi. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Cehennem&#8217;de bazı<br />
kimselerin azap ve ceza çektikleri gösterilmişse bunlar da sadece birer<br />
gösteriydi. Anlatılmak istenen; kötü amel işleyenlerin Kıyamet&#8217;ten sonra<br />
Cehennem&#8217;de aynı şekilde yanacaklarını veya azap çekeceklerini bilmele­riydi.</p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac konusunda şunu unutmamalıyız ki, peygamberlerden her<br />
biri, kendi mevki ve makamına göre, Cenab-ı Allah tarafından yeryüzünde ve<br />
göklerdeki meleklerle tanıştırılmış ve aradaki maddi perde aralanarak gaibdeki<br />
ebedi gerçekler gösterilmiştir. Zaten gaibten gelen bu bilgilerden dolayıdır ki,<br />
peygamberler, alelade düşünür ve filozoflardan üstün bir mevkiye sahip<br />
bulunuyorlar. Bir düşünür veya filozof ne söylüyorsa kıyas ve tahmine dayanarak<br />
söylüyor. Fakat, peygamberlerin söyledikleri doğ­rudan elde ettiği bilgi ve<br />
gözleme dayanıyor. Böylece, peygamberler filo­zoflara göre daha emin bir şekilde<br />
gaibden ve bazı bilinmeyen gerçekler­den haber verebiliyorlar.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.6. Mi&#8217;râc&#8217;ın<br />
Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;râc&#8217;ın bir rüya olduğunu ispat etmeye çalışanlar, umumiyetle<br />
iki delil ileri sürerler. Bunlar, İsra sûresinin 60. ayetinde &#8220;temaşa&#8221;<br />
kelimesiy­le bunun ima edildiğini öne sürerler, ileri sürdükleri birinci delil<br />
budur. İkinci delil ise şudur: Hz. Ayşe&#8217;nin bir rivâyetinde &#8220;Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in vücudu değil, ruhu götürülmüştü&#8221; ifadesi kullanılmıştır.</p>
<p class="Vcud">Ne var ki, ortaya atılan ilk delili bizzat Kur&#8217;an-ı Kerim takbih<br />
ve tek­zip etmektedir. Şimdi asıl ayete bir göz atalım. Ayette, &#8220;Sana<br />
gösterdiği­miz o temaşayı bir fitne (imtihan) yaptık&#8221; denilmiştir. Bu ayette<br />
&#8220;temaşa&#8221; kelimesini rüya anlamında kullanmak ve bunun fitne yapılması herhangi<br />
bir anlam taşır mı? Rüyada insan her şeyi görür. Eğer Rasûlullah (a.s.) de­seydi<br />
ki: &#8220;Ben rüyamda bu gece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya gittim&#8221;; o zaman<br />
herhangi bir fitne çıkmasına gerek var mıydı? Böyle bir durumda ne bir<br />
müslümanın imanı çetin bir sınavdan geçerdi, ne de kâfirler bunu alaya<br />
alabilirlerdi. Hiçbir kimse de kalkıp bu yolculuğun is­patı için Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın bir delil göstermesini istemeyecekti. Fitne çıkma ihtimali ancak<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu yolculuğu bedenen ve şuurlu bir şekilde yapmış olmasını<br />
anlatması durumunda ortaya çıkabilirdi.</p>
<p class="Vcud">Ayrıca, asıl ayette kullanılan Arapça &#8220;rüya&#8221; kelimesinin sadece<br />
&#8220;rüya&#8221; anlamına geldiğini iddia etmek de doğru değildir. Arapça sözlüğünde<br />
ge­rek &#8220;rüya&#8221; gerekse &#8220;ru&#8217;yet&#8221; kelimesi aynı anlamdadırlar ve birbirinin yeri­ne<br />
rahatlıkla kullanılabiliyor. &#8220;Kurbâ&#8221; ve &#8220;kurbet&#8221; kelimeleri de aynı şe­kilde eş<br />
anlamda kullanılabiliyor. Arap dilinin en büyük uzmanlarından sayılan Hz.<br />
Abdullah bin Abbas (r.a.) Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in söz konusu ayeti­ni tefsir ederken<br />
şu açıklamada bulunmuştur: &#8220;Bu, Hz. Peygamber&#8217;in Ku­düs&#8217;e gittiği gece kendi<br />
gözleriyle gördüğü bir temaşa idi&#8221;. (Buhârî, Tirmizî, Nesâî). Sa&#8217;id bin Mansûr,<br />
Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;ın bu rivâyetini naklederken şu kelimeleri de eklemiştir:<br />
&#8220;Bu, rüyalarda görülen bir tema­şa değildi&#8221;. Sa&#8217;id bin Mansur başka bir senetle<br />
Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;ın şu sözlerini de nakletmiştir: &#8220;Bu kelimeden, Kudüs<br />
yolunda Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gösterilen temaşa kastedilmiştir&#8221;.</p>
<p class="Vcud">Şimdi gelelim Hz. Ayşe (r.a.) ile ilgili hâdiseye. Aslında Hz.<br />
Ayşe&#8217;ye ait olduğu söylenen bu hadis senet bakımından çok zayıftır. Muhammed bin<br />
İshâk bunu şu kelimelerle nakletmiştir: &#8220;Ebu Bekr ailesinden bazı kimseler (veya<br />
bir kişi), Hz. Ayşe&#8217;nin şöyle dediğini bana rivayet etmiş­lerdir: &#8220;Bu gibi<br />
kelimelerle anlatılan bir hadisin kaynağının meçhul oldu­ğu ortadadır. Böyle<br />
meçhul senetli hadisin mutlaka Hz. Ayşe&#8217;ye ait olduğu nasıl söylenebilir? Buna<br />
karşı çok daha sağlam senetlerle bizzat Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ağzıyla anlatılan<br />
rivayetler nasıl reddedilebilir? Bu rivayetler pek çok doğru ve kuvvetli<br />
senetlerle son derece güvenilir ve geçerli hadis kitaplarında Hz. Enes bin<br />
Malik, Hz. Malik bin Sa&#8217;sa&#8217;a, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sa&#8217;id el-Hudrî, Hz. Ebu<br />
Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs ve diğer muhterem sahabeler tarafından<br />
naklolunmuştur. Bizzat Hz. Ayşe&#8217;nin bir rivâyeti var ki, Beyhakî tarafından<br />
muttasıl senetlerle naklolunmuştur. Bunda şu ayrıntılara rastlıyoruz: &#8220;İsra&#8217;nın<br />
sabahı, Hz. Peygamber (a.s.) ge­ce geçirdiği tecrübeyi anlatıyordu. Bu hikâyeyi<br />
anlatması üzerine kendisi­ne iman etmiş olan birkaç kişi mürted (dinden döndü,<br />
dönek) oldu. Bu şa­hıslar bu haberi Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;e getirdiler ve &#8220;baksana<br />
senin arkada­şın ne diyor? O diyor ki kendisi bu gece Kudüs&#8217;e götürülmüştür&#8221;<br />
dediler. Hz. Ebu Bekr, &#8216;O öyle mi diyor&#8217; diye sordu. Onlar &#8216;evet&#8217; dedi. Hz. Ebu<br />
Bekr dedi ki, &#8220;eğer O öyle diyorsa doğrudur&#8221;. Onlar, &#8220;Onun aynı gece Kudüs&#8217;e<br />
gidip sabah geri döndüğü yolundaki ifadesini de mi doğru bulu­yorsun?&#8221; diye<br />
sordular. Hz. Ebu Bekr dedi ki: &#8220;Ben sabah, akşam, onun gökten gelen haberlerini<br />
tasdik ederim.&#8221; Şimdi, Hz. Ayşe&#8217;nin bu ifadesini göz önünde bulundurursak, daha<br />
önce zikrettiğimiz senedi meçhul rivâye­tinin doğru olduğunu söyleyebilir miyiz?</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.7. Mi&#8217;râc&#8217;ın<br />
Hakikati</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac vak&#8217;ası aslında zamanın akışını değiştiren ve tarih<br />
sayfalarına kalıcı iz bırakan, insanlık tarihinin en büyük olaylarından biridir.<br />
Mi&#8217;râc&#8217;ın asıl önemi, keyfiyetinde veya mahiyetinde değil, güttüğü amaç, hedef<br />
ve doğurduğu sonuçlardadır.</p>
<p class="Vcud">Gerçek şu ki, üzerinde yaşamakta olduğumuz dünya denilen<br />
gezegen, Cenab-ı Allah’ın uçsuz bucaksız muhteşem saltanatının çok küçük bir<br />
bö­lümüdür. Buraya gönderilen peygamberlere bir bakıma genel vali, vali ve­ya<br />
kaymakam diyebiliriz. Aslına bakılırsa, dünyevi hükümet ile ilâhi salta­nat<br />
arasında büyük fark vardır. Bunun icapları da farklıdır. Çünkü dünyevi bir<br />
hükümette vali veya kaymakam sadece mülki amir oluyorlar ve sadece idari işlerle<br />
ilgilenirler. Halbuki ilâhi saltanatta vali veya kaymakam sıfa­tındaki<br />
peygamberler insanlara En Büyük Hükümdar&#8217;a tabi olma, onun emirlerine göre<br />
hareket etme, iyi ahlâk ve karaktere sahip olma, insanlığın yolunu aydınlatan<br />
hakiki ilim ve irfanı yayma ve kültür ve medeniyetin al­tın usûllerini öğretme<br />
şekillerim gösterirler. Fakat yine de her ikisi arasın­da bir benzerlik vardır.<br />
Dünyada merkezi hükümetler, ancak güvendikleri ve işin ehli olarak tanıdıkları<br />
kişilere valilik görevi verirler. Bu görevi üst­lenen valilere idarenin iç<br />
mekanizması anlatılır, hükümetin güttüğü genel politikası anlatılır ve de<br />
alelade vatandaşların bilemediği bir takım devlet sırları anlatılır. Allah&#8217;ın<br />
saltanatı da hemen hemen aynı çizgilerde bulunur. Burada da Allahu Teâlâ&#8217;nın en<br />
güvendiği kişileri peygamberlik mertebesi­ne yükseltilir. Ve bu makama<br />
getirildikten sonra bizzat Allah onlara ilâhi nizamın nasıl kurulmuş olduğu ve<br />
nasıl çalıştığını gösterir. Allah, onlara diğer insanların bilemediği ve<br />
bilmelerinde herhangi fayda da bulunmayan Kâinat&#8217;ın bazı sırlarını aşikâr eder.<br />
Meselâ, Hz. İbrahim&#8217;e yeryüzü ve gök­teki iç düzen hakkında bilgi verildi. (En&#8217;am;<br />
75). Hz. İbrahim&#8217;e ayrıca Al­lah&#8217;ın ölüleri nasıl dirilttiği de gösterildi<br />
(Bakara; 260). Hz. Musa, Tûr da­ğında Allah’ın tecellisini ve nurunu gördü (A&#8217;raf;<br />
143). Hz. Musa ayrıca özel bir kulla dolaştırıldı ki, Allah&#8217;ın iradesine göre<br />
din ve dünya işlerinin nasıl yapıldığını görebilsin. (Kehf; 60-82). Rasûlullah<br />
(s.a.) da benzeri tec­rübelerden geçirildi. Rasûlullah (s.a.) bazen Allah&#8217;a<br />
yakın olan meleklerden birini açık bir biçimde gökte görüyordu (Tekvir; 23),<br />
bazen da melek ken­disine aralarında iki yay kadar mesafe bulunmayacak derecede<br />
yakın olu­yordu (en-Necm; 6-9), bazen aynı melek Rasûlullah&#8217;ı Maddeler aleminin<br />
son haddi olan Müntehaya götürüyor ve orada Rasûlullah, Allah&#8217;ın büyük<br />
işaretlerini görüyor (en-Necm; 13-18). Fakat, Mi&#8217;rac sadece gözlem ve<br />
in­celemeden ibaret değildi ve bunun önemi çok daha büyüktü. Mi&#8217;rac&#8217;ı şöyle bir<br />
olaya benzetebiliriz: En Büyük Hükümdar, tayin ettiği valisini çok önemli bir<br />
tarihte başkente davet edip kendisine bazı özel görevler veri­yor ve bu arada<br />
kendisine bazı tenbih ve direktiflerde de bulunuyor. İşte Hz. Peygamber (a.s.)<br />
de bu şekilde Cenab-ı Allah&#8217;ın huzuruna çağırıldı. Zira İslâmî davet bir dönüm<br />
noktasına gelmişti ve bu noktada Rasûlullah (a.s.)&#8217;a bazı özel görev ve<br />
direktifler verildi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.8. Mi&#8217;rac<br />
Yolculuğunun Ayrıntıları</a></p>
<p class="Vcud">Şimdi biz akıllara durgunluk veren bu müthiş Mi&#8217;rac yolculuğunun<br />
ayrıntılı olarak yer aldığı hadislerin özetini sunmaya çalışacağız. Bundan sonra<br />
Rasûlullah&#8217;ın Mi&#8217;rac&#8217;tan döndükten sonra Cenab-ı Allah tarafından dünyaya<br />
iletmek üzere ne mesaj getirdiğine değineceğiz.</p>
<p class="Vcud">Bilindiği gibi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın peygamberlik makamına<br />
getirilme­sinden sonra 12 yıl geçmişti. Yaşı 52 idi. Günlerden birinde Ka&#8217;be&#8217;de<br />
uyurken Cebrail (a.s.) gelip kendisini uyandırdı. Rasûlullah (a.s.) henüz uyku<br />
sersemliğinde iken zemzeme götürüldü ve orada Cebrail tarafından göğsü yarıldı.<br />
Cebrail, Rasûlullah&#8217;ın göğsünün içini zemzem suyuyla yı­kadı ve ilim, metânet,<br />
zekâ, iman ve itimat ile doldurdu<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a>.<br />
Cebrail bun­dan sonra Rasûlullah&#8217;a binmesi için beyaz, boyu merkepten büyük ve<br />
ka­tırdan biraz küçük bir hayvan getirdi. Bu hayvan yıldırım gibi koşuyordu ve<br />
her adımı bir görüş mesafesi kadardı. Bu sebeple bunun adı &#8220;Burak&#8221; idi<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a>.<br />
Geçmişteki peygamberler de yolculuklarını bu hayvanla yaparlardı<a href="#_ftn4" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a>.<br />
Rasûlullah bu hayvana binerken hayvan irkildi. Cebrail &#8220;Burak&#8221;a şöy­le dedi:<br />
&#8220;Hey, ne yapıyorsun, Muhammed gibi büyük bir şahsiyet şimdiye kadar senin üstüne<br />
binmemiştir&#8221; dedi ve okşadı. Burak da utançtan terledi.<a href="#_ftn5" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a><br />
Önce Rasûlullah, daha sonra Cebrail bu hayvana bindiler ve yola</p>
<p class="Vcud">koyuldular<a href="#_ftn6" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a>.<br />
İlk durak Medine idi, burada Rasûlullah hayvandan inip namaz kıldı. Cebrail dedi<br />
ki: &#8220;Siz hicret edip buraya geleceksiniz&#8221;. İkinci durak Tûr dağıydı; ki, burada<br />
Hz. Musa, Allah ile konuşmuştu. Üçüncü durak Hz. Îsa&#8217;nın doğduğu Beyt&#8217;ul-Lahm&#8217;dı.<br />
Dördüncü durak Kudüs&#8217;tü, ki Burak&#8217;ın uçuşu burada son buldu<a href="#_ftn7" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a>.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.8.1. Dalâlette<br />
Olan ve Dalâlete Çağıran Çeşitti Kuvvetler</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac yolculuğu sırasında seslenen bir kişi, &#8220;buraya gel&#8221; dedi.<br />
Rasûlullah o tarafa hiç tenezzül etmedi. Cebrail dedi ki: &#8220;Bu adam sizi<br />
Yahudi­liğe çağırıyordu.&#8221; Biraz sonra başka bir ses geldi, &#8220;bu tarafa gel&#8221;.<br />
Rasûlullah o tarafa da başını çevirmedi. Cebrail, &#8220;bu Hıristiyanlığa davet<br />
ediyor­du&#8221; dedi. Bundan sonra çok süslü püslü ve şuh bir kadın geldi ve<br />
Rasûlul­lah&#8217;ı kendisine çağırdı. Rasûlullah ondan da yüzünü çevirdi. Cebrail bu<br />
kadının &#8220;dünya&#8221; olduğunu söyledi. Bundan sonra Rasûlullah yaşlı bir ka­dın ile<br />
karşılaştı. Cebrail dedi ki: &#8220;dünyanın geriye kalan ömrünü bu kadı­nın ömrüne<br />
kıyaslayın&#8221;. Daha sonra bir kişi daha geldi ve o da Rasûlullah&#8217;ın dikkatini<br />
çekmek istedi. Rasûlullah onu da bıraktı. Cebrail dedi ki: &#8220;Bu Şeytan&#8217;dı ve sizi<br />
yolunuzdan ayırmak istiyordu&#8221;<a href="#_ftn8" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a>.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.8.2. Kudüs&#8217;te<br />
Namaz</a></p>
<p class="Vcud">Kudüs&#8217;e vardıktan sonra Rasûlullah Burak&#8217;tan indi ve ipini diğer<br />
pey­gamberlerin bağladıkları yere bağladı<a href="#_ftn9" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a>.<br />
Rasûlullah (a.s.) Hz. Süley­man&#8217;ın tapınağına girdi. (Bu tapmak o sıralarda<br />
harabe halinde idi, ama iz­leri mevcuttu ve Bizans İmparatoru Jüstinianus buraya<br />
bir kilise inşa ettirmişti). Rasûlullah orada, dünyanın kuruluşundan kendi<br />
zamanına kadar görevlendirilmiş olan peygamberleri gördü. Rasûlullah varır<br />
varmaz bu peygamberler namaz için saf düzenleyip ve kendilerine imamet edecek<br />
bi­rini beklediler. Cebrail, Hz. Peygamber&#8217;i elinden tutarak öne götürdü.<br />
Rasûlullah bütün peygamberlere imamlık yaptı<a href="#_ftn10" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a>.<br />
Bundan sonra Hz. Pey­gamber&#8217;e üç kap getirildi. Birinde su, ikincisinde süt,<br />
üçüncüsünde şarap vardı. Rasûlullah süt dolu kabı eline aldı. Cebrail kendisini<br />
kutladı ve dedi ki: &#8220;Siz fıtratın yolunu buldunuz&#8221;<a href="#_ftn11" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a>.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Rasûlullah&#8217;a bir merdiven takdim edildi; ve Cebrail<br />
bu­nunla Rasûlullah&#8217;ı semaya götürdü. Arapçada merdivene &#8220;Mi&#8217;rac&#8221; denilir ve bu<br />
sebeple bütün bu olaya &#8220;Mi’rac&#8221; denilmiştir<a href="#_ftn12" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a>.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.8.3. Birinci<br />
Sena&#8217;da</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah ilk semaya varınca kapısının kapalı olduğunu gördü.<br />
Nö­betçi melekler &#8220;kim geliyor?&#8221; diye sordular. Cebrail (a.s.) kendi ismini<br />
söyledi. Melekler, &#8220;seninle beraber olan kimdir?&#8221; diye tekrar sordular. Cebrail,<br />
&#8220;Muhammed&#8221; dedi. Kendisinin çağırılıp çağırılmadığını sordular. Cebrail &#8220;evet&#8221;<br />
dedi. Bunun üzerine kapı açıldı; ve Hz. Muhammed muhte­şem bir şekilde<br />
karşılandı<a href="#_ftn13" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a>.<br />
Burada Rasûlullah, melekler, insanların ruhları ve o sırada orada hazır bulunan<br />
büyük şahsiyetlerle tanıştırıldı. Ayrıca burada mükemmel ve ihtiyar bir insan<br />
ile de tanıştırıldı. Bu zat, boyu, poşu ve vücut yapısı itibarıyla eksiksiz bir<br />
insandı. Cebrail kendisi­nin Hz. Adem (a.s.) olduğunu söyledi; &#8220;yani sizin<br />
atanız&#8221;. Bu zatın sağın­da ve solunda pek çok kişi vardı. Hz. Adem, kendi sağına<br />
baktığı zaman seviniyor, soluna baktığı zaman da üzülüyor ve ağlıyordu.<br />
Rasûlullah, &#8220;mesele nedir?&#8221; diye sordu. Cebrail dedi ki &#8220;bunlar insan ırkıdır.<br />
Hz. Adem sağındaki iyi ve dürüst insanları görerek seviniyor, ama solundaki kötü<br />
ve sapık evlatlarını görerek ağlıyor.&#8221;<a href="#_ftn14" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[14]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Rasûlullah&#8217;a her şeyi ayrıntılı bir biçimde<br />
inceleme im­kânı verildi. Rasûlullah bir yerde çiftçilerin tarlalarda<br />
çalıştığını gördü. Bu çiftçiler ne kadar mahsul devşiriyorlar idiyse mahsul o<br />
kadar büyüyor­du. Rasûlullah, bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar<br />
Allah yo­lunda cihad edenlerdir.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah daha sonra bazı kimselerin başlarının ezilmekte<br />
olduğunu gördü. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar namaz için ağır<br />
hareket ediyorlardı ve namaz için başlarını kaldırmıyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) yamalı elbiseler giymiş olan bazı kimseleri<br />
gördü. Bunlar hayvanlar gibi ot yiyorlardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim<br />
olduğu­nu sordu. Dediler ki, bunlar mallarından zekât veya sadaka vermiyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.) bir kişinin ağaç ve tahtalar toplamakta<br />
olduğu­nu ve bunları kaldırmakta güçlük çektiği zaman bunlara daha çok tahta<br />
eklemekte olduğunu gördü. Rasûlullah, bu kişinin kim olduğunu sordu. Dediler ki,<br />
bu adam zaten emanet ve mesuliyetin yükünü taşıyamıyordu, fakat bunları azaltmak<br />
yerine daha da artırdı.</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber bundan sonra bazı kimselerin dil ve dudaklarının<br />
ma­kaslarla kesilmekte olduğuna tanık oldu. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler<br />
ki, bunlar dedikoduculardır ki serbestçe konuşuyor ve fitne yaratı­yorlardı.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah bir yerde, bir taşta küçük bir delik gördü. Bu<br />
delikten ko­caman bir boğa çıktı, daha sonra aynı deliğe dönmek istedi, ama<br />
giremedi. Rasûlullah, meselenin ne olduğunu sordu. Dediler ki, bu fitne yaratan<br />
so­rumsuz bir kişidir, ki önce düşünüp taşınmadan bir şey söylüyor veya fit­ne<br />
yaratıyor, ama sonra pişman olup hatasını telafi etmek istiyor, ama edemiyor.</p>
<p class="Vcud">Bir başka yerde adamlar hep kendi vücutlarının etlerini kesip<br />
yiyor­lardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar<br />
başkalarına dil uzatıyor ve onlarla alay ediyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Bu adamların yanında bazı diğer kimseler vardı. Bunların<br />
tırnaklan bakırdandı ve ağız ve göğüslerini dövüyorlardı. Rasûlullah (a.s.)<br />
bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar insanların arkasından konuşuyor<br />
ve namuslarına leke sürmek istiyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Bazı diğer kimseler vardı ki, dudakları develer gibiydi ve<br />
bunlar ateş yiyordu. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki,<br />
bunlar yetimlerin mallarını yiyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Bir süre sonra Rasûlullah karınlan şişmiş ve yılanlarla dolu<br />
kişileri gördü. Gelip geçenler onları eziyordu, fakat onlar yerlerinden<br />
kıpırdayamıyorlardı. Rasûlullah bunların kimler olduğunu sordu, dediler ki,<br />
bunlar faiz ve haram yiyenlerdir.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra bazı diğer kimseler görüldü. Bu adamların bir<br />
tarafında gayet güzel ve temiz et vardı, ama diğer tarafta çürümüş ve kokuşmuş<br />
et vardı. Bu adamlar iyi eti bırakıp kötü eti yiyorlardı. Rasûlullah (a.s.) dedi<br />
ki, bunlar kimlerdir? Dediler ki, bunlar kendilerine helâl olan koca veya<br />
kanlarını bırakıp zina yapan ve haram olanlarla nefislerini tatmin eden er­kek<br />
ve kadınlardır.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) bundan sonra göğüsleriyle asılı kadınları<br />
gördü. Rasûlullah bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar kocalarına<br />
onlar­dan olmayan çocukları musallat eden kadınlardır.<a href="#_ftn15" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a>
</p>
<p class="Vcud">Bu gözlemler sırasında Rasûlullah bir melekle buluştu. Bu melek,<br />
Rasûlullah&#8217;a çok soğuk davrandı. Rasûlullah, Cebrail (a.s.)&#8217;e sordu, &#8220;şim­diye<br />
kadar görüştüğüm bütün melekler güler yüzlü ve nazikti, ama bu me­lek çok sert<br />
ve kaba davranıyor. Bunun sebebi nedir?&#8221; Cebrail (a.s.) dedi ki, &#8220;o gülmez ki,<br />
Cehennem&#8217;in bekçisidir.&#8221; Bundan sonra Rasûlullah, Ce­hennem&#8217;i görmek istedi.<br />
Cebrail (a.s.) derhal Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın gözünün perdesini çekti ve Cehennem<br />
bütün dehşetiyle gözünün önüne geldi<a href="#_ftn16" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[16]</span></span></a>.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.8.4. Daha<br />
Sonraki Sema&#8217;larda</a></p>
<p class="Vcud">Bu safhadan geçtikten sonra Rasûlullah (a.s.) ikinci sema&#8217;ya<br />
vardı. Burada tanıştırılan ileri gelen ve mümtaz şahsiyetler arasında iki genç<br />
var­dı: Hz. Yahya ve Hz. Îsa (a.s.).</p>
<p class="Vcud">Üçüncü semada Rasûlullah (a.s.) öyle bir şahsiyetle tanıştırıldı<br />
ki, kendisi yakışıklılığı bakımından yıldız gibi olan diğer insanların yanında,<br />
bir dolunay gibiydi. Kendisinin Hz. Yusuf (a.s.) olduğunu öğrendi.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) dördüncü sema&#8217;da Hz. İdris (a.s.), beşinci<br />
sema&#8217;da Hz. Harûn ve altıncı sema&#8217;da Hz. Musa (a.s.) ile tanıştı. Rasûlullah<br />
(a.s.) yedinci semâda muhteşem ve göz kamaştırıcı bir saray gördü. Bu saraya<br />
melekler girip çıkıyorlardı. Burada Rasûlullah (a.s.) kendisine çok benze­yen<br />
muhterem bir zâtla müşerref oldu. O&#8217;nun Hz. İbrahim (a.s.) olduğunu öğrendi.<a href="#_ftn17" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[17]</span></span></a></p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.8.5.<br />
Sidret&#8217;ul-Müntehâ</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) daha çok yükseldi ta ki<br />
Sidret&#8217;ul-Müntehâ&#8217;ya vardı. Sidret-ul Münteha, Yüce Allah’ın Divânı ile<br />
Mahlûklar Alemi arasında bir sınırdır. Bu sınıra gelince bütün yaratıkların<br />
bilgisi tü­keniyor. Bunun ötesinde ne varsa o gariptir, ki bunu Cenab-ı<br />
Allah&#8217;tan başka kimse bilmez. Ne bir peygamber ne de bir melek. Aşağıdan (yerden<br />
ve göklerden) ne geliyorsa burada kabul ediliyor ve yukardan (Arş-ı Mualla)<br />
gelenler de buraya teslim ediliyor. İşte bu mevkide Rasûlullah&#8217;a Cennet<br />
gezdirildi, ve kendisi hiçbir gözün göremediği hiçbir kulağın du­yamadığı ve<br />
hiçbir zihnin tasavvur edemediği nimet ve imkânların Al­lah&#8217;ın sâlih kullarına<br />
temin edildiğini gördü.<a href="#_ftn18" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[18]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">Cebrail, Sidret-ul Müntehâ&#8217;da kaldı ve Rasûlullah sınırın<br />
ötesine geç­ti. Rasûlullah (a.s.) düz bir yere vardığında Cenab-ı Allah&#8217;ı bütün<br />
celâli ve cemâliyle gördü. Aralarında geçen konuşmada Cenab-ı Allah tarafından<br />
şu emirler verildi<a href="#_ftn19" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[19]</span></span></a>:</p>
<p class="Vcud">1) Günde 50 vakit namaz kılınması farz olundu.</p>
<p class="Vcud">2) Bakara sûresinin son iki ayeti vahiy olundu.</p>
<p class="Vcud">3) Şirk hariç bütün günahların affedilebileceği belirtildi.</p>
<p class="Vcud">4) Bir kişinin iyi amele niyetlendiği zaman hesabına iyi amel<br />
yazıldı­ğı, bu ameli fiilen işlediği zaman da hesabına 10 iyi amel yazıldığı<br />
fakat kötü amele niyetlendiği zaman hesabına hiçbir şey yazılmadığı ve bunu<br />
fiilen işlediği zaman da hesabına sadece bir kötü amel yazıldığı ifade olundu.<a href="#_ftn20" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[20]</span></span></a>
</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber, Cenab-ı Allah&#8217;ın huzurundan ayrıldıktan sonra<br />
aşağı­ya inince Hz. Musa (a.s.) ile karşılaştı. Hz. Musa, Rasûlullah&#8217;ın<br />
macerası­nı dinledikten sonra dedi ki: &#8220;Ben, İsrail oğullarından acı bir tecrübe<br />
edin­dim. Bana öyle geliyor ki, ümmetiniz 50 vakit namaza tahammül<br />
edeme­yecektir. Gidin ve namaz sayısının azaltılması için ricada bulunun.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.) tekrar Yüce Allah&#8217;ın huzuruna çıktı ve namazların<br />
azaltılması­nı rica etti. Namazlardan 10&#8217;u azaltıldı. Rasûlullah dönüşte yine<br />
Hz. Musa ile karşılaştı ve Hz. Musa kendisine aynı şeyleri söyledi. Bunun<br />
üzerine Rasûlullah (a.s.) tekrar Allah&#8217;ın huzuruna çıktı, bu defa da 10 vakit<br />
namaz azaltıldı. Böylece her defasında 10 vakit namaz azaltıldı. En nihayet,<br />
gün­de beş vakit namaz kılınması emredildi ve bu namazların 50 vakit namaza eşit<br />
olduğu buyuruldu.<a href="#_ftn21" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[21]</span></span></a>
</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.8.6. Dönüş</a></p>
<p class="Vcud">Dönüşte Rasûlullah (a.s.) aynı merdiven ile Kudüs&#8217;e indi. Burada<br />
yi­ne toplu halde bulunan peygamberlerle buluştu. Rasûlullah (a.s.) kendile­rine<br />
muhtemelen sabah namazı kıldırdı. Rasûlullah (a.s.) yine Burak&#8217;a bin­di ve<br />
Mekke&#8217;ye döndü.<a href="#_ftn22" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[22]</span></span></a>
</p>
<p class="Vcud">Sabah ilk önce Rasûlullah (a.s.), amca kızı, Ümm-ü Hâni&#8217;ye<br />
başından geçenleri anlattı ve evden dışarıya çıkmak istedi. Ümm-ü Hâni<br />
elbisesini tuttu ve dedi ki: &#8220;Allah aşkına bu hikâyeyi halka anlatmayın. Yoksa,<br />
onla­ra sizi alaya almak için bir koz daha vermiş olacaksınız.&#8221; Fakat,<br />
Rasûlullah (a.s.), &#8220;ben bunu mutlaka anlatacağım&#8221; diyerek evden çıktı.<a href="#_ftn23" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[23]</span></span></a>
</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.), Mescid-i Haram&#8217;a varınca Ebû Cehl ile<br />
karşılaştı. Ebû Cehl, &#8220;yeni bir haber var mı?&#8221; diye sordu. Rasûlullah, &#8220;var&#8221;<br />
dedi. Ebu Cehl, &#8220;nedir&#8221; Rasûlullah, &#8220;ben bu gece Kudüs&#8217;e gittim&#8221; dedi. Ebu Cehl,<br />
&#8220;Kudüs&#8217;e mi?&#8221; diye hayret etti ve ekledi: &#8220;Sen bir gecede Kudüs&#8217;e gittin ve<br />
sabah buraya geri döndün?&#8221; Rasûlullah, &#8220;evet&#8221; dedi. Ebu Cehl, dedi ki: &#8220;Milleti<br />
toplayayım mı? herkesin önünde aynı şeyi söyleyebilecek mi­sin?&#8221; Rasûlullah dedi<br />
ki: &#8220;Tabii&#8221;. Bunun üzerine Ebu Cehl, bağırıp çağırıp herkesi etrafına topladı ve<br />
Rasûlullah (a.s.)’ın onlarla konuşmasını istedi. Rasûlullah (a.s.), herkese,<br />
geçirdiği tecrübeyi anlattı. Mi&#8217;rac vakasını din­ledikten sonra millet<br />
Rasûlullah(a.s.)&#8217;ı alaya aldı. Bazıları kahkaha atıyor­du, bazıları ellerini<br />
ellerine vuruyordu ve bazıları da şaşkınlık içinde baş­larını elleri arasına<br />
almıştı. Kendileri şöyle diyordu: &#8220;İki aylık yolculuk bir gecede&#8230; Allah,<br />
Allah, imkânsız. Eskiden senin deli divâne olduğun­dan biraz şüphemiz vardı, ama<br />
şimdi inandık ki, sen gerçekten aklını ka­çırmışsın&#8221; .<a href="#_ftn24" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[24]</span></span></a></p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.9. Hz. Ebu<br />
Bekr Sıddîk (r.a.)&#8217;ın Mi&#8217;rac Olayını Doğrulaması</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah&#8217;ın Mi&#8217;rac ile ilgili anlattıkları bir ânda bütün<br />
Mekke&#8217;de herkes tarafından duyulmuş oldu. Bu olay, bazı müslümanların<br />
dinlerin­den dönmelerine sebep oldu.<a href="#_ftn25" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[25]</span></span></a><br />
Fesatçı ve fitneci kişiler hemen Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;e gittiler ve kendisine,<br />
görünürde tamamıyla imkânsız olan bu olayı anlatmak suretiyle, Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a olan güvenini sarsmak istiyor­lardı. Onlara göre, Hz. Peygamber&#8217;in sağ<br />
kolu sayılan Hz. Ebu Bekr&#8217;in İslâmı terk etmesi ile İslâmî Hareket tamamıyla<br />
çökecekti. Fakat, Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;in tepkisi tamamıyla değişik oldu. Hz. Ebu<br />
Bekr olayı dinledik­ten sonra dedi ki: &#8220;Eğer bu olayı gerçekten Rasûlullah<br />
(a.s.) anlatmışsa mutlaka doğrudur. Bunda şaşılacak ne var? Ben her gün ona<br />
gökten haber geldiğini duyuyor ve tasdik ediyorum.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hz. Ebu Bekr (r.a.) daha sonra Mescid-i Haram&#8217;a geldi. Orada hem<br />
Rasûlullah (a.s.), hem onunla alay eden topluluk vardı. Hz. Ebu Bekr (r.a.)<br />
kendisine gerçekten bu olayı anlatıp anlatmadığını sordu. Rasûlullah (a.s.)<br />
&#8220;evet&#8221; dedi. Hz. Ebu Bekr (r.a.) dedi ki, &#8220;Ben Kudüs&#8217;ü görmüş ve gezmişimdir.<br />
Siz oranın haritasını ve plânını bana anlatın.&#8221; Rasûlullah (a.s.) hemen oranın<br />
plânını açıkladı ve her şeyi öyle anlattı ki, sanki Ku­düs onun gözünün önünde<br />
idi. Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;in bu taktiğiyle Mi&#8217;rac vak&#8217;asını yalanlamaya<br />
çalışanlar büyük bir darbe yemiş oldular.<a href="#_ftn26" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[26]</span></span></a></p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.10. Başka<br />
Deliller</a></p>
<p class="Vcud">Hicâz ve Mekke&#8217;den pek çok kişi ticaret için Kudüs&#8217;e gidip<br />
gelirlerdi. Kudüs&#8217;ü görmüş olan, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın anlattığı harita ve plânın<br />
doğru olduğunu kabul ettiler. Fakat bundan sonra, da millet iyice tatmin<br />
olma­mıştı ve başka deliler istiyordu. Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;Mi&#8217;rac<br />
yolculu­ğu sırasında ben şu şu yerlerden geçtim ve şu şu kafileye rastladım.<br />
Kafi­lelerde şu mallar vardı. Kafilelerdeki develer Burak&#8217;ı görünce sıçradılar<br />
ve bunlardan biri filanca vadiye kaçtı. Ben kafiledekilere bu deve hakkında<br />
bilgi verdim. Dönüşte ben falan yerde falan kabilenin falan kabilesini gör­düm.<br />
Herkes uyuyordu. Ben onların kaplarından su içtim ve suyun içildi­ğinin<br />
işaretini bıraktım.&#8221; Rasûlullah (a.s.) bunun gibi bazı diğer şeyler söyledi. Hz.<br />
Peygamber&#8217;in bu söyledikleri, daha sonra adı geçen yerlerden gelen kafileler<br />
tarafından doğrulandı.<a href="#_ftn27" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[27]</span></span></a><br />
Böylece itiraz edenlerin dilleri sustu, ama kalblerinde daima bir tereddüt ve<br />
kuşku kaldı ve böyle bir şe­yin nasıl olduğuna şaştılar. Bugün de pek çok<br />
kişinin aklı böyle bir olaya ermiyor.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.11.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Günde Beş Vakit Namaz İle İlgili Verilen Emir</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac&#8217;ın yapıldığı geceden sonra iki gün Cenab-ı Allah<br />
tarafından Cebrail (a.s.) sık sık geldi ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;a farz olunan beş<br />
vakit na­mazın saatlerini açıklamaya çalıştı. Cebrail, ilk önce bütün namazlarda<br />
Rasûlullah&#8217;a imamlık yaptı, daha sonra bunların saatleri hakkında kendisi­ne<br />
izahatta bulundu. İmam Ahmed, Nesâî, Tirmizî, İbni Hibban ve Hâkim bu rivâyeti<br />
Hz. Cabir bin Abdullah&#8217;a atfen nakletmişlerdir. İmam Buhârî de namazların zamanı<br />
konusundaki izahları Cebrail (a.s.)&#8217;in yaptığını nak­letmiştir. İmam Ahmed,<br />
Tirmizî, Ebu Davud, İbni Huzeyme, Dare-Kutni, Hakim ve Abdurrezzak da benzeri<br />
bir rivâyeti, Abdullah bin Abbas&#8217;a atfen nakletmişlerdir ve İbn Abdulberr ile<br />
Kadı Ebu Bekr bin el-Arabi bunu teyit etmişlerdir. İmam Zührî&#8217;ye göre Hz. Ömer<br />
bin Abdulaziz&#8217;in yanında Hz. Urve bin Zübeyr&#8217;in, Cebrail&#8217;in Rasûlullah&#8217;a namaz<br />
kıldırdığını anlat­ması üzerine kendisi hayret içinde şunları söyledi: &#8220;Urve,<br />
düşünsene, sen ne söylüyorsun? Yani, Rasûlullah, Cebrail&#8217;in imametinde namaz mı<br />
kıl­mıştır?&#8221; Urve dedi ki: &#8220;Ben Beşir bin Ebi Mes&#8217;ud&#8217;dan duydum ve Beşir de Ebu<br />
Mes&#8217;ud Ensarî&#8217;den duydu, Ebu Mes&#8217;ud Ensarî de bizzat Rasûlullah&#8217;tan duydu ki:<br />
&#8220;Cebrail nazil oldu ve bana (Rasûlullah&#8217;a) imamlık yaptı ve ben onunla beş vakit<br />
namazlarımı kıldım.&#8221; (Muvattâ, Buhârî, Müslim, Abdur­rezzâk ve Taberânî).</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.12.<br />
Mi&#8217;rac&#8217;ın Mesajı</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac yolculuğundan dünyaya döndükten sonra Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın Allah&#8217;tan getirdiği mesaj, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in İsra sûresinde 2-39.<br />
ayetlerine kadar kayıtlı bulunuyor. Bu mesajı ele alın ve de bu mesajın<br />
verildiği, hic­retten bir yıl önceki şartlara bakın. Göreceksiniz ki, bu<br />
mesajda, İslâmi il­keler üzerinde yeni bir devletin kurulmasından önce<br />
Rasûlullah ve saha­belerinin ihtiyaç duydukları bütün direktifler yer almıştır.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.12.1. İsrail<br />
Oğullarının Tarihinden İbret</a></p>
<p class="Vcud">Bu mesajda Mi&#8217;rac&#8217;tan bahsedildikten sonra ilk önce İsrail<br />
oğullarının tarihinden ibret alınması istenmiştir. İsrail oğulları, Mısırlılara<br />
köle ol­maktan kurtulduktan sonra serbest bir hayat yaşamaya başladılar. O<br />
sırada onların hidayeti için Cenab-ı Allah bir kitap indirdi ve kendi hakkında<br />
emir ve direktifin tek kaynağının yine kendisi olduğunu bildirdi. Ne var ki,<br />
İsrail oğulları, Allah&#8217;ın bu nimeti için minnet ve şükranlarını bildirmek yerine<br />
nankörlük ettiler ve yeryüzünde salih ve ıslahatçı olmak yerine fe­satçı ve<br />
isyancı oldular. Bunun neticesinde Cenab-ı Allah, İsrail oğullarını bir defa<br />
Babillilere ezdirdi ve ikinci defa da Romalı ve Bizanslıları onlara musallat<br />
etti. Cenab-ı Allah bu ibret verici tarihten örnekler vererek müs­lümanların<br />
doğru yolu ancak Kur&#8217;an-ı Kerim vasıtasıyla bulacaklarını be­lirtmiştir. Ayrıca,<br />
müslümanların Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e tabi olmaları halinde büyük mükâfat alacaklarını<br />
da kaydetmiştir.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.12.2. Herkes<br />
Sorumludur</a></p>
<p class="Vcud">Bu mesajda dikkat çekilen ikinci husus da, her insanın kendi<br />
amel ve ahlâkı için kendisinin sorumlu oluşudur. Bir insanın kendi ameli, onun<br />
kaderini tayin eden öğedir. Eğer bir insan doğru yolda yürüyorsa kendisi için<br />
yürüyor, yanlış yolda yürüyorsa kendisi için. Faydası ve zararı hep kendisine<br />
aittir. Bu şahsi mesuliyet hususunda kimse kimsenin arkadaşı veya ortağı<br />
değildir. Kimse kimsenin yükünü taşımaz. Herkes kendi yap­tıklarından<br />
sorumludur. O Mide, salih bir toplumun her ferdi kendi şahsi mesuliyetlerini göz<br />
önünde bulundurmalıdır. Başkaları ne yaparsa yapsın, onları daha sonra<br />
düşünebilir. İlk önce kendini düşünmelidir ve kendisinin ne yaptığına dikkat<br />
etmelidir.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.12.3. Toplumun<br />
Üst Sınıfının Yozlaşması</a></p>
<p class="Vcud">Bu mesajda anlatılan üçüncü husus, bir toplumun çöküşü veya yok<br />
oluşunda en büyük rolün o toplumun üst sınıfının yozlaşmasına ait olduğu­dur.<br />
Balık baştan kokar misali, bir toplumu mahveden şey o toplumdaki büyük, zengin,<br />
soylu ve muktedir kişilerin ahlâk ve karakterlerinin bozul­masıdır. Bir milletin<br />
batmasından önce o milletin seçkin insanları fuhuş, zulüm, ahlâksızlık,<br />
yolsuzluk, zina, kumar, hırsızlık, soygunculuk, yalan­cılık ve sahtekârlık<br />
yaparlar. Bu kötülük, fitne, ve ahlâksızlıklar nihayet o toplum veya milletin<br />
sonu olur. O halde, kendi kendine düşman olmayan bir toplum, siyasi iktidarın ve<br />
ekonomik kaynakların basit, adi, alçak ve ahlâksız insanların elinde<br />
bulunmamasına dikkat etmelidir.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.12.4. Dünya İle<br />
Ahiret&#8217;in Ehemmiyeti</a></p>
<p class="Vcud">Adı geçen mesajda ayrıca, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in diğer yerlerinde de<br />
çeşitli vesilelerle dile getirilen bir hususa daha dikkat çekilmiştir. Yani,<br />
dünya ile ahiret arasındaki fark ve bu hususta müslümanların alması gere­ken<br />
tavır. Burada insanların sadece bu dünyanın kazanç, başarı ve mutlu­luklarını<br />
arzulamaları halinde kendilerine bütün bunların ihsan olunaca­ğı, ama sonucun<br />
çok kötü olacağı kaydedilmiştir. Fakat, gerek bu dünya­da gerekse öbür dünyada<br />
kalıcı bir başarı ve mutluluğun ancak insanın ahirette sorguya çekileceği ve<br />
hesap vermeye mecbur olacağını daima göz önünde bulundurmasıyla mümkün olacağı<br />
ifade olunmuştur. Dünyayı seven bir insanın mutluluk ve refahı görünüşte yapıcı<br />
ve yararlı görülü­yor. Ancak bu yapıcı niteliğinin arkasında zararlı ve<br />
tehlikeli yönleri var­dır. Zira, dünyayı isteyen bir kimse, ahirette cevap verme<br />
kaygısı taşıma­masından dolayı bir insanın sahip olduğu ahlâk ve faziletinden<br />
mahrum kalıyor. Bu fark, dünyada ahirete inanan ve inanmayanlar arasında bariz<br />
ve açık bir biçimde ortaya çıkıyor ve hayatın diğer safhalarında daha da<br />
belirginleşiyor. Ta ki, ahirete inananın hayatı büsbütün bir başarı simgesi<br />
haline gelmişken ahirete inanmayanın hayatı tamamıyla boş ve başarısız kalır.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.12.5. İslâm<br />
Medeniyetinin Temel İlkeleri</a></p>
<p class="Vcud">Mesajın girişindeki bu temel buyruklardan sonra üzerlerinde<br />
İslam toplumu ve İslam medeniyetinin kurulması gereken belli başlı ilkeler<br />
sa­yılmıştır. Bu temel ilkeler sayı itibarıyla 14&#8217;tür ve biz bunları mesajda yer<br />
alan sıraya göre aşağıya kaydediyoruz:</p>
<p class="Vcud">1) Tek Allah&#8217;ın yerine başka varlıkların ilâhlığına<br />
inanılmamalıdır. Tapılacak, itaat edilecek, kulluk edilecek ve saygı<br />
gösterilecek tek ilâh O&#8217;dur. Allah&#8217;ın dışında başka kimsenin itaati kabul<br />
edildiği takdirde kötü sonuçlar doğar ve kullar Allah’ın bütün bereketlerinden<br />
mahrum kalırlar. Halbuki, Allah&#8217;a tabi olma ve itaat etmenin sonuçlan<br />
bambaşkadır.<a href="#_ftn28" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[28]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">2) İnsan hakları babında başta gelen hak ana-baba hakkıdır.<br />
Evlatlar kendi ana-babalarına son derece bağlı ve saygılı olmalıdırlar. Toplumun<br />
genel ahlâkı öyle olmalıdır ki, evlatlar, ana-babalarından habersiz ve onla­ra<br />
saygısız olmamalı, aksine, onlara iyi muamele etmelidirler. Evlatlar, anne ve<br />
babalarına gereken ilgiyi göstermeli ve yaşlandıkları zaman onla­ra hakkıyla<br />
bakmalıdırlar. Zira, anne ve babaları da onlara çocukken bak­mışlardı .<a href="#_ftn29" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[29]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">3) Toplumsal yaşantıda işbirliği, yardımlaşma, sevgi, şefkat,<br />
saygı, hakkı bilme ve tanıma, herkesin hakkını verme gibi erdemler canlı<br />
tutul­malıdır. Bir akraba, başka bir akrabasına her türlü yardımı yapmalıdır.<br />
Muhtaç ve çaresiz bir insan, toplumun kendisine yardım edeceğinden emin<br />
olmalıdır. Bir yolcu nereye giderse gitsin, herkesin kendisini ağırla­yacağından<br />
veya hiç olmazsa güler yüzlü davranacağından emin olmalı­dır. Toplumda insan<br />
hakları ve sorumlulukları öylesine iç içe olmalıdır ki, kimse hakkının<br />
yenmesinden veya kendisine haksızlık yapılmasından yakınmamalıdır. İnsanlar<br />
birbirine yardım ederken, bunu bir lütûf veya ihsan değil, bir vazife ve<br />
mükellefiyet kabul etmelidirler. Bir insan başkala­rına herhangi bir yardım veya<br />
iyilikte bulunamıyorsa Allah&#8217;tan af dilesin ve O&#8217;ndan kendisinin başkalarına<br />
yardım etmesini sağlayacak bir takım imkânlar istesin.<a href="#_ftn30" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[30]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">4) İnsanlar kendi servetlerini çar-çur etmesinler ve yanlış<br />
yollarda harcamasınlar. Servetlerini sadece gösteriş, riyâ, fısk-ü fücur ve kötü<br />
yol­larda sarf etmesinler, aksine iyi ve hayır işlerde kullansınlar; fakir<br />
fukara­ya yardım etsinler. Aslında serveti yanlış yollarda kullanmak, Allah’ın<br />
ni­metlerini inkâr etmek veya ona nankörlük etmek anlamına gelir. Servetle­rini<br />
bu şekilde har vurup harman savuranlar şeytanın kardeşleridir. Bir sâlih ve<br />
temiz toplum bu tür israf ve yolsuzluğa dur demelidir.</p>
<p class="Vcud">5) İnsanlar para konusunda tutumlu davranmalıdırlar. Ne servetin<br />
bir­kaç elde toplanmasına veya toprağa gömülmesine sebep olacak kadar cimri<br />
olsunlar, ne de hem kendi hem toplumun ekonomik ve mali duru­munu sarsacak kadar<br />
savurgan olsunlar. Toplumun bireylerinde yapılması gereken harcamaları yapma ve<br />
yapılmaması gereken harcamalardan sa­kınma hissi var olmalıdır.<a href="#_ftn31" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[31]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">6) Cenab-ı Allah&#8217;ın kendi rızkını dağıtmak amacıyla kurduğu<br />
nizam, insanların yapay tedbirleriyle önlenmesin veya engellenmesin. Cenab-ı<br />
Allah, rızkın dağıtımı konusunda az veya çok, küçük veya büyük gibi farklara yer<br />
vermiştir; bunu eşit bir düzeyde tutmamıştır. Bu farklılığın hikmetini yalnız<br />
Allah biliyor. Onun, için doğru ve uygun bir ekonomik düzen Allah&#8217;ın koyduğu bu<br />
kurala ters değil, uygun olmalıdır. Tabii, eşitsizlik veya dengesizliği sun&#8217;i<br />
şekilde eşit hale getirmeye çalışmak ya da bu dengesizliği aşın uçlara götürmek<br />
yanlıştır.<a href="#_ftn32" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[32]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">7) Nesillerin doğup büyümesinin, yemek yiyen kişilerin artması<br />
ile mali ve gelir kaynaklarının azalacağı veya yetişemeyeceği düşüncesiyle<br />
durdurulması büyük bir hatadır. Bu düşünce ve kaygı ile, doğan çocukları<br />
öldürenler zannediyorlar ki, rızık veya gelir dağılımı kendilerinin<br />
ellerin­dedir. Halbuki, rızık veren, insanları dünyaya yerleştiren Yüce<br />
Allah&#8217;tır. Cenab-ı Allah nasıl dünyaya şimdiye kadar gelenlerin rızkını<br />
vermişse, bundan sonra da gelenlere yiyecek, içecek temin edecektir .Nüfus ne<br />
kadar artıyorsa, Cenab-ı Allah gelir kaynaklarını da o kadar artırır. Onun için,<br />
İnsanlar, Allah&#8217;ın yaratıcılık işlerine karışmasınlar ve şartlar ne olursa<br />
ol­sun, nesilleri budama, yok etme yollarına gidilmesin.<a href="#_ftn33" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[33]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">8) Zina, kadın-erkek ilişkilerinin en yanlış şeklidir. Zina<br />
sadece ya-saklanmamalıdır, ayrıca kadın ve erkeklerin buna sürüklenmelerini<br />
müm­kün kılan bütün sebepler ortadan kaldırılmalıdır.<a href="#_ftn34" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[34]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">9) Cenab-ı Allah insan hayatının hürmete layık bir şey olduğunu<br />
be­lirtmiştir. Onun için, bir insan ne kendi canına kıyabilir ne de başkalarının<br />
canına, Allah&#8217;ın bu koyduğu yasak ancak Allah&#8217;ın bir emrinin yerine<br />
geti­rilmesini icap ettiren şartlarda ortadan kalkabilir. Böyle bir durumda<br />
an­cak işin icabı olduğu kadar cana kıyılmalı veya kan dökülmelidir. Öldür­me<br />
işinde her türlü israf veya ifrat yasaktır. Meselâ, intikam almak için esas<br />
suçluların dışında başkalarının öldürülmesi caiz değildir. Suçlunun eziyet ve<br />
işkence edilerek öldürülmesi, ya da öldürülmesinden sonra ölü­süne saygısızlık<br />
yapılması ve buna benzer diğer hareketler de kesinlikle yasaktır.<a href="#_ftn35" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[35]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">10) Yetimlerin menfaati, onlar kendi kendilerini besleyecek hale<br />
ge­linceye kadar korunmalıdır. Yetimlerin malları, menfaatlerine aykırı bir<br />
şekilde kesinlikle kullanılmamalı veya harcanmamalıdır.<a href="#_ftn36" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[36]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">11) Söz ister bir fert isterse bütün millet tarafından verilsin,<br />
tam ola­rak yerine getirilmelidir. Taahhüt, muahede, mütareke veya anlaşmanın<br />
ihlâli için Allah katında büyük azap vardır.<a href="#_ftn37" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[37]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">12) Ölçü ve ağırlık aletleri ve birimleri iyi ve hilesiz<br />
olmalıdır. Alış­verişte hiçbir hile ve kötülük yapılmamalıdır.<a href="#_ftn38" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[38]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">13)İnsanlar, doğru veya uygun olduğunu bilmedikleri bir şey veya<br />
kişinin peşinden koşmamalıdırlar. İnsanlar kendi fiil ve sözlerine iyice dikkat<br />
etmeli ve ona göre kendilerine çeki-düzen vermelidirler. Zira, ahi­rette kendi<br />
gördükleri, duydukları ve gönüllerinde taşıdıkları niyet, fikir ve kararları<br />
hakkında Cenab-ı Allah&#8217;a hesap vermek zorunda kalacaklar­dır.<a href="#_ftn39" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[39]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">14) İnsanlar yeryüzünde zalim, gaddar ve mağrur olmamalıdırlar.<br />
Ka­sılıp, böbürlenmemelidirler. Zira, insan kasılarak ne ayağının altındaki<br />
toprağı yırtabilir ne de gururlanarak yükseklikte gökleri geçebilir.<a href="#_ftn40" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[40]</span></span></a></p>
<p class="Vcud">İşte Rasûlullah (a.s.) Mi&#8217;rac&#8217;ta Cenab-ı Allah&#8217;tan aldığı ve<br />
dünyaya getirdiği mesaj bu ilkelerden ibaretti. Ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kısa bir<br />
süre sonra Medine&#8217;ye geçip üzerinde İslâm toplumu ve devletini kurduğu altın<br />
ilkeler bunlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.13.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Hicret İçin Dua Etmesine Dair Yapılan Telkin</a></p>
<p class="Vcud">Aynı İsra sûresinde Cenab-ı Allah, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a aslında<br />
hicret duası olarak bilinen duayı öğretti. Tirmizî ile Hâkim&#8217;in Hz. Abdullah bin<br />
Abbas&#8217;a dayanarak kaydettikleri rivayete göre İsra&#8217;nın şu ayetinde Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a hicret izni verildi:</p>
<p class="Vcud">&#8220;De ki: &#8216;Rabbim, beni sıdk girdirilişi ile girdir. Ve sıdk<br />
çıkarıcıyla çı­kar. Ve bana tarafından aşikâr bir kudret ve hüccet ile yardım<br />
ihsan bu­yur.&#8221; (Ayet; 80)</p>
<p class="Vcud">Bu duanın telkin edilişi gösteriyor ki, hicret zamanı iyice<br />
yaklaşmıştı. Bu sebepten dolayıdır ki, Cenab-ı Allah, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a şu<br />
nasihatte bulundu: &#8220;Sen öyle bir dua etmelisin ki, Sen doğruluğu hiçbir zaman<br />
terk etmeyeceksin. Çıktığın yerden doğrulukla çıkacaksın, girdiğin yere de<br />
doğrulukla gireceksin.&#8221; Daha sonraki cümlenin anlamı şudur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ya beni iktidara getir ya da bir iktidarı benim yardımcım yap;<br />
ki böylece dünyadaki bozuk düzeni değiştirebileyim. Fuhuş ve günahlara son<br />
verebileyim ve senin adaletini her tarafa yayabileyim&#8221;. Bu cümle gös­teriyor ki,<br />
İslâm&#8217;ın dünyada yapmak istediği değişiklik ve ıslâh sadece va­az ve telkinle<br />
yapılamaz; aksine bunun için siyasi kuvvet ve iktidara da ihtiyaç vardır.<br />
Hadis-i şeriflerde de şu ifadeye rastlanıyor: &#8220;Allahu Teâlâ, hükümetin<br />
kuvvetiyle Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in önleyemeyeceği şeyleri önler ve ortadan kaldırır.&#8221;<br />
Bu demektir ki, dinin hayatın her alanında yerleşmesi, İslâm&#8217;ın uygulanması ve<br />
Allah&#8217;ın koyduğu hududun icraatı için hükümete ve iktidara Tâlib olmak sadece<br />
caiz değil, aynı zamanda zaruri ve elzem­dir. Bu bakımdan, İslâm dininin tam<br />
manasıyla zafere ulaştırılması için si­yasi alanda mücadele edenlerin suçlanması<br />
ve onların dünyacı veya ikti­dar heveslisi olduğu yolundaki iddiaları tamamıyla<br />
cehalet ve dalalete da­yanıyor. İktidarı sadece kendisi ve maddi menfaati için<br />
isteyen elbette ki, iktidar heveslisi ve dünyacıdır. Ama, Allah&#8217;ın dinini her<br />
şeyden üstün kıl­mak için mücadele etmek dünyaya tapmak değil, Allah&#8217;a tapmanın<br />
ta ken­disidir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.14. Mazlum<br />
Müslümanların Zafer Duası</a></p>
<p class="Vcud">Yine Mi&#8217;rac sırasında Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Bakara sûresinin son<br />
ayetleri bahşolundu. Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;un rivâyetine göre, bu ayetler şu<br />
dua ile son buluyor:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ya Rabbi, bizi unuttuğumuz şey veya hatamızdan dolayı tutup<br />
sor­guya çekme. Ey Rabbimiz, bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük<br />
yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyleri yükleme. Bizi af ve<br />
mağfiret eyle. Bize merhamet buyur. Sen Mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı<br />
bize yardım et.&#8221; (Ayet; 286)</p>
<p class="Vcud">Bu duanın Mekke&#8217;de küfr ile İslâm arasındaki savaşın en çetin<br />
safha­ya geldiği zaman müslümanlara öğretildiği unutulmamalıdır. Müslüman­lar<br />
her taraftan kuşatılıyor, zulüm, eziyet ve işkenceye tabi tutuluyorlardı.<br />
Hicaz&#8217;ın her yeri ve her köşesi müslümanlara dar gelmeye başlamıştı. Zira nerde<br />
bir müslüman varsa, ona baskı ve zulüm yapılıyor, akıl almaz iş­kenceler reva<br />
görülüyordu. Bu şartlarda müslümanların Mevlalarına dua etmeleri istendi ve bunu<br />
isteyen bizzat Alemlerin Rabbi olduğu için müs­lümanlar bir nebze rahat nefes<br />
alabildiler ve teselli buldular. Zira bu duayı öğreten Rabbleri bunun<br />
gerçekleşmesi için de mutlaka tedbirler alıyordu. Aynı zamanda müslümanların<br />
metanet ve sabırları ellerinden bırakmamaları istendi. Bir yandan Hakka tapmak<br />
suçundan müslümanların hedef ol­dukları büyük zulme bir göz atın ve bir yandan<br />
da bu duaya bakın, ki bun­da muhalif ve düşmanlar için tek bir kötü söz veya<br />
küfr yoktur. Bir yan­dan müslümanların çektikleri maddi ve manevî çileleri<br />
gözünüzde canlan­dırın, bir yandan da bu duanın sözlerine bakın, ki bunda<br />
dünyevi menfaat veya kazançtan hiçbir «ser yoktur. Bir tarafta o hakperestlerin<br />
perişan du­rumuna bakın ve diğer tarafta bu kadar temiz, nezih ve yüksek sözlere<br />
ba­kın. Sadece bu husus, o ilk müslümanların ne büyük ahlâki ve ruhani<br />
ter­biyeden geçtiklerini göstermeye yeter.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>31.1.15.<br />
Mi&#8217;râc&#8217;ın Bir Başka Cephesi</a></p>
<p class="Vcud">Mi&#8217;rac&#8217;ın bir başka cephesi de var ki, bunu bu bahsimizde ele<br />
alma­mız yerinde olacaktır. Bunu aşağıda belirtmeye çalışacağız:</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.1. Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın Cebrail İle Görüşmesi</a></p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Necm sûresinde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Hz.<br />
Cebrail&#8217;i ilk kez asıl şekliyle gördüğüne dair malumat vardır. Bu surede<br />
Cebrail&#8217;in ilk önce ufukta görüldüğü, daha sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;a iki yaylık<br />
bir me­safeye kadar yaklaştığı ve o sırada kendisine Allah&#8217;tan vahiy getirdiği<br />
kaydedilmiştir. Bundan sonra şöyle denilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Resulün kalbi, gördüğünü tekzip etmedi. Şimdi siz, onun gördüğü<br />
şeye karşı kendisini ile mücadele mi edeceksiniz?&#8221; (Necm; 11-12)</p>
<p class="Vcud">Yani, Rasûlullah (a.s.), uyanık iken ve gün ışığında geçirdiği<br />
bu tec­rübeden sonra bunun bir bakış hatası, hayal veya Şeytan&#8217;ın bir hilesi<br />
oldu­ğunu düşünmedi. Rasûlullah (a.s.) bu meleğin Cebrail olduğu ve getirdiği<br />
mesajın Allah tarafında inen bir vahiy oluğu konusunda herhangi bir şüp­he veya<br />
tereddüde kapılmadı.</p>
<p class="Vcud">Şimdi aklımıza bir soru geliyor. Hz. Peygamber (a.s.) geçirdiği<br />
bu fevkalâde tecrübe hakkında neden herhangi bir şüpheye veya tereddüde<br />
kapılmadı? Neden, bir an için duraklayıp gördüklerinin doğru olup olma­dığını<br />
araştırmadı? Neden gördüklerinin sadece bir rüya, hayal, görüntü, Şeytan&#8217;ın bir<br />
hilesi veya başka bir şey olduğunu sanmadı? Bu soruyu göz­den geçirdiğimiz<br />
zaman, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın herhangi bir kuşkuya kapılmamasının beş sebebi<br />
ortaya çıkar. Bunları şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p class="Vcud">Bu vak&#8217;anın meydana gelişinin hârici şartları bunun doğru<br />
olduğunu gösteren mahiyette idiler. Rasûlullah (a.s.), bu tecrübeyi karanlıkta,<br />
murakabe, uyku veya dalgınlıkta geçirmemişti, aksine şafak söküyordu ve ken­disi<br />
tamamıyla uyanıktı. Hava açıktı ve her tarafta aydınlık vardı. Rasûlullah<br />
(a.s.), gün ışığında ve dünyanın herhangi bir şeyini görebileceği şekil­de<br />
Cebrail&#8217;i görmüştü. Nasıl ki gündüz bir insan nehir, dağ, insan, hayvan veya evi<br />
gördükten sonra herhangi bir şüpheye kapılmaz, Rasûlullah (a.s.)&#8217;da gözlerinin<br />
iyi görmediği kanaatına varmadı.</p>
<p class="Vcud">İkincisi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın iç dünyası da başından geçen bu<br />
tecrübe­yi doğrular nitelikte idi. Rasûlullah (a.s.), tamamıyla uyanık, akıl,<br />
zihin ve hislerinin yerinde olduğu bir sırada olanları görmüştü. Zihni boştu ve<br />
da­ha önceden böyle bir gözlem veya tecrübeden geçmemişti. Kafasını meş­gul eden<br />
başka bir şey de yoktu. Bu halet-i ruhiyede Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın, gözlerinin<br />
gördüğü bir şeye şüphe etmesine gerek yoktu.</p>
<p class="Vcud">Üçüncüsü, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın gördüğü şahsiyet de mükemmel ve<br />
muhteşemdi. Bu şahsiyet öylesine güzel, cazibeli, temiz, yakışıklı, parlak ve<br />
göz kamaştırıcıydı ki, Rasûlullah (a.s.) bunu hiçbir zaman aklına bile<br />
getirmemişti. Bu, onun tahmin ettiği ve hayal ettiğinden de daha güzel ve çekici<br />
bir şahsiyetti. Hiçbir cin veya şeytan böylesine mükemmel bir şekle giremezdi.<br />
Bu olsa olsa bir melek olacaktı. Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;un rivâyetine göre<br />
Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu: &#8220;Ben Cebrail&#8217;i gördüm, öyle ki, sanki 600 kolu<br />
vardı.&#8221; (Müsned-i Ahmed). Başka bir rivayette İbn Mes&#8217;ud bu ifadeyi daha da<br />
açıyor ve diyor ki: &#8220;Cebrail&#8217;in kolu bütün ufuğu kaplayacak kadar büyüktü.&#8221;<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Cenab-ı Allah da Ceb­rail (a.s.)&#8217;i &#8220;Şedid-ul Kuva&#8221; (Bünyesi<br />
Kuvvetli olan) ve &#8220;Zû-Mirratin&#8221; ola­rak tarif etmiştir.</p>
<p class="Vcud">Dördüncüsü, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın gördüğü varlığın getirdiği<br />
mesaj ve talimat da onun doğru olduğunu kanıtlıyordu. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu<br />
varlık vasıtasıyla aldığı dünya ve kâinat ile ilgili bilgi daha önceden kendisi<br />
tara­fından bilinmiyordu, hatta bunun bir tasavvuru bile zihninde yoktu. Bu<br />
bakımdan kendi bilgi ve düşüncelerinin böyle bir varlık şeklinde ortaya çıktığı<br />
şüphesinin uyanması için bir sebep yoktu. Aynı şekilde bu bilginin Şeytan veya<br />
hemcinslerinden geldiği de düşünülemezdi. Zira, bir Şeytan insanlara şirk ve<br />
kötülükten meneden mesaj nasıl getirebilir? Bir şeytan, insanların Allah&#8217;a<br />
inanmasını, Ahiret&#8217;i düşünmesini, Cahiliyyet&#8217;in örf ve adetlerini terk etmesini,<br />
ahlâk ve fazilete önem vermesini nasıl isteyebilir?</p>
<p class="Vcud">Beşinci ve en önemli sebep de şuydu: Cenab-ı Allah bir insanı<br />
pey­gamberlik makamına getirdikten sonra kalbinden her türlü vesvese, şüphe ve<br />
kuşkuyu çıkarır ve yerini güven ve inançla doldurur. Bu durumda bir peygamber ne<br />
görüyor ve ne duyuyorsa onların şekli ve mahiyeti hakkında herhangi bir<br />
tereddüde ve kuşkuya düşmez. Bir peygamber, Allah tara­fından gelen her emir ve<br />
talimatı bütün açık kalblilikle kabul eder. Bu emir ve talimat ilham ve vahiy<br />
şeklinde de olabilir ve gözle görülür bir gerçek gibi de. Bu durumlarda bir<br />
peygamber, Şeytan&#8217;ın her türlü müda­halesi ve fitnesinden mahfuz olduğundan emin<br />
olur. Kendisine gelen emir ve talimatın Rabbinden geldiğine yüzde yüz emin olur<br />
ve bu hususta her­hangi bir yanılgıya imkân olmadığını bilir. Nasıl ki, bir<br />
balık kendisinin suda yüzebileceğinden, bir kuş havada uçacağından ve insan<br />
kendisinin insan olduğundan emin olur, bir peygamber de Allah vergisi hissiyle<br />
ken­disinin peygamber olduğuna inanır. Bir peygamber, bir an için bile<br />
kendi­sini yanlış olarak peygamber sandığını düşünmez.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Necm sûresinde şöyle buyurulmuştur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Yemin olsun ki, onu bir defa daha gördü. Sidret&#8217;ul Münteha<br />
yanın­da. Cennet&#8217;ul Me&#8217;va Onun (Sidre)nin yanındadır. O sidre, Allah&#8217;ın nuruy­la<br />
örtülmüştür. (Hz. Peygamber&#8217;in) gözü gördüğünden ne kaygı duydu, ne de şaştı.<br />
And olsun ki, Rabbinin alametlerinin en büyüğünden bir kısmını gördü.&#8221; (Ayet;<br />
13-18)</p>
<p class="Vcud">İşte burada Cebrail&#8217;in Rasûlullah (a.s.) ile asıl şekliyle<br />
görüşmesine temas edilmiştir. Buluşma yerinin adı &#8220;Sidret-ul Münteha&#8221; olarak<br />
gösteril­miştir. Ayrıca, bunun &#8220;Cennet-ul Me&#8217;vâ&#8221;ya yakın olduğu kaydedilmiştir.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.2. Sidret-ul<br />
Münteha</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;Sidre&#8221; Arapçada hünnapa veya lotus ağacına denir. Münteha da<br />
sıra­nın sonu manasındadır. &#8220;Sidret&#8217;ul-Münteha&#8221;nın sözlük anlamı böylece, &#8220;uç<br />
noktada veya sıranın sonunda bulunan hünnap veya lotus ağacı&#8221;dır. Allâme Alûsi,<br />
&#8220;Ruh&#8217;ul-Me&#8217;ani&#8221; isimli eserinde bunun açıklamasını şöyle yapmıştır: &#8220;Burada<br />
dünyaların bütün ilmi son buluyor ve bundan sonra ne varsa onları ancak Allah<br />
biliyor.&#8221; Hemen hemen aynı açıklamayı İbni Cerir kendi tefsirinde ve İbni Esir<br />
&#8220;en-Nihâye fi Garib-il Hadis vel-Eser&#8221; adlı kitabında yapmışlardır. Bizim için<br />
bu maddeler aleminin son sınırında hünnap veya lotus ağacının nasıl olduğunu<br />
bilmemiz mümkün değildir. Bunlar asılında Allah&#8217;ın kâinatının, bizim aklımızın<br />
eremeyeceği sırlandır. Her ne olursa olsun, bu ağacın mahiyetini açıklamak için<br />
insanların dilin­de &#8220;Sidre&#8221;den daha uygun bir kelime yoktu ve bunu Cenab-ı Allah<br />
aynen Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e tanımlamış oldu.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.3. Cennet-ul<br />
Me&#8217;va</a></p>
<p class="Vcud">Cennet-ul Me&#8217;vâ&#8217;nın sözlük anlamı &#8220;oturulacak yer olan<br />
Cennet”tir. Hz. Hasan Basri&#8217;nin dediği gibi, bu Cennet Ahiret&#8217;te iman ve takva<br />
sahip­lerinin ikâmetgâhı olacaktır. Hasan Basri yukarıdaki ayetleri tefsir<br />
eder­ken söz konusu Cennet&#8217;in göklerde olduğunu ifade etmiştir. Katâde&#8217;ye gö­re<br />
ise Cennet, şehitlerin ruhlarının yerleşeceği yerdir ve Ahirette herkesin<br />
gideceği Cennet değildir, İbni Abbas (r.a.) da aynı ifadede bulunuyor ve diyor<br />
ki, Ahirette iman sahiplerine verilecek Cennet göklerde değil, yer­dedir.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.4. Sidre&#8217;de<br />
Allah&#8217;ın Tecellisi</a></p>
<p class="Vcud">&#8220;O sidre, Allah&#8217;ın nuruyla örtülmüştür&#8221; deyimi gösteriyor ki, bu<br />
nur veya tecellinin şanı ve keyfiyeti anlatılmayacak kadar muhteşemdir. Bu öyle<br />
bir nur ve tecellidir ki, ne insan bunu tasavvur edebilir ne de insan dili bunu<br />
ifade edebilir.</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki ayetlerde ayrıca Cenab-ı Allah&#8217;ın bu nur ve<br />
tecellisini gördükten sonra Rasûlullah&#8217;ın, ne gözlerinin kamaştığı ne de aşırı<br />
heyecan gösterdiği anlatılmıştır. Rasûlullah (a.s.)’ın kendi nefsine ve<br />
hislerine ha­kimiyeti o kadar mükemmeldi ki, dikkatini ve teveccühünü uğruna<br />
çağrıl­mış olduğu asıl amaç ve hedeften bir an bile ayırmadı. Rasûlullah (a.s.)<br />
hâşâ acemi bir seyirci gibi etrafında varolan sayısız nesne ve ilgi çeken<br />
şeylere bakmakla meşgul olmadı. Rasûlullah (a.s.) olgun ve tecrübeli bir kişi<br />
gibi davrandı ve asıl maksadını bir an bile gözünden uzaklaştırmadı. Yüce<br />
Allah&#8217;ın yeri büyük bir imparator veya padişahın muhteşem divânı ile bile<br />
mukayese edilemeyecek kadar ihtişam dolu idi ve Rasûlullah bu­rada soylu ve<br />
akıllı bir misafir gibi hareket etti.</p>
<p class="Vcud">Son ayette Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Rabbinin belli başlı ayet<br />
veya işa­retlerini gördüğü kaydedilmiştir. Bu ayetten Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Yüce<br />
Al­lah&#8217;ı değil, onun ayet veya işaretlerini gördüğü anlaşılıyor. Burada<br />
anlatı­lanlara dikkat edildiği takdirde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu ikinci buluşma<br />
ve mülakatının, ilk defaki buluşmasında gördüğü aynı varlıkla olduğunu an­larız.<br />
Bu demektir ki, bu bölümün başında belirttiğimiz gibi, Rasûlullah (a.s.) ilk<br />
defa ufukta gördüğü ve kendisine iki yaylık mesafeye kadar yak­laşmış olan<br />
varlık Allah değildi. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)’ın Sidret-ul Müntehâ&#8217;da<br />
gördüğü varlık da Allah değildi. Bu her iki yerde Rasûlullah (a.s.) Allah&#8217;ı<br />
gerçekten görmüş olsaydı, burada mutlaka açıklanmış olur­du. Zira, olayın<br />
ehemmiyeti ve azameti bunu gerektirirdi. Kur&#8217;an-ı Ke­rim&#8217;de Hz. Musa&#8217;nın<br />
hikâyesi anlatılırken, kendisinin Allah&#8217;ı görmek istediği ve kendisine şu cevap<br />
verildiği kaydedilmiştir: &#8220;Beni katiyyen göre­mezsin.&#8221; (A&#8217;râf; 143). Görüldüğü<br />
gibi bu şeref Hz. Musa&#8217;ya verilmemişti. Durum böyle iken, Hz. Peygamber (a.s.)<br />
gerçekten böyle bir şerefe nail olsaydı, bunun için açık ve kuvvetli ifade<br />
kullanılırdı. Ne var ki, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Allah&#8217;ı gördüğü Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de<br />
hiçbir yerde anlatılmamış­tır. Hatta, İsrâ suresinde de Mi&#8217;rac&#8217;tan bahsedilirken<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a sa­dece bazı ayetler gösterildiği kaydedilmiştir. Yukarıdaki<br />
ayette de benzeri bir ifade kullanılarak &#8220;Rabbinin alametlerinin en büyüğünden<br />
bir kısmını gördü&#8221; denilmiştir.</p>
<p class="Vcud">Bu sebeple, zahiren Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Allah&#8217;ı görüp görmediği<br />
ko­nusunun tartışılmasına hiç imkân kalmıyor. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
Allah&#8217;ı mı, yoksa Cebrail (a.s.)&#8217;i mi gördüğünün tartışması için de herhangi bir<br />
imkân kalmıyor. Fakat bu hususta tartışmaya yol açan bazı hadislerdeki<br />
ifadelerdir. Biz bu hadisleri buraya sıra ile aktarıyoruz:</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15 .5. Hz. Ayşe<br />
(r.a.)&#8217;nin Rivayetleri</a></p>
<p class="Vcud">Buhârî, Kitab&#8217;üt-Tefsir&#8217;de Hz. Mesruk&#8217;un, Hz. Ayşe&#8217;ye şöyle<br />
dediğini rivayet etmiştir: &#8220;Anneciğim, Hz. Peygamber (a.s.), Rabbini görmüş<br />
müy­dü?&#8221; Hz. Ayşe dedi ki: &#8220;Senin bu sorun benim tüylerimi diken diken etti. Sen<br />
bunu nasıl unutabilirsin ki, şu üç şeyi iddia eden herkes yalan iddiada bulunmuş<br />
olur? (Hz. Ayşe söz konusu üç şeyin ilkini ifade etti): &#8220;Muham­med (a.s.)&#8217;in<br />
Rabbini gördüğünü kim iddia ediyorsa yalan söylüyordur&#8221;. Bundan sonra Hz. Ayşe<br />
(r.a.) şu ayetleri okudu: &#8220;Gözler O&#8217;nu göremez&#8221; ve &#8220;hiçbir insan Allah ile kelâm<br />
edecek mevkiye sahip değildir. Ama va­hiy veya perde arkasından veya Allah&#8217;ın<br />
izniyle vahiy getiren bir melek vasıtasıyla olanlar hariç.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu hadisin bir kısmı Buhârî, Kitab&#8217;üt-Tevhid, Bölüm 4&#8217;de de yer<br />
al­mıştır. Buhârî&#8217;nin, Kitabu Bid&#8217;ul-Halk&#8217;da naklettiği Mesruk&#8217;un rivâyetinde<br />
deniliyor ki, &#8220;Ben (Mesrûk) Hz. Ayşe&#8217;nin bu sözlerini dinledikten sonra &#8220;peki, o<br />
zaman Allah&#8217;ın şu buyruğunun anlamı nedir?&#8221; diye sordum. &#8220;Sümme denha fatedellâ<br />
felânekâbe kavseyniev ednâ&#8221;. Hz. Ayşe dedi ki: &#8220;Bundan Cebrail kastedilmiştir. O<br />
her zaman Rasûlullah (a.s.)&#8217;a insan şek­linde gelirdi. Ama bir defasında asıl<br />
şekliyle göründü ve zaman bütün uf­ku kapladı.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Müslim&#8217;in, Kitab&#8217;ul-İmân, &#8220;Zikr-i Sidret-ul-Münteha&#8221; bölümünde<br />
Hz. Ayşe ile Mesruk&#8217;un bu konuşması daha etraflıca yer almıştır ve bunun en<br />
önemli bölümü şudur: Hz. Ayşe (r.a.) dedi ki: &#8220;Muhammed (a.s.)&#8217;in Rab­bini<br />
gördüğünü iddia eden kişi Allahu Teâlâ&#8217;ya büyük bir iftira yapar.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Mesrûk diyor ki: &#8220;Ben yere çömelmiştim. Bu sözü dinledikten<br />
sonra doğ­ruldum ve şöyle dedim: &#8220;Ümmül-Mü&#8217;minin, bu hususta acele etmeyin.<br />
Allahu Teâlâ, bunları söylememiş midir?&#8221; &#8220;ve legad re&#8217;ahu bil-ufuk-il mübi-ni ve<br />
lekad re&#8217;ahu nezleten uhrâ&#8221;. Hz. Ayşe dedi ki: Bu meseleyi ümmet­ten ilk önce<br />
ben Rasûlullah (a.s.)&#8217;a sormuştum. Rasûlullah demişti ki: &#8220;O Cebrail idi. Ben<br />
O&#8217;nu Allah&#8217;ın O&#8217;nu yarattığı şekli ile bu iki defadan başka görmedim. Bu iki<br />
defasında onun gökten indiğini ve büyük varlığının gökle yer arasındaki bütün<br />
boşluğu doldurduğunu gördüm.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Merdûye&#8217;nin naklettiği Mesruk&#8217;un rivâyetinin kelimeleri<br />
şunlar­dır. Hz. Ayşe buyurdu: &#8220;Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Rabbini görüp görmediğini<br />
so­ran ilk kişi bendim. Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, &#8220;hayır, ben sadece<br />
Ceb­rail&#8217;in gökten indiğini gördüm.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.6. Hz.<br />
Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un Rivâyeti</a></p>
<p class="Vcud">Buhârî, &#8220;Kitab&#8217;ut-Tefsir&#8221;, Müslim, &#8220;Kitab-ul İman&#8221; ve Tirmizî,<br />
&#8220;Tef­sir&#8221; bölümlerinde Zirr bin Hubeyş&#8217;in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin<br />
Mes&#8217;ud, &#8220;fekâne gâbe gavseyni ev ednâ&#8221;nın tefsirini şöyle kaydetmiştir:<br />
Rasûlullah (a.s.) Cebrail (a.s.)&#8217;in 600 kanadı olduğunu gördü. Müslim&#8217;in ikinci<br />
rivâyetinde &#8220;mâ kezebel-fuâdu mâ-re&#8217;â&#8221; ve &#8220;legad rea min ayat-i Rabbihi-l<br />
kübrâ&#8221;nın tefsirini, yine Zirr bin Hubeyş, Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd bunlarda şu<br />
ifadeyi kullanıyor: &#8220;Rasûlullah (a.s.) buyurmuştur ki, ben Cebrail&#8217;i Sidret-ul<br />
Münteha&#8217;da gördüm, onun 600 kanadı vardı.&#8221; Aynı ifadeleri taşıyan başka rivayet<br />
Müsned-i Ahmed&#8217;de Şakik bin Seleme tara­fından naklolunmuştur. Bunda kendisi Hz.<br />
Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un şöyle dediğini kaydetmiştir: &#8220;Rasûlullah (a.s.) diyordu<br />
ki: &#8220;Ben Cebrail&#8217;i asıl şekliyle Sidret&#8217;ul-Münteha&#8217;da görmüştüm.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.7. Hz. Ebû<br />
Hureyre&#8217;nin Rivâyeti</a></p>
<p class="Vcud">&#8216;Atâ bin Ebi Rebah, Hz. Ebu Hureyre&#8217;ye &#8220;legad re&#8217;ahu nezleten<br />
uhrâ&#8221;nın manasını sordu. Hz. Ebû Hüreyre dedi ki: &#8220;Rasûlullah (a.s.) Ceb­rail&#8217;i<br />
görmüştü.&#8221; (Müslim, Kitabul-İman).</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.8. Hz. Ebû<br />
Zer&#8217;in Rivayetleri</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Ebu Zer Gifârî&#8217;nin iki rivâyeti, Abdullah bin Şakik<br />
vasıtasıyla İmam Müslim&#8217;in hadis kitabında yer almışlardır. Bunlardan birinde<br />
Hz. Ebu Zer&#8217;in, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a şunu sorduğu kaydedilmiştir: &#8220;Siz Rabbini­zi<br />
görmüş müydünüz?&#8221; Rasûlullah (a.s.) da şu cevabı vermişti: &#8220;nurun enna erâhu&#8221;.<br />
ikinci rivayette de Hz. Ebu Zer&#8217;in sorusu üzerine Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şöyle<br />
buyurduğu belirtilmiştir: &#8220;Ra&#8217;aytu mirana&#8221;. Rasûlullah (a.s.)’ın ilk sözlerinin<br />
anlamını İbn ul-Kayyım, &#8220;Zad-ul Me&#8217;âd&#8221;da şöyle açıklamıştır: &#8220;Benim ve Rabbimin<br />
niyeti arasında nur vardı.&#8221; İkinci deyi­minin manası da şudur: &#8220;Ben Rabbimi<br />
değil, sadece nurunu gördüm.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Nesâî ile İbni Ebi Hâtim, Hz. Ebu Zer&#8217;in sözlerini şöyle<br />
nakletmişler­dir: &#8220;Rasûlullah (a.s.) Rabbini gönlüyle görmüştü, gözleriyle<br />
değil.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.9. Hz. Ebû<br />
Musa el-Eş&#8217;arî&#8217;nin Rivâyeti</a></p>
<p class="Vcud">Müslim, &#8216;Kitab ul-İman&#8221;da Hz. Ebû Mûsâ el-Eş&#8217;ari&#8217;nin şu rivâyeti<br />
yer almıştır: Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Allahu Teâlâ&#8217;ya hiçbir<br />
mahlûkun bakışı varamamıştır.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.10. Hz.<br />
Abdullah bin Abbas&#8217;ın Rivâyeti</a></p>
<p class="Vcud">Müslim&#8217;in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin Abbas, söz konusu<br />
ayet­lerin tefsirini beyan ederken şöyle dedi: &#8220;Rasûlullah (a.s.), Rabbini iki<br />
de­fa kalbiyle görmüştür.&#8221; Bu rivâyet Müsned-i Ahmed&#8217;de de yer almıştır.</p>
<p class="Vcud">İbni Merdûye, &#8216;Atâ bin Ebi Rebah&#8217;a dayanarak Hz. Abdullah bin<br />
Ab­bas&#8217;ın şu sözlerine yer vermiştir: &#8220;Rasûlullah (a.s.), Allahu Teâlâ&#8217;yı<br />
gözle­riyle değil kalbiyle görmüştü.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Nesâî&#8217;de, İkrime, İbn Abbas&#8217;ın şöyle dediğini nakletmiştir.<br />
Allah&#8217;ın Hz. İbrahim (a.s.)&#8217;a &#8220;halil&#8221; ünvanını vermesine, Hz. Musa (a.s.) ile<br />
konuş­masına ve Muhammed Mustafa (a.s.)&#8217;yı kabul buyurmasına mı hayret<br />
edi­yorsunuz? (Hakim bu rivâyeti nakletmiş ve bunun doğru olduğunu<br />
söyle­miştir).</p>
<p class="Vcud">Tirmizî&#8217;de yar alan Şa&#8217;bi&#8217;nin rivâyetine göre İbni Abbas bir<br />
toplantıda şöyle dedi: &#8220;Allahu Teâlâ kendi ru&#8217;yetini ve kelâmını Rasûlullah<br />
(a.s.) ile Hz. Musa arasında dağıtmıştır. Allah, Hz. Musa ile iki defa konuştu<br />
ve Muhammed (a.s.)&#8217;a iki defa göründü.&#8221; Hz. İbni Abbas&#8217;ın işte bu rivâyetini<br />
dinledikten sonra Hz. Mesrûk, Hz. Ayşe&#8217;ye gitti ve kendisine şu soruyu yöneltti:<br />
&#8220;Muhammed (a.s.) Rabbini görmüş müydü?&#8221; Ayşe (r.a.) dedi ki: &#8220;Sen öyle bir şey<br />
söyledin ki, tüylerim diken diken oldu.&#8221; Bundan sonra Hz. Ayşe ve Mesrûk<br />
arasında geçen konuşmayı daha önce naklettik.</p>
<p class="Vcud">Yine Tirmizî&#8217;de, Hz. İbni Abbas&#8217;ın naklettiği diğer<br />
rivayetlerden bi­rinde şöyle denilmiştir: Rasûlullah (a.s.), Allahu Teâlâ&#8217;yı<br />
görmüştü. Başka bir rivayette ise, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın, Allah&#8217;ı iki defa<br />
gördüğü kaydedilmiş­tir. Üçüncü rivayette ise Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Rabbini<br />
kalbiyle gördüğü açıklanmıştır.</p>
<p class="Vcud">Müsned-i Ahmed&#8217;de yer alan Hz. İbni Abbas&#8217;ın bir başka rivâyeti<br />
şöyledir: &#8220;Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, ben Rabbi Tebâreke ve Teâlâ&#8217;yı gördüm.&#8221;<br />
İkinci rivayette şöyle denilmiştir. Rasûlullah buyurdu &#8220;bu gece Rabbim en güzel<br />
şekliyle bana geldi.&#8221; Bu demektir ki, Rasûlullah (a.s.), rüyasında Cenab-ı<br />
Allah&#8217;ı görmüştür.</p>
<p class="Vcud">Taberânî ve İbni Merdûye, İbni Abbas&#8217;ın şu rivâyetini<br />
nakletmişler­dir: &#8220;Rasûlullah Rabbini iki defa gördü. Birincisinde gözleriyle,<br />
ikincisin­de de kalbiyle.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.11. Muhammed<br />
bin Ka&#8217;b el-Kurazî&#8217;nin Rivâyeti</a></p>
<p class="Vcud">Muhammed bin Ka&#8217;b el-Kurazi&#8217;nin rivâyetine göre Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a bazı sahabeler sordular: &#8220;Siz Rabbinizi gördünüz mü?&#8221; Rasûlullah (a.s.)<br />
cevap verdi: &#8220;Ben onu iki defa kalbimle gördüm.&#8221; (İbni Ebi Hatim). Bu rivâyeti<br />
İbni Cerir kendi ifadesiyle verirken Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şöyle de­diğini<br />
kaydetmiştir: &#8220;Ben O&#8217;nu gözlerimle değil, kalbimle iki defa gör­düm.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.15.12. Hz.<br />
Enes&#8217;in Rivâyeti</a></p>
<p class="Vcud">İmam Buhârî, &#8220;Kitab-üt-Tevhid&#8221;de Mi&#8217;rac vak&#8217;asını anlatırken<br />
Şerik bin Abdullah vasıtasıyla Hz. Enes bin Mâlik&#8217;in bir rivâyetini şöyle<br />
naklet­miştir: &#8220;Rasûlullah (a.s.) Sidret ul-Müntehâya varınca Rabbil İzzet’e<br />
yak­laştı ve öylece kaldı. Öyle ki, iki yaylık, hatta daha az bir mesafe idi.<br />
Da­ha sonra Allah&#8217;ın Rasûlullah (a.s.)&#8217;a vahyettiği emirler arasında 50 vakit<br />
namaz kılmak da vardı.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Ne var ki, bu rivâyetin senedine ve metnine yapılan itirazların<br />
yanı sıra en büyük itiraz da bunun Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ifadelerine tamamen aykırı<br />
olmasıdır. Zira, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de iki ayrı ru&#8217;yetten bahsedilmiştir. Bunla­rın<br />
ilki ufukta cereyan etti ve iki yaylık mesafe söz konusu oldu; ikincisi ise<br />
Sidret-ul Münteha yakınlarında vukû buldu. Fakat bu rivayet bu her iki ru&#8217;yeti<br />
karıştırıp bir ru&#8217;yet haline getirmiştir. Onun için, bu rivayet sırf Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;e aykırı olması sebebiyle derhal reddedilecek niteliktedir. (Bu hususta<br />
İmam Hattabi, Hâfız İbni Hacer, İbni Hazm ve Hafız Abdül-hak&#8217;ın itirazları<br />
dikkate değerdir.)</p>
<p class="Vcud">Yukarıda naklettiğimiz diğer rivayetlere gelince, bunların en<br />
kuvvet­lisi, Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud ile Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;ninkidirler. Zira, bu<br />
her iki değerli sahabe de bizzat Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ifadesiyle her iki defa da<br />
Allah&#8217;ı değil, Cebrail&#8217;i gördüğünü açıklamışlardır. Bu rivayetler, Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;in ifadesine de uygundur. Ayrıca, bu rivayetler, Hz. Ebu Zer Gifârî ile<br />
Hz. Ebu Musa el-Eş&#8217;ari&#8217;nin rivayetleriyle de doğrulanmış oluyor. Buna karşılık,<br />
Hz. İbni Abbas&#8217;a ait olduğu bildirilen ve hadis kitaplarında yer alan<br />
rivayetlerde tutarsızlık ve çelişki vardır. Zira, bazı yerlerde Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın her iki defa Allah&#8217;ı kendi gözleriyle gördüğü kaydediliyor. Ama bazı<br />
diğer yerlerde ikisinin de bir kalp tecrübesi olduğu açıklanmış­tır. Yine bazı<br />
rivayetlerde ru&#8217;yetin birinde kalben birinde de gözlerle ol­madığı beyan<br />
olunmuştur. Ayrıca, bu rivayetlerden hiçbirisinde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ifadesine<br />
yer verilmemiştir. Bu rivayetlerde Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in sözleri geçtiği zaman<br />
da Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in yukarıdaki iki ru&#8217;yetine temas edilmemiştir. Buna ilâveten,<br />
bir rivayetten anlaşılıyor ki, ru&#8217;yetlerin ikisi de uyanıklık halinde değildi.<br />
Bu sebeple yukarıdaki iki ayetin tefsiri yapılırken Hz. İbni Abbas&#8217;ın<br />
rivayetlerine güvenilmemelidir. Aynı şekil­de, Muhammed bin Ka&#8217;b el-Kurazi&#8217;nin<br />
rivayetlerinde de Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in ifadeleri yer almakla beraber bunlarda<br />
bu ifadeleri duyan sahabe­lerin isimleri açıklanmamıştır. Buna ilâveten bu<br />
rivayetlerden birinde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın gözle hiçbir ru&#8217;yette bulunmadığı da<br />
kaydedilmiştir.</p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Burada şunu<br />
    belirtmekte fayda vardır ki: Bi&#8217;set&#8217;ten sonra tesbit etmeye çalıştığımız<br />
    tarih Buhârî ve Müslim&#8217;de Hz. Abdullah bin Abbas diyor ki Rasûlullah<br />
    (a.s.)&#8217;a ilk vahiy geldiği zaman kendisi 40 yaşında idi. Rasûlullah, bundan<br />
    sonra 13 yıl Mekke&#8217;de kaldı ve 10 yıl Medine&#8217;de. Bu kayda dayanarak biz de<br />
    diyoruz ki Medine&#8217;ye hicret, Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 13. yılın sonunda oldu.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a> Bk: Buhârî<br />
    Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbni Ebî Hatîm, Taberânî<br />
    ve Bezzâr&#8217;da; Hz. Ebû Hureyre ve Hz. Mâlik bin Sa&#8217;sa&#8217;a&#8217;nın rivâyetleri. Bazı<br />
    diğer rivâyetlere göre İsrâ, Rasûlullah&#8217;ın amcasının kızı, Ümm-ü Hanî binti<br />
    Ebî Tâlib&#8217;in evinde bulundu­ğu sırada başlamıştı. Rasûlullah (a.s.) o zaman<br />
    yatsı namazından sonra uyuyordu. İbni Cerîr Ebu Ya&#8217;lâ ve Taberânî bizzat<br />
    Umm-i Hânîye ve Beyhakî, Hz. Ali&#8217;ye Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;a ve Hz.<br />
    Abdullah bin Abbas&#8217;a istinâden nakletmiştir. &#8220;Tabakat-ı İbni Sa&#8217;d&#8221; da<br />
    Vakîdî&#8217;nin rivâyetine göre İs­ra, Şi&#8217;b-i Ebî Tâlib&#8217;de başlamıştı. Buhârî ve<br />
    Müslim&#8217;de Hz. Ebû Zer ve Müsned-i Ahmed&#8217;de Hz. Übey bin Ka&#8217;b&#8217;ın rivâyetine<br />
    göre, Cebrâil, evin çatısından içeriye girerek Rasûlullah&#8217;ı götürdü. Fa­kat<br />
    bütün rivâyetlerde herhangi bir tezâd veya tenakuz yoktur. Ümmü Hanî&#8217;nin evi<br />
    Şi&#8217;b-i Ebî Tâlib&#8217;de idi. Cebrâil aynı evin çatısından inmişti ve Rasûlullah<br />
    henüz uykuda iken Mescid-i Ha­ram&#8217;a götürdü ve daha sonra yukarıdaki olay<br />
    meydana geldi.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> &#8220;Burak&#8217;ın bu<br />
    özelliği bütün hadislerde aynıdır.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref4" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a> İbni Cerîr,<br />
    Beyhakî, &#8220;Delâil&#8217;de, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye, Nesâî, İbni<br />
    &#8216;Âiz, &#8220;Meğazî&#8221;de, ve Süheylî &#8220;Ravdaül-Ünuffta diyorlar ki, Hz. İbrahim<br />
    (a.s.) Burak üzerine bine­rek Hz. Hacer ve sütten kesilmemiş olan bebeği,<br />
    İsmail&#8217;i Mekke&#8217;ye götürmüştü. Fakat bu yazarlar bu rivâyetin kaynağını<br />
    göstermemişlerdir.</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref5" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a> Müsned-i<br />
    Ahmed, Tirmizî, İbn Hibbân, İbni Cerîr, İbni İshâk ve İbni Sa&#8217;d.</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref6" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a> İbnî Cerir,<br />
    Beyhakî, Nesâî, Hâkim, İbni Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr her an Rasûlullah&#8217;ın<br />
    yanında olduğunu beyan etmişlerdir. Taberânî&#8217;de yer alan Abdurrahman bin Ebî<br />
    Leylâ&#8217;nın rivâyetine göre Cebrail, Burak&#8217;ın arkasında idi ve Rasûlullah&#8217;ı<br />
    önüne oturttu. Ebû Ya&#8217;lâ, Hâkim ve İbni Hibbân&#8217;ın Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;a<br />
    dayanarak naklettikleri rivâyete göre Cebrail önde oturu­yordu ve daha sonra<br />
    Rasûlullah&#8217;ı arkasına oturttu. Tirmizî, Nesâî ve Müsned-i Ahmed&#8217;e yer alan<br />
    Hz. Huzeyfe&#8217;nin rivâyetinde deniliyor ki, Rasûlullah ve Cebrail ikisi de<br />
    Burağa binmişlerdi. Bu rivâyette kimin önde kimin arkada oturduğu izah<br />
    edilmemiştir.</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref7" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a> Bu rivâyet<br />
    Hz. Enes bin Mâlik&#8217;e ait olup Nesâî&#8217;de yer almıştır. Beyhaki&#8217;deki Hz. Şeddâd<br />
    bin Evs&#8217;in rivâyeti ise bundan biraz farklıdır. Bunda, Rasûlullah&#8217;ın, Tûr<br />
    dağında değil, Medyen&#8217;de bir ağaç yanında namaz kıldığı ifade olunmuştur.<br />
    Adı geçen ağacın gölgesinde Hz. Musa (r.a.), iki kadının küçük baş<br />
    hayvanlarına su içirdikten sonra, biraz dinlenmek için oturmuştu.</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref8" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a> Bu olaylar<br />
    zincirinin çeşitli bölümleri, hadis ve siyerlerde yer almıştır. Tafsilât<br />
    için bk: Beyhakî, &#8220;Delâil&#8221; Taberânî, &#8220;Evsat&#8221;, İbni Cerir, İbni Hatim, İbni<br />
    İshâk ve İbni Merduye.</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref9" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a> Bak:<br />
    Müsned-i Ahmed, Müslim, İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk,<br />
    İbni Sa&#8217;d, İbni Merdûye. Bir başka rivâyete göre Cebrail bir kaya parçasına<br />
    parmağını sokarak deldi ve Burağı oraya bağladı (Tirmizî, Hâkim, İbni Ebî<br />
    Hâtim).</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref10" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a> Bk: İbni<br />
    Cerîr, Beyhakî, Taberânî, Nesâî, İbni Ebî Hâtim, Müsned-i Ahmed, İbni Sa&#8217;d.</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref11" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a> Taberânî&#8217;de<br />
    Hz. Suheyb, İbni Cerir&#8217;de Hz. Enes ve Ebu Hureyre ve İbni İshâk&#8217;ta çeşitli<br />
    mümtaz ulemânın rivâyeti yukarıda anlattığımız gibidir. Fakat bu hususu<br />
    rivâyetlerde bazı ihtilâflar vardır. İbni Cerîr, Beyhakî&#8217;de Hz. Sa&#8217;id bin<br />
    Müseyyeb&#8217;in mürsel rivâyetinde de iki kaptan bahsedilmiştir. Fakat bu<br />
    rivâyette deniliyor ki, bir kapta süt, diğerinde şarap vardı. İbn Ebî Hâtim,<br />
    Bezzâr ve Taberânî&#8217;de Hz. Şeddâd bin Evs&#8217;in rivâyeti var. Bunda da iki<br />
    kaptan bahsedilmiştir ama birinde süt diğerinde bal olduğu kaydedilmiştir.<br />
    Buna karşılık, Müsned-i Ahmed, Buhâri ve Müs­lim&#8217;de Hz. Mâlik bin<br />
    Sa&#8217;sa’a’nın rivâyeti var. Buna göre Sidret-ul Münteha da Rasûlullah&#8217;a üç kap<br />
    takdim edildi. Birinde şarap, diğerinde süt ve üçüncüsünde bal vardı. Fakat<br />
    bütün rivâyetlerde Hz. Peygamber&#8217;in sütü seçtiğinde ittifak edilmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn12">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref12" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a> Bk: İbni<br />
    Cerir, Beyhakî, İbni Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye, (Hz. Ebû Sa&#8217;id<br />
    Hudrî&#8217;nin rivâyeti). Ancak İbni Ebi Hâtim Hz. Enes&#8217;e dayanarak naklettiği<br />
    rivâyette Cebrail&#8217;in Hz. Peygam­ber&#8217;i elinden tutarak semâya götürdüğünü<br />
    kaydetmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn13">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref13" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a> Bütün<br />
    hadislerde, her semâ&#8217;nın kapısında Cebrail ile muhafız melekler arasında bu<br />
    nevi konuşma geçtiği kaydedilmiştir. Melekler, gelenin Hz. Cebrail ve<br />
    Rasûlullah (a.s.) olduğundan emin olduktan sonra kapıyı açıyorlardı.</p>
</div>
<div id="ftn14">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref14" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[14]</span></span></a> Buhârî,<br />
    Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerir, Beyhaki, İbni Ebi Hâtim, İbni İshâk,<br />
    Hâkim, Taberânî, Bezzâr (Muhtelif râviler).</p>
</div>
<div id="ftn15">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref15" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a> Bu gözlem<br />
    ve incelemelerin Kudüs&#8217;te mi yoksa, ilk semâda mı olduğuna dair rivâyetlerde<br />
    biraz ihtilâf vardır. Ayrıca bütün bu gözlem ve incelemeler topluca<br />
    anlatılmamıştır. Biz hepsini bir arada topladık. (Bk: Müsned-i Ahmed, İbni<br />
    Mâce, İbni Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbni Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr, İbni<br />
    İshâk, İbni Merdûye, Ebû Dâvûd. Râviler: Hz. Ebû Hureyre, Hz. Ebû Sa&#8217;id<br />
    Hudrî ve Hz. Enes bin Mâlik).</p>
</div>
<div id="ftn16">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref16" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[16]</span></span></a> Bk: Siret-i<br />
    İbni Hişâm (İbni İshâk&#8217;a atfen) ve İbni Ebî Hâtim (Enes bin Mâlik&#8217;e atfen).
  </p>
</div>
<div id="ftn17">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref17" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[17]</span></span></a> Müsned-i<br />
    Ahmed, Buhârî ve Müslim, (râvî: Malik bin Sa&#8217;sa&#8217;a), Müsned-i Ahmed, Müs­lim,<br />
    İbni Ebî Hâkim, İbni İshâk (râvi: Ebû Hureyre). Bazı rivâyetlerde bu<br />
    peygamberlerin yerleri değişikti. Nesâî ile Müslim&#8217;de yer alan Hz. Enes bin<br />
    Mâlik&#8217;in rivâyetine göre Dördüncü Semâ&#8217;da Hz. Harun ve Beşinci Semâ&#8217;da Hz.<br />
    İdris (a.s.) vardı, İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebî Hâtim ve İbni Merdûye&#8217;de<br />
    yer alan Hz. Ebû Sa&#8217;id Hudrî&#8217;nin rivâyetine göre ikinci Semâ&#8217;da Hz. Yusuf ve<br />
    Üçüncü Semâ&#8217;da Hz. Yahya ve Hz. Îsa vardı.</p>
</div>
<div id="ftn18">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref18" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[18]</span></span></a> Bk: Buhârî,<br />
    Müslim, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, İbni Cerir, İbni Ebi Hâtim, İbni İshâk,<br />
    İbni Merdûye.</p>
</div>
<div id="ftn19">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref19" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[19]</span></span></a> İbni Ebi<br />
    Hâtim ve Buhâri Kastallânî&#8217;nin &#8220;Mevâhib&#8217;de ifade ettiği gibi, Cebrail kendi<br />
    ma­kamına vardıktan sonra Rasûlullah&#8217;a dedi ki, &#8220;Bundan sonra seninle Rabbin<br />
    arasındaki iş kalıyor. Benim makamım burasıdır ve buradan öteye gidemem.&#8221;</p>
</div>
<div id="ftn20">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref20" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[20]</span></span></a> Bütün<br />
    hadislerde ilk etapta 50 vakit namazın farz olunduğu ifade olunmuştur, diğer<br />
    bilgiler şu hadis kitaplarından, edinilebilir: Müslim, Nesâî, Tirmizî,<br />
    Beyhakî, Müsned-i Ahmed, İbni Cerîr, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni<br />
    Merdûye.</p>
</div>
<div id="ftn21">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref21" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[21]</span></span></a> Bu husus da<br />
    bütün hadislerde ittifakla belirtilmiştir. Yani, Rasûlullah (a.s.) Hz.<br />
    Musa&#8217;nın tavsiyesi üzerine her defasında gidip Allahu Tealâ&#8217;dan namazların<br />
    azaltılmasını istedi, ta ki sayı­ları günde beş vakte indi ve Cenab-ı Allah<br />
    bunların 50 vakit namaza eşit olduğunu söyledi. Fakat rivâyetlerde rakamlar<br />
    değişiyor. Bazılarında her defasında 10, bazılarında 5 ve bazılarında birkaç<br />
    namazın azaltıldığı ifade edilmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn22">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref22" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[22]</span></span></a> &#8220;El-Bidâye<br />
    ven-Nihaye&#8221;, C. 3, s. 112-113.</p>
</div>
<div id="ftn23">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref23" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[23]</span></span></a> Taberânî,<br />
    İbni İshâk, İbni Sa&#8217;d ve Ebû Ya&#8217;lâ (Hz. Ümm-ü Hanî&#8217;nin rivâyeti).</p>
</div>
<div id="ftn24">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref24" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[24]</span></span></a> Müsned-i<br />
    Ahmed, Nesâî, Beyhakî, Bezzâr ve Taberânî&#8217;de Hz. İbni Abbâs&#8217;ın rivâyeti,<br />
    İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebi Hâtim&#8217;de Ebu Said Hudrî&#8217;nin rivâyeti.</p>
</div>
<div id="ftn25">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref25" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[25]</span></span></a> Müsned,<br />
    Ahmed, Buhârî, Tirmizî ve Beyhakî&#8217;de Hz. Câbir bin Abdullah&#8217;ın rivâyeti,<br />
    Müs­ned-i Ahmed ve Nesâî&#8217;de Hz. İbni Abbas&#8217;ın rivâyeti ve Beyhakî&#8217;de Hz.<br />
    Ayşe (r.a.)&#8217;nin rivâyeti.</p>
</div>
<div id="ftn26">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref26" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[26]</span></span></a> Hâfız İbni<br />
    Kesîr&#8217;in &#8220;El-Bidâye ven-Nihâye&#8221;de anlattığına göre, Hz. Ebû Bekr, Kudüs&#8217;le<br />
    ilgili bilgiyi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bunu aktarması halinde, müşriklerin<br />
    ağızlarının kapanacağı düşün­cesiyle istemişti. Fakat Ebu Ya&#8217;lâ, Ümm-ü<br />
    Hâni&#8217;ye dayanarak naklettiği rivâyette Beytül-Mukaddes (ya da Kudüs) ile<br />
    ilgili bilgi isteyenin aslında Mutam bin Adinin olduğunu kaydetmiştir.<br />
    Beyhakî, İbni Cerîr ve İbni Ebî Hâtim&#8217;in, Ebû Sa&#8217;id Hudrî&#8217;ye dayanarak<br />
    verdiği bilgiye göre, Kudüs ile ilgili soruyu, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
    yalanlamaya çalışan biri sormuş idi. Müslim&#8217;de yer alan Ebû Hureyre<br />
    (r.a.)&#8217;nın rivâyetine göre topluluktakiler bu soruyu sordular, zira onlar<br />
    Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın hayatında hiçbir zaman Kudüs&#8217;e gitmediğini<br />
    biliyorlardı, ayrıca gece vakti olduğu için Kudüs ile il­gili bilgi vermesi<br />
    zorlaşacaktı. Bu sebeple, Kudüs ile ilgili sorular sorulunca Kudüs şehri<br />
    Allah ta­rafından Rasûlullah&#8217;ın gözünün önüne getirildi ve kendisi bu şehrin<br />
    her yöresini görerek sorulan cevaplandırabiliyordu. Nihayet, Rasûlullah&#8217;ın<br />
    anlattıklarını Kureyşliler kabul etmek zorunda kaldı­lar. (Bak: Buhârî,<br />
    Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerir, Tirmizî, Beyhakî, İbni Sa&#8217;d, İbni Ebî,<br />
    Hâlim, Bezzâr, Taberânî, Nesâî).</p>
</div>
<div id="ftn27">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref27" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[27]</span></span></a> İbni Ebî<br />
    Hâtim Bezzâr, Taberânî ve Ebû Ya&#8217;lâ.</p>
</div>
<div id="ftn28">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref28" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[28]</span></span></a> Bu sadece<br />
    dinî bir akide değildi, aksine Rasûlullah&#8217;ın daha sonra Medine&#8217;de kurduğu<br />
    siya­si ve içtimaî nizamın ilk ve en önemli ilkesiydi. Bu nizamın temeli<br />
    zaten Yüce, Allah&#8217;ın bütün kâinatın rakipsiz mâliki olması ve bütün kâinatta<br />
    O&#8217;nun kanunlarının geçerli olması ilkeleri üzerine kurulmuştu.</p>
</div>
<div id="ftn29">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref29" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[29]</span></span></a> Bu ilke de<br />
    İslâm sosyal düzeninin temelidir. İslâm aile düzeninin odağı ana ve babaya<br />
    sevgi ve saygıdır. Bu temel ilkeye dayanılarak daha sonra ana-babanın<br />
    haklarını belirleyen şer&#8217;î ka­nunlar çıkarıldı ve uygulandı. Bunların<br />
    ayrıntıları hadis ve fıkıh kitaplarında vardır. Ayrıca, İslâm toplumunun<br />
    zihinsel ve ahlakî terbiyesi ve müslümanların âdâb, kültür ve medeniyetine<br />
    Allah ve Resûl’den sonra en çok hürmet gösterilmesi gereken kişiler olarak<br />
    ana ve babanın ehemmiyeti de yerleştirildi. Böylece, İslâm&#8217;da aile nizamı<br />
    için sağlam bir temel sağlanmış oldu.</p>
</div>
<div id="ftn30">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref30" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[30]</span></span></a> Bu ilkeye<br />
    dayanılarak Medine&#8217;de kurulan İslâm toplumunda Sadakât-ı vacibe ve sadakât-ı<br />
    nâfile ile ilgili emir ve kanunlar çıkarıldı; vasiyet, veraset ve vakıfın<br />
    ilkeleri belirlendi, yetimlerin haklarının korunması için tedbirler alındı,<br />
    her köy ve kasabada misafir ve yolcuların en az üç gün ağırlanması için özel<br />
    tedbirler alındı. Buna ilâveten, ahlâkî terbiye ve diğer usullerle bütün<br />
    toplum­da cömertlik, yardımlaşma, işbirliği, sevgi, saygı ve sakatlar ile<br />
    hastaların bakımıyla ilgili kurallar yerleştirildi. Buna göre İnsanlar resmi<br />
    kanunlara bakmaksızın kendi vicdanlarına göre insancıl gö­revlerini yerine<br />
    getirecek kadar bilinçlenmiş oldular.</p>
</div>
<div id="ftn31">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref31" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[31]</span></span></a> Medine&#8217;deki<br />
    toplumda bu kurala son derece riayet edildi. Bir yandan savurganlık ve lüks<br />
    yaşantı kanunen yasaklandı. Diğer yandan da aşırı tüketim önlenmeye<br />
    çalışıldı. Sadece bu değil, devlet, kendi servetlerini iki elle, hesapsız<br />
    kitapsız harcamaya çalışanlar için bazı kısıtlamalar ge­tirdi ve bu gibi<br />
    savurganlıkta bulunanların mal ve topraklarının zaptı için kanunlar<br />
    çıkarıldı ve uy­gulandı. Bunun yanı sıra toplum öylesine bilinçlendirildi<br />
    ki, lüzumsuz israf olduğu zaman kamu oyundan sert tepki gelebiliyordu. Ahlâk<br />
    kurallarının öğretilmesi sayesinde İnsanlar da servetlerini gereksiz yerde<br />
    harcamaz oldular. Aynı şekilde cimriliğin önlenmesi için de hem kanunlara<br />
    baş vu­ruldu hem halk, bunun kötü neticeleri hakkında bilinçlendirildi.<br />
    Zaten bu eğitim ve bilinçlenme sa­yesindedir ki, bugün İslâm toplumunda<br />
    cimrilik ile pintiler ve karaborsacılar ile stokçular diğer toplumlara<br />
    nazaran en çok hor görülen kişilerdir.</p>
</div>
<div id="ftn32">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref32" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[32]</span></span></a> Bu maddede<br />
    önemli bir doğa kanununa işaret edilmiştir. Bu doğa kanunu Medine<br />
    toplu­munda öylesine tabii bir şekilde kabul edildi ki, rızık dağılımı,<br />
    başka bir deyimle gelir dağılımı ve üretim kaynaklan arasındaki farklılık<br />
    kesinlikle bir adaletsizlik veya eşitsizlik olarak kabul edilme­di. Bu<br />
    sebeple Medine toplumunda fakir ile zenginler arasındaki farkın kaldırılması<br />
    veya sınıflar­dan arınmış bir toplumun kurulması için hiçbir çalışma veya<br />
    çabaya gerek duyulmadı. Bunun yeri­ne, daha önce bahsettiğimiz 3,4 ve 5.<br />
    ilkeye dayanılarak fertlerin ahlâkî açıdan terbiye edilmesine çalışıldı. Bu<br />
    terbiye sayesinde fertler, gelir veya servet dağılımındaki farkın herhangi<br />
    bir adaletsiz­likten kaynaklanmadığına inanmaya başladılar. Bu fertler aynı<br />
    zamanda bu farkların birçok ahlâkî, manevî ve kültürel faydalan olduğunu da<br />
    kabul ettiler.</p>
</div>
<div id="ftn33">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref33" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[33]</span></span></a> Geçmiş<br />
    çağlarda ve çağımızda da ekonomik ve sosyal sebeplerden dolayı kürtaj veya<br />
    aile plânlamasına başvurulmasına bu madde böylece sünger çekmiş oluyor. Eski<br />
    devirlerde açlık ve kıt­lık bebeklerin öldürülmesine yol açıyordu. Çağımızda<br />
    ise çeşitli sloganlar altında kürtaj teşvik edili­yor. Fakat Mirâç’ın bu<br />
    mesajında dünyanın nesillerini tüketmek için olumsuz yollara başvurmak­tansa<br />
    üretim yol ile imkânlarını arttırması isteniyor.</p>
</div>
<div id="ftn34">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref34" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[34]</span></span></a> Bu kural<br />
    daha sonra İslâm hayat nizamının temel ilkelerinden biri haline geldi. Buna<br />
    göre İslâm toplumunda zina ağır ceza davası oldu. Zinanın önlenmesi için<br />
    &#8220;örtünme&#8221; (baş örtüsü veya çarşaf) kuralları meydana getirildi. Fuhuş&#8217;a yol<br />
    açacak her türlü müstehcen fiil, hareket ve yayın ya­saklandı. Şarap ve<br />
    müzik, dans, gösteri, heykelcilik ve ressamlıkla şehvanî hisleri kabartan<br />
    yollar kapatıldı. Ayrıca öyle bir izdivaç kanunu çıkarıldı ki, bununla nikâh<br />
    kolaylaştı ve zinanın toplumsal sebepleri ortadan kalktı.</p>
</div>
<div id="ftn35">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref35" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[35]</span></span></a> Bu ilkeye<br />
    göre İslâm Hukukunda cinayet ve intihar yasaklandı. Taammüden öldürme suç<br />
    sayıldı. Hatâen (sehven) öldürme için diyet kuralı çıkarıldı. Katli bil-hak<br />
    (vacip olan öldürme) beş şarta bağlandı. Bir, taammüden öldürme suçunu<br />
    işlemiş olan kişi; iki, aleyhlerine savaş açılması gereken, dinin<br />
    yayılmasını engelleyen kişilerin grubu; üç, evli olan bir erkek veya kadının<br />
    zina yapmaları; dört, İslâm devletini devirmeye çalışan bir grup ve beş;<br />
    müslümanlıktan dönen bir kişi. Bu suçları işleyenler Kadının kararına göre<br />
    idama mahkûm olabilirler. Bunun için de muayyen ka­nun ve kurallar meydana<br />
    getirildi.</p>
</div>
<div id="ftn36">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref36" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[36]</span></span></a> Bu da<br />
    sadece bir ahlâk kuralı olmayıp, İslâm devletinin gerek hukuki gerekse idari<br />
    saha­larına giren bir kanun ve ilke idi. Bunun ayrıntıları da hadis ve fıkıh<br />
    kitaplarında vardır. Ayrıca devletin genel olarak kendi kendine bakacak<br />
    durumda olmayanlara, mesela dul, yaşlı, sakat ve malûllere bakması da<br />
    gerekli kılındı.</p>
</div>
<div id="ftn37">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref37" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[37]</span></span></a> Bu da<br />
    sadece İslâm ahlâk nizamının mücerret ilkelerinden biri olmayıp ilerde İslâm<br />
    dev­letinin hem iç hem dış politikasının temelini teşkil eden genel bir<br />
    kural haline sokuldu.</p>
</div>
<div id="ftn38">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref38" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[38]</span></span></a> Bu ilkeye<br />
    göre İslâm devletinde geni; bir teftiş ve kontrol sistemi geliştirildi.<br />
    Polis ve be­lediye teşkilâtları bu ilkeye riayet ederek çarşı, pazar, borsa<br />
    ve ticaret merkezlerini geniş bir şekil­de denetim altında tuttular. İlgili<br />
    kuruluş ve elemanlar hem ölçü ve tartı aletlerini kontrol ediyor, hem<br />
    alışverişte asın kâr, stokçuluk, karaborsacılık, ve hileli malların satışını<br />
    önlemeye çalışıyorlar­dı. Bu noktadan hareketle, hükümetin kendi ekonomik<br />
    politikasını tesbit ederken her türlü haksız­lık ve adaletsizliği ortadan<br />
    kaldırması hayati ilkelerden biri haline getirildi.</p>
</div>
<div id="ftn39">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref39" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[39]</span></span></a> Bu kurala<br />
    göre müslümanların tahmin, kıyas veya zan yerine ilim ve irfanla yollarını<br />
    tes­bit etmeleri istenmiştir. Ahlâk, Hukuk mülkî idare, siyaset ve eğitim<br />
    nizamında ilme ve irfana da-yanıldığı takdirde birçok hata ve yanılgıdan<br />
    kurtulmak mümkündür. İslâm toplumu, kıyasa ve tah­mine dayanılarak<br />
    işlenebilecek birçok hata ve uğranacak zararlardan kurtarılmıştır. Ahlâk<br />
    alanında kıyas ve hayalden kurtulması için kimseye mesnetsiz iftira ve<br />
    ithamda bulunulmaması istenmiştir. Hukuk sisteminde de yapılması gereken<br />
    bütün tahkikat yapılmadan kimsenin suçlanmaması emr olunmuştur. Soruşturma<br />
    ve kovuşturma için de bu kural geçerlidir ve kimse suçsuz yere kolluk<br />
    kuvvetleri tarafından gözaltına alınmamalı ve dövülmemelidir. Yabancı<br />
    uluslar içinde aynı kural geçerlidir. Onlar aleyhinde asılsız, yalan-yanlış<br />
    propaganda yasaklanmıştır. Şüpheye dayalı dediko­du ve şikâyet<br />
    yapılmamalıdır. Eğilim ve kültürde de müsbet ilimlerin dışında sadece kıyas<br />
    ve zannlara dayanan ilim veya tecrübelerden kaçınılması istenmiştir.<br />
    Kısacası, müslümanların her sahada ve her alanda gerçekçi olmaları<br />
    istenmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn40">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref40" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[40]</span></span></a> Bu da<br />
    sadece vaazdan ibaret olan bir şey değildi. Müslümanların kuvvet ve iktidar<br />
    sahibi olduktan sonra gereksiz yerde kibirli ve gösteriş meraklıları<br />
    olmamaları istendi. Bu emir ve buy­ruktan dolayıdır ki, Medine&#8217;de kurulan<br />
    ilk İslâm devletinde en üst seviyedeki hükümdar sivil veya askerî yetkili en<br />
    hafif kibir ve zulüm kokan sözler söylemediler ve buna benzer herhangi bir<br />
    hare­kette bulunmadılar. Onlar her bakımından tevazu, alçak gönüllülük,<br />
    nezaket, kibarlık ve ahlâk ile faziletin timsâliydiler.</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/isra-ve-mi-rac/10394">İSRA VE Mİ&#8217;RAC</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HZ. PEYGAMBER&#8217;İN Bİ&#8217;SETİNİN ALTINCI YILINDAN ONUNCU YILINA KADAR</title>
		<link>https://fasiharapca.com/hz-peygamber-in-bi-setinin-altinci-yilindan-onuncu-yilina-kadar/10392</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10392</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuzuncu Bölüm: HZ. PEYGAMBER&#8217;İN Bİ&#8217;SETİNİN ALTINCI YILINDAN ONUNCU YILINA KADAR 30.1. KUREYŞ&#8217;İN RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;A UYGULADIĞI BASKI VE ZULÜM 30.2. HZ. HAMZA (R.A.)&#8217;NIN İSLÂM&#8217;I KABUL ETMESİ 30.3. HZ. ÖMER (RA.)&#8217;NIN İSLÂM&#8217;I KABUL ETMESİ 30.3.1. Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in Etkilendiği İlk Olay 30.3.2. Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in Habeşistan&#8217;a Hicret&#8217;ten Etkilenmesi 30.3.3. Hz. Ömer (r.a.) Nasıl Müslüman Oldu? 30.3.4. Hz. &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/hz-peygamber-in-bi-setinin-altinci-yilindan-onuncu-yilina-kadar/10392">HZ. PEYGAMBER&#8217;İN Bİ&#8217;SETİNİN ALTINCI YILINDAN ONUNCU YILINA KADAR</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<table border="1" cellpadding="0" cellspacing="0" style="border-collapse:collapse;" width="100%" id="AutoNumber1">
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751738" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">Otuzuncu Bölüm: HZ. PEYGAMBER&#8217;İN Bİ&#8217;SETİNİN ALTINCI YILINDAN ONUNCU YILINA KADAR</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751739" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.1. KUREYŞ&#8217;İN RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;A UYGULADIĞI BASKI VE ZULÜM</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751740" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.2. HZ. HAMZA (R.A.)&#8217;NIN İSLÂM&#8217;I KABUL ETMESİ</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751741" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.3. HZ. ÖMER (RA.)&#8217;NIN İSLÂM&#8217;I KABUL ETMESİ</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751742" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.3.1. Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in Etkilendiği İlk Olay</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751743" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.3.2. Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in Habeşistan&#8217;a Hicret&#8217;ten Etkilenmesi</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751744" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.3.3. Hz. Ömer (r.a.) Nasıl Müslüman Oldu?</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751745" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.3.4. Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in Kendi İfadesi</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751746" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.3.5. Hz. Abdullah bin Ömer (r.a.)&#8217;in Rivâyeti</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751747" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.3.6. Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in İslâmı Kabul Etmesinin Tarihi</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751748" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.4. Şİ&#8217;B-İ EBÎ TÂLİB&#8217;DEKİ ESARET</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751749" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.4.1. Ay&#8217;ın İkiye Bölünmesi</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751750" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.4.2. Ebû Tâlib Tepesindeki Boykot Nasıl Sona Erdi?</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751751" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.4.3. İlâhi Kudretin Bir Belirtisi</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751752" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.5. HZ. HATİCE (R.A.) İLE EBÛ TALİBİN VEFATI</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751753" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.6. KÂFİRLERİN ZULMÜ</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751754" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.7. EBÛ TALİB&#8217;İN VASİYETLERİ</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751755" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.8. EBU LEHEB, RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;I HİMÂYE ETMEYE KALKIYOR, SONRA VAZGEÇİYOR</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751756" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.9. RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;IN HZ. SEVDE (R.A.) İLE EVLENMESİ</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751757" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.10. RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;IN HZ. AYŞE (R.A.) İLE İZDİVACI</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751758" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.10.1. Hz. Ayşe (r.a.) İle Nikâh&#8217;ın Tarihi</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751759" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.10.2. Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;nin Nikâhı Üzerine İtirazlar</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751760" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.11. TAİF&#8217;E YOLCULUK</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751761" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.11.1. Tabilerin Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Büyük Zulüm ve İşkence Yapmaları</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751762" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.11.2. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Acı Dolu Duası</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751763" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.11.3. Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Merhameti</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751764" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.11.4. Hıristiyan Addâs&#8217;ın İslâmı Kabul Etmesi</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751765" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.11.5. Cinlerin Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Dinlemeleri</font></a></td>
</tr>
<tr>
<td>
<a href="#_Toc62751766" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
    <font size="2">30.11.6. Dönüşte Rasûlullah (as)&#8217;ın Mekke&#8217;ye Girişi</font></a></td>
</tr>
</table>
<p class="BlmBal"><a>Otuzuncu Bölüm: HZ. PEYGAMBER&#8217;İN<br />
Bİ&#8217;SETİNİN ALTINCI YILINDAN ONUNCU YILINA KADAR</a></p>
<p class="Vcud">Müslümanların Habeşistan&#8217;a ikinci hicretinden sonra Mekke&#8217;de çok<br />
az sayıda müslümanlar kalmışlardı. Bunlardan bazısı kadındı, İslâm düş­manları<br />
bu sıralarda tam kudurmuş durumda idiler. Onlar bir kere müslü­manların<br />
Habeşistan&#8217;a hicreti yüzünden öfkeliydiler. Bunun üstüne de Ha­beşistan&#8217;da<br />
müslümanlara rahat ve huzur içinde yaşamalarına izin veril­mişti ve onları<br />
getirmek için gönderdikleri heyet elleri boş dönmüştü. Öf­ke ve hırstan gözleri<br />
dönmüş olan Kureyşliler Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı gittikçe sıkıştırmaya ve rahatsız<br />
etmeye başladılar.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.1. KUREYŞ&#8217;İN RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;A<br />
UYGULADIĞI BASKI VE ZULÜM</a></p>
<p class="Vcud">Buhârî&#8217;de yer alan Urve bin Zübeyr&#8217;in rivâyetine göre kendisi (Hz.<br />
Urve) Hz. Abdullah bin Amr bin el-As&#8217;a, müşriklerin Rasûlullah (a.s.)&#8217;a en<br />
çirkin ve en sert davranışını ne zaman gördüğünü sorunca, şöyle dedi: &#8220;Bir gün<br />
Hz. Peygamber (a.s.) Ka&#8217;be&#8217;nin avlusunda (başka bir rivayete gö­re Ka&#8217;be&#8217;nin<br />
duvarlarının yanında) namaz kılıyordu. Birden bire Ukbe bin Ebi Mu&#8217;ayt gelip<br />
boynuna bir kumaş parçası geçirip onu öldürmek içi sık­maya başladı. Fakat tam o<br />
sırada Hz. Ebu Bekr (r.a.) yetişip Ukbe&#8217;yi uza­ğa attı.&#8221; Hz. Abdullah bin Amr&#8217;ın<br />
ifadesine göre, Hz. Ebu Bekr (a.s.) bu alçak ve deyyus ile boğuşurken şunları<br />
söylüyordu: &#8220;Sen bir kişiyi, yal­nızca Rabbim Allah&#8217;tır dediği için mi öldürmek<br />
istiyorsun?&#8221; İbn Cerir kendi tarih kitabında aynı olayı Ebû Seleme bin<br />
Abdurrahman&#8217;a istinaden nakletmiştir. Ancak Nesâî ile İbni Hâtim bu vak&#8217;ayı, Hz.<br />
Abdullah&#8217;ın ba­bası Hz. Amr bin el-As&#8217;a dayanarak az bir ifade farkıyla<br />
nakletmişlerdir. Bu ifadeye göre; bu çirkin hareketi Ukbe bin Ebi Mu&#8217;ayt yerine<br />
bazı Kureyşliler topluca yapmışlardı; Hz. Ebu Bekr (r.a.) ise hem ağlıyor hem Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;i korurken yukarıda bahsedilen sözleri söylüyordu.</p>
<p class="Vcud">İmam Buhârî bu olayı kendi eserinde çeşitli yerlerde<br />
nakletmiştir. Bu olayın râvileri bazı yerlerde Hz. Amr bin el-As, bazı yerde de<br />
Hz. Abdul­lah bin Amr bin el-As&#8217;tır<a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a>.<br />
Bir yerde Hz. Amr bin el-As&#8217;ın şu rivâyeti vardır: &#8220;Ben hiçbir zaman Kureyş&#8217;in,<br />
Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in hayatına kastettiğini ve onu öldürmeyi plânladığını<br />
görmedim, ama bir defası ha­riç, Kureyşliler Kâ&#8217;be&#8217;nin gölgesinde oturmuşlardı.<br />
Rasûlullah (a.s.) ise Makam-ı İbrahim&#8217;de namaz kılıyordu. Bu arada Kureyşliler<br />
birbirini Rasûlullah (a.s.)&#8217;a saldırmak için sıkıştırtmaya başladılar. Nihayet<br />
Ukbe bin Ebi Mu&#8217;ayt yerinden kalktı ve çarşafını Rasûlullah (a.s.)’ın boynuna<br />
geçi­rip çekmeye başladı, öyle ki, Rasûlullah (a.s.) dizleri üzerine düştü.<br />
Bu­nun üzerine kâfirler arasında bir gürültü koptu. O sırada Hz. Ebu Bekr (r.a.)<br />
koşarak geldi ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kollarını arkadan tutarak o gad­dar<br />
kişilere dedi ki: &#8220;Bu zâtı, sırf Rabbinin Allah olduğunu söylediği için mi<br />
öldürmek istiyorsunuz?&#8221; Sonra adamlar oradan dağıldılar. Rasûlullah (a.s.)<br />
namazını kıldıktan sonra kendisine tecâvüzde bulunanların yanından geçerken<br />
şunları söyledi: &#8220;Canım elinde olan Rabbime yemin ederek söy­lüyorum, ben size<br />
zebîh ile (kurban olmak için) gönderildim.&#8221; Ebû Cehil dedi ki, &#8220;Ey Muhammed, sen<br />
hiçbir zaman aptal değildin.&#8221; Rasûlullah &#8216;a.s.) da, &#8220;fakat sen onlardansın&#8221; diye<br />
karşılık verdi.&#8221; (Ebu Ya&#8217;lâ, İbni Hibbân, Taberânî ve Beyhakî de bu olayı Hz.<br />
Amr bin el-As&#8217;ın rivâyetiyle nakletmişlerdir).</p>
<p class="Vcud">Sahih-i Buhârî&#8217;nin bir başka rivâyeti şöyledir: Müşrikler<br />
Hazreti Pey­gamber (a.s.)&#8217;in mübarek saç ve sakalından kılları çektiler. Hazreti<br />
Ebû Bekr onu korumak için kalktı ve ağlayarak söylendi: &#8220;Bu adamı, sırf<br />
Rab­binin Allah olduğunu söylediği için mi öldürmek istiyorsunuz?&#8221; Rasûlullah<br />
(a.s) ise kendisine şöyle dedi: &#8220;Ey Ebû Bekr, canım elinde olan Rabbi­me yemin<br />
ederek söylüyorum, ben bunlara zebîh ile gönderildim&#8221;. Bunun üzerine kalabalık<br />
dağıldı.</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm, İbni Cerir, Taberî ve Beyhakî&#8217;nin İbni İshâk&#8217;a<br />
dayanarak yazdıklarına göre Urve bin Zübeyr, Hz. Abdullah bin Amr bin el-As&#8217;a<br />
şöyle bir soru sordu: &#8220;Kureyş&#8217;in Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gösterdiği husûmetin en<br />
şiddetli örneği hangisiydi?&#8221; Hz. Abdullah bin Amr dedi ki, ben günlerden bir gün<br />
Kureyşlilerin bir toplantısına gittim. Onların reisleri Kâ&#8217;be&#8217;nin duvarlarının<br />
gölgesinde idiler. Bunlar Rasûlullah (a.s.)&#8217;tan bahsederken dediler ki,<br />
&#8220;vallahi, bu adama çok tahammül ettik. Artık dayanamayaca­ğız. Bu adam bizim<br />
aptal olduğumuzu söyledi, atalarımızda ayıp aradı. Dinimize lâf attı ve<br />
toplumumuzu böldü. Hakikaten biz sabretmişiz.&#8221; On­lar aralarında bunları<br />
konuşurken, Rasûlullah (a.s.) çıkâ geldi. Rasûlullah (a.s.) oraya gelince önce<br />
Hacer-i Esved&#8217;i öptü ve daha sonra Kâ&#8217;be&#8217;yi tavaf ederken Kureyşlilerin yanından<br />
geçti. Bunlar Rasûlullah (a.s.)&#8217;a iğneleyici bir lâf attılar. Bunun Rasûlullah<br />
(a.s.) tarafından hoş karşılanmadığını gör­düm. Rasûlullah (a.s.) ikinci defa<br />
Kâ&#8217;be&#8217;yi tavaf ederken onlar yine lâf atınca, Rasûlullah (a.s.) durakladı ve<br />
şöyle dedi: &#8220;Ey Kureyşliler, beni dinliyor musunuz, elinde canım olan Rabbime<br />
yemin ederek söylüyorum, ben size kurban olarak gönderilmişimdir.&#8221; Abdullah bin<br />
Amr diyor ki : Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu sözleri Kureyşlilere soğuk duş etkisi<br />
yaptı ve onlar dona kaldılar. Daha sonra, onlardan en çok konuşan biri ileriye<br />
gelip Haz­reti Peygamber (a.s.)&#8217;i yatıştırma için epeyce dil döktü, hatta şunu<br />
da söy­ledi: &#8220;Ey Ebu&#8217;l-Kasım, buralardan ses çıkarmadan geç. Sen daha önce<br />
ap­tal değildin.&#8221; Rasûlullah (a.s.) oradan sessizce ayrıldı. Ertesi gün bunlar<br />
yine orada toplandılar ve ben onlarla beraberdim. Onlar aralarında şöyle<br />
dediler: &#8220;Hiç hatırlıyor musunuz, bu adam (Hz. Peygamber) sizinle ilgili olarak<br />
ne kadar ileriye gitmiştir? Hatta dün bize neler demedi ki. Ama siz onu hiçbir<br />
şey olmamış gibi bıraktınız.&#8221; Kureyşliler kendisine hücum etti­ler ve &#8220;bize<br />
böyle böyle diyen sen misin?&#8221; Rasûlullah (a.s.) da &#8220;evet onları diyen benim&#8221;<br />
dedi. Bu arada, o hayvanlardan birinin, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın çarşafını<br />
yakasından tutarak sıktığım gördüm. Bu sırada Hz. Ebû Bekr (r.a.) duruma<br />
müdahale etti ve Rasûlullah (a.s.) için siper oldu. Kendisi ağlıyordu ve<br />
mırıldanıyordu: &#8220;Siz bu kişiyi, sadece Rabbim Allah&#8217;tır dedi­ği için mi boğmak<br />
istiyorsunuz.&#8221; Bundan sonra adamlar oradan dağıldılar. İşte tanık olduğum<br />
Kureyşlilerin Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e yaptıkları en kötü muamele budur. (Müsned-i<br />
Ahmed&#8217;de bu olay aynı şekilde geçiyor).</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.2. HZ. HAMZA (R.A.)&#8217;NIN İSLÂM&#8217;I<br />
KABUL ETMESİ</a></p>
<p class="Vcud">İşte bu sıralarda, Hazreti Hamza (r.a.)&#8217;nın da İslâm dairesine<br />
girmesi­ne sebep olan bir vak&#8217;a meydana geldi. Tarihçiler, Hz. Hamza&#8217;nın İslâm&#8217;ı<br />
kabul ediş tarihi konusunda değişik ifade kullanmışlardır. İbni Hacer, &#8220;İsâb&#8221;de<br />
Hz. Hamza&#8217;nın, Bi&#8217;set&#8217;in ikinci yılında müslüman olduğunu yaz­mıştır. İbn Abd<br />
il-Berr önce 2. yıl yazmış daha sonra, Hz. Peygamber(a.s.) Dâr-ı Erkâm&#8217;a<br />
girdikten sonra Bi&#8217;set&#8217;in 6. yılında müslüman olduğu­nun bildirildiğini<br />
kaydetmiştir. Fakat İbni Sa&#8217;d, İbn-ul-Cevzi ve Utekî bu tarihin kesinlikle<br />
Bi&#8217;setten sonra 6. yıl olduğunu açıklamışların İbn-ul-Kayyım da &#8220;Zâd&#8217;ul Me&#8217;âd&#8221;da<br />
Hz. Hamza&#8217;nın İslam&#8217;ı kabul etme vak&#8217;asını müslümanların Habeşistan&#8217;a ikinci<br />
hicretinden sonra kaydetmiştir. Aynı görüşü İbni Esir, &#8220;Tarih&#8217;ul-Kâmü&#8221;de<br />
açıklamıştır. Ayrıca, Hz. Hamza&#8217;nın müslüman olmasına yol açan olayın mahiyeti<br />
de olayın Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 2. yılda meydana gelmediğini göstermektedir. Böyle<br />
bir olay ancak İslam ile Küfr arasındaki çekişmenin en çetin safhaya varmasından<br />
sonra meydana gelebilirdi çünkü. Bi&#8217;set&#8217;in ikinci yılında, Ebû Cehl, Hazret<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;e küfretmek şöyle dursun, onunla göz göze gelmeye bile cesaret<br />
ede­mezdi. Olay şöyledir:</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk&#8217;ın rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.) bir gün Safâ<br />
yakınların­dan geçiyordu. (Bazı diğer rivâyetlere göre Hacûn&#8217;dan geçiyordu). O<br />
sıra­da Ebu Cehl, Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e ana-avrat küfretmeye başladı ve hem<br />
kendisi hem dini hakkında çok kötü lâflar etti. Fakat Rasûlullah (a.s.) onun<br />
hezeyanlarına kulak asmadı. Bu haberi, Beni Teym&#8217;in bir reisi olan Abdullah bin<br />
Cud&#8217;ân&#8217;ın serbest bıraktığı bir hizmetçisi (bazı rivayetlere göre Hz. Hamza&#8217;nın<br />
kız kardeşi Hz. Safiyye veya iki kadın) Hz. Hamza (r.a.)&#8217;ya iletti. Hz. Hamza<br />
(r.a.) Kureyş kabilesinin en soylu, cesur ve şere­fine düşkün bir zatı idi.<br />
Rasûlullah (a.s.)’ın hem amcası, hem süt kardeşiy­di. Ayrıca, annesi de<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın annesi, Amine&#8217;nin amca kızıydı. Hz. Hamza yaşça da Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;den ancak 2-4 yaş büyüktü. Hz. Hamza (r.a.) Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
çok seviyor ve sayıyordu. Ava meraklıydı ve yay ve okla avdan dönerken,<br />
kendisine Ebû Cehl&#8217;in küstahlığıyla ilgili haber ulaştı. Öfke içinde Harem&#8217;e<br />
gidip Ebu Cehl&#8217;in başına öyle bir yay darbesi vurdu ki, başı yarıldı; sonra<br />
şöyle dedi: &#8220;Sen ona küfrediyorsun ha! Al işte ben de onun dinine girdim ve o ne<br />
diyorsa ben de onu diyo­rum. Cesaretin varsa aynı küfürleri bana da yap.&#8221; Bunun<br />
üzerine Beni Mahzûm&#8217;un adamları galeyana geldiler ve kavga etmek istediler. Ama,<br />
Ebû Cehl dedi ki, &#8220;Bırakın Ebû Umâre (Hz. Hamza)&#8217;yi, ben onun yeğeni­ne<br />
hakikaten çok kötü küfürler ettim.&#8221; Taberânî ve İbni Ebî Hâtim&#8217;in rivâyetine<br />
göre Hamza (r.a.) şöyle dedi: &#8220;Benim dinim de Muhammed&#8217;in dini­dir. Cesaretiniz<br />
varsa beni durdurun bakalım.&#8221;</p>
<p class="Vcud">&#8220;El-Meğâzi&#8221; yazarı Yunus bin Bukeyr, İbn İshâk&#8217;a dayanarak bu<br />
hikâyeyi daha etraflıca anlatmıştır. Buna göre, Hz. Hamza hiddet içinde namusu<br />
için İslâmiyet&#8217;i kabul etmişti. Ama eve döndükten sonra kendi kendine dedi ki:<br />
&#8220;Vallahi, ben Kureyş&#8217;in mümtâz reislerinden biriyim. Ben dinden dönen bir kişiye<br />
tabi oldum ve atalarımın dinini terk ettim. Bu­nun yerine ölseydim daha iyi<br />
olurdu.&#8221; Daha sonra Allah&#8217;a dua etti: &#8220;Ya Rab, eğer bu doğru yolsa kalbimi<br />
bundan yana yap. Değilse, bundan kur­tulmam için bir yol göster.&#8221; Hz. Hamza<br />
(r.a.) o gece Şeytan&#8217;ın vesvesesi yüzünden çok huzursuz kaldı, ta ki sabah oldu.<br />
Sabah Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanına gitti ve &#8220;yeğenim, ben şu anda içinden<br />
çıkılmayacak bir durumda­yım. Biliyorsun, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu<br />
bilmeyen benim gibi bir adam için bu çok büyük bir meseledir.&#8221; Rasûlullah (a.s.)<br />
onun vesvese, şüphe ve tereddütlerini dinledikten sonra ona nasihatte bulundu;<br />
Allah&#8217;tan korkmasını istedi ve müslüman olmasından dolayı kutladı. Nihayet<br />
Allah, Hz. Hamza&#8217;nın kalbini imanla doldurdu. Ve nihayet, Hz. Hamza dedi ki,<br />
&#8220;senin doğru olduğunu ilân ediyorum.&#8221; (Bu olayı Beyhakî de Yunus bin Bukeyr ve<br />
İbni İshâk&#8217;a dayanarak nakletmiştir).</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.3. HZ. ÖMER (RA.)&#8217;NIN İSLÂM&#8217;I<br />
KABUL ETMESİ</a></p>
<p class="Vcud">Kureyş henüz bu büyük darbenin etkisinden kurtulmamışken ikinci<br />
bir büyük darbe daha yedi ve bir gün Hazreti Ömer bin Hattab (r.a.)&#8217;ın da<br />
müslüman olduğunu duyunca deliye döndü. Hz. Ömer (r.a.), İslâmiyete muhalefet<br />
eden cephenin en ağır toplarından biriydi ve iman edenlere zu­lüm etmekte önde<br />
idi. Kureyşliler ona büyük saygı gösteriyorlardı. Ara­bistan&#8217;da revaçta olan<br />
soylarla ve şecerelerle ilgili hesap tutmada uzman­dı. Kureyşliler onu bazı<br />
diplomatik faaliyetleri için dışarıya gönderirlerdi. Kabileler arasında kavga ve<br />
anlaşmazlıklarda arabuluculuk ve hakemlik görevlerini de yapardı ve verdiği<br />
kararlara büyük önem verilirdi. Çok güçlü, cesur ve yiğitti. İyi bir biniciydi.<br />
Büyük bir konuşma kabiliyetine sahipti ve usta bir hatipti. Kureyşliler, Hz.<br />
Ömer (r.a.) gibi bir şahsiyetin kendi kamplarından çıkıp karşı kampa geçeceğini<br />
akıllarının uçlarından bile geçirmemişlerdi. Fakat Allah’ın hikmeti böyle idi.<br />
Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in iç dünyası değişiyordu ve kendisinin İslam ordusunun bir<br />
neferi olması için sahne hazırdı bile.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.3.1. Hz. Ömer<br />
(r.a.)&#8217;in Etkilendiği İlk Olay</a></p>
<p class="Vcud">Müsned-i Ahmed ile Taberânî&#8217;de Hz. Ömer&#8217;in etkilendiği ilk<br />
olaydan söz edilmiştir. Bunu Hz. Ömer (r.a.) kendisi dile getirmiştir. O diyor<br />
ki, &#8220;ben İslâmiyet&#8217;i henüz kabul etmemişken bir gün Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
rahat­sız etmek üzere evden çıktım. Ben oraya varınca Rasûlullah (a.s.) namaza<br />
kalkmıştı ve Hakka sûresini okuyordu. Ben arkasına geçtim ve kendisini sessizce<br />
dinlemeye çalıştım. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in sihri benim bütün vücudu­mu sarmıştı ve<br />
kendi kendime diyordum ki bu adam mutlaka bir şairdir, nitekim Kureyşliler<br />
kendisine bu lakabı takmışlardı. O sırada Rasûlullah&#8217;ın mübarek ağzından şu<br />
kelimeler çıktı:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Şüphesiz Kur&#8217;ân çok şerefli bir peygamberin sözüdür. O, bir<br />
şair sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz.&#8221; (Ayet; 40-41)</p>
<p class="Vcud">O zaman dedim ki, kendisi mutlaka bir kâhindir. Tam o sırada<br />
Rasûlullah (a.s.) şu ayetleri tilavet ediyordu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;(O) bir kâhin sözü değildir. Ne az düşünüyorsunuz. O, alemlerin<br />
Rabbi Allah tarafından indirilmiştir.&#8221; (Ayet; 42-43)</p>
<p class="Vcud">&#8220;Bu kelâmı dinledikten sonra İslam kalbime yerleşmeye başladı.&#8221;<br />
(Bu olayı İbni Sencer, kendi müsnedinde nakletmiştir.)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.3.2. Hz. Ömer<br />
(r.a.)&#8217;in Habeşistan&#8217;a Hicret&#8217;ten Etkilenmesi</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in, İslâm&#8217;dan etkilendiği ikinci olay, İbni<br />
Hişâm&#8217;ın &#8220;Siret&#8217;inde İbni İshâk&#8217;tan, Taberânî&#8217;nin tarihinde ve İbn Esîr&#8217;in &#8220;Üsdül-Ğabe&#8221;sinde<br />
Hz. Leylâ binti Ebi Hasme (r.a.)&#8217;den naklolunmuştur. Hz. Leylâ, Hz. Ömer&#8217;in<br />
yakın akrabalarındandı ve kocası Hz. Amir bin Rebi&#8217;at-ul-&#8216;Anzi ile beraber<br />
Habeşistan&#8217;a gitmişti. Hz. Leylâ&#8217;nın ifadesine gö­re, &#8220;ben hicret için<br />
eşyalarımı topluyordum ve kocam Amir bin Rebî&#8217;a bir iş için dışarıya çıkmıştı.<br />
Derken, henüz müslüman olmamış olan Hz. Ömer bize geldi. Biz onun elinden çok<br />
çekmiştik. Fakat o sırada o, bir yerde durup bizi seyrediyordu. Sonra lafa<br />
girdi, &#8220;Abdullah&#8217;ın annesi, gidi­yor musun?&#8221; &#8220;evet, sizler bizi çok rahatsız<br />
ettiniz ve bize çok zulüm etti­niz. Biz artık Allah&#8217;ın topraklarından birine<br />
gideceğiz. Umarız orada bu zorluklardan kurtuluruz&#8221; dedim. Bunun üzerine Hz.<br />
Ömer &#8220;Allah sizinle beraber olsun&#8221; dedi. Sesi titriyordu ve yüzü ağlamaklıydı.<br />
Bizim Mek­ke&#8217;den ayrıldığımızda belli ki çok üzülmüştü. Bundan sonra Amir<br />
gereken eşyaları getirince kendisine dedim ki, &#8220;Abdullah&#8217;ın babası, keşke sen<br />
Ömer&#8217;i görseydin. Bizim ayrılmamıza nasıl da üzülüyordu, zavallı. Az ön­ce<br />
burada idi.&#8221; Amir, benim, onun müslüman olmaya meyilli olduğunu sezip<br />
sezmediğimi sordu. Ben &#8220;evet&#8221; dedim. Amir dedi ki: &#8220;Biraz önce gördüğün adam,<br />
Hattab&#8217;ın eşeği müslüman oluncaya kadar müslüman olamayacaktır.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.3.3. Hz. Ömer<br />
(r.a.) Nasıl Müslüman Oldu?</a> </p>
<p class="Vcud">Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in kafası karma karışıktı. Hak ile Batıl<br />
arasında boca­lıyordu. Bu zihnî yükten kurtulmak ve her şeyi bitirmek için<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı öldürmeyi plânladı. İbni İshâk&#8217;ın ifadesine göre Hz. Ömer bu<br />
niyet­le kılıç kuşanarak evden çıktı. Ama yolda bizzat Hz. Ömer&#8217;in kabilesinin<br />
eşrafından olan ve gizlice müslümanlığı kabul etmiş olan Hz. Nu&#8217;aym bin Abdullah<br />
en-Nahhâm ile karşılaştı. Kendisi, &#8220;hayır ola, ne tarafa?&#8221; diye sordu. Hz. Ömer<br />
&#8220;Kureyş arasında ikilik yaratan, hepimizi enayi yerine koyan, dinimizi ayıplayan<br />
ve mabutlarımızı kötüleyen o sabi (dinsiz)&#8217;yi öldüreceğim.&#8221; Nu&#8217;aym dedi ki,<br />
&#8220;vallahi, senin nefsin seni aldatmıştır. Sen zannediyor musun ki, Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;i öldürdükten sonra Abd-i Menaf seni sağ bırakacaktır? Sen önce kendi<br />
evine bak.&#8221; Hz. Ömer, &#8220;hangi eve?&#8221; diye sordu. Nu&#8217;aym dedi ki: &#8220;Senin enişten ve<br />
amcazaden Sa&#8217;id bin Zeyd ve kardeşin Fâtıma ikisi de müslüman olmuşlardır. Ve<br />
onlar Muhammed (a.s.)&#8217;e tabi olmuşlardır.&#8221; Hz. Ömer bunu duyar duymaz öfke<br />
içinde kız kardeşinin evine gitti. Orada Hz. Habbâb bin Erett önünde bir kumaş<br />
par­çası açıp oturuyordu. Kumaş parçasında Tâhâ Sûresi yazılıydı. Erett bun­dan<br />
Hz. Fâtıma&#8217;ya okuyordu. Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in gelişi belli olunca Hz. Habbâb evin<br />
bir köşesinde saklandı ve Hz. Fâtıma ise Kur&#8217;an&#8217;ın yazılı ol­duğu kumaş<br />
parçasını baldırının altına sakladı. Fakat Hz. Ömer o zamana kadar Hz. Erett&#8217;in<br />
kıraatını duymuştu. İçeriye girdikten sonra, &#8220;biraz önce duyduğum ses neydi?&#8221;<br />
diye sordu. Hz. Fâtıma ile Hz. Sa&#8217;id (r.a.) dediler ki öyle bir ses yoktu. Hz.<br />
Ömer dedi ki: &#8220;hayır vardı&#8221;. Sonra şunları ekle­di: &#8220;Duyduğuma göre siz ikiniz<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in dinine tâbi olmuşsu­nuz.&#8221; Bunu dedi ve eniştesini dövmeye<br />
başladı. Hz. Fâtıma (r.a.) kocasını kurtarmak isteyince o da dayak yedi; öyle ki<br />
başı yaralandı. Bu noktada karı koca dediler ki: &#8220;Evet biz müslüman olduk ve<br />
Allah&#8217;ın Rasûlüne iman ettik. Artık sen ne istersen yap.&#8221; Hz. Ömer (r.a.) kız<br />
kardeşinin başından kan aktığını görünce yaptığı hatadan pişman oldu ve az önce<br />
okudukları Kur&#8217;ân parçasını getirmesini söyledi: &#8220;Bakayım, Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
ge­tirdiği şey ne imiş&#8221; dedi. Hz. Ömer (r.a.) okuma yazma bilen bir kişiydi ve<br />
Kur&#8217;an&#8217;ı okumak istiyordu. Fakat kız kardeşi dedi ki: &#8220;Senin bunu<br />
kay­bedeceğinden endişe ediyoruz&#8221;. Hz. Ömer dedi ki: &#8220;Hiç endişelenme&#8221; ve<br />
mâbudlarına yemin ederek bunu geri vereceğini söyledi. Kız kardeşi bu arada<br />
ümitlenmişti, belki Ömer müslüman olur diye. Onun için kendisine dedi ki:<br />
&#8220;Sevgili kardeşim, sen müşrik olduğun için temiz değilsin. Halbu­ki, bu kitaba<br />
ancak temiz İnsanlar el sürebilir.&#8221; Bunu duyunca Hz. Ömer banyo yaptı ve Hz.<br />
Fatma kendisine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in o parçasını verdi. Hz. Ömer, Tâhâ sûresinin<br />
henüz ilk bölümünü okumuşken, &#8220;ne kadar gü­zel ve şahane bir belagattır bu&#8221;<br />
dedi. Hz. Habbâb bin Erett, &#8220;ey Ömer, öy­le sanıyorum ki Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
duasının gerçekleşme ânı gelmiştir. Çünkü ben Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın dün böyle dua<br />
ettiğini duydum: &#8220;Ya Rabb, Ebu&#8217;l-Hakem bin Hişâm (Ebu Cehl) veya Ömer bin Hattab<br />
vasıtasıyla îs-lâm&#8217;ı teyid et.&#8221; Onun için ey Ömer gel, Allah&#8217;a gel.&#8221; Hz. Ömer,<br />
&#8220;Beni Mu­hammed (a.s.)&#8217;e götürün ki, müslüman olayım&#8221; dedi. Hz. Habbâb bin Erett<br />
dedi ki, &#8220;kendisi Safa yakınlarında bir evde (Dâr-ı Erkam) bazı sahabeler­le<br />
oturuyor.&#8221; Böylece Hz. Ömer, belinde kılıç asılı vaziyette Rasûlullah (a.s.) ve<br />
arkadaşlarının bulunduğu eve itti ve kapıyı çaldı. Sahabelerden biri kalkıp<br />
dışarıya göz attı. Baktı Hz. Ömer belinde kılıçla bekliyor. Çok korktu ve geriye<br />
dönüp Rasûlullah (a.s.)&#8217;a haber verdi. Hazreti Hamza de­di ki: &#8220;Müsaade edin,<br />
gelsin. Niyeti iyiyse biz de kendisine iyi muamele ederiz. Yok niyeti bozuksa,<br />
onun kılıcıyla onun işini bitiririz.&#8221; Rasûlullah (a.s.) da dedi ki: &#8220;Gelsin&#8221;.<br />
Verilen emre uyuldu ve Hz. Ömer içeriye alın­dı. Hz. Ömer içeriye girer girmez,<br />
Hz. Peygamber (a.s.) onun çarşafının bir ucunu sımsıkı eline alarak sordu: &#8220;İbni<br />
Hattab, seni buraya getiren ne­dir? Vallahi bana öyle geliyor ki Allah sana<br />
büyük bir âfet göndermediği sürece sen vazgeçmeyeceksin.&#8221; Hz. Ömer dedi ki: &#8220;Ya<br />
Rasûlullah, ben Allah ve Rasûlüne ve Rasûlün talimatına iman etmek için<br />
huzurunuza gel­miş bulunuyorum.&#8221; Bunu duyunca Rasûlullah (a.s.) &#8220;Allahu Ekber&#8221;<br />
diye seslendi. Bu tekbir sesiyle evdeki herkes Hz. Ömer&#8217;in müslüman olduğu­nu<br />
anlamış oldu. Müslümanlar buna çok sevindiler. Hz. Hamza (r.a.)&#8217;dan sonra Hz.<br />
Ömer&#8217;in de müslüman olması müslümanların gücüne güç kattı. İbni İshâk Medine&#8217;li<br />
ravilerin Hz. Ömer&#8217;in İslâm&#8217;ı kabul etmesiyle ilgili ri­vayetlerinin bundan<br />
ibaret olduğunu belirtiyor. Hâfız Ebû Ya&#8217;lâ bu rivâyeti Hz. Enes bin Mâlik&#8217;e<br />
dayanarak nakletmiştir. Bezzâr ise bizzat Hz. Ömer&#8217;in ifadelerini kullanmıştır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.3.4. Hz. Ömer<br />
(r.a.)&#8217;in Kendi İfadesi</a></p>
<p class="Vcud">Bezzâr, Taberânî, Beyhakî, İbni Asâkir, Ebû Nu&#8217;aym ve Dârekutnî;<br />
Hz. Enes bin Mâlik, Ömer&#8217;in mevlası Eslem ve vs.&#8217;ye dayanarak bizzat Hz. Ömer&#8217;in<br />
kendi ifadesiyle İslâmiyet&#8217;i kabul etmesinin hikâyesini kay­detmişlerdir. Bu<br />
ifade, çok ufak tefek ayrıntıların dışında yukarıda naklet­tiğimiz İbni İshâk&#8217;ın<br />
rivâyetinin aynısıdır. Yine de, Ebu Nu&#8217;aym ve İbni Asâkir&#8217;in Hz. Abdullah bin<br />
Abbas&#8217;a dayanarak naklettikleri Hz. Ömer&#8217;in rivâyetinde şu ilave bilgiler<br />
vardır: &#8220;Ben müslüman olduktan sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;a dedim ki, &#8220;ya<br />
Rasûlullah ister ölelim ister kalalım, biz Hak üzerinde değil miyiz?&#8221; Rasûlullah<br />
(a.s.) dedi ki, &#8220;canım elinde olan Rab­bime yemin ederim, siz ölseniz de,<br />
kalsanız da, Hak üzerindesiniz.&#8221; Ben dedim ki, &#8220;o zaman, ya Rasûlullah (a.s.),<br />
gizlenmemize ne gerek vardır? Biz hak üzerinde ve onlar batıl üzerinde iken<br />
dinimizi niçin saklayalım?&#8221; Rasûlullah (a.s.) buyurdu: &#8220;Ey Ömer, sayımız çok<br />
azdır ve bizim hangi şartlar altında yaşadığımızı görüyorsun.&#8221; Ben arz ettim:<br />
&#8220;Sizi Hak ile be­raber peygamber olarak öndermiş olan Rabbime yemin ederim,<br />
bundan sonra, daha önce küfrümle oturduğum hiçbir toplantıyı bırakmayacağım.<br />
Artık oralarda İslâm&#8217;la oturacağım.&#8221; Daha sonra biz iki grup halinde ora­dan<br />
çıktık. Bir grupta Hz. Hamza (r.a.) ve bir gurupta ben vardım. Bu şe­kilde<br />
Mescid-i Haram&#8217;a girdik. Kureyşliler bizi böyle görünce beyinlerin­den vurulmuşa<br />
döndüler. Çok üzüldükleri ortadaydı.&#8221; Bu olayı İbn Mâce ile Hâkim ve İbni Sa&#8217;d<br />
biraz değişik şekilde aktarmışlardır. İbni Hişâm, Hz. Ömer&#8217;in şu ifadesini de<br />
nakletmiştir: &#8220;İslâmiyeti kabul ettiğim gün dü­şündüm ki, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
en ezeli düşmanını İslâm’a davet edeyim. Bunun üzerine doğru Ebu Cehl&#8217;e gittim<br />
ve evinin kapısını çaldım. Ebu Cehl beni görünce her zamanki hoş tavrıyla, &#8220;Hoş<br />
geldin yeğenim, hayır ola ne için geldin?&#8221; diye sordu. Ben de ona dedim ki, &#8220;ben<br />
müslüman ol­dum, bunu sana haber vermeye geldim.&#8221; Ebu Cehl, &#8220;lânet olsun sana ve<br />
senin getirdiğin şeye&#8221; dedi ve pat diye kapıyı kapattı.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.3.5. Hz.<br />
Abdullah bin Ömer (r.a.)&#8217;in Rivâyeti</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk, Nâfi&#8217;e dayanarak Hz. Abdullah bin Ömer (r.a.)&#8217;in<br />
rivâyeti­ne nakletmiştir, ki bunun bazı değişik kısımları şöyledir: &#8220;Hz. Ömer<br />
(r.a.) İslâmiyeti kabul ettikten sonra arkadaşlara sordu: &#8220;Kureyşten haberleri<br />
en süratli şekilde yayan kişi kimdir?&#8221; Arkadaşlar Cemil bin Ma&#8217;mer bin Ha­bib<br />
el-Cumahi&#8217;nin adını verdiler. Hz. Ömer bu zâtı aramaya çıktı. Ben (Hz. Abdullah)<br />
de peşinde idim. Ben o sıralarda bir şeyi görüp anlayacak yaşta idim.<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a><br />
Hz. Ömer, Cemil&#8217;i buldu ve ona dedi ki: &#8220;Ben müslüman oldum ve Muhammed&#8217;in<br />
dinini kabul ettim.&#8221; Bunu duyar duymaz Cemil sessizce yerinden kalktı ve<br />
bulunduğu yerden ayrıldı. Hz. Ömer onun pe­şinde idi, ben de onların peşinde. O<br />
adam Mescid-i Haram&#8217;a vardıktan sonra, &#8220;ey Kureyşliler&#8221; diye bağırdı. Kureyşli<br />
kabile reisleri o sırada Kâ&#8217;be&#8217;nin etrafında gruplar halinde oturuyorlardı.<br />
Onlar, Cemil bin Ma&#8217;mer&#8217;in sesini duyunca dikkatlerini ona çevirdiler. O dedi<br />
ki, &#8220;haberiniz olsun, Ömer dinden dönmüştür.&#8221; Hz. Ömer arkasından bağırdı:<br />
&#8220;Hayır, bu adam yalan söylüyor, ben dinimden dönmedim. Ben sadece müslüman<br />
ol­dum ve ilân ediyorum ki Allah&#8217;tan başka bir ilah yoktur ve Hz. Muham­med<br />
(a.s.) O&#8217;nun kulu ve Rasûlüdür.&#8221; Bunun üzerine kavga çıktı. Kureyş­liler Hz.<br />
Ömer&#8217;i dövüyordu, Hz. Ömer de gücü yettiği kadar onları hırpalı­yordu. Nihayet<br />
güneş yükseldi ve Hz. Ömer yorulup oturdu. Adamlar onun etrafında oturuyor veya<br />
ayakta duruyordu. Hz. Ömer de diyordu ki, ne isterseniz yapın. Bu arada<br />
Kureyşlilerden ihtiyar ve muhterem bir zât öne çıktı ve kalabalıktan meselenin<br />
ne olduğunu öğrenmek istedi. Kalaba­lık dedi ki, &#8220;Ömer dinden dönmüştür.&#8221; O zât<br />
dedi ki, &#8220;Allah Allah ne oldu yani? Bu adam istediği dini seçmiştir. Onun işine<br />
ne karışıyorsunuz, Beni Adiyy&#8217;in kendi adamını size teslim edeceğini mi<br />
sanıyorsunuz? Bırakın onun peşini.&#8221; Bu sözler üzerine kalabalık dağıldı. Ben<br />
babama bu adamın kim olduğunu sordum. &#8220;Oğlum, o As bin Vâil Sehmi (Amr İbn ul-As&#8217;ın<br />
babası) idi&#8221; dedi babam.&#8221; Taberânî ile Bezzâr, Abdullah bin Ömer&#8217;in bu<br />
rivâyetini özetleyerek nakletmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">Buhârî&#8217;de yer alan Hz. Abdullah bin Ömer (r.a.)&#8217;in rivâyetindeki<br />
bazı yeni bilgiler şunlardır: &#8220;Hz. Ömer (r.a.) evinde korku içinde otururken,<br />
Cahiliyye döneminde bizim müttefikimiz olan As bin Vâil kendisine geldi ve niçin<br />
böyle oturduğunu sordu. Hz. Ömer dedi ki, &#8220;senin adamların beni öldürmek<br />
istiyorlar, zira ben müslüman olmuşumdur.&#8221; As bin Vâil Sehmi dedi ki, &#8220;ben sana<br />
emân verdiğim için kimse sana el kaldıramaz.&#8221; As ken­dilerine ne istediklerini<br />
sordu. Onlar dedi ki, &#8220;biz Ömer&#8217;in işini bitirmek istiyoruz. O dinden<br />
dönmüştür.&#8221; As bin Vâil Sehmi onları sert bir dille uyardı ve dedi ki: &#8220;Kimse<br />
Ömer&#8217;e el kaldıramaz.&#8221; Bunun üzerine herkes dağıldı.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.3.6. Hz. Ömer<br />
(r.a.)&#8217;in İslâmı Kabul Etmesinin Tarihi</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Ömer (r.a.) İslâmiyet&#8217;i, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bi&#8217;setinin<br />
6. yılın­da kabul etmiştir. Nitekim, İmam Nevevî, &#8220;Tezhib&#8217;ul-Esmâ&#8221;da ve &#8220;el-Lugât&#8221;ta<br />
ve Molla Ali Kâri &#8220;Erba&#8217;in-i Nevevî&#8217;nin Şerhi&#8217;nde bunu yazmış­lardır. Bazı<br />
yazarlar, Hz. Ömer&#8217;in, Hz. Hamza&#8217;nın müslüman olmasından üç gün sonra, bazıları<br />
da üç ay sonra İslâmiyet&#8217;i kabul ettiğini belirtmişler­dir. Fakat Ebû Nu&#8217;aym<br />
İsfahani, Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;ın bizzat Hz. Ömer&#8217;e İslâmiyet&#8217;i ne zaman kabul<br />
ettiğini sorduğunu ve kendisinin Hz. Hamza&#8217;dan üç gün sonra müslüman olduğunu<br />
anlattığını kaydetmiştir. İbni Sa&#8217;d, Eslem (r.a.)&#8217;e dayanarak Bi&#8217;setten sonra<br />
Zilhicce 6 tarihini vermiştir. Fakat, bu olayın bundan daha önce geçmiş olması<br />
ihtimali vardır. Süheylî, Hz. Ömer&#8217;in müslüman olduğu sırada Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
etrafın­da sadece 40 müslüman bulunduğunu yazmıştır. Vâhidi ise buna 10 kadı­nı<br />
eklemiştir. Ancak Hâfız İbni Hacer, &#8220;Menâkıb-ı Ömer&#8221; adlı eserinde İbni Ebi<br />
Hayseme&#8217;ye dayanarak Hz. Ömer&#8217;in şu sözlerini nakletmiştir: &#8220;Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
yanında 30 kişi vardı. Ben onlara katılarak 40 sayısını tamamladım.&#8221; Pek<br />
mümkündür ki, Hz. Ömer ancak bu kişilerin müslüman olduğunu biliyordu. Zira<br />
birçok müslüman din ve imanlarını gizli tutuyor­du.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.4. Şİ&#8217;B-İ EBÎ TÂLİB&#8217;DEKİ ESARET</a></p>
<p class="Vcud">Bu sıralarda Kureyş&#8217;in öfke ve hiddeti dorukta idi. Zira onların<br />
bütün oyunlarına, entrika, baskı, zulüm ve işkencelerine rağmen İslâmiyet<br />
gün­den güne gelişiyordu. Bu durum sadece Mekke&#8217;ye mahsus değildi. Mek­ke&#8217;nin<br />
dışındaki kabileler de İslâm camiasına giriyorlardı. Ayrıca müslü­manların adı<br />
ve sanı Habeşistan&#8217;a kadar duyulmaya başlamıştı. Habeş Kralı Necâşî,<br />
müslümanların hamisi olmuştu. Habeşistan&#8217;dan da bazı Hıristiyanlar heyet halinde<br />
Mekke&#8217;ye gelip müslüman olmaya başlamışlardı. Bunun yanı sıra, Hz. Hamza (r.a.)<br />
ile Hz. Ömer gibi yiğit ve namlı kabile reislerinin İslâmı kabul etmesi<br />
müslümanları hayli cesaretlendirmişti. İbn Ebi Şeybe ile Taberânî, Hz. Abdullah<br />
bin Mes&#8217;ûd&#8217;un şu sözlerini naklet­mişlerdir: &#8220;Vallahi, Hz. Ömer İslâmiyet&#8217;i<br />
kabul edinceye kadar Beytul­lah&#8217;ın etrafında namaz kılamıyorduk.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bütün bu faktörler birleşerek Kureyşlileri o kadar çileden<br />
çıkardı ki, onlar bir mahzer (vesika) hazırladılar. Bu mahzer, Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in ailesinin ve diğer müslümanların boykot edilmesinin ilânıydı. Bu<br />
mahzere imza koyanlar, Beni Hâşim ve Beni el-Muttalib Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i<br />
kendilerine teslim etmedikçe bu iki aile ile her türlü ilişkilerini, ev­lilik<br />
bağları, konuşma, alış veriş ve diğer sosyal ve ekonomik bağlarını keseceklerini<br />
ilân ettiler. Kureyş&#8217;in bütün ailelerinin reisleri bu belgeyi tasdik ettiler ve<br />
bunu Kâ&#8217;be&#8217;ye astılar. İbni Sa&#8217;d ile İbn Abd-il-Berr&#8217;in ifadesine göre bu olay 1<br />
Muharrem, Bi&#8217;setten sonra 7. yılda<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a><br />
cereyan et­mişti.</p>
<p class="Vcud">Mûsâ bin Ukbe, İmam Zührî&#8217;ye dayanarak &#8220;Meğâzi&#8221;de demiştir ki,<br />
Ebu Tâlib Kureyşlilerin Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in canına kastettiklerini duyunca<br />
Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;i topladı ve onların Hz. Muham­med (a.s.)&#8217;i<br />
yanlarına alıp Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;te<a href="#_ftn4" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a><br />
toplanmalarını onu bu son nefeslerine kadar korumalarını istedi. Ebu Tâlib&#8217;in bu<br />
önerisini her iki aile de kabul etti ve ailelerde yer alan ister müslüman, ister<br />
kâfir olsun herkes Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;e çekildiler. Kureyş&#8217;in, diğer kabile<br />
reislerinin yukarıda bahsedilen mahzeri o zaman imzalayıp Kâ&#8217;be&#8217;ye astığı<br />
rivayet ediliyor<a href="#_ftn5" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a>.</p>
<p class="Vcud">Bunun aksine İbni Sa&#8217;d, Vakıdi ile İbni İshâk&#8217;ın şu rivâyetini<br />
naklet­miştir: Kureyşliler önce Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;in boykot<br />
edil­mesine ilişkin belgeyi hazırladılar ve daha sonra iki aile Ebu Tâlib&#8217;in<br />
di­rektifi üzerine Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;te mahsur kaldılar. Aynı ifadeyi, İbni Abd<br />
il-Berr kendi siyer kitabında kullanmıştır. Ebû Leheb, bu kritik ânda<br />
aile­sinden uzak kaldı ve gidip Kureyşli boykotçulara katıldı. Beni Abd-i<br />
Menâfin geriye kalan iki ailesi Beni Abd-i Şems ile Beni Nevfel de kendi<br />
soylarından uzak kaldılar ve düşmanlarına katıldılar.</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm, İbni İshâk&#8217;a dayanarak Beni Hâşim ile Beni<br />
el-Mutta­lib&#8217;in mahsur kalmalarının müddetini 2-3 sene olarak göstermiştir.<br />
Ancak, İbni Sa&#8217;d ile Mûsâ bin Ukbe bu müddetin kesinlikle üç olduğunu tesbit<br />
et­miştir. Bütün bu süre içinde Kureyşlilerin muhasarası bütün acımasızlı­ğıyla<br />
devam etti. Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;tekiler öylesine boykot ve tecrit edildiler ki,<br />
onlara bütün ikmal yolları kesildi. Musa bin Ukbe&#8217;nin ifadesine göre dışardan<br />
tüccar ve satıcılar gelince Mekkeliler onların etrafını sarar ve bü­tün yiyecek,<br />
içecek, giyecek türünden mallarını satın alırlardı, ki muhasa­ra altındakilere<br />
bir şey kalmasın. Daha önce işaret ettiğimiz gibi, Ebu Le­heb, Mekke&#8217;ye gelen<br />
tüccarlardan muhasara altındakilerden mallarının normal fiyatının beş-altı<br />
mislini isterdi. Fiyat bu kadar yüksek olunca ku­şatılmış kişiler istedikleri<br />
mallan alamıyorlardı. Daha sonra da Ebu Leheb bütün bu mallan normal fiyatlara<br />
alırdı. İbni Sa&#8217;d ile Beyhakî&#8217;nin rivâyeti­ne göre mahzur kalanların durumu<br />
öylesine kötüleşmişti ki, aç çocukları­nın inilti sesleri Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;in<br />
dışına kadar duyuluyordu. Mahsur kalanlar ancak Hac mevsiminde saklandıkları<br />
yerden çıkabiliyorlardı ve ikinci hacca kadar aynı yerde bulunuyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Muhasara süresince Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin yeğeni Hakim bin Hizam<br />
ve Nadle bin Hâşim bin Abd-i Menâfin yeğeni (üvey kardeşi) Hişâm bin Amr ve<br />
el-Amiri gizlice mahzur kalanlara yardım ederlerdi. İbni Hişâm&#8217;ın İbni İshâk&#8217;a<br />
dayanarak yazdığına göre, bir defasında Ebu Cehl, Hakim bin Hizâm&#8217;ın teyzesi<br />
için erzak götürürken yakaladı ve kendisine şöyle dedi: &#8220;Sen Beni Hâşim için<br />
yiyecek ve erzak götürüyorsun ha! Vallahi, ben seni Mekke&#8217;de herkesin önünde<br />
rezil etmeden bırakmayacağım.&#8221; Bu sırada Be­ni Esed bin Abdul-Uzza bin<br />
Kusayy&#8217;dan ve Hz. Hatice&#8217;nin yakın akrabası olan Ebul-Bahteri bin Hişâm oraya<br />
geldi ve meselenin ne olduğunu sordu. Ebu Cehl dedi ki, &#8220;bu adam Beni Hâşim için<br />
erzak götürüyordu.&#8221; Ebul-Bahteri dedi ki: &#8220;Bırak onu, o teyzesine erzak<br />
götürüyor. Bu erzak da teyzesinindir. Sen Hatice (r.a.)&#8217;nin erzakını ona<br />
götürmesine izin vermeyecek misin?&#8221; Ebu Cehl &#8220;hayır&#8221; diye cevap verdi. Bunun<br />
üzerine ikisi arasında kavga çıktı ve Ebül-Bahteri, Ebu Cehl&#8217;i iyice hırpaladı.<br />
Öyle ki, bir deve­nin çene kemiğiyle başını yardı. Bütün bu olayı Hz. Hamza<br />
dikkatle izli­yordu. İki kâfir durumun farkına varınca, Beni Hişâm memnun<br />
olmasın diye utanarak kavgalarına son verdiler. İbni Hişâm ayrıca, İbni İshâk&#8217;a<br />
da­yanarak Hişâm bin Amr ve el-Amiri&#8217;nin bir hikâyesini de nakletmiştir. Verilen<br />
bilgiye göre Hişâm bin Amr da gizlice Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;e yardım<br />
ederdi. Hişâm erzakları bir deve üzerine koyup getirir ve gece Şi&#8217;b-i Ebi<br />
Tâlib&#8217;in kenarına gelip bunu çukura yuvarlayıverirdi. Mahsur kalanlar erzakı<br />
aşağıdan alırlardı ve deveyi serbest bırakırlardı. Kureyşliler onu da tehdit<br />
ettiler, ama Ebu Süfyan onu bırakmalarını söyle­di ve bir kişinin akrabalarına<br />
yardım etmesine mani olunmamasını istedi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.4.1. Ay&#8217;ın<br />
İkiye Bölünmesi</a></p>
<p class="Vcud">Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;in boykot edilmesi olayı bütün<br />
şid­detiyle devam ediyordu. Ama daha evvel belirttiğimiz gibi, Rasûlullah (a.s.)<br />
davet işini hiç aksatmadan sürdürüyordu. Boykot başlayalı iki yıl ol­muştu ki,<br />
Ay&#8217;ın ikiye bölünme Mu&#8217;cizesi gibi muazzam bir olay meydana geldi. Mekkeli<br />
kâfirler böyle bir Mu&#8217;cizeyi göz ardı edemezlerdi. Muhad­disler ile müfessirler<br />
bu Mu&#8217;cizenin, Medine&#8217;ye hicretten beş yıl önce (ya­ni, Bi&#8217;setten sonra, 8.<br />
yılda) Minâ&#8217;da meydana geldiğinde ittifak etmişler­dir. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de de bu<br />
olay şöyle anlatılmıştır:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Kıyamet yaklaştı ve ay bölündü. Onlar bir Mu&#8217;cize görseler yüz<br />
çevi­rip &#8216;bu devam edegelen kuvvetli bir sihirdir&#8217; derler.&#8221; (Kamer; 1-2)</p>
<p class="Vcud">Bazı akılcı kimseler ayın bölünmesi vak&#8217;asına akılcı yaklaşım<br />
getir­meye çalışmışlardır. Bunlar &#8220;inşakk-al kamer&#8221; kelimelerini, ayın<br />
bölünmesinin uzak bir ihtimal olduğunu düşünerek &#8220;ay bölünecek&#8221; anlamına<br />
al­mışlardır. Halbuki bu kelimeler &#8220;ay bölündü&#8221; anlamındadır ve &#8220;ay bölüne­cek&#8221;<br />
anlamını çıkarmaya çalışırsak, bütün ayetin tercümesi muğlak ve an­laşılmaz hale<br />
gelir. İlk ayette ayın bölünmesi vak&#8217;ası kıyametle eşdeğer tutulmuştur. Yani,<br />
ayın bölünmesi kıyametin bir işareti olarak gösterilmiş­tir. Bunun ilerde<br />
meydana gelecek bir vak&#8217;a olarak kabul ettiğimizde &#8220;ayın bölünmesi&#8221;nin,<br />
kıyametin alameti veya işareti olacağı söylenemez. Bun­dan sonraki ayetin manası<br />
tamamıyla kaybolur. Zira orada deniliyor ki, bu kâfirler o kadar inatçı ve<br />
sapıktırlar ki, bunlar dünyanın en büyük Mu&#8217;cize­sini bile görseler buna sihir<br />
diyeceklerdir. Bu olay uzak bir gelecekte vuku bulacak olsaydı, Mekkeli<br />
kâfirlerin bu tutumundan böylece bahsedil­mesi anlamsız olurdu. Zaten ay<br />
Mu&#8217;cizesi çok muteber hadislerle de sabit­tir.</p>
<p class="Vcud">Hadisler Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ahmed, Ebû Avâne, Ebu Dâvûd<br />
Tayalisi, Abdurrezzak, İbni Cerir, Beyhakî, Taberânî, İbni Merdûye ve Ebu Nu&#8217;aym<br />
İsfahani&#8217;de birçok güvenilir senetlerle, özellikle Hz. Abdul­lah bin Ömer, Hz.<br />
Huzeyfe bin el-Yeman, Hz. Enes bin Mâlik ve Hz. Cu­beyr bin Mut&#8217;im tarafından<br />
naklolunmuştur. Bunlardan üç zât, yani Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud, Hz. Huzeyfe ve<br />
Hz. Cubeyr bin Mut&#8217;im bir Mu&#8217;cize­nin görgü tanıkları olduklarını<br />
açıklamışlardır. Diğer iki râvi, yani Hz. Abdullah bin Abbas ile Hz. Enes bin<br />
Mâlik ise görgü tanığı olamazlar; zi­ra bu olay onların doğuşundan önce ya da<br />
küçük yaşta iken cereyan etmiş­ti. Ama bunların ikisinin de mümtaz sahabeler<br />
olduğu ve olayı büyükle­rinden duydukları şüphe götürmez.</p>
<p class="Vcud">Bütün rivayetler bir araya toplanınca ayın bölünmesi vak&#8217;asının<br />
tafsi­latı şöyle ortaya çıkar: Hicret&#8217;ten beş sene evveldi. Kameri ayın 14.<br />
gü­nüydü. Ay henüz çıkmıştı. Birden bire ikiye bölündü; bir parçası karşıdaki<br />
tepenin bir tarafına, bir parçası da tepenin başka bir tarafına kaydı. Bu, bir<br />
anlık bir durumdu. Daha sonra ayın iki parçası da birleşti. Rasûlullah (a.s.) o<br />
sırada Minâ&#8217;da idi. Rasûlullah (a.s.) yanındakilere dedi ki, &#8220;bakın ve buna<br />
şahit olun.&#8221; Kâfirler dedi ki: &#8220;Muhammed bizi büyülemişti, onun için gözlerimiz<br />
aldandı.&#8221; Diğer kimseler dedi ki, &#8220;Muhammed bizi büyüleyebilirdi, ama sizi ve<br />
dışarıdakileri büyüleyemezdi, onlar gelsin, onla­rın da bu olayı görüp<br />
görmediklerini araştıralım.&#8221; Dışardan gelenler de dediler ki, onlar da bu<br />
manzarayı görmüşlerdi.</p>
<p class="Vcud">Bu olayın Mu&#8217;cize olup olmadığı ve işin aslının ne olduğuna daha<br />
ayrıntılı bahsi bu kitabın ilk cildinde Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Mu&#8217;cizeleri<br />
bö­lümünde yaptığımız için, bu noktalara temas etmiyoruz.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.4.2. Ebû Tâlib<br />
Tepesindeki Boykot Nasıl Sona Erdi?</a></p>
<p class="Vcud">Mekkeli serseri, gaddar ve inatçı kabile reisleri öfke içinde<br />
olan diğer hemşehrilerinin durumundan istifade ederek şehrin iki kuvvetli ve<br />
kudretli ailesi, Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;in her bakımdan boykot<br />
edilmesini temin etmişlerdi. Ama bu öfke ve hiddet geçici olduğu için boykotun<br />
ile­lebet devam etmesi düşünülemezdi. Mekke&#8217;de bu iki aile ile münasebet ve<br />
akrabalıkları bulunmayan fert veya aile hemen hemen yok gibiydi. Bu se­beple,<br />
başından beri bazı kimseler yakınlarının ve akrabalarının bu şekilde tecrit<br />
edilmelerini beğenmemişlerdi. Boykot ve tecrit uzadıkça bu hoşnut­suzluk da<br />
arttı. Zira Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;e mensup olanlar, özellikle<br />
çoluk-çocuk aç ve susuz kalmaya başlamışlardı. Çocukların inil­tileri ve ağlama<br />
sesleri çevrede duyuluyordu. Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;in dışında bulunan eş, dost ve<br />
akrabalar çocukların bu inilti ve ağlamalarım duyduk­ça tedirgin oluyorlardı.<br />
Musa bin Ukbe&#8217;nin ifadesine göre üç yılın sonun­da Beni Hâşim ile evlilik ve<br />
diğer ilişkilerde bulunan Beni Abd-i Menaf, Beni Kusayy ve diğer aileler<br />
birbirine düştüler ve birbirini suçlamaya baş­ladılar. Bunlar diyorlardı ki;<br />
kendileri yakınlarını ve arkadaşlarını boykot etmekle Arabistan&#8217;da süregelen<br />
geleneklerini açıkça ihlal etmişlerdir ve insanlığa aykırı davranmışlardır.</p>
<p class="Vcud">Taberî ile İbni Hişâm, Muhammed bin İshâk&#8217;a dayanarak ve<br />
Belazuri, Vâkıdi&#8217;ye dayanarak, nihayet, Hişâm bin Amr ve el-Amiri&#8217;nin bu boykota<br />
ve insanlık dışı harekete son vermek için seferber olduğunu yazmışlardır. Hişâm<br />
ilk önce Beni Mahzûm&#8217;un reisi Züheyr bin Ebi Ümeyye ile görüş­tü. Züheyr, Hz.<br />
Ümmü Seleme&#8217;nin kardeşi ve Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in teyzesi Atike binti<br />
Abdulmuttalib&#8217;in oğluydu. Hişâm, Züheyr&#8217;e dedi ki: &#8220;Ey Züheyr, sen rahat yiyip,<br />
içip şenlik içinde yaşarken yakınlarının açlık­tan ölmeleri, onlarla her türlü<br />
alışverişin durdurulması ve onlarla bütün sosyal ve izdivaç ilişkilerinin<br />
kesilmesinden hiçbir rahatsızlık duymuyor ve vicdan azabı çekmiyor musun? Ben<br />
yemin ederim ki, aynı muamele Ebu&#8217;l-Hakem bin Hişâm&#8217;a (Ebû Cehl&#8217;e) yapılsa ve<br />
onların en yakın akra­balarına bugün senin akrabalarına revâ görülen muameleyi<br />
yapman emre­dilmiş olsaydı, o (Ebû Cehl) bunu asla kabul etmeyecekti.&#8221; Züheyr<br />
dedi ki: &#8220;Ben tek başıma ne yapabilirin-.? Beni destekleyen olursa, inan ki,<br />
ak­rabalarımızın tecrit edilmesiyle ilgili belgeyi yırtıp attırırım.&#8221; Hişâm dedi<br />
ki: &#8220;Seni destekleyen ilk kişi benim.&#8221; Züheyr dedi ki: &#8220;Bir kişi daha bul.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Hişâm, Beni Nevfel bin Abd-i Menâfin reisi Mut&#8217;im<br />
bin Adiyy&#8217;e gitti ve dedi ki: &#8220;Ey Mut&#8217;im sen Abd-i Menâfin iki büyük aile­sinin<br />
yok olmasını mı istiyorsun? Sen buna seyirci mi kalacaksın. Beni iyice dinle,<br />
eğer bu konuda Kureyşlilerden yana çıkar ve Kureyşlilerin bu iki aileyi yok<br />
etmelerine seyirci kalırsan, aynı muamele er geç sana da ya­pılacaktır. Mut&#8217;im<br />
&#8220;ben tek başıma ne yapabilirim ki&#8221; dedi ve başkalarının da yanında olması<br />
gerektiğini söyledi. Hişâm, &#8220;bir benim, bir de Züheyr bin Ümeyye.&#8221; Mut&#8217;im dedi<br />
ki: &#8220;Bir arkadaş daha ara.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Hişâm, Beni Esed bin Abdül-Uzzâ&#8217;nın reisi<br />
Ebul-Bahteri As bin Hâşim ile görüştü ve Mut&#8217;im&#8217;e söylediklerini ona da<br />
tekrarladı. Ebul-Bahteri &#8220;bizimle hemfikir olan başka kimse var mıdır?&#8221; diye<br />
sordu. Hişâm &#8220;bir benim, bir Züheyr bin Ebi Ümeyye ve bir de Mut&#8217;im bin Adiyy&#8221;.<br />
Ebul-Bahteri dedi ki, &#8220;Artık bir kişiyi daha bul, ondan sonra bu iş tamamdır.&#8221;<br />
Bunun üzerine Hişâm, Zeme&#8217;a bin el-Esved bin Muttalib ile görüştü. Zeme&#8217;a, Beni<br />
Esed bin Abdül-Uzza&#8217;nın kabile reislerinden biriydi ve o da bu işe evet dedi.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra bu beş kişi gece vakti Mekke&#8217;nin yukarısında<br />
Hacûn&#8217;da bir araya gelip boykot veya tecrit vesikasının yok edilmesi yolunda<br />
gayret sarf etmek için and içtiler. Züheyr dedi ki, &#8220;Söze ben başlayacağım, ve<br />
siz beni teyid edeceksiniz.&#8221; Ertesi sabah bu zevat Kureyşlilerin toplandıkları<br />
yere gittiler. Züheyr, Kâ&#8217;be&#8217;yi 7 defa tavaf ettikten sonra Kureyşlilere<br />
hita­ben dedi ki: &#8220;Ey Mekke ahalisi, bir yanda Beni Hâşim can çekişirken bize<br />
doyasıya yemek, içmek ve giymek yakışıyor mu? Ne onlardan bir şey sa­tın<br />
alınıyor ne de onlara bir şey satılıyor. Vallahi şu gaddarca ve merha­metsizce<br />
yazılan mahzer yırtıp atılıncaya kadar yerime tekrar oturmayaca­ğım.&#8221; Ebu Cehl<br />
bağırdı: &#8220;Sen yalan söylüyorsun. O mahzer yırtılmayacaktır.&#8221; Bu sırada Zeme&#8217;a<br />
lafa karıştı ve Ebu Cehl&#8217;e dönerek, &#8220;Vallahi, en büyük yalancı sensin. İnan ki,<br />
bu mahzer hazırlanırken de biz memnun değildik.&#8221; Sonra Ebul-Bahteri hemen<br />
yerinden fırladı ve dedi ki: &#8220;Evet Zeme&#8217;a sen doğru söylüyorsun. Bu belgede<br />
yazılanların hiçbirini beğen­memiştik ve onaylamamıştık.&#8221; Mut&#8217;im kalktı ve dedi<br />
ki: &#8220;Siz ikiniz haklı­sınız ve sizden farklı görüş ileri süren yalancıdır. Biz<br />
tanrı huzurunda bu vesikadan ve bunun içinde yazılanlardan beraat ediyoruz.&#8221;<br />
Hişâm bin Amr da bunu teyid etti. Bunun üzerine Ebu Cehl dedi ki: &#8220;Bu bir<br />
tertiptir. Siz bunu bir gece bir yerde hazırlamışsınızdır.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.4.3. İlâhi<br />
Kudretin Bir Belirtisi</a></p>
<p class="Vcud">Öte yandan, İbni Sa&#8217;d ve İbni Hişâm ile Belâzuri&#8217;nin rivayet<br />
ettiği gi­bi, Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;in boykot edilmesiyle ilgili<br />
belgedeki bütün yazıların güve tarafından yenildiği ve sadece Allah&#8217;ın isminin<br />
sağlam kaldığı Cenab-ı Allah tarafından Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e bildirildi (İb­ni<br />
İshâk, Musa bin Ukbe ve Urve&#8217;nin ifadeleri bunun tam aksidir. Bunlar diyorlar<br />
ki, belgede iki aileye boykot ve zulüm yapılmasıyla ilgili yazı ve maddeler<br />
sağlam kalmış ve sadece Allah&#8217;ın isminin bulunduğu yer güve tarafından<br />
yenilmişti. Fakat bu ifadeler pek inandırıcı değildir ve daha doğru ve inanılır<br />
ifade yukarıdaki yazarlarınkidir). Rasûlullah (a.s.) bunu amcası Ebu Tâlib&#8217;e<br />
bildirdi. Ebu Tâlib, &#8220;bunu Rabbin mi sana bildirmiş­tir?&#8221; diye sordu.<br />
Rasûlullah, &#8220;evet&#8221; dedi. Bunun üzerine Ebu Tâlib mese­leyi kardeşlerine açtı.<br />
Onlar Ebu Tâlib&#8217;in fikrini sordu. Ebu Tâlib şunları söyledi: &#8220;Vallahi, Muhammed<br />
hiçbir zaman bana yalan veya yanlış bir şey söylememiştir.&#8221; Ebu Tâlib bundan<br />
sonra ne yapılması gerektiğini öğ­renmek istedi. Rasûlullah (a.s.) buyurdu:<br />
&#8220;Bana kalırsa, siz en iyi elbisele­rinizi giyip Kureyş&#8217;e gidin ve kendilerine<br />
durumu izah edin.&#8221; Bu teklif üzerine ailenin büyükleri oradan Kureyşli büyük ve<br />
akıllı simaların bulun­duğu Hicr&#8217;e gittiler. Kureyşliler, Beni Hâşim ve Beni<br />
el-Muttalib&#8217;in reisle­rinin bu şekilde kendilerine doğru gelmekte olduğunu<br />
görünce şaşırdılar ve ne söyleyeceklerini merakla beklediler.</p>
<p class="Vcud">Gerçi tarihçiler duruma bir açıklık getirmemişlerdir. Ama biraz<br />
düşü­necek olursak; Ebu Tâlib ve arkadaşlarının, Züheyr ve arkadaşlarının<br />
ha­remde Ebu Cehil ile tam kapıştıkları sırada yetiştiklerini tahmin edebiliriz.<br />
Ebu Tâlib oraya vardıktan sonra dedi ki: &#8220;Biz bir sual ile geldik, umarız siz<br />
bunun doğru cevabını vereceksiniz.&#8221; Kureyşliler &#8220;Ehlen ve sehlen, hoş geldiniz.<br />
Bizde sizi memnun edecek pek çok şey var. Siz ne istiyorsu­nuz?&#8221; diye sordular.<br />
Ebu Tâlib, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;den duyduklarını an­lattı ve şöyle dedi:<br />
&#8220;Yeğenim bana bu haberi vermiştir ve vallahi, o hiçbir zaman yalan söylemez. Siz<br />
o vesikayı getirin. Eğer yeğenimin söyledikle­ri doğruysa, bize uygulanan boykot<br />
kaldırılsın ve bu vesikada ne yazılıysa geçersiz sayılsın. Fakat yeğenim yalan<br />
çıkarsa ben onu size teslim ederim. Ondan sonra yapacağınızı siz bilirsiniz.<br />
İster onu öldürün ister sağ bıra­kın.&#8221; Kureyşliler Ebu Tâlib&#8217;in iyi bir teklifte<br />
bulunduğunu söylediler ve vesikanın getirilmesini emrettiler. Vesika geldi ve<br />
herkes gördü ki, Hz. Peygamber (a.s.)’e Rabbi tarafından verilen bilgi doğruydu.<br />
Bunu gördük­ten sonra Kureyşliler dona kaldılar ve boyunları büküldü. Ebu Tâlib<br />
şöyle dedi: &#8220;Gördüğünüz gibi zulüm, kötü muamele ve merhametsizlik gibi suç­ları<br />
siz işlediniz. O halde, biz niçin daha mahpus kalalım?&#8221; Bu sözleri söyledikten<br />
sonra Ebu Tâlib maiyyetindekilerle beraber Kâ&#8217;be&#8217;nin örtüleri­ne tutunarak<br />
Allah&#8217;a dua etti: &#8220;Ya Rabbi, bize zulüm eden, bize merhamet­sizlik yapan, bizim<br />
için haram ettiklerini kendileri için helal eden ve bizimle bütün<br />
münasebetlerini kesenlere karşı bize yardım et.&#8221; Ebu Tâlib oradan arkadaşlarıyla<br />
birlikte Şib-i Ebi Tâlib&#8217;e hareket etti. Onların gitme­sinden sonra<br />
Kureyşlilerden pek çok kişi kendilerine yapılan zulüm ve haksızlıktan dolayı<br />
hayıflandılar. Bu tür görüş ileri surenler arasında Mut&#8217;im bin Adiyy, Adiyy bin<br />
Kays, Zame&#8217;a bin Esved, Ebu&#8217;l-Bahteri bin Hâşim ve Züheyr bin Ümeyye önde<br />
idiler. Sonra bunların hepsi silahlarıy­la birlikte Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;e gittiler<br />
ve Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;e artık evlerine dönebileceklerini<br />
müjdelediler.</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d, Belazuri ve İbni Abd il-Berr&#8217;in ifadelerine göre<br />
boykot Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 10. yılda sona erdi.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.5. HZ. HATİCE (R.A.) İLE EBÛ<br />
TALİBİN VEFATI</a></p>
<p class="Vcud">Boykot ve muhasaranın bitiminden sonra Hz. Peygamber (a.s.)<br />
henüz rahat bir nefes alamamıştı ki, ard arda gelen iki acı olay yüzünden yine<br />
üzüntüye kapıldı. Bu acı olaylar, Rasûlullah&#8217;ın (a.s.) kötü gün dostu ve en<br />
büyük destekçilerinden biri olan muhterem amcası Ebû Tâlib ile dünyanın en sâdık<br />
ve vefakâr zevcelerinden ve Rasûlullah (a.s.)’ın hayat arkadaşı, can yoldaşı,<br />
Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin öbür dünyaya göçmeleriydi. Bu her iki âfet de Şi&#8217;b-i Ebî<br />
Tâlib&#8217;deki muhasaranın kalktığı Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 10. yılda koptu.</p>
<p class="Vcud">Bazı tarihçiler, Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin, Ebû Tâlib&#8217;ten evvel<br />
vefat ettiğini ifade etmişlerdir. (Meselâ; Vakıdî, Hz. Hatice&#8217;nin Ebû Tâlib&#8217;ten<br />
35 gün sonra öbür dünyaya intikal ettiğini yazmıştır). Fakat muteber ve<br />
güvenilir rivayetlere göre ilk vefat eden Ebu Tâlib&#8217;ti ve bundan kısa bir müddet<br />
son­ra da Hz. Hatice (r.a.) vefat etti. Beyhakî ve İbni İshâk&#8217;ın rivayetlerine<br />
gö­re her ikisi de Hicret&#8217;ten üç yıl önce aynı yılda vefat etti. Bu tarihçilerin<br />
dayandıkları kaynak Muhammed bin İshâk&#8217;tır. İbni Abd il-Berr ise Ebu Tâlib&#8217;in,<br />
Şi&#8217;b-i Ebi Tâlib&#8217;den çıkmalarından 6 ay sonra Hz. Hatice&#8217;nin de ondan üç gün<br />
sonra Hakk&#8217;ın rahmetine kavuştuğunu beyan etmiştir. İbni Sa&#8217;d diyor ki, Ebu<br />
Tâlib 15 Şevval, bi&#8217;set&#8217;ten sonra 10. yılda 80 yaşında vefat etti, bundan bir ay<br />
beş gün sonra da Hz. Hatice (r.a.) 65 yaşında ha­yata gözlerini yumdu. İbni<br />
Esir, Ebu Tâlib&#8217;in Şevval veya Zilkade (10 Bi&#8217;set) de vefat ettiğini<br />
bildirmiştir. Hz. Hatice&#8217;nin de 35 gün sonra öldü­ğünü kaydetmiştir. Hâfız<br />
Ebu&#8217;l-Ferec İbn-Ul-Cevzi bu iki muhterem zâtın ölümü arasında sadece 5 günlük<br />
fark olduğunu açıklamıştır. İbni Kuteybe ise ikisinin ölümü arasında sadece üç<br />
günlük fark olduğuna işaret etmiştir. Kastallânî ise &#8220;Mevâhib&#8217;ul-Ledünniyye&#8221;de<br />
doğru olanın Hz. Hatice&#8217;nin Ramazan 10. Biset&#8217;te vefat etmiş olduğunu<br />
bildirmiştir. Belazuri ise Ha­kim bin Hizâm&#8217;a dayanarak Hz. Hatice&#8217;nin vefat<br />
tarihinin 10 Ramazan bi&#8217;set&#8217;ten sonra 10. yıl olduğunu göstermiştir.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.6. KÂFİRLERİN ZULMÜ</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 10. yılın &#8220;Âmul Hüzn&#8221; (Üzüntü<br />
Yılı) olduğunu söylerdi. Bir taraftan Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)&#8217;nın başına bu<br />
felâketler geldi ve bir taraftan Kureyşli kâfirler ve müşrikler, Ebû Tâlib gibi<br />
kuvvetli ve heybetli destekçisinin ortadan kalkmasından sonra kimse­siz ve<br />
çaresiz kaldığını görerek kendisine zulüm, tehdit ve işkencelerini arttırdıkça<br />
arttırdılar. Beyhakî&#8217;nin Urve bin Zübeyr&#8217;e dayanarak naklettiği rivayete göre<br />
Rasûlullah (a.s.) şunları buyurdu: &#8220;Kureyş, Ebu Tâlib&#8217;in ve­fatına kadar<br />
korkakça davrandı.&#8221; Bu demektir ki bundan sonra Kureyşliler melanetlerini ve<br />
menfur emellerini arttırdıkça arttırdılar. Hâkim, Urve bin Zübeyr&#8217;in aynı<br />
rivâyetini aynı ifadelerle, Hz. Ayşe (r.a.) nin ağzından nak­letmiştir.</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk, Kureyş&#8217;in gittikçe artan cür&#8217;et ve cesaretinin bir<br />
örneğini Urve bin Zübeyr&#8217;e dayanarak nakletmiştir. Buna göre, bir defasında<br />
Ku­reyş&#8217;in bir serserisi uluorta Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in mübarek başına<br />
toprak attı. Hz. Peygamber (a.s.) aynı vaziyette eve vardı. Hz. Peygam­ber&#8217;in<br />
kızlarından biri başını yıkıyor ve ağlıyordu. Hz. Peygamber de ken­disini<br />
teselli ediyordu ve şunları söylüyordu: &#8220;Ağlama kızım, Allah, senin babanın<br />
destekçisidir.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İmam Buhârî, &#8220;Kitâb-üt Teharet, Kitâb&#8217;üs-Salât, Kitâb-ul Cizye,<br />
kitâb&#8217;ul-Cihâd ve Kitab&#8217;ul Meğâzi&#8221;de çeşitli yerlerde Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;a<br />
istinaden şu rivâyeti nakletmiştir: Rasûlullah bir gün Ka&#8217;be ya­kınlarında namaz<br />
kılıyordu ve Kureyş&#8217;in adamları bir tarafta oturuyorlar­dı. Bunlardan biri<br />
(Müslim&#8217;e göre Ebû Cehl) arkadaşlarına şöyle dedi: &#8220;Acaba sizlerden kim falanca<br />
kişinin evinden, kesilmiş bir dişi devenin midesi, bağırsağı ve rahmini getirip<br />
bu adamın (Hz. Muhammed) secdeye gittiği zaman sırtına atabilir?&#8221; Bunun üzerine<br />
Kureyşlilerin en katı kalbli mel&#8217;unu, Ukbe bin Mu&#8217;ayt kalkıp gitti ve tarif<br />
edilen pisliği getirip Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın sırtına atıverdi. Rasûlullah (a.s.)<br />
bu pisliğin ağırlığı yüzün­den secdeden başını kaldıramadı. Kureyşli mel&#8217;ûnlar<br />
bu manzarayı görüp katıla katıla gülüyorlardı. Haber, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
evine ulaştırıldı. Hz. Fatma koşarak geldi ve aziz babasının sırtındaki ağır<br />
şeyleri tek tek attı. Sonra Kureyşlilere dönerek kendilerini ağır bir şekilde<br />
azarladı ve onlar için beddua etti. (Hâfız Bezzâr diyor ki, kâfirlerden hiçbiri<br />
Fatma&#8217;ya bir şey söylemedi). Rasûlullah (a.s.) namazı kıldıktan sonra &#8220;ey<br />
Allah&#8217;ım, Kureyş&#8217;in işini hallet&#8221; dedi. Bazı rivâyetlere göre üç defa.<br />
Buhârî&#8217;nin rivâyetine göre Kureyşliler, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in bu sözlerini<br />
dinledikten sonra Kureyşlilerin keyfinin kaçtığı ve hatta bazılarının çok<br />
korktuğu ya­zılıdır. Başka bir rivayete göre Hazreti Peygamber (a.s.) Ebu Cehl,<br />
Utbe bin Rebî&#8217;a, Şeybe bin Rebi&#8217;a, Velid bin Utbe bin Rebi&#8217;a, Ümeyye bin Ha­lef,<br />
Ukbe bin Ebi Mu&#8217;ayt ve Umare bin Velid&#8217;in isimlerini anarak beddua etti. (Bu<br />
hadisi, Buhârî ve Müslim&#8217;in yanı sıra, İmam Ahmed, Nesâî, Bezzâr, Taberânî ve<br />
Ebû Dâvud Tayâlisi vb. da nakletmişlerdir. Tayâlisî&#8217;nin hadisinde Hz. Abdullah<br />
bin Mes&#8217;ûd&#8217;un şu sözlerine de yer ve­rilmiştir: &#8220;Ben bundan önce hiçbir zaman<br />
Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in bu adamlar için beddua ettiğini görmemiştim.&#8221;)</p>
<p class="Vcud">Bu hadisi rivayet edenler bu olayın ne zaman meydana geldiğini<br />
açıklamamışlardır. Fakat olayda geçen bir nokta, bunun zamanını tayin<br />
et­mektedir. O nokta sudur: Hazreti Peygamber (a.s.) secdede iken sırtına pislik<br />
atılınca evine haber yollandı ve bu haberi duyarak babasının sırtın­daki pisliği<br />
atmak üzere olay yerine Hz. Fatma (r.a.) geldi. İbn Abd il-Berr&#8217;in kayıtlarına<br />
göre Hz. Fatma, Rasûlullah (a.s.) 41 yaşında iken dün­yaya gelmişti. Zürkâni,<br />
&#8220;Şerh,i Mevâhib&#8217;te bu tarihin doğru olduğunu be­yan etmiştir. Bu demektir ki,<br />
olayın meydana geldiği sırada Hz. Fâtıma (r.a.) en az 9 yaşında idi. Zira bundan<br />
daha küçük bir çocuğun dişi deve­nin midesini, bağırsağını ve rahmini kaldırıp<br />
atması zordur. Tahminimize göre bu olay, Hz. Hatice (r.a.) ve Ebû Tâlib&#8217;in<br />
vefâtından sonra meydana geldi.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.7. EBÛ TALİB&#8217;İN VASİYETLERİ</a></p>
<p class="Vcud">Allâme Kastallânî &#8220;Mevâhib&#8217;ul-Ledünniyye&#8221;de Allâme Zürkâni, bu<br />
eserin şerhinde Hişâm bin Muhammed bin es-Saib Kelbî&#8217;ye istinaden de­mişlerdir<br />
ki, Ebu Tâlib ölüm döşeğinde iken Kureyşli kabile reisleri ken­disiyle görüşmeye<br />
geldiler. Ebu Tâlib kendilerine Kureyş kabilesinin bü­yüklüğünden ve<br />
faziletinden bahsettikten sonra şunları vasiyet etti: &#8220;Ba­kın, şu Kâ&#8217;be&#8217;ye<br />
hürmete riayet edeceksiniz, zira Rabbinizi ancak bu şekil­de memnun<br />
edebilirsiniz. Akraba ve yakınlarınıza merhametli davrana­caksınız. Birbirinizin<br />
hakkını yemeyeceksiniz. Davet verenin davetini ka­bul edeceksiniz. Dilenci ve<br />
dilek sahibinin ihtiyaçlarını karşılayacaksınız. Doğruyu söyleyecek ve<br />
emanetinize sâdık kalacaksınız.&#8221; Daha sonra bu hususla ilgili olarak şunları<br />
söyledi: &#8220;Ben sizin, Muhammed (a.s.)&#8217;e iyi davranmanızı vasiyet ediyorum. Çünkü<br />
o Kureyş&#8217;te emin ve bütün Arabis­tan&#8217;da en sâdık (doğru sözlü, doğru hareketli)<br />
kişi olarak tanınıyor. O, be­nim size tavsiye ettiğim bütün meziyetlerin<br />
toplamıdır. O, öyle bir şey ge­tirmiştir ki, kalb onu kabul ediyor, ama dil,<br />
insanların husûmeti sebebiyle reddediyor. Fakat Allah&#8217;a yemin ederim, benim<br />
gözlerim, Arabistan&#8217;ın fa­kir fukaralarının etraftaki insanların ve diğer mazlum<br />
kişilerin öne çıkıp onun davetini kabul edeceklerini, onun kelimesini tasdik<br />
edeceklerini, onun davasını ileriye götüreceklerini, onun da onları yanına alıp<br />
tehlike­lerle dolu denize atlayacaklarını ve Kureyş&#8217;in kabile reislerinin ve<br />
eşrafı­nın da avuçlarını yalayacaklarını görüyor gibidir.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın dediği gibi: &#8220;Ebû Tâlib vefat etmeden önce<br />
evlâtlarına şu nasihatte bulundu: &#8220;Muhammed (a.s.)&#8217;in sözlerini dinlediğiniz ve<br />
emirleri­ni yerine getirdiğiniz sürece huzur ve emniyette olacaksınız. Onun<br />
için, O&#8217;na tabi olun ve O&#8217;na yardım edin. Bu şekilde daima doğru yolda<br />
olacak­sınız.&#8221; Hazreti Peygamber (a.s.) dedi ki: &#8220;Amcacığım, siz onlara<br />
nasihatte bulunuyorsunuz, ama kendiniz için bir şey söylemiyorsunuz.&#8221; Ebu Tâlib<br />
dedi ki: &#8220;Ben ölüm anında korkarak ve dayanamayarak kararımdan cayan bir kişi<br />
olarak bilinmek istemiyorum. Kureyşlilerin, benim sağlığım yerin­de iken bu şeyi<br />
reddettiğimi, ancak ölüm anında korkarak bunu kabul etti­ğimi söylemelerini<br />
istemiyorum.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d, İmam Muhammed bin Sirin&#8217;e dayanarak demiştir ki, Ebu<br />
Tâlib son nefesini vermeden önce Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yanına çağırttı ve<br />
kendisine şöyle dedi: &#8220;Evladım, ben öldükten sonra Beni Neccâr&#8217;ın yakın­ları<br />
(dedenin ailesinin bulunduğu Medine&#8217;ye git. Zira, onlar kendi akraba­larını<br />
korumakta herkesten ilerdedirler.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu vasiyetler gösteriyor ki, Ebu Tâlib son derece zeki ve<br />
basiretli bir zâttı. Uzak geleceği görebiliyordu. Ebu Tâlib&#8217;in özellikle<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;ye gitmesiyle ilgili fikri çok isabetliydi ve bu<br />
fikir Hic­ret&#8217;ten üç yıl önce ortaya atılmıştı. Halbuki bu sözlerin söylendiği<br />
zaman kimse Medine&#8217;nin Hazreti Muhammed (a.s.)&#8217;i bağrına basacak ve<br />
İslâmi­yet&#8217;in merkezi olacak bir kent olacağını tahmin etmemişti. Medine ve<br />
aha­lisi Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;i ve müslümanları öylesine destekledi ve<br />
öy­lesine güçlerine güç kattı ki, müslümanlar kısa bir zamanda bütün<br />
Arabis­tan&#8217;a hâkim oldular. Aynı şekilde, Ebû Tâlib&#8217;in Kureyşli kabile<br />
reislerine söylediği sözlerde tamamıyla doğru çıktı. Hazreti Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;den yana olan daha aşağı tabakadaki İnsanlar ve mazlum kişiler devlet ve<br />
memleket işlerinin en üst mevkiinde yer alırken inatçı Kureyşli kabile reisleri<br />
avuçlarını yaladılar. İbni Abd il-Berr, &#8220;İstiâb&#8221;da Hz. Ömer&#8217;in halife­lik<br />
devrinin bir vak&#8217;asını nakletmiştir. Buna göre, bir gün aralarında Ku­reyş&#8217;in<br />
Süheyl bin Amr ve Ebû Süfyan gibi reislerinin de bulunduğu bir heyet, Emir<br />
ul-Müminin, Hz. Ömer ile görüşmeye geldi ve oturmak için Halife&#8217;nin işaretini<br />
beklediler. Bu arada, Hz. Bilâl ve Hz. Suheyb gibi di­ğer kişiler içeriye<br />
almıyordu. O sırada Ebu Süfyân arkadaşlarına şikâyet eder bir tavırla, &#8220;vallahi,<br />
şu hale bak, ne günlere kaldık. Bizim gibi reisler dışarıda bekliyor ve bu<br />
köleler ağırlanıyor&#8221; dedi. Bunun üzerine Süheyl bin Amr dedi ki: &#8220;Bu şikayeti<br />
kendi kendinize yapacaksınız. Zira İslâmi davet verildiği zaman bu adamlar öne<br />
çıkmış ve siz geri kalmıştınız.&#8221;</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.8. EBU LEHEB, RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;I<br />
HİMÂYE ETMEYE KALKIYOR, SONRA VAZGEÇİYOR</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesine göre Mekke&#8217;de Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e<br />
müş­rik ve kâfirlerin revâ gördükleri kötü muamele gittikçe artınca bir gün Ebû<br />
Leheb, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gelip şunları söyledi: &#8220;Ey Muhammed, sen ne yapmak<br />
istiyorsan yapmaya devam et. Ebû Tâlib&#8217;in hayatında yaptığın işine devam et. Lât<br />
ve Uzza&#8217;ya yemin ederek söylüyorum, ben yaşadıkça kimse sana elini kaldıramaz.&#8221;<br />
Bundan sonra Hz. Peygamber (a.s.) evinden çıkıp yolda yürürken İbn-ul Ğaytale<a href="#_ftn6" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a><br />
kendisine küfredince Ebu Leheb evinden çıkıp bu adamı fena şekilde azarladı.<br />
Bunu duyduktan sonra İbn­ül Ğaytale yaygarayı bastı ve arkadaşlarına: &#8220;Ey<br />
Kureyşliler, beni dinle­yin. Ebu Utbe (Ebu Leheb) de atalarının dininden<br />
dönmüştür.&#8221; Bu gürül­tüyü duyanlar Ebu Leheb&#8217;e geldiler ve işin alını öğrenmek<br />
istediler. Ebu Leheb dedi ki: &#8220;Ben Abdül-Muttalib&#8217;in dinini terk etmedim. Fakat<br />
şunu bi­lin ki, yeğenimi himaye edeceğim, zira artık onun hiçbir velisi<br />
kalmamış­tır.&#8221; Kureyşli kabile reisleri, &#8220;vallahi, bu iyi bir şeydir, akrabalara<br />
merha­met göstermek iyidir&#8221; diye cevap verdiler. Bundan sonra birkaç gün<br />
Rasûlullah (a.s.) huzur ve emniyet içinde kaldı ve kimse kendisini rahatsız<br />
et­medi. Nihayet, bir gün Ebu Cehl ile Ukbe bin Mu&#8217;ayt aralarında anlaşarak Ebu<br />
Leheb&#8217;e geldiler ve dediler ki: &#8220;Yeğenine sorsana, onun dedesi ve se­nin baban<br />
Abdulmuttalib, âhirette nereye gidecek?&#8221; Ebu Leheb bu soruyu Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
yöneltti. Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;Kavmi nereye gider­se o da oraya<br />
gidecektir.&#8221; Ebu Leheb, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu cevabını ar­kadaşlarına iletti.<br />
Onlar dediler ki: &#8220;Bundan bir şey anladın mı, bu demek­tir ki baban Cehennem&#8217;e<br />
girecektir.&#8221; Ebu Leheb, gelip Hz. Nebi-yi Ke­rim&#8217;e sordu: &#8220;Ey Muhammed,<br />
Abdulmuttalib Cehenneme mi gidecektir?&#8221; Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;Evet,<br />
Abdulmuttalib&#8217;in dinine bağlı olarak ölen diğer kimseler de Cehennem&#8217;e<br />
gideceklerdir.&#8221; Bunu duyan Ebu Leheb hiddetlendi ve &#8220;Tanrı aşkına, ben her zaman<br />
senin düşmanın olacağım. Sence Abdulmuttalib Cehennem&#8217;de yanacak ha?&#8221; dedi.<br />
Böylece, birkaç gün Hakk&#8217;ın destekçisi olan bu Allah&#8217;sız ve Allah düşmanı özüne<br />
dönmüş oldu.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.9. RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;IN HZ. SEVDE<br />
(R.A.) İLE EVLENMESİ</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin vefatından sonra ev işi önemli bir sorun<br />
olarak ortaya çıkmıştı. Evde, Rasûlullah (a.s.)’ın yaşları küçük olan sadece iki<br />
kı­zı kalmışlardı. Hz. Ümm-ü Gülsüm ile Hz. Fâtıma (r.a.); bunlara bakmak bir<br />
mesele olmuştu. Rasûlullah (a.s.) tebliğ işleri için dışarıya gidince bu kızlar<br />
yapayalnız kalıyorlardı. Bu sebeple, Rasûlullah (a.s.), Hz. Hati­ce&#8217;nin<br />
vefatından birkaç gün sonra, yaşlı bir kadın olan çocuklara bakmak için uygun<br />
olan Hz. Sevde binti Zeme&#8217;a ile nikâh kıydı<a href="#_ftn7" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a>.<br />
Bu hatun Beni Amir bin Lueyy&#8217;den olup, eski kocası Sekrân bin Amr&#8217;dı. Sekrân,<br />
Hz. Sevde&#8217;nin amcası oğlu ve Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşiydi. Bu karı-koca çok<br />
önceden müslüman olmuşlardı ve Habeşistan&#8217;a yapılan ikinci hicrete<br />
katıl­mışlardı. Musa bin Ukbe ve Ebul-Ma&#8217;şer&#8217;in ifadesine göre Hz. Sekrân<br />
Ha­beşistan&#8217;da vefat etmişti. Fakat, Muhammed bin İshâk ile Vakıdî diyorlar ki,<br />
Sekrân Habeşistan&#8217;dan Mekke&#8217;ye döndükten sonra vefat etti<a href="#_ftn8" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a>.<br />
İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vakıdi&#8217;ye dayanarak naklettiği rivayete göre, Rasûlullah (a.s.) Hz.<br />
Sevde&#8217;ye evlilik için mesaj gönderince kendisi şöyle dedi: &#8220;Hakkımda<br />
ve­receğiniz her karar başımın üstündedir.&#8221; Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.),<br />
ondan, nikâhlarını kıymak için bir kişi tayin etmesini istedi. Hz. Sevde nikâh<br />
kıymak için Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşi olan ve çok eskiden müslümanlığı kabul<br />
etmiş olan Hz. Hâtıb bin Amr bin Abd-i Şems&#8217;i tayin etti. Hâtıb da nikâhı kıydı.</p>
<p class="Vcud">Muhtelif rivayetler gösteriyor ki, Hz. Hatice (r.a.)&#8217;den sonra<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ikinci zevcesi bu hâtûndu ve Hz. Ayşe&#8217;den önce Hz.<br />
Peygam­ber (a.s.)&#8217;in zevcesi oldu. İbni Abd il-Berr ise Katâde, Ebu Ubeyd ve<br />
İmam Zührî&#8217;ye dayanarak aynı şeyi söylemiştir, İbni Sa&#8217;d da bunu teyit<br />
et­miştir. İbni İshâk da Hz. Ali bin Hüseyin (İmam Zeyn ul-Abidin)&#8217;e daya­narak<br />
Hz. Hatice&#8217;den sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ikinci karısının Hz. Sevde binti<br />
Zeme&#8217;a olduğunu kaydetmiştir.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.10. RASÛLULLAH (A.S.)&#8217;IN HZ. AYŞE<br />
(R.A.) İLE İZDİVACI</a></p>
<p class="Vcud">Fakat, İmam Ahmed, Taberânî, İbni Cerir, Taberî ve Beyhakî bunun<br />
tam aksine, çok ayrıntılı bir rivayet nakletmişlerdir. Bu rivayette şu bilgi­ler<br />
verilmiştir: Hazreti Hatice (r.a.) öbür dünyaya intikal edince Hz. Os­man bin<br />
Ma&#8217;zûn&#8217;un karısı Havle<a href="#_ftn9" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a><br />
binti Hakis&#8217;üs-Sülemiyye, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanına geldi ve şöyle arz etti:<br />
&#8220;Ya Rasûlullah, siz evlenecek misi­niz?&#8221; Rasûlullah (a.s.) &#8220;kiminle?&#8221; diye<br />
sordu. &#8220;Bakire de olabilir, dul da&#8221; dedi Havle. Rasûlullah (a.s.), &#8220;bakire<br />
kimdir?&#8221; diye sordu. Hz. Havle, &#8220;bütün İnsanlar arasında en çok sevdiğiniz kişi,<br />
yani Hz. Ebu Bekr&#8217;in kızı, Hz. Ayşe.&#8221; Daha sonra, Rasûlullah (a.s.), &#8220;Pekiyi,<br />
dul kimdir?&#8221; diye sor­du. Hz. Havle arz etti: &#8220;Size iman eden ve size tabi olan<br />
Hz. Sevde binti Zeme&#8217;a.&#8221; Rasûlullah (a.s.) kendisinin her ikisine de gidip<br />
konuşmasını is­tedi.</p>
<p class="Vcud">Hz. Havle ilk önce Hz. Ebû Bekr&#8217;in evine gitti ve zevcesi, Ümm-ü<br />
Ruman (r.a.)&#8217;a &#8220;Allah size nasıl da hayır ve bereket ihsan etmiştir&#8221; dedi. Hz.<br />
Ümm-ü Ruman bunun ne demek olduğunu sorunca, Hz. Havle dedi ki: &#8220;Rasûlullah beni<br />
Ayşe&#8217;yi istemek üzere size göndermiştir.&#8221; Ümm-ü Ruman dedi ki: &#8220;Ebu Bekr<br />
gelsin&#8221;. Hz. Ebû Bekr gelince Havle, ona da &#8220;Allah size nasıl da hayır ve<br />
bereket ihsan etmiştir&#8221; dedi. Hz. Ebu Bekr &#8220;o da ne?&#8221; diye sordu. Hz. Havle, Hz.<br />
Ayşe&#8217;yi Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın izdivacına almak dileğinde olduğunu bildirdi. Hz.<br />
Ebû Bekr, &#8220;Ayşe onun için caiz midir? O, onun yeğenidir?&#8221; dedi. Hz. Havle bunu<br />
sormak için Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gitti. Rasûlullah (a.s.) &#8220;Ona de ki, o benim din<br />
kardeşimdir. Onun kızı benim için helâldir.&#8221; Hz. Havle bunu Hz. Ebu Bekr&#8217;e<br />
iletti. Hz. Ebu Bekr, &#8220;biraz bekle&#8221; diyerek dışarıya çıktı. Ümm-ü Ruman, Hz.<br />
Havle&#8217;ye dedi ki: &#8220;Mut&#8217;im bin Adiyy Ayşe&#8217;yi oğlu için istemişti ve Allah<br />
biliyor, Ebu Bekr hiçbir zaman verdiği sözden dönmemiştir.&#8221; Öte yandan, Hz. Ebu<br />
Bekr, Mut&#8217;im&#8217;in evine gitti. Mut&#8217;im&#8217;in karısı Hz. Ebu Bekr&#8217;e dedi ki: &#8220;Ey Ebu<br />
Bekr, eğer biz oğlumuzu senin kızınla evlendirirsek, korkarız ki onu da dininden<br />
döndüreceksin.&#8221; Hz. Ebu Bekr, Mut&#8217;im&#8217;in de aynı şekilde dü­şünüp düşünmediğini<br />
sordu. Mut&#8217;im de aynı fikirde olduğunu söyledi. Hz. Ebu Bekr bu cevabı aldıktan<br />
sonra evine döndü ve Mutim&#8217;e evlilikle ilgili verdiği vaad yüzünden girdiği<br />
çıkmazdan Allah onu kurtardı. Hz. Ebu Bekr, Hz. Havle&#8217;ye dedi ki: &#8220;Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ı evime getir.&#8221; O Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı oraya getirdi. Hz. Ebu Bekr de<br />
kızını onunla evlendirdi. O sırada Hz. Ayşe&#8217;nin yaşı 6 idi.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Havle, Hz. Sevde binti Zeme&#8217;a&#8217;nın evine gitti ve<br />
kendi­sine &#8220;Allah sana nasıl hayır ve bereket ihsan etmiştir?&#8221; dedi. Hz. Sevde<br />
bunun ne demek olduğunu sordu. Havle dedi ki: &#8220;Rasûlullah (a.s.), evli­lik<br />
teklifiyle beni sana göndermiştir.&#8221; Hz. Sevde dedi ki: &#8220;Bunu babama söyle&#8221;.<br />
Babası çok ihtiyar bir adamdı. Hz. Havle onunla konuştu, ona ca­hiliyye usulüne<br />
göre selâm verdi ve dedi ki: &#8220;Muhammed bin Abdullah (a.s.) beni Sevde&#8217;yi sizden<br />
istemek üzere göndermiştir.&#8221; Babası dedi ki: &#8220;Bu teklif iyidir ve ikisi iyi bir<br />
çift teşkil ederler. Fakat senin kız arkada­şın ne diyor?&#8221; Havle dedi ki: &#8220;O da<br />
bu teklifi beğeniyor.&#8221; Babası Hz. Sev­de&#8217;yi yanına çağırıp fikrini öğrenmek<br />
istedi ve o da evet dedi. Bunun üze­rine o Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı çağırıp kızını<br />
onunla evlendirdi. Daha sonra, Hz. Sevde&#8217;nin kardeşi Abd bin Zeme&#8217;a, hac<br />
yaptıktan sonra eve gelince kız kardeşinin Rasûlullah (a.s.) ile evlendiğini<br />
duyduktan sonra yaygara ko­pardı ve başına toprak attı ve saçlarını yoldu. Fakat<br />
Abd bin Zeme&#8217;a, bir müddet sonra müslüman olunca bu çocuksu hareketinden hicap<br />
duymaya başladı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.10.1. Hz. Ayşe<br />
(r.a.) İle Nikâh&#8217;ın Tarihi</a></p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki rivayet gösteriyor ki, Rasûlullah (a.s.) Hz. Ayşe<br />
ile, Hz. Sevde&#8217;den daha önce evlendi; ayrıca bu evlilik Şevval, H.Ö. 3. yılında<br />
ol­duğu için Hz. Ayşe&#8217;nin yaşı 6 idi. Bu demektir ki, hicret sırasında Hz. Ayşe<br />
9 ve Şevval H.S. 2 yılında baba evinden koca evine geldiği zaman 11 yaşında idi.<br />
Halbuki, bütün rivayetlere göre Hz. Ayşe nikâhı sırasında 6 yaşında ve koca<br />
evine geldiği zaman 9 yaşında idi. Bu tenakuzu ortadan kaldırmak için bazı ulemâ<br />
şu açıklamada bulunmuşlardır: Hz. Ayşe (r.a.) hicretten 7 ay sonra koca evine<br />
gitti. Hâfız İbni Hacer bu rivâyeti benimsemiştir. Ancak İmam Nevevî,<br />
&#8220;Tehzib&#8217;ul-Esmâ ve&#8217;l-Lugât&#8221;da ve Hâfız İbni Kesir &#8220;el-Bidâye&#8221;de ve Allâme<br />
Kastallânî, &#8220;Mevâhib&#8217;ul-Ledünniyye&#8221;de Hz. Ayşe&#8217;nin kesinlikle H.S. 2&#8217;de koca<br />
evine gittiğini yazmışlardır. Hâfız Bedreddin Aynî, &#8220;Umdet&#8217;ul-Kâri&#8221;de Rasûlullah<br />
(a.s.) Bedir savaşın­dan döndükten sonra Şevval H.S. 2&#8217;de Ayşe&#8217;nin onun yanına<br />
gittiğini ifa­de etmiştir. Hem İmam Nevevî, hem Allâme Ayni, Hz. Ayşe&#8217;nin<br />
hicret­ten 7 ay sonra koca evine gittiği rivâyetinin asılsız olduğunu ileri<br />
sürmüş­lerdir. Bundan sonra aklımıza gelen bir soru da &#8220;madem ki, Hz. Ayşe H.S.<br />
2&#8217;de koca evine gitmiştir, o zaman nikâh tarihi nedir?&#8221; şeklinde ortaya<br />
çı­kıyor. Yani Ayşe&#8217;nin nikâh sırasında 6 yaşında ve zifaf sırasında 9 yaşında<br />
olduğu yolundaki rivâyeti tarihî hakikatlere nasıl uydurmalıyız? Bunun cevabını<br />
Buhârî&#8217;de yer alan Hz. Urve bin Zübeyr&#8217;in naklettiği hadiste bu­labiliriz. Bu<br />
hadiste Urve diyor ki, hicretten üç yıl önce Hz. Hatice (r.a.) vefat etti ve<br />
Rasûlullah yaklaşık iki yıl bekledikten sonra Hz. Ayşe ile ev­lendi. O sırada<br />
Hz. Ayşe&#8217;nin yaşı 6 idi, daha sonra 9 yaşında iken koca evine gitti. Bu hadisi<br />
değerlendirdiğimizde hesabın denk geldiğini görü­rüz. Yani, Hz. Ayşe 6 yaşında<br />
iken hicretten takriben 1 sene evvel nikâhı kıyıldı ve zifafı hicretten sonra 2<br />
yılında oldu. Hz. Urve&#8217;nin bu rivâyeti &#8220;mürsel&#8221;dir, ancak Hâfız İbni Hacer diyor<br />
ki, Urve bu tür rivayetleri Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;den<a href="#_ftn10" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a><br />
dinleyerek naklettiği için buna &#8220;muttasıl&#8221; denebilir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.10.2. Hz. Ayşe<br />
(r.a.)&#8217;nin Nikâhı Üzerine İtirazlar</a></p>
<p class="Vcud">Burada Hz. Ayşe&#8217;nin nikâhından söz açılmışken, Rasûlullah<br />
(a.s.)’ın bu evliliğine yapılan itirazlara cevap vermemiz sanırız daha uygun<br />
ola­caktır. Bazıları şöyle der: 54-55 yaşında iken 9 yaşındaki bir çocukla<br />
ev­lenmek ve Kur&#8217;an-ı Kerim açısından başka biriyle evlenmesine imkân<br />
bı­rakmayacak şekilde, onu 18 yaşında dul bırakmak, bir zulüm değil midir?<br />
Böylesine yaşı ilerlemiş bir kişinin bu kadar küçük bir kızla evlenmesi hâşâ<br />
sübyancılık, seks düşkünlüğü veya şehvet düşkünlüğünün bir örneği değil midir?<br />
Dokuz yaşındaki bir kız çocuğuna izdivaç ve ev işlerini yük­lemek günah değil<br />
midir?</p>
<p class="Vcud">Maalesef, bu tür anlaşmazlıklar ve itirazlar, Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın Hz. Ayşe ile evliliğinin, normal bir erkek ile kadın arâsındaki<br />
evliliğe benze­tilmesinden doğmaktadır. Halbuki, burada durum bambaşka idi. Bu<br />
alelade bir izdivaç veya nikâh değildi. Hazreti Muhammed, Allah’ın peygam­beri<br />
idi ve büyük bir görev ile dünyaya gönderilmişti. Hayatının gayesi, dünyada<br />
geniş kapsamlı, kalıcı bir devrim yapmaktı. Hz. Ayşe olağanüstü meziyet ve<br />
kabiliyetleri haiz bir hatundu. Onun bütün zihinsel gücü yeni bir devrimci<br />
toplumun oluşturulmasında kullanılarak büyük basan kazanılabilirdi. Gerçekten de<br />
Hz. Ayşe, Rasûlullah (a.s.), ile birlikte öylesine bü­yük işler başardı ki,<br />
diğer ezvâc-ı mütehherât bunları yapamazlardı. Hatta, şunu hiç çekinmeden<br />
söyleyebilire ki; dünyada hiçbir peygamberin veya liderin zevcesi hiçbir zaman<br />
Hz. Ayşe kadar uyumlu, enerjik, dinamik ve kararlı bir şekilde çalışamamış ve<br />
eşine bu kadar yardımda bulunamamış­tır. Hz. Ayşe&#8217;nin çocukken bu Allah vergisi<br />
meziyet ve kabiliyetlerini ga­yet tabii ki, Cenab-ı Hak&#8217;tan başka kimse<br />
bilemezdi. Onun için Cenabı Al­lah, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e refakat için ondan<br />
başkasını seçmedi. Buhârî, &#8220;Bab-ı Tezvic-i Ayşe&#8221;de Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şöyle<br />
dediği kaydedilmiştir: &#8220;Rüyamda sen bana iki defa gösterildin ve senin benim<br />
zevcem olduğun buyuruldu.&#8221; Tirmizî, &#8220;Ebvâb-ul Menâkıb&#8221;da şöyle denilmiştir:<br />
Cebrail, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Hz. Ayşe&#8217;nin resmini yeşil ipek kumaşı üzerinde<br />
getirdi ve dedi ki: &#8220;bu kız dünyada ve âhirette refikanız olacaktır&#8221;. Demek ki<br />
bu seçim Hz. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın değil, bizzat Cenab-ı Allah&#8217;ındı.</p>
<p class="Vcud">Bu hususta Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e seks düşkünlüğü ve şehvet<br />
düşkünlüğü gibi iftiralarda bulunanlar kendi vicdanlarına sorsunlar; ömrü­nün<br />
baharında, yani 25 yaşında bir genç iken kendisinden 15 yaş büyük olan bir<br />
kadınla evlenen, 50 yaşına kadar kendisine sadık kalan ve başka bir kadına<br />
bakmayan bir kişi şehvet düşkünü müdür? Bu aynı kişi, ilk ka­rısından sonra yine<br />
yaşlı bir hanımla evlenmiş ve dört-beş yıl buna kâni olmuştur. Seks düşkünlüğü<br />
bu mudur? Şayet Hazreti Peygamber (a.s.) sekse ve kadınlara düşkün olsaydı,<br />
kendi nefsi ve zevki için cemiyetin en genç ve en güzel kadınlarını kendisine eş<br />
olarak seçebilirdi. Cemiyette kendisi o kadar seviliyor ve sayılıyordu ki, bu<br />
gibi arzu ve isteklerde bulunduğu takdirde bütün aileler ve ana-babalar kendi<br />
kızlarını onunla evlendirmekten memnuniyet duyarlardı. Bundan sonra da<br />
Rasûlullah (a.s.) sadece biri hariç, hep dul ve daha önce evlenmiş ve boşanmış<br />
kadınlarla evlenmiştir. Gerçek şu ki, bu gibi itiraz ve iftiralarda bulunanların<br />
kendi kafa ve zihniyetleri pislik doludur ve onlar bu izdivaçlardan seks veya<br />
şehvetin dışında başka bir amaç ve hedef çıkarmaya çalışmıyorlar. Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın zevceleri aslında onun Allah yolunda verdiği mücadele ve yeni bir<br />
toplumun yaratılmasında kendisine yardımcı olan hayat arkadaş­larından başka bir<br />
şey değillerdi.</p>
<p class="Vcud">Büyük yaş farkına ve &#8220;zulüm&#8221; ve &#8220;günah&#8221; yapıldığı gibi<br />
itirazlara ge­lince, itiraz edenler sadece yaşlı bir insanın 9 yaşındaki bir kız<br />
çocuğuyla evlendiğini ve onu 18 yaşında dul bıraktığını düşünürler. Onlar bu<br />
genç kızın hayatının heba olduğunu, zira ikinci bir evliliğe imkân olmadığı için<br />
hayatı boyunca dul kaldığını sanırlar. Halbuki, bu İnsanlar görüş açılarını<br />
biraz genişletse, büyük bir ideal uğruna yüzlerce ve hatta binlerce insanın<br />
hayatlarının feda olunduğunun bir tabiat kanunu olduğunu göreceklerdir. Hazreti<br />
Peygamber (a.s.) Allah&#8217;ın emri üzerine zaman ve mekân sınırları­nın ötesinde ve<br />
belli bir memleket ve millet için değil, bütün dünya ve in­sanlık için mükemmel<br />
bir nizam tesis etmeye çalışıyordu ve bunda genç . bir kızın gençliği ve<br />
güzelliği feda olunmuşsa bu çok büyük bir &#8220;zulüm&#8221; ve &#8220;günah&#8221; mıdır? Ayrıca bu<br />
büyük ve meziyetli hatun sadece gençliğin­den ve güzelliğinden feragat ve<br />
fedakârlık etmek zorunda kaldı; dünyanın diğer nimetlerinden mahrum kalmadı.<br />
Diğer tarafta, onun olağanüstü zekâsına, kabiliyetine, sosyal ve siyasi<br />
çalışmalarına bakın. Yeni İslâm toplumunun oluşumunda, o ne büyük katkılarda<br />
bulunmuştur ve müslü­man erkek ve kadınlarla birlikte İslâmî nizamın binasını<br />
nasıl sağlam te­mellere bina etmiştir? Edeb, ahlâk ve fazilet ile Kur&#8217;an ve<br />
hadis ilminin yayılmasında en büyük hizmetlerde bulunmuştur? Hadis ilmini<br />
incelemiş olan bir kişi diyebilir ki, din bilgisi ve fıkıh ile ilgili Hz.<br />
Ayşe&#8217;nin çaba ve hizmetlerine Nübüvvet devrinin kadınları şöyle dursun, ne<br />
muhteşem er­keklerinin bile varması mümkün değildir. Şayet, Hz. Ayşe, Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın nikâhlı refikası olmasaydı ve onun yanında yetişme imkânı bulma­saydı,<br />
İslâm din bilgisi hazinesinin büyük bir bölümü daha sonraki devrin<br />
müslümanlarına ulaşamazdı. Sadece Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;den 2210 hadis riva­yet<br />
olunmuştur. Hz. Ayşe hadisleri rivayet etmekle yetinmedi. Kendisi aynı zamanda<br />
hatırı sayılır bir fâkihe, müfessire, müctehide ve müftiye idi. Hz. Ayşe<br />
ittifakla müslüman kadınların en bilgili fakihesi kabul edilmiş­tir. En büyük<br />
sahabeler ondan fıkıh meselelerini öğrenirlerdi. Hatta, Hz. Ömer ve Hz. Osman da<br />
bazen Hz. Ayşe&#8217;nin fikrine müracaat ederlerdi. Hz. Ayşe, Medine&#8217;nin en güvenilir<br />
ulemâ ve müftilerinden biri sayılır. Bunca toplumsal yararların yanında küçük<br />
bir kişisel zararın ne önemi vardır? Ne gariptir ki, bu gibi itirazların çoğu<br />
Hıristiyanlardan geliyor. O Hıristiyanlar ki, dinlerinde, insanların iyiliği ve<br />
mutluluğu için din adamla­rı ve rahipler ile-rahibelerin mücerret hayat<br />
yaşaması, izdivaçtan ve çoluk-çocuktan kaçınması en büyük ve mecburi<br />
özelliklerden biri sayılıyor.</p>
<p class="Vcud">Burada Hz. Ayşe (r.a.)&#8217;nin dokuz yaşında zifaf gecesinde Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.) ile buluştuğuna itiraz edenlere de bir çift sözümüz vardır. Bu<br />
itiraz edenler İslâmiyet&#8217;in bir fıtrat dini olduğunu unutuyorlar. Fıtrata göre<br />
bir kız bu yaşta iyice gelişmiş ve bülûğa erişmişse, kocası ile ilişki kurması<br />
caiz, meşru ve makuldur. Ancak tabiata ve tabiat kanunlarına ay­kırı olan bir<br />
toplum ya da yasa, nikâh ve zifaf için belli bir yaş haddi ko­yabilir.<br />
Gördüğümüz odur ki Batılı medeni ve modern dediğimiz toplum­larda meşru evlilik<br />
ve kadın-erkek ilişkileri için yaş haddi, kısıtlama söz konusu olmuyor. Bu sözde<br />
ileri toplumlarda meşru izdivaç için yaş haddi varken evlilik öncesi çocuk<br />
yaşındaki erkek ve kız çocukları arasında cin­sel ilişki mubah görülüyor ve<br />
bugün bu toplumlarda 9-10 yaşında çocuk­ların serbestçe cinsel ilişkide<br />
bulundukları bir gerçektir. Ne tuhaftır ki, bu gayri meşru ve günah dolu<br />
ilişkilerin sonunda evlenmemiş bir kız hamile kalınca bütün toplumun sempatisini<br />
kazanıyor ve hatta doğan bebeğin ba­kımı için de özel çabalar gösteriliyor! Bu<br />
durumlarda ne genç kızlar ne de erkekler hor görülüyor. Böylesine aşağılık,<br />
kokuşmuş ve rezil ahlâk kural­larına sahip olanlar acaba ne yüzle İslâmın<br />
izdivaç kanunlarına dil uzatı­yorlar. İslâm diyor ki, bedenen ve ruhen gelişmiş<br />
ve bülûğ çağına erişmiş olan kız ve erkekler arasında evlilik caizdir, bunun<br />
için bir yaş tahdidi yoktur. Yaş tahdidi koymak; meşru evliliği geciktirmek,<br />
gayri meşrû cin­sel ilişkilere davetiye çıkarmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p class="kiliBalk"><a>30.11. TAİF&#8217;E YOLCULUK</a></p>
<p class="Vcud">Bu kısa ama gerekli bahisten sonra isterseniz biz gene asıl<br />
mevzumuza dönelim.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) ailevi meselelerini hallettikten sonra,<br />
Belazuri ve İb­ni Sa&#8217;d&#8217;ın rivâyetine göre Şevval 10. Bi&#8217;set&#8217;in sonunda Mekke&#8217;nin<br />
50 mil doğusunda bulunan Taife hareket etti. Yolculuğun maksadı İslâmi daveti<br />
Mekke&#8217;nin dışına taşımaktı. Zira Rasûlullah (a.s.) artık Mekkeli Ku­reyş&#8217;ten<br />
ümidini kesmişti. Mekkeli kâfir ve müşrikler Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı bıktırmışlardı<br />
ve tebliğ işini tamamıyla tıkamışlardı. Rasûlullah (a.s.) isti­yordu ki,<br />
Taifliler de İslâmiyet&#8217;in ne olduğunu bilsinler. Rasûlullah (a.s.) en azından<br />
Taif in en güçlü kabilesi Beni Sakif i kendi lehine çevirerek onlara sığınmak ve<br />
oradan İslâmi tebliğe devam etmek arzusundaydı. İb­ni Sa&#8217;d&#8217;ın Cubeyr bin Mut&#8217;im<br />
bin Adiyy&#8217;e dayanarak naklettiği rivayete gö­re Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e bu<br />
yolculuk sırasında Hz. Zeyd bin Hâris de re­fakat etmişti. İbni Kuteybe ile<br />
Belazuri de aynı ifadede bulunuyorlar. Ama Musa bin Ukbe ile İbni İshâk<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın tek başına Taife gittiğini yazmışlardır. Hz. Peygamber bu<br />
yolculuğu yürüyerek yaptı ve hiçbir binek havyanı kullanmadı. İbni Sa&#8217;d&#8217;in<br />
ifadesine göre Hz. Peygam­ber (a.s.) Taifte 10 gün kaldı. Ancak Hâfız Sehâvi,<br />
Hz. Peygamber&#8217;in 20 gün Taiflilere vaaz ve telkinde bulunduğunu kaydetmiştir.<br />
Sehâvi, ayrıca Hz. Peygamber&#8217;in 10 gün Abdi Yâlil ile buluştuktan sonra orada<br />
kaldığını açıklamıştır. İbni Kuteybe de Taifte kalış müddetini bir ay olarak<br />
göster­miştir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.11.1.<br />
Tabilerin Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Büyük Zulüm ve İşkence Yapmaları</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk ve Vakıdi vb.&#8217;nin ifadelerine göre Taifte kabile<br />
reisliği Amr bin Ümeyr bin Avfın üç oğlu Abdi Yâlil, Mes&#8217;ud ve Habib&#8217;in<br />
ellerin­de idi ve bunlardan birinin evinde Kureyşli bir kadın Safiyye binti<br />
Ma&#8217;mer Cumahi vardı. Rasûlullah (a.s.) bunlarla görüştü ve bunları İslâma davet<br />
etti. Rasûlullah (a.s.) kendilerine şöyle dedi: &#8220;Ben size geldim ki, İslâmî<br />
tebliğde bana yardımcı olasınız ve bana muhalefet etmekte olan, benim milletime<br />
karşı beni destekleyesiniz.&#8221; Bunlardan biri dedi ki: &#8220;Eğer Allah seni Rasûl<br />
yapmışsa ben Kâ&#8217;be&#8217;nin perdelerini yırtarım.&#8221; Diğeri şöyle de­di: &#8220;Yahu, Allah<br />
senden başka bir Rasûl bulamadı mı?&#8221; Üçüncüsü dedi ki: &#8220;Ben seninle hiç<br />
konuşmayacağım. Zira eğer sen gerçekten Allah&#8217;ın Rasûlüysen, benim cevabıma<br />
muhtaç değilsin ve eğer sen Allah&#8217;ın adını anarak yalan söylüyorsan, sen cevap<br />
verilmeye lâyık değilsin.&#8221; Peygam­ber (a.s.) bu hezeyanları dinledikten sonra<br />
onlardan hiçbir hayır beklene­meyeceği kanısına vardı ve oradan ayrıldı.<br />
Ayrılırken de şunları söyledi: &#8220;Bana nasıl muamele ettinizse ettiniz; sizden<br />
rica ediyorum, aramızdakiler burada kalsın.&#8221; Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bunu demesinin<br />
maksadı, Kureyşlilerin bunu duyup da cesaretlenmesine imkân vermemekti. Ne var<br />
ki, bu Taifli reisler çok adi idiler ve tam aksini yaptılar. Bunlar Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın pe­şine sokak serserilerini, avare kişileri ve köleleri taktılar ki,<br />
her gittiği yer­de aleyhinde propaganda yapsınlar. Bu mel&#8217;unlar bağıra bağıra<br />
küfretme­ye, alaylı sözler söylemeye başladılar. Bu gürültü-patırtı sebebiyle<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın etrafında büyük bir kalabalık toplandı ve bu kalabalık<br />
için­de Rasûlullah (a.s.), Utbe bin Rebî&#8217;a ile Şeybe bin Rebî&#8217;a&#8217;ya ait olan bir<br />
ağaçlığın duvarına kadar sürüklendi.</p>
<p class="Vcud">İbn Sa&#8217;d&#8217;in Vakıdi&#8217;ye dayanarak naklettiği rivayete göre Hz.<br />
Peygam­ber (a.s.) Taifte Beni Sakif in zengin ve reislerinden her birine gitti,<br />
ama kimseden müsbet cevap alamadı. Hatta bu reisler ve soylular kendi<br />
genç­lerinin Rasûlullah (a.s.) tarafından &#8220;saptırılacağından&#8221; korktular. Bu<br />
sebeple Rasûlullah (a.s.)&#8217;a rest çektiler: &#8220;Ey Muhammed, sen şehrimizden git ve<br />
açık arazide hangi arkadaşın varsa onunla buluş.&#8221; Bu alçaklar daha sonra sokak<br />
serserilerini kışkırtıp Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)&#8217;in peşine taktılar.<br />
Bu serseriler yine küfrettiler, gürültü yaptılar ve milleti et­rafında<br />
topladılar. Musa bin Ukbe diyor ki, bu hayasızlar daha sonra elle­rine taş<br />
alarak Rasûlullah (a.s.)’ın diz ve topuklarına nişan alarak atmaya başladılar.<br />
Bu Allahsızlar, sokağın iki tarafında saf oluşturmuş, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
taşlıyorlardı. Ta ki Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ayakkabıları akan kanla doldu.<br />
Süleyman et-Teymî diyor ki, Rasûlullah (a.s.) taşlara hedef olduk­tan sonra acı<br />
içinde kıvranırken, birkaç defa yıkıldı, ama bu gaddar kişiler her defasında onu<br />
ayağa kaldırarak taşlamaya devam ettiler. Bu hayvan­lar, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
yürümesine ve oradan ayrılmasına da imkân bırak­mamışlardı. Vâkıdî&#8217;nin<br />
rivâyetine göre Hz. Zeyd, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı kur­tarmak için siper oldu ve o da<br />
şiddetle taşlandı, öyle ki başı yarıldı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.11.2. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in Acı Dolu Duası</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.) zar-zor Taif in dışına çıkmayı başardı.<br />
Şehrin hududlarının dışına çıkınca Taifli serseriler de peşini bıraktılar. Hz.<br />
Peygamber (a.s.) ağır yaralı idi ve acılar içinde kıvranıyordu. Bu vaziyette<br />
Ukbe ve Şeybe&#8217;nin ağaçlığının duvarına yaslanarak bir üzüm ağacının al­tında<br />
oturdu, içi kan ağlıyordu ve o an ellerini Rabbine açarak acı dolu bir dua etti.<br />
Bu duanın sözleri Taberânî&#8217;nin &#8220;Kitâ&#8217;üd-Dua&#8221; ve &#8220;Mu&#8217;cem-i Kebir&#8217;inde, İbni<br />
Hişâm&#8217;ın &#8220;Siyer&#8217;inde İbni İshâk&#8217;a dayanarak, Taberî&#8217;nin &#8220;Tarih&#8221;inde,<br />
İbn-ul-Kayyım&#8217;ın &#8220;Zad-ul Meâd&#8221;ında ve Hâfız İbni Kesir&#8217;in &#8220;el-Bidâye&#8221;sinde yer<br />
almıştır; ki şöyledir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ya Rab! Kimsesizliğimi, çaresizliğimi ve başkalarının<br />
gözlerinde küçük düşürüldüğümü sana şekva ve şikâyet ediyorum. Ey Rahim ve<br />
Rahmân! Sen bütün zayıfların Rabbisin ve benim de Rabbim sensin. Sen beni kime<br />
teslim ediyorsun? Bana kaba ve sert davranan yabancılara mı? Ya da bana galip<br />
gelme gücünü verdiğin bir düşmanıma mı? Eğer sen ba­na dargın değilsen, bütün<br />
eziyet ve işkenceler bana hiç gelir. Fakat senin mağfiretin bana nasip olursa<br />
ben daha da ferahlayacağım. Ben, karanlıkta aydınlık yaratan ve dünya ile âhiret<br />
işlerini düzelten Senin varlığının nu­runa sığınıyorum. Ya Rabbi. Senin gazabın<br />
ve öfken bana gelmeden önce beni kurtar. Ben senin rızana tabiyim, tâ ki sen<br />
benden razı olana kadar. Senden başka bir kuvvet ve kudret yoktur.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.11.3.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;in Merhameti</a></p>
<p class="Vcud">Buhârî, &#8220;Bid-ul Halk, Zikr-ul Melâike&#8221;de, Müslim, &#8220;Meğâzi&#8221;de ve<br />
Nesâî, &#8220;Bü&#8217;ûs&#8221;ta, Hz. Ayşe&#8217;nin bir rivâyetini nakletmişlerdir. Buna göre Hz.<br />
Ayşe, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a sordu: &#8220;Siz Uhud savaşından sonra acı bir tecrübe<br />
geçirdiniz mi?&#8221; Buna cevap olarak Rasûlullah (a.s.) Taif te başına gelenleri<br />
anlattı ve şöyle devam etti: &#8220;Ben acı ve üzüntü içinde bir tarafa yürüdüm. Henüz<br />
ne yapacağıma karar vermemişken kendimi birden bire Kam-üs Se&#8217;âlib<a href="#_ftn11" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a><br />
mevkiinde buldum. Yukarıya baktığımda bir bulutun beni gölgelediğini gördüm.<br />
Daha sonra bu bulutun içinde Cebrail&#8217;i gör­düm. Cebrail bana şöyle seslendi:<br />
&#8216;Kavminizin size söylediklerini ve size verdiği cevabı Allah işitmiştir. Dağlara<br />
hakim olan bu meleği Allah size göndermiştir. Ona istediğiniz emri<br />
verebilirsiniz.&#8217; Dağlara hâkim olan melek bana döndü ve selam verdi. Sonra şöyle<br />
dedi: &#8216;Ben dağların mele­ğiyim. Rabbiniz beni size, istediğiniz emri vermeniz<br />
için göndermiştir&#8217; (Müslim&#8217;de yar alan rivâyetin sözleri böyledir. Taberânî&#8217;de<br />
&#8216;istediğiniz emri verebilirsiniz&#8217; yazılıdır. Buhârî&#8217;de ise &#8216;Ey Muhammed, ne<br />
yapmak is­terseniz, elinizdedir&#8217; kaydedilmiştir), &#8216;isterseniz ben onları<br />
(Kureyşlileri) Mekke&#8217;nin iki dağı (Ebu Kubeys ile Ku&#8217;aykı&#8217;ân) ile örtebilirim&#8217;<a href="#_ftn12" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a>.<br />
Rasûlullah (a.s.) şu cevabı verdi: &#8220;Hayır, ben ümit ediyorum ki onların<br />
so­yundan Allah, tek ve ortağı olmayan Allah&#8217;a ibadet eden nesiller<br />
çıkara­caktır.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.11.4.<br />
Hıristiyan Addâs&#8217;ın İslâmı Kabul Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm&#8217;ın İbni İshâk&#8217;a dayanarak naklettiği rivayete göre<br />
Hz. Peygamber (a.s.) yara ve bereler içinde Utbe ve Şeybe&#8217;nin çiftliğinin<br />
du­varına yaslanarak bir üzüm ağacının altında otururken Kureyşli bu iki ka­bile<br />
reisi gayrete geldiler ve hemşehrisine yapılan kötü muamele yüzün­den öfke ve<br />
utanç duydular. Rivayete göre Taifli reislerin evlerinde kalan Beni Cumahlı<br />
Kureyşli kadın da Rasûlullah (a.s.) ile görüştü ve Rasûlullah (a.s.) kendisine<br />
şöyle dedi: &#8220;Gördün mü şu Taifli akrabaların, bana ne yaptılar?&#8221; &#8216;Utbe ile Şeybe<br />
ise Hıristiyan olan köleleri Addâs&#8217;a dediler ki; &#8220;al şu üzüm salkımını tabağa<br />
koy ve ağacın altında oturan adama götür.&#8221; Kö­le, tabağı Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
götürdü ve üzümleri yemesini istedi. Rasûlullah (a.s.) besmele ile üzüm yemeye<br />
başladı. Besmeleyi duyan Addâs, &#8220;vallahi bu memlekette bu sözleri söyleyen başka<br />
kimse yoktur&#8221; dedi. Rasûlullah (a.s.) kendisine nereli olduğunu ve dininin ne<br />
olduğunu sordu. Addâs &#8220;ben Hıristiyan’ım ve Ninova&#8217;lıyım&#8221; dedi. Rasûlullah<br />
(a.s.) buyurdu: &#8220;Sen, sâlih insan Yunus bin Matta&#8217;nın hemşerisi misin?&#8221; Addâs,<br />
&#8220;siz onu nereden tanıyorsunuz?&#8221; diye sordu<a href="#_ftn13" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a>.<br />
Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;O benim kardeşimdir. O da peygamberdi, ben de<br />
peygamberim&#8221;. Bunu duyunca Addâs Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e eğilerek başını, elini<br />
ve ayaklarını öptü. Sü­leyman et-Teymî, siyer kitabında şunları yazmıştır: Addâs<br />
&#8220;sizin Allah&#8217;ın kulu ve Rasûlü olduğunuza şehâdet ediyorum&#8221; dedi. Rebi&#8217;a&#8217;nın<br />
oğulları bu manzarayı görünce aralarında dediler ki: &#8220;Al işte, bu adam bizim<br />
kölemizi de elimizden aldı.&#8221; Addâs efendilerine geri gelince onlar şöyle dedi:<br />
&#8220;Ulan, sana ne oldu? O adamın başını, elini ve ayaklarını öpmeye başla­dın?&#8221;<br />
Addâs şu cevabı verdi: &#8220;Efendiler, vallahi bütün yeryüzünde ondan daha iyi bir<br />
insan yoktur. O, bana öyle bir şeyden haber verdi ki, bunu an­cak bir peygamber<br />
yapabilir.&#8221; Onlar kendisine şöyle dediler: &#8220;Addâs, ken­di dininden dönme. Senin<br />
dinin onun dininden dâha iyidir.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.11.5. Cinlerin<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Dinlemeleri</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.) Taiften Mekke&#8217;ye dönüş sırasında birkaç gün<br />
Nahle mevkiinde kaldı. Mekke&#8217;ye girip girmemekte tereddüt ediyordu. Biliyordu<br />
ki, Taif&#8217;te başına gelen felâketin haberi orman yangını gibi Mekke&#8217;ye var­mıştı.<br />
Kâfirlerin kendisine daha acımasızca ve alçakça davranacağından endişe ediyordu,<br />
işte, bocalama döneminde bir gece namazda Kur&#8217;an-ı Kerim okurken cinlerin bir<br />
grubu yanından geçti. Cinler, Kur&#8217;an&#8217;ı dinleyip müslüman oldular. Sonra geri<br />
dönüp kendi hemcinsleri arasında İslam di­nini tebliğ etmeye başladılar. Cenab-ı<br />
Allah bunun haberini Rasûlullah (a.s.)&#8217;a verdi ve dedi ki: &#8220;İnsanlar davetinden<br />
kaçabilirler ama, cinler sana tabi olmuşlardır ve İslam&#8217;ı hemcinsleri arasında<br />
yayıyorlar&#8221;. (Bk. Ahkâf sûresinin 29-32, ayetleri)</p>
<p class="Vcud">Cinlerin gelişi ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i dinlemeleriyle ilgili<br />
rivayetleri nakleden Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud, Hz. Zübeyr, Hz. Abdullah bin<br />
Abbas, Hz. Hasan Basri, Sa&#8217;id bin Cubeyr, Zirr bin Hubeyş, Mücâhid, Hz. İkrime<br />
ve diğer pek çok râvi bu olayın Nahle&#8217;de cereyan ettiğinde ittifak etmişler­dir.<br />
İbni İshâk ile Ebu Nu&#8217;aym İsfahani ve Vakıdi diyorlar ki bu vak&#8217;a, Rasûlullah<br />
(a.s.) Taiften eli boş Mekke&#8217;ye dönerken vuku bulmuştu. Yolda gece Nahle&#8217;de<br />
kalmıştı. Orada yatsı, sabah veya teheccüt namazı sırasında Rasûlullah (a.s.)<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim okurken cinlerin bir grubu oradan geçti ve Kur&#8217;an-ı Kerim<br />
dinlemeye başladı. Bununla beraber, bütün rivayetlerde cinlerin gözükmediği ve<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın onların gelişinden haberdar olmadığı, ancak daha sonra,<br />
Cenab-ı Allah’ın, vahiyle bu olaydan kendisi­ni haberdar ettiği kaydedilmiştir.</p>
<p class="Vcud">Olayın asıl geçtiği yer ya Ez-Zeyme ya da Es-Seyl-ul Kebir&#8217;di.<br />
Bu iki yer de Nahle vadisinde bulunuyordu ve her iki yerde de su ve yeşillik<br />
var­dı. Taiften gelenler geceyi umumiyetle burada geçirirler.</p>
<p class="Vcud">Cinlerin, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ağzından dinledikleri sûre,<br />
Rahman suresiydi. Bezzâr, İbni Cerir, İbn ul-Münzir, Dâre-Kutni, İbni Merdûye ve<br />
Hatib (Tarih&#8217;inde)&#8217;in Hz. Abdullah bin Ömer&#8217;den naklettikleri rivayete gö­re bir<br />
defasında Rasûlullah (a.s.) Rahmân sûresini tilavet etti, ya da huzu­runda başka<br />
birisi okudu. Daha sonra, Rasûlullah (a.s.) yanındakilere dedi ki: &#8220;Sizden<br />
cinlerin Rablerine verdikleri cevap kadar iyi bir cevap almı­yorum.&#8221; Cinlerin<br />
Rablerine ne cevap verdikleri sorulduğunda Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;Ben<br />
Allah&#8217;ın buyruğu olan &#8216;o halde, Rabbinizin hangi ni­metlerini inkâr<br />
edebilirsiniz?&#8217;! okurken, cinler de &#8216;Biz Allah&#8217;ın hiçbir ni­metini inkâr<br />
edemeyiz&#8217; diyorlardı.&#8221; Benzeri bir rivayet Tirmizî, Hakim ve Hafız Ebu Bekr<br />
Bezzar, Hz. Cabir bin Abdullah (r.a.)a atfen nakletmişler­dir. Bu rivayet<br />
şöyledir: Rahman suresinin okunuşu sırasında herkes suskun iken, Hz. Peygamber<br />
buyurdu: &#8220;Ben bu sûreyi, Kur&#8217;an dinlemek için toplanan cinlere o gece okumuştum.<br />
Onlar bunun cevabını sizden daha iyi veriyorlardı. Ve ben Allah&#8217;ın buyruğu olan,<br />
&#8220;ey cinler ve İnsanlar, Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?&#8221;;<br />
okuduğumda, cinler dedi ki: &#8220;Ya Rab, biz hiçbir nimetini inkâr etmiyoruz. Bütün<br />
övgüler senin için­dir.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>30.11.6. Dönüşte<br />
Rasûlullah (as)&#8217;ın Mekke&#8217;ye Girişi</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vakıdi&#8217;ye istinaden naklettiği rivayete göre<br />
Rasûlullah (a.s.) Nahle&#8217;den Mekke&#8217;ye dönme niyetinde iken Hz. Zeyd bin Hârise,<br />
kendisine şöyle dedi: &#8220;Siz oraya nasıl dönebilirsiniz? Zira Kureyş, sizi<br />
Mekke&#8217;den çıkarmıştır.&#8221; Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;Ey Zeyd, Allah şimdi, içinde<br />
bulunduğumuz şartlardan çıkmamız için mutlaka bir yol göstere­cektir. O kendi<br />
dininin hâmisi ve yardımcısıdır ve kendi peygamberini ga­lip kılacaktır.&#8221; Bundan<br />
sonraki olayları Vakıdi kısaltmıştır, ama İbni İshâk bunu etraflıca anlatmıştır.<br />
İbni İshâk diyor ki, Rasûlullah (a.s.) Hira dağı­na vardıktan sonra Ahnes bin<br />
Şerik&#8217;in himayesine girmek için ona Abdul­lah bin Ureykıt<a href="#_ftn14" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[14]</span></span></a>&#8216;ı<br />
gönderdi. Ahnes bin Şerik dedi ki: &#8220;Ben Kureyş&#8217;in müttefiklerinden biriyim ve<br />
müttefik bir kişiyi himayem altına alamam&#8221;<a href="#_ftn15" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a>.<br />
Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.), İbni Ureykıt&#8217;ı, Süheyl bin Amr&#8217;ın yanına<br />
yolladı. Süheyl dedi ki: &#8220;Ben Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Beni Amir bin Lueyy Beni<br />
Ka&#8217;b&#8217;a karşı eman veremem&#8221;. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) o adamı, Beni Abdi<br />
Menafin bir kolu olan Beni Nevfel&#8217;in ileri ge­lenlerinden Mut&#8217;im bin Adiyy&#8217;e<br />
gönderdi. Ureykıt ona gidip dedi ki: &#8220;Mu­hammed (a.s.) senden eman istiyor ki,<br />
Rabbinin talimatını halka duyurabilsin.&#8221; Mut&#8217;im, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a eman<br />
vereceğini ve dolayısıyla onun Mekke&#8217;ye gelmesini söyledi. Böylece Rasûlullah<br />
(a.s.) Mut&#8217;im&#8217;in evine gitti ve geceyi orada geçirdi. Sabah olunca Mut&#8217;im&#8217;in 6-7<br />
oğlu, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yanlarına alıp silahlarıyla birlikte Harem&#8217;e vardılar<br />
ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;tan Kâ&#8217;be&#8217;yi tavaf etmesini istediler. Tavaf sırasında bu<br />
gençler, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı korumak için nöbet tuttular. Ebu Süfyan (Taberî&#8217;nin<br />
rivâyetine göre, Ebu Cehl) kendilerine şöyle bir soru yöneltti: &#8220;Siz onu hima­ye<br />
mi ediyorsunuz, yoksa onun dinine mi girdiniz?&#8221; Mut&#8217;im dedi ki: &#8220;Ha­yır biz onu<br />
himaye edenlerdeniz&#8221;. Ebu Süfyan dedi ki: &#8220;Senin himayene halel gelmez. Sen kimi<br />
himaye ettinse biz de onu himaye ettik.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Mut&#8217;im bin Adiyy&#8217;in işte bu iyiliği yüzündendir ki, Rasûlullah<br />
(a.s.) Bedir savaşında esir düşen Kureyşlilerle ilgili olarak şunları<br />
söylemişti: &#8220;Eğer Mut&#8217;im hayatta olsaydı ve benden bu iğrenç adamların serbest<br />
bıra­kılmasını istemiş olsaydı, ben onun hatırı için bunları serbest<br />
bırakırdım.&#8221; (Buhârî, Ebû Dâvûd, Müsned-i Ahmed).</p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Bu olayın<br />
    asıl râvîsinin Hz. Amr bin el-As olduğu, Hz. Abdullah&#8217;ın muhtemelen<br />
    babasın­dan duyarak naklettiği anlaşılıyor. Zira, Hz. Abdullah bin Amr H.<br />
    65&#8217;te vefat etti. Vefatı sırasında 72 yaşındaydı. Buna göre hesap<br />
    yaptığımızda kendisinin bu olayın görgü tanığı olmadığı, zira do­ğumunun<br />
    Hicret&#8217;ten sadece 7 yıl önce yani, Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 6. yılda olduğu ortaya<br />
    çıkıyor.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a> İbn Sa&#8217;d,<br />
    Hz. Abdullah bin Ömer&#8217;in o sıralarda 6 yaşında olduğunu ifade ettiğini<br />
    belirt­miştir. Hâfız İbni Hacer ise, &#8220;Feth ul-Bârî&#8221;de, o zaman Hz.<br />
    Abdullah&#8217;ın 5 yaşında olduğunu kay­detmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> İbn<br />
    Abd-il-Berr kendi &#8220;Siret&#8217;inde bu rivâyeti Mûsâ bin Ukbe&#8217;nin dışında Muhammed<br />
    bin Abdurrahman Ebul-Esved ve Ya&#8217;kub bin Hamîd bin Kâsib&#8217;e de dayanarak<br />
    nakletmiştir.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref4" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a> Şi&#8217;b, tepe<br />
    demektir. Şi’b-i Ebî Tâlib, Ebû Kubeys dağının tepelerinden biriydi. Ebû<br />
    Tâlib ve ailesi buraya sığınmışlardı. Günümüzde bunun adı Şi&#8217;b-i Ali&#8217;dir.<br />
    Buna ayrıca Sûk-ul Leyl de de­nilir.</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref5" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a> İbn<br />
    Abd-il-Berr, Mûsâ bin Ukbe&#8217;ye dayanarak İmam Zührî&#8217;nin şu garip rivâyetini<br />
    naklet­miştir: Şi&#8217;b-i Ebî Tâlib&#8217;de Hâşim ve Muttalib aileleri mahsur<br />
    kaldıktan sonra Hz. Peygamber (a.s.) mazlum müslümanların Habeşistan&#8217;a<br />
    hicret etmelerini istedi. Halbuki, bu ifade gerçeklere aykırıdır.</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref6" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a> Bu şahsın<br />
    asıl ismi Hâris bin Kays bin Adiyy-üs-Sehmî idi. Kays bin Adiyy&#8217;nin karısı,<br />
    Benî Mürre&#8217;nin cadısı (kâhine) idi, adı Gaytale idi. Bu sebeple bütün<br />
    evlâtları &#8220;Ğayâtıle&#8221; olarak bi­liniyor.</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref7" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a> İbni Sa&#8217;d,<br />
    Vâkıdiye dayanarak nikâhın Ramazan, Bi&#8217;set&#8217;ten sonra 10. yılda kıyıldığını<br />
    yazmıştır. Kastallânî ise Hz. Hatice&#8217;nin Ramazan&#8217;da vefat ettiğini, nikâhın<br />
    ise Şevval&#8217;da kıyıldığını yazmıştır.</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref8" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a> Taberî ile<br />
    İbni Esîr&#8217;in ifadelerine göre bu zât daha sonra Mekke&#8217;den tekrar<br />
    Habeşistan&#8217;a gitti ve Hıristiyan olarak öldü. Ama Belazuri, İbni İshâk&#8217;a ve<br />
    Vakıdiye dayanarak onların ifadesinin doğru olduğunu belirtmiştir. Bizzat<br />
    İbni Esîr &#8220;Üsd-ul Ğabe&#8221;de Sekrân&#8217;ın öldüğü sırada müslüman olduğunu<br />
    kaydetmiştir. Hâfız İbni Hacer ise &#8220;İsâbe&#8221;de Sekrân&#8217;ın adıyla birlikte<br />
    &#8220;radıyallahü anh&#8221; yazmıştır.</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref9" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a> İbni Hişâm<br />
    ve bazı diğer tarihçiler bu hatunun ismini &#8220;Huveyle&#8221; olarak yazmışlardır.</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref10" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a> Bilindiği<br />
    üzere Hz. Urve bin Zübeyr, Hz. Ayşe&#8217;nin yeğeniydi. Bu bakımdan<br />
    -rivâyetle­rinde bundan bahsetsin ya da etmesin- balası hakkında<br />
    anlattıkları ondan duyduklarına dayanıyor­du.</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref11" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a> Bu yere<br />
    &#8220;Karn-ul Menazil&#8221; de denilir. Bu Necdlilerin mîkâtıdır. Necdliler burada<br />
    ihram bağlarlar. Bu mevki, Mekke&#8217;ye bir günlük mesafededir.</p>
</div>
<div id="ftn12">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref12" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[12]</span></span></a> Dağların<br />
    meleğinin Kureyşli kâfir ve müşrikleri dağlarla örtmek istemesinin sebebi,<br />
    Ta­if&#8217;te Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın başına onlar yüzünden bu belaların gelmesiydi.<br />
    Mekkeli Kureyşliler böyle­sine şiddetli muhalefette bulunmasaydı Rasûlullah<br />
    (a.s.) da ecnebi yerlerde ve yabancı İnsanlar ara­sında bu hale<br />
    gelmeyecekti.</p>
</div>
<div id="ftn13">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref13" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[13]</span></span></a> Süheyli&#8217;nin<br />
    Et-Teymi&#8217;ye dayanarak verdiği bilgiye göre Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ağzındın Hz.<br />
    Yunus ile ilgili cümleyi işitince Addâs şöyle dedi: &#8220;Vallahi, ben Ninova&#8217;dan<br />
    ayrılırken orada Mat­ta&#8217;nın kim olduğunu bilen 10 kişi bile yoktu. Siz onu<br />
    nasıl tanıyabilirsiniz. Siz ümmisiniz ve kav­miniz de ümmidir.&#8221;</p>
</div>
<div id="ftn14">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref14" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[14]</span></span></a> Bu şahıs<br />
    müşrikti, ama Rasûlullah ile Hz. Ebu Bekr onu güvenilir bir kişi olarak<br />
    tanırlar­dı. Nitekim Medine&#8217;ye hicret gibi tehlikeli bir yolculuk sırasında<br />
    kılavuz olarak onu yanına almıştı. Bu adam yol boyunca vefalı davrandı.<br />
    Halbuki, Kureyş&#8217;e yolculuğu hakkında muhbirlik yaparak iyi bir ödül<br />
    alabilirdi.</p>
</div>
<div id="ftn15">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref15" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[15]</span></span></a> Bu şahıs<br />
    aslen Benî Sakif tendi, ama Mekke&#8217;de Benî Zührenin müttefikiydi. Şahsî<br />
    mezi­yet ve kabiliyetleri yüzünden Beni Zühre&#8217;nin ileri gelen reisleri<br />
    arasında sayılırdı.</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/hz-peygamber-in-bi-setinin-altinci-yilindan-onuncu-yilina-kadar/10392">HZ. PEYGAMBER&#8217;İN Bİ&#8217;SETİNİN ALTINCI YILINDAN ONUNCU YILINA KADAR</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuz İkinci Bölüm: MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI</title>
		<link>https://fasiharapca.com/otuz-ikinci-bolum-mekke-doneminin-son-uc-yili/10393</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10393</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuz İkinci Bölüm: MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI 32.1. MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI 32.1.1. Hz. Peygamber&#8217;in Görüştüğü Kabileler 32.1.2. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Kabilelerle Görüşmesi Sırasında Meydana Gelen Olaylar 32.1.2.1. Beni Hemdân&#8217;a Mensup Bir Şahsın Tereddüdü 32.1.2.2. Beni Bekr bin Vâil İle Mülakat 32.1.2.3. Beni Amir bin Sa&#8217;sa&#8217;a İle Görüşme 31.1.2.4. Beni Şeybân bin Sa&#8217;lebe İle &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/otuz-ikinci-bolum-mekke-doneminin-son-uc-yili/10393">Otuz İkinci Bölüm: MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751807" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Otuz İkinci Bölüm: MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751808" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1. MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751809" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.1. Hz. Peygamber&#8217;in Görüştüğü Kabileler</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751810" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.2. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Kabilelerle Görüşmesi Sırasında Meydana Gelen<br />
Olaylar</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751811" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.2.1. Beni Hemdân&#8217;a Mensup Bir Şahsın Tereddüdü</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751812" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.2.2. Beni Bekr bin Vâil İle Mülakat</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751813" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.2.3. Beni Amir bin Sa&#8217;sa&#8217;a İle Görüşme</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751814" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.2.4. Beni Şeybân bin Sa&#8217;lebe İle Görüşme</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751815" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
31.1.2.5. Beni Abs ile Görüşme</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751816" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.3. Evs ve Hazrec&#8217;in Tarihçesi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751817" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.3.1. Bu Tarihi Durumun Etkileri</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751818" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.4. Rasûlullah (a.s.) İle Görüşen İlk Medineli</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751819" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.5. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;nin İkinci Heyetiyle Görüşmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751820" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.6. Ensâr&#8217;ın İlk Grubunun İslâm&#8217;ı Kabul Etmesi ve Birinci Akabe Bi&#8217;atı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751821" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.7. Medinelilerin İkinci Heyeti ve İkinci Akabe Bi&#8217;atı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751822" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.8. Rasûlullah&#8217;ın, Mus&#8217;ab bin Umeyr&#8217;i Medine&#8217;ye Göndermesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751823" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.9. Medine&#8217;de Cuma Namazının Başlaması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751824" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.10. Son Akabe Biatı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751825" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.11. Akabe Bi&#8217;atının Ehemmiyeti</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751826" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.12. Ensâr&#8217;ın Fedakârlık Duygusu</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751827" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.13. Nakib&#8217;in Tayini</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751828" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.14. Akabe Bi&#8217;atının Haberini Alan Kureyş&#8217;in İlk Tepkisi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751829" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
32.1.15. Bi&#8217;at&#8217;ten Sonra Medine&#8217;de İslâm&#8217;ın Yayılışı</a></span></p>
<p class="BlmBal"><a>Otuz İkinci Bölüm: MEKKE DÖNEMİNİN SON<br />
ÜÇ YILI</a></p>
<p class="kiliBalk"><a>32.1. MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI</a></p>
<p class="Vcud">Biz daha önce Rasûlullah. (a.s.)&#8217;ın, Bi&#8217;set sonrası 10. yılda<br />
Taife yap­tığı seyahatten bahsettik. Bu seyahatten sonra Rasûlullah (a.s.) iyice<br />
anla­dı ki, Kureyşlilerden herhangi bir hayır beklenmediği gibi, Beni Sakif’in<br />
de doğru yola gelmesine imkân yoktur. Beni Sakif’in doğru yola gelmesi bir yana,<br />
bu kabile İslâmi davete tahammül etmeye bile razı değildi. Hat­ta, Hz. Peygamber<br />
(a.s.) Taif&#8217;te öylesine büyük bir hakarete ve işkenceye maruz kaldı ki, Mekke&#8217;de<br />
peygamberlikten sonra geçirdiği 10 yılda bile bunun benzerine rastlanmamıştı.</p>
<p class="Vcud">Böylece, Rasûlullah (a.s.) Mekkeli ve Taiflilerden ümidini<br />
kestikten sonra Ukâz, Mecenne, Zül-Mecaz panayırlarında ve Hac mevsiminde<br />
Mi­na&#8217;da toplanan diğer Arap kabilelerine dikkatini çevirdi. Rasûlullah daha<br />
ünce de bu yerlerde halkı İslâma davet ediyordu ama, bu defa davetinin mahiyeti<br />
biraz değişikti. Rasûlullah, bu defa muhtelif kabileleri İslâma davet etmekle<br />
kalmıyor, onların reis ve ileri gelenleriyle şahsen görüşüp kendisine ve diğer<br />
müslümanlara maddi destek sağlamaya çalışıyordu. Rasûlullah (a.s.) bu reislere<br />
diyordu ki: &#8220;Bakın, Kureyşliler Allah&#8217;ın dave­tinin yolunu tıkamışlardır ve<br />
artık sizin yardımınız olmadan davet işi hızla yürüyemez&#8221;. Musa bin Ukbe&#8217;nin<br />
İmam Zührî&#8217;ye dayanarak verdiği bilgiye göre Hz. Peygamber (a.s.) Medine&#8217;ye<br />
hicret etmeden önce görüştüğü her kabileye ve ileri gelenlerine şöyle derdi:<br />
&#8220;Bana eman verin ve benim da­vetimi destekleyin ki, Allah&#8217;ın kelâmını herkese<br />
iletebileyim.&#8221; Bu gibi da­vet ve telkinler sırasında Ebu Cehl ve Ebu Leheb başta<br />
olmak üzere Ku­reyş&#8217;in diğer pek çok serserileri her zaman Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
takip ediyorlardı ve Arap kabilelerinin onun vaaz ve telkinlerine kulak<br />
asmamaları İçin çağrıda ve tehditte bulunuyorlardı. Bu adamlar bazen Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a taş veya toprak atıyorlardı. Fakat Rasûlullah (a.s.) İslâmi davetini<br />
her zamanki metanet ve ciddiyetiyle sürdürüyordu. Bu arada, Rasûlullah (a.s.)<br />
umre, ziyaret, veya ticaret maksadıyla Mekke&#8217;ye gelen kişileri de Hak dinine<br />
davet ediyor, onların kendisini desteklemelerini istiyor ve mümkünse<br />
memleketlerine kendisini çağırmalarını teklif ediyordu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.1. Hz.<br />
Peygamber&#8217;in Görüştüğü Kabileler</a></p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Hak daveti için yaptığı bu yolculuklarda<br />
görüştü­ğü kabilelerin listesine baktığımızda görüyoruz ki, kendisinin<br />
Arabistan&#8217;ın doğu kıyısından batı kıyısına ve güneyden kuzeye kadar görüşmediği<br />
ve­ya temas kurmadığı tek bir güçlü kabile yoktu. Bunlardan bazılarının<br />
isimlerini aşağıda belirtiyoruz:</p>
<p class="Vcud">1) Kinde: Bu, güney Arabistan&#8217;ın en büyük kabilelerinden biri<br />
olup Hadramût&#8217;tan Yemen&#8217;e kadar olan bölgeye hâkimdi.</p>
<p class="Vcud">2) Kelb: Bu, Kuda&#8217;a&#8217;nın bir koluydu ve Kuzey Arabistan&#8217;da Dûmet-ul<br />
Cendel&#8217;den Tebûk&#8217;a kadar olan bölgeye hâkimdi.</p>
<p class="Vcud">3) Beni Bekr bin Vâil: Bu, Arabistan&#8217;ın savaşçı kabilelerinden<br />
biriydi ve ülkenin ortalarından Doğu kıyısına kadar etkisini sürdürüyordu. Bu<br />
ka­bile M.S. 300<sup>1</sup> de ilk defa İran imparatorluğuna kafa tutmuş ve<br />
peygam­berlik döneminde tekrar İranlılarla savaşa girerek düşmana büyük<br />
kayıp­lar verdirmişti. Tarihte bu savaş, Zikâr savaşı adıyla biliniyor.</p>
<p class="Vcud">4) Beni el-Bekka: Bu, Beni Amir bin Sa&#8217;sa&#8217;a&#8217;nın bir kolu olup<br />
Mekke ile Irak yolu boyunca hakimiyetini sürdürüyordu.</p>
<p class="Vcud">5) Sa&#8217;lebe bin Ukâbe: Beni Bekr bin Vâil&#8217;in bir kolu.</p>
<p class="Vcud">6) Beni Şeyban bin Sa&#8217;lebe: Beni Sa&#8217;lebe bin Ukâbe&#8217;nin bir kolu.</p>
<p class="Vcud">7) Beni el-Hâris bin Ka&#8217;b: Beni Temim&#8217;in bir kolu.</p>
<p class="Vcud">8) Beni Hanife: Bu, Beni Bekr bin Vâil&#8217;in bir kolu olup<br />
Yemâme&#8217;de otururdu. Müseyleme (Kezzab) bu kabileye mensuptu. Hz. Ebu Bekr&#8217;in<br />
halifeliği sırasında sahte peygamberler fitnesi ortaya çıkınca müslümanlar en<br />
çok bu kabile ile uğraşmak zorunda kalmışlardı. Bu kabile de Arabis­tan&#8217;ın<br />
savaşçı kabilelerinden biriydi.</p>
<p class="Vcud">9) Beni Süleym: Bu da, Kays-ı Aylan kabilelerinin en büyüğüydü<br />
ve Hayber yakınlarında yukarı Necd bölgesinde oturuyordu. Bu kabilenin adamları<br />
el-Kurâ vadisine Teymâ&#8217;ya kadar yayılmış durumda idiler.</p>
<p class="Vcud">10) Beni Amir bin Sa&#8217;sa&#8217;a: Havazin&#8217;in bir kolu olup Necd&#8217;de<br />
oturu­yorlardı. Havazin de Kays&#8217;ı Aylân&#8217;dandılar. Bunlar daha sonra Taif in bir<br />
bölgesine yerleştiler. Kabilenin bazı üyeleri yazı Taif te kışı da Necd&#8217;de<br />
geçirirlerdi.</p>
<p class="Vcud"><img decoding="async" border="0" width="611" height="339" src="images/arsivimage002.jpg" alt="032" /></p>
<p class="Vcud">11) Beni Abs: Bu da Kays-ı Aylân&#8217;ın bu kolu olan Gatafan&#8217;ın bir<br />
yan kabilesi idi. Necd&#8217;de oturuyor ve savaşçı kabilelerden biri sayılıyordu.<br />
Câhiliyye döneminde bazı kabilelerle çok uzun savaşlara girdi. Bu savaş­lardan<br />
Dâhis ve Ğabrâ&#8217; tarihe geçmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">12) Beni Üzre: Bu, Beni Abdullah bin Gatafan&#8217;ın bir koluydu.</p>
<p class="Vcud">13) Gassân: Bu, Güney Arabistan&#8217;ın hatırı sayılır kavimlerinden<br />
bi­riydi. Daha sonra kuzey Arabistan&#8217;a geçip yerleşmişti. Çeşitli kabileleri<br />
bünyesinde toplayan Gassanlıların bazısı Hıristiyan ve bazısı müşrikti.<br />
Gassanlıların bir devletçiği Bizanslılara tabi olmuştu.</p>
<p class="Vcud">14) Fezâre: Bu Gatafan&#8217;ın büyük bir yan kabilesiydi ve Necd ile<br />
el-Kurâ vadisinde otururdu.</p>
<p class="Vcud">15) Beni Abdullah: Bu, Kelb&#8217;in yan kabilelerinden biriydi.</p>
<p class="Vcud">16) Beni Muharib bin Hafse: Bu, Adnanlı kabilelerden biriydi.</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in İslâm dinini yaymak üzere yaptığı<br />
çeşitli ge­ziler sırasında görüştüğü kabilelerin belli başlıları bunlardı.<br />
Arabistan&#8217;ın jeopolitik durumu göz önünde bulundurulur ve yukarıda adlarını<br />
yazdığı­mız kabilelerin toplumdaki durumları, sayıları, güçleri, zenginliği ve<br />
yi­ğitliği ele alınırsa bunların sadece bir tanesinin bile Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
da­vetini kabul etmesi halinde İslâm dininin hayli güçleneceği ve günden gü­ne<br />
gelişeceğinden kimsenin şüphesi olmayacaktı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.2.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Kabilelerle Görüşmesi Sırasında Meydana Gelen Olaylar</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in kabilelerle görüşmek üzere yaptığı<br />
çeşitli ge­ziler çok ilginç olmuş ve bunlarda bazı dikkate değer olaylar meydana<br />
gelmiştir. Rasûlullah, bu geziler sırasında çeşitli adamlarla buluşmuş ve çoğu<br />
üzücü olmasına rağmen bazı sevindirici olaylarla da karşılaşmıştır. Mûsâ bin<br />
Ukbe&#8217;nin &#8220;Meğâzi&#8221;de belirttiği gibi kabilelerin çoğu şu cevabı verirlerdi: &#8220;Bir<br />
insanı, mensup olduğu millet ve toplum daha iyi bilir. Biz­zat kendi milletinde<br />
fesâd ve kavga çıkarmış olan ve milleti tarafından reddedilmiş olan bir kişi<br />
bize ne verebilir ki?&#8221; Fakat bazı kabileler sadece İslâm&#8217;ın davetini reddetmekle<br />
kalmadılar, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a çok kaba ve çirkin davrandılar. İbni Cerir, İbni<br />
Hişâm ve Hâfız İbni Kesir&#8217;in Muham­med bin İshâk&#8217;a dayanarak ifade ettiklerine<br />
göre bir defasında Rasûlullah (a.s.) Kinde&#8217;nin toplantı yerine gitti ve<br />
Kindelilerin yardımını talep etti. Fakat, Kindeliler bu talebi reddettiler.<br />
Rasûlullah (a.s.) Kelb kabilelerin­den Beni Abdullah&#8217;a gitti ve kendilerine &#8220;Allahu<br />
Teâlâ atanıza iyi bir isim bahsetmiştir, siz bana yardım edin&#8221; dedi, ama onlar<br />
da bu isteği reddettiler. Rasûlullah (a.s.), daha sonra Beni Hanife&#8217;ye gitti,<br />
fakat bu kabile daha da kötü davrandı; ve bulundukları yerden Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ı kovdu.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>32.1.2.1. Beni<br />
Hemdân&#8217;a Mensup Bir Şahsın Tereddüdü</a></p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed ile Hâkim ve bazı diğer muhaddisler Hz. Câbir bin<br />
Ab­dullah&#8217;a atfen Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın halka şöyle seslenerek yol kat ettiğini<br />
kaydetmişlerdir: &#8220;Beni kendi kabilesine götürecek bir adam var mı?&#8221; Bu çağrıyı<br />
duyan Hamdan kabilesine mensup bir şahıs Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gel­di ve onu kendi<br />
kabilesine götürmeye razı oldu. Ama daha sonra kabilesi­nin kendisine kötü<br />
muamele yapacağından korktuğu için Rasûlullah (a.s.)&#8217;a döndü ve şöyle dedi: &#8220;Ben<br />
şimdi kabileme gidiyorum. Onlara sen­den söz edeceğim ve gelecek yıl Hac<br />
mevsiminde seninle görüşeceğim.&#8221; Bundan sonra bu adamdan haber alınamadı.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>32.1.2.2. Beni Bekr<br />
bin Vâil İle Mülakat</a></p>
<p class="Vcud">Hafız Ebû Nuaym ve Yahya bin Sa&#8217;id-ul Ümevi; Kelbi&#8217;ye dayanarak<br />
diyorlar ki, bir defasında Rasûlullah (a.s.) Beni Bekr bin Vail&#8217;e gitti ve<br />
on­larla sohbet ederken &#8220;savaş durumunuz nasıl&#8221; diye sordu. Onlar dediler ki<br />
&#8220;biz ne İran&#8217;la savaşacak durumdayız, ne de İran&#8217;a karşı kimseyi<br />
koruyabi­liriz.&#8221; Rasûlullah (a.s.) şöyle dedi: &#8220;Bir gün gelecek, siz onların<br />
menzille­rine ineceksiniz, onların kadınlarıyla evleneceksiniz ve onların<br />
evlâtlarını esir alacaksınız.&#8221; Bu görüşmeden sonra Rasûlullah (a.s.) oradan<br />
ayrıldı ve oraya Ebû Leheb geldi ve halka şöyle dedi: &#8220;Bu adam eskiden çok iyi<br />
idi, ama şimdi aklını kaçırmıştır.&#8221; Beni Bekr bin Vail&#8217;e mensup olanlar da<br />
de­diler ki: &#8220;Evet, İranlılardan bahsedince onun akli dengesinin yerinde<br />
ol­madığına kanaat getirdik.&#8221; Bu vak&#8217;a gösteriyor ki, o sıralarda hiçbir Arap,<br />
Arapların İran gibi muazzam bir saltanatı yerle bir edip bütün İran&#8217;a hâkim<br />
olacaklarını akıllarının uçlarına bile getiremiyordu. Böyle bir şeyi onlarca<br />
sadece deli-divane bir kişi söyleyebilirdi. Ama, aradan 15-16 sene geçmedi ki,<br />
aynı adamlar Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın söylediklerinin harfiyen ger­çekleştiğine<br />
şahit oldular.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>32.1.2.3. Beni Amir<br />
bin Sa&#8217;sa&#8217;a İle Görüşme</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk&#8217;ın, İmam Zührî&#8217;ye dayanarak naklettiğine göre<br />
Rasûlullah (a.s.) bir defasında Beni Sa&#8217;sa&#8217;a&#8217;nın oturdukları bölgeye gitti ve<br />
davetini onlara iletti. Beni Amir&#8217;e mensup Beyhare bin Firaş dedi ki: &#8220;Vallahi<br />
Ku­reyş&#8217;in bu gencini yanıma alsam bütün Arabistan&#8217;ı elime geçirebilirim.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu adam daha sonra Rasûlullah (a.s.)&#8217;a şöyle dedi: &#8220;Diyelim ki,<br />
sizin işi­nizde sizinle ortak olduk ve Allah da sizi muhaliflerinize galip<br />
kıldı. Bun­dan sonra siyasi iktidar bizim olacak mı?&#8221; Rasûlullah (a.s.) cevap<br />
verdi: &#8220;Bu iş Allah&#8217;ın elindedir. O kime isterse iktidar verir.&#8221; Bunun üzerine<br />
Beyhare bin Firaş şöyle dedi: &#8220;Vay be, biz gırtlağımızı Araplara teslim edeceğiz<br />
âma Allah sizi galip kılınca iktidarı bize değil başkalarına vere­ceksiniz.<br />
Gidin, biz böyle bir şey istemiyoruz.&#8221; Beni Amir bin Sa&#8217;sa&#8217;a&#8217;ya mensup olanlar<br />
hacdan sonra memleketlerine dönünce Rasûlullah (a.s.) ile görüşme olayını yaşlı<br />
bir şeyhe anlattılar ki, şöyle idi: &#8220;Kureyşli Beni Abdulmuttalib&#8217;in bir genci<br />
bize geldi. Kendisinin peygamber olduğunu iddia ediyordu ve bizden yardım talep<br />
ediyordu. O bizim memleketimize gel­mek istiyordu. Biz onunla şunları şunları<br />
konuştuk. Sonra onu geri çevir­dik.&#8221; Yaşlı şeyh bu hikâyeyi duyunca başını<br />
elleri arasına aldı ve şöyle dedi: &#8220;Ey Beni Amir, bu hatayı telafi etmeliyiz.<br />
Biz büyük bir fırsatı ka­çırdık. Elinde canım olan Allah&#8217;a yemin ederim ki,<br />
hiçbir İsmaili hiçbir zaman böyle bir şey uydurmamıştır. Bu mutlaka doğrudur.<br />
Siz o zaman aklınızı mı kaçırmıştınız?&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.2.4. Beni Şeybân<br />
bin Sa&#8217;lebe İle Görüşme</a></p>
<p class="Vcud">Ebû Nuaym, Hâkim ve Beyhakî Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;a dayanarak<br />
Hz. Ali&#8217;nin bir rivâyetini nakletmişlerdir. Bu rivayet şöyledir: &#8220;Ben (Ali) bir<br />
defasında Rasûlullah (a.s.) ve Ebu Bekr ile Minâ&#8217;da çeşitli kabilelere<br />
gidiyorduk. Biz şöyle dolaşırken çok görkemli bir toplantıya vardık. Bu­rada<br />
bulunanların hepsi varlıklı ve yaşlı, başlı kimselerdi. Hz. Ebû Bekr sordu,<br />
&#8220;sizler kimsiniz?&#8221; Onlar dediler ki: &#8220;Biz Beni Şeybân bin Sa&#8217;lebe&#8217;liyiz.&#8221; Bunun<br />
üzerine Hz. Ebû Bekr Rasûlullah (a.s.)&#8217;a dönerek şöyle dedi: &#8220;Annem ve babam<br />
size fedâ olsun. Bunlardan daha muhterem şahsiyetleri daha göremezsiniz.&#8221; Bu<br />
toplantıda Mefrûk bin Amr, Hâni bin Kabisa, Müsennâ bin Hâris ve Nu&#8217;man bin<br />
Şerik hazırdılar.</p>
<p class="Vcud">Hz. Ebû Bekr&#8217;e yakın olan Mefrûk dedi ki: &#8220;Galiba siz<br />
Kureyş&#8217;tensiniz&#8221;. Hz. Ebu Bekr dedi ki: &#8220;Belki de siz biliyorsunuzdur, buraya<br />
Allah&#8217;ın Rasûlü teşrif etmişlerdir. Huzurunuzdaki şahsiyet ise kendileridirler.&#8221;<br />
Mefrûk, &#8220;evet, biz böyle bir şey işittik&#8221; dedi ve sonra dikkatini Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a çevirdi. Rasûlullah (a.s.) kendisine şöyle dedi: &#8220;Ben sizi İslâm&#8217;a<br />
davet ediyorum. Siz, Allah&#8217;ın tek olduğuna, hiçbir ortağı olmadığına, iba­dete<br />
layık olan tek varlığın Allah olduğuna ve benim de O&#8217;nun Rasûlü ol­duğuma<br />
şahadet ediniz. Sizden yardım ve emân talep ediyorum. Böylece, Allah&#8217;ın bana<br />
verdiği vazifeyi tam manasıyla yerine getirebilirim. Zira</p>
<p class="Vcud">Kureyş, Allah’ın işini durdurmak için ittifak kurmuştur. Kureyş,<br />
Allah’ın Rasûlünü tekzip etmiş ve Hak yerine Batıldan yana çıkmıştır. Halbuki,<br />
Allah kullarının yardımına muhtaç değildir ve kendi başına Mahmûd&#8217;dur&#8221;. Mefrûk<br />
dedi ki: &#8220;Kureyşli kardeş, sen başka neyi emrediyorsun?&#8221; Bunun üzerine<br />
Rasûlullah (a.s.) En&#8217;âm sûresinin 151&#8217;den 153&#8217;e kadar olan ayetle­rini okudu.<br />
Mefrûk daha sonra şunları söyledi: &#8220;Ey Kureyşli kardeş sen başka neyi vaaz<br />
ediyorsun? Vallahi bu, dünyalıların kelâmı değildir. Zira böyle bir şey olsaydı,<br />
ben anlardım.&#8221; Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) Nahl sûresinin 90. ayetini tilavet<br />
etti. Mefrûk şunları söyledi: &#8220;Vallahi, ey Ku­reyşli birader, siz en güzel<br />
ahlâki vasıflara ve iyi amellere davet ettiniz. Sizi yalanlayan millet çok aptal<br />
ve akılsızdır.&#8221; Bundan sonra Mefrûk, Hâni bin Kab Îsa’ya işaret ederek kendi<br />
kabilesinin şeyhi ve din adamı ol­duğunu söyledi. Hâni dedi ki: &#8220;Ey Kureyşli<br />
kardeş, ben sizin söyledikleri­nizi duydum ve sizi teyid ediyorum. Fakat, bizim<br />
bir toplantıda aniden di­nimizi değiştirip sizin dininizi kabul etmemiz biraz<br />
acele bir iş olacaktır. Arkamızda milletimiz vardır ki, onun rey ve fikrini<br />
almadan onlara bir şey empoze etmemiz doğru olmayacaktır. Biz şimdi<br />
memleketimize geri dö­nüyoruz, siz kendi işinize bakın. Biz meseleyi gözden<br />
geçireceğiz. Siz bu­nun neticelerinin ne olacağını düşünün.&#8221; Bundan sonra Hâni,<br />
Müsennâ bin Haris&#8217;i Rasûlullah (a.s.)a tanıştırdı ve kendisinin bir şeyh ve<br />
askeri ko­mutan olduğunu bildirdi. Müsennâ dedi ki: &#8220;Ey Kureyşli kardeş, ben<br />
senin sözlerini dinledim ve beğendim. Fakat, benim cevabım da Hâni&#8217;ninki<br />
gibi­dir. Biz bir toplantıda kendi dinimizi bırakıp senin dinini kabul etmeyi<br />
doğru bulmuyoruz. Biz oturduğumuz yerde iki zorlukla karşılaşıyoruz: Birincisi<br />
Yemâme ve ikincisi Semâve (Arap yarımadasına yakın olan Irak&#8217;ın toprakları).&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.) &#8220;Bu iki zorluğun anlamı nedir?&#8221; diye sordu. Müsennâ dedi ki:<br />
&#8220;Birincisi, dağ ve Arap toprakları. İkincisi İran toprakları ve Kisrâ (İran<br />
Hükümdarının) nehirleri. Kisrâ ne bizim ne de himayemizde olan başka birinin<br />
fevkalâde bir şey yapmasını istiyor. Sizin bizi davet ettiğiniz şey<br />
hükümdarların hoşlarına gitmeyebilir. Arap top­raklarına gelince, kusur ve<br />
özrümüzü kabul edebilirsiniz. Fakat İran ile il­gili herhangi bir yükümlülüğün<br />
altına giremeyiz.&#8221; Rasûlullah (a.s.) kendi­sine şu cevabı verdi: &#8220;Doğruyu<br />
söyledinizse yanlış bir hareket yapmadı­nız. Fakat, şurasını bilin ki, Allah&#8217;ın<br />
diniyle kalkan bir kişi için müstesnalar söz konusu değildir. O her bakımdan<br />
bunu himaye etmelidir.&#8221; Daha sonra şunları ekledi: &#8220;Biraz sabredin, Allah<br />
İranlıların mal ve mül­künü size verecektir; onların kızlarını sizin<br />
tasarrufunuza verecektir. Evet, bütün bunlardan sonra, siz Allah&#8217;ı tesbih ve<br />
tenzih edecek misiniz?&#8221;</p>
<p class="Vcud">Numan bin Şerik dedi ki: &#8220;Ey Kureyşli kardeş, biz senin<br />
söylediklerini ka­bul ettik.&#8221; Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) &#8220;İnnâ erselnâke<br />
sahiden ve mübeşşiren ve nezira&#8221; ayetlerini okuyarak kalktı ve Hz. Ebu Bekr&#8217;i<br />
elinden tutarak oradan ayrıldı.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>31.1.2.5. Beni Abs<br />
ile Görüşme</a></p>
<p class="Vcud">Vakıdi, Abdullah bin Vâbiste el-Absi&#8217;ye dayanarak dedesinin şu<br />
rivâ­yetini nakletmiştir: Kabilemiz Beni Abs Mescid-i Hayf yakınlarında Cemret-ul<br />
Ulâ&#8217;ya konaklamıştı. Rasûlullah (a.s.) bizim bulunduğumuz çadıra geldi. Yanında<br />
Zeyd bin Hârise de vardı. Rasûlullah (a.s.) bizi İslâm&#8217;a da­vet etti ve biz bu<br />
daveti kabul etmedik. Bundan önce de her hac mevsi­minde Rasûlullah (a.s.) bizim<br />
yanımıza gelip Hak dininden söz ederdi ve biz hiçbir zaman onun çağrısını<br />
dinlemedik. Son defasında Meysere bin Mesrûk el-Absi de yanımızda idi. O şöyle<br />
dedi: &#8220;Vallahi biz O&#8217;nu tasdik eder ve yanımıza alıp memleketimize götürürsek bu<br />
iyi bir hareket ola­caktır. Zira, Allah&#8217;a yemin ederek söylüyorum, onun kelâmı<br />
galip gele­cektir, hem de ezici bir şekilde galip gelecektir.&#8221; Rasûlullah (a.s.)<br />
Meysere&#8217;nin bu sözleri üzerine ümitlendi ve onunla biraz daha konuştu. Fakat,<br />
Meysere daha sonra dedi ki: &#8220;Kelâmınız ne kadar güzel ve şahanedir. Ama, benim<br />
halkım bana karşı çıkıyor. Benim halkım beni desteklemezse başka kimlere<br />
yalvaracağım?&#8221; uzun bir müddet sonra Vedâ Haccı sırasın­da Rasûlullah (a.s.),<br />
Meysere&#8217;yi gördü ve tanıdı. O zaman Meysere şöyle dedi: &#8220;Ya Rasûlullah, ilk defa<br />
bizim çadırımıza geldiğiniz zamandan beri size tutkundum, fakat ne çare ki<br />
amacıma ulaşamadım. Artık ne olduysa oldu. Şimdi bunca zaman geçtikten sonra<br />
müslüman oluyorum.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Kısacası, bütün Arap kabileleri ayaklarına kadar gelen Hak<br />
davetine sırt çevirdiler ve büyük bir fırsatı kaçırdılar. Buna karşı Medineliler<br />
şanslı ve talihliydiler ki, kendileri Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ayağına kadar<br />
geldiler ve hem dünyada, hem âhirette felâh buldular. Biz şimdi biraz geriye<br />
dönerek mübarek şehir Medine&#8217;nin sakinlerinin hangi sebeplerden dolayı zihnen ve<br />
fikren Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın davetini kabul etmeye amade olduklarını anlat­maya<br />
çalışacağız.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.3. Evs ve<br />
Hazrec&#8217;in Tarihçesi</a></p>
<p class="Vcud">M.S. 450 ya da 451&#8217;de Mârib Seddinin yıkılmasıyla Yemen&#8217;in marûz<br />
kaldığı sel felâketinden kurtulan Sabâ (Sebe&#8217;) kavmine mensup Amr bin Amr çoluk<br />
çocuklarını alıp ülkenin kuzeyine yerleşmişti. Onun bir oğlu Cüfne&#8217;nin evlatları<br />
Suriye&#8217;ye yerleşti ve Gassân ismiyle şöhret kazandı. İkinci oğlu Hârise ise<br />
Hicaz&#8217;ın dağlık bölgeleri ve Kızıldeniz kıyısı arasın­da uzanan Tihame adlı<br />
düzlüğe yerleşti. Onun evlatları Huzâ&#8217;a ismiyle meşhur oldu. Üçüncü oğlu<br />
Salebe&#8217;nin evlâtları arasında Hârise adında bir kişi vardı. Onun iki oğlu,<br />
karılarından birisi Kayle&#8217;den doğmuşlardı. Bun­lardan birinin adı Evs, diğerinin<br />
ise Hazrec idi. Bu iki kardeşin evlâtla­rı gidip Yesrib&#8217;e (Medine&#8217;ye)<br />
yerleştiler. Bu şehre daha önceden Yahudiler hâkimdi. Yahudiler uzun bir müddet<br />
Evs ile Hazrec&#8217;in evlâtlarına şeh­rin en güzel mer&#8217;a ve diğer yerlerine girme<br />
izni vermediler. Bu sebeple Evs ve Hazrecliler çaresizlik içinde şehrin dışında<br />
verimsiz, kurak ve çorak arazilerde kalmaya mecbur oldular. Geçimlerini zor<br />
sağlayabiliyor­lardı ve daima sıkıntı içinde idiler. Nahiyet bunlar, akrabaları<br />
olan Suri­yeli Ğassânlılardan yardım istediler. Gassanlılar kuvvetli bir orduyla<br />
ge­lip Yahudileri Medine&#8217;nin dışına çıkarıp Evs ile Hazrec&#8217;i buranın hâkimi<br />
yaptılar. Yahudilerin Beni Kureyza ve Beni Nadir adlı iki kabilesi şeh­rin<br />
çevresinde oturmaya mecbur oldular. Yahudilerin bir başka kabilesi, Beni Kaynuka<br />
ise Hazrec&#8217;in himayesine girip şehrin bir mahallesine yer­leşmeyi başardı. Bu<br />
kabile yukarıda bahsedilen iki Yahudi kabilenin ra­kiplerinden biriydi. Bu iki<br />
kabile bu gelişmeye karşı harekete geçtiler ve Evs kabilesiyle anlaşma<br />
imzalayarak bunun müttefiki oldular. Bundan sonra Evs ile Hazrec te 15 yıl<br />
Yahudilerle beraber aynı şehrin içinde ve çevresinde iç içe yaşadılar. Bu arada,<br />
bu iki Arap kabilesi aynı soydan gelmelerine ve aralarında evlilik bağları<br />
bulunmasına rağmen cehaletleri yükünden hem birbirleriyle sık sık çatışmaya<br />
giriyorlardı, hem de ken­di müttefikleri arasında çatışma çıkarıyorlardı. Zira,<br />
bunlar kendi mütte­fiklerin birleşmelerini istemiyorlardı ve çarpışarak<br />
güçlerini kaybetme­lerinden yana idiler. Ayrıca, Yahudiler de bu iki kabilenin<br />
birbiriyle dai­ma çatışma durumunda olmalarını kendileri için hayırlı<br />
sayıyorlardı. Böy­lece, Evs ile Hazrec arasında 175 yılda ufak tefek çatışmalar<br />
hariç, 11 bü­yük kanlı muharebe oldu. Bu muharebelerin sonuncusu hicretten<br />
sade­ce beş yıl önce (Yani Bi&#8217;set&#8217;ten 8 yıl sonra ve M.S. 618&#8217;de) meydana<br />
gel­di. Bu muharebede her iki kabilenin büyük adamları öldü.<a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a><br />
Fakat bu çatışma ve savaşlara rağmen Medine&#8217;de Yahudilerin dini etkisi o kadar<br />
kuvvetliydi ki, çocuk doğurmayan veya çocukları sık sık ölen bir ka­dın, gelecek<br />
defa çocuğunun doğması halinde bunu Yahudi yapacağına dair adakta bulunuyordu.<br />
Bu durumu İbni Cerir kendi tefsirinde Hz. Ab­dullah bin Abbas&#8217;a dayanarak<br />
anlatmıştır. Ebu Davud, Nesâî, İbni Ebi Hâtim ve İbni Hibbân da bu konuda<br />
çeşitli rivâyetleri İbn Abbas&#8217;a, Mücâhid&#8217;e, Sa&#8217;id bin Cubeyr&#8217;e, Şa&#8217;bi&#8217;ye Hasan<br />
Basri&#8217;ye vs.&#8217;ye dayanarak nakletmişlerdir.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>32.1.3.1. Bu Tarihi<br />
Durumun Etkileri</a></p>
<p class="Vcud">Yukarıda gayet kısa olarak anlatmaya çalıştığımız Evs ile<br />
Hazrec&#8217;in tarihinden anlaşılacağı gibi bu iki Arap kabilesi üç büyük sebeple<br />
İslâmi davete Arabistan&#8217;ın diğer bütün kabilelerine oranla daha yatkın idiler.<br />
On­lar, zihnen ve fikren İslâmiyet&#8217;i kabul etmeye hazırdılar ve zamanı gelin­ce,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a, suya susamış kişiler gibi koştular.</p>
<p class="Vcud">Birinci sebep şuydu: Evs ile Hazrec uzun yıllardan beri<br />
Yahudilerle beraber yaşadıkları için kulakları ve kalbleri nübüvvet, vahiy,<br />
kitap, şeriat vs. gibi kavramlara alışmıştı. Diğer Arap kabileleri için ise bu<br />
kavramlar yabancıydı.</p>
<p class="Vcud">İkincisi, İbni Hişâm ile Taberî&#8217;nin İbni İshâk&#8217;a dayanarak<br />
belirttiği gi­bi Evs ile Hazrec Yahudi komşularıyla sohbetleri sırasında<br />
bunların sabır­sızlıkla bir peygamberi beklediklerini öğreniyorlardı. Böyle bir<br />
peygam­berin gelişinin Yahudilerin kitabında yazılı olduğunu biliyorlardı.<br />
Yahudiler ayrıca böyle bir peygamberin çabuk gelmesi için sık sık Allah&#8217;a dua<br />
ediyorlardı, zira bu peygamberin gelmesinden sonra üzerlerinden diğer<br />
milletlerin galebesinin kalkacağına inanıyorlardı. Özellikle Yahudiler ile Evs<br />
ve Hazrec birbiriyle hırlaşınca şöyle derlerdi: &#8220;Göreceksiniz, kısa bir zaman<br />
sonra bizden bir peygamber çıkacaktır. O peygamber ortaya çıkın­ca biz ona tabi<br />
olacağız ve biz onunla bir olup sizi Ad ve İrem milletleri gibi yok edeceğiz.&#8221;<br />
Yahudilerin bu gibi sözlerine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de de te­mas edilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Onlar o kitapla müşrikler üzerine fetih ümit ederlerdi.&#8221;<br />
(Bakara; 89)</p>
<p class="Vcud">Yahudilerin bu söz ve hareketlerini yakından izleyen Evs ve<br />
Hazrec kabileleri de yeni peygamberleri bekler hale gelmişlerdi ve bu nebi<br />
ortaya çıkar çıkmaz kendisine biat etmek ve böylece hasımları olan Yahudileri<br />
alt etmek niyetinde idiler.</p>
<p class="Vcud">Üçüncüsü, Evs ile Hazrec kendilerini kemiren ve gün geçtikçe<br />
zayıf­latan iç savaştan bıkmışlardı. Onlar kendilerini bir bayrak altında<br />
birleşti­recek bir lideri bekliyorlardı. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de bu kabilelerin bu<br />
durumu­na da temas edilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Cehennem kuyusunun kenarında iken sizi ondan kurtardı.&#8221; (Al-i<br />
İmran; 102)</p>
<p class="Vcud">Medineliler bu durumlarından kurtulmak için Hazrec&#8217;in bir reisi<br />
olan Abdullah bin Übeyy&#8217;i kendi kralları olarak seçmeye de hazırdılar, işte bu<br />
şartlar altında Medinelilere, öteden beri bekledikleri ve can-ü gönülden<br />
is­tedikleri nimet gelmiş oldu. (Bk. İbni Hişâm, eli, s. 234)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.4.<br />
Rasûlullah (a.s.) İle Görüşen İlk Medineli</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm ile Taberî, İbni İshâk ve Asım bin Ömer bin Katâde<br />
Ensarî&#8217;ye dayanarak naklettikleri rivayetle Rasûlullah (a.s.) ile görüşen ilk<br />
Me­dineli vatandaşın Hz. Suveyd bin Sâmit olduğunu ifade etmişlerdir. Hz. Suveyd<br />
kabiliyeti, yiğitliği, şiir ve edebiyatı sevmesi ve soylu bir aileye mensup<br />
olması sebebiyle &#8220;kâmil&#8221; lakabıyla tanınırdı. (İbni Sa&#8217;d&#8217;ın açıkla­masına göre<br />
halkı arasında son derece zeki, akıllı, okuma-yazması olan, okçuluk ve yüzmede<br />
üstün bir yere sahip kişiye cahiliyye döneminde &#8220;kâmil&#8221; denirdi. (Bk. Tabakat,<br />
c. III, s. 603). Hz. Suveyd, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a akraba da oluyordu. Zira annesi<br />
Leylâ binti Amr, Rasûlullah (a.s.) adet üzere kendisiyle görüştü ve kendisini<br />
Hak dine davet etti. Suveyd de­di ki, &#8220;galiba bende olan sizde de vardır.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.) &#8220;sizde ne var?&#8221; diye sordu. Suveyd, &#8220;Mecelle-i Lokman (Yani<br />
Hikmet-i Lokman&#8221;. Rasûlullah (a.s.), ondan Lokman&#8217;ın sözlerini okumasını istedi.<br />
Suveyd dediğini yaptı. Hz. Peygamber (a.s.) dedi ki, &#8220;şüphesiz bu iyi bir<br />
kelâmdır, ama bende olan kelâm bundan çok daha üstündür. O da Kur&#8217;an&#8217;dır ki,<br />
Allah ba­na nazil etmiştir. Kur&#8217;an bir hidayet ve bir nur&#8217;dur&#8221;. Bundan sonra<br />
Rasûlullah (a.s.), Suveyd&#8217;e Kur&#8217;an&#8217;dan bazı parçalar okudu ve kendisini İslâma<br />
davet etti. Suveyd bu davetten kaçmadı ve bunun (Kur&#8217;an&#8217;ın) gerçekten iyi bir<br />
kelâm olduğunu söyledi. Bundan sonra Suveyd Medine&#8217;ye döndü, ama kısa bir süre<br />
sonra Hazrec tarafından öldürüldü. Bu Bu&#8217;as savaşından ön­ceki bir olaydır.<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a></p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.5.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;nin İkinci Heyetiyle Görüşmesi</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm ile Taberî&#8217;nin İbni İshâk&#8217;a istinaden naklettikleri<br />
rivayete göre Buâs muharebesinden öne Evs ile Hazrec arasında husûmet ve<br />
çatış­ma başlayacakken, Evs&#8217;in bir kolu olan Beni Abd-el Eşhel&#8217;in bir heyeti<br />
Ebu&#8217;l-Haysir (ya da Ebul-Hayser) Enes bin Kâfi&#8217;nin liderliğinde Hazreç&#8217;e karşı<br />
Kureyş&#8217;i kendi müttefiki yapmak üzere Mekke&#8217;ye geldi. Hz. Pey­gamber (a.s.), bu<br />
heyetin geldiğini duyunca onların yanına gitti ve kendi­lerine şöyle dedi: &#8220;Siz,<br />
uğruna geldiğiniz şeydan daha iyi bir şey kabul et­mek istiyor musunuz?&#8221; Onlar<br />
bunun ne olduğunu sordular. Rasûlullah (a.s.), karşılık verdi: &#8220;Ben Allah<br />
tarafından kullarına gönderilen Rasûlü­yüm. Ben kulları Allah&#8217;tan başka kimseye<br />
kulluk etmemek, O&#8217;nun dışında kimseye ortak koşmamaya davet etmeye geldim. Bana<br />
ayrıca bir Kitab nazil olmuştur.&#8221; Rasûlullah (a.s.), bundan sonra İslâmın ana<br />
ilkelerini açıkladı ve kendilerine Kur&#8217;an okudu. Heyette yer alan İyas bin Mu&#8217;az<br />
adında bir genç bunları duyduktan sonra dedi ki: &#8220;Vallahi, arkadaşlar, uğ­runa<br />
geldiğiniz şeyden bu mutlaka daha iyidir.&#8221; Fakat Ebu&#8217;l-Hayser bu gencin yüzüne<br />
toprak alıp, &#8220;bizi böyle şeyler için bağışla. Biz buraya baş­ka bir iş için<br />
geldik&#8221; dedi. Bunun üzerine İyas sustu ve Rasûlullah (a.s.) da oradan ayrıldı.<br />
Bu heyetin Medine&#8217;ye dönmesinden sonra Bu&#8217;as muha­rebesi patlak verdi ve bundan<br />
kısa bir süre sonra İyas da vefat etti. Ölüm anında yanında bulunanların<br />
ifadelerine göre İyas son nefesine kadar Allah’ın adını andı ve O&#8217;nun için hamd<br />
ve tesbihte bulundu. Aynı kişiler Mekkedeki görüşmeden sonra İyâs&#8217;ın, İslâmın<br />
bir neferi olarak Medine&#8217;ye döndüğünü ve müslüman olarak öldüğünü beyan<br />
etmişlerdir.</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vâkıdi&#8217;ye dayanarak verdiği teferruatlı bilgi, bazı<br />
nokta­larda İbni İshâk&#8217;ın rivâyetinden fazladır. Buna göre, Beni Abd el-Eşhel<br />
heyeti Mekke&#8217;de Utbe bin Rebi&#8217;a&#8217;nın evinde kalmıştı. Utbe, heyeti çok iyi<br />
ağırladı, ama ittifakla ilgili muahede imzalanması teklifini &#8220;biz sizden çok<br />
uzaktayız, böyle bir şeye gerek yok&#8221; diye nezâketle geri çevirdi. Vâkıdi&#8217;nin<br />
ifadesine göre İyâs bin Mu&#8217;az, heyetin İslâmiyet&#8217;i kabul etmesini teklif ettiği<br />
zaman Ebu&#8217;l-Hayser kendisine toprak attı ve şöyle dedi: &#8220;Am­ma da konuşuyorsun,<br />
biz buraya Kureyş&#8217;i düşmanlarımıza karşı müttefik yapmaya geldik, sen de<br />
istiyorsun ki Kureyş&#8217;i düşman yapıp gidelim.&#8221; Vâkıdî&#8217;nin rivâyetinde ayrıca,<br />
İyâs&#8217;ın son nefesini alırken yanında bulu­nanlar arasında Muhammed bin Mesleme,<br />
Hz. Seleme bin Selâme bin Vakş ve Ebu&#8217;l-Heysem bin et-Teyyihân&#8217;ın bulunduğu<br />
kaydedilmiştir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.6. Ensâr&#8217;ın<br />
İlk Grubunun İslâm&#8217;ı Kabul Etmesi ve Birinci Akabe Bi&#8217;atı</a></p>
<p class="Vcud">Bi&#8217;set sonrası 11. yılda (M.S. 620) Hac mevsiminde Rasûlullah<br />
(a.s.) yine adet üzere muhtelif Arab kabileleriyle görüşmek üzere Mina tarafına<br />
yöneldi ve dolaşarak Akabe<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a><br />
yakınlarında konaklamış olan Hazrec ka­bilesinin bir grubuna vardı. İbni Hişâm<br />
ile Taberî&#8217;nin Muhammed bin İshâk&#8217;a dayanarak anlattıklarına göre Rasûlullah<br />
(a.s.) kendilerine &#8220;siz kimlersiniz?&#8221; diye sordu. Onlar, &#8220;biz Hazrec kabilesine<br />
mensubuz&#8221; dedi­ler. Rasûlullah (a.s.) &#8220;eğer biraz oturursanız size bazı şeyler<br />
söyleyece­ğim&#8221; dedi. Onlar da &#8220;peki&#8221; deyince Rasûlullah (a.s.) onların yanına<br />
otur­du, onları Allah&#8217;a davet etti ve İslâm&#8217;ın temel ilkelerini anlattı ve<br />
Kur&#8217;an&#8217;dan parçalar okudu. Onlar aralarında dediler ki: &#8220;Arkadaşlar, bilin ki<br />
Yahudilerin durmadan söz ettikleri ve geleceğinden korktukları nebi bu­dur.<br />
Sakın onlar bizi geçmesinler.&#8221; Ve hepsi sükûnet ve ciddiyetle İslâm&#8217;ı kabul<br />
ettiler. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı tasdik ettiler ve daha sonra şöyle dediler: &#8220;Bizim<br />
milletimiz kadar kargaşa ve iç çekişmeye düşen başka bir millet yoktur. Biz<br />
milletimizi bu halde bırakıp buraya geldik. Belki de Allahu Teâlâ sizin<br />
vasıtanızla onları birleştirir. Biz onlara gidiyoruz ve sizin bize vaaz<br />
ettiğiniz dini onlara vaaz edeceğiz ve inanın, Allah onları sizin etra­fınızda<br />
birleşirlerse sizin kadar kuvvetli daha başka bir adam olmayacak­tır.&#8221; Bazı<br />
rivayetlerde bu olaydan şöyle bahsedilmiştir: &#8220;Biat&#8217;tan sonra Rasûlullah (a.s.)<br />
onlara dedi ki, &#8220;Rabbimin mesajını herkese iletebilmem için, siz beni destekler<br />
misiniz?&#8221; Onlar dediler ki: &#8220;Ya Rasûlullah, bizde Bu&#8217;as muharebesi henüz sona<br />
ermiştir. Eğer siz hemen şu sıralarda oraya gelirseniz halkın sizin etrafınızda<br />
toplanmaları zor olacaktır. Siz şimdilik bizim oraya dönmemize müsaade edin.<br />
Belki de Allahu Teâlâ aralarımızdaki ilişkileri düzeltir. Ve sizin bize telkin<br />
ettiğiniz şeyi biz onlara telkin edelim. Belki de Allah onları etrafınızda<br />
toplar. Böyle olduğu takdirde sizden daha kuvvetlisi olmayacaktır. Öyleyse, biz<br />
gelecek yıl Hac mevsi­minde tekrar buluşacağız.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk, Şa&#8217;bi ve Zührî diyorlar ki, Akabe&#8217;de Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a bi­at eden altı kişi vardı. İbni Sa&#8217;d da Vâkıdi&#8217;ye dayanarak<br />
sayılarının altı ol­duğunu kaydetmiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p class="Vcud">Heni Mâlik bin en-Neccâr&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">1) Ebu Ümâme Es&#8217;ad bin Zürâre (bu zât cahiliyye döneminde de<br />
Tevhid&#8217;e inanıyor ve putperestlikten nefret ediyordu).</p>
<p class="Vcud">2) Avf bin el-Hâris bin Rifâ&#8217;a (annesinin adı Afra&#8217; idi) Beni<br />
Zürayk&#8217;tan:</p>
<p class="Vcud">3) Râfi, bin Mâlik (Cahiliyye döneminde kâmil lakabıyla<br />
tanınırdı).</p>
<p class="Vcud">Beni Selime&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">4) Kutbe bin Amir bin Hadide.</p>
<p class="Vcud">Beni Harâm bin Ka&#8217;b&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">5) Ukbe bin Amir bin Nabi</p>
<p class="Vcud">Beni Ubeyd bin Adiyy&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">6) Cabir bin Abdullah bin Ri&#8217;âb</p>
<p class="Vcud">İbn Abd-il Berr, siret-ün nebi konusunda söz sahibi olan bazı<br />
kimse­lerin Câbir bin Ri&#8217;âb yerine Hz. Ubâde bin Samit&#8217;in ismini kaydettiklerini<br />
belirtmiştir. Musa bin Ukbe ise ilk Akabe Biat&#8217;ına katılanların sayısının sekiz<br />
olduğunu kaydetmiştir. Musa bin Ukbe listesinde şu isimleri kaydet­miştir: Es&#8217;ad<br />
bin Zürâre, Rafi&#8217; bin Mâlik, Mu&#8217;az bin Afra&#8217;, Yezid bin Sa&#8217;le­be, Ebu&#8217;l-Haysem<br />
bin et-Teyyihan ve Uveym bin Sâ&#8217;ide. Daha sonra şun­ları yazmıştır: &#8220;Bu zevata<br />
Ubâde bin Sâmit ve Zekân bin Abd-i Kays&#8217;ın da dahil olduğu söyleniyor.&#8221;<br />
Görüldüğü gibi, bu zayıf bir ifadedir ve âlimler ile tarihçilerin çoğu Muhammed<br />
bin İshâk&#8217;ın ifadesinin daha doğru oldu­ğunu kabul etmişlerdir. Hâfız İbni Hacer<br />
de bu ifadeyi diğer ifadelere ter­cih etmişlerdir (Bk. Feth ul-Bâri).</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d, yukarıda bahsettiğimiz Vâkıdî&#8217;nin sözlerinin yanı<br />
sıra Medi­nelilerin İslâmiyeti kabul etmelerine dair üç rivayet daha<br />
nakletmiştir, bu rivayetlerde şu ek bilgilere rastlıyoruz: 1) İlk önce Es&#8217;ad bin<br />
Zürare ile Zekvan bin Abd-i Kays, Cahiliyye&#8217;nin örf ve adetine göre Utbe bin<br />
Rebi&#8217;a ile görüşmek üzere Mekke&#8217;ye gittiler. Ancak Utbe ile görüşmeden önce Hz.<br />
Peygamber (a.s.) hakkındaki dedikoduları duyduktan sonra onunla görüştüler ve<br />
müslüman oldular. Daha sonra Hz. Es&#8217;ad Medine&#8217;ye gidip durumu Ebul-Haysem bin<br />
et-Teyyihan&#8217;a anlattı ve o da İslâmı kabul etti. Bundan sonra Ebul-Haysem,<br />
Akabe&#8217;de Rasûlullah (a.s.) ile görüşmüş olan altı kişiye katıldı. 2) İlk önce<br />
Rafi&#8217; bin Malik ez-Zurki ve Mu&#8217;az bin Afra&#8217; umre için Mekke&#8217;ye gittiler. Orada<br />
Rasûlullah (a.s.) hakkında bilgi edin­dikten sonra kendisiyle görüştü ve<br />
müslüman oldular. 3) Mina&#8217;da Rasûlullah (a.s.), Medine&#8217;nin altı değil sekiz<br />
kişinin adı Mûsa bin Ukbe&#8217;nin rivâyetinde yer almıştır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.7.<br />
Medinelilerin İkinci Heyeti ve İkinci Akabe Bi&#8217;atı</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d ile İbni İshâk&#8217;ın rivayetlerine göre Akabe&#8217;de<br />
İslâmiyete iman eden ilk Medineliler memleketlerine dönünce İslâmı tebliğ<br />
çalışma­larına başladılar. Bunun neticesinde ensarın her evinde Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın adı duyulmaya başladı. Ertesi yıl (yani bi&#8217;set sonrası 12 yıl) hac<br />
mevsi­minde Medine&#8217;den gelen 12 kişilik başka bir heyet bir önceki yıl<br />
Hazreclilerin biat ettiği Akabe&#8217;de Rasûlullah (a.s.) ile görüştü. Bu 12 kişiden<br />
beşi bir önceki yıl müslüman olanlardı (Hz. Cabir bin Abdullah bin Ri&#8217;ab ise bu<br />
yıl gelmedi). Diğer 7 kişiden 5&#8217;i Evs&#8217;e bağlıydılar:</p>
<p class="Vcud">Hazrec ve Beni en-Neccâr&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">1) Mu&#8217;az el-Hâris bin Rifâ&#8217;a (Afrâ&#8217;nın oğlu)</p>
<p class="Vcud">Hazrec ve Beni Zürayk&#8217;tan:</p>
<p class="Vcud">2) Zekvan bin Abd-i Kays (İbn Sa&#8217;d ve İbni Hişâm&#8217;ın ifadesine<br />
göre bu zat Medine&#8217;den Mekke&#8217;ye gelerek Rasûlullah&#8217;ın yanında kaldı ve hicret<br />
sırasında Medine&#8217;ye döndü).</p>
<p class="Vcud">Hazrec ve Beni Avf bin el-Hazrec&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">3) Ubâde bin Sâmit</p>
<p class="Vcud">4) Yezd bin Sa&#8217;lebe</p>
<p class="Vcud">Hazrec ve Beni Sâlim bin Avf bin Hazrec&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">5) Abbâs bin Ubâde bin Nadle (İbni İshâk&#8217;ın ifadesine göre bu<br />
zât da Mekke&#8217;de kaldı ve Rasûlullah (a.s.) ile beraber Medine&#8217;ye hicret etti).</p>
<p class="Vcud">Evs ve Beni Abdil-Eşhel&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">6) Ebul-Haysem bin et-Teyyihân (bu zât cahiliyye döneminde de<br />
Tevhid&#8217;e inanıyor ve putperestlikten nefret ediyordu).</p>
<p class="Vcud">Evs ve Beni Amr bin Avf&#8217;tan:</p>
<p class="Vcud">7) Uveym bin Sâ&#8217;ide</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu zevat&#8217;dan aldığı bi&#8217;atının ismi &#8220;Bi&#8217;at-ı<br />
Nisâ&#8221;dır. Zira, bunun sözleri birkaç yıl sonra müslüman kadınlardan biat<br />
alınması konusunda Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in el-Mümtehine suresinin 12. ayetinde teklif<br />
edilen biatın sözlerine çok benziyor. İbni İshâk, Hz. Ubade bin Samit&#8217;e<br />
dayanarak biatın metnini şöyle nakletmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Biz (Medineli müslümanlar) Allah&#8217;a kimseyi ortak koşmayacağız.<br />
Hırsızlık yapmayacağız. Zina yapmayacağız. Evlatlarımızı katletmeyece­ğiz. Kendi<br />
el ve ayaklarımıza iftirada bulunmayacağız (yanî, hiçbir kimseye asılsız<br />
iftirada bulunmayacağız.) Hiçbir emri ma&#8217;ruf konusunda Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
itaatsizlik etmeyeceğiz. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın emirlerini dinle­yeceğiz ve ister<br />
mali durumumuz iyi, ister kötü olsun, ister bu emirleri be­ğenelim, ister<br />
beğenmeyelim, isterse de bize başkaları tercih edilsin, bu emirleri yerine<br />
getireceğiz. Ve biz hükümet işlerinde devlet yetkilileriyle ihtilafa<br />
düşmeyeceğiz. (Müsned-i Ahmed&#8217;de şu ilâve satırlar var: &#8220;Hükü­mette hakkınız<br />
olduğunu sandığınız halde&#8221; ve Buhârî&#8217;de şu kelimeler var: &#8220;Sizin aleni küfre<br />
şahit olmanız hariç&#8221;). Ve biz nerede ve ne şartlar altında olursak olalım, Hak<br />
söz söyleyeceğiz ve bizi lanetleyenlerden korkmaya­cağız. Eğer siz bu sözlere<br />
bağlı kalırsanız sizin için cennet vardır. Ve eğer biri yasak bir fiil işlerse,<br />
bu mesele Allah&#8217;a havale edilecektir. Allah ister­se cezalandırır, isterse<br />
affeder.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu hadisin muhtelif bölümleri; Hz. Ubâde bin Samit&#8217;in<br />
rivayetleri başlığı altında şu hadis kitaplarında yer almıştır: Buhârî,<br />
&#8220;Kitab-ul İman&#8221;, Bölüm: Menâkıb ul-Ensâr, Kitab ul-Hudud, Kitab ul-Fiten, Kitab<br />
ul-Ahkâm, Müslim: Kitab ul-Hudûd ve Kitâb ul-Emaret Müsned-i Ahmed: Ubade bin<br />
Samit&#8217;in rivayetleri.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.8.<br />
Rasûlullah&#8217;ın, Mus&#8217;ab bin Umeyr&#8217;i Medine&#8217;ye Göndermesi</a></p>
<p class="Vcud">İbni Cerir ve İbni Hişâm&#8217;ın Muhammed bin İshâk&#8217;a dayanarak<br />
yaz­dıklarına göre Medinelilerin bu ikinci heyeti memlekete hareket ederken<br />
Rasûlullah (a.s.) kendilerine refakat etme üzere Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr&#8217;i<br />
gönderdi. Rasûlullah (a.s.), Mus&#8217;ab&#8217;ın Medinelilere Kur&#8217;an&#8217;ı ve İslâm&#8217;ı<br />
öğ­retmeye ve dini iyi anlamalarını sağlamaya çalışmasını istedi. Dolayısıyla,<br />
Hz. Mus&#8217;ab Medine&#8217;ye varıp Hz. Es&#8217;ad bin Zürâre&#8217;nin evinde kaldı. Fakat Musa bin<br />
Ukbe&#8217;nin rivâyetine göre heyet Medine&#8217;ye döndükten sonra Mu&#8217;az bin Afra ve Rafi&#8217;<br />
bin Malik&#8217;i kendilerine dini öğretecek bir kişiyi yanlarına almak üzere Mekke&#8217;ye<br />
gönderdiler. Rasûlullah (a.s.) Medinelile­rin bu isteği üzerine Hz. Mus&#8217;ab bin<br />
Umeyr&#8217;i o tarafa gönderdi. Beyhakî&#8217;nin İbni İshâk&#8217;a dayanarak kaydettiği rivayet<br />
bundan biraz değişiktir. Buna göre heyettekiler Rasûlullah (a.s.)&#8217;a mektup<br />
göndererek dini öğret­mek üzere kendilerine bir kişi göndermelerini istediler.<br />
Rasûlullah (a.s.), bu mektuba cevap olarak Hz. Mus&#8217;ab&#8217;ı Medine&#8217;ye gönderdi. İbni<br />
Sa&#8217;d da Vakıdi&#8217;nin benzer bir rivâyetini kaydetmiştir.</p>
<p class="Vcud">Ensâr, İkinci Akabe bi&#8217;atından memleketlerine döndükten sonra<br />
Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr başkanlığında İslâmı hızla yaymaya başladılar. İbni</p>
<p class="Vcud">Sa&#8217;d&#8217;ın, Vakıdi&#8217;ye atfen yazdığına göre Beni Abd el-Eşhel&#8217;den<br />
Abbâd bin Bişr bin Vakş ve müttefiklerinden Muhammed bin Mesleme, Hz. Mus&#8217;ab&#8217;a<br />
biat ettiler. Bundan sonra Beni Abd-el Eşhel&#8217;in kabile reisi, Sa&#8217;d bin Mu&#8217;az ve<br />
Üseyd bin Hudayr aynı gün Hz. Mus&#8217;ab&#8217;a biat ettiler. Hatta, Beni Abd el-Eşhel<br />
mahallesinden tek bir müşrik kalmadı. İbni İshâk, İbni Hişâm ve Taberî, Hz. Sa&#8217;d<br />
ve Hz. Üseyd&#8217;in İslâmı kabul etmeleriyle ilgili şu ilginç hikâyeyi<br />
nakletmişlerdir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Bir gün Es&#8217;ad bin Zürâre, Hz. Mus&#8217;ab&#8217;ı yanına alarak Evs&#8217;in bir<br />
kolu olan Beni Zafir kabilesine götürdü. Onlar Beni Zafir&#8217;in bahçesinde<br />
dola­şırlarken müslümanlığı kabul etmiş olan birkaç kişi yanlarına geldi. Sa&#8217;d<br />
bin Mu&#8217;az ile Üseyd bin Hudayr bu faaliyetin haberini alınca Sa&#8217;d Üseyd&#8217;e şöyle<br />
dedi: &#8220;Yahu, şu adamlara (Es&#8217;ad ve Mus&#8217;ab) gitsene. Baksana, bu adamlar bizim<br />
mahalleye gelip saf kişileri kandırmaya çalışıyorlar. Git ve onları<br />
bahçelerimizden çıkar. Eğer Es&#8217;ad bu işe karışmamış olmasaydı ben şahsen oraya<br />
gidecektim. Fakat biliyorsun ki o benim halamın oğludur ve ben onunla yüz yüze<br />
gelmek istemiyorum.&#8221; Bunun üzerine Üseyd mızrağıyla bahçeye gitti. Hz. Es&#8217;ad&#8217;ın<br />
kendilerine doğru geldiğini görünce Hz. Mus&#8217;ab&#8217;a dedi ki: &#8220;Bak, bizim<br />
kabilemizin reisi geliyor. Ona Allah&#8217;ın hak sözünü hakkıyla anlatmaya çalış.&#8221;<br />
Hz. Mus&#8217;ab dedi ki; eğer kendisi otu­rursa onunla mutlaka konuşacağım. Üseyd<br />
onlara gelip kızgın bir ifade ile bir an bekledi ve sonra şu sert sözleri<br />
söyledi: &#8220;Hey, sizi buraya getiren nedir? &#8220;Siz niye bizim adamlarımızı<br />
kandırıyorsunuz? Eğer canınızı kurtarmak istiyorsanız buradan hemen defolun.&#8221;<br />
Hz. Mus&#8217;ab, &#8220;sakin olun, siz biraz oturup söyleyeceklerimizi dinler misiniz?<br />
Söyleyeceklerimiz hoşu­nuza gidiyorsa kabul edin, gitmiyorsa reddedin, karar<br />
sizindir.&#8221; Üseyd &#8220;haklısın&#8221; dedi ve mızrağını yere çakarak oturdu. Hz. Mus&#8217;ab<br />
(r.a.), ona İslâm&#8217;ın temel ilke ve inançlarını anlattı ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den<br />
ayetler okudu. Hz. Es&#8217;ad ile Hz. Mus&#8217;ab&#8217;ın ifadesine göre &#8220;yemin ederiz ki,<br />
Üseyd&#8217;in yüz ifadesi öylesine birden bire değişti ki, İslâmiyetin O&#8217;nu tam<br />
manasıyla etkilediğine inandık.&#8221; Nitekim Hz. Mus&#8217;ab&#8217;ın söylediklerinden sonra<br />
Üseyd şöyle dedi: &#8220;Hayret ne kadar da güzel bir kelâmdır. Siz bu di­ne girerken<br />
ne yaparsınız?&#8221; İkisi kendisine şöyle dedi: &#8220;Yıkanın ve vücu­dunuzu temizleyin,<br />
elbiselerinizi de temizleyin. Sonra, Hakk&#8217;a, şehâdet getirin, daha sonra namaz<br />
kılın.&#8221; Üseyd o an oradan kalktı, yıkanıp temiz olduktan sonra geldi, kelimeyi<br />
şehâdet getirdi ve iki rek&#8217;at namaz kıldı. Daha sonra şunları söyledi: &#8220;Arkamda<br />
bir adam var ki, eğer size tabi olur­sa eminim, halkından tek bir kişi sözünün<br />
dışına çıkmayacaktır. Ben ona gidip onu size yolluyorum.&#8221; Üseyd bunları<br />
söyledikten sonra oradan ayrıldı ve Sa&#8217;d bin Muaz&#8217;a vardı. O sırada Sa&#8217;d bir<br />
toplantıda idi. Sa&#8217;d onu ge­lirken görünce, &#8220;vallahi, yemin ederim, Üseyd<br />
buradan gittiği yüzle dön­müyor&#8221; dedi.</p>
<p class="Vcud">Hz. Üseyd gelip toplantıda durdu. Es&#8217;ad, kendisinin ne yaptığını<br />
sor­du. Üseyd şöyle dedi: &#8220;Ben her iki adamla konuştum. Bence, onların her­hangi<br />
bir zararlı çalışması yoktur. Ben onların propaganda yapmamalarını istedim.<br />
Onlar da dedi ki, biz zaten sizin dediklerinizi yapıyoruz. Benim duyduğuma göre<br />
Beni Harise&#8217;ye mensup kimseler Es&#8217;ad bin Zürâre&#8217;nin se­nin halanın oğlu olduğunu<br />
biliyorlar ve seni küçük düşürmek üzere Es&#8217;ad bin Zürare&#8217;yi öldürtmek için yola<br />
çıkmışlardır&#8221;. Bunu duyunca Sa&#8217;d&#8217;ın yü­zü değişti ve hemen mızrağını alıp<br />
kardeşine yetişmek için oradan ayrıldı. Giderken de, &#8220;vallahi, benim seni onlara<br />
göndermemin hiçbir faydası ol­madı&#8221; dedi. Hz. Es&#8217;ad uzaktan Sa&#8217;d&#8217;ın gelmekte<br />
olduğunu görünce Mus&#8217;ab&#8217;a dedi ki, &#8220;bu öyle bir reistir ki, arkasında bütün bir<br />
halk vardır. Bu müslüman olursa halkından iki kişi bile İslâmı kabul etmekten<br />
kaça­maz. &#8221; Es&#8217;ad her iki adamın gayet sakin ve pervasızca oturduklarını<br />
görün­ce Üseyd&#8217;in kendisini onlara bahane ile gönderdiğini anladı ve çok kızdı.<br />
Kızgın bir şekilde Hz. Es&#8217;ad bin Zürare&#8217;ye dönerek şöyle dedi: &#8220;Ebu Ümâme,<br />
vallahi seninle akrabalığım olmasaydı bu adam (Hz. Mus&#8217;ab) benden kurtulamazdı.<br />
Sen bizim sülâlemize, beğenmediğimiz bir şeyi mi musallat etmek istiyorsun?&#8221; Hz.<br />
Mus&#8217;ab kendisine şöyle dedi: &#8220;Lütfen, siz sakinleşip söyleyeceklerimi dinler<br />
misiniz? Beğenirseniz kabul edin. Be­ğenmezseniz reddedin, inanın, biz sizin<br />
hoşunuza gitmeyen bir şeyi siz­den uzak tutacağız.&#8221; Hz. Es&#8217;ad, &#8220;doğru söyledin&#8221;<br />
dedi ve oraya oturdu. Mızrağını da yere dikti. Hz. Mus&#8217;ab kendisine İslâm&#8217;ı<br />
anlattı ve Kur&#8217;an&#8217;dan parçalar okudu. Hz. Mus&#8217;ab ile Es&#8217;ad&#8217;ın rivâyetine göre,<br />
Sa&#8217;d henüz konuş­madan yüzündeki tatlı ve yumuşak ifadesiyle İslâma yaklaştığını<br />
sezdiler. Sa&#8217;d, Hz. Mus&#8217;ab&#8217;ın sözleri bitince, &#8220;siz bu dine girmek için ne<br />
yaparsı­nız?&#8221; diye sordu. Onlar, Hz. Üseyd&#8217;e söylediklerini tekrarladılar. Sa&#8217;d<br />
yı­kandı ve temiz olarak onlara geldi, kelime-i şehâdet getirdi, iki rek&#8217;at<br />
na­maz kıldı ve mızrağını alıp meclise geri döndü.</p>
<p class="Vcud">Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın geri döndüğünü görenler yüzünden anladılar ki<br />
kendisi aynı yüzle Hz. Mus&#8217;ab ve Hz. Es&#8217;ad&#8217;a gitmemişti. Hz. Sa&#8217;d gelir gelmez<br />
oradakilere şöyle dedi: &#8220;Ey Beni Abd el-Eşhel siz benim nasıl bir insan olduğumu<br />
sanıyorsunuz?&#8221; Oradakiler dediler: &#8220;Biz sizi reisimiz olarak ta­nırız. Siz<br />
aramızda en merhametli insansınız. Hepimizden daha fazla fikri­nizde<br />
isabetlisiniz. Hepimizden daha akıllı ve tecrübelisiniz&#8221;. Bu cevabı aldıktan<br />
sonra Hz. Sa&#8217;d şöyle dedi: &#8220;Siz Allah&#8217;a ve Rasûlüne iman edinceye kadar<br />
kadınlarınız ve erkeklerinizle konuşmam haramdır&#8221;. Böylece ak­şam olmadan Beni<br />
Abd el-Eşhel&#8217;in bütün erkek ve kadınları müslüman ol­dular. Müslüman olmayan<br />
sadece el-Üsayrim Amr bin Sâbit kalmıştı. O da Uhud gazvesi sırasında müslüman<br />
oldu ve henüz ilk secdede iken şe­hid edildi. Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;O<br />
Cennet&#8217;e gidecektir&#8221;. Şurası unu­tulmamalıdır ki, beni Abd el-Eşhel&#8217;de tek bir<br />
münafık yoktu. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Vakıdi&#8217;ye dayanarak naklettiğine göre, Hz. Sa&#8217;d bin<br />
Mu&#8217;az ve Üseyd bin Hudayr müslüman olduktan sonra ilk iş olarak Beni Abd<br />
el-Eşhel&#8217;in putla­rını kırdılar.</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk&#8217;ın rivâyetine göre Hz. Mus&#8217;ab Medine&#8217;de tebliğ<br />
çalışmala­rını hiç aksatmadan ve çok başarılı bir şekilde sürdürdü. Öyle ki, bir<br />
kaç müslüman erkek veya kadının bulunmadığı tek bir Ensar mahallesi kal­madı.<br />
Sadece birkaç aile Hendek gazvesine kadar İslâmı kabul etmediler.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.9. Medine&#8217;de<br />
Cuma Namazının Başlaması</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Ka&#8217;b bin Mâlik ile Hz. İbni Sirin&#8217;in rivâyetine göre, Cuma<br />
namazı ile ilgili ilâhi emir gelmeden önce Medineli Ensar haftada bir gün toplu<br />
namaz kılmaya karar vermişlerdi. Ensar bu maksad için Yahudilerin Sebt<br />
(Cumartesi) ve Hıristiyanların Pazar günü yerine Cuma&#8217;yı seçmişlerdi. Cuma&#8217;ya<br />
cahiliyye döneminde &#8220;Arûbe&#8221; günü denilirdi. İlk Cum&#8217;a namazı­nı Hz. Es&#8217;ad bin<br />
Zürâre kıldırdı. Beni Beyâda bölgesinde kılınan bu nama­za 40 kişi katılmıştı.<br />
(Bk. Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, İbni Mace, İbni Hibbân, Abd bin Hamid,<br />
Abdurrezzâk, Beyhakî ve İbni Hişâm).</p>
<p class="Vcud">Dare-Kutni&#8217;nin Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;a dayanarak naklettiği<br />
riva­yete göre, Mekke&#8217;de Cuma namazı ile ilgili Allah&#8217;tan emir gelince, Hz.<br />
Peygamber (a.s.), Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr&#8217;i yazılı bir emirle Medine&#8217;ye gönderdi.<br />
Buna göre zeval (yani güneşin tam tepeye gelmesinden) sonra iki rek&#8217;at namaz<br />
kıldıracaktı. Cuma namazının kılınması emrinin Medi­ne&#8217;ye gönderilmesinin<br />
sebebi, o sıralarda Mekke&#8217;de cemaatle namaz kılın­manın mümkün olmayışıydı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.10. Son<br />
Akabe Biatı</a></p>
<p class="Vcud">Bi&#8217;set sonrası 13. yılda Zilhicce&#8217;de (Haziran veya Temmuz başı,<br />
622); Hac mevsimi yaklaşmaya kadar İslâm Medine&#8217;de bir hayli inkişaf etmiş­ti.<br />
İmam Ahmed ve Taberî&#8217;nin Câbir bin Abdullah Ensarî&#8217;ye dayanarak naklettikleri<br />
rivayete göre, &#8220;Rasûlullah (a.s.) 10. yıl Ukâz ve Mecenne&#8217;deki panayırlarda ve<br />
Hac mevsiminde kabilelerin konak yerlerinde dolaşarak &#8220;benim Rabbimin mesajını<br />
kullarına iletebilmem için beni kim hima­ye edecek ve yardım edecek ve buna<br />
karşı Cennet&#8217;i alacak?&#8221; diye seslenir­di. Ne var ki, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu<br />
çağrısına müsbet cevap veremiyorlar­dı. Bunun sebebi, Kureyşli serserilerin<br />
daima aleyhinde propaganda yap­malarıydı. Nihayet, bizi (Medinelileri) Allah<br />
Yesrib&#8217;ten Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gönderdi ve biz onu teyid ettik. Bundan sonra<br />
İslâm öylesine gelişmeye başladı ki, eğer bir kişi evinden çıkıp iman eder,<br />
Kur&#8217;an okur ve müslü­man olursa, eve döndüğünde bakardı ki, evdekilerin hepsi<br />
müslüman ol­muş. Böylece Ensar bölgesinde müslümanların bir grubunun bulunmadığı<br />
ve kişilerin dini inançlarını alenen ilân etmedikleri tek bir mahalle kalma­dı.<br />
Bir gün biz bir yerde toplandık ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın durumunu görüş­tük. Biz<br />
aramızda dedik ki, Rasûlullah (a.s.) ne zamana kadar Mekke&#8217;nin dağlarında ve<br />
tepelerinde çaresiz ve acıklı bir şeklide İslâmı yaymak için uğraşacaktır.<br />
Rasûlullah (a.s.) her yerde reddediliyor ve hiçbir yerde eman bulmuyor. En<br />
iyisi, onu bizim buraya getirelim. Bunu tartıştıktan sonra bizden 70 kişi Hac<br />
mevsiminde Mekke&#8217;ye gitti ve Rasûlullah (a.s.) ile Akabe&#8217;de buluştular.&#8221; (Bu<br />
hadisin geri kalan kısmını biz daha sonra akta­racağız).</p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed, Taberânî, İbni Cerir, Taberî ve İbni Hişâm,<br />
Muham­med bin İshâk&#8217;a dayanarak Hz. Ka&#8217;b bin Mâlik&#8217;in bir başka rivâyetini<br />
nak­letmişlerdir ki şöyledir: &#8220;Biz milletimizin müşrikleriyle<a href="#_ftn4" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a><br />
hacca çıktık. Bizimle beraber kabile reisimiz Hz. Berâ&#8217; bin Ma&#8217;rûr da vardı.<br />
Yolda bize dedi ki &#8216;benim bir fikrim var. Bilmem siz bu fikre katılır misiniz?&#8217;<br />
Biz fik­rini sorduk, dedi ki: &#8216;Bence biz Kâ&#8217;be&#8217;ye sırtımız dönük vaziyetle<br />
değil, Kâ&#8217;be&#8217;ye yüzümüz dönük vaziyette namaz kılmalıyız&#8221;. Biz dedik ki,<br />
&#8216;Rasûlullah (a.s.)&#8217;tan bize gelen emre göre biz Suriye&#8217;ye (Kudüs) dönerek na­maz<br />
kılarız. Biz Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın emrine aykırı hareket etmemeliyiz.&#8217; Ne var ki<br />
Hz. Berâ&#8217; Kâ&#8217;be&#8217;ye dönerek namaz kılmaya ve biz de onu kına­maya devam ettik.<br />
Mekke&#8217;ye vardıktan sonra Hz. Berâ&#8217; bana dedi ki, &#8220;ye­ğenim, gel Rasûlullah<br />
(a.s.) ile görüşelim; ve kıble ile ilgili meseleyi onunla konuşalım. Zira, sizin<br />
muhalefet göstermeniz yüzünden ben de te­reddüde kapılmışımdır&#8221;. Biz bundan önce<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı hiç görme­miştik ve hiç tanımıyorduk. Bu sebeple,<br />
Mekkelilerden birine sorduk. O adam, Rasûlullah (a.s.)’ın amcası, Hz. Abbas&#8217;ı<br />
tanıyıp tanımadığımızı sor­du. Biz evet dedik, zira ticaret için Hz. Abbas bize<br />
gelip giderdi. Dedi ki, &#8220;Harem&#8217;e gidin, Rasûlullah&#8217;ı Hz. Abbas ile oturur<br />
görürsünüz.&#8221; Biz onun tarif ettiği gibi Harem&#8217;e gittik ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
selam verdik. Rasûlullah (a.s.) Abbas&#8217;a dönerek, &#8220;Siz bu beyleri tanır mısınız?&#8221;<br />
diye sordu. O, &#8220;evet&#8221; dedi. &#8220;Bu Berâ bin Ma&#8217;rûr&#8217;dur ve bu da Ka&#8217;b bin Mâlik.&#8221;<br />
Hiç unut­mam, Rasûlullah (a.s.) benim ismimi duyar duymaz &#8220;şair&#8221; diye sordu. Hz.<br />
Abbas da &#8216;evet&#8217; dedi. Bundan sonra Hz. Berâ&#8217; kendi meselesini sordu ve<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın buyruğu üzerine Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yönüne doğru na­maz<br />
kılmaya başladı. Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) Teşrik günlerinin or­tasında,<a href="#_ftn5" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a><br />
gece vakti kendisiyle buluşmamızı teklif etti. Kararlaştırılan gece biz<br />
halkımızın konakladığı yerden kalktık ve Rasûlullah (a.s.) ile gizlice buluşmak<br />
üzere Akabe&#8217;ye hareket ettik, zira milletimizin müşrikle­rinin bundan haberdar<br />
olmalarını istemiyorduk. Fakat aramızda hâlâ eski dininde olan eşraf ve kabile<br />
reislerinden Ebu Cabir bin Amr bin Haram&#8217;da vardı. Onu da yanımıza aldık. Biz<br />
ona dedik ki, &#8220;Siz bizim eşraf ve kabile reislerimizden birisiniz. Biz sizin<br />
Cehennem ateşinde yanmanızı istemiyo­ruz. Ona İslâm&#8217;ın öğretilerini anlattık ve<br />
Rasûlullah (a.s.) ile Akabe&#8217;de bu­luşmaya karar verdiğimizi söyledik. Ebu Cabir<br />
o an İslam&#8217;ı kabul etti ve bizimle beraber Akabe biatına katıldı. Biz o sırada<br />
73 erkek ve 2 kadın­dık. Kadınlardan biri Beni Ncccâr&#8217;dan Nesibe veya Nuseybe<br />
binti Ka&#8217;b Ümm-ü &#8216;Umâre<a href="#_ftn6" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a><br />
ve diğeri Beni Seleme&#8217;den Esma binti Amr Ümm-ü Menî idi.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hz. Câbir (r.a.) bu biata katılanların sayısının 70 olduğunu<br />
belirtmiş ve kadınlardan bahsetmemiştir. Amir bin Şa&#8217;bi&#8217;nin benzeri bir rivâyeti<br />
İmam Ahmed ve Beyhâki tarafından nakledilmiştir. Ancak, Hz. Ka&#8217;b bin Mâlik<br />
bi&#8217;aıa 73 erkek ve 2 kadının iştirak ettiğini yazmıştır ve isimlerini de<br />
vermiştir. İbni İshâk ise bu hususla daha çok ayrıntılar vermiş ve 73 er­kekten<br />
11&#8217;inin Evsli, 62&#8217;nin Hazreçli ve iki kadının bulunduğuna işaret et­miştir. İbni<br />
İshâk&#8217;a göre kadınlardan biri Nuseybe binti Ka&#8217;b idi. Nuseybe, kocası Zeyd bin<br />
Asım ve iki oğlu Habib ve Ubeydullah ile gelmişti, ikinci kadın Esma binti Amr<br />
idi. Rivayetlerdeki bu değişik ifade Arapların ekse­riya küçük sayıları,<br />
özellikle kadınları unuttuklarından kaynaklanmış olsa gerek.</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d, Vâkıdi&#8217;ye dayanarak Uveym bin Sâide&#8217;nin şu rivâyetini<br />
nakletmiştir: &#8220;Biz Mekke&#8217;ye vardığımızda Sa&#8217;d bin Hayseme ve Ma&#8217;n bin Adiyy ve<br />
Abdullah bin Cubeyr bize dediler ki, gelin Rasûlullah (a.s.) ile</p>
<p class="Vcud">görüşelim ve kendisine selâm verelim. Zira, biz ona iman<br />
etmiştik, ama onu henüz görememiştik. Dolayısıyla, biz oradan çıktık. Bize<br />
dediler ki Rasûlullah, Hz. Abbas bin Abdulmuttalib&#8217;in evinde oturuyor. Biz oraya<br />
gittik ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;a selâm verdik ve biz onun Medine&#8217;den gelen heyetle<br />
nerede görüştüğünü sorduk. Hz. Abbas dedi ki, &#8220;bakın sizinle be­raber<br />
milletinizin müşrikleri de vardır. Onun için bu meseleyi gizli tutun ve<br />
hacıların dağılışına kadar bekleyin.&#8221; Rasûlullah (a.s.) bizimle görüş­mek için<br />
sabahına &#8220;yevm-un nefes il-âhir&#8221; denilen geceyi tesbit etti. (Ya­ni, hacıların<br />
Mina&#8217;dan ayrılacakları son gün). Rasûlullah (a.s.) görüşme için Akabe&#8217;nin alçak<br />
yerini teklif etti.<a href="#_ftn7" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a><br />
Rasûlullah (a.s.) ayrıca uyumakta olan birini uyandırmamızı ve kararlaştırılan<br />
yere gelmeyen bir kişiyi ara­mamızı istedi&#8221;.</p>
<p class="Vcud">Son Akabe bi&#8217;atıyla ilgili rivayetlerde ittifak halinde<br />
belirtilen bir hu­sus; gece vakti, Medinelilerin ikişer-dörder grublar halinde<br />
kararlaştırılan yere vardıklarında Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı Hz. Abbas bin<br />
Abdulmuttalib&#8217;in ya­nında bulmalarıdır. Rasûlullah (a.s.), bu gibi şahsi ve<br />
gizli meselelerde Hz. Abbas&#8217;a çok güvenirdi. Halbuki, Hz. Abbas o zamana kadar<br />
müslü­manlığını gizli tutuyordu ve gayrimüslim olarak görünüyordu.<a href="#_ftn8" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a><br />
Hz. Ab­bas&#8217;ın orada bulunmasının bir sebebi de, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Medine&#8217;ye<br />
hicretiyle ilgili en küçük ayrıntıları tesbit etmek ve herhangi bir pürüz<br />
bı­rakmamaktı.</p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed, Beyhâki ve Amir Şa&#8217;bi&#8217;nin rivâyetine göre Akabe&#8217;de<br />
herkes toplandıktan sonra Rasûlullah (a.s.) şöyle dedi: &#8220;Kim konuşmak is­tiyorsa<br />
kısa konuşsun, fazla uzatmasın. Zira, müşriklerin casusları sizi her yerde<br />
aramaktadırlar&#8221;. Yukarıda aktardığımız Hz. Ka&#8217;b bin Mâlik daha sonra rivâyetinde<br />
şöyle diyor: &#8220;İlk önce Hz. Abbas (r.a.) söze başladı ve şunları söyledi: &#8220;Ey<br />
Hazrecliler<a href="#_ftn9" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a><br />
Muhammed&#8217;in aramızda nasıl bir mev­ki ve makamı olduğunu biliyorsunuz. O&#8217;nun<br />
hakkında hemfikir olanlara, (yani, İslâmiyet&#8217;i kabul etmemiş olanlar) nisbetle<br />
biz (yani, Beni Hâşim ve Beni Muttalib) onu destekledik ve himaye ettik. Bu<br />
sebeple, kendisi mil­letinde güçlü bir mevkiye sahiptir ve kendi şehrinde emin<br />
bir yerde bulu­nuyor. Fakat o size gitmekte ısrar ediyor. Şimdi eğer siz davet<br />
ettiğiniz gi­bi sözlerinize bağlı kalacak ve muhaliflerine karşı onu<br />
koruyacaksınız, üzerinize almak istediğiniz mes&#8217;uliyeti alın. Fakat eğer onun<br />
buradan çık­ması ve size katılmasından sonra herhangi bir zorlukla<br />
karşılaşacağınıza dair endişeniz varsa açık açık söyleyin. Eğer, o size<br />
gittikten sonra onu bı­rakmanız veya düşmanlarına teslim etmeniz gerekecekse o<br />
zaman şimdi­den bu işten vazgeçin. Zira, o halkı arasında kuvvetli bir mevkiye<br />
ve şeh­rinde emin bir yere sahiptir&#8221;. Biz dedik ki; &#8220;Sizin söylediklerinizi<br />
dikkatle dinledik. Bundan sonra ey Rasûlullah, siz buyurun ve bizden ne gibi<br />
taah­hüt almak istiyorsanız alın.&#8221; Bundan sonra, Hz. Peygamber (a.s.) bir<br />
ko­nuşma yaptı ve Kur&#8217;an&#8217;dan ayetler okudu, bizi Allah&#8217;a davet etti, bizim<br />
İs­lâm&#8217;a sadık kalmamızı istedi ve şöyle devam etti: &#8220;Sizin kendi çoluk<br />
ço­cuklarınız gibi beni de himaye edeceğinize ve destekleyeceğinize dair siz­den<br />
bi&#8217;at almak istiyorum.&#8221; Bunun üzerine Berâ&#8217; bin Ma&#8217;rûr, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
mübarek elini kendi eline alarak, &#8220;evet, sizi Hak ile beraber gön­dermiş olan<br />
Allah&#8217;a and içeriz ki, sizi, kendimiz ve çoluk-çocuklarımız gi­bi koruyacağız. O<br />
halde, ya Rasûlullah (a.s.) bizden biat alın. Biz savaşçı kişileriz. Biz<br />
kahramanlığı atalarımızdan miras almış bulunuyoruz.&#8221; Bu sırada Ebu&#8217;l.Haysem bin<br />
et-Teyyihân lafa karıştı ve dedi ki: &#8220;Ya Rasûlullah, bizimle diğerleri<br />
(Yahudiler) arasında bir ittifak vardır. Biz bu ittifakı bozmak istiyoruz. Biz<br />
şundan kuşkulanıyoruz: Allah bize galebe verirse bizi bırakıp kendi halkınıza<br />
(kabilenize) dönebilirsiniz.&#8221; Rasûlullah (a.s.) tebessüm etti ve dedi ki:<br />
&#8220;Hayır, artık kanla kan ve kabirle kabir vardır. (Yani hepimiz beraber<br />
yaşayacağız ve öleceğiz). Ben sizinim ve siz de benimsiniz. Siz kiminle<br />
savaşıyorsanız, ben de onunla savaşacağım ve siz kiminle sulh yaparsanız ben de<br />
onunla sulh yapacağım.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Daha önce Müsned-i Ahmed ve Taberânî&#8217;ye dayanarak naklettiğimiz<br />
Hz. Câbir bin Abdullah&#8217;ın rivâyetinde daha sonra şöyle deniliyor: &#8220;Biz Akabe&#8217;de<br />
toplandıktan sonra dedik ki, &#8220;Ya Rasûlullah, biz ne hakkında si­ze biat<br />
edeceğiz?&#8221; Rasûlullah (a.s.) dedi ki: &#8220;İyi ya da kötü her vaziyette emirlerimi<br />
dinleyeceğinize, itaat edeceğinize, ister varlıklı ister sıkıntılı halinizde<br />
olsun mallarınızı harcayacağınıza, iyilik için çalışacağınıza, her­kesi<br />
kötülükten men edeceğinize, Allah ile ilgili olarak her zaman doğru­yu<br />
söyleyeceğinize, sizi kınayan veya size karşı gelenlerden korkmayaca­ğınıza ve<br />
ben size geldiğim zaman beni kendi aileniz ve çoluk-çocuğunuz gibi<br />
koruyacağınıza dair bi&#8217;at edeceksiniz. Bunun mükâfatı olarak siz Cennet&#8217;e<br />
gideceksiniz.&#8221; Bundan sonra biz kalkıp Rasûlullah (a.s.)&#8217;a yak­laştık ve<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın elini grubumuzun en genci olan Es&#8217;ad bin Zürâre kendi eline<br />
aldı ve dedi ki: &#8220;Durun ey Yesribliler, biz kendisinin Allah&#8217;ın Rasûlü olduğunu<br />
bilerek develerimizi koşturduk ve kendisine geldik. Bugün kendisini yanımıza<br />
almak bütün Arapların düşmanlığını kazanmaktır. Bunun neticesinde bebekleriniz<br />
ölecek ve kılıçlar kanlarınızı emecekler. Onun için, bütün bunlara<br />
dayanacağınıza inanıyorsanız Rasûlullah (a.s.)’ın elini tutun. Allah size bunun<br />
mükâfatını verecektir. Fakat eğer siz canınızdan korkuyorsanız, şimdiden bu<br />
işten vazgeçin ve açıkça menfi cevabınızı verin. Zira, şu anda menfi cevap<br />
vermeniz Allah katında daha makbul sayılacaktır.&#8221; Bunun üzerine orada bulunanlar<br />
dediler ki: &#8220;Ey Es&#8217;ad, önümüzden çekil. Allah&#8217;a yemin ederiz, biz ne bu biattan<br />
vaz­geçeceğiz ne de elimizi O&#8217;nun (Rasûlullah&#8217;ın) elinden çekeceğiz.&#8221; Bundan<br />
sonra bütün Medineliler Rasûlullah (a.s.)&#8217;a biat ettiler.&#8221; (Hakim ve Bezzâr da<br />
bu rivâyeti nakletmişlerdir).</p>
<p class="Vcud">İbni Cerir, Taberî ve İbni Hişâm, Asım bin Ömer bin Katâde&#8217;ye<br />
isti­naden Muhammed bin İshâk&#8217;ın bu rivâyetini nakletmişlerdir. Rivayet<br />
şöy­ledir: &#8220;Bi&#8217;at sırasında Abbas bin Ubâde bin Nadle Ensarî dedi ki, &#8216;ey<br />
Haz­recliler, siz bu muhterem şahsiyetin eline ne için bi&#8217;at ettiğiniz biliyor<br />
mu­sunuz?&#8221; &#8220;Evet biliyoruz&#8221; diye birkaç ses yükseldi. Abbas, kelimelere basa<br />
basa şunları söyledi: Siz siyah ve beyaz, herkesle savaşmak için bi&#8217;at<br />
edi­yorsunuz (yani, biat ettikten sonra bütün dünya size düşman olacaktır).<br />
Şimdi eğer malınızın ve eşrafınızın canının tehlikeye gireceğini düşünü­yor ve<br />
zor şartlarda Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı düşmanlara teslim edeceğinizi aklı­nıza<br />
getiriyorsanız daha iyisi bugün O&#8217;nun peşini bırakın. Zira, Allah&#8217;a ye­min<br />
ederek söylüyorum, böylece hem dünyada hem ahirette rezil olaca­ğız. Fakat eğer<br />
diyorsanız ki, malınız ve eşrafınızın canının tehlikeye gir­mesine rağmen davet<br />
etmekte olduğunuz şahsiyeti koruyacaksınız, o za­man O&#8217;nun elini tutabilirsiniz.<br />
Allah şahittir bu, dünya ve ahiretin en ha­yırlı en sevaplı işidir.&#8221; Toplantıda<br />
hazır bulunanlar dediler ki, &#8220;Biz O&#8217;nu almamızdan dolayı mallarımız ve<br />
eşrafımızın canlarının tehlikeye girme­sine razıyız.&#8221; Bundan sonra, &#8220;Ya<br />
Rasûlullah, biz taahhüdümüzü yerine ge­tirirsek, mükâfatımız ne olacaktır?&#8221; diye<br />
sordular. Rasûlullah &#8220;cennet&#8221; di­ye cevap verdi.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d, Hz. Mu&#8217;az bin Rifâ&#8217;a&#8217;nın rivâyetini Vakıdi&#8217;ye<br />
dayanarak nakletmiştir ki, şöyledir: &#8220;Akabe&#8217;de herkes toplandıktan sonra Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.)&#8217;in amcası, Hz. Abbas bin Abdulmuttalib söze başladı ve şöyle<br />
dedi: &#8220;Ey Hazrec topluluğu, siz Muhammed (a.s.)&#8217;ı kendinize davet etmiş<br />
bulunuyorsunuz. Gerçek şu ki, Muhammed (a.s.) kendi ailesi ve ak­rabaları<br />
arasında en güçlü durumda bulunuyor. Bizden dini kabul etmiş veya etmemiş olan<br />
herkes namus ve şerefini korumak amacıyla O&#8217;nu hi­maye etmekte ve<br />
desteklemektedir. Fakat Muhammed (a.s.) hepimizi bı­rakıp size gitmek istiyor.<br />
Şimdi kendi kuvvetinizi, sebat, kararlılık ve sa­vaş tecrübenizi iyice gözden<br />
geçirin ve bütün Arabistan&#8217;ın husûmetini ka­zandıktan sonra direnecek durumda<br />
olup olmadığınızı araştırın. Çünkü, şurası muhakkak ki, bütün Araplar birleşip<br />
size çullanacaklardır. Onun için, iyice düşünüp taşınıp karar verin. Aranızda<br />
fikir teatisinde bulunun ve oy birliğiyle bir karara varın. Zira, en iyi söz<br />
doğru sözdür.&#8221; Toplantıdakiler susup beklediler. Daha sonra Akabe biatından<br />
hemen önce İslâmi­yet&#8217;i kabul etmiş olan Abdullah bin Amr bin Haram şu cevabı<br />
verdi: &#8220;Val­lahi, biz savaşçı bir milletiz. Savaşmak bizim mesleğimizdir. Bu<br />
işte biz usta olmuşuz. Savaşmayı atalarımızdan miras aldık. Biz ilk önce okları<br />
atarız. Oklar tükenince mızraklarımızı kullanırız. Mızraklar kırılınca<br />
kılıç­larımıza sarılırız ve bizden veya düşmandan cesetler serilinceye kadar<br />
kı­lıç sallarız.&#8221; Hz. Abbas &#8220;evet siz gerçekten savaşçı bir milletsiniz&#8221; diye<br />
tasdik etti. Daha sonra Hz. Berâ&#8217; bin Ma&#8217;rûr ileriye geldi ve şöyle konuştu:<br />
&#8220;Biz söylediklerinizi dinledik. Allah şahittir, eğer kalbimizde başka bir şey<br />
(fitne, hile) olsaydı, açık açık söylerdik fakat, inanın, biz Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a sadık kalmak ve kendisi için canımızı feda etmek istiyoruz.&#8221; Vâkıdî&#8217;nin<br />
başka bir rivâyetinde Hz. Berâ&#8217; bin Ma&#8217;rûr&#8217;un konuşmasından şu bölümlere de yer<br />
verilmiştir: &#8220;Bizde iyi silah ve savaş malzemesi var ve biz iyi savaşan bir<br />
milletiz. Taştan putlara taptığımız zaman böyle idik. Şimdi de Allah bize<br />
hakikati göstermiştir ve diğer İnsanlar bundan uzak­tırlar. Cenab-ı Allah bizim,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı himaye etmemizi sağlamış­tır. Böyle bir durumda bizim ne<br />
kadar canla ve başla direneceğimizi tah­min edin.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.11. Akabe<br />
Bi&#8217;atının Ehemmiyeti</a></p>
<p class="Vcud">Son Akabe bi&#8217;atı, İslam tarihinde altın harflerle yazılacak<br />
ehemmiyet­te çok büyük bir vak&#8217;adır. Akabe bi&#8217;atı Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
Mekke&#8217;deki teb­liğ çalışmalarının bir dönüm noktasıdır. Hatta diyebiliriz ki, bu<br />
önemli fır­satı Cenab-ı Allah temin etti ve Rasûlullah (a.s.) da bunu<br />
kaçırmayacak basiret örneğini verdi. Görüldüğü gibi, Medineliler, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;i bir kaçak veya mülteci gibi değil, Allah&#8217;ın naibi ve kendi İmam ve<br />
hü­kümdarları olarak davet ediyorlardı. Aynı şekilde Mekke&#8217;deki müslümanlar için<br />
de Medine&#8217;nin kapıları İbni. Medineliler Mekkeli müslüman­ları birer mülteci<br />
olarak çağırmıyorlardı. Onlar istiyordu ki, Arabistan&#8217;ın çeşitli bölgelerine<br />
dağılmış vaziyette olan müslümanlar Yesrib&#8217;de toplana­rak güç birliği yapsınlar,<br />
disiplinli ve düzenli bir İslam toplumu meydana getirsinler. Başka bir deyişle,<br />
Yesrib ve Yesribliler &#8220;Medinet&#8217;ul-İslam&#8221; (İslam şehrinin temellerin attılar ve<br />
Rasûlullah (a.s.) Medinelilerin bu da­vetini kabul etmek suretiyle Arabistan&#8217;da<br />
ilk &#8220;Dar-ul İslam&#8221; (İslam belde­si) meydana getirdi. Medineliler attıkları bu<br />
büyük adımın ehemmiyetini ve anlamını çok iyi biliyorlardı. Ama onlar, yiğit,<br />
mert ve kahraman in­sanlardı. Bu hayırlı ve sevaplı girişimleriyle bütün<br />
Arabistan&#8217;a açıkça meydan okuyorlar ve küçük bir kasabanın bütün ülkenin husumet<br />
kılıçla­rına ve ekonomik ve sosyal boykotuna karşı cansiperane bir şekilde<br />
ortaya çıktığını gösteriyorlardı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Akabe bi&#8217;atına<br />
katı­lan İslam&#8217;ın bu ilk yardımcıları (ensâr) kendi yaptıkları konuşmalarıyla<br />
da, ciddiyet ve sadakatle İslam Peygamberini ve sahabelerini her ne pahasına<br />
olursa olsun desteklemeyi ve korumayı taahhüt ediyorlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.12. Ensâr&#8217;ın<br />
Fedakârlık Duygusu</a></p>
<p class="Vcud">Ensâr, bütün güçlük ve tehlikeleri bilerek şuurlu bir biçimde<br />
bi&#8217;at et­miş ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı ve arkadaşlarını desteklemeye karar<br />
vermişlerdi. Ensârın bu bi&#8217;atlarından endişe duymaları veya korkmaları şöyle<br />
dursun, mutluluk ve heyecanları görülmeye değer bir şeydi. Onlar yaptıkları<br />
işten o kadar memnun oluyor ve övünç duyuyorlardı ki, bi&#8217;atten hemen sonra<br />
aralarında bir tartışma başladı: Acaba ilk önce bi&#8217;at için Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
elini uzatan kimdi diye. Beni en-Neccâr iddia ediyordu ki, ilk bi&#8217;at eden Es&#8217;ad<br />
bin Zürâre idi. Beni Abd el-Eşhel ise bu şerefin Ebu&#8217;l-Haysem bin et-Teyyihân&#8217;a<br />
ait olduğunu ifade ediyordu. (Bk. İbni İshâk). İbni Esir, &#8220;Üsd-ul Ğabe&#8221;de diyor<br />
ki, Beni Seleme, ilk önce bi&#8217;at edenin Ka&#8217;b bin Mâlik olduğunu ifade ediyordu.<br />
İbni Sa&#8217;d Vâkıdi&#8217;ye dayanarak diyor ki; Evs ile Hazrec de birbiriyle bi&#8217;atte<br />
öncelik konusunda tartışma yaptılar. Kısacası, herkes bu şerefi üstlenmeye<br />
çalışıyordu. En son, bu işi en iyi Abbas&#8217;ın bildiği belirtilerek O&#8217;nun fikrinin<br />
sorulmasına karar verildi. Do­layısıyla, Medineliler Hz. Abbas (r.a.)&#8217;a gittiler<br />
ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;a biat için ilk önce elini kimin verdiğini sordular. Hz.<br />
Abbas şöyle dedi: &#8220;Rasûlullah (a.s.)&#8217;a bi&#8217;at eden ilk kişi Es&#8217;ad bin Zürâre idi.<br />
Daha sonra Berâ&#8217; bin Ma&#8217;rûr ve daha sonra Üseyd bin Hudayr&#8221;. Bu vak&#8217;a gösteriyor<br />
ki, Medi­ne&#8217;li ensâr fedailik ve fedakârlıkta birbiriyle yansır hale<br />
gelmişlerdi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.13. Nakib&#8217;in<br />
Tayini</a></p>
<p class="Vcud">Yukarıya aldığımız Hz. Ka&#8217;b bin Mâlik&#8217;in rivâyetinin daha<br />
sonraki bölümünde şu ifade yer almıştır: &#8220;Bi&#8217;atten sonra Rasûlullah (a.s.) bize<br />
de­di ki kendi kabilelerinden sorumlu olacak aranızdan 12 nakib seçmelisi­niz&#8221;.<br />
(İbni Sa&#8217;d&#8217;ın Tabakatında yer alan İbn İshâk&#8217;ın rivâyetine göre Rasûlullah<br />
(a.s.) şöyle dedi: Bu nakibler, Hz. Îsa&#8217;nın havarileri gibi kendi kabi­lelerinin<br />
kefili olacaklardır. Tabakatta Vâkıdî&#8217;nin de bir rivâyeti vardır bunda<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şunları da söylediği kaydedilmiştir: &#8220;Mûsâ, Be­ni<br />
İsrail&#8217;den 12 Nakib seçmişti&#8221;. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın bu talimatı üzerine Ensâr<br />
aralarında görüşerek 12 kişinin ismini verdiler. Bunlardan 9&#8217;u Haz-rec&#8217;ten ve<br />
3&#8217;ü Evs&#8217;ten idi. İbni İshâk&#8217;ın rivâyetine göre bu zevat şunlardı:</p>
<p class="Vcud">Hazrec&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">1) Es&#8217;ad bin Zürâre. (Rasûlullah (a.s.), kendisini Nakiblerin<br />
Nakibi yaptı).</p>
<p class="Vcud">2) Sa&#8217;d bin er-Rebi&#8217;: (Cahiliyye döneminde Medine&#8217;nin<br />
okuma-yazma bilen birkaç kişisinden biriydi).</p>
<p class="Vcud">3) Abdullah bin Revâha: Bu da okuma yazma biliyordu.</p>
<p class="Vcud">4) Râfi&#8217; bin Malik: Cahiliyye döneminde kâmil lakabına sahipti.</p>
<p class="Vcud">5) Berâ&#8217; bin Ma&#8217;rûr: Hicretten kısa bir süre önce vefat etti ve<br />
Rasûlullah (a.s.) onun kabrinde cenaze namazını kıldı.</p>
<p class="Vcud">6) Abdullah bin Amr bin Harâm: Akabe bi&#8217;atının yapıldığı gece<br />
müslüman olmuştu.</p>
<p class="Vcud">7) Ubâde bin Samit.</p>
<p class="Vcud">8) Sa&#8217;d bin Ubâde: Bu da kâmil lakabıyla tanınırdı.</p>
<p class="Vcud">9) Münzir bin Amr. (Bunun da okuması vardı).</p>
<p class="Vcud">Evs&#8217;ten:</p>
<p class="Vcud">10) Üseyd bin Hudayr. (Bu da kâmil lakabıyla tanınırdı).</p>
<p class="Vcud">11) Sa&#8217;d bin Hayseme.</p>
<p class="Vcud">12) Rifâ&#8217;a bin Abd-il Münzir. (İbni Hişâm&#8217;ın ifadesine göre bu<br />
zâtın yerine bazı tarihçiler Ebu&#8217;l-Haysem bin el-Teyyihân’ın ismini<br />
yazmışlardır).</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) ensarın kendi konak yerlerine ve<br />
ça­dırlarına dönmelerini istedi ve onlar oradan ayrıldılar.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.14. Akabe<br />
Bi&#8217;atının Haberini Alan Kureyş&#8217;in İlk Tepkisi</a></p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed, İbni Cerir, Taberî ve İbni Hişâm, Muhammed bin<br />
İshâk&#8217;a istinâden, Hz. Ka&#8217;b bin Mâlik&#8217;in bir rivâyetini nakletmişlerdir ki,<br />
bununla Kureyş&#8217;in Akabe bi&#8217;atına karşı ilk tepkisinin ne olduğu ortaya çı­kıyor.<br />
Buna benzer bir rivâyet Vakıdi tarafından çeşitli senetlere dayanıla­rak<br />
kaydedilmiştir. Bunu İbni Sa&#8217;d da kendi eserine almıştır. Rivayetler şöyledir:<br />
Akabe bi&#8217;atı yapıldığı gece Kureyşliler bundan haberdar oldular ve sabah belli<br />
başlı adamları Medinelilerin konakladığı yere geldiler. On­lar Medinelilere<br />
şöyle dediler: &#8220;Ey Hazrec topluluğu, duyduğumuza göre siz bu adam (Rasûlullah<br />
-a.s.-) ile görüşmüş, O&#8217;nu kendinize götürmek is­temiş ve bize karşı savaş açmak<br />
amacıyla O&#8217;na bi&#8217;at etmişsiniz. Vallahi billahi, Arabistan&#8217;da sizinle savaşmamız<br />
kadar bizim hoşumuza giden baş­ka bir şey yoktur.&#8221; Bunun üzerine Medineli<br />
müşriklerden bazı kimseler kalkıp, &#8220;vallahi, böyle bir şey olmamıştır. Bizim<br />
böyle bir şeyden haberi­miz yoktur&#8221; dediler. Bu müşrikler gerçekten doğru<br />
söylüyorlardı, zira on­lar müslümanların bi&#8217;atından haberdar değillerdi. Fakat,<br />
müslümanlar ara­larında gözleriyle işaretleşiyorlardı. Daha sonra Kureyşli<br />
kabile reisleri, Medineli mümtaz kişi Abdullah bin Übeyy&#8217;e gittiler ve ona<br />
durumu izah etmeye çalıştılar. Abdullah bin Übeyy dedi ki, &#8220;böylesine büyük bir<br />
işe halkım beni atlatarak girişemez. Böyle bir şeyin olduğunu sanmıyorum.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Kureyşliler bu cevaplardan tatmin olmadılar ve sürekli olarak<br />
tahki­kat ve tetkikte bulundular. Bu soruşturmalarının sonunda bir bi&#8217;atın<br />
yapıl­dığı kanısına vardılar. Nitekim, Medineliler hac farizalarını tamamlayıp<br />
Mekke&#8217;den ayrıldıktan sonra, yol alırlarken Kureyşlilerin bir grubu Ezâhir<br />
mevkiinde Hz. Sa&#8217;d bin Ubâde ve Münzir bin Amr&#8217;ı yakaladı. Münzir kar­gaşa<br />
içinden kurtulmayı başardı, ama Sa&#8217;d yakalanıverdi. Kureyşliler Hz. Sa&#8217;d bin<br />
Ubâde&#8217;nin ellerini arkaya bağladılar ve saçından tutarak ve döve­rek Mekke&#8217;ye<br />
götürdüler.</p>
<p class="Vcud">Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesine göre Mekke&#8217;de kendisine eziyetler<br />
yapılırken bembeyaz, pembe, parlak yüzlü bir şahıs kendisine geldi. (Bu şahıs<br />
Sü­heyl bin Amr idi). Bundan sonra Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesi şöyledir: &#8220;Ben zannet­tim<br />
ki, eğer bu insanlarda biraz insanlık varsa o da bu adamdadır. Fakat o herif<br />
gelip yüzüme sert bir yumruk vurdu. Ben kendi kendime dedim, &#8220;vallahi, bu<br />
hayvanlar arasında merhametli kimse yoktur.&#8221; Onlar beni yer­de sürüyerek<br />
çekiyorlardı. Bir süre sonra bir Kureyşli (Ebu&#8217;l-Bahteri bin Hişâm) bana gelip,<br />
&#8220;ey Allah&#8217;ın kulu, seninle Kureyş arasında herhangi bir eman ve himaye<br />
sözleşmesi yok mudur?&#8221; Ben dedim ki, &#8220;ben kendi memleketimde Cubeyr bin Mut&#8217;im<br />
ile Hâris bin Harb bin Ümeyye bin Abd-i Şems&#8217;in ticaret kafilelerine eman<br />
verirdim. (İbni Sa&#8217;d, Cubeyr&#8217;in ye­rine babası Mut&#8217;im bin Adiyy&#8217;in ismini<br />
yazmıştır). Bunun üzerine o adam dedi ki, &#8220;sen bu adamların ismini bağıra bağıra<br />
söyle ve aralarındaki yakınlığı anlatmaya çalış.&#8221; Ben dediklerini yaptım. Sonra<br />
o adam (Ebul-Bahteri) isimlerini verdiğim iki adamı aramaya çıktı ve onları<br />
Ka&#8217;be&#8217;de buldu. Onlara dedi ki: &#8220;Hazrec&#8217;in bir adamı Ebtah (Mekke ile Mina<br />
ara­sında Muhassab) vadisinde dövülüyor. Bu adam durmadan sizin isminizi<br />
sayıklıyor ve diyor ki &#8220;onunla sizin aranızda bir eman sözleşmesi vardır.&#8221; Onlar<br />
dövülen kişinin adını sordular. O adam (Ebu&#8217;l-Bahteri) &#8220;Sa&#8217;d bin Ubade&#8221; dedi.<br />
Bunu duyunca ikisi dedi ki, &#8220;vallahi o doğru söylüyor. O, bizim tüccarlarımıza<br />
eman veriyordu ve bize kimsenin zulüm etmesine imkân vermedi.&#8221; Sonra ikisi geldi<br />
ve Hz. Sa&#8217;d&#8217;ı Kureyşli zalimlerin elin­den kurtardılar.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Vâkıdî&#8217;nin rivâyetine göre, Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın kaybolduğunu gören Ensâr<br />
kendisini aramak üzere geri döndüler, ancak kısa bir süre sonra kendisinin<br />
kafileye gelmekte olduğunu gördüler.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>32.1.15.<br />
Bi&#8217;at&#8217;ten Sonra Medine&#8217;de İslâm&#8217;ın Yayılışı</a></p>
<p class="Vcud">Ensâr, Mekke&#8217;den döndükten sonra Medine&#8217;de İslâm&#8217;ı hızla yaymaya<br />
başladılar. Bu fedailer büyük bir coşku ve dini duyguyla putları ve<br />
putpe­restleri yok etmeye çalıştılar. İbn Sa&#8217;d&#8217;ın verdiği teferruatlı malumata<br />
göre Ebu Abs bin Cebr ile Ebu Bürde bin Niyâr, Beni Harise&#8217;nin putlarını; Umâre<br />
bin Hazm, Es&#8217;ad bin Zürâre, Avf bin Afra&#8217;, Salit bin Kays ve Ebu Sırma, Beni<br />
Neccâr&#8217;ın putlarını; Ziyâd bin Lebid ve Ferve bin Amr, Beni Beyâda&#8217;nın<br />
putlarını; Sa&#8217;d bin Ubâde, Münzir bin Amr ve Ebû Dücane Beni Sâide&#8217;nin putlarını<br />
ve Mu&#8217;az bin Cebel, Sa&#8217;lebe bin Ğanâme ve Ab­dullah bin Üneys, Beni Selime&#8217;nin<br />
putlarını kırmak için seferber olmuşlar­dı. Bu seferberlik gösteriyor ki,<br />
müslümanlar Medine&#8217;de söz geçirecek ha­le gelmişlerdi. Müslümanlar alenen<br />
putları kırıyorlardı ve kendilerine ma­ni olacak veya mukavemet edecek hemen<br />
hemen kimse yoktu.</p>
<p class="Vcud">Bu hususta İbni Hişâm ilginç bir olayı dile getirmiştir.<br />
Rivayete göre Medine kabilelerinden Beni Selime&#8217;nin lideri Amr bin Camuh,<br />
şirkine de­vam ediyordu. Halbuki, oğlu Mu&#8217;az bin Amr müslüman olup Akabe<br />
bi&#8217;atı­na katılmıştı. Amr bin Camuh, evinde ağaçtan koca bir put yaptırmıştı. Bu<br />
putun adı Menat idi. Bu tür özel putlar müşrik reislerin saray, köşe ve<br />
ev­lerinde umumiyetle bulunuyordu. Amr&#8217;in oğlu ve kabilesinin bazı diğer<br />
gençleri müslüman olduktan sonra Menat adlı putu gece vakti çukura atıp üzerine<br />
çöp ve pislikler attılar. Sabah Amr kalkıp Menât&#8217;ı yerinde bulama­yınca çok<br />
üzüldü, bağırdı, çağırdı ve etrafta aradı. Nihayet, onu çöplükte buldu. Onu geri<br />
getirdi, yıkayıp temizledi ve kokular sürerek olduğu yere koydu. Fakat müslüman<br />
gençler bu işi adet haline getirdiler ve birkaç gece bu işi tekrarladılar. Amr,<br />
her sabah kalkar, putunu arar ve kızgınlıktan patlardı. Her defasında, &#8220;ah, ey<br />
Menat, seni bu hale sokan rezilleri bir eli­me geçirsem&#8230;&#8221; diye söylenirdi. Bir<br />
gün aynı şekilde bu putu çukurdan çı­kardı ve yerine koydu. Boynuna da bir kılıç<br />
asarak; &#8220;sana bu muameleyi yapanı bilmiyorum. Fakat senin biraz gayretin varsa<br />
bu kılıçla kendini ko­ru&#8221; dedi. Gece, gençler bu kılıcı çıkarıp bir yere<br />
koydular ve buna bir kö­peğin ölüsünü bağlayıp Beni Selime&#8217;nin bir kuyusuna<br />
attılar. Amr, adet üzere sabah putunu bulamayınca onu aramaya çıktı. Nihayet onu<br />
bir ku­yuda devrilmiş vaziyette bir köpeğin ölüsüyle birlikte buldu. O zaman<br />
ka­bilesinin adamları ona gelip yaptığı akılsızlığa dikkat çektiler. Onun da<br />
gözü açıldı ve huşû ve huzu ile İslâmiyet&#8217;i kabul etti.</p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> İbni Sa&#8217;d&#8217;ın<br />
    belirttiği gibi Bu&#8217;as muharebesi Hicret&#8217;leri 6 yıl önce cereyan etmişti.<br />
    Bu&#8217;as bir mer&#8217;a veya yerin ismiydi; ki Medine&#8217;ye iki mil uzaklıkta Benî<br />
    Kurayza&#8217;nin oturduğu bölgede idi. Muharebede Evs kabilesinin reisi Hz. Üseyd<br />
    bin Hudayr&#8217;ın babası Hudayr&#8217;dı. Evs&#8217;in yanında Benî Kurayza ile Benî Nadir<br />
    yer almışlardı. Karşı tarafta ise Hazrec&#8217;in reisi Amr bin Nu&#8217;mân Beyadi idi<br />
    ve bunun yanında yahudilerden Benî Kaynuka&#8217; vardı. Muharebede Evs ve<br />
    müttefikleri zafer kazandı. Takat her iki taraf o kadar büyük zayiat verdi<br />
    ki ikisi de bu tür savaşlara fazla imkân vermemeyi ciddi olarak düşünmeye<br />
    başladı.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a> Belâzurî,<br />
    &#8220;Ensab ul-Eşrâf’ta Suveyd&#8217;in katlinin zaten Bu&#8217;as muharebesi için zemin<br />
    hazır­ladığını yazmıştır.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> Akabe,<br />
    Arapçada &#8220;tepe&#8221;ye denilir. Burada bahsedilen tepe, Minâ bölgesinde ve Mekke<br />
    yolunda bulunuyor.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref4" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a> Hâkim ile<br />
    İbni Sa&#8217;d&#8217;ın rivâyetine göre o yıl Evs ve Hazrec&#8217;den 500 kişi hacca<br />
    gitmişti.</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref5" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a> Teşrik<br />
    günleri, Hac sırasında Minâ&#8217;da geçirilen süreye denilir.</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref6" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a> Hu hatun<br />
    sahte peygamber Müseyleme Kezzâb&#8217;a karşı savaşta oğlu Abdullah&#8217;ın yanında<br />
    idi. Bizzat savaşa katıldı ve, 12 yara aldı ve, bir kolunu kaybetti. Bundan<br />
    önce Müseyleme, onun başka bir oğlu Habib&#8217;i eziyet ederek ve kol bacak<br />
    keserek öldürmüştü. (İbn Hişâm, c. II, s. 108-109).</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref7" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a> İbni Sa&#8217;d<br />
    bunun bugün bir caminin bulunduğu yer olduğunu kaydetmiştir. (Tabakat-ı İbni<br />
    Sa&#8217;d, Beyrut baskısı, 1957, c. I, s. 221). İbn Sa&#8217;d H.S. 168&#8217;de doğmuştu ve<br />
    230&#8217;da vefat etmişti. Bu demektir ki, bu yerde Hicret&#8217;in ikinci yüzyılında<br />
    bir cami vardı. 1936&#8217;da Muhammed Hüseyin Hey-kel&#8217;in &#8220;Kitabu fî-menzîl-ul<br />
    Vahy&#8221;de belirttiği gibi Hicaz&#8217;ı gezdi ve burada Mescid-ul Akabe diye bir<br />
    cami bulunduğunu gördü. Ne var ki bugün bu camiden herhangi bir eser<br />
    kalmamıştır.</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref8" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a> İbni Sa&#8217;d,<br />
    Ebû Râfi&#8217; Mevlâ&#8217;nın şu rivâyetini nakletmiştir: &#8220;Ben Hz. Abbas&#8217;ın kölesiydim<br />
    ve İslâm evimize girmişti. Hz. Abbas ve zevcesi Ümmül Fadl ve ben müslüman<br />
    olmuştuk. Ama Hz. Abbas, müslüman oluşunu gizli tutuyordu. Bedir savaşından<br />
    sonra kâfirlerin evlerinde matem varken biz sevinçten uçuyorduk.&#8221;</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref9" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a> O devirde<br />
    Evs ile Hazrec&#8217;in her ikisi de Hazrec diye çağrılıyordu.</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/otuz-ikinci-bolum-mekke-doneminin-son-uc-yili/10393">Otuz İkinci Bölüm: MEKKE DÖNEMİNİN SON ÜÇ YILI</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLÂM&#8217;IN YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ&#8217;İN BAŞVURDUĞU  TEDBİRLER</title>
		<link>https://fasiharapca.com/islam-in-yayilisini-durdurmak-icin-kureys-in-basvurdugu-tedbirler/10391</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10391</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Sekizinci Bölüm: İSLÂM&#8217;IN YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ&#8217;İN BAŞVURDUĞU TEDBİRLER 28.1. HZ. PEYGAMBER (A.S.) İLE UZLAŞMA GİRİŞİMLERİ 28.1.1. Utbe bin Rebi&#8217;a&#8217;nın Hz. Peygamber (a.s.) İle Görüşmesi 28.1.2. Başka Bir Heyetin Gelişi 28.1.3. Uzlaşma İçin Diğer Bazı Girişimler 28.2. EBU TALİB&#8217;E BASKI YAPILMASI 28.2.1. İlk Heyet 28.2.2. İkinci Heyet 28.2.3. Ebû Cehl, Rasûlullah (a.s.)&#8217;i Öldürmeyi Plânlıyor &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/islam-in-yayilisini-durdurmak-icin-kureys-in-basvurdugu-tedbirler/10391">İSLÂM&#8217;IN YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ&#8217;İN BAŞVURDUĞU  TEDBİRLER</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751667" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Yirmi Sekizinci Bölüm: İSLÂM&#8217;IN YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ&#8217;İN BAŞVURDUĞU<br />
TEDBİRLER</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751668" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.1. HZ. PEYGAMBER (A.S.) İLE UZLAŞMA GİRİŞİMLERİ</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751669" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.1.1. Utbe bin Rebi&#8217;a&#8217;nın Hz. Peygamber (a.s.) İle Görüşmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751670" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.1.2. Başka Bir Heyetin Gelişi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751671" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.1.3. Uzlaşma İçin Diğer Bazı Girişimler</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751672" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.2. EBU TALİB&#8217;E BASKI YAPILMASI</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751673" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.2.1. İlk Heyet</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751674" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.2.2. İkinci Heyet</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751675" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.2.3. Ebû Cehl, Rasûlullah (a.s.)&#8217;i Öldürmeyi Plânlıyor</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751676" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.2.4. Üçüncü Heyet</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751677" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.2.5. Dördüncü Heyet</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751678" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.2.6. Ebu Tâlib&#8217;in Kureyş&#8217;i Sert Bir Şekilde İkaz Etmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751679" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.3. KUREYŞ&#8217;İN KÜSTAHLIKLARI VE YALAN KAMPANYASI</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751680" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.3.1. Hz. Zeyneb (r.a.)&#8217;i Boşama Çabaları</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751681" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.3.2. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in Oğlunun Ölümü Üzerine Kureyşlilerin Sevinmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751682" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.3.3. Kur&#8217;an-ı Kerim Okunurken Müşriklerin Gürültü Yapmaları</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751683" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.3.4. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Yanlış Anlatma ve Anlama Çabaları</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751684" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.3.5. Müslümanları Fuzuli Münakaşalara İtmeleri</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751685" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.3.6. Habersiz Kimseleri Yanıltmaları</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751686" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.4. &#8220;KÜLTÜR VE SAN&#8217;AT&#8221; ADINA MİLLETİ SAPTIRMAK</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751687" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5. YALAN KAMPANYASININ SONUÇLARI</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751688" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.1. İlk Hac Sırasında Kureyş&#8217;in İstişaresi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751689" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.2. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Bu Vak&#8217;ayı Yorumlaması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751690" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.3. Geniş Çapta Yalan Kampanyası</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751691" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.4. Mekke&#8217;nin Dışına İslâmiyet&#8217;in Tebliği</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751692" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.5. Tufeyl bin Amr Devsî&#8217;nin İslâmiyet&#8217;i Kabul Etmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751693" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.6. Hz. Ebû Zer Gifârî&#8217;nin İslâmiyeti Kabul Etmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751694" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.7. Amr bin Abese Sülemî&#8217;nin Müslüman Olması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751695" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.8. Dımâd&#8217;ul Ezdi&#8217;nin İslâmiyet&#8217;i Kabul Etmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751696" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.9. Hz. Ebû Musa Eş&#8217;arî&#8217;nin Müslüman Oluşu</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751697" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.10. Muaykib bin Ebi Fatımat üd-Devsi&#8217;nin İslâmiyet&#8217;i Kabulü</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751698" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.11. Cu&#8217;al bin Surâka&#8217;nın Müslüman Olması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751699" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.12. Abdullah ve Abdurrahman Kinâni&#8217;nin Müslüman Oluşu</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751700" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.5.13. Büreyde bin el-Husayb&#8217;ın İslâmiyet&#8217;i Kabul Etmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751701" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6. MÜSLÜMANLARA ZÜLÜM VE İŞKENCE YAPILMASI</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751702" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.1. Tanınmış Ailelere Mensup Varlıklı Kişilere Zulüm</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751703" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.2. Hz. Hâlid bin Sa&#8217;îd&#8217;in Başına Gelenler</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751704" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.3. Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;e Yapılan Büyük Zulüm</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751705" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.4. Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un Dövülmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751706" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.5. Kimsesiz ve Çaresiz Köle ve Cariyelere Zulüm</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751707" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.5.1. Hz. Bilâl-i Habeşi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751708" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.5.2. Hz. Ammâr bin Yâsir</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751709" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.5.3. Hz. Habbâb bin el-Erett</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751710" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.5.4. Habbâb (r.a.)&#8217;ın Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Yalvarması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751711" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.6. Hz. Ebû Bekr&#8217;in Mazlum Köleleri Satın Alıp Serbest Bırakması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751712" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.7. Hz. Ebû Bekr&#8217;in Babasına İtirazı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751713" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.8. Zulüm, Eziyet ve İşkencenin Neticeleri</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751714" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.9. Vahiylerin Arasının Tekrar Kesilmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751715" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.10. Duhâ Sûresinin İnişi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751716" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
28.6.11. İnşirâh Sûresinin İnişi</a></span></p>
<p class="BlmBal"><a>Yirmi Sekizinci Bölüm: İSLÂM&#8217;IN<br />
YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ&#8217;İN BAŞVURDUĞU TEDBİRLER</a></p>
<p class="Vcud">Esas konuya girmeden önce şunu hemen belirtelim ki, Kureyş<br />
kabile­sinin tümü Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e ve İslam&#8217;a düşman değildi. Kureyşin Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;e ve İslâm&#8217;a karşı tutumunda bir ahenk veya bütün­lük yoktu.<br />
Zira Kureyş, çeşitli kabile ve gruplardan oluşuyordu ve bunla­rın düşünce tarzı<br />
da farklıydı.</p>
<p class="Vcud">Kureyşlilerin bir grubu, Hz. Muhammed (a.s.) ile İslâm&#8217;a<br />
şiddetle muhalifti. Bu grupta Kureyş&#8217;in önde gelen kabile reisleri yer alıyordu.<br />
İbni Sa&#8217;d, &#8220;Tabakat&#8221;da Hz. Peygamber (a.s.) ve İslâm&#8217;ın can düşmanı olan bu<br />
kişilerin ismini yazmıştır ki, bunları şöyle sıralayabiliriz: Ebu Cehl, Ebu<br />
Leheb, Esved bin Abd-i Yeğûs (Beni Zühre&#8217;den olup Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
dayısının oğluydu); Hâris bin Kays bin Adiyy (Beni Sehm&#8217;den olup, İbn&#8217;ul-Ğaytala<br />
adıyla meşhur olmuştu), Velid bin Muğire (Beni Mahzûm&#8217;dan), Ümeyye bin Halef<br />
(Beni Cumah&#8217;dan), Ebu Kays bin Fakih bin Muğire (Beni Mahzûm&#8217;dan), As bin Vail<br />
Sehmi (Amr bin El-As&#8217;ın ba­bası), Nadr bin el-Haris (Beni Abdu&#8217;d-Dâr&#8217;dan),<br />
Münebbih bin el-Haccac (Beni Sehm&#8217;den), Züheyr bin Ebi Ümeyye (Beni Mahzûm&#8217;dan<br />
olup Ümm-ü Seleme&#8217;nin kardeşiydi) Saib bin Sayfı bin Abid (Beni Mahzûm&#8217;dan)<br />
Es­ved bin Abdu&#8217;1-Esed Mahzumi, As bin Said bin el-As (Beni Ümeyye&#8217;den), Ebu&#8217;l-Bahterî<br />
As bin Hişâm (Beni Esed&#8217;den), Ukbe bin Ebi Muayt (Beni Ümeyye&#8217;den) İbn&#8217;ul-Esdâ (ya<br />
da el-Esda&#8217;i) el-Hüzeli, Hakem bin Ebi&#8217;l-As (Beni Ümeyye&#8217;den olup Mervan&#8217;ın<br />
babasıydı) ve Adiyy bin Hamrâ&#8217;is-Sekâfi.</p>
<p class="Vcud">Kureyşlilerin ikinci grubunda da birçok İslam düşmanı kabile<br />
reisleri yer alıyordu. Bunlar tabii ki İslâm ve Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
düşmanıydı­lar, ama muhalefet ve düşmanlıkta ilk grup gibi her şeyi göze<br />
almamışlar­dı. Bunların muhalefet ve düşmanlığı o kadar şiddetli değildi. Fakat<br />
yine de İslâma ve müslümanlara karşı tavır alınırken, reylerini ilk gruptan yana<br />
veriyor ve ağırlıklarını koyuyorlardı. İbni Sa&#8217;d bu grupta Utbe bin Rebia, Şeybe<br />
bin Rebia, (Beni Abd-i Şems bin Abd-i Menaf tan) ve Ebu Süfyân bin Harb (Beni<br />
Ümeyye&#8217;den)&#8217;ın yer aldığını yazmıştır. Fakat muhalefet ve düşmanlıkları ne kadar<br />
hafif ve zararsız olursa olsun, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bunlar hakkında söylediği<br />
şundan ibarettir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Agâh olun ki, münafıklar kalblerindekini gizlemek için<br />
göğüslerini Hak&#8217;tan çevirirler.&#8221; (Hud; 50)</p>
<p class="Vcud">Yani bu adamlar kalblerinin içindekileri dışarıya vurmamak için<br />
gizli ve sinsice hareket ediyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i ve müslüman­ları<br />
gördükleri yerlerden kaçıyor, yolda karşılaştıkları zaman istikâmet­lerini<br />
değiştiriyor veya yüzlerini örtüyor ve arkalarından kötü şeyler ko­nuşuyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Kureyşlilerin dışındaki Mekkelilere gelince, bunlardan bazıları<br />
taraf­sızdı; bazıları kalben İslâmiyet&#8217;in hakkaniyetini anlıyor ve biliyorlardı,<br />
ama açıkça İslâm&#8217;ı kabul etmekte tereddüt ediyorlardı; bazıları ise birer ikişer<br />
İslâm camiasına giriyorlardı. Mekkelilerin büyük kısmı ise kabile reislerinin<br />
baskı ve tehdidi sebebiyle atalarının dinlerini korumak ve müs­lümanları<br />
yıldırmak amacıyla giriştikleri komplo ve hareketlere katılıyor­lardı.</p>
<p class="Vcud">Şimdi Kureyş ve diğer muhaliflerin İslâmi hareketi durdurmak<br />
için başvurdukları tedbirlere ve harcadıkları gayretlere bir göz atalım:</p>
<p class="kiliBalk"><a>28.1. HZ. PEYGAMBER (A.S.) İLE<br />
UZLAŞMA GİRİŞİMLERİ</a></p>
<p class="Vcud">Muhalifler, Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in fevkalâde şahsiyeti ve<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in inanılmaz tesirini bildikleri için kendisiyle bir uzlaşma ve<br />
anlaşma zemini yokladılar. Gaye ve hedefleri, din konusunda bazı ta­vizler<br />
koparmak ve uzlaşmaya varmaktı. Bu uzlaşma girişimleri çeşitli ve­silelerle ve<br />
münasebetlerle yapıldı. Bu amaçla Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e çe­şitli heyetler<br />
gönderildi ve bazen sayılı ve tanınmış kişiler de yollandı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.1.1. Utbe bin<br />
Rebi&#8217;a&#8217;nın Hz. Peygamber (a.s.) İle Görüşmesi</a></p>
<p class="Vcud">Uzlaşmanın sağlanması için yapılan görüşmelerin en<br />
önemlilerinden biri Utbe bin Rebia&#8217;nınki idi. Çeşitli muhaddisler bu görüşmeyi<br />
çeşitli şekilde anlatmışlardır. Fakat hepsinin özü aynıdır ve aralarında<br />
herhangi bir tezât veya ihtilâf yoktur. İbn Ebi Şeybe&#8217;nin, İbni Ömer ile Abd bin<br />
Hâmid ve Beyhakî ile Ebû Ya&#8217;lâ&#8217;nın, Hz. Câbir bin Abdullah Ensarî&#8217;ye dayanarak<br />
naklettikleri olay şöyledir: Bir gün Kureyş&#8217;ten bazı kimseler bir araya ge­lip<br />
şöyle konuştular: &#8220;Bakın, aramızda sihir, kehânet ve şiiri kim en çok biliyorsa,<br />
toplumumuzu bölen, işlerimizi bozan ve dinimizi ayıp sayan o kişiye gidip onunla<br />
konuşsun ve kendisinin ne dediğini öğrensin.&#8221; Herkes böyle bir kişinin Utbe bin<br />
Rebi&#8217;a&#8217;dan başkası olmadığına karar verdi. Onun için kendisine, &#8220;Ebu&#8217;l-Velid,<br />
sen bu işi yap&#8221; denildi ve Utbe bin Rebî&#8217;a Hz. Peygamber&#8217;in yanına geldi.</p>
<p class="Vcud">Olayla ilgili ikinci hadis Muhammed bin İshâk ile Beyhakî<br />
tarafından Muhammed bin Ka&#8217;b el-Kurazî&#8217;ye atfen naklolunmuştur ki şöyledir: Bir<br />
defasında Kureyş&#8217;in bazı kabile reisleri Mescid-i Haram&#8217;da bağdaş kurup<br />
oturmuşlardı. Mescid&#8217;in bir köşesinde de Rasûlullah (a.s.) tek başına<br />
otu­ruyordu. O sırada Hz. Hamza (r.a.) müslüman olmuştu ve Kureyşliler,<br />
müslümanların sayısının gittikçe artmasından hayli telaşlı idiler. Derken, Utbe<br />
bin Rebi&#8217;a (Ebû Süfyan&#8217;ın kayınpederi) Kureyşli kabile reislerine şöyle<br />
seslendi: &#8220;Arkadaşlar, isterseniz Muhammed&#8217;e gidip konuşayım ve ona bazı<br />
tekliflerde bulunayım. Kim bilir bunlardan bazısını o kabul eder, bazısını da<br />
biz. Böylece bize muhalefet etmekten vazgeçecektir.&#8221; Herkes onun teklifini<br />
beğendi ve &#8220;Ebul-Velîd, biz sana güveniyoruz. Gidip onun­la elbette konuş&#8221; dedi.<br />
Utbe oradan kalkıp Nebi-yi Kirâm (a.s.)&#8217;ın yanına gitti ve kendisine şöyle hitap<br />
etti: &#8220;Bak yeğenim, bizim seni ne kadar sev­diğimizi saydığımızı bilirsin. Senin<br />
ailen de en temiz ve en soylulardan biridir. Fakat sen milletimize ne biçim<br />
felâket gelirdin? Sen cemiyetimizi böldün, bütün milleti aptal yerine koydun.<br />
Halkın dinini ve tanrılarını kötüledin. Öbür dünyaya intikal etmiş olan<br />
atalarımızın kâfir ve sapık oldu­ğunu söyledin. Şimdi beni dinle, ben sana bazı<br />
tekliflerde bulunacağım. Onları iyice düşün taşın, belki de bazılarını kabul<br />
edersin.&#8221; Rasûlullah (a.s.) buyurdular, &#8220;Ebu&#8217;l-Velid, devam et, seni<br />
dinliyorum.&#8221; Utbe bin Re­bî&#8217;a dedi ki: &#8220;Yeğenim, şu başlattığın işin maksadı mal<br />
ve mülk toplamaksa biz sana o kadar mal ve mülk vereceğiz ki, sen aramızda en<br />
zengin ve en varlıklı kişi olacaksın. Eğer büyük olmak ve iktidar elde etmek<br />
istiyor­san biz seni reisimiz yaparız. Hiçbir işimizi sana danışmadan yapmayız.<br />
Hiçbir sözünden çıkmayız. Yok eğer kral olmak istiyorsan ona da razıyız. Biz<br />
seni kralımız olarak seçeriz. Yok eğer sana cinler geliyorsa ve sen de onları<br />
kovacak güce sahip değilsen, sen uyurken veya uyanıkken rüya gö­rüyorsan en iyi<br />
tabip ve hekimleri çağırırız, onlar seni tedavi ederler.&#8221; Utbe bunları söylüyor<br />
ve Hz. Peygamber (a.s.) kendisini sessizce dinliyordu. Sonra şöyle konuştu: &#8220;Ebu&#8217;l-Velid,<br />
söylediklerinizi söylediniz mi, yoksa söyleyeceğiniz başka bir şey var mı?&#8221; Utbe<br />
&#8220;yok söylemek istediklerim bundan ibarettir&#8221; dedi. Bunun üzerine Rasûlullah: &#8220;O<br />
zaman şimdi beni dinleyiniz&#8221; dedi ve besmele okuyarak fussilet suresini okumaya<br />
başladı. Utbe ellerini arkaya koyup bunları dikkatle dinliyordu. Rasûlullah<br />
(a.s.) 38. ayete gelince secde etti, daha sonra başını kaldırarak şöyle dedi:<br />
Ebu&#8217;l-Velid, cevabımın ne olduğunu duydunuz. Bundan sonrasını siz bilirsiniz.&#8221;<br />
Utbe oradan kalkıp Kureyşli kabile reislerine doğru yönelince arkadaşları<br />
aralarında, &#8220;vallahi Utbe&#8217;nin yüzü değişmiştir. Utbe bizden gittiği yüzle<br />
gelmiyor&#8221; dediler ve yanlarına gelince de Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in ne dedi­ğini<br />
sordular. Utbe kendilerine şöyle dedi: &#8220;Allah aşkına ben bundan ev­vel böyle bir<br />
kelâm dinlememiştim. Vallahi billahi, bu ne şiirdir, ne sihir­dir, ne de<br />
kehânet. Ey Kureyşliler, beni dinleyin ve bu adamı rahat bıra­kın. Bana öyle<br />
geliyor ki, onun söyledikleri yankı yapacaktır. Faraza, Araplar ona (Hz.<br />
Muhammed&#8217;e) galip gelirse, siz kendi akrabanıza el kal­dırmaktan kurtulacaksınız<br />
ve başkaları onun işini bitirmiş olacaktır. Fakat eğer o Araplara galip gelirse<br />
onun krallığı sizin krallığınız ve onun şerefi sizin şerefiniz olacaktır.&#8221;<br />
Kureyşliler onun böyle konuştuğunu işitince, &#8220;vallahi Ebu&#8217;l-Velid, o (Hz.<br />
Peygamber) seni de büyüledi&#8221; dediler. Utbe cevap verdi: &#8220;Vallahi, ne yaparsanız<br />
yapın, ben size fikrimi söyledim.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Beyhakî&#8217;nin bu olayla ilgili olarak topladığı rivâyetlere bazı<br />
diğer şeyler ilâve edilmiştir. Meselâ, Rasûlullah (a.s.) Fussilet suresinin 13.<br />
aye­tini (eğer onlar davetine icabetten yüz çevirirlerse de ki: &#8216;Sizi Ad ve<br />
Semûd kavimlerinin yıldırımı gibi bir yıldırımla korkutuyorum&#8217;) okuyunca Utbe<br />
derhal elini Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ağzını kapatmak için kaldırdı ve &#8220;sakın öy­le<br />
konuşma&#8221; dedi. Utbe daha sonra arkadaşlarına bu hareketinin gerekçe­sini şöyle<br />
anlattı: &#8220;Biliyorsunuz ki Muhammed (a.s.) bir şey söyleyince yalan çıkmıyor. Bu<br />
sebeple, ben bir azap geleceğinden korktum.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.1.2. Başka Bir<br />
Heyetin Gelişi</a></p>
<p class="Vcud">Muhammed bin İshâk&#8217;ın İbn Abbas&#8217;a dayanarak naklettiği rivayet<br />
şöyledir: Bir defasında Utbe bin Rebî&#8217;a, Şeybe bin Rebî&#8217;a, Ebu Süfyân bin Harb,<br />
Nadr bin Haris, Ebu&#8217;l-Bahteri bin Hişâm, Esved bin el-Muttalib, Zema&#8217;a bin el-Esved,<br />
Velid bin Muğire, Ebu Cehl, Abdullah bin Ebi Ümey­ye, Ümeyye bin Halef, As bin<br />
Vâil ve Haccâc Sehmi&#8217;nin oğulları Nübeyye ve Münebbih, güneşin batışından sonra<br />
Kâ&#8217;be&#8217;nin duvarının altında toplandılar ve Hz. Muhammed (a.s.) ile konuşup<br />
meseleyi bitirmek istedi­ler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e, Mekke&#8217;nin<br />
eşrafının bir araya gelip kendisiyle konuşmak istediğine dair haber yollandı. Hz.<br />
Peygamber (a.s.) bu adamların doğru yola gelmeleri için çaba harcadığından<br />
onlarla görüşmeye hemen razı oldu. Hz. Peygamber (a.s.) gelince, Kureyşli eşraf<br />
kendisine şöyle dedi: &#8220;Muhammed, biz seni buraya çağırdık ki hüccetimi­zi<br />
tamamlayalım. Vallahi, Arap kavminde senin kadar kendi milletini bö­len başka<br />
bir kişiyi görmedik. Sen atalarını kötüledin. Dinimizde ayıp bul­dun. İnsanları<br />
aptal yerine koydun. Mabûdlarımıza hakaret ettin. Bizim toplumumuzda ikilik<br />
yarattın. Gerçek şu ki aramızı bozmaktan hiç çekinmedin. Eğer sen bunları para<br />
ve mal-mülk için yapıyorsan emin ol biz sa­na o kadar mal-mülk vereceğiz ki, sen<br />
hepimizden daha zengin olacaksın. Yok, büyüklük tasarlıyorsan, biz seni<br />
önderimiz seçeriz. (Bir rivâyete gö­re, biz hiçbir konuda sana danışmadan karar<br />
vermeyiz). Yok, krallık isti­yorsan seni kral yaparız. Yok,sana musallat olan<br />
bir cin sana geliyorsa, biz paramızı-pulumuzu harcayıp senin kurtulman ve<br />
iyileşmen için seni tedavi ettiririz. Hiç olmazsa günah bizden gider.&#8221; Buna<br />
cevap olarak Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu: &#8220;Ben sizin dediğiniz gibi hasta<br />
filan de­ğilim. Size getirdiğim şeyi, ne sizden mal-mülk talep etmek, mevki ve<br />
makama kavuşmak ne de kralınız olmak için getirmişimdir. Gerçek şu ki, Allah<br />
beni size Resul olarak göndermiştir. Bana bir kitap indirmiştir ve benim sizin<br />
için müjdeleyici ve korkutucu olmamı istemiştir. Onun için, ben Rabbimin<br />
mesajını size iletmiş bulunuyorum ve size nasihat etmiş bulunuyorum. Şimdi,<br />
getirdiğim şeyi kabul ederseniz siz dünyada da, Ahiret&#8217;te de şanslı ve mutlu<br />
olacaksınız. Yok, eğer reddediyorsanız, ben Allah&#8217;ın emri üzerine sabredeceğim.<br />
Ta ki, Allah benimle sizin aranızda kararını versin.&#8221; Bunun üzerine kâfirlerin<br />
reisleri Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in bazı Mu&#8217;cizeler göstermesini istediler. (Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;de kabile reislerinin bu isteği ve buna verilen cevap ayrıntılı olarak yer<br />
almıştır).<a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a><br />
İbni Hişâm, İbni İshâk&#8217;a dayanarak bu rivâyeti naklederken şunları da<br />
yazmış­tır: Kâfirlerin Mu&#8217;cizelerle ilgili taleplerini dinledikten sonra Hz.<br />
Peygam­ber (a.s.) şöyle buyurdu: &#8220;Ben bu gibi şeyler yapmak için dünyaya<br />
gönderilmedim. Allah beni hangi şeyler için göndermişse onları size ilettim.&#8221;<br />
Bundan sonra kabile reisleri Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e tehdit savurdular ve dediler<br />
ki, &#8220;biz senin bunları yapmana daha fazla müsaade etmeyeceğiz. Ya sen bizim<br />
işimizi bitirirsin, ya da biz senin işini.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.1.3. Uzlaşma<br />
İçin Diğer Bazı Girişimler</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra da Kureyşliler çeşitli defa Hz. Muhammed (a.s.) ile<br />
aralarındaki çekişmeye son vermek ve bir çeşit uzlaşmaya varmak ama­cıyla<br />
girişimlerde bulundular.</p>
<p class="Vcud">Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;ın bir rivâyeti şöyledir: Kureyşliler Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.)&#8217;e dediler ki, &#8220;biz sana o kadar mal-mülk vereceğiz ki, sen<br />
Mekke&#8217;nin en zengin kişisi olacaksın. Sen hangi kadını beğenirsen seni onunla<br />
evlendiririz. Biz senin peşinden gelmeye razıyız. Yeter ki tanrıları­mızı<br />
kötülemekten vazgeç. Eğer bu teklifi kabul etmezsen sana başka bir şey teklif<br />
edeceğiz ki, buna göre sen de rahat edersin biz de.&#8221; Hz. Pey­gamber bu teklifin<br />
ne olduğunu sordu. Onlar dedi ki: &#8220;Bir sene sen mabûdlarımız Lât ve Uzza&#8217;ya<br />
ibadet et, bir sene de biz senin mabuduna ibadet edelim.&#8221; Hz. Peygamber (a.s.)<br />
&#8220;bir dakika.bakayım Rabbim&#8217;den ne emir geliyor&#8221; dedi<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a>.<br />
Bundan sonra vahiy geldi: &#8220;De ki: &#8216;Ey kâfirler, sizin ibadet ettiklerinize ben<br />
ibâdet etmem. Ne de siz benim ibadet ettiğime ibadet edersiniz. Ne ibadet<br />
ettiklerinize ibadet edeceğim, ne de benim iba­det ettiğime siz ibadet<br />
edeceksiniz. Sizin dininiz sizin için, benim dinim benim içindir.&#8221; (Kâfirûn;<br />
1-6). Ayrıca şunları da buyurdu: &#8220;De ki? &#8216;Bana, Allah&#8217;tan başkasına ibadet<br />
etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller&#8221;&#8221; (Zü­mer; 64). (İbni Cerir, &#8220;Fit-Tefsir<br />
vet-Târih&#8221;, İbni Ebi Hâtim, Taberânî).</p>
<p class="Vcud">İbni Abbas&#8217;ın bir rivâyeti şöyledir. Kureyşliler, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;e dediler ki: &#8220;Ey Muhammed, eğer sen mabûdlarımızı öpersen biz de senin<br />
mabuduna ibadet ederiz.&#8221; Bunun üzerine Kafirûn sûresi nâzil oldu.&#8221; (Abd bin<br />
Hâmid).</p>
<p class="Vcud">Sa&#8217;id bin Minâ&#8221; (Ebû&#8217;l-Buhteri&#8217;nin azad ettiği köle)nin bir<br />
rivâyeti şöyledir: Velid bin Muğire, As bin Vâil, Esved bin el-Muttalib ve<br />
Ümeyye bin Halef, Rasûlullah (a.s.) ile görüştüler ve dediler ki: &#8220;Ey Muham­med,<br />
gel biz senin mabuduna ibadet edelim, sen de bizimkilere. Biz seni her işimizde<br />
ortak yaparız. Eğer senin getirdiğin şey bizde olan şeyden daha iyi ise, biz<br />
seninle ortak oluruz ve payımızı oradan alırız. Fakat biz­de olan şey<br />
seninkinden daha iyi ise sen o işte bizimle ortak olursun ve ondan kendi payını<br />
alırsın. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, Kâfirûn sûresini nazil etti. (İbni Cerir,<br />
İbni Ebi Hâtim, İbni Hişâm ve Belazuri de bu olayı anlatmışlardır).</p>
<p class="Vcud">Vehb bin Münebbih (r.a.)&#8217;in rivâyet şöyledir: Kureyşliler<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a dediler ki &#8220;eğer isterseniz bir sene biz sizin dininize bir<br />
sene de siz bizim dinimize girersiniz.&#8221; (Abd bin Hâmid, İbni Ebi Hâtim).</p>
<p class="Vcud">Bu rivayetler gösteriyor ki Kureyşliler sadece bir defa, bir<br />
toplantıda bu teklifte bulunmamışlardı, aksine çeşitli vesilelerle ve çeşitli<br />
yerlerde bunu tekrarlamışlardı ve her defasında Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;den aynı<br />
ce­vabı almışlardı. Bu tekliflerin arkasının kesilmesi için kati ve net cevap<br />
verilmesi gerekiyordu ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın din konusunda kâfirlerle her­hangi<br />
bir pazarlığa veya uzlaşmaya girmeyeceğinin belirtilmesine hacet vardı. Bu<br />
sebepten dolayıdır ki yukarıda bahsettiğimiz vahiylerle Kureyş­lilerin ağızları<br />
kapatılmış oldu.</p>
<p class="kiliBalk"><a>28.2. EBU TALİB&#8217;E BASKI YAPILMASI</a></p>
<p class="Vcud">Kureyş&#8217;in, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in İslâmi davetini durdurma<br />
tedbirle­rinden biri de, Ebu Tâlib&#8217;e baskı uygulamaktı. Yani, kendileri Ebu<br />
Tâlib&#8217;i baskı altında tutacaklar ve onun vasıtasıyla Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e<br />
tazyik yapacaklardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.2.1. İlk Heyet</a></p>
<p class="Vcud">Muhammed bin İshâk&#8217;ın rivâyetine göre Kureyşliler ne zaman ki<br />
Ebu Tâlib&#8217;in Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i desteklediğini ve hoşlarına gitmeyen<br />
şey­lerden men&#8217;etmediğini gördüler, o zaman Kureyş eşrafından müteşekkil bir<br />
heyeti kendisine gönderip meseleyi halletmek istediler. Ebu Tâlib&#8217;e gönderilen<br />
heyette Beni Abd-i Şems bin Abd-i Menaf tan Utbe bin Rebi&#8217;a ve Şeybe bin Rebi&#8217;a,<br />
Beni Ümeyye&#8217;den Ebu Süfyân, Beni Esed bin Ab-dü&#8217;1-Uzzâ&#8217;dan Ebu&#8217;l-Bahteri As bin<br />
Hişâm ve Esved bin el-Muttalib, Beni Mahzûm&#8217;dan Ebu Cehl ve Velid bin Muğire ve<br />
Beni Sehm&#8217;den Haccâc&#8217;ın oğulları Nübeyye ve Münebbih ve As bin Vâil vardı. Heyet<br />
Ebû Tâlib&#8217;e şunları söyledi: &#8220;Ey Ebu Tâlib, yeğeniniz bizim mabûdlarımızı<br />
kötülemiş, dinimizde ayıplar olduğunu söylemiş, bizim aklımızı kaçırdığımızı<br />
iddia etmiş ve atalarımızın yanlış yolda olduğunu ifade etmiştir. Bundan böyle<br />
ya onu, bizi üzmek ve kırmaktan alıkoyacaksınız ya da bizimle onun ara­sından<br />
çıkacaksınız. Çünkü siz de bizim gibi onun dinine karşısınız. On­dan sonra<br />
onunla kozumuzu paylaşmış oluruz.&#8221; Ebu Tâlib onlara iyi dav­randı, onların<br />
söylediklerini dikkatle dinledi. Kendileriyle tatlı konuştu ve iyi sözle<br />
söyleyerek öfkelerini yatıştırdı. Sonra onlar ayrıldı. (İbn Hişâm, Taberî, &#8220;el-Bidâye<br />
ve&#8217;n-Nihaye).</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.2.2. İkinci<br />
Heyet</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra da Hz. Peygamber (a.s.) tebliğ çalışmalarını<br />
aralıksızca sürdürdü. Kureyşli kabile reisleri bu çalışmalara bir süre daha<br />
tahammül ettiler. Fakat sabırları taştıktan sonra Ebu Tâlib&#8217;e ikinci heyeti<br />
gönderdiler Heyettekiler Ebu Tâlib&#8217;e şöyle dediler: &#8220;Ey Ebu Tâlib, siz yaşlı bir<br />
büyüğümüzsünüz. Mevki ve makamınız, şeref ve haysiyetiniz vardır. Biz onu (Hz.<br />
Peygamber&#8217;i) desteklemekten vazgeçmenizi istemiştik, ama siz des­teğinizi<br />
çekmediniz. Biz artık atalarımızın, aklımızın ve mabûdlarımızın kötülenmesine,<br />
ayıplanmasına tahammül edemeyeceğiz. Bundan sonra ya siz onu durduracaksınız ya<br />
da sizinle bizim aramızda çatışma patlak vere­cektir, ta ki bizden biri ölsün.&#8221;<br />
Bundan sonraki rivayetlerde ifade değişik­liği vardır.</p>
<p class="Vcud">İmam Buhârî tarih kitabında ve Hâfız Ebu Ya&#8217;lâ kendi &#8220;Müsned&#8221;inde<br />
Akil bin Ebi Tâlib&#8217;in şu rivâyetini nakletmiştir: Bu heyet Ebu Tâlib&#8217;in ya­nında<br />
bulunurken babam bana dedi ki: Git Muhammed (a.s.)&#8217;i çağır. Hava çok sıcaktı.<br />
Ben gidip Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i buldum ve getirdim. Hz. Muhammed (a.s.) gelince<br />
amcası dedi ki, &#8220;bak yeğenim, senin akrabaların senin hakkında şikâyette<br />
bulunuyorlar. Sen onların toplantılarına ve Mes­cid (yani Mescid-i Haram)&#8217;e<br />
gidip onları rahatsız ediyormuşsun. Lütfen onları fazla rahatsız etme.&#8221; Bunun<br />
üzerine Rasûlullah (a.s.) göğe doğru baktı ve Kureyşlilere dedi ki: &#8220;Siz bu<br />
güneşi görüyor musunuz?&#8221; Onlar &#8220;evet&#8221; dedi. Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, &#8220;nasıl<br />
ki bu güneş size gönder­mekte olduğu ışınlan durdurmaya kadir değildir, ben de<br />
kendi işimi bırak­maya kadir değilim.&#8221; Rasûlullah (a.s.) bu cevabı verdikten<br />
sonra oradan ayrıldı. Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in gitmesinden sonra Ebu Tâlib dedi<br />
ki, &#8220;ye­ğenim hiçbir zaman yalan söylememiştir. Onun için, siz artık<br />
gidebilirsi­niz.&#8221; Taberânî bu olayı &#8220;Evsâfta ve &#8220;Kebir&#8221;de nakletmiştir. Ebû<br />
Ya&#8217;lâ da bunu özetlemiştir.</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm, Taberî, Beyhakî ve Belazuri bu olayı şöyle<br />
nakletmişler­dir. Heyetin gitmesinden sonra Ebu Tâlib, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
yanına çağı­rıp kendisine dedi ki: &#8220;Yeğenim, milletimizin bu adamları bize gelip<br />
bun­ları söylemişlerdir. Onun için sen, kendinin ve benim yaşayabilmem için<br />
biraz imkân bırak. Bana, altından kalkamayacağım bir yük yükleme ve kendin de<br />
taşıma. Onun için, kavminin hoşuna gitmeyen şeyleri söyleme.&#8221; Hz. Peygamber<br />
(a.s.) Ebu Tâlib&#8217;in bu sözlerini dinledikten sonra amcası­nın kendisini himaye<br />
etmekten vazgeçtiğini zannetti. Bu sebeple, kendisi­ne şöyle dedi: &#8220;Amcacığım,<br />
sağ elime güneş ve sol elime ay bile verilse ben bu işi bırakmayacağım. Ta ki<br />
Allah beni muvaffak kılsın, ya da ben bu yolda öleyim.&#8221; Hz. Muhammed (a.s.) bu<br />
sözleri söylerken üzüntüden ağlayıverdi. Sonra kalkıp gitmek istedi. Ebu Tâlib<br />
baktı ki söyledikleri Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e çok ağır gelmiştir. Onun için onu<br />
geri çağırdı ve kendisine şöyle dedi: &#8220;Yeğenim, sen işine devam et ve ne yapmak<br />
istersen yap. Allah&#8217;a yemin ederim; ne olursa olsun, ben seni düşmanlara teslim<br />
etmeyeceğim.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.2.3. Ebû Cehl,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;i Öldürmeyi Plânlıyor</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Ebu Cehl&#8217;in Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;i öldürmeyi<br />
ta­sarladığı rivayet olunmuştur. Muhammed bin İshâk&#8217;ın rivâyeti şöyledir: Ebu<br />
Cehl, Kureyşlileri toplayarak, &#8220;ey Kureyş topluluğu, Muhammed&#8217;in, atalarımızın<br />
dinini ayıplamaktan, baba ve dedelerimizin sapık ve aklımı­zın da akılsızlık<br />
olduğunu söylemekten ve mabudlarımıza küfretmekten vazgeçmeyeceğini söylediğini<br />
siz de gördünüz. Şimdi ben Allah&#8217;a söz ve­riyorum, yarın büyük bir taş alıp<br />
oturacağım ve Muhammed namaz kılar­ken secde ettiği zaman başını ezeceğim.<br />
Bundan sonra Abd-i Menaf ne is­terse yapsın.&#8221; Ertesi sabah Ebu Cehl büyük bir<br />
taş alıp oturdu ve Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;i beklemeye başladı. Rasûlullah (a.s.)<br />
her zamanki gibi na­maz için geldi ve ibadete başladı. Kureyşliler de toplanıp<br />
olayı merakla iz­lemeye başladılar. Rasûlullah (a.s.) secde ettiği zaman Ebu<br />
Cehl kendisine yaklaştı, fakat birden bire oradan dehşet içinde çekildi. Yüzünün<br />
rengi sapsarıydı. Taşı da heyecan içinde düşürmüştü. Kureyşliler ona yaklaşıp, &#8220;Ebu<br />
Hakem, sana ne oldu?&#8221; diye sordular. Ebu Cehl dedi ki: &#8220;Size söyle­diğim gibi<br />
plânımı gerçekleştirmek istedim. Fakat, onun yanına yaklaştı­ğım zaman birden<br />
bire dev bir deve ile karşılaştım. Bu kadar büyük başı, boynu ve kamburu olan<br />
başka bir deve hayatımda görmedim. O deve beni çiğnemek istiyordu.&#8221; Daha sonra<br />
Rasûlullah (a.s.) arkadaşlarına bu deve­nin aslında Hz. Cebrail olduğunu<br />
anlattı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.2.4. Üçüncü<br />
Heyet</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın rivâyet ettiği gibi Kureyşli şeyh ve kabile<br />
reisleri bir defa daha Ebu Tâlib&#8217;e geldiler. Onlar dediler ki: &#8220;Siz bizim büyük<br />
reisimizsiniz. Biz size adil bir şey söylemek istiyoruz. Lütfen siz bizimle onun<br />
(Hz. Muhammed) davasında adaletle karar verin. Yeğeninizi çağırın ve ona de­yin<br />
ki mabûdlarımızı kötülemekten vazgeçsin, biz de onun mabuduna bir şey<br />
söylemeyiz.&#8221; Bu sözler üzerine Ebu Tâlib, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i ya­nına çağırdı<br />
ve kendisine şunları söyledi: &#8220;Bak evladım, bunlar senin am­caların, senin<br />
milletinin eşrafı, şeyh ve reisleridirler. Seninle âdil bir şey konuşmak<br />
istiyorlar.&#8221; Hz. Peygamber (a.s.) dedi ki getirdikleri teklifi açıklasınlar.<br />
Onlar dedi ki: &#8220;Sen bizi bizim tanrılarımızla bırak ve onları kötüleme. Biz de<br />
seni senin tanrınla bırakırız.&#8221; Ebu Tâlib, Kureyşlilerin adil ve makul bir şey<br />
söylediklerini belirtti ve yeğeninden bunu kabul et­mesini söyledi. Hz.<br />
Peygamber (a.s.) dedi ki: &#8220;Amcacığım, ben onları da­ha iyi bir şeye davet<br />
etmeyeyim mi?&#8221; Ebu Tâlib, o daha iyi şeyin ne oldu­ğunu sordu. Rasûlullah (a.s.)<br />
buyurdu: &#8220;Ben onları öyle bir kelimeye çağırıyorum ki, bunu kabul ettikleri<br />
takdirde Arabistan&#8217;a hâkim olurlar ve Acem de onlara tabi olur.&#8221; Ebu Tâlib şu<br />
karşılığı verdi: &#8220;Vallahi, bu çok faydalı bir iştir. Senin babana yemin ederek<br />
söylüyorum, biz böyle bir de­ğil, birkaç kelime söylemeye hazırız.&#8221; Rasûlullah<br />
(a.s.) da dedi ki, o za­man &#8220;Lâilahe İllallah deyin.&#8221; Bunu duyunca Kureyşli<br />
reisler ve soylu kişi­ler öfke ve nefretle şunları söyleyerek ayrıldılar: &#8220;Gidin<br />
ve ilâhlarınıza ibadette sebat edin. Şüphesiz arzu edilecek olan budur.&#8221; (Sâd;<br />
6)</p>
<p class="Vcud">Bu olayla ilgili rivayetlerde de bazı ihtilaflar vardır. İbni<br />
Sa&#8217;d &#8220;Taba­kayla ve Taberî kendi &#8220;Tarih&#8221;inde, bu olayı, tarihini tesbit etmeden<br />
anlat­mıştır. İbni İshâk ise bunun, Hz. Hamza ile Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in iman<br />
etme­lerinden sonraki bir vak&#8217;a olduğunu kaydetmiştir. Bu ifadeyi Zemahşeri,<br />
Razi ve Nisaburi gibi diğer müfessirler de kabul etmişlerdir. Fakat bazı diğer<br />
rivayetlere göre bu olay, Ebu Tâlib&#8217;in ölüm döşeğinde iken cereyan etti. İmam<br />
Ahmed, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, İbni Ebi Şeybe, İbn Ebi Ha­tim ve İbni Cerir<br />
Taberî gibi müfessir ve tarihçilerin bu husustaki kayıtla­rının özeti şudur: Ebu<br />
Tâlib hastalanıp bir daha iyileşemeyeceği belli ol­duktan sonra Kureyşli<br />
reisleri aralarında bir toplantı yaptılar ve kendisiyle son bir görüşme yapmayı<br />
kararlaştırdılar. Kendileri ile yeğeni arasındaki kavgaya son vermesi halinde<br />
herkesin rahat nefes alacağını düşündüler. Onlar Ebu Tâlib&#8217;in ölümünden sonra<br />
Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e, karşı sert bir harekette bulunmaktan da çekiniyorlardı.<br />
Zira, o zaman bütün Araplar di­yecekti ki, &#8220;bu kabile reisleri, Büyük Reis Ebu<br />
Tâlib&#8217;in hayatında, kendisinden korktukları için yeğenine bir şey yapmadılar;<br />
ama o hayata gözleri­ni kapar kapamaz bunlar işi azıttılar.&#8221; Bu sebeple,<br />
takriben 25 kabile reisi, -ki bunlar arasında Ebu Cehl, Ebu Süfyan, Ümeyye bin<br />
Halef, As bin Vâil, Esved bin el-Muttalib, Ukbe bin Ebu Muayt, Utbe ve Şeybe de<br />
var­dı- Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in amcası Ebu Tâlib&#8217;e geldiler. Bunlar her<br />
za­man olduğu gibi ilk önce Hz. Peygamber (a.s.) ile ilgili şikâyetlerini dile<br />
getirdiler, sonra dediler ki: &#8220;Biz size haklı, makul ve adil bir teklifle<br />
gel­dik. Yeğeniniz dinimizle uğraşmaktan vazgeçsin, biz de onun diniyle<br />
uğ­raşmayı terk ederiz. O hangi mabuda tapmak isterse tapsın, biz itiraz<br />
etme­yeceğiz. Fakat o da bizim mabudlarımıza dil uzatmasın. Ve bizim<br />
mabûd­larımızı terk etmemizi beklemesin. Lütfen siz bu şartlar üzerinde Hz.<br />
Mu­hammed ile bir anlaşma sağlayıverin.&#8221; Ebu Tâlib, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı yanı­na<br />
çağırdı ve dedi ki: &#8220;Bak evlâdım, senin kavminin ileri gelenleri bana<br />
gelmişlerdir. Onlar seninle makul ve haklı bir şart üzerinde anlaşmak<br />
isti­yorlar; ki seninle onlar arasındaki kavga bitsin.&#8221; Ebu Tâlib daha sonra<br />
on­ların teklifini kendisine anlattı. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) dedi ki:<br />
&#8220;Amcacığım, ben onlara öyle bir söz söyleyeceğim ki, onlar bunu kabul ederse<br />
Arabistan kendilerinin tebaası ve Acem kendilerine tabi oluverir.&#8221; Bu sözleri<br />
duyunca Kureyşli kabile reisleri bir an için durakladı ve ne ce­vap<br />
vereceklerini şaşırdılar. Rasûlullah (a.s.)’ın sunacağı o sözü reddetme­leri<br />
için uygun bir bahane bulamayınca şöyle dediler: &#8220;Sen bir sözden bahsediyorsun,<br />
halbuki biz 10 söz söylemeye hazırız, ama önce bu sözün ne olduğunu söyle.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.), &#8220;Lâilahe İllallah&#8221; dedi. Bunu duyar duymaz hepsi birden ayağa<br />
kalktı. Sâd sûresinde 4.&#8217;den 8. ayetine kadar kaydedilen sözleri söyleyerek<br />
oradan ayrıldılar.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.2.5. Dördüncü<br />
Heyet</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm, İbni Cerir, Taberî, İbni Sa&#8217;d, Belazuri ve İbni<br />
Kesir&#8217;in an­lattığına göre, Ebu Tâlib&#8217;in Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i himaye etmekten<br />
hiç­bir şekilde vazgeçmeyeceğini gören Kureyşliler son bir gayret daha sarf<br />
etmek islediler ve bu defa Velid bin Muğire&#8217;nin oğlu Umare bin Velid&#8217;i yanına<br />
götürüp şöyle dediler: &#8220;Ey Ebu Tâlib, bak şu &#8216;Umare bin Velid&#8217;i görüyor musun?<br />
Bu, Kureyşin en tanınmış, en yakışıklı gencidir. Bunu al ve kendine evlât edin.<br />
Buna karşı yeğenini bize ver. O yeğenin ki, ataları­mızın dinine muhalefet<br />
etmiş, milletimizi bölmüş ve parçalamış, hepimize aptal demiştir. Biz bir kişiyi<br />
sana verip, başka bir kişiyi öldürmek için alı­yoruz.&#8221; Ebu Tâlib kendilerine şu<br />
cevabı verdi: &#8220;Vallahi, siz benimle pazarlığın en iğrencini yaptınız. Siz evlât<br />
edinmem için kendi çocuğunuzu veriyor ve benim evlâdımı öldürmek için almak<br />
istiyorsunuz. Buna hiçbir zaman razı olamam.&#8221; Hâşim&#8217;in kardeşi Nevfel&#8217;in<br />
evlâtlarından olan Mut&#8217;im bin Adiyy, &#8220;vallahi, Ebu Tâlib, senin kavmin sana<br />
adaletli ve insaf­lı davranmıştır ve seni, içinde bulunduğun çıkmazdan kurtarmak<br />
istiyor. Fakat bakıyorum ki, sen onlara itibar etmiyorsun&#8221; dedi. Ebu Tâlib cevap<br />
verdi: &#8220;Yemin ederim, onlar bana adaletli ve insaflı davranmışlardır. Fa­kat<br />
bakıyorum ki sen beni bırakıp onlardan yana çıkıyorsun. Neyse, ne is­tersen yap,<br />
bu senin bileceğin iştir.&#8221; İbni İshâk&#8217;ın ifadesine göre tartış­ma büyüyerek<br />
kavgaya dönüştü ve iki taraf da birbiriyle çatışmaya karar verdi.</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk&#8217;ın ifadesine göre bundan sonra Ebu Tâlib Beni Hâşim<br />
ile Beni Muttalib&#8217;i topladı ve onların elbirliği ve güç birliği yaparak Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.)&#8217;i desteklemelerini istedi. Ebu Tâlib&#8217;in bu çağrısını herkes<br />
ka­bul etti. Bu iki aileden sadece Ebu Leheb kâfirlerden yana çıktı ve Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;i desteklemeyi kabul etmedi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.2.6. Ebu<br />
Tâlib&#8217;in Kureyş&#8217;i Sert Bir Şekilde İkaz Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın bir rivâyeti şöyledir: &#8220;Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
muhalefet en çe­tin safhada iken ve henüz Habeşistan&#8217;a hicret yapılmamışken bir<br />
gün Ebu Tâlib ve ailenin bazı diğer fertleri Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in evine<br />
geldiler ve kendisini bulamadılar. Bunun üzerine Ebu Tâlib, yeğeninin öldürülmüş<br />
olabileceği kuşkusuna kapıldı ve derhal Beni Hâşim ile Beni Muttalib&#8217;in<br />
gençlerini toplanarak kendilerine şöyle dedi: &#8220;Herkes hançer ve buna ben­zer<br />
başka silahlar alıp elbisesine saklasın ve benimle beraber gelsin. Ben Mescid-i<br />
Haram&#8217;a girince, Ebu Hanzaiyye (Ebu Cehl)&#8217;nin Kureyş eşrafı­nın hangi grubunda<br />
bulunduğunu tesbit edeceksiniz. İşte o grubun hiçbir üyesini sağ<br />
bırakmayacaksınız. Zira, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i mutlaka bu grup öldürmüştür.&#8221; Ebu<br />
Tâlib gençlerle beraber Harem&#8217;e doğru yürürken yolda Hz. Zeyd bin Hâris ile<br />
karşılaştı ve ondan Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in sağ olduğunu öğrendi. Ertesi sabah<br />
Ebu Tâlib, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in evine gitti ve onu elinden tutarak Beni Hâşim<br />
ile Beni Muttalib&#8217;in gençleri ile birlikte Kureyşli kabile reislerinin<br />
toplantısına vardı ve onlara şöyle seslendi: &#8220;Ey Kureyşliler, benim ne karar<br />
verdiğimi biliyor musunuz?&#8221; Bunun üzerine Ebu Tâlib bir gün önceki olayları<br />
anlattı ve gençlere dedi ki, örtülerinizi çekin. Gençler örtülerini çekince her<br />
birinde bir silah oldu­ğu görüldü. Sonra Ebu Tâlib şöyle dedi: &#8220;Allah hakkı<br />
için, Muhammed (a.s.)&#8217;i öldürürseniz, hiçbirinizi sağ bırakmayacağım. Aramızda<br />
öyle bir savaş başlayacaktır ki hepimiz çarpışarak öleceğiz.&#8221; Bu olay, Kureyş&#8217;e<br />
Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)&#8217;e el kaldırmanın kolay olmayacağı gerçe­ğini<br />
hatırlattı. Ebu Tâlib ve Beni Hâşim ile Beni&#8217;l-Muttalib&#8217;in bu gövde gösterisi<br />
özellikle Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in hayatına kasteden Ebu Cehl için cesaret<br />
kırıcıydı.</p>
<p class="kiliBalk"><a>28.3. KUREYŞ&#8217;İN KÜSTAHLIKLARI VE<br />
YALAN KAMPANYASI</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşli kâfir ve müşriklerin Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e karşı<br />
sürdürdük­leri baskı, zulüm ve tehdit kampanyasına yalan kampanyası da<br />
eklenince, küstahlık ve çirkinlikleri büsbütün ortaya çıktı. Bu tür alçak ve adi<br />
giri­şimlerin maksadı ve gayesi Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı milletin gözünde küçük<br />
dü­şürmek ve ona bıkkınlık getirip Hak yolundan caymasını sağlamaktı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.3.1. Hz.<br />
Zeyneb (r.a.)&#8217;i Boşama Çabaları</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşin alçak hareketlerinden biri de Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
kızı, Hz. Zeyneb (r.a.)&#8217;in boşanmasını sağlamaktı. Kureyşliler daha öne Ebu<br />
Leheb&#8217;in oğullarıyla evli olan Hz. Rukayye ile Hz. Ümmü Gülsüm (r.a.)&#8217;ün<br />
boşanmalarını sağlamışlardı. Aynı şeyin Hz. Zeyneb&#8217;in de başına gelmesi için<br />
kocası ve Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in damadı olan Ebu&#8217;l-As İbn Er-Rebia baskı<br />
yapmaya başladılar. Ebul As, Beni Abdul Uzza bin Abd-i Şems&#8217;ten olup, annesi<br />
Hale binli Huveylid, Hz. Hatice (r.a.)&#8217;nin kardeşiy­di. Ailesi, Mekke&#8217;nin sayılı<br />
zengin ve tüccarlarındandı ve emaneti de meş­hurdu. Hz. Zeyneb (r.a.), Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in nübüvvet payesine yük­selmesinden önce Ebul As ile<br />
evlenmişti.<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a><br />
Hz. Halice (r.a.) damadını kendi oğlu gibi biliyordu. Ebu&#8217;l As, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in nübüvvet pa­yesine yükselmesinden sonra müslüman olmadı ve şirkine<br />
devam etti, fa­kat Kureyşin herhangi bir baskısını da kabul etmedi ve Hz. Zeyneb<br />
(r.a.)&#8217;i boşamayı reddetti. Belâzuri&#8217;nin &#8220;Ensâb&#8217;ul Eşrafta yazdığı gibi Kureyşli<br />
kabile reisleri Ebu&#8217;l-As&#8217;tan Zeyneb&#8217;i boşamasını istediler ve Arabistan&#8217;da hangi<br />
güzel kadını beğenirse kendisini onunla evlendireceklerini belirtti­ler. Fakat<br />
kendisi dedi ki, &#8220;vallahi ben karımı boşamayacağım, dünyanın en güzel<br />
kadınıdır&#8221;. Aynı şeyleri Taberî ile İbn Hişâm, Muhammed bin İshâk&#8217;a dayanarak<br />
yazmış ve bunları eklemişlerdir: Kureyşli kabile reisleri ve diğer ileri<br />
gelenleri Ebu Leheb&#8217;in oğlu Utbe&#8217;ye gidip Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in kızını<br />
boşamasını ve Kureyş&#8217;in hangi kadınıyla isterse onunla ev­lendireceğini<br />
belirttiler. Utbe dedi ki; &#8220;Siz Said bin As&#8217;ın ya da oğlu Eban&#8217;ın kızını<br />
getirin, ben sözünüzü dinleyeceğim.&#8221; Kureyşliler onun iste­diği kızı getirdiler<br />
ve o da Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in kızını boşadı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.3.2. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in Oğlunun Ölümü Üzerine Kureyşlilerin Sevinmesi</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşlilerin bundan daha küstahça hareketi, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in oğlu Kâsım&#8217;ın ve diğer oğlu Abdullah&#8217;ın küçükken ölümleri üzerine<br />
sevin­meleriydi. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in böylesine acıklı ve üzüntülü anında da<br />
Kureyşliler insanlıktan ve medeniyetten uzak bir harekette bulundular. Kendisine<br />
baş sağlığı dilemek yerine, sevindiler ve hatta göbek attılar. Öyle ki,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a &#8220;ebter&#8221; (nesli tükenmiş, kimsesiz) ismini taktı­lar.</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d ile İbni Asâkir, Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;a dayanarak şu<br />
ola­yı anlatmışlardır: Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın en büyük oğlu Kâsım&#8217;dı. Ondan son­ra<br />
Hz. Zeyneb (r.a) doğmuştu. Bunların küçüğü Abdullah idi. Daha sonra sıra ile üç<br />
kız, Hz. Umm-u Gülsüm, Hz. Fatma (r.a.) ve Hz. Rukayye (r.a.) doğmuşlardı.<br />
Bunlardan ilk önce Kâsım vefat etti. Daha sonra Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;in ikinci<br />
oğlu Abdullah&#8217;ın da ölmesi üzerine As bin Vâil, &#8220;O&#8217;nun nesli tükendi, o artık<br />
ebter&#8217;dir&#8221; dedi. Bazı diğer hadislerde As&#8217;ın şunları ilâve ettiği ifade<br />
edilmiştir: &#8220;Muhammed ebter (köksüz, kimse­sizdir. Onun yerine geçecek bir oğlu<br />
yoktur. O (Muhammed) öldükten sonra (ey Kureyş) ondan kurtulacaksınız.&#8221; (Abd bin<br />
Hamid&#8217;in İbn Abbas&#8217;a dayanarak naklettiği hadisten anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in oğlu Abdullah&#8217;ın vefatından sonra Ebu Cehl de benzeri lakırdılarda<br />
bulunmuş­tu. İbni Ebi Hâtim&#8217;in, Şemir bin Atiyye&#8217;ye dayanarak kaydettiği hadise<br />
gö­re Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in üzüntülü ânında aynı küstahlığı Ukbe bin Ebi Muayt<br />
da yaptı. Atâ&#8217;ya göre, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ikinci oğlu Abdullah (r.a.) da vefat<br />
edince amcası Ebu Leheb koşa koşa müşriklere gitti ve on­lara şu &#8220;müjde&#8221;yi<br />
verdi: &#8220;Muhammed bugün çocuksuz kaldı, yani kökü kazıldı.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İşte bu cesaret kırıcı ve son derece hazin şartlarda Kevser<br />
sûresi Rasûlullah (a.s.)&#8221;a nazil oldu. Hz. Peygamber (a.s.) ve müslümanların<br />
duru­mu o sırada gerçekten içler açışıydı. Hz. Peygamber (a.s.), Allah&#8217;a ibadet<br />
ve itaat edilmesini istediği ve Arapların müşrik düşüncelerini reddettiği için,<br />
peygamberliğinden önceki bütün mevki, makam ve itibarını kaybet­mişti ve kendisi<br />
hemen hemen aileden çıkarılmıştı. Bir avuç arkadaşları da çaresizdi; her<br />
taraftan kovuluyor ve her yerde hor görülüyorlardı. Üste­lik şimdi Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in sevgili oğlu da öbür dünyaya göç etmişti. Böyle bir durumda hiç<br />
olmazsa en yakın eş, dost ve akrabaları kendisine gelip taziyede bulunmalı, onu<br />
teselli etmeliydiler. Ama bu duygusuz, kaygısız ve insanlıktan nasipleri olmayan<br />
vahşi İnsanlar, Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;nün en üzüntülü ânında bayram yapıyorlardı.<br />
Hangi baba yüreği bu acıya da­yanabilir? Ne kadar azimli ve kararlı olursa<br />
olsun, lider ve dini önder ce­saretini ve metanetini koruyabilir? İşte bu sırada<br />
Cenab-ı Allah, Kevser sûresini indirerek kâfir ve müşriklerin ağızlarının payını<br />
verdi ve aynı za­manda Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i ve müslümanları teselli etti. Söz<br />
konusu sûrede Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e &#8220;ebter, köksüz, nesli tükenmiş, çaresiz&#8221;<br />
di­yen Kureyşlilerin kendilerinin köksüz ve ebter oldukları haykırıldı. Bu,<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in istikbale ait bir haberiydi. Kur&#8217;an-ı Kerim asıl<br />
kaybe­denlerin ve hüsrana uğrayanların kureyşli kabile reisleri olduğunu bel<br />
imi. Kur’an-ı Kerim bu haberi verdiği zaman kuvvetin, kudretin, zenginlik ve<br />
şöhretin zirvesinde bulunan kabile reislerini, bir gün her şeylerini<br />
kaybe­decekleri, müslümanların onlara galip gelecekleri ve onları ibret verici<br />
bir hezimete uğratacakları, onların birer ikişer bu dünyadan göç edecekleri ya<br />
da müslüman olacakları, geriye kalanların isimlerini bile anacak kimsenin<br />
bulunmayacağını kim tahmin edebilirdi? Ama, bütün bunlar oldu ve bir zamanlar<br />
Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in tükendiğini, çaresiz kaldığını ilân eden Kureyşli<br />
kabile reislerinin kendileri acı bir akıbete uğradılar. Buna karşı Rasûlullah<br />
(a.s.) ve müslümanlar her geçen gün kuvvet ve kudret ka­zandılar ve sadece<br />
Arabistan&#8217;a değil, bütün dünyaya hakim oldular. Bugü­ne kadar milyarlarca<br />
müslüman Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)&#8217;ya ve aile­sine mensup olmaktan ve en<br />
azından onun dinine bağlı olmaktan iftihar duymuşlardır ve kıyamete kadar bunu<br />
yapmaya da devam edeceklerdir. O halde, ebter kimdi; Hz. Muhammed (a.s.) mi,<br />
yoksa bugün adlarını ve sanlarını bile pek az kimsenin bildiği Kureyşli kabile<br />
reisleri mi?</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.3.3. Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim Okunurken Müşriklerin Gürültü Yapmaları</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşlilerin başvurduğu zelil ve rezil bir başka hareket de,<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in dinlenmesini ve okunmasını önlemek için gürültü<br />
koparmalarıy­dı. Kur&#8217;an-ı Kerim okunurken Kureyşliler her taraftan toplanarak<br />
gürültü yapmaya başlıyorlardı. Bu, adi hareketten Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de şöyle<br />
bahse­dilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Kâfirler şöyle dediler: &#8216;Bu Kur&#8217;an&#8217;ı dinlemeyin. Onun hakkında<br />
lü­zumsuz yaygaralar koparın. Olur ki, üstün gelirsiniz.&#8221; (Fussilet; 26)</p>
<p class="Vcud">Aslında, Kureyşlilerin bu hareketleri onların adi ve sinsi<br />
plânlarının bir parçasıydı. Onlar, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ne kadar etkileyici ve<br />
büyüleyici bir kelâm olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu Kur&#8217;an&#8217;ı okuyan ve<br />
anlatan ki­şinin de ne büyük insan olduğunu pekala biliyorlardı. Böylesine<br />
çekici bir şahsiyetin böylesine büyüleyici bir Kelâm&#8217;ı halka duyurmasının tesir<br />
ve neticesinin ne olacağını çok iyi biliyorlardı. Bu Kelâm&#8217;ı dinleyen bir kişi<br />
buna mutlaka tutulacaktı. O halde ne yapıp yapıp bunun okunması ve din­lenmesi<br />
önemliydi. Kureyşlilerin plânına göre Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i ne kendi­leri dinleyecek<br />
ne de başkalarına dinleteceklerdi. Hz. Peygamber (a.s.) ne zaman Kur&#8217;an okumaya<br />
başlarsa çığlık atmalıydılar, bağırıp çağırmalıydılar, düdük çalmalı ve alkış<br />
yapmalıydılar, itiraz etmeli ve Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i soru yağmuruna<br />
tutmalıydılar. Bu, her ne kadar iyi tasarlanmış bir plânsa da, adi ve saçma idi<br />
ve bununla İslâmi tebliğin önlenmesine imkân yoktu.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Kâfirlere ne oluyor ki gözlerini sana dikip bakıyorlar. Sağ ve<br />
sol ta­rafında bölük bölük.&#8221; (Mearic; 36-37)</p>
<p class="Vcud">Yukarıdaki ayetlerde Kureyşli kâfirlerin işte bu tür<br />
faaliyetlerinden söz edilmiş ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in okunduğu zaman yaygara<br />
kopardıkları ifade edilmiştir.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Namazında sesini fazla yükseltme. Fazla gizli de okuma.<br />
Bunların ikisi arasında bir yol tut.&#8221; (İsrâ; 110)</p>
<p class="Vcud">Müsned-i Ahmed&#8217;de yer alan İbn Abbas (r.a.)&#8221;ın bir hadisine göre<br />
Rasûlullah (a.s.) kendi evinde ya da Dâr-ı Erkâm&#8217;da namaz kılarken yüksek sesle<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim okurdu. Bunu duyan kâfirler gürültü-patırtı çıkarır, kendisine<br />
küfreder ve tehditler savururlardı. Bunun üzerine Allah&#8217;tan va­hiy geldi ki,<br />
&#8220;namaz kılarken ne sesini o kadar yükselt ki kâfirler toplanıp sana hücum<br />
etsinler, ne de o kaçar alçak sesle oku ki seni din kardeşlerin işitmesinler.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.3.4. Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;i Yanlış Anlatma ve Anlama Çabaları</a></p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Kureyşli kâfirlerin bu taktiğine de işaret<br />
edilmiştir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ayetlerimiz hakkında sapıklığa düşenler bizden gizli kalmazlar.<br />
O halde, ateşe atılan mı yoksa kıyamet gününde emin olarak gelen mi daha<br />
hayırlıdır? Siz istediğinizi yapın. Allah, işlediklerinizi görücüdür.&#8221;<br />
(Fussilet; 40)</p>
<p class="Vcud">Burada &#8220;sapıklıktan, inhiraf, doğru yoldan sapma, kötü niyetli<br />
dav­ranma ve kötü hareket etme kasdedilmiştir. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ayetleri<br />
hakkında sapıklık yapmanın manası da, sade, basit ve doğru sözü tevile çalışmak<br />
ve buna başka anlamlar vermektir. Kureyşliler bazen Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in önceki ve<br />
sonraki kısmını iptal edip mücerret cümle ve kelimele­ri alıp tahrif eder ve<br />
millete yanlış bilgi vermeye çalışırlardı. Amaç, Kur&#8217;an&#8217;ı kötü ve yanlış bir<br />
kelâm olarak herkese tanıtmaktı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.3.5.<br />
Müslümanları Fuzuli Münakaşalara İtmeleri</a></p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de kâfirlerin bu konuyla ilgili tutumu şöyle<br />
ifade olunmuştur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Peygamberlerin isteğine icabet olunduktan sonra Allah hakkında<br />
münakaşa edenlerin delilleri Rableri katında boştur.&#8221; (Şûrâ; 16)</p>
<p class="Vcud">Burada, Mekke&#8217;de o sıralarda hemen hemen her gün cereyan eden bu<br />
tür olaylara işaret edilmiştir. Mekkeli kâfirler, bir kimsenin müslüman<br />
ol­duğunu duyar duymaz peşine takılır, onu hiçbir yerde rahat bırakmaz, ev­den,<br />
aileden ve cemiyetten kovarlardı. O nereye giderse oraya varırlar ve millete<br />
onun hakkında yalan dolan şeyler anlatırlardı. Kendisine durma­dan takılır ve<br />
olur olmadık şeyler sorarlardı. İtiraz eder ve bazı şeyleri is­patlamasını<br />
isterlerdi. İslâm dinini neden seçtiğini, niçin atalarının dinini, geleneklerini<br />
ve mabutlarını terk ettiğini sorarlardı. Kısacası, soru ve iti­razlar ile<br />
bunaltıp Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı desteklemekten vazgeçirmeye ve tek­rar cahiliyye<br />
fikir, inanç ve törelerine dönmelerini sağlamaya çalışırlardı.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Mücrimler müminlere gülerlerdi. Mü&#8217;minler yanlarından<br />
geçtikle­rinde birbirlerine işaret edip eğlenirlerdi. Evlerine döndüklerinde<br />
zevkle dönerlerdi. Mü&#8217;minleri gördükleri vakit &#8216;bunlar dalâlete düşenlerdir&#8217;<br />
der­lerdi. Halbuki, kâfirler mü&#8217;minlerin üzerine gözcü olarak<br />
gönderilmemişlerdi.&#8221; (Mutaffifin;<br />
29-33)                                                                                                 <br />
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 </p>
<p class="Vcud">&#8220;Evlerine döndüklerinde zevkle dönerlerdi&#8221;nin anlamı,<br />
kâfirlerin, müslümanları alaya almaları ve onlara hakaret etmelerinden sonra<br />
evleri­ne keyifle dönmeleridir. Yani, yaptıklarından büyük zevk duyuyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Belazuri, &#8220;Ensâb&#8217;ul-Eşrâf &#8216;ta Hz. Urve bin Zübeyr&#8217;in bir<br />
rivâyetini nakletmiştir, ki şöyledir: Kureyşli eşraf ve kabile reisleri Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in, Mescid-i Haram&#8217;da Ammâr b. Yasir, Habbab b. Erett, Suheyb<br />
bin Sinân, Bilâl bin Rebah, Ebu Fukeyhe ve Amir bin Füheyre (r.a.) gibi<br />
kişi­lerle oturduğunu gördükleri zaman alaylı alaylı şöyle derlerdi: &#8220;îşte bu<br />
adamın arkadaşlarına bakın, bizden, Allah&#8217;ın fazlına ve hidâyetine lâyık olan<br />
sadece bunlarmış.&#8221; Bilindiği gibi yukarıda bahsedilen zevat yabancı, köle,<br />
hizmetçi ve fakirler zümresinden geliyorlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.3.6. Habersiz<br />
Kimseleri Yanıltmaları</a></p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de bu hususta şöyle buyurulmuştur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Onlara: &#8216;Size Rabiniz ne indirdi?&#8217; diye sorulsa &#8216;evvelkilerin<br />
efsane­lerini&#8217; derler.&#8221; (Nahl; 24)</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in İslâmî tebliğiyle ilgili söylentiler<br />
etraftaki bölgelere ve memleketlere ulaşınca, oralarda pek çok kişi, Mekke&#8217;de<br />
ken­disini Allah&#8217;ın Rasûlü olarak tanıtan birinin neler söylemekte olduğunu<br />
merak ediyorlardı ve oralara herhangi bir Mekkeli geldiğinde kendisini soru<br />
yağmuruna tutarlardı. Onlar yeni Peygamber (a.s.)&#8217;in nasıl bir adam olduğunu,<br />
nasıl bir din getirdiğini, neler vaaz ettiğini ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ne olduğunu<br />
öğrenmek istiyorlardı. Fakat kötü niyetli Mekkeli kâfirler bu sorulara tatminkâr<br />
cevap vermiyor ve ekseriya yalan-yanlış şeyler anlatı­yorlardı. Söz konusu bölge<br />
ve memleketin insanları Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e ve müslümanlara<br />
ilgi göstermesinler diye, derlerdi ki, onun anlattıkları hep hikâyedir, eski<br />
şeylerdir, yeni bir şey yoktur vs.</p>
<p class="kiliBalk"><a>28.4. &#8220;KÜLTÜR VE SAN&#8217;AT&#8221; ADINA<br />
MİLLETİ SAPTIRMAK</a></p>
<p class="Vcud">Bu alçakça ve küstahça fiillerin yanı sıra, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
karşı açı­lan cephelerden biri de &#8220;kültür ve san&#8217;at&#8221;tı. Kureyşli kâfirler Hz.<br />
Peygam­ber (a.s.)&#8217;in Hak davetinin, kitleler tarafından kabulünü önlemek halkın<br />
dâha hafif ve zevkli şeylerle meşgul olmalarını sağlamak amacıyla bir ta­kım<br />
eğlence ve şölenler düzenlediler. Şuradan buradan hikayeci ve fıkracılar<br />
getirildi ki halka fıkra ve hikâyeler anlatsınlar. Kâhin, sihirbaz, hokkabaz ve<br />
komedyenler getirildi ki millet onlarla ilgilensin. &#8220;Sanatçı&#8221; adında genç<br />
kızlar, şarkıcılar, dansçılar ve fahişeler getirildi, ki millet keyiflerini<br />
bulsun ve din, iman gibi ciddi şeylerle uğraşmasın.</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm kendi siyerinde Muhammed bin İshâk&#8217;ın bir rivâyetini<br />
nakletmiştir ki, şöyledir: Beni Abdüddâr&#8217;dan Nadr bin el-Hâris bin Kelede<br />
Kureyşlilerin bir kalabalığına şöyle hitap etti: &#8220;Muhammed&#8217;e bu şekilde<br />
muhalefet etmekle bir yere varamazsınız. Bildiğiniz gibi Muhammed, genç yaşta en<br />
temiz ahlâklı kişiydi. Herkesten daha doğru sözlü idi ve herkes tarafından<br />
&#8220;emin&#8221; lakabıyla çağırılırdı. Şimdi onun saçları ağarma­ya başlayınca size bir<br />
şey getirmiştir ki bunun yüzünden siz ona sihirbaz, kâhin, şair vs. diyorsunuz.<br />
Vallahi o sihirbaz değildir. Biz, sihirbazları gördük ve onların üfürükçülüğünü<br />
biliriz. Vallahi, o kâhin de değildir. Biz, kâhinlerin hile ve hokkabazlığını<br />
görmüşüzdür. Vallahi, o şair de de­ğildir. Zira, şiirin her çeşidini biliriz.<br />
Onun söyledikleri bu çeşitlerden hiç­birine uymuyor. Vallahi o mecnûn değildir.<br />
Çünkü mecnunun nasıl peri­şan ve kendini dağıtmış vaziyette olduğunu biliyoruz.<br />
Bir mecnunun saç­ma sapan söz ve hareketlerinden habersiz miyiz? Ey Kureyşli<br />
reisler, siz muhalefet edecekseniz başka şeyler düşünün. Onu sadece boş laflarla<br />
mağlup edemezsiniz.&#8221; Bundan sonra Nadr, Kureyşlilere, halkın ilgisini daha çok<br />
çekebilecek ve kendilerine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den daha ilginç gele­bilecek Rüstem ve<br />
İsfendiyar&#8217;ın hikâyelerinin İran&#8217;dan getirilip halka anla­tılmasını teklif etti.<br />
Nadr&#8217;ın bu teklifi üzerine hikâyeciliğe ve fıkracılığa başlandı. Nadr bin<br />
el-Hâris de bir süre millete hikâyeler anlatıp durdu.</p>
<p class="Vcud">Aynı rivâyet, &#8220;Esbab&#8217;ün-Nüzûl&#8221; de Kelbî ve Mukatil&#8217;e dayanılarak<br />
Vâhidi tarafından naklolunmuştur. İbn Abbas, bu rivayete bazı ilâveler yapmış ve<br />
Nadr bin el-Hâris&#8217;in milleti kandırmak, eğlendirmek ve saptır­mak için şarkı<br />
söyleyen ve dans eden cariye ve fahişeler getirdiğini kay­detmiştir. Hazreti<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in vaaz ve telkinlerinden kimin etki­lenmekte olduğu haberi<br />
almıyorsa Nadr bin el-Hâris ona cariyelerinden birini musallat ederdi. Nadr bu<br />
cariyeye derdi ki, &#8220;bu adama yedir, içir ve eğlendir, ki Muhammed&#8217;in<br />
telkinlerine uymasın.&#8221;</p>
<p class="kiliBalk"><a>28.5. YALAN KAMPANYASININ SONUÇLARI</a></p>
<p class="Vcud">Daha önce belirttiğimiz gibi, İslâmi davetin serbest<br />
bırakılmasından sonra halkı Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;den ve Müslümanlardan<br />
uzaklaştır­mak için Kureyşliler geniş bir yalan kampanyasına da başladılar. Bu<br />
kam­panya hiçbir gerçeğe ve gerekçeye dayanmadığı ve amaç sadece Hz. Peygamber<br />
(a.s.) ve müslümanları karalamak, kötülemek, halkın gözünde kü­çük düşürmek ve<br />
milletin onlar hakkında kötü fikre sahip olmalarını sağ­lamak olduğu için kimin<br />
ağzına ne geliyorsa söylüyordu. Kimi Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;in şair olduğunu,<br />
kimi kâhin, kimi sihirbaz ve kimi mecnûn olduğunu söylüyordu. Kısacası, kimse<br />
bir noktada hemfikir veya müttefik değildi. Bu yalan kampanyasının ne ölçüsü<br />
vardı ne de tutarlı bir tarafı. Yalanlar ve iftiralar evde, sokakta ve<br />
çarşılarda söyleniyordu. Sadece bu değil, Mekkeli kâfirler seyahat ve ticaret<br />
için başka bölgelere ve memle­ketlere gittikleri zaman, ya da başka yerlerden<br />
kafile ve hacılar Mekke&#8217;ye vardıkları zaman, bu yalanlar yabancılara da<br />
allanarak-pullanarak anlatılı­yordu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.1. İlk Hac<br />
Sırasında Kureyş&#8217;in İstişaresi</a></p>
<p class="Vcud">Böylece aradan birkaç ay geçti ve Hac mevsimi yaklaştı. Hac<br />
mevsi­minin gelip çalmasıyla Mekkeli kâfirlerin telaşı da arttı. Zira, onlar<br />
bili­yordu ki, Hac için Arabistan&#8217;ın dört bir tarafından hacılar gelip Kâ&#8217;be&#8217;nin<br />
etrafında konaklayacaklardı ve Hz. Muhammed (a.s.) her çadıra gidecek ve<br />
toplantı yerlerinde de hacılara hitap edecek ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i okuyup onları<br />
Hak Dine ve tek Allah&#8217;a ibadete ve itaate davet edecektir. Bu tebliğ<br />
çalışmalarından birçok kişi etkilenecek ve Hz. Muhammed (a.s.) başarılı olmaya<br />
başlayacaktı. Kureyş&#8217;in düşünceleri işte bu yönde idi.</p>
<p class="Vcud">İbni İshâk, Hâkim ve Beyhakî çok sağlam ravilere dayanarak şu<br />
rivâyeti nakletmişlerdir: Kureyşliler büyük bir toplantı düzenlediler ve hacılar<br />
geldikten sonra onlar arasında Hz. Muhammed (a.s.) aleyhine geniş bir kampanya<br />
başlatmaya karar verdiler. Bundan sonra Velid bin Muğire ora­da toplananlara<br />
dedi ki, eğer sizin her biriniz hacılara ayrı ayrı şeyler söy­lerseniz, bize<br />
kimse güvenmeyecektir. Bu bakımdan, O&#8217;nun hakkında söy­leyeceğimiz tek bir şey<br />
üzerinde anlaşalım. Bazı kimseler dedi ki: &#8220;Mu­hammed&#8217;in bir kâhin olduğunu<br />
söyleyelim.&#8221; Velid bin Muğire dedi ki: &#8220;Vallahi o kâhin değildir. Zira biz<br />
kâhinlerin nasıl olduğunu biliyoruz. Onlar sahtekârdır, her zaman bir şey<br />
mırıldanırlar ve laf ebeliği yaparlar. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bununla hiçbir alakası<br />
yoktur.&#8221; Bazıları &#8220;Muhammed&#8217;in mecnun olduğunu söyleyelim&#8221; dediler. Velid dedi<br />
ki: &#8220;Muhammed mec­nun da değildir. Biz deli ve çılgınların nasıl olduğunu<br />
biliyoruz. Delilikte insanların ne kadar saçma sapan söz söylediği ve hareket<br />
ettiğini biliyo­ruz. Muhammed&#8217;in sunduğu kelâmın bir delinin söyleri olduğunu<br />
nasıl söyleyebiliriz?&#8221; Bazıları dedi ki, &#8220;o halde O&#8217;nun şair olduğunu hacılara<br />
söyleyelim.&#8221; Velid dedi ki: &#8220;O şair de değildir. Biz şiirin bütün türlerini<br />
biliyoruz. Onun kelâmı şiirin bu türlerinden hiçbirine uymuyor.&#8221; Oradaki­ler<br />
dediler ki: &#8220;O zaman ona sihirbaz diyelim&#8221; Velid dedi ki: &#8220;O sihirbaz da<br />
değildir. Çünkü sihirbazları biz biliriz ve sihir için hangi yöntemlere<br />
başvurduklarını da biliriz. Bu ünvan da Muhammed&#8217;e uymuyor.&#8221; Daha sonra Velid<br />
bin Muğire dedi ki: &#8220;Bu gibi uydurmalardan hangisini yapar­sanız, bunları herkes<br />
haksız bir iftira sanacaktır. Vallahi, onun kelâmı çok cazibeli ve tesirlidir.<br />
Onun kökleri çok derin ve dalları meyvelidir.&#8221; (Bu­rada İbni Cerir kendi<br />
tefsirinde İkrime (r.a.)&#8217;nin bir hadisini nakletmiştir. Buna göre, Ebu Cehil,<br />
Velid&#8217;e yüklenerek Muhammed ile ilgili mutlaka bir propaganda malzemesi<br />
gerektiğini ısrarla söyledi). Bundan sonra Ve­lid bir süre düşündü ve dedi ki:<br />
&#8220;Hakikatte en yakın bir şey söylemek ge­rekirse diyebiliriz ki, bu adam (Hz.<br />
Muhammed) bir büyücüdür. Biz Araplara deriz ki, bu adam öyle bir kelâm<br />
getirmiştir ki, bunun yüzünden baba oğlundan, kardeş kardeşinden ve çocuklar<br />
büyüklerinden uzaklaşabi­liyor.&#8221; Velid&#8217;in bu teklifini herkes benimsedi. Daha<br />
sonra, hazırlanan plâna göre, Hac için gelen hacıların arasına Kureyşli adamlar<br />
karıştı ve onlara, &#8220;burada bir büyücü var, ondan uzak durun, zira o aramızı<br />
bozuyor ve ailelerimizi bölüyor&#8221; demeye başladılar.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.2. Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;in Bu Vak&#8217;ayı Yorumlaması</a></p>
<p class="Vcud">Velid bin Muğire&#8217;nin yukarıdaki plânı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in<br />
Müddessir sûresinde 11 .&#8217;den 25. ayete kadar yorumlanmıştır. Burada denilmiştir<br />
ki:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Tek basına yarattığım o kâfiri bana bırak.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Yani Cenab-ı Allah diyor ki, bu kâfirin, yani Velid bin<br />
Muğire&#8217;nin işini bizzat ben halledeceğim. Hz. Peygamber ya da müslümanlar ondan<br />
korkmasınlar. Burada vurgulanan başka bir şey de Velid&#8217;in yalnızlığı ve<br />
çaresizliğidir. Allahu Teâlâ demek istiyor ki, kendisi her ne kadar<br />
böbür­lenirse böbürlensin ve etrafında ne kadar adam toplarsa toplasın, o<br />
bilme­lidir ki bu dünyaya yalnız olarak gelmiştir ve ona Allah&#8217;ın azabı<br />
geldiğin­de yine yalnız kalacaktır ve ona kimse yardım edemeyecektir. Daha<br />
sonra, &#8220;ona çok mal verdim&#8221; buyurulmuştur. Bu demektir ki, Velid doğduğu za­man<br />
hiçbir şey ile gelmemişti. Ona neler verildiyse, bu dünyada Allah ta­rafından<br />
verildi. Sonra &#8220;birlikte yaşayan evlâtlar da verdim&#8221; diyor Cenabı Allah.<br />
Velid&#8217;in 10-12 tane, hepsi yakışıklı, güçlü ve şöhretli oğlu vardı. (Bunlar<br />
arasında Hz. Hâlid bin Velid gibi eşsiz bir savaşçı da vardı.) Daha sonra<br />
ayetler şöyledir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Onun ömrünü ve kadrini arttırdım. sonra da bunları daha da<br />
arttır­mamı ister. Hayır (artırmayacağım). Çünkü o bizim ayetlerimizi inaden<br />
inkâr ederdi. Onun cehennem vadisine yuvarlanmak azabına sokacağım. Muhakkak o<br />
düşündü. Ve ta&#8217;n için ölçü koydu. Helâk olsun, nasıl ölçü koydu. Sonra yine<br />
kahrolası nasıl ölçü yaptı. Sonra dikkatle baktı. Sona kaşlarını çatıp yüzünü<br />
ekşitti. En son arkasını dönüp ululuk tasladı. &#8216;Bu âncak devam eden bir<br />
sihirdir&#8217; dedi. &#8216;Bu insan sözünden başkası değildir.&#8221; (Müddessir; 11-25)</p>
<p class="Vcud">Yukarıda anlatılan vak&#8217;a gösteriyor ki, Velid bin Muğire içten,<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ilâhi bir kelâm olduğuna kâniydi. Fakat dünyadaki rahat ve<br />
nimetlerini korumak için kendi vicdanıyla savaşa girdi ve bir süre bocaladıktan<br />
sonra kararını dünyevi nimetlere menfaatler lehine verdi ve Kur&#8217;an-ı Kerim<br />
aleyhinde sihir ve büyü gibi uydurmalar yaymaya çalıştı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.3. Geniş<br />
Çapta Yalan Kampanyası</a></p>
<p class="Vcud">Bu yalan kampanyası sadece Hac mevsimine özgü mahdud kalmadı.<br />
Bundan sonra bu yalan kampanya ve propaganda senenin 12 ayında ve ayın 30<br />
gününde sürekli yapıldı ve faaliyet alanı da genişletildi. Mekke ahalisi zaten<br />
yanıltılıyor, kışkırtılıyor ve yanlış yola sevk ediliyordu. Bu­nun yanı sıra<br />
dışardan gelenler de adım adım takip ediliyor ve bunların Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e<br />
veya müslümanlara yaklaşmamalarına dikkat ediliyor­du. Arabistan&#8217;ın çeşitli<br />
yerlerindeki çarşı ve pazarlarda ve Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz gibi panayırlarda<br />
da Kureyşli propagandacılar yayılıp herke­si Hazreti Peygamber (a.s.) ve İslâm<br />
hakkında yanıltmaya çalışıyorlardı. Özellikle, Hac mevsiminde Mina&#8217;da ve diğer<br />
yerlerde hacıların her konak yerine gidip Rasûlullah (a.s.) ve İslâm hakkında<br />
kalblerinde şüphe ve te­reddüt yaratmaya çalışıyorlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.4. Mekke&#8217;nin<br />
Dışına İslâmiyet&#8217;in Tebliği</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşliler bu gibi adi ve iğrenç oyunlarıyla Hazreti Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;i ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i alt edeceklerini sanıyorlardı, ama bu hususta büyük<br />
bir yanılgıya düşüyorlardı. Zira, Mekke ve civarında İslâmiyetin tebliğinin<br />
yollarını kapatmak suretiyle bizzat kendileri İslâmiyet&#8217;in daha geniş bir alana<br />
yayılması için zemin hazırlamış bulunuyorlardı. Mekke&#8217;ye gelen yabancılara ya da<br />
çarşı, pazar ve panayırlarda halka durmadan Hz. Peygamber (a.s.) ve Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim hakkında yalan dolan şeyler söyle­mek suretiyle herkesin Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in ismini öğrenmesini sağlı­yorlardı. Nitekim, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
şöhreti her tarafa yayıldı. Müs­lümanların belki de yıllarca çalışarak elde<br />
edemeyecekleri sonuç, Kureyş­lilerin fanatizmi sayesinde kısa bir süre içinde<br />
elde edilmiş oldu. Gayet ta­bii ki halkın çoğu bu sinsi ve menfi propaganda<br />
yüzünden İslam Peygam­ber (a.s.)i hakkında yanlış fikre sahip oluyorlardı, ama<br />
bazılarında müthiş bir tereddüt ve merak da uyanıyordu ve bu adamlar Hz.<br />
Muhammed (a.s.) ve müslümanlar ile İslâmiyet hakkında daha çok bilgi sahibi<br />
olmak isti­yorlardı. Aleyhlerinde bu kadar şiddetli propagandanın yapıldığı<br />
Peygam­ber (a.s.)&#8217;i kendileri görmek ve neler demek istediğini bilmek<br />
istiyorlardı. Böylece, İslâmiyet&#8217;in Mekke sınırlarından öteye çıkması için<br />
kapılar açıl­mıştı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.5. Tufeyl<br />
bin Amr Devsî&#8217;nin İslâmiyet&#8217;i Kabul Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">Tufeyl bin Amr, Devs kabilesinin büyük bir reisiydi ve tanınmış<br />
eş­raftandı. İbni İshâk ile İbni Sa&#8217;d, Hz. Tufeyl&#8217;in İslâmiyet&#8217;i kabul etmesi<br />
olayını bizzat kendi ağzıyla anlatmışlardır. Tufeyl şunları söylemiştir: &#8220;Ben<br />
Devs kabilesinin bir şairiydim. Bir işimi görmek için Mekke&#8217;ye git­tim. Oraya<br />
varır varmaz etrafımı Kureyşliler sardılar ve kulaklarımı Hz. Nebi-yi Kerim<br />
(a.s.) hakkındaki şikayetleriyle doldurdular. Bu propagan­da beni etkiledi ve<br />
ben Rasûlullah (a.s.)&#8217;tan uzak kalmaya karar verdim. Ertesi gün ben Harem<br />
(Ka&#8217;be)&#8217;e gittim; baktım ki orada Hz. Peygamber (a.s.) namaz kılıyor. Kulağıma<br />
namazda okunan bazı sözler geldi ve çok hoşuma gitti. Ben kendi kendime dedim<br />
ki; ben bir şairim, yetişkin bir ki­şiyim, akıllı da sayılırım, bir çocuk<br />
değilim, doğru ile yanlış arasında ayı­rım yapabilirim. Ne diye milletin<br />
söylediklerine inanayım ve bu şahısla şahsen görüşüp fikrini alayım; bakayım ne<br />
diyor. Onun için, Rasûlullah (a.s.) namazını kılıp ayrılmak isterken arkasından<br />
evine kadar geldim ve dedim ki; kavminiz hakkınızda bana şöyle dedi ve onların<br />
sözlerine kana­rak sizden uzak kalmaya karar verdim ve kulaklarımı da tıkadım.<br />
Fakat az sonra namazda okuduğunuz sözler benim çok hoşuma gitti, onlardan biraz<br />
bahseder misiniz? Buna cevap olarak Nebi-yi Kerim (a.s.) Kur&#8217;an-ı Ke­rim&#8217;in bir<br />
bölümünü okudu ve ben bundan o kadar etkilendim ki, derhal müslüman oldum. Daha<br />
sonra memleketime döndüğümde ihtiyar babam bana gelince ben ona dedim ki:<br />
&#8220;Lütfen benden uzak durun, ne ben sizi­nim, ne de siz benimsiniz&#8221;. Bunun<br />
sebebini sordu. Ben dedim ki, &#8220;ben müslüman oldum ve Din-i Muhammedi&#8217;ye tabi<br />
oldum.&#8221; Bunu duyan babam, dedi ki: &#8220;Oğlum senin dinin benim dinim.&#8221; Bunun<br />
üzerine gidip yı­kanmasını ve temiz elbise giymesini istedim sonra ona<br />
İslâmiyet&#8217;in kural­larını anlatacağımı söyledim. Babam dediklerimi yaptı ve<br />
müslüman oldu. Daha sonra, karım bana geldi. Ona da babama dediklerimi dedim.<br />
Karım, &#8220;annem, babam sana feda olsun. Bu ne biçim sözler?&#8221; Ben dedim ki,<br />
&#8220;İs­lâmiyet seninle benim aramı açmıştır. Ben Din-i Muhammedi&#8217;ye tabi ol­dum.&#8221;<br />
Karım benim dinimi öğrenmek istedi. Ben dedim ki: &#8220;Züşşara (Davs kabilesinin<br />
putu)ya mahsus bölgeye git ve orada dağdan fışkıran çeşmede yıkan.&#8221; Karım<br />
&#8220;Züşşara&#8217;dan çocuklarımıza bir zarar gelmez ya&#8221; diye sordu. Ben dedim ki,<br />
&#8220;hayır, sana temin ederim.&#8221; Karım gitti ve yıka­narak geldi. Ben ona<br />
İslâmiyet&#8217;in kurallarını anlattım ve o da müslüman oldu. Daha sonra Devs<br />
kabilesinde İslâmı yaymaya çalıştım. Fakat kabile­dekiler tereddüt ettiler. Ben<br />
tekrar Mekke&#8217;ye gittim ve Devs kabilesinin gaflet içinde olduğunu ve Hak dinini<br />
kabul etmekten çekindiğini Rasûlullah (a.s.)&#8217;a söyledim ve akıbetleri için dua<br />
etmesini rica ettim. Rasûlullah (a.s.) &#8220;ya Rabbi, Devslilere hidayet ver&#8221; diye<br />
dua etti ve benim memleke­time dönüp tebliğe tekrar başlamam ve kabiledekilere<br />
iyi davranmam için nasihat etli. Memleketime döndükten sonra tebliğe bıraktığım<br />
yerden baş­ladım ve Hayber&#8217;de toplanan müslümanlara katıldığım zaman yanımda<br />
kabilemizden 70-80 müslüman aile vardı.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.6. Hz. Ebû<br />
Zer Gifârî&#8217;nin İslâmiyeti Kabul Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Ebû Zer, soygunculukla meşhur olan Gifâr kabilesini<br />
mensuptu. Hz. Ebû Zer bir zamanların meşhur hayduduydu ve o kadar cesur ve<br />
hey­betliydi ki, tek başına bir kafileye saldırıp bütün mal ve mülklerini alıp<br />
götürürdü. Fakat İslâmiyet&#8217;i kabul etmeden üç sene evvel bu işi bırakmış ve bir<br />
çeşit namaz kılmaya ve ibadet etmeye başlamıştı. Müsned-i Ahmed ve İbn Sa&#8217;d&#8217;ın<br />
eserinde Hz. Ebû Zer Gifârî&#8217;nin şu ifadesine yer verilmiştir: &#8220;Ben üç seneden<br />
beri hangi istikâmette olursa olsun, Allah&#8217;a dönerek na­maz kılardım.&#8221; Asıl ismi<br />
Cündüb idi. Buhârî&#8217;nin rivâyetine göre; Hz. Ebû Zer Gifârî, Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in nübüvvet makamına yükseldiğini öğ­renince, kardeşi (Müsned-i Ahmed&#8217;de<br />
İsmi Uneys olarak yazılmıştır)&#8217;ni Mekke&#8217;ye gönderip kendisini peygamber ilân<br />
eden kişi hakkında bilgi top­lamasını istedi. Kardeşi Mekke&#8217;ye gitti ve<br />
döndükten sonra dedi ki, bu kişi ahlâk ve faziletten söz ediyor ve şiir olmayan<br />
bir kelâm yaymaya çalışıyor. Hz. Ebû Zer dedi ki: &#8220;Benim asıl öğrenmek istediğim<br />
şeyi öğrenemedim&#8221;; ve kendisi Mekke&#8217;ye gitti. Mescid-i Haram&#8217;da Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;i aradı. Ama kendisini tanımadığı ve kimseye sormak istemediği için onu<br />
bul­makta zorluk çekti. Bir ara Hz. Ali (r.a.) onu gördü ve onun yabancı<br />
oldu­ğunu anladı, ama konuşmadı. Üçüncü gün Hz. Ali kendisine sordu: &#8220;Sizi<br />
buraya getiren nedir?&#8221; Hz. Ebu Zer dedi ki: &#8220;Bak delikanlı, beni istediğim yere<br />
götürmeye söz verirsen, buraya ne için geldiğimi sana söylerim.&#8221; Hz. Ali söz<br />
verdi. Ve Ebu Zer de geliş sebebini anlattı. Hz. Ali dedi ki: &#8220;O (Hz. Muhammed)<br />
mutlaka Hak üzerindedir ve Allah&#8217;ın rasülüdür. Siz ya­rın sabah peşimden<br />
gelirsiniz. Ben yürümeye devam ettikçe siz de yürü­yeceksiniz ve girdiğim yere<br />
siz de gireceksiniz ve sizin için tehlikeli bir şey gördüğüm zaman su döker gibi<br />
duracağım. Bunu görünce olduğunuz yerde duracaksınız.&#8221; Kısacası, Hz. Ebu Zer bu<br />
şekilde Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in huzuruna çıktı, kelâmını dinledi ve orada<br />
müslüman oldu. Rasûlullah (a.s.) kendisine şöyle dedi: &#8220;Şimdi sen kabilene dön<br />
ve onlara din hakkında bilgi ver. Bu arada seninle haberleşiriz.&#8221; Hz. Ebu Zer<br />
Gifârî dedi ki: &#8220;Sizi Rasûl olarak gönderen Allah&#8217;a yemin ederek söylüyorum ki,<br />
Mekkelilere hak kelimesi söylemeden gitmeyeceğim.&#8221; Bundan sonra coşku içinde<br />
Mescid-i Haram&#8217;a gitti ve &#8220;Eşhedü-enlailâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden<br />
Rasûlullah&#8221; diye nara attı. Bunu duyan kâfirler ken­disine hücum edip onu<br />
yerinden yıkılıncaya kadar dövdüler. Durumu gö­ren Hz. Abbas (r.a.) araya girdi<br />
ve &#8220;Allah belânızı versin, ne yapıyor­sunuz, bu şahsın Suriye ticaret yolunda<br />
oturan Beni Gifâr kabilesine men­sup olduğunu bilmiyor musunuz?&#8221; diye ihtarda<br />
bulundu. İkinci gün aynı olay meydana geldi ve aynı şekilde Hz. Abbas, Hz. Ebu<br />
Zer Gifârî&#8217;yi kur­tardı.</p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed, &#8220;Müsned&#8221;de bu vak&#8217;ayı bizzat Hz. Ebû Zer (r.a.)&#8217;in<br />
ağ­zıyla anlatmıştır. Ebu Zer şöyle der: &#8220;Ben ve kardeşim Uneys ve annem<br />
Mekke&#8217;nin dışında konaklanmış durumdaydık. Uneys, Mekke&#8217;ye gidip ge­leceğini<br />
söyledi. Sonra Mekke&#8217;den çok geç döndü. Ben geç dönmesinin sebebini sordum. Dedi<br />
ki, orada bir adam gördüm. Bu adam kendisinin Allah&#8217;ın Rasûlü olduğunu söylüyor<br />
ve senin dininden (yani şirki red ve tevhidi kabul) olduğunu ifade ediyordu.&#8221;<br />
Ben ondan bu adam hakkında diğer halkın fikrini sordum. Dedi ki: &#8216;Adamlar ona<br />
şair, kâhin ve sihirbaz derler.&#8217; Uneys kendisi şairdi. O dedi ki: &#8220;Ben<br />
kâhinlerin nasıl konuştukla­rını biliyorum ve kendim bir şairim. Fakat o adamın<br />
bunlarla hiç ilgisi yoktur. Vallahi billahi, o doğru söylüyor ve adamlar yalan<br />
söylüyor.&#8221; Ben ona bir süre beklemesini söyleyerek Mekke&#8217;ye gittim. Kardeşim<br />
kendisini Allah&#8217;ın Rasûlü diyen kişiye muhalefet edenlerden sakınmamı da<br />
istemiş­ti. Mekke&#8217;de zayıf bir kişiye rastladım ve kendisine &#8220;şabi&#8221; (dinden<br />
dönen) denen adamın nerede olduğunu sordum. Bunu sorar sormaz o adam<br />
arka­daşlarına işaret etti ve bir anda birçok kişi bana saldırıp ellerine<br />
geçirdikleriyle beni bayılıncaya kadar dövdüler. Sonra ayıldım ve Harem&#8217;e<br />
gel­dim. Zemzem suyunu içtim ve yaralarımı yıkadım. Otuz gün Kâbe&#8217;nin<br />
perdelerinin arkasında saklandım. Bütün bu süre içinde yiyecek, içeceklerim<br />
zemzem suyundan ibaretti. Fakat bununla sadece açlığım gitmiyordu, ayrıca<br />
şişmanladım da. Bir gün Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr Harem&#8217;e geldiler.<br />
Hacer&#8217;ul Esved&#8217;i öptüler, tavaf ettiler ve namaz kıldılar. Ben ora­dan çıkıp ilk<br />
defa kendilerine İslam usulüne göre selâm verdim. Rasûlullah (aleyküm selâm)<br />
diye karşılık verdi. Sonra kim olduğumu sordu. Beni Gifâr&#8217;dan olduğumu söyledim.<br />
Ne zaman geldiğimi sordu. Dedim, &#8220;otuz gün önce&#8221;. Benim ne yediğimi ve içtiğimi<br />
sordu. &#8220;Zemzem&#8217;den başka bir şey yemedim ve içmedim. Bu su ile doydum ve bu<br />
arada şişmanladım&#8221; dedim. Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki: &#8220;Zemzem bereketli<br />
sudur ve sade­ce su değil, gıdadır da.&#8221; Hz. Ebû Bekr (r.a.) o gün beni yemeğe<br />
davet et­mek istediğini Rasûlullah (a.s.)&#8217;a söyledi. Rasûlullah (a.s.) da izin<br />
verdi. Sonra ben Hz. Ebû Bekr (r.a.)&#8217;in evine gittim. Bir müddet orada kaldım.<br />
Bir gün Rasûlullah (a.s.) bana şöyle dediler: &#8220;Etrafında bahçe ve su ile<br />
mer&#8217;anın bulunduğu bir belde bana gösterilmiştir. Öyle sanıyorum ki, bu yer<br />
Yesrib (Medine)&#8217;den başkası değildir. Sen benim mesajımı milletine ulaştırır<br />
mısın? Belki de onlar istifade eder ve sana da Allah bunun mükâfatını verir?&#8221;<br />
&#8220;Hz. Ebû Zer Gifârî diyor ki; bundan sonra ben karde­şim ve annemin yanına<br />
geldim. Onlar ne yaptığımı sordular. Ben müslü­man olduğumu söyledim. Uneys dedi<br />
ki: &#8220;Ben de senin dininden başka bir dinde olmak istemiyorum&#8221; ve müslüman oldu.<br />
Annem de dedi ki: &#8220;Ben de sizlerin dininden başka bir dinde olmak istemiyorum&#8221; o<br />
da İslâmiyet&#8217;i kabul etti ve biz tasdik ettik. Bundan sonra biz kabilemiz, Beni<br />
Gifâr&#8217;a geldik. Bu kabilenin bazı fertleri İslâmiyet&#8217;i önceden kabul etmişlerdi.<br />
Be­ni Gıfâr&#8217;daki müslümanlara Hz. Hufâf bin İmâ bin Rahazat ul Gifârî na­maz<br />
kıldırırdı. Hicretten sonra Beni Gifâr&#8217;ın diğer fertleri de müslüman oldular.<br />
(Bu vak&#8217;a Müslim&#8217;de ve Taberânî&#8217;nin &#8220;Evsat&#8221;ında da naklolun­muştur.)</p>
<p class="Vcud">İbn Sa&#8217;d&#8217;in eserinde de bu olay yukarıda anlattığımız gibi<br />
kaydedil­miştir; ama bunun arasında Ebû Zer (r.a.)&#8217;in şu sözlerine de yer<br />
verilmiş­tir: &#8220;Ben Kâ&#8217;be&#8217;nin perdelerinin arkasına saklı bulunurken bir gün iki<br />
kadı­nın oraya geldiğini ve onların İsâf ve Nâile&#8217;den (iki put) bahsettiklerini<br />
duydum. Ben dayanamadım ve dedim ki; bu ikisi evlendirilsin! Bunu du­yunca o<br />
kadınlar çok kızdılar ve dediler ki keşke şimdi burada erkeklerimizden bir kimse<br />
olsaydı, o zaman görecektin. O sırada Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr tepeden<br />
iniyorlardı. Bu kadınlar herhalde onları tanımı­yorlardı. Rasûlullah (a.s.) ile<br />
Ebu Bekr bu kadınlara neden kızdıklarını sordular. Onlar da dedi ki, bu<br />
perdelerin arkasında bir şabi (dinden dö­nen kişi, dinsiz) saklanmıştır.<br />
Rasûlullah (a.s.) bu adamın kendilerine ne dediğini sordu. Kadınlar dedi ki o<br />
herif ağza alınmayacak şeyler söyle­miştir.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.7. Amr bin<br />
Abese Sülemî&#8217;nin Müslüman Olması</a></p>
<p class="Vcud">Amr bin Abese, Beni Süleym kabilesine bağlıydı. Amr kendisinin<br />
İs­lâmiyet&#8217;i kabul eden dördüncü kişi olduğunu söylüyordu. Ama İslâmiyeti kabul<br />
etmesiyle ilgili kendi anlattığı olay gösteriyor ki; kendisi, İslâmi tebliğin<br />
açık bırakılmasından ve Rasûlullah (a.s.) ve diğer müslümanların adını duyduktan<br />
sonra müslüman olmuştu. İbn Sa&#8217;d&#8217;ın bir rivâyetine göre Amr bin Abese Ukâz<br />
panayırında Rasûlullah (a.s.) ile görüştü ve müslü­man oldu. Bu da gösteriyor<br />
ki, Rasûlullah (a.s.) o zaman dini yayma çalış­malarına alenen başlamıştı. İbn<br />
Sa&#8217;d ile Müslim&#8217;in, Ebu Umâme Bâhili&#8217;ye dayanarak kaydettikleri ikinci rivayete<br />
göre ise Amr, cahiliyye devrinden beri insanların yanlış yolda olduğuna inanıyor<br />
ve putlara hiç değer vermi­yordu. Bu hususta Amr&#8217;ın ifadesi şöyledir: &#8220;Bir süre<br />
sonra Mekke&#8217;de bir kişinin ortaya çıktığını, bunun bazı haberler verdiğini ve<br />
bazı sözler söy­lediğini duydum. Bunun üzerine Mekke&#8217;ye geldim. Baktım ki,<br />
Rasûlullah (a.s.) gizli gizli faaliyetini sürdürüyor. Halk ise ikiye bölünmüş<br />
durum­daydı. Dikkat ve titizlikle Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanına ulaşmayı başardım.<br />
Kendisine, siz kimsiniz diye sordum; &#8220;ben bir peygamberim&#8221; dedi. Ben dedim;<br />
&#8220;peygamber kim oluyor?&#8221; Dedi ki: &#8220;Allah&#8217;ın elçisi&#8221;. Dedim, &#8220;sizi Allah mı<br />
göndermiştir&#8221; Dedi: &#8220;Evet&#8221;. Ben &#8220;Sizi Allah ne için göndermiş­tir, öğretileriniz<br />
nedir?&#8221; dedim. Dedi ki, &#8220;Sadece Allah&#8217;a ibadet ve itaat edilsin, ona ortak<br />
koşulmasın, putlar kinisin ve herkese merhamet ve şef­katle muamele edilsin. Ben<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a kendisine tabi olanların kimler olduğunu sordum. Dedi:<br />
&#8220;Özgür kimseler ve köleler.&#8221; O sırada Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanında Ebu Bekr ile<br />
Hz. Bilâl bulunuyorlardı. (Her hal­de, bu sebeple, Amr kendisinin dördüncü<br />
müslüman olduğunu sandı). Ben kendisine yanında kalmak istediğimi söyledim.<br />
Rasûlullah (a.s.) dedi ki şimdilik bu mümkün değildir. Fakat ne zaman ki, benim<br />
ortaya çıktığımı (yani açıkça tebliğ etmeye başladığımı) duyarsan bana<br />
gelebilirsin. Bun­dan sonra ben kabileme döndüm.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.8. Dımâd&#8217;ul<br />
Ezdi&#8217;nin İslâmiyet&#8217;i Kabul Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">Dımâd, Ezd-i Şenev&#8217;e&#8217;ye mensuptu ve üfürükçülük yapardı. Hâfız<br />
İb­ni Abd-il Berr, Hâfız İbni Hacer ve Hâfız İbni Hibbân&#8217;ın ifadelerine göre<br />
Dımâd cahiliyye döneminde Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in arkadaşıydı. Müs­lim, Nesâî,<br />
Beyhakî ve İbni Sa&#8217;d&#8217;ın ifadelerine göre Dımâd memleketin­den Mekke&#8217;ye<br />
geldiğinde serseriler kendisine, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in (hâşâ) aklını<br />
kaçırdığını ve mecnun olduğunu söylediler. Dımâd onlardan Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
nerede olduğunu öğrenmek istedi ve onu üfürükçülük­le iyileştirmeye çalışacağını<br />
söyledi. Mekkeli serseriler onu Rasûlullah (a.s.)&#8217;a götürdüler. Dımâd&#8217;ul-Ezdî<br />
kendisiyle görüşünce üfürükçülük yap­tığını ve onu tedavi etmek istediğini<br />
belirtti. Rasûlullah (a.s.) evvela kelime-yi şehâdet okudu. Allah&#8217;a hamdde<br />
bulundu ve daha sonra bazı sözler söyledi. Dımâd bu sözleri çok beğendi ve<br />
bunları üç defa tekrarlattı. Dımâd&#8217;ul Ezdi dedi ki: &#8220;Hayatımda böylesine ulvi<br />
bir kelâm duymadım. Ben kâhinleri dinledim. Ben şairlerin kelâmını dinledim ve<br />
ben sihirbazla­rın söylediklerini de duydum, ama böyle bir kelâma rastlamadım.<br />
Bu kelâm insanı denizin dibine götürüyor.&#8221; Bunları söyledikten sonra<br />
İslâmi­yet&#8217;i kabul etti ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın elini tutarak kendi adına ve<br />
kabilesi adına ona biat etti.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.9. Hz. Ebû<br />
Musa Eş&#8217;arî&#8217;nin Müslüman Oluşu</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Ebû Musa el-Eş&#8217;ari de uzak yerlerden gelip müslüman olan<br />
kişi­lerden biriydi. Hz. Ebû Musa, Yemen&#8217;den gelmişti. Oraya dönüp kardeşle­ri<br />
Ebû Bürde ile Ebû Rahm ve takriben 50 kişiyi müslüman etti. Daha sonra bütün bu<br />
müslümanlar bir tekneye binip Yemen&#8217;den yola çıktılar. Rüzgâr onları Habeşistan<br />
sahiline sürükledi. Orada Hz. Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib ve diğer müslüman<br />
muhacirlerle karşılaştılar. Bu olayı, İbni Sa&#8217;d ile İbni Abdi&#8217;l-Berr kendi<br />
eserlerinde anlatmışlardır. Fakat, İbni Hacer&#8217;in rivâyeti değişiktir. İbn Hacer<br />
diyor ki; adı geçen Yemenli müslümanlar aslında Habeşistan&#8217;a gitmemişlerdi.<br />
Bunlar Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye gider­ken tekneleri, Habeşistan&#8217;a giden muhacirlerin<br />
teknesiyle karşılaştı. Sonra hepsi bir araya gelerek Hayber&#8217;de Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın yanına gittiler.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.10. Muaykib<br />
bin Ebi Fatımat üd-Devsi&#8217;nin İslâmiyet&#8217;i Kabulü</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesine göre Muaykib Devsi de Devs kabilesine<br />
men­suptu ve Mekke&#8217;ye gelip müslüman olmuştu. Bir rivayete göre Muaykib müslüman<br />
olup yurduna döndü. Bir başka rivayete göre Muaykib, Habeşistan&#8217;a yapılan ikinci<br />
hicrete katılmıştı. İbni Hacer ile İbni Abd&#8217;il-Berr, bu zâtın Mekke&#8217;de<br />
İslâmiyeti kabul etmiş kişilerden biri olduğunu kaydetmiş­tir. İbni Abd&#8217;il-Berr<br />
de Muaykib&#8217;in Habeşistan&#8217;a yapılan ikinci hicrette yer aldığını kaydetmiştir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.11. Cu&#8217;al<br />
bin Surâka&#8217;nın Müslüman Olması</a></p>
<p class="Vcud">Cu&#8217;al bin Surâka, Beni Damre kabilesine mensuptu. İbni Sa&#8217;d ile<br />
İbn Abdil-Berr&#8217;in ifadesine göre kendisi Mekke&#8217;de İslâmiyet&#8217;i kabul etti.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.12. Abdullah<br />
ve Abdurrahman Kinâni&#8217;nin Müslüman Oluşu</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;in ifadesine göre bu iki kardeş Beni Kinâne&#8217;nin bir<br />
ferdi olan Lüheyb&#8217;in oğullarıydı. Bunlar da Mekke&#8217;ye gelip İslâmiyeti kabul<br />
etmiş­lerdi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.5.13. Büreyde<br />
bin el-Husayb&#8217;ın İslâmiyet&#8217;i Kabul Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">İbn Sa&#8217;d ile İbn Abd-il Berr&#8217;in ifadelerine göre Büreyde, Beni<br />
Huzâ&#8217;a&#8217;nın bir koluna bağlıydı. Hicret sırasında Hazreti Peygamber (a.s.)<br />
Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye giderken Büreyde kendisiyle Gamim mevkiinde gö­rüştü ve<br />
onunla beraber 80 aile müslüman oldu. İbni Hacer de &#8220;İsabe&#8221;de aynı ifadede<br />
bulunmuştur. Bu demektir ki, bu zeval daha önceden İslâmi davetin etkisinde<br />
kalmışlardı. Yoksa, yolda aniden bir buluşma neticesin­de bunların müslüman<br />
olmaları düşünülemez.</p>
<p class="Vcud">Bu misallerden anlaşılacağı gibi, Kureyşli kâfirler ve<br />
müşrikler, Haz­reti Peygamber (a.s.) ve arkadaşları hakkıda amansız bir yalan<br />
kampanyası başlatmış olmalarına rağmen İslâmiyetin inkişâfını önleyemediler.<br />
Aksine, onların yalan kampanyası, Hz. Muhammed (a.s.) ve İslâmın bütün<br />
Arabis­tan&#8217;da meşhur olmasına ve bunun neticesinde halkın merak edip İslâm<br />
ca­miasına girmesine yol açtı. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in İnşirah sûresinde, &#8220;senin<br />
şa­nını da yükselttik&#8221; denilerek Kureyş&#8217;in yalan kampanyasının geri teptiği ve<br />
müslümanlara ve Rasûlullah (a.s.)&#8221;a faydalı olduğu kaydedilmiştir.</p>
<p class="kiliBalk"><a>28.6. MÜSLÜMANLARA ZÜLÜM VE İŞKENCE<br />
YAPILMASI</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşli kâfir ve müşriklerin İslâmiyet&#8217;in yayılmasını önlemek<br />
babın­da başvurdukları yöntemlerden biri de zor kullanmaktı. Kureyşliler hangi<br />
vatandaşın cahiliyyeyi terk edip müslüman olduğunu duyarlarsa ona acımasızca<br />
baskı, zulüm ve işkence yapıyorlar ve onun için hayatı çekilmez hale<br />
getiriyorlardı. Kureyşliler müslümanları eski din ve inançlarına dön­dürmek için<br />
başvurmadıkları baskı ve zulüm metodu bırakmadılar. Yap­madıkları tehdit yoktu.<br />
Başvurmadıkları insanlık dışı işkence ve eziyet yolu yoktu.</p>
<p class="Vcud">İlk önce, İslâmiyeti kabul edenler şeref ve haysiyet sahibi<br />
kimseler oldukları için onların namus ve haysiyetiyle oynamak istediler.<br />
Kureyşli kudurmuş serseriler, bunlarla tek tek görüşürler ve atalarının<br />
dinlerine dönmelerini isterlerdi. Onlara derlerdi ki, &#8220;bakın iyi bir aileye<br />
mensupsu­nuz. Paranız var, pulunuz var, halk arasında itibarınız var.<br />
Menfaatleriniz bizimle iyi geçinmenize bağlıdır. İslâmiyet&#8217;i terk etmezseniz<br />
sizi mahve­deriz; millete rezil ederiz, işiniz ve ticaretinizden olursunuz,<br />
ailenizden kovulursunuz, sizin aptal ve sapık olduğunuzu ilân ederiz. Millet de<br />
bize inanır.&#8221; Orta sınıfa mensup olan esnaf, tüccar ve diğer meslek sahipleri de<br />
en zayıf noktalarından vurulmak isteniyordu. Kureyşliler onlara ekonomik ve<br />
sosyal boykot uygulanacağını belirtiyor ve gerçekten de bunu yapıyor­lardı.<br />
Geriye fakir-fukara ve köleler kalıyordu. Bunlara serbestçe işkence yapılıyordu.<br />
Daha sonra bu baskı ve tehditlere karşı yılmayan soylu, zen­gin ve varlıklı<br />
müslümanlar da sövülmeye, dövülmeye, hapsedilmeye ve ağır bir şekilde<br />
cezalandırılmaya başlandı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.1. Tanınmış<br />
Ailelere Mensup Varlıklı Kişilere Zulüm</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk ile Taberî, Hazreti Urve bin Zübeyr (r.a.)&#8217;e atfen<br />
Kureyşli kabile reislerinin bir kararını nakletmişlerdir. Kureyşli kabile<br />
reisleri bir araya gelip, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e tabi olan oğullarını,<br />
kardeşlerini akra­ba veya kabilelerinin diğer fertlerini tehdit, baskı, zulüm ve<br />
işkence ile es­ki dinlerine döndürmeye karar vermişlerdir. Bu karar alınır<br />
alınmaz, Mek­ke&#8217;de soylu ve varlıklı müslümanlara karşı bir terör havası<br />
estirilmeye başlandı.</p>
<p class="Vcud">Nitekim, Hz. Ebû Bekr (r.a.) gibi Mekke&#8217;nin en tanınmış ve soylu<br />
ki­şisi, Hz. Talha (r.a.) ile beraber bir yere bağlandı. Hz. Ebu Bekr&#8217;i bağlayan<br />
da &#8220;Kureyş Aslanı&#8221; lakabıyla tanınan Nevfel bin Huveylid bin el-Adeviyye idi. Bu<br />
olay üzerine Hz. Ebu Bekr&#8217;in ailesi Beni Teym hiç ses çıkarma­dı. Bunun üzerine<br />
Rasûlullah (a.s.), &#8220;ey Allah&#8217;ım, bizi İbn&#8217;ul Adeviyye&#8217;nin şerrinden ancak sen<br />
kurtarabilirsin&#8221; diye dua etti. (Bk. Beyhakî, İbn Sa&#8217;d). Hz. Zübeyr bin<br />
el-Avvam&#8217;ı, amcası bir hasıra sararak tavana asıyor ve al­tından duman<br />
veriyordu. Aynı zamanda da sürekli olarak İslâm&#8217;dan dönmesini istiyordu. Ama,<br />
Hz. Zübeyr her defasında tekrar küfre dönmeyece­ğini haykırıyordu (İbni Sa&#8217;d,<br />
Taberânî). Hz. Osman&#8217;ı amcası Hakem (Mer­van&#8217;ın babası) bir yere bağlayıp<br />
bıraktı ve kendisine dedi ki, &#8220;sen ataları­nın dinini bırakıp Muhammed&#8217;in dinini<br />
mi kabul ediyorsun? Sen yeni dini terkedinceye kadar seni bırakmayacağım.&#8221; Hz.<br />
Osman (r.a.) da &#8220;ne olursa olsun, dinimi terketmeyeceğim&#8221; dedi. (İbni Sa&#8217;d). Hz.<br />
Mus&#8217;ab bin Umeyr (r.a.) amcazadesi Osman bin Talha (ki kendisi Kâ&#8217;be&#8217;nin<br />
anahtarını taşırdı) tarafından çok ağır bir şekilde işkenceye tabi tutuldu ve<br />
kendi ailesi tara­fından zindana atıldı. Hz. Mus&#8217;ab hapsedildiği yerden kaçtı ve<br />
Habeşis­tan&#8217;a yapılan ilk hicrete katıldı. (İbni Sa&#8217;d). Hz. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas<br />
ve kardeşi Amir bin Vakkas, anneleri tarafından çok rahatsız edildiler, ama<br />
dinlerini terk etmediler. (İbni Sa&#8217;d). Müsned-i Ahmed, Müslim, Tirmizî, Ebu<br />
Davud ve Nesâî&#8217;deki kayıtlara göre Hz. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas&#8217;ın annesi Hamâme<br />
binti Süfyan bin Ümeyye (Ebu Süfyan&#8217;ın yeğeni) kedisine şöyle dedi: &#8220;Sen<br />
Muhammed&#8217;in dinini terk edinceye kadar ne yiyeceğim, ne içe­ceğim ne de gölgede<br />
kalacağım. Annenin hakkına saygı göstermek Allah’ın emridir. Benim dediklerime<br />
uymazsan Allah&#8217;a itaat etmemiş olur­sun.&#8221; Hz. Sa&#8217;d, bu ültimatomu duyunca<br />
rahatsız oldu ve gidip Rasûlullah (a.s.)&#8217;a durumu anlattı. Buna cevap olarak<br />
Cenab-ı Allah tarafından şu ayet indi:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Biz insana ebeveynine iyi muamele etmesini tavsiye ettik. Eğer<br />
on­lar bilmediğin bir şeyi bana şirk. koşman için uğraşırlarsa onlara itaat<br />
et­me.&#8221; (Ankebut; 8)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.2. Hz. Hâlid<br />
bin Sa&#8217;îd&#8217;in Başına Gelenler</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Hâlid bin Sa&#8217;id bin el-As&#8217;ın babası Ebû Uhayha çok zalim ve<br />
gad­dar bir insandı. Hz. Hâlid müslüman olduktan sonra babasının çileden<br />
çı­kacağını bildiği için ondan kaçmaya ve gizlenmeye çalıştı, ama yakayı ele<br />
verdi. Babası önce ona bağırıp çağırdı, sonra sopa ile dövdü. O kadar ki, sopa<br />
kırıldı. Babası kendisine şöyle dedi: &#8220;Ya demek ki, sen Muhammed&#8217; e tabi oldun.<br />
Halbuki sen görüyorsun ki, o bütün milleti karşısına almıştır. O ataların<br />
dininde ayıp arıyor ve bu dine tabi olan seleflerinin sapık oldu­ğunu iddia<br />
ediyor.&#8221; Hz. Hâlid dedi ki: &#8220;Vallahi, o hakiki bir peygamberdir ve ben ona tabi<br />
olacağım.&#8221; Ebû Uhayha onu tekrar dövdü, ona sövdü, küf­retti ve dedi ki: &#8220;Lanet<br />
olası çocuk, ne yaparsan yap, sana yemek verme­yeceğiz&#8221;. Hz. Hâlid (r.a.) dedi<br />
ki &#8220;benim rızkımı keserseniz Allah bana rızık verir.&#8221; Sonra Rasûlullah (a.s.)<br />
yanına geldi ve kendisiyle beraber kal­maya başladı. Bir gün Mekke&#8217;nin<br />
çevresinde tenha bir yerde namaz kılar­ken babası onun nerede olduğunu öğrendi<br />
ve hemen yanına çağırıp müs­lümanlığı bırakmasını istedi. Hz. Hâlid bunu hiçbir<br />
zaman yapamayaca­ğını söyledi. Bunu duyunca Ebu Uhayha tekrar sinirlendi ve<br />
başına değ­nekle vurmaya başladı. Bu değnek de kırıldı. Sonra oğlunu hapse attı<br />
ve üç gün yemek vermedi. Mekke&#8217;nin sıcağı işin cabasıydı, ama Hz. Hâlid bütün bu<br />
eziyetleri çekti ve sonunda hapisten kaçmayı başardı. Bir müd­det Mekke&#8217;nin<br />
etrafında dolaştı, sonra Habeşistan&#8217;a giden ilk muhacir ka­filesine katıldı.<br />
(İbni Sa&#8217;d) Beyhakî de bu vak&#8217;ayı özetleyerek anlatmıştır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.3. Hz. Ebu<br />
Bekr (r.a.)&#8217;e Yapılan Büyük Zulüm</a></p>
<p class="Vcud">Günlerden birinde Rasûlullah (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.)<br />
Dâr-ı Er­kam&#8217;dan çıkıp Mescid-i Haram&#8217;a geldiler. Harem&#8217;de Hz. Ebu Bekr (r.a.)<br />
birden bire ayağa kalkıp insanları Allah&#8217;a ve Rasûlüne davet etmeye baş­ladı. Bu<br />
bir kişinin Harem&#8217;de İslâm&#8217;ı alenen tebliğ etmesiyle ilgili ilk olay­dı.<br />
Müşrikler Hz. Ebu Bekr&#8217;in konuşmasını dinler dinlemez kendisine her taraftan<br />
hücum ettiler, onu dövdüler ve ayaklarıyla ezdiler. Utbe bin Rebi&#8217;a ise, Hz.Ebu<br />
Bekr&#8217;in yüzüne o kadar tekme attı ki yüzü kanlar içinde kaldı ve şişti. Bu olayı<br />
gören Hz. Ebu Bekr&#8217;in bağlı bulunduğu Beni Teym&#8217;in adamları gelip kendisini<br />
müşriklerin elinden kurtardılar. Beni Teymliler öldüresiye dövülen Ebu Bekr&#8217;in<br />
mutlaka öleceğini tahmin etmiş olacaklar ki, müşrikleri ağır bir dille uyardılar<br />
ve dediler ki: &#8220;Size yemin ediyoruz, Ebu Bekr ölürse Utbe&#8217;yi sağ<br />
bırakmayacağız.&#8221; Hz. Ebu Bekr (r.a.) akşama kadar baygın vaziyette kaldı.<br />
Kendine geldikten sonra sor­duğu ilk soru Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın iyi olup<br />
olmadığıydı. Bunun üzerine Be­ni Teymliler kendisine kötü laflar söylediler ve<br />
kızıp gittiler. Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;in yanında sadece annesi Ümmül Hayr kaldı.<br />
Hz. Ebu Bekr an­nesine de aynı soruyu sordu. Annesi dedi ki, &#8220;vallahi ben senin<br />
arkadaşın hakkında bir şey bilmiyorum.&#8221; Hz. Ebu Bekr kendisine dedi ki, &#8220;Ümm-ü<br />
Cemil binti Hattab (Fatma binti Hattâb, Hz. Ömer&#8217;in kız kardeşi)&#8217;a gidip sor.&#8221;<br />
Hz. Ümm-ü Cemil o sıralar müslüman olmuştu, ama dinini saklı tu­tuyordu. Ümm-ü<br />
Hayr, Ümm-ü Cemil&#8217;e gidip Hz. Ebu Bekr&#8217;in söyledikle­rini tekrarladı. Ümm-ü<br />
Cemil dedi ki &#8220;Ben ne Muhammed bin Abdullah, ne de Ebu Bekr&#8217;i tanırım. Ama<br />
isterseniz gelip Ebu Bekr&#8217;e bakayım.&#8221; Ümm-ü Hayr ona gelebileceğini söyledi ve o<br />
da geldi. Hz. Ümm-ü Cemil binti Hattâb, Hz. Ebu Bekr (r.a.)&#8217;in kötü durumunu<br />
görüp müşrikleri lânetledi ve şunları haykırdı: &#8220;Allah aşkına, sana bu kötülüğü<br />
yapan kâfir ve fasıklardır. Umarım Allah onlardan intikamını alır.&#8221; Hz. Ebu Bekr<br />
on­dan da Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın nasıl olduğunu sordu. Hz. Fatma binti Hattâb<br />
kulağına eğilerek dedi; &#8220;anneniz duymasın&#8221;. Hz. Ebu Bekr dedi ki, &#8220;sen merak<br />
etme, annemden korkmuyorum&#8221;. Bundan sonra Fatma dedi ki, &#8220;Rasûlullah (a.s.)<br />
emniyettedir&#8221;. Hz. Ebu Bekr onun nerede olduğunu sor­du. Dedi: &#8220;Dâr-ı Erkam&#8217;da&#8221;.<br />
Hz. Ebu Bekr dedi ki: &#8220;Rasûlül&#8217;ah (a.s.)&#8217;ın yanına gidene kadar hiçbir şey<br />
yemeyeceğim.&#8221; Ümm-ü Cemil kendisinin biraz sabretmesini istedi. Sonra şehirde<br />
biraz sükûnet temin olununca onu Dâr-ı Erkam&#8217;a götürdü. Rasûlullah (a.s.) Hz.<br />
Ebu Bekr&#8217;i bu durumda gö­rünce gözleri doldu ve ağlamaklı bir yüzle<br />
yanaklarından ve alnından öp­tü. Orada bulunan diğer müslümanlar da Ebu Bekr&#8217;in<br />
durumunu görmek için kendisine eğildiler. Ebu Bekr, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a şöyle<br />
dedi: &#8220;Annem ve babam size feda olsunlar, hiçbir derdim yoktur, hiçbir acı<br />
duymuyo­rum. Benim içerlediğim sadece bir fâsığın yüzüme tekmeler atmasıdır.<br />
Annem de size gelmiş bulunuyor. Siz çok bereketli insansınız. Onu da Al­lah&#8217;a<br />
davet ediniz ve Allah&#8217;ın onu cehennem ateşinden koruması için dua ediniz.&#8221; Bunun<br />
üzerine Rasûlullah (a.s.) Hz. Ebu Bekr&#8217;in annesi için dua etti ve onu İslâma<br />
davet etti. Ümmül Hayr da müslüman oldu. Bu olayı Hâfız İbni Kesir &#8220;el-Bidâye<br />
ven-Nihaye&#8221;de ve Hafız Ebul Hasan Hayse­me bin Süleyman el-Trablusi,<br />
&#8220;Fezâil&#8217;üs-Sahabe&#8221;de etraflıca kaydetmiş­lerdir. Hafız İbni Hacer ise &#8220;İsâbe&#8221;de<br />
bunu özetleyerek Hz. Ümmül Hayrın hayat hikâyesi bölümünde nakletmiştir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.4. Hz.<br />
Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un Dövülmesi</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk&#8217;ın Hz. Urve bin Zübeyr&#8217;e dayanarak naklettiği<br />
rivâyete gö­re bir defasında sahabe-yi kirâm (r.a.) aralarında şöyle konuştular:<br />
&#8220;Ku­reyşliler şimdiye kadar bizden hiçbir kimsenin yüksek sesle Kur&#8217;an-ı Ke­rim<br />
okuduğuna tanık olmamışlardır. Bu işi acaba kim yapacaktır?&#8221; Hz. Abdullah bin<br />
Mes&#8217;ud (r.a.) bu işi kendisinin yapacağını söyledi. Sahabeler dediler ki:<br />
&#8220;Kureyşli müşriklerin sana el kaldıracaklarından korkuyoruz. Bu tehlikeli bir<br />
iştir. Bunu ancak ailesi çok kuvvetli ve büyük olan bir ar­kadaş yapsa daha iyi<br />
olur, ki böyle bir durumda onun ailesi onu himaye edebilsin.&#8221; Hz. Abdullah: &#8220;Ne<br />
olursa olsun, bu işi bana bırakın. Benim muhafızım Allah&#8217;tır&#8221; dedi. Gün<br />
ağarırken Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud Mes­cid-i Haram&#8217;a gitti. Orada Mekkeli kabile<br />
reisleri gruplar halinde oturu­yorlardı. Hz. Abdullah, Makam-ı İbrahim&#8217;e gidip<br />
Rahmân suresini çok yüksek sesle okumaya başladı. Kureyşliler önce Abdullah&#8217;ın<br />
ne okuduğunu anlamadılar, sonra bunun Hz. Muhammed (a.s.) tarafından vaazedilen<br />
Allah&#8217;ın kelâmı olduğunu öğrenince üstüne çullandılar ve yüzüne tokat at­tılar.<br />
Fakat Hz. Abdullah (r.a.) hiç aldırış etmeden Kur&#8217;an&#8217;ı okumaya de­vam etti. Bir<br />
yandan dayak yiyor ve bir yandan Kur&#8217;an tilavet ediyordu. Sonra yüzü gözü şiş<br />
sahabelere dönünce onlar üzüntü içinde etrafını sardı­lar ve korktuklarının<br />
başlarına geldiğini söylediler. Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud (r.a.) ise şunları<br />
söyledi: &#8220;Vallahi bu Allah düşmanları şimdiye dek bana bu kadar hafif<br />
gelmemişlerdi, isterseniz yarın yine gidip Kur&#8217;an tilavet ederim.&#8221; Herkes dedi<br />
ki: &#8220;Şimdilik bu kadar yeter, onların dinle­mek istemediklerini sen onlara<br />
dinletmiş oldun.&#8221; (Bk. İbni Hişâm, C.I, s. 336)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.5. Kimsesiz<br />
ve Çaresiz Köle ve Cariyelere Zulüm</a></p>
<p class="Vcud">En acımasız, insanlık dışı ve korkunç baskı, zulüm ve<br />
işkenceler, İs­lâmiyet&#8217;i kabul etmiş olan ve Mekke&#8217;de kimsecikleri bulunmayan<br />
zavallı köle, cariye ve hizmetçilere yapılıyordu. Burada bunlardan bazı örnekler<br />
sunacağız:</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>28.6.5.1. Hz. Bilâl-i<br />
Habeşi</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşli müşriklerin gaddarlığına hedef olanların başında Hz.<br />
Bilâl bin Rebah (r.a.) gelirdi. Hz. Bilâl, Beni Cumah&#8217;a mensup bir reisin<br />
köle­siydi ve kölelikte onun evinde doğmuştu. Kendisinin Habeşli olduğu riva­yet<br />
olunur. Nitekim bu hususta Hz. Enes (r.a.)&#8217;in anlattığı hadis Taberânî ve diğer<br />
bazı yazar ve alimler tarafından nakledilmiştir. Hz. Bilâl&#8217;in müs­lüman olduğu<br />
duyulunca Ümeyye bin Halef Cumahi kendisine çeşitli iş­kenceler yaptı. İbn Hişâm<br />
ve Belâzuri&#8217;nin rivayetlerine göre Ümeyye, Hz. Bilâl&#8217;i öğle vakti evden<br />
çıkarıyor ve kum üzerine yatırıp göğsüne büyük bir taş koyuyor ve şöyle diyordu:<br />
&#8220;Yemin ederim, sen Muhammed&#8217;i red­dedinceye ve Lât ile Uzza&#8217;ya ibadet edinceye<br />
kadar seni böyle bırakaca­ğım.&#8221; Fakat Hz. Bilâl sadece &#8220;Ahad, Ahad&#8221; diye<br />
karşılık veriyordu. Belazuri, Hz. Amr bin el-As&#8217;ın bir rivâyetini nakletmiştir;<br />
buna göre ken­disi şöyle demiştir: &#8220;Ben Bilâl&#8217;in öyle kızgın zemin üzerinde<br />
yattığını gör­düm ki buna et konsa pişiverir. Fakat Bilâl bu durumda bile Lât ve<br />
Uzza&#8217;ya tabi olmayacağını haykırdı.&#8221; Belazuri, Hz. Hassan bin Sabit&#8217;in kendi<br />
gözleriyle gördüğü bir olayı anlatmıştır. Buna göre Hz. Hassan Hac (veya umre)<br />
için Mekke&#8217;ye gittiğinde Bilâl&#8217;in bir ipe bağlandığını ve ço­cukların onu her<br />
tarafa sürüklediğini görmüştü. Hassan, buna rağmen Bilâl&#8217;in hep Lât, Uzza,<br />
Hübel, İsâf, Naile ve Buvane&#8217;ye ibadeti inkâr ettiğini gördüğünü belirtmiştir.<br />
Belâzuri&#8217;nin eserinde bizzat Hz. Bilâl&#8217;in ken­disinin, bir defasında, bir gün ve<br />
bir gece aç ve susuz bırakılıp sıcak kum üzerine yatırıldığım beyan ettiğini<br />
bildirmiştir, İbn Sa&#8217;d diyor ki, Bilâl&#8217;in boynuna ip bağlanıp bir ucu çocukların<br />
eline bırakılırdı, çocuklar da ken­disini Mekke&#8217;nin dağlık bölgelerinde<br />
sürükleyip dururlardı. Hz. Bilâl, da­ha sonra kum üstüne yüzükoyun yatırılıyor<br />
ve her tarafı taşlarla örtülüyor­du. Hz. Ebû Bekr (r.a.)&#8217;in evi Beni Cumah&#8217;ın<br />
bulunduğu mahallede idi. O Hz. Bilâl&#8217;e sürekli yapılan işkencelerden bıkmıştır.<br />
İbn İshâk&#8217;ın dediği gi­bi, Hz. Ebû Bekr (r.a.), Hz. Bilâl yerine güçlü ve şişman<br />
bir zenci köleyi Beni Cumah&#8217;a verip kendisini satın aldı ve sonra azad etti. İbn<br />
Ebi Şeybe&#8217;nin Kays bin Hazim&#8217;e dayanarak verdiği bilgiye göre Hz. Ebu Bekr Hz.<br />
Bilal&#8217;ı para karşılığı alıp serbest bıraktı. Benzeri bir rivayet İbn Sa&#8217;d&#8217;ın<br />
eserinde de yer almıştır, ancak kendisi için biçilen ve ödenen fiyat hakkın­da<br />
ihtilâf vardır.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>28.6.5.2. Hz. Ammâr<br />
bin Yâsir</a></p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın rivâyetine göre, Hz. Yâsir bir Yemenli olup Mekkeli<br />
Ebû Huzeyfe bin Muğire Mahzumi ile anlaşmış ve Mekke&#8217;ye yerleşmişti. Ebû<br />
Huzeyfe, hizmetçisi Sümeyye&#8217;yi onunla evlendirmişti. İslâm&#8217;ın doğuşun­dan sonra<br />
Hz. Yâsir, Hz. Sümeyye ve Hz. Ammâr ve kardeşi Hz. Abdul­lah (r.a.) müslüman<br />
oldular. İslâmiyeti kabul etmekle bu ailenin başı bin bir belâya girdi.<br />
Belâzuri&#8217;nin Ümm-ü Hâni ve Taberânî&#8217;nin Hz. Osman&#8217;a atfen kaydettikleri hadise<br />
göre, bir defasında Rasûlullah (a.s.) bu ailenin eziyet ve işkence gördüğü<br />
yerden geçti ve çok üzüldü. Rasûlullah (a.s.) şöyle dedi: &#8220;Sabredin ey Yasir<br />
ailesi, size cennet vaat edilmiştir.&#8221; İmam Ahmed ve İbni Sa&#8217;d, Hz. Osman&#8217;ın şu<br />
hadisini nakletmişlerdir: Bir defa­sında kendisi Rasûlullah (a.s.) birlikte bu<br />
ailenin azab gördüğü yerden geçti. O sırada Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu:<br />
&#8220;Sabredin, ey Allah&#8217;ım, Yâsir&#8217;in ailesini mağfiret et. Zâten sen onları mağfiret<br />
etmişsin.&#8221; İbni Sa&#8217;d, Muhammed bin Ka&#8217;b Kurazî&#8217;nin bir rivâyetini nakletmiştir<br />
ki, şöyledir: Bir kişi, bir defasında Hz. Ammar&#8217;ın gömleğini çıkarınca sırtında<br />
yara be­reler gördü. Bunların ne olduğunu sorunca Hz. Ammar dedi ki, &#8220;bunlar<br />
Mekke&#8217;nin kızgın kumu üzerine yatırıldığım zamana ait yaralardır.&#8221; İbni Sa&#8217;d&#8217;ın<br />
Amr bin Meynûn&#8217;a istinaden kaydettiği rivayete göre müşrikler Hz. Ammar&#8217;ın<br />
vücudunu mangal kömürüyle yakıyorlardı. Rasûlullah (a.s.) bu işkencenin<br />
yapıldığını öğrenince, &#8220;ey ateş, Hz. İbrahim&#8217;e nasıl soğudunsa Ammar için de<br />
soğuyuver&#8221; diye dua etti. Hz. Ammar&#8217;ın babası Yasir bu eziyetlere dayanamayarak<br />
öldü. Ebu Cehl ise Hz. Sümeyye&#8217;yi öldürdü. Kardeşi Abdullah okla vuruldu. Geriye<br />
Ammar kalmıştı. Hz. Am­mar suda boğulmak istendi. Sonunda canını kurtarmak için<br />
Hz. Muham­med (a.s.)&#8217;in dinini inkâr etti ve müşriklerin mabudlarını methetti.<br />
Daha sonra perişan bir vaziyette Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e geldi ve başından<br />
ge­çenleri anlattı. Rasûlullah (a.s.) &#8220;şimdi kendini nasıl hissediyorsun, imanın<br />
ne âlemde?&#8221; diye sordu. Hz. Ammar bin Yasir dedi ki: &#8220;Her zamankinden daha<br />
sağlam.&#8221; Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) dedi ki, &#8220;bundan sonra da benzeri bir<br />
durumla karşılaşırsan, aynı şeyleri söyleyebilirsin.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Beyhakî, İbn Sa&#8217;d, İbni Cerir, Belazuri, Avfi vs. bu olayı<br />
naklettikten sonra çeşitli müfessirlere dayanarak demişlerdir ki, Nahl sûresinin<br />
106. ayeti bununla ilgili inmiştir. Ayet şöyledir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;imanından sonra Allah&#8217;ı inkâr eden gazaba uğrar. Ancak kalbi<br />
imanla mutmain olduğu halde küfre zorlanan müstesnadır.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>28.6.5.3. Hz. Habbâb<br />
bin el-Erett</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Habbâb aslen Iraklıydı. Hz. Habbâb&#8217;i, Rebî&#8217;a kabilesinden<br />
bir grup yakalayıp getirmiş ve köle yapmıştı. Bu grup Habbâb&#8217;ı sonra Mek­ke&#8217;ye<br />
getirip Beni Huzâ&#8217;a&#8217;nın bir ailesi ve Beni Zühre&#8217;nin müttefiki olan Al-i Siba&#8217;a<br />
satmıştı. Habbâb bir demirciydi ve kılıç vs. gibi silâhlar yapar­dı. Müslüman<br />
olduğu için, önce rızkına mani olundu. Müsned-i Ahmed ile Buhârî ve Müslim&#8217;de<br />
kendi ifadesine göre As bin Vâil Sehmi kendisin­den bir miktar borç almıştı; ama<br />
ne zaman parasını almaya giderse Sehmi kendisine, &#8220;ben sana bir şey<br />
vermeyeceğim, ta ki Muhammed ile ilişkini kesene kadar.&#8221; Habbab kendisine derdi<br />
ki, &#8220;sen ister öl, ister kal, ben Hz. Muhammed (a.s.) ile ilişkimi<br />
kesmeyeceğim.&#8221; İbn Sa&#8217;d&#8217;daki kayıtlara göre As bin Vâil Sehmi kendisine şöyle<br />
cevap verirdi: &#8220;Öyleyse, ben öldükten sonra tekrar dirilip evlâtlarıma ve malıma<br />
mülküme döndüğüm zaman borcunu öderim.&#8221; İbni Hişâm&#8217;ın ifadesine göre As bin<br />
Vâil, Hz. Habbâb&#8217;a birçok kılıç yaptırdı ve borcu kabarmaya başladı. Habbâb<br />
borcunu almak için Sehmî&#8217;ye gittiğinde kendisi şöyle dedi: &#8220;Baksana, dinine tabi<br />
olduğun efendin diyor ki, öbür dünyada Cennet&#8217;te bolca altın, gümüş, elbise ve<br />
hiz­metçiler bulunacaktır.&#8221; Habbâb, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın böyle dediğini<br />
doğru­ladı. Bunun üzerine As bin Vail Sehmi kendisine dedi ki &#8220;o zaman borcu­nu<br />
geri almak için kıyamete kadar bekle.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Kureyşli müşrikler Hz. Habbab&#8217;ın rızkına mani olmakla<br />
yetinmediler ve kendisine fiilen eziyet vermeye başladılar. İbni Sa&#8217;d ve<br />
Belâzuri&#8217;nin Şa&#8217;bi&#8217;ye dayanarak naklettikleri rivâyete göre Hz. Ömer&#8217;in<br />
halifeliği zamanında günlerden bir gün Hz. Habbab bin el-Erett cübbesini çıkarıp<br />
vücu­dunu gösterince sırtında sedef hastalığı gibi lekeler görüldü. Hz. Ömer<br />
bu­nun ne olduğunu sorunca Hz. Habbâb (r.a.) dedi ki, müşrikler ateş yakıp beni<br />
üstüne attılar, sonra bir herif üstüme çıktı. Bu arada vücudumdaki yağların<br />
erimesiyle ateş sönüverdi.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>28.6.5.4. Habbâb<br />
(r.a.)&#8217;ın Rasûlullah (a.s.)&#8217;a Yalvarması</a></p>
<p class="Vcud">İmam Ahmed bin Hanbel, Buhârî, Ebu Davud ve Nesâî, bizzat Hz.<br />
Habbâb&#8217;a istinaden kendisine yapılan zulmün bir başka örneğini naklet­mişlerdir.<br />
Hz. Habbâb (r.a.) diyor ki, &#8220;müşriklerin mezâlimi had safhaya vardığı sıralarda<br />
günün birinde Nebi-yi Kerim (a.s.)&#8217;in Harem&#8217;in duvarının gölgesinde oturmakta<br />
olduğunu gördüm. Yanına gidip dedim ki, &#8220;Ya Rasûlullah müşriklerin zulmü bütün<br />
sınırları aştı. Siz bizim için niye dua etmiyorsunuz? Bu sözleri dinleyince,<br />
Rasûlullah&#8217;ın yüzünün rengi değişti ve dedi ki, sizden önceki iman sahiplerine<br />
daha büyük zulümler yapılmış­tır. Onlardan bazısı çukura oturtulur ve<br />
üstlerinden testere geçirilerek vü­cutları ikiye bölünürdü. Bazılarının<br />
eklemlerine tırmıklar vurulurdu. On­lardan dinlerini terk etmeleri isteniyordu,<br />
ama onlar dinlerinden dönmü­yorlardı. İnan, Yüce Allah bu işi tamamlayacaktır.<br />
Öyle bir zaman gele­cektir ki, bir kişi San&#8217;a&#8217;dan Hadramut&#8217;a kadar emniyet<br />
içinde yolculuk edebilecektir ve Allah&#8217;tan başka kimseden korkmayacaktır. Ne var<br />
ki, siz­ler acelecisiniz?&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.6. Hz. Ebû<br />
Bekr&#8217;in Mazlum Köleleri Satın Alıp Serbest Bırakması</a></p>
<p class="Vcud">Bu baskı ve zulüm döneminde Hz. Ebu Bekr elinde ne var ne yoksa<br />
harcayarak çok sayıda mazlum köle ve hizmetçiyi satın alıp serbest bırak­tı. İbn<br />
Hişâm, Ebu Bekr&#8217;in bu şekilde satın alıp serbest bıraktığı kölelerin sayısının<br />
yedi olduğunu belirtmiştir. Ancak Beyhakî, İbn İshâk, İbn Abdül-Berre ve İbn<br />
Hacer vs.&#8217;nin bu hususta verdikleri isimlerin hepsini toplarsak 9 kişi oluyor.<br />
Bunların adları şöyledir:</p>
<p class="Vcud">1. Hz. Bilâl-i Habeşi, ki kendisinden daha önce söz ettik.</p>
<p class="Vcud">2. Hz. Bilâl&#8217;in annesi Hamâme (r.a.) İbn Abdul Berr&#8217;in ifadesine<br />
göre Kureyşli müşrikler bu hâtûna da işkence yapıyorlardı.</p>
<p class="Vcud">3. Amir bin Fuheyhe (r.a.), İbn Sa&#8217;d ile Taberî ve Belâzuri&#8217;nin<br />
ifadesi­ne göre bu zât Hz. Ayşe&#8217;nin erkek kardeşi Tufeyl bin el-Hâris&#8217;in<br />
kölesiydi. Bu da zulüm ve işkenceye tabi tutulan mazlumlardan biriydi.</p>
<p class="Vcud">4. Ebû Fukeyhe. Bu zât ile ilgili olarak İbni İshâk diyor ki,<br />
Ümeyye bin Halef kendisine korkunç zulümler yapardı. İbni Sa&#8217;d&#8217;ın &#8220;Tabakat&#8221;ında<br />
ve &#8220;Üsd-ul Ğâbe&#8221; adlı başka bir eserde verilen bilgiye göre Ebû Fukeyhe, Beni<br />
Abdud-Dar ailesinin hizmetinde idi. Kendisi öğle vakti sıcak kum üzerine<br />
yatırılır ve elleri ile ayaklarına zincir vurularak yüzükoyun sürük­lenirdi.<br />
Üzerine de taş koyarlardı. Eziyet sırasında Ebu Fukeyhe sık sık bayılırdı.</p>
<p class="Vcud">5. Lübeyne ya da Lübeybe (r.a.), Belazuri bu hatunun ismini<br />
böyle yazmıştır. İbn Hişâm ise ismini anmadan kendisinin Beni Adiyy&#8217;in bir kolu<br />
olan Beni Müemmel&#8217;in hizmetçisi olduğunu belirtmiştir. Verdiği bilgilere göre<br />
Hz. Ömer bin Hattab henüz İslâmiyet&#8217;i kabul etmemişken bu hatunu öldüresiye<br />
döverdi. Döverken biraz duraklardı ve derdi ki: &#8220;Ben sadece yorulduğum için<br />
biraz durdum, sonra seni tekrar döveceğim.&#8221; Lübeyne de derdi ki &#8220;Allah sana da<br />
böyle yapsın.&#8221;</p>
<p class="Vcud">6-7. Nehdiyye ve kızı. Bu iki kadın Beni Abdüd-Dâr&#8217;da<br />
hizmetçilik yaparlardı. Bunların efendisi olan bir zengin kadın kendilerine akla<br />
gel­medik zulümler yapardı.</p>
<p class="Vcud">8. Zinnire (İsti&#8217;âb&#8217;da bu hatunun adı Zenbere yazılmıştır). İbni<br />
Esir&#8217;in rivâyetine göre kendisi Beni Adiyy&#8217;in hizmetçilerinden biriydi. Hz. Ömer<br />
bin Hattab kendisine eziyet eder ve işkence yapardı. Bir başka rivayete göre bu<br />
hatun Beni Manzum&#8217;un hizmetçilerindendi ve kendisine Ebu Cehl zulüm ederdi. O<br />
kadar ki, gözleri görmez oldu. Ebu Cehl O&#8217;na dedi ki: &#8220;Lât ve Uzza seni kör<br />
ettiler.&#8221; Zinnire dedi ki: &#8220;Lât ve Uzza kendilerine kimlerin taptığını bile<br />
bilmezler. Bu gibi kararlar yükseklerden verilir ve Rabbim bana gözlerimi geri<br />
vermeye kadirdir.&#8221; Ertesi gün Zinnire yatak­tan kalkınca tekrar görmeye<br />
başlamıştı bile. Belâzuri&#8217;nin rivâyeti de aynı­dır. Fakat, İbni Hişâm diyor ki:<br />
Zinnire, Hz. Ebu Bekr&#8217;in kendisini satın almasından sonra gözlerini kaybetmişti.<br />
Bunun üzerine Kureyşliler onun gözlerini Lât ile Uzzâ&#8217;nın kör ettiğini söylemeye<br />
başladılar. Zinnire kendi­lerine şu cevabı verdi: &#8220;Beytullaha yemin ederim, bu<br />
adamlar yalan söylü­yor. Lât ve Uzza&#8217;dan kimseye zarar veya yarar gelmez.&#8221;<br />
Bundan sonra gözleri tekrar görmeye başladı.</p>
<p class="Vcud">9. Ümm-ü &#8216;Ubeyş (bazı tarihçiler ve siyer yazarları &#8216;Uneys ve<br />
&#8216;Umeys yazmışlardır). Belâzuri&#8217;nin ifadesine göre bu hatun Beni Zühre&#8217;nin<br />
hiz­metçilerindendi ve Esved bin Abd-i Yeğûs kendisine baskı ve zulüm ya­pardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.7. Hz. Ebû<br />
Bekr&#8217;in Babasına İtirazı</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk, İbni Cerir ve İbni Asâkir, Hz. Amir bin Abdullah bin<br />
Zü­beyr&#8217;e istinâden bir hadis nakletmişlerdir. Buna göre Hz. Ebu Bekr&#8217;in bu<br />
fakir ve çaresiz müslüman köle ve hizmetçilerin serbest bırakılması için su gibi<br />
para harcadığını gören babası Ebû Kuhâfe (ki o zaman müşrikti) kendisine dedi<br />
ki, &#8220;oğlum, bakıyorum sen zayıf, çaresiz ve mazlum kişile­ri serbest<br />
bırakıyorsun. Eğer aynı işi güçlü ve sağlıklı gençler için yapsay­dın onlar<br />
senin yardımcın olur ve sana destek olurlardı. Hz. Ebû Bekr dedi ki: &#8220;Babacığım,<br />
ben Allah&#8217;ın vereceği mükâfatı istiyorum.&#8221; Bu vak&#8217;a Leyl sûresinin şu<br />
âyetlerinin canlı bir örneğidir:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Takva sahibi ondan uzaklaştırılacaktır. Günahlardan temizlenmek<br />
için malını veren. Onda hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti yoktur.<br />
Ancak Yüce Rabbinin rızasını isteyerek verir.&#8221; (Ayet; 17-20)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.8. Zulüm,<br />
Eziyet ve İşkencenin Neticeleri</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşliler korku, dehşet ve zulüm saçmak suretiyle müslümanlara<br />
göz dağı vermek, onları yıldırmak istiyorlardı. Fakat onların silahları bu sefer<br />
de geri tepti ve zulüm, eziyet ve işkencelerinin neticeleri bekledikle­rinin çok<br />
aksi çıktı, ispatlanan ilk olgu, İslâmiyet&#8217;in sağlam delil ve güzel ahlâk<br />
kurallarına sahip olduğu, buna karşılık Kureyşli müşriklerde insan­lık dışı,<br />
çirkin ve iğrenç hareketlerin ve kaba kuvvetin bulunduğu idi. İkincisi; bu<br />
durum, müşriklerin bu gaddarlığını ve acımasızlığını gören, insanlık duygusu<br />
taşıyan herkesin isyan etmesine yol açıyordu. Buna karşı müslümanların her türlü<br />
baskı ve zulmü, sabırla ve metanetle çekmesi on­ların lehinde sempatinin<br />
büyümesine sebep oldu. Pek çok kişi müslüman­ların azim ve kararlılığını takdir<br />
etmeye başladı. Davalarına daha bir anla­yışla bakmaya başladı. Hatta, Mekke<br />
gibi düşmanlar ve hasımlarla çevrili bir şehirde ve her türlü baskının<br />
uygulandığı güç bir ortamda müslüman­ların böylesine kararlı, azimli, sabırlı ve<br />
vakarlı hareket etmeleri herkesi şaşırttı ve dost, düşman herkesin hayranlığını<br />
kazandı. Onlar imanlarının ne kadar sağlam ve güçlü olduğunu kanıtladılar.<br />
Ayrıca, baskı ve zulüm sürerken de doğru fikirli ve sağduyulu kişiler<br />
İslâmiyet&#8217;i kabul etmeye de­vam ettiler. Fakat bunların çoğu imanlarını ve<br />
inançlarını ilk etapta gizli tuttular. Bu sebeple müşrikler müslümanların kesin<br />
sayısının ne olduğunu öğrenemediler. Bu dehşet ve terörün en büyük faydası,<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a en temiz, en sağlam, inanç ve iradeleri çelik gibi olan<br />
kişilerin gelmesiydi. Bu ateş deryasından geçenler, şahsiyet, karakter ve<br />
ahlâk&#8217;ın en güzel sim­geleriydiler. Zaten bunca çetin bir imtihandan geçenler<br />
arasında zayıf ka­rakterli ve iradesiz güçsüz olanlar bulunamazdı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.9.<br />
Vahiylerin Arasının Tekrar Kesilmesi</a></p>
<p class="Vcud">Allah&#8217;ın hikmetini bizim gibi insanların aklı kavrayamaz. Küfür<br />
ile İslâm arasındaki çekişmenin doruğuna çıkmış olduğu ve Hazreti Peygam­ber<br />
(a.s.) ile müslümanların her anının tehlike ve beklenmeyen âfet ve zorluklarla<br />
dolu olduğu bir sırada normal olarak vahiylerin mütemadiyen gelmesi beklenirdi.<br />
Bu vahiyler bir yandan müslümanları teselli eder cesa­retlerini arttırır, bir<br />
yandan da sık sık değişen şartlarda onların muhtaç ol­duğu direktif ve taktiği<br />
öğretirlerdi. Fakat ne gariptir ki, tam bu sırada va­hiylerin inişi bir süre<br />
kesildi. Bu durum karşısında Rasûlullah (a.s.) tedir­gin olurken kâfir ve<br />
müşriklere de gün doğdu ve türlü türlü laflar etme fır­satını buldular.</p>
<p class="Vcud">Vahiylerin kesilmesinin tam tarihini tesbit etmek zordur. Fakat<br />
bu hususta naklolunan rivayet ve hadislere göre bu aksaklığın İslâmi tebliğin<br />
alenen yapılmaya başlamasından sonra meydana geldiği kesindir. Ayrıca,<br />
vahiylerin kesilmesine ilişkin daha sonra inen iki süre de bunu<br />
ispatla­maktadırlar. Bu aksaklık devresinin süresi çeşitli rivayetlerde değişik<br />
ola­rak gösterilmiştir. İbni Cüreyc 12 gün, Kelbî 15, İbni Abbas 25 ve Süddi ile<br />
Mukâtil 40 gün olarak kaydetmişlerdir. Her ne olursa olsun, bu süre o kadar<br />
uzundu ki, hem Rasûlullah (a.s.) üzüldü ve tedirgin oldu; hem de hasımlarına<br />
kendisiyle alay etme fırsatı doğru. Adet üzere, Hz. Peygam­ber (a.s.) kendisine<br />
inen her yeni vahyi arkadaşlarına aktarırdı. Ama ara­dan epeyce müddet geçtikten<br />
sonra Hz. Peygamber (a.s.) yeni bir sûre ve­ya ayet okumayınca müşrikler<br />
zannettiler ki vahiy silsilesi sona ermiştir. Cündüb bin Abdullah el-Becelî&#8217;nin<br />
rivâyetine göre Hz. Cebrail bir süre gelmeyince kâfirler dediler ki: &#8220;Muhammed&#8217;i<br />
Rabbi terk etmiştir&#8221;. (İbni Cerir, Taberânî, Abd bin Hamid, Sa&#8217;id bin Mansur ve<br />
İbni Merdûye).</p>
<p class="Vcud">Başka rivayetlere göre, Hazret Peygamber (a.s.)&#8217;in teyzesi olan<br />
Ebu Leheb&#8217;in karısı Ümm-ü Cemil, kendisine şöyle dedi: &#8220;Galiba sana musal­lat<br />
olan Şeytan seni bırakmıştır.&#8221; Avfi ile İbni Cerir&#8217;in İbni Abbas&#8217;a daya­narak<br />
naklettikleri rivayete göre Cebrail&#8217;in birkaç gün gelmemesi üzerine Rasûlullah<br />
(a.s.) meraklandı ve tedirgin oldu. Müşrikler dediler ki, &#8220;Rabbi Muhammed&#8217;e<br />
kızmıştır ve onu terk etmiştir.&#8221; Katâde ve Dahhak&#8217;ın naklet­tikleri rivayetler<br />
de aynıdır. Bu rivayetleri Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in son derece üzgün, kırgın ve<br />
tedirgin olduğu zikrolunmuştur, ki doğrudur. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in üzülmesinin<br />
tam yeriydi. Zira, İslâm ile Küfür arasın­daki amansız mücadele, çekişme ve<br />
savaş sırasında, bu çetin ve dayanıl­maz muhalefet kasırgasında yegane teselli<br />
kaynağı ve dayanağı olan Al­lah&#8217;ın cesaret verici ve teselli edici sözleri<br />
gelmez olmuştu. Böyle bir du­rumda Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kara kara düşünmesi<br />
gayet tabiiydi. Kendisinin bir kusuru sebebiyle Allah&#8217;ın kızdığı ve vahiylerin<br />
kesildiği ve Hak ile Batıl arasındaki savaşta Rabbinin kendisinin yalnız<br />
bıraktığı fikri aklına gelmiş olabilir.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.10. Duhâ<br />
Sûresinin İnişi</a></p>
<p class="Vcud">İşte Rasûlullah (a.s.) ve diğer müslümanlar böyle bir halet-i<br />
ruhiyede iken Duhâ sûresi nazil oldu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Kuşluk vaktine, karanlığı ile âlemi kaplayan geceye yemin<br />
ederim ki, (Habibim) Rabbin seni terk etmedi. Ve sana darılmadı da.&#8221; (Ayet; 1-3)</p>
<p class="Vcud">Burada gündüzün aydınlığına ve gecenin karanlığına yemin<br />
edilmiş­tir. Bu demektir ki, nasıl ki, gece ile gündüzün olması tabiat<br />
kanunudur, vahiylerin bazen çok, bazen da az gelmesi veya kesilmesi doğal bir<br />
şeydir ve bu gelişmelerden aksi manalar çıkarılmamalıdır. Vahy&#8217;in kesilmesi<br />
Allah’ın Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e kızması veya onu terk etmesi anlamına<br />
gel­memelidir. Bundan sonra şöyle denildi:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Senin için ahiret, elbette dünyadan daha hayırlıdır.&#8221; (Ayet; 4)</p>
<p class="Vcud">İslâmiyet henüz emekleme devresinde iken ve etrafında sadece bir<br />
avuç mü&#8217;min varken yukarıdaki haber verildi. Muhalifleri azdıkça azıyor­lardı ve<br />
öyle görülüyordu ki müslümanlar hiçbir zaman başarılı olamaya­caklardır. Ama her<br />
şeyi bilen Allah İslâmiyet&#8217;in ve Hakk&#8217;ın mutlaka galip geleceğini ilân etti.<br />
Müslümanların dünyada huzur ve refaha kavuşacakla­rını, âhiretle ise daha büyük<br />
bir mükâfat alacaklarını açıkladı. Sonra şun­ları dedi:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Gerçekten Rabbin sana verecek de râzı olacaksın.&#8221; (Ayet; 5)</p>
<p class="Vcud">Burada denilmek isteniyor ki Allah&#8217;ın işleri geç oluyor, ama güç<br />
ol­muyor. Allah&#8217;a iman edenler, onun için her türlü eziyet ve zulme evet<br />
diyenler ve hatta canlarım bile feda etmeye hazır olanlar hiç üzülmesinler,<br />
yarınlar onlarındır. Bu Allah tarafından sevgili peygamberlerine ve kulla­rına<br />
bir vaattir ve mutlaka gerçekleşecektir. Nitekim, bu vaat kısa bir süre içinde<br />
gerçekleşti. Müslümanlar kısa bir zaman içinde Arabistan&#8217;a İran&#8217;a, Irak&#8217;a,<br />
Mısır&#8217;a ve dünyanın en önemli medeniyet merkezlerine hakim ol­dular ve her<br />
tarafta İslamın bayrağı dalgalanmaya başladı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>28.6.11. İnşirâh<br />
Sûresinin İnişi</a></p>
<p class="Vcud">Kâfir ve müşriklerin saldırıları doruğa çıkmış ve müslümanlar<br />
sanki her tarafta Batıl&#8217;ın muhasarası altına girmişken kendilerini teselli eden<br />
ve cesaretlerini arttıran ve aydınlık geleceği vaadeden bir sûre daha nazil<br />
ol­du. Adı İnşirah&#8217;tı. Bunun bazı bölümlerini buraya naklediyoruz:</p>
<p class="Vcud">&#8220;(Habibim) Biz senin göğsünü açmadık mı?&#8221; (Ayet; 1)</p>
<p class="Vcud">Böyle bir soruyla söze başlanması ve daha sonraki sözler;<br />
Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in tebliğ çalışmalarının en çetin günlerini yaşadığını<br />
gös­termektedir. Böyle bir ortamda Cenab-ı Hak kendisine hitap ederek diyor ki:<br />
&#8220;Ey Habibim, ben sana bundan önce de ihsan ve lütufta bulunmadım mı? Sen neden<br />
üzülüyorsun ve niçin cesaretini kırıyorsun?&#8221; Yukarıdaki ayette &#8220;göğüsün<br />
açılması&#8221; iki manada kullanılmıştır. Göğüsün açılmasının bir anlamı; her türlü<br />
endişe, tereddüt ve kuşkudan kurtulmaktır. İkinci an­lamı; cesaretin büyümesi,<br />
azim ve kararlılığın geri gelmesidir. Birinci an­lama göre nübüvvetten önce<br />
Hazreti Peygamber (a.s.) ister müşrik Arap­lar, ister nasârâ (Hıristiyan) ister<br />
Yahudi veya mecusiler olsun, hepsinin din ve inançlarının yanlış olduğunu<br />
düşünüyordu. Ayrıca, Arabistan&#8217;da Tevhid&#8217;e inanan bazı kimselerin kabul ettiği<br />
haniflikten de tatmin olmu­yordu. Zira bu meçhul bir akide idi ve doğru yolun<br />
hiçbir garantisini ver­miyordu. Fakat Hazreti Peygamber (a.s.) doğru yolun ne<br />
olduğunu tahmin ettiği için bu durumdan son derece rahatsız ve endişeliydi.<br />
Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e nübüvvet vermekle kendisini bu bunalım ve<br />
karar­sızlıktan kurtardı ve gerçek doğru yolun ne olduğunu kendisine gösterdi.<br />
Böylece, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in &#8220;göğüsü açıldı&#8221; yani kendisi rahat etti ve içi<br />
huzurla doldu. İkinci anlama göre Cenab-ı Hak kendisine nübüvvet vermekle<br />
birlikte böylesine muazzam bir vazifenin altından muvaffakiyet­le kalkabilmesi<br />
için cesaret, himmet, azim ve geniş kalplilik de verdi. Kendisine diğer<br />
insanların sahip olamayacağı bilgi ve bilgi kaynakları verdi; ayrıca zekâ ve<br />
hikmet verdi. Bu meziyetler sayesinde Hz. Muham­med (a.s.)&#8217;e tevdi edilen<br />
cesaret ve azim sayesinde kendisi en zor ve cesa­ret kırıcı şartlar altında<br />
azimle ve kararlılıkla yoluna devam etme haline geldi. Onun için. Yüce Allah<br />
diyor ki: &#8220;Ey Habibim, sana bunca cesaret ve azim verdikten sonra bu işin<br />
zorluklarından niçin üzülüyor ve perişan oluyorsun. Hiçbir şeyden korkma, hiçbir<br />
şeyden yılma.&#8221; Aynı sûrede daha sonra şu ayete rastlanıyor:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ve senin şânını da yükselttik.&#8221; (Ayet; 4)</p>
<p class="Vcud">Burada da Duhâ sûresinde olduğu gibi istikballe ilgili bir müjde<br />
veril­miş ve parlak bir gelecekten söz edilmiştir. Bu nasıl bir sözdü? Biraz<br />
önce gördüğümüz gibi, Velid bin Muğire ve diğer fesatçı kabile reislerinin<br />
öne­risi üzerine, Hazreti Peygamber (a.s.) ve müslümanlar aleyhinde kesif bir<br />
kampanya açılmış bulunuyordu. Mekkeli müşriklerin heyetleri hac mev­siminde ve<br />
diğer zamanlarda herkese gidip Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı, onun dinini ve diğer<br />
müslümanları kötülüyorlardı. Böyle bir durumda Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in ve<br />
İslâm&#8217;ın &#8220;şanının yükseltilmesi&#8221;nden söz edilebilir miydi? Fa­kat, ileriyi<br />
herkesten iyi görebilen Allah bunu biliyordu ve onun için dedi ki, müslümanlar<br />
er geç galip gelecek şan ve şöhreti her tarafa yayılacaktır. Nitekim, aradan<br />
ancak birkaç yıl geçtikten sonra bu sözler doğrulanmış oldu.</p>
<p class="Vcud">Şu Allah’ın hikmetine bakın ki, Kureyşli müşriklerin<br />
kullandıkları si­lah geri tepti ve şerrden hayır peydah oldu. Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;i, İslâmı ve müslümanları kötülemek için açtıkları yoğun kampanya,<br />
aslında onla­rın adının ve sanının bütün Arabistan&#8217;a ve hatta Arabistan&#8217;ın<br />
sınırlarının dışına kadar duyurulmasına sebep oldu. Bu yoğun propaganda yüzünden<br />
bazı kimseler belki de müslümanlar ve İslam peygamberi hakkında kötü ve menfi<br />
bir fikre sahip oldular, ama bir çoğu da bunların ne olduğunu merak etmeye<br />
başladılar. Rasûlullah (a.s.) hakkındaki menfi sözleri dinle­yen kimseler bu<br />
zatın ne gibi bir &#8220;sihir&#8221; yaptığını, kendisinin nasıl bir adam olduğunu ve<br />
talimatının ne olduğunu merak etmeye başladılar. Me­raklılar akın akın Mekke&#8217;ye<br />
gelmeye başladılar ve burada kendi gözleriyle Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in ve<br />
müslümanların durumunu görünce önce gözle­rine inanamadılar. Sonra bunlar<br />
hakkında çok ters ve yalan yanlış propa­ganda yapıldığını anladılar. Anladıktan<br />
sonra da İslam camiasına girdiler. Dolayısıyla, müslümanların Medine&#8217;ye<br />
hicretine kadar yakında veya uzak­ta bir veya birden çok müslümanın bulunmadığı<br />
hiçbir kabile ve sülâle kalmadı. İşte Hazreti Peygamber (a.s.) ve fedailerinin<br />
şanının yükselmesi­nin bu ilk safhasıydı. Hicretten sonra da münâfıklar,<br />
Yahudiler, Arap müş­rikler ve diğer fesatçıların menfi propagandaları,<br />
entrikaları ve karşı koy­maları durmadı. Ama müslümanların Medine&#8217;de kurduğu<br />
İslâm Devleti Allah&#8217;tan korkma, Allah&#8217;a tapma, ibadet, itaat, takva, ahlâk ve<br />
fazilet, sos­yal adalet ve insaf, hak ve hukuk, inananlar arasındaki eşitlik,<br />
zenginlerin cömertliği, fakirlerin bakımı, sözlere sadık kalma ve ister bireysel<br />
ister toplumsal olsun ilişkilerdeki doğruluk ve dürüstlüğün pratik örneğini<br />
dün­yaya veriyor ve herkesin kalbini fethediyordu. Düşmanlar çatışmalar ve<br />
savaşlarla İslâmiyet&#8217;in gelişmesini ve yayılmasını durdurmaya çalıştılar. Fakat<br />
Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in eşsiz önderliğinde vücuda gelen iman sahiplerinin<br />
cemaati, disiplin, birlik ve beraberlik, cesaret ve kahramanlık ve ister savaşta<br />
ister barışta olsun, bütün ahlâk kurallarına bağlı kalmanın öylesine güzel<br />
örneklerini verdiler ki, dost düşman onların üstünlüğünü kabul etti. 10 yılda,<br />
her tarafında muhaliflerin Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i kötü­lemeye çalıştıkları<br />
memleketin bir ucundan öbür ucuna kadar &#8220;Eşhedü en­ne Muhammed-er Rasûlullah&#8221;<br />
sözleri duyulmaya başladı. Bundan sonra da Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in adı ve sanı<br />
İslâmın gelişmesiyle dünyanın her köşesinde bilinmeye ve anılmaya başlandı ve bu<br />
süreç şimdi de devam ediyor ve âhirette de devam edecektir. Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in şanının yükseltilmesinin bu daha sonraki safhalarıdır.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Muhakkak güçlükle beraber kolaylık vardır. (Evet) Muhakkak<br />
güç­lükle beraber kolaylık vardır.&#8221; (İnşirah; 5-6)</p>
<p class="Vcud">Bu sözler iki defa söylenmiştir; ki Hazreti Peygamber (a.s.) ve<br />
diğer müslümanlar iyice teselli edilmiş olsunlar. Cenab-ı Allah demek istiyor ki<br />
onların karşı karşıya bulunduğu güçlükler geçicidir ve bunlar bir gün mut­laka<br />
sona erecektir. İyi ve aydınlık günlere kısa bir süre sonra kavuşacak­lardır.<br />
Hazreti Peygamber ile arkadaşlarına verilen müjde buydu; ki, bir süre sonra<br />
harfiyyen gerçekleşmiş oldu.</p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Meselâ, bak:<br />
    &#8220;Eğer sana kâğıtla yazılı bir kitap indirsek ve kâfirler, ona elleri ile<br />
    temas edip görseler yine &#8216;bu ancak büyük bir sihirdir<sup>&#8216;</sup> derlerdi.&#8221;<br />
    (En&#8217;am; 7)</p>
<p class="Dipnotlar">&#8220;Eğer onlara gökten bir kapı açsak ve oradan yukarı<br />
    çıksalar &#8216;Gözlerimiz iyi görmüyor belki de biz büyülenmişler topluluğuyuz&#8217;<br />
    diyeceklerdir.&#8221; (Hicr, 14-15)</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a> Bu demek<br />
    değil ki Hz. Peygamber (a.s.), kâfirlerin bu teklifini gözden geçirilmeye<br />
    lâyık görüyordu ya da maazallah Allah&#8217;tan &#8220;kabul&#8221; emri gelecek diye<br />
    bekliyordu. Bu durumu bir temsilci veya naib&#8217;in tutumuyla açıklayabiliriz<br />
    bilindiği gibi alt kademedeki bir resmi temsilci, kendisine gelen dilekçe<br />
    veya teklifin büyükleri veya hükümleri tarafından reddedileceğini çok iyi<br />
    biliyor, ama mesele nazik ve önemli olduğu için yukarıdakilerin direktif ve<br />
    emrini bekliyor. Emir gelince de dilekçe sahiplerine bildiriyor. Bu<br />
    davranışın önemli bir yaran vardır. Meselâ ilk müracaatta tem­silci<br />
    tarafından kesilip atılınca dilekçe ve teklif sahipleri tatmin olmuyor ve<br />
    isteklerine ısrar ediyor­lar. Fakat emir en yüksek merciden gelince kimse o<br />
    noktaya temas etmeye cesaret edemiyor. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in başvurduğu<br />
    yöntem işte buydu.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> Burada hemen<br />
    belirtelim ki Hz. Zeyneb (r.a.) annesi Hz. Hatice (r.a.) ile birlikte<br />
    İslâmi­yet&#8217;i kabul, etmişti. Ama o zamana kadar müslümanlar ile kâfir ve<br />
    müşrikler arasında izdivaç konu­sunda herhangi bir yasak uygulanmadığı için<br />
    Hz. Zeyneb, müşrik kocası Ebûl-Âs ile nikâhlı kaldı.</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/islam-in-yayilisini-durdurmak-icin-kureys-in-basvurdugu-tedbirler/10391">İSLÂM&#8217;IN YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ&#8217;İN BAŞVURDUĞU  TEDBİRLER</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET</title>
		<link>https://fasiharapca.com/habesistan-a-hicret/10390</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10390</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Dokuzuncu Bölüm: HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET 29.1. HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET 29.1.1. Din&#8217;de Hicret&#8217;in Önemi 29.1.2. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Müslümanları Hicrete Hazırlaması 29.1.3. Hicret İle İlgili Talimat 29.1.4. Habeşistan&#8217;a Yapılan İlk Hicret 29.1.4.1. Habeşistan&#8217;a İlk Hicret Eden Müslümanlar 29.1.4.2. Muhacirlerin Habeşistan&#8217;daki Durumu 29.1.4.3. Muhacirlerin Peşinden Bir Kureyş Heyeti Habeşistan&#8217;a Gidiyor 29.1.4.4. Muhacirlerin Dönüşü ve Bunun Sebepleri 29.1.4..5. Burada Bir &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/habesistan-a-hicret/10390">HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751717" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Yirmi Dokuzuncu Bölüm: HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751718" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1. HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751719" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.1. Din&#8217;de Hicret&#8217;in Önemi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751720" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.2. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Müslümanları Hicrete Hazırlaması</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751721" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.3. Hicret İle İlgili Talimat</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751722" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.4. Habeşistan&#8217;a Yapılan İlk Hicret</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751723" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.4.1. Habeşistan&#8217;a İlk Hicret Eden Müslümanlar</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751724" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.4.2. Muhacirlerin Habeşistan&#8217;daki Durumu</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751725" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.4.3. Muhacirlerin Peşinden Bir Kureyş Heyeti Habeşistan&#8217;a Gidiyor</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751726" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.4.4. Muhacirlerin Dönüşü ve Bunun Sebepleri</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751727" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.4..5. Burada Bir Parantez Açalım ve Önemli Bir Noktaya Değinelim</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751728" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.4.6. Mekke&#8217;ye Dönen Muhacirlerin Başlarından Geçenler</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751729" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.5. Habeşistan&#8217;a Yapılan İkinci Hicret</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751730" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.5.1. Habeşistan&#8217;a İkinci Hicret İçin Giden Kafile</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751731" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.5.2. Habeşistan&#8217;a İkinci Hicret&#8217;in Mekke&#8217;de Yarattığı Tepkiler</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751732" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.6. Hz. Ebû Bekr (r.a.)&#8217;in Hicret&#8217;e Niyetlenmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751733" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.7. Muhacirleri Geri Getirmek İçin Kureyş&#8217;in Necâşî&#8217;ye Heyet Göndermesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751734" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.8. Muhâcirlerin Örnek Davranışı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751735" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.9. Habeşistan&#8217;dan Bir Hıristiyan Heyetinin Mekke&#8217;ye Gelmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751736" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.10. Habeşistan&#8217;dan Dönen Muhacirlerin İlk Kafilesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751737" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
29.1.11. Rûm Sûresinde Yer Alan Haber</a></span></p>
<p class="BlmBal"><a>Yirmi Dokuzuncu Bölüm: HABEŞİSTAN&#8217;A<br />
HİCRET</a></p>
<p class="kiliBalk"><a>29.1. HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET</a></p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.1. Din&#8217;de<br />
Hicret&#8217;in Önemi</a></p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de &#8220;cihad&#8217;dan sonra en önemli şey olarak<br />
&#8220;hicret&#8221;ten bahsedilmiştir. İslâm&#8217;da &#8220;hicret&#8221;in bu kadar önemli olmasının<br />
sebepleri nelerdir? Bunun sebepleri şunlardır: Bir müslüman için dünyada en<br />
önem­li şey ne vatanıdır, ne milleti ne de kazancı ve kazanç yolları. Onun için<br />
birinci derece ehemmiyetli şey imandır. Bir müslüman hangi şartlarla müslüman<br />
olmuşsa o şartları yerine getirmeli ve onlara göre hayat sürmek suretiyle<br />
Allah&#8217;ın rızasını elde etmelidir. Eğer müslüman imanın bu şartla­rına göre<br />
hayatını yaşamıyorsa, onun için özgürlük şöyle dursun, hayatı­nın bile bir<br />
anlamı yoktur. Gerçek bir müslüman, imanının dayandığı şart ve ilkeleri, Allah<br />
ve Rasûlü tarafından kendisine intikal eden kaide ve ku­ralları feda edip<br />
bunlardan taviz vermektense Allah yolunda kendini feda etmeyi tercih edecektir.</p>
<p class="Vcud">Hazreti Peygamber efendimiz (a.s.)&#8217;in fedaileri işte bu sebepten<br />
dola­yı Arabistan&#8217;dan Habeşistan&#8217;a hicret etmişlerdi. Müslümanlar birer Arap,<br />
Mekkeli ve Kureyşli olmak itibarıyla kendi ülkelerinde, şehirlerinde ve<br />
kabilelerinde her türlü hak ve özgürlüğe sahiptiler. Fakat, birer müslüman<br />
olarak bu hak ve hürriyetlerden mahrumdular. Onların dini ve imanı tehli­kede<br />
idi ve bu sebeple kendi vatanlarını bırakıp başka bir milletin yaşadı­ğı ve<br />
başka bir milletin yönetime sahip olduğu bir memlekete gittiler. Aynı şekilde,<br />
Rasûlullah (a.s.) ve arkadaşları Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye neden hicret ettiler?<br />
Hazreti Peygamber (a.s.) Mekke&#8217;nin bir sakiniydi ve bir va­tandaş olarak<br />
Mekke&#8217;nin bütün vatandaşlık haklarına sahipti. Arkadaşları da birer Mekkeli ve<br />
Kureyşli olarak aynı hak ve hürriyetlere sahiptiler. Fakat, gerek Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın gerekse diğer müslümanların, evlerini, barklarını, ailelerini,<br />
akrabalarını, mal ve mülklerini ve diğer her şeyi terk edip sadece üzerlerindeki<br />
kıyafetleriyle Medine&#8217;ye hicret etmelerinin se­bebi Mekke&#8217;de müslüman olarak<br />
yaşamalarına imkân bulunmamasıydı. Onlar müslümanca yaşayabilmeleri için<br />
doğdukları şehri terk edip başka bir şehre göç ettiler ve yerleştiler.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.2. Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;in Müslümanları Hicrete Hazırlaması</a></p>
<p class="Vcud">Mekke&#8217;de müslümanlara yapılan baskı ve zulüm had safhaya<br />
varınca, Kur&#8217;an-ı Kerim onları muhtemel bir hicrete hazırlamaya başladı. Bu<br />
hu­susta şöyle buyuruldu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ey iman eden kullarım! Benim arzım geniştir. O halde, yalnız<br />
bana ibadet edin. Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz, imân<br />
edip sâlih amel işleyenlere Cennette altlarından nehirler akan hu­susi yerler<br />
hazırlarız. Onlar orada ebedi kalırlar. Böyle amel edenlere bu ne güzel<br />
mükâfattır. Onlar ki, sabreder ve yalnız Rabblerine tevekkül ederler. Nice canlı<br />
hayvan vardır ki rızkını arkasına yüklenmez. Allah onlara da size de rızık<br />
veriyor. O Semî&#8217;dir, Alim&#8217;dir.&#8221; (Ankebut; 56-60)</p>
<p class="Vcud">İlk ayette hicrete işaret edilmiştir. Deniliyor ki: &#8220;Mekke&#8217;de<br />
Allah&#8217;a ibadet ve itaat etmek zorlaşmışsa başka bir ülkeye gidin. Allah&#8217;ın<br />
dünyası dar değildir. Allah&#8217;ın sadık kulu olarak nerede yaşayabiliyorsanız oraya<br />
gidin. Siz kendi vatanınıza ve milletinize değil, Allah&#8217;a bağlısınız.&#8221; Bura­da<br />
asıl önemli olan şeyin vatan ve millet değil, Allah&#8217;a kulluk olduğu<br />
vur­gulanmıştır. Bir mümin&#8217;in imanının, sağlam olup olmaması, ancak vatan ve<br />
milletine olan sevgisi ile Allah&#8217;a kulluk arasında tercih yapmasıyla<br />
is­patlanmış oluyor. Gerçek bir mü&#8217;min Allah&#8217;a kulluğu tercih etmeli,<br />
mem­leketine, vatanına ve milletine boş vermelidir. İmanı zayıf ve müslümanlıkla<br />
ilgili iddiası sahte olan biri millet ve vatanına bağlı kalacaktır. Bu ayette<br />
belirtildiği gibi gerçekten Allah&#8217;a tapan bir kişi vatanını ve milletini<br />
sevebilir, ama yurtsever ve milliyetçi olamaz. Bir müslümanın ilk tercihi<br />
Allah&#8217;a kulluk olmalıdır ve bu kullukla çatışan her şeyi feda etmek zorun­dadır.</p>
<p class="Vcud">İkinci ayette insanların ve özellikle müslümanların can korkusu<br />
gide­rilmeye çalışılmıştır. Deniliyor ki: &#8220;Hayat geçici bir şeydir. Dünyaya<br />
gel­miş olanlar bir gün mutlaka öleceklerdir. Ha bugün ha yarın. Kimse buraya<br />
ebediyen kalmak ve yaşamak için gelmemiştir. O halde, müslümanlar bu dünyada<br />
canlarını koruma pahasına daha önemli ve değerli şeyleri feda etmemelidirler.<br />
Müslümanların ilk düşüncesi, imanını nasıl koruyacağı ol­malıdır ve Allah&#8217;a<br />
kullukta hiçbir kusur yapmamalıdır. Eninde sonunda bütün mahluklar Allah&#8217;a<br />
döndürülecektir. Döndüğünüzde imanla mı gele­ceksiniz yoksa canla mı Allah<br />
nezdinde can uğruna feda edilmiş iman mı yoksa iman uğruna feda edilmiş can mı<br />
daha makbuldur? İşte dünyada bunu düşünerek yaşayacak ve öleceksiniz.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Üçüncü ve dördüncü ayette deniliyor ki; &#8220;siz iman ve iyilik<br />
uğruna dünyanın bütün nimetlerini kaybeder ve salt dünyevi açıdan başarısız<br />
ka­lırsanız dahi, bunun telafisi mümkündür. Ve sadece telafi değil, Allah<br />
ka­tında bunun büyük bir mükâfatı vardır.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Son ayetlerde denilmiştir ki, &#8220;hicret ederken can korkusu gibi<br />
mal korkusu da olmamalıdır. Dünyada yer altında ve yer üstünde, denizde ve<br />
havada sayısız böcek, hayvan ve yaratıklar vardır. Bunlardan hangisi ken­di<br />
rızkını kendisi taşıyor? Onları geçindiren ve yaşatan kimdir? Nereye gi­derlerse<br />
gitsinler, hangi şartlarda olurlarsa olsunlar, onlara Allah rızık ver­miyor mu?<br />
Onun için, iman sahipleri Allah uğruna memleket ve kavimle­rini terk ederken<br />
malları ve rızıkları için endişe etmemelidirler. Diğer mah­luklara rızkını veren<br />
Allah onlara da rızıklarını verecektir.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hakka davet yolunda bazen ansızın beklenmedik durumlarla<br />
karşıla­şılabilir. Bu gibi durumlarda bir müslüman için bu dünyanın bütün<br />
nimet­lerini terk edip Allah&#8217;a güvenerek kelleyi kolluğa almaktan başka çare<br />
kal­maz. Bu gibi durumlarda, her şeyi önceden plânlamak, zarar ve yarar<br />
he­sabını çıkarmak ve canlan ile mallarını korumak sevdasında olanlar hiçbir şey<br />
yapamazlar. Onlardan hiçbir hayır beklenemez. Aslında her şeyin ani­den tersine<br />
döndüğü ve şartların değiştiği zamanlarda kelleyi koltuğa alan ve Allah uğruna<br />
her şeyi feda etmeye hazır olan gerçek mü&#8217;minlerin ve fe­dailerin azminden ve<br />
fedakârlıklarındandır ki, Allah&#8217;ın kelimesi yükseli­yor ve bunun yanında bütün<br />
batıl kelimeler yerin dibine batmış oluyorlar.</p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bir başka yerinde şöyle buyuruldu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;(Ey Rasûlüm, tarafımdan) de ki: &#8216;Ey iman eden kullarım,<br />
Rabbiniz­den korkun. Bu dünyada iyilik edenlere sevap var. Allah&#8217;ın arzı<br />
geniştir. Ancak sabredenlerin mükâfatı hesapsız verilir.&#8221; (Zümer; 10)</p>
<p class="Vcud">Burada da iman sahiplerine deniliyor ki; Allah&#8217;a kulluk etmek<br />
bir yer­de zorlaşmışsa, O&#8217;nun dünyası geniştir, iman sahipleri başka bir yere<br />
gidebilirler. Bunun yanı sıra kendilerinin hem dünyada hem ahirette Allah&#8217;tan<br />
iyi mükâfat alacaktan da müjdelenmişir. imân sahipleri hem dünyadaki<br />
yaşantılarını düzeltiyorlar, hem de âhirette Allah&#8217;ın lütuf ve ihsanına nail<br />
oluyorlar. Zira, onlar Allah&#8217;ın dini için dünyanın bütün nimet ve imkânla­rını<br />
evlerini barklarını terk ediyor, evsiz ve çaresiz kalıyor, vatansız ve<br />
milliyetsiz kalıyor, yabancı bir memlekette ve yabancı insanların arasına<br />
giriyorlar. Bunun için, bu gibi insanlara sınırsız ödül vardır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.3. Hicret<br />
İle İlgili Talimat</a></p>
<p class="Vcud">Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Mekkeli müslümanlar sadece hicrete teşvik<br />
edil­mekle kalmadılar, kendilerine bu hususta iki talimat da verildi.</p>
<p class="Vcud">Müslümanlar Hıristiyan bir ülkeye hicret ettikleri için Meryem<br />
sûresi indirildi. Bu sûrenin ilk iki rükûsunda Hazreti Yahya ile Hz. Îsa&#8217;nın<br />
hikâyesi anlatılmıştır. Bu, müslümanlara bir uyarıydı. Gerçi müslümanlar mazlum<br />
mülteciler olarak bir Hıristiyan devletine gidiyorlardı. Fakat, orada din ve<br />
imanlarından zerre kadar taviz vermemeleri isteniyordu. İndirilen Meryem sûresi,<br />
Hıristiyanlığın gerçekte ne olduğunu ve nasıl tahrif edildi­ğini dile<br />
getiriyordu. Böylece, müslümanlar durumun farkına varacaklardı ve<br />
Hıristiyanların bid&#8217;atine ve hurafelerine kendilerini kaptırmayacaklardır. Onlar<br />
aynı zamanda Hıristiyanların bulunduğu bir memlekette Hıristiyanlı­ğın ve Hz.<br />
Îsa&#8217;nın gerçek vaaz ve telkinlerini unutmamalıydılar. Her ne olursa olsun, Hz.<br />
Îsa&#8217;nın Allah&#8217;ın oğlu olduğunu kabul etmemeliydiler.</p>
<p class="Vcud">Müslümanlara verilen ikinci talimat şuydu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ehl-i kitap ile yalnız en güzel şekilde mücadele edin. Onlardan<br />
zul­medenlerle ise şiddetle mücadele edebilirsiniz. Ve &#8216;Biz hem bize indirile­ne<br />
hem de size indirilene iman ettik. Bizim de sizin de ilâhınız birdir. Biz O&#8217;na<br />
teslim olanlarız&#8217; deyin.&#8221; (Ankebût; 46)</p>
<p class="Vcud">Yani Hıristiyanlarla karşı karşıya geldiğiniz zaman onlardan<br />
zalim olanlarla uğraşmayınız. Zira, onlarla uğraşmak vakit ve enerjinin<br />
ziyanın­dan başka bir şey değildir. Fakat, biraz anlayışlı olanlarla serinkanlı,<br />
yu­muşak başlı ve Hakkı kabul etmek eğiliminde olanlarla muhtelif dini ko­nuları<br />
medeni ölçülerde, iyi bir dille ve delillerle tartışabilirsiniz. Onlara deyiniz<br />
ki, siz dik kafalı veya mutaassıp kimseler değilsiniz. Onlara hem onların<br />
kitabının hem kendi kitabınızın Allah&#8217;tan geldiğine inandığınızı söyleyiniz. Her<br />
ikinizin Allah&#8217;ın bir olduğunu, O&#8217;nun gönderdiği emirlerin aynı olduğunu onlara<br />
söyleyiniz.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.4.<br />
Habeşistan&#8217;a Yapılan İlk Hicret</a></p>
<p class="Vcud">Şartlar tamamıyla dayanılmaz hale gelince Recep 45. Am&#8217;ul-Fil&#8217;de<br />
(Nübüvvetten sonra 5. yılda) Rasûlullah (a.s.) Ashab-ı Kiram&#8217;ı toplayarak<br />
kendilerine şöyle buyurdu: &#8220;Habeşistan&#8217;a giderseniz iyi edersiniz. Oranın bir<br />
kralı vardır. Orada kimseye zulüm yapılmaz ve orası iyilik diyarıdır. Size gelen<br />
bu âfet def olununcaya kadar orada kalın.&#8221; Müslümanların Ha­beşistan&#8217;a hicreti<br />
için bu ilk ve kesin emirdi, bunun üzerine, Habeşistan&#8217;a ilk göç yapıldı.<br />
Muhacirlerin ilk kafilesinde 11 erkek ve 4 kadın vardı. Kureyşli kudurmuş<br />
serseriler bu kafileyi kıyıya kadar takip ettiler. Ama kafiledekilerin talihi<br />
yaver gitti ve tam zamanında Şuaybe limanından Ha­beşistan&#8217;a kalkan bir gemiye<br />
binebildiler.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.4.1.<br />
Habeşistan&#8217;a İlk Hicret Eden Müslümanlar</a></p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm&#8217;ın İbni İshâk&#8217;a dayanarak kaydettiği ilk muhacirlerin<br />
liste­si şöyledir:</p>
<p class="Vcud">1. Hz. Osman bin Affân (Beni Ümeyye&#8217;den).</p>
<p class="Vcud">2. Hz. Rukayye binti Hz. Muhammed (a.s.), Hz. Osman&#8217;ın zevcesi.<br />
(İbni Abd-il-Berr bu hâtûna Ümm-ü Eymen&#8217;in eşlik ettiğini yazmıştır).</p>
<p class="Vcud">3. Hz. Ebu Huzeyfe bin Utbe bin Rebî&#8217;a (Beni Abdi Şems bin Abdi<br />
Menâftan).</p>
<p class="Vcud">4. Hz. Sehle binti Süheyl bin Amr (Hz. Ebu Huzeyfe&#8217;nin karısı,<br />
ki Beni Amir bin Lueyy&#8217;dendi).</p>
<p class="Vcud">5. Hz. Zübeyr bin el-Avvam (Hz. Hatice&#8217;nin yeğeni ve Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ın teyze oğlu Beni Esed bin Abdul-Uzza bin Kusayy&#8217;dandı).</p>
<p class="Vcud">6. Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr (Beni Abdud-Dar bin Kusayy&#8217;dan).</p>
<p class="Vcud">7. Hz. Abdurrahman bin Avf (Beni Zühre bin Kılâb&#8217;dan).</p>
<p class="Vcud">8. Hz. Ebu Seleme bin Abdul-Esed (Beni Mahzûm&#8217;dan).</p>
<p class="Vcud">9. Hz. Ümm-ü Seleme (Hz. Ebû Seleme&#8217;nin zevcesi. Beni<br />
Mah­zûm&#8217;dan olup Ebû Cehl&#8217;in amca kızıydı).</p>
<p class="Vcud">10. Hz. Osman bin Ma&#8217;zun (Ümmül Muminin Hz. Hafsa&#8217;nın dayısı,<br />
Beni Cumah&#8217;dandı).</p>
<p class="Vcud">11. Hz. Amir bin Rebia el-Anzi (Al-i Hattâb&#8217;ın müttefiki olan<br />
Beni Adiyy&#8217;den).</p>
<p class="Vcud">12. Hz. Leylâ binti Ebî Hasme (Hz. Amir&#8217;in karısı olup Beni<br />
Adiyy&#8217;dendi).</p>
<p class="Vcud">13. Hz. Ebû Sabre bin Ebi Ruhm (Beni Amir bin Lueyy&#8217;den).</p>
<p class="Vcud">14. Hz. Süheyl bin Beyda (Beni el-Hâris bin Fihr&#8217;den).</p>
<p class="Vcud">İbn Sa&#8217;d, Vâkıdî&#8217;ye istinâden bu listeye iki isim daha<br />
eklemiştir: Hz. Hâtıb bin Amr bin Abdi Şems ve Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud, ki Beni<br />
Zühre&#8217;nin müttefiklerindendi. İbn İshâk&#8217;ın rivâyetine göre daha sonra bunlara Hz.<br />
Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib de katılmıştı. Fakat Musa bin Ukbe&#8217;nin &#8220;Meğâzi&#8221;de<br />
belirttiği gibi Hz. Ca&#8217;fer ilk değil, ikinci hicretle Habeşistan&#8217;a var­mıştı.<br />
İbn İshâk ise Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;un, ilk değil, ikinci hicretin<br />
muhacirlerinden olduğunu yazmıştır. Zürkâni ise bazı siyerlere dayanarak Hz. Ebû<br />
Sabre ile beraber karısı Ümm-ü Gülsüm&#8217;ün de Habeşistan&#8217;a gitti­ğini ifade<br />
etmiştir. Beyhakî Hz. Enes&#8217;in rivâyetini nakletmiştir; buna göre hicret için ilk<br />
önce yola çıkan Hz. Osman (r.a.)&#8217;dı. Rivayete göre Rasûlullah (a.s.), Hz. Lût<br />
(a.s.)&#8217;dan sonra kendi ailesiyle birlikte hicret eden ilk şahsın Hz. Osman<br />
olduğunu buyurmuştur.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.4.2.<br />
Muhacirlerin Habeşistan&#8217;daki Durumu</a></p>
<p class="Vcud">İbni Cerir Taberî&#8217;nin dediği gibi Kureyşliler Habeşistan&#8217;ı çok<br />
iyi bili­yorlardı. Habeşistan Kureyşlilerin ticaret yeriydi ve mallarını götürüp<br />
ora­da satarlar ve oradan iyi bir kârla dönerlerdi. Bu yüzden Mekke&#8217;den giden<br />
ilk muhacir kafilesi hiçbir güçlükle karşılaşmadı ve hiçbir yabancılık çek­medi.<br />
Bizzat muhacirlerin ifadelerine göre; &#8220;biz orada çok iyi durumday­dık. Dinimiz<br />
konusunda huzur ve emniyette. Biz Allah&#8217;a ibadet ediyorduk ve kimse bizi<br />
rahatsız etmiyordu. Biz ne eziyet görüyorduk ne de kötü lâflar dinliyorduk.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.4.3.<br />
Muhacirlerin Peşinden Bir Kureyş Heyeti Habeşistan&#8217;a Gidiyor</a></p>
<p class="Vcud">Kureyşliler baktılar ki, Mekke&#8217;den Habeşistan&#8217;a giden<br />
müslümanlar oraya iyice yerleşmiştir ve din ve inançlarına da kimse mani<br />
olmuyor. Bu­nun üzerine bu müslümanları geri getirebilmek maksadıyla bol<br />
hediyeler­le Amr bin el-As ile Abdullah bin Ebi Rebi&#8217;a&#8217;yı Habeş İmparatoru<br />
Necâşî (Negus)ye yolladılar. (Buhârî&#8217;de bu imparatorun adı Esname olarak<br />
yazıl­mıştır). Kureyş heyetiyle ilgili tarihi kayıtlarda biraz ihtilaf vardır.<br />
Bazı kayıtlara göre bu heyette Umâre bin Velid bin Muğire de yer almıştı. Bazı<br />
diğer kayıtlara öre ise Amr bin El-As birinci ve ikinci hicret sırasında<br />
Necâşî&#8217;ye gönderilmişti. İlk gidişinde yanındaki Umâre idi, ikinci gidişin­de<br />
ise Abdullah. Fakat İbni İshâk her iki defasında Amr&#8217;ın yanında Abdul­lah&#8217;ın yer<br />
aldığını ifade etmiştir.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.4.4.<br />
Muhacirlerin Dönüşü ve Bunun Sebepleri</a></p>
<p class="Vcud">Aynı yıl Ramazan ayında öyle bir olay meydana geldi ki, bu<br />
olayla ilgili haber Habeşistan&#8217;daki müslümanlara, &#8220;Mekkeli kâfirler müslüman<br />
olmuşlar&#8221; şeklinde ulaştı. &#8220;Olay şuydu: Bir gün Harem&#8217;de Kureyşlilerin büyük bir<br />
toplantısı yapılırken Hazreti Peygamber (a.s.) de oraya gitti ve birden bire<br />
konuşma yapmaya başladı. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in mübarek ağzından çıkan ilk<br />
sözler, Necm sûresinin ayetleriydi. Allah&#8217;ın kelâmı öy­lesine tesirliydi ki,<br />
muhalifler bunu can kulağıyla dinlemeye başladılar ve her zaman yaptıkları gibi<br />
gürültü patırtı çıkarmayı bile unuttular. Ayetle­rin sonunda Hz. Peygamber<br />
(a.s.) secde elti. Orada bulunanlar da kendile­rini onun etkisinden kurtaramamış<br />
olacaklar ki, hemen secdeye geçtiler. Buhârî, Müslim, Ebu Dâvud ve Nesâî&#8217;de yer<br />
alan Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un rivâyetine göre; &#8220;Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Kureyşlilerin<br />
açık bir toplantısında ve İbn Merdûye&#8217;ye göre Harem&#8217;de okuduğu Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in<br />
bu ilk sûresiydi.&#8221; Bu toplantıda hem müslümanlar, hem kâfirler vardı. Sûrenin<br />
sonunda secde ayetine gelince Rasûlullah (a.s.) secde etti ve kendisini gö­ren<br />
diğer herkes de secde etti. Secde edenler arasında Hz. Peygamber (a.s.)c ve<br />
İslâm&#8217;a muhalefette ön safta yer alan Kureyş&#8217;in en büyük kabile reisleri de<br />
vardı. Secde etmeyen sadece Ümeyye bin Halefti. O da yumru­ğunu sıkarak alnına<br />
dokundu ve kendisi için bunun kâfi olduğunu söyledi. Bu olayın diğer görgü<br />
tanığı Hz. Muttalib bin Ebi Vedâ&#8217;a&#8217;dır ki o zamana kadar müslüman olmamıştı.<br />
Nesâî ve Müsned-i Ahmed&#8217;de yer alan Hz. Muttalib&#8217;in rivâyeti şöyledir: &#8220;Rasûlullah<br />
(a.s.), Necm sûresini okuduktan sonra secde edince toplantıda bulunan herkes<br />
secdeye gitti, ama ben secde etmedim. Bunun telâfisini şimdi yapıyorum, ki ne<br />
zaman bu sûre okunsa secde etmeden edemem.&#8221; İbni Sa&#8217;d, Vâkıdi&#8217;ye dayanarak Velid<br />
bin Muği­re&#8217;nin, çok ihtiyar olduğu ve secde edemediği için bir eline bir avuç<br />
toprak alıp alnına sürdüğünü beyan etmiştir.</p>
<p class="Vcud">Bu olaydan ötürüdür ki, Habeşistan&#8217;da bulunan müslümanlara,<br />
bütün Mekkeli kâfirlerin müslüman olduğu yolunda haberler ulaştı. Ne var ki,<br />
gerçekten böyle olmamıştı. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in sihirli sözleri dayanılmaz üslûbu<br />
Kureyşli kâfirleri bir an için sekteye uğratmıştı ve onlar secde etmişlerdi. Ama<br />
biraz sonra akılları başlarına gelince büyük bir hata işle­diklerini düşündüler<br />
ve kendilerini lanetlemeye ve suçlamaya başladılar. Bazı diğer kimseler de<br />
itiraz etmeye başladılar ki; &#8220;siz ne biçim insansı­nız, bizi Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i<br />
dinlemekten men ediyor ve Muhammed (a.s.)&#8217;e tabi olmamızı istemiyorsunuz, ama<br />
kendiniz ona secde ediyorsunuz?&#8221; Bu­nun üzerine kabile reisleri ve müşrikler<br />
kendilerini kurtarmak için bahane uydurmaya başladılar ve dediler ki: &#8220;Muhammet<br />
ayetleri okurken, &#8216;bun­lar yüksek rütbeli ilahelerdir ve onların şefaati<br />
muhakkak beklenmelidir&#8217; dediği için biz secde ettik.&#8221; Fakat Necm sûresini<br />
gerçekten okuyan ve bi­len bir kişi Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın böyle bir şey<br />
söyleyebileceğine inanabilir mi?</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.4..5. Burada Bir<br />
Parantez Açalım ve Önemli Bir Noktaya Değinelim</a></p>
<p class="Vcud">Ne gariptir ki, bizde de bazı müfessir ve muhaddisler Mekkeli<br />
kâfir­lerin bu safsatasına uymuş ve onların duyduklarını iddia ettikleri sözleri<br />
sanki sahiden Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın mübarek ağzından çıkmış gibi mütalaa etmişler<br />
ve yorumda bulunmuşlardır. Söz konusu müfessir ve muhaddis­ler bu hususta böyle<br />
bir hikâye uyduruyorlar: &#8220;Sözde Rasûlullah (a.s.), İs­lâm&#8217;a karşı kâfirlerin<br />
nefretini kaldıracak ve onların İslâma daha çok yak­laşmalarını sağlayacak bir<br />
takım vahiylerin gelmesini arzu ediyordu. Rasûlullah (a.s.) bu istikamette<br />
düşünürken ve kendisi Kureyşlilerin bir top­lantısında iken Necm sûresi nâzil<br />
oldu ve kendisi bunu okumaya başladı. Rasûlullah (a.s.), &#8220;e-feraeytüm ul-lâte<br />
ve-l-uzzâ ve menâte-s-sâlisete-l-uhrâ&#8221; sözlerine gelince ağzından şu kelimeler<br />
dökülüverdi: &#8220;Tilke-l-ğarânikat-el-ulâ ve inne şefâ&#8217;atehünne le-tercâ&#8221; (bunlar<br />
yüksek rütbeli tan­rıçalardır ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir). Bundan<br />
sonra Rasûlullah (a.s.) sûrenin diğer ayetlerini normal olarak okumaya devam<br />
etti, ta ki sûrenin sonunda secde etti ve diğer müslümanlar ile müşrikler de<br />
secde ettiler. Mekkeli kâfirler dedi ki, &#8220;artık bizimle Muhammed arasında<br />
herhangi bir ihtilâf kalmamıştır. Biz de zaten aynı şeyi diyoruz. Yani Hâlik<br />
(yaratıcı) ve Râzık (rızık veren) Allah&#8217;tır, ama mabûdlarımız Allah katında<br />
bizim için şefaatte bulunacaklardır.&#8221; Akşam Hz. Cebrâil geldi ve Rasûlullah&#8217;a<br />
dedi ki: &#8220;Siz ne yaptınız? Ben bu sözleri getirmemiştim.&#8221; Bu­nu duyunca gûyâ<br />
Rasûlullah (a.s.) çok üzüldü. Bunun üzerine Allah İsrâ suresinin şu ayetlerini<br />
indirdi<a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a>:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Onlar bizim sana vahyeylediğimiz şeyden bizim üzerimize iftira<br />
edesin diye seni bile fitneye düşüreceklerdi. Öyle olursa seni dost<br />
edine­ceklerdi.Eğer biz seni dinde sabit kılmasaydık onlara az bir şey<br />
meylede­cektin. O takdirde sana gerek hayatta ve gerekse öldükten sonra iki kat<br />
azap tattırırdık. Sonra azabımızı defedecek bir yardımcı da bulamaya­caktın. &#8221;<br />
(Ayet; 73-75)</p>
<p class="Vcud">Bu olay Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı sürekli olarak tedirgin etti ve<br />
üzüntülü ol­masına sebep oldu. Ta ki, Hacc sûresinin 52. ayeti indi. Bu ayette<br />
Rasûlullah teselli edildi ve kendisinden önceki peygamberlerin aynı hataya<br />
düştükleri, onların arzu ettikleri şeytanın karıştığı, fakat Allah&#8217;ın daha sonra<br />
Şeytan&#8217;ın bu şerrlerini ortadan kaldırdığı ve ayetlerini sağlamlaştırdığı<br />
kaydedildi.</p>
<p class="Vcud">Diğer tarafta, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i dinledikten sonra Kureyşli<br />
kâfirlerin secde etmesi,Habeşistan&#8217;daki müslümanlara başka türlü ulaştı ve onlar<br />
zannetti ki Hz. Peygamber (a.s.) ile Mekkeli kâfirler arasında mütareke ve sulh<br />
gerçekleşmiştir. Bu sebeple, muhacirlerin çoğu Mekke&#8217;ye geri döndü­ler. Geri<br />
döndükten sonra İslâm ile küfr arasında anlaşmaya varıldığı yo­lundaki<br />
haberlerin yanlış olduğunu, ikisi arasındaki düşmanlığın aynen devam ettiğini<br />
gördüler.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Yukarıda naklettiğimiz hikâye, İbn Cerir ve diğer birçok<br />
müfessirin tefsirlerinde İbni Sa&#8217;d&#8217;ın &#8220;Tabakatında Vahidinin &#8220;Esbab-ı<br />
Nüzül&#8221;ünde, İbn İshâk&#8217;ın Siyer&#8217;inde, Musa bin Ukbe&#8217;nin &#8220;Meğazi&#8217;sinde, İbn Ebi<br />
Hâtim, İbn&#8217;ul-Münzir, Bezzâr, İbn Merdûye ve Taberânî&#8217;nin hadis kitaplarında yer<br />
almıştır. Bu hikâyenin râvileri ise şunlardır: Muhammed bin Kays, Muhammed bin<br />
Ka&#8217;b Kurazi, Urve bin Zübeyr, Ebû Salih, Ebu&#8217;l-Âliye, Sa&#8217;id bin Cubeyr, Dahhâk,<br />
Ebu Bekr bin Abdurrahman bin Hâris, Katâde, Mücâhid, Süddi, İbn Şihâb Zührî ve<br />
İbn Abbas. Dikkat edilirse, bunlardan Hz. İbn Abbas&#8217;ın dışında kimse sahabe<br />
değildir. Hikâyenin ufak tefek bir­çok çelişkili ve tutarsız tarafları vardır;<br />
ama bunların en dikkati çekeni iki tanedir. Birincisi, pulların methinde Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in söylediği id­dia edilen sözler hemen hemen her rivayette<br />
değişiktir. Biz bunları dikkat­lice tasnif ettik ve inceledik. Baktık ki, 15<br />
ayrı ifade kullanılmıştır. İkinci büyük çelişki, bu sözlerin Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in<br />
ayetlerine giriş şekliyle ilgili­dir. Bazı rivayetlere göre bu kelimeler, vahiy<br />
sırasında Şeytan tarafından Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın gönlüne indirilmiş ve<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;da bunların Cebrail tarafından geldiğini zannetmiş. Bazı<br />
rivayetlere mübarek ağzın­dan yanlışlıkla dökülüvermiş. Bazı rivayetlere göre bu<br />
kelimeler, Rasûlullah (a.s.) uyukladığı bir sırada gayri ihtiyari olarak<br />
ağzından çıkmış. Bazı­ları diyor ki, Rasûlullah (a.s.) bunları kasten söyledi;<br />
ama soru ve hayret belirtici şekilde. Yine bazıları diyor ki; Şeytân, Rasûlullah<br />
(a.s.)’ın konuş­masına karışmış ve onun sesiyle birlikle bu kelimeleri ortaya<br />
atıvermiş, orada bulunanlar da bu sesin Hazreti Peygamber&#8217;e ait olduğunu sanmış.<br />
Yine başka rivayetlere göre bu sözleri söyleyen orada bulunan müşrikler­den<br />
biriymiş.</p>
<p class="Vcud">Bazı mümtâz müfessir ve âlimler, meselâ İbn Kesir, Beyhâki, Kâdı<br />
İyâd İbni Huzeyme, Kâdı Ebû Bekr İbn&#8217;il-&#8216;Arabi, İmam Râzi, Kurtubî Bedreddin,<br />
Aynî, Şevkani ve Alûsi vs. bu hikâyenin tamamıyla uydurma ve asılsız olduğunu<br />
belirtmişlerdir. İbn Kesir, bu hususta şunları yazmış­tır: &#8220;Bu hikâye hangi<br />
senetlerle rivayet olunmuşsa hepsi &#8220;mürsel&#8221; ve münkatı&#8221;dırlar. Ben bu hususta<br />
hiçbir sahih-i muttasil senede rastlamadım.&#8221; Beyhakî de diyor ki: &#8220;Nakil<br />
itibariyle bu hikâye ispatlanmış değildir.&#8221; İbni Huzeyme&#8217;ye bu hususta bir soru<br />
sorulunca kendisi dedi ki: &#8220;Bu hikâyeyi zındıklar (dinsizler) uydurmuşlardır.&#8221;<br />
Kadı İyâz diyor ki: &#8220;Bu hikâyenin zayıflığı, sıhâh-ı sitte müelliflerinden<br />
hiçbirinin bunu nakletmemiş olma­larından ve sahih-i muttasıl sağlam senedlerle<br />
güvenilir râviler tarafından da naklolunmamasından ortadadır.&#8221; İmam Râzi ile<br />
Kâdı Ebû Bekr ve Alûsi bu mevzuyu enine boyuna tartışarak şiddetle<br />
reddetmişlerdir. Fakat, beri tarafta Hafız İbni Hacer gibi büyük bir muhaddis ve<br />
Ebu Bekr Cessas gibi tanınmış fakihler ve Zemahşeri gibi akılcı müfessir ile<br />
İbni Cerir gibi müfessir, tarihçi ve fıkıh âlimi bu hikâyenin doğru olduğunda<br />
ısrar etmiş­lerdir. Bunlara göre Hacc sûresinin 52. ayeti bu hikâyenin doğru<br />
oluşunun bir ispatıdır. İbni Hacer şunları da kaydediyor:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Sa&#8217;id bin Cubeyr&#8217;in başvurduğu yolun dışında diğer hangi<br />
yollarla, bu hikâye rivayet edilmişse onlar da zayıf ya da munkatı&#8217; (kesik)dır.<br />
Ama anlatımların çokluğu bunun bir aslının olduğunu gösteriyor. Ayrıca Bezzâr&#8217;ın<br />
çıkardığı rivayetler silsilesiyle bu hikâyenin en az bir adet ke­sintisiz<br />
bağlantısı kurulmuştur. (Bu bağlantı şöyledir: Yusuf bin Hammâd, Ümeyye bin<br />
Hâlid, Şu&#8217;be, Ebi Bişr, Sa&#8217;id bin Cubeyr ve İbni Abbas). İki yoldan da bu hikâye<br />
&#8220;mürsel&#8221;dir ama bunun râvileri sahih (doğru) kaynaklara göredir. Bu iki yol<br />
Taberî tarafından naklolunmuştur. Bunlardan biri silsilenin başında, Yunus bin<br />
Yezid ve İbn Şihâb ve diğer silsilenin başında Mu&#8217;temir bin Süleyman, Hammâd bin<br />
Seleme ve Dâvud bin Ebi Hind ile Ebi&#8217;l-Aliye bulunuyorlar.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Bu hikâyeyi kabul etmiş olanlar için bir şey diyemeyeceğiz;<br />
çünkü onlar bunun zaten doğru olduğuna inanıyorlar. Fakat, burada şu hikâyenin<br />
muhaliflerine bir çift sözümüz olacaktır. Gerçek şu ki, muhalifler de bunu<br />
hakkıyla eleştirmemişlerdir. Muhaliflerin bir grubu bunu reddediyor çün­kü,<br />
bunun kaynakları veya senetleri zayıftır. Demek ki, bu zevat, senetle­rin<br />
kuvvetli olması halinde bu hikâyeyi aynen kabul edeceklerdi. İkinci grup bunu<br />
reddediyor, zira böyle bir hikâye bütünüyle dinimize gölge dü­şürüyor ve dinle<br />
ilgili her şey şaibe ve şüphe altında kalmış oluyor. Böyle bir durumda Şeytan&#8217;ın<br />
müdahalesinin haddi hesabı olmaz. O&#8217;nun nerede ne yaptığını kestirmek güç olur.<br />
Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)’ın şahsi ve nefsani söz ve hareketlerinin nerede<br />
başlayıp nerede bittiğini hesaplayamayız. Bu tür düşünce ve deliller belki de<br />
iman etmeye azimli olanları tat­min edebilir, ama başka kimseleri değil. Meselâ,<br />
zaten her şeye şüphe ile bakan ve titiz bir incelemeden sonra iman edip etmemeye<br />
karar verecek kimseler için böyle bir düşünce hiç de yararlı olamaz. Bu gibi<br />
şüpheci ve kararsız kimseler, şüphelendikleri her şeyi dinden çıkarma yoluna<br />
gitme­yeceklerdir. Onlar kolayı düşünecekler ve diyecekler ki, en az bir tane<br />
meşhur sahabî ve birçok tabii ve tebe&#8217;ut-tabi&#8217;in ve çeşitli güvenilir<br />
raviler­den naklonunan bir hikâye, sadece din şaibe altında kalıyor diye niçin<br />
red­dedilsin. Bu hikâyenin şüpheli olduğunu düşünmektense dinin tümünün şüpheli<br />
ve şaibeli olduğunu düşünecekler ve bunu tümden reddedecekler­dir.</p>
<p class="Vcud">Şimdi tenkidin doğru ve makul yolu ne olabilir? Biz hangi<br />
ölçülere dayanarak -senetleri, kaynakları ve rivayetleri ne kadar kuvvetli<br />
olursa ol­sun- bu hikâyenin uydurma olduğunu ispatlayabilir ve bunu<br />
reddedebili­riz? Gelin, o ölçü ve kıstaslara bakalım:</p>
<p class="Vcud">Evvelâ, hikâye kendi içinde çelişkili ve tutarsızdır. Hikâyede<br />
denili­yor ki olay, Habeşistan&#8217;a ilk hicret yapıldıktan sonra meydana gelmişti.<br />
Nitekim bu olayla ilgili haberi alır almaz Habeşistan&#8217;daki Müslümanlardan bir<br />
grup ümitlenerek Mekke&#8217;ye dönüverdi. Ama, buraya bir nokta koyup büyük tarih<br />
farklarına bir göz atalım:</p>
<p class="Vcud">&#8211; Muteber tarihi kayıtlara göre Habeşistan&#8217;a ilk hicret<br />
Nübüvvet&#8217;ten sonra Recep 5. yılda yapılmıştı. Habeşistan&#8217;daki muhacirlerin bir<br />
grubu, İslam ile Küfr arasındaki sulh haberini öğrenip üç ay sonra yani aynı<br />
yılın Şevval ayında Mekke&#8217;ye dönmüş oldu. Bu demektir ki hikâyede anlatılan olay<br />
da mutlaka Nübüvvet&#8217;ten sonra 5. yılda cereyan etmiştir.</p>
<p class="Vcud">&#8211; İddialara göre; Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı serzeniş etmek ve uyarmak<br />
üzere İsrâ sûresinin ilgili ayeti inmiştir. Ama İsrâ suresinin Mi&#8217;rac&#8217;dan sonra<br />
in­diği herkesçe bilinmektedir. Muteber rivayetlere göre Mi&#8217;rac Nübüvvet&#8217;ten<br />
sonra 11. ve 12. yılda meydana gelmiştir. Bundan çıkan sonuç şudur: Al­lah&#8217;ın<br />
tekzibi ve uyarısı anlatılan olaydan tam 5-6 yıl sonra yapılmıştır!</p>
<p class="Vcud">&#8211; Teselli olarak indirildiği söylenen Hacc sûresinin 52.<br />
ayetinin ise bütün sûre ile birlikte Medine&#8217;ye hicretten sonra yani 1. Hicri<br />
yılda indiği bizzat sûrede işlenen konunun ifade tarzından anlaşılıyor. Demek ki<br />
Allah&#8217;ın tekzib ve uyarısından sonra da 2-2,5 yıl geçtikten sonra Cenab-ı<br />
Al­lah&#8217;ın Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı affettiği ve olayın, Şeytan&#8217;ın bir oyunuyla<br />
meyda­na geldiği beyan olunmuştur!</p>
<p class="Vcud">Aklı başında olan bir kişi, Allah&#8217;ın kelâmına Şeytan&#8217;ın veya<br />
şahsi söz­lerinin karışmasından altı yıl sonra tekzip ve uyarının yapıldığını ve<br />
bu fi­ilin affının ya da sözü edilen karışık sözlerin iptalinin 9 yıl sonra<br />
yapıldı­ğını kabul edebilir mi?</p>
<p class="Vcud">Sonra, hikâyede iddia edildiği gibi, hatalı okuma ya da karışma,<br />
Necm sûresinin okunuşu sırasında meydana geldi ve bahis mevzuu sözle­ri.<br />
Peygamber (a.s.), Şeytan&#8217;ın vesvesesi, oyunu ya da kendi ard düşünce­siyle<br />
okuyuverdi. Yine bu iddialara göre Rasûlullah (a.s.) sûrenin başında ve sonunda<br />
herhangi bir hataya düşmedi. Bundan sonra deniliyor ki, Mek­keli kâfirler bu<br />
sözleri dinledikten sonra sevinçten uçmaya başladılar ve artık Hz. Muhammed ile<br />
kendileri arasında herhangi bir ihtilaf ve kavga­nın kalmadığını ilân edip secde<br />
ettiler. Şimdi Necm sûresinin ilgili bölü­münü okuyalım:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Bana haber verin ki, Lât ve Uzza&#8217;ya mı tapıyorsunuz? Diğer<br />
üçün­cüsü olan Menat&#8217;a mı ibadet ediyorsunuz. (Bunlar Yüksek rütbeli<br />
tanrıça­lardır ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir). Erkek sizin dişi<br />
O&#8217;nun mu? O takdirde bu insafsız bir taksimdir. Bu putlar sizin ve babalarınızın<br />
uydurdukları isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunun için bir hüc­cet<br />
indirmedi. Onlar ancak zanna ve nefislerinin istediğine tabi olurlar. Halbuki<br />
kendilerine Rabblerinden bir hidayet gelmiştir.&#8221; (Necm; 19-23)</p>
<p class="Vcud">Görüyor musunuz? Yukarıdaki ayetlerde parantez içinde aldığımız<br />
sözler ne gibi bir tezât ve tenakuz yaratmıştır? Bir yandan deniliyor ki, &#8220;sizin<br />
tanrıçalarınız çok değerli, tapılmaya layık yaratıklardır&#8221;; diğer yan­dan da<br />
buyuruluyor ki: &#8220;Enayiler, siz ne yaptığınızı biliyor musunuz? Siz bunların<br />
Allah’ın kızları olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Bu nasıl ada­let ve insaftır<br />
ki, siz kendinize erkekleri ayırıyorsunuz ve Allah&#8217;a kadınları bırakıyorsunuz?<br />
Gerçekte bunlar birer uydurma ve safsatadır. Bu gibi ayı­rımların Allah ile<br />
hiçbir ilgisi yoktur.&#8221; Bir kişi aynı konuşmasında bu bir­birinden zıt iki şeyi<br />
söyleyebilir mi? Bir an için farz edelim ki, bu saçma sapan sözler aklı başında<br />
olan bir kişinin ağzından çıkmaz ve diyelim ki Şeytan, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a galip<br />
(!) gelip ağzından bu birbirini tutmayan sözleri döktürüvermiştir! Fakat<br />
toplantıda bulunan Kureyşlilerin o kosko­ca kalabalığı deli miydi? O kâfir ve<br />
müşrikler akıllarını mı kaçırmışlardı ki, önce kendi tanrıçalarının methini<br />
duyunca sevinçten göbek atmaya başladılar, ama bundan sonra aynı tanrıçaların<br />
mütemadiyen kötülenmesi, eleştirilmesi, aşağılanması ve batıl itikatlarıyla alay<br />
edilmesini tamamıyla duymazlıktan geldiler. Onlar sağır mıydı yoksa dilsiz mi?<br />
Yoksa onlar sa­dece tanrıçalarının övgüsünü duydular da, sonra onların<br />
lanetlenmesini işitemediler ve hiçbir tepki göstermediler mi? Toplantının<br />
sonunda da hep beraber secdeye gittiler. Sadece bu değil, Necm sûresinin bundan<br />
sonraki bölümlerinde ve sonuna kadar putperestlik ağır bir dille yerilmiş ve<br />
tarih­ten sapık ve putperest milletlerin örneği verilerek Kureyşli kâfirlerin<br />
doğ­ru yola gelmeleri istenmiştir. Kureyşliler, bütün bunları sessizlik içinde<br />
dinledikten sonra, sûrenin başındaki sadece bir cümle yüzünden &#8220;bugün bizimle<br />
Muhammed arasındaki kavga bitti&#8221; diyebilirler miydi?</p>
<p class="Vcud">Olayın kendi içindeki tutarsızlığı işte böyledir. Bundan sonra<br />
gelin bakalım; hikâyede bahsedilen üç sûre ve bu surelerin ayetleri acaba aynı<br />
sırayla mı inmiştir, yoksa tarihi kayıtlar başka gerçekleri mi ortaya<br />
koy­maktadırlar? Hikâyede deniliyor ki, değişiklik ve ekleme Necm suresinde<br />
olmuştur. Bu ayetlerin ve surenin Nübüvvet&#8217;ten sonra beşinci yılda indiği<br />
belirtiliyor. Bundan sonra İsra sûresiyle Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın ikaz edildiği,<br />
Hacc suresinin 52. ayetiyle de yanlışlıkla eklenmiş olan ayetin iptal edil­diği<br />
ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın teselli edildiği kaydedilmiştir. Şimdi ortada iki<br />
ihtimal kalıyor. Ya ekleme ve karışım olayının meydana geldiği sırada tekzip ve<br />
tescili ile ilgili ayetler inmiştir. Ya da bu ayetler sıra ile İsra ve Hacc<br />
süreleriyle birlikte inmiştir. Eğer durum düşünülen ilk ihtimal gibiy­se, söz<br />
konusu iki ayet neden Necm sûresine ilave edilmedi? Ve neden al­tı yıl<br />
beklendikten sonra İsra sûresi indiği zaman, tekzip ve tenbih eden bu ayetler<br />
oraya bir yama gibi ekleniverdi? Sonra, niçin aynı şekilde iptal ve tescili ile<br />
ilgili ayet 2-2.5 yıl bekletildi ve Hacc sûresi ininceye kadar baş­ka bir sûreye<br />
ilave edilmedi? Kur&#8217;an-ı Kerim böyle mi tertip edilmiş ve toplanmıştır ki bir<br />
zamanda inen ayetler bir hayli bekletilsin, sağda ve sol­da unutulsun ve<br />
istenilen sûreye yamalı bohça gibi ekleniversin? Şimdi, eğer yukarıda bahsedilen<br />
ayetler böyle ayrı ayrı ve bölük pörçük nazil ol­mamışsa, o zaman tekzip eden<br />
ayet 6 yıl sonra ve iptal ile teselli eden ayet de 8-9 yıl sonra İsra ve Hacc<br />
süreleriyle mi indirilmiştir? Aradaki müddet farkı göz önünde bulundurulursa, bu<br />
ayetlerin inişinin mantıklı bir tarafı olabilir mi? Eğer bu ayetler gerçekten<br />
iddia edildiği gibi ekleme ve karı­şım olayıyla ilgiliyse, bunlar İsra ve Hacc<br />
sûresinde ne arıyor?</p>
<p class="Vcud">İşte bu noktaya gelince olayı objektif ve makul ölçüler içinde<br />
eleştir­memizin mümkün olduğunu görüyoruz. Yani tefsiri yapılmakta olan bir<br />
ayetin önceki ve sonraki cümleler ile bağlantısını, fikir birliğini ve işlenen<br />
konuyu dikkate almalıyız. İsra sûresinin 8. rukû&#8217;unu okuyun ve ondan ön­ceki ve<br />
sonraki bölümlerine de bakın. Burada kullanılan ifade, üslûp ve iş­lenen konuda,<br />
6 yıl önceki bir vak&#8217;a sebebiyle Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın azarlan­masını gerektiren<br />
herhangi bir ipucu bulunabiliyor mu? (Onlar bizim sana vahyeylediğimiz&#8230;<br />
sözleriyle başlayan bu ayetlerde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın tekzip edildiğini veya<br />
azarlandığını gösteren bir şey de yok. Bu hususu yi­ne bir kenara bırakalım.)<br />
Aynı şekilde Hacc sûresinin 52. ayetinden önceki ve sonraki bağlantılara ve<br />
fikir birliğine bakalım. Bu ayette hiç şöyle de­nildiği söylenebilir mi? &#8220;Ey<br />
Nebi, 9 yıl önce Kur&#8217;an&#8217;a bir şeyler katma gibi işlediğin hata üzerine üzülme.<br />
Bundan Önce de aynı hareketleri diğer pey­gamberler Şeytan&#8217;ın tesirinde kalarak<br />
yapıyorlardı. Peygamberler bu gibi hatalar yapınca ve kendilerinden ya da<br />
Şeytan&#8217;dan ilâhî kitaba herhangi bir şey katınca Allah onları iptal eder ve<br />
ayetlerini sağlamlaştırır.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Biz daha önce de belirttik ve burada tekrar belirtmek istiyoruz<br />
ki, bir rivayet veya hadis, senedi ve kaynağı her ne kadar sağlam ve kuvvetli<br />
olursa olsun, metni ve muhtevası saçma ise yanlış ve tutarsız ise ve Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;in sözleriyle, tertibi, fikir birliği ve ifadeleriyle, üslubuyla çatışıyor<br />
ise muteber ve geçerli sayılamaz. İşte bu ispatlama tarzı ve bu hususta verilen<br />
deliller şüpheci bir kişi ve tarafsız bir araştırmacıyı bile tatmin edecek ve<br />
susturacak mahiyettedirler. Bir mü&#8217;mine gelince, böyle bir hikâye ve olayı ilk<br />
bakışta reddeder; çünkü bunlar Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bir değil, bir düzine<br />
ayetleriyle çatışıyor. Bir müslüman bu hikâye ve ola­yın râvilerinin Şeytan<br />
tarafından kandırıldığını daha kolaylıkla kabul ede­bilir; ama Hazreti Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in kendi nefsinin isteğiyle Kur&#8217;an-ı Ke­rim&#8217;e bir tek kelime eklemiş<br />
olduğuna inanamaz. Bir müslüman, Muham­med Mustafa (a.s.)&#8217;nın bir an bile<br />
Tevhid&#8217;e biraz şirk katarak kâfirleri memnun etmek istediğini, ya Allah&#8217;ın<br />
kâfirlerle barışması için bazı emir ve hükümler gönderdiğini düşündüğünü ya da<br />
vahyin kendisine şüpheli ve şaibeli bir şekilde geldiğini ve Cebrail&#8217;in<br />
sözlerine Şeytan&#8217;ın karışmasını kendisinin fark edemediğini düşünemez. Bu gibi<br />
zan ve düşünceler Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in her satır ve kelimesine büsbütün aykırıdır.<br />
Bu tür ihti­mal ve iddialar müslümanların Kur&#8217;an-ı Kerim ve Hazreti Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;e olan iman ve bağlılıklarda da ters düşüyor. Sadece senet ve kaynakların<br />
çokluğunu görerek Cenab-ı Allah, Kur&#8217;an-ı Kerim ve Hazreti Peygamber efendimiz<br />
(a.s.) hakkında böylesine tehlikeli, zararlı ve yarala­yıcı hikâye ve olaylara<br />
inananlara pes doğrusu! Allah bizi bu gibi hata ve günahlardan korusun.</p>
<p class="Vcud">Şimdi hadislerin bu kadar muteber ve güvenilir râvileri ile anlı<br />
ve şanlı muhaddis, müfessir ve tarihçilerin bir hikâyeyi ispatlamak maksa­dıyla<br />
bir araya gelmeleri sebebiyle ortaya çıkacak bir soru ya da şüpheyi de<br />
giderirsek daha iyi olacak. Aklımıza bir soru gelebilir. Bu kadar büyük<br />
isimlerin hepsi nasıl bir konuda yanılmış olabilirler? Bu hikâyenin hiçbir aslı<br />
astarı yoksa, bu kadar çok muteber râvi ve bu kadar tanınmış muhad­disler, nasıl<br />
Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;e ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e böylesine kor­kunç ve ciddi bir<br />
suçlama ve iftirada bulunabilirler? Bu sorunun cevabını biz yine hadislerin<br />
hazinesinde bulabiliriz. Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Nesâî ve Müsned-i Ahmed&#8217;de<br />
bu hikâye gerçek şekliyle anlatılmıştır. Bü­tün hikâye, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
Necm sûresini tilavet etmesi ve bunun sonunda secde edince toplantıda hazır<br />
bulunan bütün müslüman ve müş­riklerin secde etmesinden ibarettir. Bunda,<br />
aslında hayret edilecek bir şey yoktu ve pek garipsenmemeliydi. Zira, evvela<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bizatihi son derece tesirli ve büyüleyici bir üslubu vardır.<br />
Üstelik, Hazreti Pey­gamber (a.s.)&#8217;in mübarek ağzıyla okunmasının bu etkiyi daha<br />
da arttıraca­ğı unutulmamalıdır. Bu iki faktörün birleşerek toplantıdakileri<br />
büyülediği ve secdeye gitmelerine sebep olduğu pek uzak bir ihtimal değildir.<br />
Zaten, bundan dolayıdır ki, Kureyşliler Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e sihirbaz ve<br />
büyücü gibi lakablar takıyorlardı. Bundan sonra, öyle sanılıyor ki, Kureyşliler<br />
bu bir anlık dalgınlıkları üzerine pişmanlık duydular ve onlardan bazısı buna<br />
bir gerekçe bulmaya çalıştılar ve dediler ki: &#8220;Vallahi biz bunu yapmak<br />
is­temiyorduk ama biz Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in ağzından mabudlarımızı öven bazı<br />
sözler duyduktan sonra secdeye gittik<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a>.<br />
Diğer tarafta bu olay Habeşistan&#8217;daki müslüman muhacirlere &#8220;İslâm ile Küfr<br />
arasında sulh te­min edildi&#8221; diye ulaştı; zira görgü tanıkları müşrik ve<br />
müslüman herkesin aynı anda secde ettiklerini görmüşlerdi. Bu söylenti öylesine<br />
yoğunlaştı ki Habeşistan&#8217;daki muhacirlerin hepsi değilse de çoğu Mekke&#8217;ye dönmüş<br />
ol­du. Bu olaydan sonra aradan geçen 100 yılda, Kureyşlilerin secde etmesi olayı<br />
bu secde ile ilgili Kureyşlilerin ileri sürdüğü gerekçe ve Habeşis­tan&#8217;daki<br />
müslümanların yurda dönüşü, hepsi bir araya gelip gerçek bir olay şeklini aldı<br />
ve bazı çok mümtaz alim, muhaddis, müfessir ve tarihçi bunu kabullenmek zorunda<br />
kaldılar. İnsan, insandır. En bilgili ve imanı kuvvetli kişi bile hataya<br />
düşebilir. Din büyüklerine büyük bir hayranlık besleyenler ise dini coşku ve<br />
velvele yüzünden bazen hakikatlerle beraber mübalağalı hikâye ve olayları da<br />
gerçekmiş gibi kabul ediverirler. Kötü niyetli İnsanlar ise bu iyi, dürüst<br />
insanların sadece hata ve kötülüklerini bir yerde toplayıp bu zevat vasıtasıyla<br />
bize intikal eden hadis-i şerif ve hatta Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in tümünün güvenilir<br />
olmayıp, hâşâ çöpe atılmaya lâyık olduğunu ispatlamaya çalışırlar.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.4.6. Mekke&#8217;ye<br />
Dönen Muhacirlerin Başlarından Geçenler</a></p>
<p class="Vcud">Mekkeli kâfir ve müşriklerin müslüman olduğunu zanneden<br />
müslü­man muhacirler, Nübüvvetin 5. yılı Şevval&#8217;inde Habeşistan&#8217;dan yurtlarına<br />
hareket ettiler. İbn Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesine göre muhacirlerin hepsi yurda döndü. İbni<br />
İshâk&#8217;a göre muhacirlerin bazısı döndü, bazısı da Habeşistan&#8217;da kaldı. Belazuri<br />
ise bütün muhacirlerin döndüğünü belirtmekte yetinmemiş, ayrıca onların kimlerin<br />
himayesine girdiğini de belirtmiştir. Bu muhacirler Mekke yakınlarına gelince<br />
Beni Kinâne&#8217;nin bir ferdiyle karşılaştılar ve ondan Kureyş&#8217;in durumunu öğrenmek<br />
istediler. O adam dedi ki: &#8220;Muham­med, Kureyş&#8217;in mabudları hakkında hayırlı<br />
sözler söyleyince herkes on­dan yana çıktı. Fakat o (Muhammed) mabudlarını<br />
tekrar kötülemeye baş­layınca, onlar (Kureyş) kendisine eskisinden daha sert<br />
davranmaya başla­dılar. Ve onu şimdi kendi haline bırakmış bulunuyoruz.&#8221; Bunun<br />
üzerine muhacirler arasında bir istişare yapıldı. Acaba Habeşistan&#8217;a tekrar<br />
dönül­meli miydi, yoksa gelmişken Mekke&#8217;ye girilmeli miydi? Herkes Mekke&#8217;ye<br />
dönme lehine karar verdi. Bunlardan her biri bir kabile reisinin himayesi­ne<br />
Tâlib oldu. Sadece Hz. İbni Mes&#8217;ud kimsenin himayesine giremedi ve bir müddet<br />
bekledikten sonra Habeşistan&#8217;a döndü. İbn Mes&#8217;ûd ile ilgili bu bilgiler İbni<br />
Sa&#8217;d, Belazuri ve bazı diğer yazarlar tarafından verilmiştir. Ama İbn&#8217;ul-Kayyım,<br />
&#8220;Zad-ul Me&#8217;âd&#8221; adlı eserinde İbni Mes&#8217;ûd&#8217;un Mek­ke&#8217;de kaldığını ifade etmiştir.<br />
Daha önce belirtiğimiz gibi İbni İshâk, ilk hicrete Hz. İbni Mes&#8217;ûd&#8217;un<br />
katılmadığını beyan etmiştir.</p>
<p class="Vcud">Belâzuri&#8217;nin ifadesine göre Mekke&#8217;ye dönen müslüman muhacirler<br />
aşağıda belirlenen şekilde çeşitli eşraf ve kabile reisinin himayesine<br />
girdi­ler:</p>
<p class="Vcud">1. Hz. Osman bin Affân&#8217;ı, Ebû Uhayha Sa&#8217;id bin el-As bin el-As<br />
hi­mayesi altına aldı.</p>
<p class="Vcud">2. Hz. Ebû Huzeyfe bin Utbe bin Rebia&#8217;yı, Ümeyye bin Halef<br />
hima­yesi altına aldı.</p>
<p class="Vcud">3. Hz. Zübeyr bin el-Avvâm&#8217;ı, Zeme&#8217;a bin el-Esved himayesi<br />
altına aldı.</p>
<p class="Vcud">4. Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr&#8217;i, Nadr bin el-Hâris bin Kelede himayesi<br />
al­tına aldı.</p>
<p class="Vcud">5. Hz. Abdurrahman bin Avfı, Esved bin Abd-i Yeğûs himayesi<br />
altı­na aldı.</p>
<p class="Vcud">6. Hz. Amir bin Rebi&#8217;a&#8217;yı, As bin Vâil Sehmi himayesi altına<br />
aldı.</p>
<p class="Vcud">7. Hz. Ebû Sabre bin Ebi Ruhm&#8217;u, Ahnes bin Şerik himayesi altına<br />
al­dı.</p>
<p class="Vcud">8. Hz. Hâtıb bin Amr&#8217;ı, Huveytib bin Abdul-Uzza himayesi altına<br />
al­dı.</p>
<p class="Vcud">9. Hz. Süheyl bin Beydâ&#8217;yı, kabilesinden bir kişi himayesi<br />
altına aldı. Ama bazı rivayetlere göre kendisi bir süre Mekke&#8217;de saklandı daha<br />
sonra Habeşistan&#8217;a döndü.</p>
<p class="Vcud">Belazuri, Vakıdi&#8217;ye dayanarak ve İbni Hişâm, İbni İshâk&#8217;a<br />
dayanarak Hz. Osman bin Ma&#8217;zûn&#8217;un Velid bin Muğire&#8217;nin himayesine girdiğini,<br />
an­cak diğer müslümanların büyük zulüm ve işkenceye tabi olduklarını gö­rünce<br />
kendisinden utandığını, bir müşrikin himayesinde olmaktan üzüntü duyduğunu,<br />
sonra Velid bin Muğire&#8217;ye gidip şunları söylediğini yazmış­lardır: &#8220;Sizin<br />
himayenize hacetim yoktur. Bunu kaldırmanızı istiyorum.&#8221; Velid dedi ki:<br />
&#8220;Evlâdım, himayem sırasında iyilikten başka bir şey mi gördün? Kimse sana kötü<br />
muamelede mi bulunmuştur?&#8221; Hz. Osman bu soruya karşılık gerçek sebebi söylemedi<br />
ve bunları söylemekle yetindi: &#8220;Hayır, ben sadece Allah’ın himayesini istiyorum.<br />
O&#8217;nun dışında başka bi­rinin himayesine hacetim yoktur.&#8221; Velid bin Muğire dedi<br />
ki: &#8220;O halde Harem&#8217;e gidip, benim seni himayem allına aldığımı ilân ettiğim gibi<br />
sen de benim himayemden beraatını istediğini açıklayacaksın&#8221; dedi. Hz. Osman<br />
bunu memnuniyetle kabul etti. Sonra ikisi Harem&#8217;e gittiler. Orada Velid dedi ki:<br />
&#8220;Şu Osman benim himayemi iade etmeye gelmiştir&#8221;. Hz. Osman bin Ma&#8217;zun dedi ki:<br />
&#8220;Evet doğrudur. Velid&#8217;in himâyesi benim için dürüst ve vefalı bir insanın<br />
himayesi gibiydi. Ama bundan böyle Allah&#8217;tan başka kimsenin himayesini<br />
istemiyorum. Bu sebepten dolayı da onun (Velid&#8217;in) himayesini iade ediyorum.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Tam o sıralarda Arabistan&#8217;ın önde gelen şairlerinden Lebîd bin<br />
Rebi&#8217;a Mekke&#8217;ye geldi ve şiirlerini okurken şöyle bir mısra okudu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Dikkat edin Allah&#8217;tan başka her şey batıldır.&#8221; Hz. Osman &#8220;çok<br />
doğru söyledin&#8221; dedi. Bunun üzerine ikinci mısrası­nı okudu:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Ve her nimet er geç kaybolacaktır.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hz. Osman &#8220;işte bu yanlıştır. Cennet gibi bir nimet hiçbir zaman<br />
yok olmaz&#8221; dedi. Lebid bu sözler üzerine sinirlendi ve Kureyşlilere dedi ki:<br />
&#8220;Pes doğrusu, sizlerle sohbet etmek ve sizlerle konuşmak şimdiye kadar böylesine<br />
rahatsız edici değildi.&#8221; Bunu duyan Beni Muğireli bir şahıs Hz. Osman&#8217;a bir<br />
tokat attı. Tokadın darbesiyle Hz. Osman&#8217;ın bir yüzü morardı. Velid bin Muğire<br />
alaylı bir edâ ile &#8220;Oğlum, bununla ne kazandın?&#8221; diye sordu. &#8220;Benim ikinci gözüm<br />
de böyle bir darbe istiyor&#8221; diye cevap verdi Hz. Osman. Velid dedi ki: &#8220;Halbuki<br />
sen iyi bir himaye altında idin.&#8221; Hz. Osman da cevap verdi: &#8220;Allah&#8217;a yemin<br />
ederim, bundan sonra Allah&#8217;tan başka kimsenin himayesine girmeyeceğim.&#8221; Bu<br />
konuşma devam ederken Hz. Abdullah bin Ebi Ümeyye bin Muğire, Hz. Osman&#8217;a elini<br />
kaldırmış olan şahsın burnunu kırdı.</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm&#8217;ın İbni İshâk&#8217;a istinaden belirttiği gibi, Hz. Ebu<br />
Seleme (r.a.) dayısı Ebu Tâlib&#8217;in himayesine girmişti. Hz. Ebu Seleme, Ebu<br />
Tâlib&#8217;in kız kardeşi Berre binti Abdulmuttalib&#8217;in oğluydu. Bu konuyla ilgili<br />
olarak Beni Mahzumlular Ebu Tâlib&#8217;e dediler ki: &#8220;Siz kendi yeğeninizi hi­maye<br />
ediyorsunuz, buna bir şey demiyoruz. Ama bizim adamımızla ne il­giniz var? Onu<br />
da himayeniz altına almışsınız.&#8221; Ebu Tâlib kendilerine şu cevabı verdi: &#8220;Evet<br />
(Hz.) Muhammed benim yeğenimdir. Ama Ebu Sele­me de kız kardeşimin oğludur.<br />
Yeğenimi koruyabiliyorsam kardeşimin oğlunu neden korumayayım?&#8221; Beni Mahzumlular<br />
meseleyi uzatmak iste­diler ve epeyce tartıştılar. Bunun üzerine Ebu Leheb dedi<br />
ki: &#8220;Ey Kureyş­liler, şeyh ile yeterince tartıştınız. Siz onun himayesine giren<br />
adamları, hi­mayesinden çıkarmak için kendisine olanca baskıyı uyguluyorsunuz.<br />
Val­lahi onu rahatsız etmeyi bırakın, yoksa onunla beraber ben de sizi<br />
kovaca­ğım.&#8221; Beni Mahzumlular Ebu Leheb&#8217;in bu sözlerini dinleyince şaşırıp<br />
kal­dılar ve &#8220;Ebu Utbe, biz seni kızdırmak istemiyoruz&#8221; diyerek oradan<br />
ayrıl­dılar.</p>
<p class="Vcud">Taberî&#8217;nin ifadesine göre Habeşistan&#8217;dan dönenlerden Hz. Osman<br />
bin Affân ile zevcesi Hz. Rukayye (r.a.), Hz. Ebu Huzeyfe ve zevcesi Sehle binti<br />
Süheyl bin Amr Mekke&#8217;de kaldılar ve Medine&#8217;ye yapılan hicrete ka­dar başka bir<br />
yere gitmediler. Ama, bu ifade pek güvenilir değildir. Zira İbn İshâk,<br />
Habeşistan&#8217;a giden muhacirlerin ikinci kafilesinde de bu zevâtın bulunduğunu<br />
yazmıştır. Ayrıca, Medine&#8217;ye hicretten önce Habe­şistan&#8217;dan Mekke&#8217;ye dönen 33<br />
erkek ve 8 kadından müteşekkil grupta da yine bunların ismi geçiyor. Tarihi<br />
kayıtlara göre bu muhacirlerden ikisi vefât etmiş, 7&#8217;si hapse atılmış ve 24&#8217;ü<br />
Bedir savaşına katılmışlardı.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.5.<br />
Habeşistan&#8217;a Yapılan İkinci Hicret</a></p>
<p class="Vcud">Mekke&#8217;de müslümanlara yapılan baskı ve zulüm giderek artıyordu.<br />
Diğer taraftan Habeşistan&#8217;ın müslümanlar için emin bir yer olduğu ortaya<br />
çıkmıştı. Bu durumda Hz. Peygamber (a.s.) mazlum müslümanların Habe­şistan&#8217;a<br />
hicret etmelerinin doğru olacağını tekrar belirtti. Bunun üzerine, Nübüvvet&#8217;ten<br />
sonra 6. yılda ve 615 Miladi yılının başında Habeşistan&#8217;a ikinci hicret yapıldı.<br />
Kureyşliler bu hicrete mani olmak için ellerinden ge­leni yaptılar, hicrete<br />
çıkanları tehdit etmeye çalıştılar ve yolda çeşitli güç­lükler çıkarmaktan geri<br />
kalmadılar; ama her şeye rağmen 80&#8217;den fazla er­kek ve 18-19 kadın Habeşistan<br />
yolunu tuttular ve oraya salimen vardılar. İbni Sa&#8217;d erkeklerin sayısının 83<br />
olduğunu, kadınlardan 11&#8217;inin Kureyşli diğer 7&#8217;sinin ise Kureyş&#8217;in dışından<br />
olduğunu kaydetmiştir. Bu 83 erkek­ten birinin Ammar bin Yasir olduğu ifade<br />
olunmuştur. Ancak İbni İshâk, Ammâr&#8217;ın kafilede olduğundan şüphe etmiştir.<br />
Vakıdi ile İbni Ukbe ise onun kafilede kesinlikle yer almadığını yazmışlardır.<br />
Bunun aksine İbn Abd-il-Berr ile Cezm, Hz. Ammar&#8217;ın Habeşistan&#8217;a gittiğini beyan<br />
etmiş­lerdir. Aynı şekilde bu muhacirler arasında Hz. Ebu Musa el-Eş&#8217;ari&#8217;nin de<br />
bulunduğu rivayet olunmuştur. Fakat kendisinin Mekke&#8217;yi terk etmediği sabittir.<br />
Kendisi elbette ki Mekke&#8217;ye gelip müslüman olmuştu, ama daha sonra memleketi<br />
olan Yemen&#8217;e dönmüştü ve orada İslâm&#8217;ı tebliğ ediyordu. Bundan sonra Hz. Ebu<br />
Musa kendi kavminden 52-53 kişiyle birlikte bir tekneye binip Yemen&#8217;den ayrıldı;<br />
ama rüzgârın etkisiyle Habeş sahillerine ulaştı. İşte o zaman Habeşistan&#8217;da<br />
bulunan muhacirlerle karşılaştı. Sahih hadislerde Hz. Ebû Mûsa Eşari bizzat şu<br />
ifadelerde bulunmuştur: &#8220;Biz Yemen&#8217;de iken Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın peygamberlik<br />
makamına yükseldiğini duyduk. Bir gemiye bindik; ama gemimiz bizi Habeşistan&#8217;a<br />
götürdü. Ora­da Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib ile buluştuk. Daha sonra Hayber&#8217;in fethi<br />
sırasında onlarla beraber Hayber&#8217;e gittik.&#8221; İbni Sa&#8217;d da Ebu Musa el-Eş&#8217;arî&#8217;nin<br />
şu sözlerini nakletmiştir: &#8220;Biz Yemen&#8217;den kendi kavmimizden 50&#8217;dcn fazla kişiyle<br />
birlikte yola çıktık ve tekne bizi Necâşî&#8217;nin memleketine götürdü. Orada Hz.<br />
Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib ile buluştuk.&#8221;</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.5.1.<br />
Habeşistan&#8217;a İkinci Hicret İçin Giden Kafile</a></p>
<p class="Vcud">Bu hicretin önemi, İbn Hişâm&#8217;ın kendi siyer kitabında İbni<br />
İshâk&#8217;a da­yanarak verdiği muhacirlerin listesiyle belli oluyor. Liste şöyledir:</p>
<p class="Vcud">Beni Hâşim&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">1. Hz. Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib (r.a.)</p>
<p class="Vcud">2. Hz. Ca&#8217;fer&#8217;in zevcesi Esma binti &#8216;Umeys Has&#8217;amiyye Beni<br />
Ümeyye&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">3. Hz. Osmân bin Affân (r.a.)</p>
<p class="Vcud">4. Hz. Osman&#8217;ın zevcesi; Hz. Rukayye binti Rasûlullah (a.s.)</p>
<p class="Vcud">5. Amr bin Sa&#8217;id bin el-As (Ebu Uhayha&#8217;nın oğlu).</p>
<p class="Vcud">6. Hz. Amr&#8217;ın karısı Hz. Fatma binti Safvân (Beni Kinâne&#8217;den)</p>
<p class="Vcud">7. Hz. Hâlid bin Sa&#8217;id bin el-As (Hz. Amr&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">8. Hz. Hâlid&#8217;in karısı, Hz. Ümeyye binti Halef (Humeyne olarak<br />
da okunur).</p>
<p class="Vcud">Beni Ümeyye&#8217;nin Müttefikleri:</p>
<p class="Vcud">9. Hz. Abdullah bin Cahş (Beni Dûdân&#8217;dan olup Hz. Zeyneb&#8217;in<br />
kardeşiydi).</p>
<p class="Vcud">10. Abdullah&#8217;ın kardeşi Ubeydullah bin Cahş (bu adam daha sonra<br />
Habeşistan&#8217;da Hıristiyan olarak öldü).</p>
<p class="Vcud">11. Hz. Abdullah&#8217;ın karısı Hz. Ümm-ü Habibe (Ebû Sufyân&#8217;ın kızı<br />
olup, Habeşistan&#8217;da iken imparator Necâşî&#8217;nin vasıtasıyla</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in zevcesi olmuştu).</p>
<p class="Vcud">12.  Hz. Kays bin Abdullah (Beni Esed bin Huzeyme&#8217;den)</p>
<p class="Vcud">13. Hz. Kays&#8217;ın karısı Hz. Bereke binti Yesâr (Ebû Sufyân&#8217;ın<br />
serbest bıraktığı hizmetçisi)</p>
<p class="Vcud">14. Hz. Mu&#8217;aykib bin Ebi Fâtıma (Devs kabilesinden) Beni Abd-i<br />
Şems bin Abd-i Menaf tan:</p>
<p class="Vcud">15. Ebû Huzeyfe bin Utbe bin Rebia</p>
<p class="Vcud">Beni Nevfel bin Abd-i Menâfin Müttefiklerinden:</p>
<p class="Vcud">16. Hz. &#8216;Utbe bin Gazvan (Beni Kays bin Aylân&#8217;dan) Beni Esed bin<br />
Abdul-Uzza bin Kusayy&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">17. Hz. Zübeyr bin el-Avvam bin Huveylid (Hz. Hatice&#8217;nin yeğeni)</p>
<p class="Vcud">18. Hz. Esved bin Nevfel bin Huveylid (Hz. Hatice&#8217;nin yeğeni)</p>
<p class="Vcud">19. Hz. Yezid bin Zeme&#8217;a bin Esved bin Muttalib</p>
<p class="Vcud">20. Hz. Amr bin Ümeyye bin Hâris bin Esed Beni Abd-i bin<br />
Kusayy&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">21. Hz. Tuleby bin Umeyr bin Vehb Beni Abdü&#8217;d-Dâr&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">22. Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr bin Hâşim</p>
<p class="Vcud">23. Hz. Süveybit bin Sa&#8217;d</p>
<p class="Vcud">24. Hz. Cehm bin Kays</p>
<p class="Vcud">25. Hz. Cehm&#8217;in zevcesi, Umm-u Harmele binti Abdü&#8217;l-Esved</p>
<p class="Vcud">26. Hz. Amr bin Cehm (Cehm&#8217;in oğlu)</p>
<p class="Vcud">27. Hz. Huzeyme bin Cehm (ikinci oğlu)</p>
<p class="Vcud">28. Hz. Ebû er-Rûm bin Umeyr bin Hâşim (Hz. Mus&#8217;ab&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">29. Hz. Firaş bin Nadr bin Hâris bin Kelede</p>
<p class="Vcud">Beni Zühre&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">30. Hz. Abdurrahman bin Avf</p>
<p class="Vcud">31. Hz. Amir bin Ebi Vakkas (Hz. Sa&#8217;d&#8217;in kardeşi)</p>
<p class="Vcud">32. Hz. Muttalib bin Ezher</p>
<p class="Vcud">33. Hz. Muttalib&#8217;in zevcesi, Ramle binti Ebi Avf</p>
<p class="Vcud">Beni Zühre&#8217;nin Müttefikleri:</p>
<p class="Vcud">34. Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud (Huzeyl kabilesinden)</p>
<p class="Vcud">35. Hz. Utbe bin Mes&#8217;ûd (Abdullah&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">36. Hz. Mikdad bin Amr (Esved&#8217;in evlâtlığı)</p>
<p class="Vcud">Beni Teym&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">37. Hz. Hâris bin Hâlid (Hz. Ebû Bekr&#8217;in dayı oğlu)</p>
<p class="Vcud">38. Hz. Haris&#8217;in karısı Rayt bint ul-Hâris</p>
<p class="Vcud">39. Hz. Amr bin Osman (Hz. Talha&#8217;nın amcası)</p>
<p class="Vcud">Beni Mahzûm&#8217;dan:</p>
<p class="Vcud">40. Hz. Ebû Seleme bin Abdul-Esed (Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in süt<br />
kardeşi ve teyze oğlu)</p>
<p class="Vcud">41. Hz. Ebu Seleme&#8217;nin zevcesi Hz. Ümm-ü Seleme (Daha sonra<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın zevcesi oldu)</p>
<p class="Vcud">42. Hz. Şemmas bin Osman (Utbe bin Rebi&#8217;a&#8217;nın yeğeni)</p>
<p class="Vcud">43. Hz. Hebbâr bin Süfyân</p>
<p class="Vcud">44. Hz. Abdullah bin Süfyân; (Hz. Hebbâr&#8217;ın kardeşi. Bazı<br />
tarihçiler adını Ubeydullah yazmıştır).</p>
<p class="Vcud">45. Hz. Hişâm bin Ebi Huzeyfe bin Muğire (Bazı yazarlar adını<br />
Hâşim olarak yazmıştır).</p>
<p class="Vcud">46. Hz. Seleme bin Hişâm bin Muğire (Ebû Cehl&#8217;in kardeşi)</p>
<p class="Vcud">47. Hz. Ayyaş bin Ebî Rebi&#8217;a (Ebû Cehl&#8217;in kardeşi) </p>
<p class="Vcud">Beni Mahzûm&#8217;un Muttefikleri:</p>
<p class="Vcud">48. Hz. Mu&#8217;attib bin Avf (Beni Huzâ&#8217;a&#8217;dan)</p>
<p class="Vcud">49. Hz. Osman bin Ma&#8217;zun (Hz. Ömer&#8217;in eniştesi)</p>
<p class="Vcud">50. Hz. Saib bin Osman (Hz. Osman&#8217;ın oğlu)</p>
<p class="Vcud">51. Hz. Kudâme bin Ma&#8217;zun (Hz. Osman&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">52. Hz. Abdullah bin Ma&#8217;zun (Hz. Osman&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">53. Hz. Hâtib bin el-Hâris</p>
<p class="Vcud">54. Hz. Hatib&#8217;in karısı Hz. Fâtıma binti Mücellil Amiriyye</p>
<p class="Vcud">55. Hz. Muhammed bin Hâtib (Hz. Hatib&#8217;in oğlu)</p>
<p class="Vcud">56. Hz. Hâris bin Hâtib (Hz. Hatib&#8217;in oğlu)</p>
<p class="Vcud">57. Hz. Hattâb bin el-Hâris (Hz. Hatib&#8217;in kardeşi)</p>
<p class="Vcud">58. Hz. Hattâb&#8217;ın karısı Fukeyhe binti Yesâr</p>
<p class="Vcud">59. Hz. Süfyân bin Ma&#8217;mer</p>
<p class="Vcud">60. Hz. Câbir bin Süfyân (Sufyân&#8217;ın oğlu)</p>
<p class="Vcud">61. Hz. Cünade bin Süfyân (Sufyân&#8217;ın oğlu)</p>
<p class="Vcud">62. Hz. Hasene (Hz. Sufyân&#8217;ın karısı)</p>
<p class="Vcud">63. Hz. Şurahbil bin Hasene (Hz. Hasene&#8217;nin ikinci kocasından<br />
doğan oğlu)</p>
<p class="Vcud">64. Hz. Osman bin Rebi&#8217;a bin Ühbân</p>
<p class="Vcud">Beni Sehm&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">65. Hz. Huneys bin Huzâfe (Hz. Ömer&#8217;in damadı)</p>
<p class="Vcud">66. Hz. Abdullah bin Hâris</p>
<p class="Vcud">67. Hz. Hişâm bin As bin Vâil (Amr&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">68. Hz. Kays bin Huzâfe</p>
<p class="Vcud">69. Hz. Ebû Kays bin Hâris</p>
<p class="Vcud">70. Hz. Abdullah bin Huzâfe</p>
<p class="Vcud">71. Hz. Hâris bin Hâris bin Kays</p>
<p class="Vcud">72. Hz. Ma&#8217;mer bin Hâris bin Kays</p>
<p class="Vcud">73. Hz. Bişr bin Hâris bin Kays</p>
<p class="Vcud">74. Hz. Sa&#8217;id bin Amr (Benî Temim&#8217;den)</p>
<p class="Vcud">75. Hz. Sa&#8217;id bin Haris bin Kays</p>
<p class="Vcud">76. Hz. Saib bin Haris bin Kays</p>
<p class="Vcud">77. Hz. Umeyr bin Ri&#8217;âb</p>
<p class="Vcud">Beni Sehm&#8217;in Müttefikleri:</p>
<p class="Vcud">78. Mahmiyye bin el-Cez&#8217; (Beni Zübeyd&#8217;den) Beni Adiyy&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">79. Hz. Ma&#8217;mer bin Abdullah bin Nadle</p>
<p class="Vcud">80. Hz. Urve bin Abdul-Uzza (Bazıları Urve bin Ebi Üsase bin<br />
Abdul-Uzza yazmıştır)</p>
<p class="Vcud">81. Hz. Adiyy bin Nadle</p>
<p class="Vcud">82. Hz. Adiyy&#8217;in oğlu Nu&#8217;mân bin Adiyy</p>
<p class="Vcud">Beni Adiyy&#8217;in Müttefikleri:</p>
<p class="Vcud">83. Hz. Amir bin Rebi&#8217;at ul-&#8216;Anzi</p>
<p class="Vcud">84. Hz. Amir&#8217;in karısı, Hz. Leylâ binti Ebi Hasme</p>
<p class="Vcud">Beni Amir bin Lueyy&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">85. Ebu Sebre bin Ebi Ruhm</p>
<p class="Vcud">86. Hz. Ebû Sebre&#8217;nin zevcesi Ümm-ü Külsum binti Süheyl bin Amr</p>
<p class="Vcud">87. Hz. Abdullah bin Mahreme</p>
<p class="Vcud">88. Hz. Abdullah bin Süheyl bin Amr</p>
<p class="Vcud">89. Hz. Salit bin Amr (Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">90. Hz. Sekrân bin Amr (Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşi)</p>
<p class="Vcud">91. Hz. Sevde binti Zemc&#8217;a (Daha sonra Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
zevcesi oldu)</p>
<p class="Vcud">92. Hz. Mâlik bin Zemc&#8217;a (Hz. Sevde&#8217;nin kardeşi)</p>
<p class="Vcud">93. Hz. Mâlik&#8217;in karısı &#8216;Amre bint üs-Sa&#8217;dî (bazı yazarlar adını<br />
&#8216;Umeyre yazmışlardır).</p>
<p class="Vcud">94. Hz. Hâtıb (ya da Ebû Hâtıb) bin Amr.</p>
<p class="Vcud">Beni Amir&#8217;in Müttefikleri:</p>
<p class="Vcud">95. Hz. Sa&#8217;d bin Havle veya Havele (Yemenli idi)</p>
<p class="Vcud">Beni el-Hâris bin Fihr&#8217;den:</p>
<p class="Vcud">96. Hz. Ebû &#8216;Ubeyde bin el-Cerrâh</p>
<p class="Vcud">97. Hz. Süheyl bin Beyda</p>
<p class="Vcud">98. Hz. Amr bin Ebi Sert</p>
<p class="Vcud">99. Hz. &#8216;İyâd bin Züheyr (bazı yazarlar bu zâtın yerine Rebi&#8217;a<br />
bin Hilal&#8217;in adını yazmışlardır)</p>
<p class="Vcud">100. Hz. Amr bin el-Hâris bin Bâheyr</p>
<p class="Vcud">101. Hz. Osman bin Abdi Ğanem bin Züheyr</p>
<p class="Vcud">102. Sa&#8217;d (ya da Sa&#8217;id) bin Abd-i Kays</p>
<p class="Vcud">103. Hâris bin Abd-i Kays.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>29.1.5.2.<br />
Habeşistan&#8217;a İkinci Hicret&#8217;in Mekke&#8217;de Yarattığı Tepkiler</a></p>
<p class="Vcud">Bu hicret, sert tepki ile karşılandı ve Mekke&#8217;de adeta her evde<br />
bir ma­tem başladı. Zira Kureyş&#8217;ten küçük, büyük hiçbir aile yoktu ki, bunun<br />
fert­leri Habeşistan&#8217;a giden ikinci kafilede yer almış olmasın. Birinin oğlu<br />
git­mişse, öbürünün de kızı veya damadı hicret etmişti. Birinin karısı gitmişse<br />
öbürünün kardeşi veya babası. Ebu Cehl&#8217;in öz kardeşi Seleme bin Hişâm, onun<br />
amcazadesi Hişâm bin Ebi Huzeyfe ve &#8216;Ayyaş bin Ebi Rebia ve am­ca kızı Hz. Ümmü<br />
Seleme, Ebû Sufyân&#8217;ın kızı Ümm-ü Habibe, &#8220;Utbe bin Rebi&#8217;a&#8217;nın oğulları, Hind&#8217;in<br />
öz kardeşi Ebû Huzeyfe, Süheyl bin Amr&#8217;ın kardeşi, oğulları, kızları ve damadı<br />
ve bunun gibi Kureyş&#8217;in ileri gelen bü­tün kabile reislerinin ve İslâm düşmanı<br />
liderlerin öz evlâtları İslâm dini için evlerini, barklarını, ailelerini ve<br />
yurtlarını terk edip yabancı bir ülkeye sığınmışlardı. Bu sebeple, Mekke&#8217;de bu<br />
hicretten etkilenmeyen tek bir ev veya aile yoktu. Bu olay ise İslam<br />
düşmanlarını daha da sertleştirdi ve on­lar eskisine oranla daha gaddarca<br />
hareket etmeye başladılar. Bazıları ise Hak dininin artan gücüne karşı yenik<br />
düştüklerini kabul ettiler ve müslü­man oldular.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.6. Hz. Ebû<br />
Bekr (r.a.)&#8217;in Hicret&#8217;e Niyetlenmesi</a></p>
<p class="Vcud">Kureyş, bu ağır darbe ve yaradan henüz kurtulmamışken başka bir<br />
yara aldı: Hz. Ebû Bekr gibi nüfuzlu ve üstün zekâlı bir şahsiyet de Haz­reti<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;den izin alarak diğer muhacirlerle birleşmek üzere Mekke&#8217;den<br />
ayrıldı. Buhârî&#8217;de yer alan Hz. Ayşe&#8217;nin rivâyetine göre Hz. Ebû Bekr,<br />
Berk&#8217;ul-Ğimâd&#8217;a<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a><br />
varınca Kare kabilesinin reisi İbn üd-Düğunne (ya da İbnü&#8217;d-Dağine) ile<br />
karşılaştı. İbni İshâk&#8217;ın Hz. Ayşe, &#8216;Urve ve Zührî&#8217;ye dayanarak kaydettiği<br />
rivâyete göre Hz. Ebû Bekr henüz Mek­ke&#8217;den bir-iki günlük mesafede iken bu zât<br />
ile karşı karşıya geldi. Bu ka­bile reisi, Hz. Ebû Bekr&#8217;e &#8220;hayır ola, Ebû Bekr<br />
nereye böyle?&#8221; diye sordu. Ebû Bekr de &#8220;halkım beni memleketimden çıkarmıştır.<br />
Bana çok eziyet vermiş, hayatımı çekilmez hale getirmiştir&#8221; dedi. İbn üd-Düğunne<br />
dedi ki: &#8220;Olur</p>
<p class="Vcud">mu Ebû Bekr, senin gibi bir adam kovulur mu? Vallahi, sen<br />
toplu­mumuzun ziynetisin. Fakir ve zavallı insanlara sadaka ve ihsanda<br />
bulu­nursun, herkese merhamet gösterirsin, kimsesiz ve çaresiz insanların<br />
yü­künü taşırsın. Konukseversin, iyi ve hayırlı işlerde yardım edersin. Haydi<br />
dön, ben seni kendi himayemin altına alıyorum. Sen kendi şehrinde Al­lah&#8217;ına<br />
ibadet etmeye devam et.&#8221; Velhasıl, bu kabile reisi Hz. Ebu Bekr&#8217;i Mekke&#8217;ye geri<br />
getirdi ve Mekkeli eşrafın yanına giderek onlara dedi ki: &#8220;Ebu Bekr gibi<br />
muhterem bir zât buradan çıkmaz ve çıkarılamaz. Siz bun­ca meziyetlere sahip<br />
olan bir kişiyi mi kovuyorsunuz?&#8221; İbni İshâk&#8217;ın rivâyetine göre İbn üd-Düğunne<br />
Mekke&#8217;de şu duyuruyu yaptı: &#8220;Ben Ebû Kuhafe&#8217;nin oğluna emân verdim. Bundan sonra<br />
kimse ona iyilikten başka bir muamele yapmasın.&#8221; Kureyşliler İbn üd-Düğunne&#8217;nin<br />
himaye ve emânını reddetmedi, ama şu şartı ileri sürdüler: &#8220;Ebû Bekr (r.a.)<br />
evinde nasıl isterse Rabbine ibadet etsin, ne isterse yapsın. Ama ibadetini<br />
yüksek sesle yapıp bizi rahatsız etmesin. Evinin dışında da dua filan etmesin.<br />
Çünkü bu şekilde kadın ve çocuklarımızın kendilerini fitneye kaptıracak­larından<br />
endişe ediyoruz.&#8221; (Hâfız İbni Hacer, Hz. Ebû Bekr&#8217;in bu şekilde ne kadar zaman<br />
kaldığının tesbit edilemediğini yazmıştır). Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr evinin<br />
içinde bir mescid yapıp orada namaz kılmaya ve Kur&#8217;an okumaya başladı. Sesi<br />
öylesine güzel ve okuyuşu öylesine cazibeli idi ki, ibadet ettiği ve Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim okuduğu sırada evinin etrafını kadın ve çocuklar sarıp kendisini can<br />
kulağıyla dinlerlerdi. Rivayetlere göre Hz. Ebu Bekr (r.a.) Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i<br />
tilâvet ederken umumiyetle hüngür hün­gür ağlamaya başlardı ve dinleyenler daha<br />
da fena olurlardı. Bu durumu gören Kureyşli kabile reisleri hayli endişelendiler<br />
ve derhal İbn üd-Düğunne&#8217;yi çağırıp kendisine şöyle dediler: &#8220;Biz senin hatırın<br />
için kendisine emân vermiştik, şu şartla ki, kendi evinde sessizce Rabbine<br />
ibadet etsin. Fakat o evinin avlusunda bir cami yapıp alenen namaz kılmaya ve<br />
yüksek sesle Kur&#8217;an okumaya başlamıştır. Bu tavrı yüzünden kadın ve<br />
çocukları­mıza fitnenin bulaşacağından korkuyoruz. Lütfen onu böyle yapmaktan<br />
alıkoy. Ya evinde sakin sakin Rabbine ibadet etsin, ya da bu işi alenen yapmakta<br />
ısrar ediyorsa ondan himayeni geri al; zira senin himayen de­vam ettiği müddetçe<br />
biz uygunsuz bir şey yapmak istemiyoruz.&#8221; İbn üd-Düğunne Hazreti Ebû Bekr<br />
(r.a.)&#8217;e gitti ve dedi ki: &#8220;Bir kişiye eman ver­dim; ama bu emân&#8217;ın ihlâl<br />
edildiğini Arabistan&#8217;da herkesin söylemesini is­temiyorum.&#8221; Bunun üzerine Hz.<br />
Ebû Bekr (r.a.) dedi ki: &#8220;Pekiyi ben senin himayeni iade ediyorum ve Allah&#8217;ımın<br />
himayesine girmeyi kabul ediyo­rum.&#8221; İbn üd-Düğunne bundan sonra Kureyşlilere<br />
geldi ve Hz. Ebû Bekr&#8217;in himayesini kendisine geri verdiğini, artık aralarındaki<br />
ihtilâfı ken­dilerinin halletmelerinin gerektiğini söyleyip çekip gitti.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.7.<br />
Muhacirleri Geri Getirmek İçin Kureyş&#8217;in Necâşî&#8217;ye Heyet Göndermesi</a></p>
<p class="Vcud">Habeşistan&#8217;a müslümanların ikinci hicretinden sonra Kureyşli<br />
kabile reisleri kafa kafaya verdiler ve bu durumun içinden çıkmayı plânladılar.<br />
Varılan karara göre; Abdullah bin Ebi Rebi&#8217;a (Ebû Cehl&#8217;in üvey kardeşi) ve Amr<br />
bin As kıymetli hediyelerle Habeşistan&#8217;a gidecekler ve Habeş İmparatoru<br />
Necâşî&#8217;yi, Mekkeli müslüman muhacirleri geri göndermesi konu­sunda ikna etmeye<br />
çalışacaklardı.</p>
<p class="Vcud">Konuyla ilgili rivayetler şöyledir:</p>
<p class="Vcud">a- Hazreti Ümm-ü Seleme (r.a.)&#8217;nin Rivâyeti:</p>
<p class="Vcud">Kendisi de Habeşistan&#8217;a giden muhacirlerden biri olan<br />
Ümmül-Mü&#8217;minin, Hz. Ümm-ü Seleme bu hususta ayrıntılı bir rivayet anlatmıştır.<br />
Bu rivayet, İbni İshâk ve İmam Ahmed tarafından naklolunmuştur. Ken­disinin<br />
ifadesine göre, &#8220;Kureyş&#8217;in bu iki ünlü diplomasi uzmanı ve elçisi (Abdullah ile<br />
Amr) peşinden Habeşistan&#8217;a geldiler. Bunlar önce Necâşî&#8217;nin sarayındaki ileri<br />
gelenlere bolca hediye ve ikramda bulunarak onla­rın imparator ile konuşup<br />
muhacirleri Mekke&#8217;ye geri göndermesi konu­sunda ikna etmeye çalışmalarını<br />
söylediler. Daha sonra Necâşî ile görüş­tüler ve kendisine kıymetli armağanlar<br />
verdikten sonra dediler ki: &#8220;Şehri­mizden bazı başı boş gençler size gelip<br />
sığınmışlardır. Milletimizin eşrafı, onları iade etmenizi istememiz için bizi<br />
size göndermişlerdir. Bu gençler hem bizim dinimizden çıkmış, hem de sizin<br />
dininize girmemişlerdir ve kendilerine başka bir din icat etmişlerdir.&#8221;<br />
Elçilerin bu sözleri biter bitmez saraydakiler hemen söze karıştılar ve koro<br />
halinde &#8220;evet majesteleri, bu adamlar iade edilmelidir. Bunların ne biçim<br />
adamlar olduğunu milletleri daha iyi bilir. Onları burada barındırmak iyi olmaz&#8221;<br />
demeye başladılar. Fakat Necâşî öfkelendi ve dedi ki: &#8220;Ben onları bu şekilde<br />
iade edemem. Kendi memleketlerini terk edip benim memleketime itimad etmiş ve<br />
bura­ya sığınmış olanlara vefasızlık edemem. Önce ben onları yanıma çağırıp<br />
durumu tahkik edeceğim ve bu elçilerin söylediklerinin ne kadar doğru ol­duğuna<br />
bakacağım.&#8221; Bundan sonra sahabeler, Necâşî&#8217;nin sarayına çağrıl­dılar.</p>
<p class="Vcud">&#8220;Necâşî&#8217;nin mesajı geldikten sonra muhacirler bir araya gelerek<br />
bir durum muhakemesi yaptılar ve Kral&#8217;a ne diyeceklerini tesbit etmeye<br />
çalış­tılar. Daha sonra hepsi, Necâşî kendilerine ister sığınma hakkı versin,<br />
ister vermesin Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kendilerine yaptığı vaaz ve telkinin<br />
aynısını açıklamaya oybirliğiyle karar verdiler. Sonra Necâşî&#8217;nin sarayına<br />
vardılar. Necâşî kendilerine dedi ki, &#8220;siz ne yaptınız? Kendi ulusal dininizi<br />
terk ettiniz ve bizim de dinimize girmediniz. Dünyanın başka herhangi bir dinini<br />
de kabul etmediniz. Sizin bu yeni dininiz nedir, Allah aşkına?&#8221; Bunun üzerine<br />
muhacirler adına Hz. Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib yerinden kalkıp irtica­len bir konuşma<br />
yaptı. Hz. Ca&#8217;fer konuşmasında, ilk önce Cahiliyye döne­minde Arapların dini,<br />
ahlâki ve içtimai bozukluklarından bahsetti; daha sonra sözü Hazreti Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in bi&#8217;setine getirdi, onun öğretilerini anlattı. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e<br />
tabi olanlara yapılan mezâlimi dile getirdi ve dedi ki: &#8220;Biz sizin memleketinize<br />
geldik, memleketinizde bize zulüm yapılmayacağını umut ediyorduk&#8221;<a href="#_ftn4" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a>.<br />
Necâşî bu konuşmayı dinledikten sonra dedi ki: &#8220;Allah tarafından Peygamberinize<br />
geldiğini söylediğiniz kelam&#8217;dan bir parça bana da okur musunuz? Hazreti Ca&#8217;fer<br />
bunun üzerine Hz. Yahya ve Hz. Îsa (a.s.) ile ilgili olan Meryem sûresinin ilk<br />
bölümünü okudu. Necâşî bunu dinliyor ve ağlıyordu; o kadar ki, sakalı göz<br />
yaşlarıy­la ıslandı. Sadece o değil, onun din adamları, rahipleri ve saraydaki<br />
bütün herkes gözyaşları döktü. Hazreti Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in<br />
tilâvetini bitirince Kral Necâşî şöyle dedi: &#8220;Şüphesiz, bu kelâm ve Hz. Îsa&#8217;nın<br />
getirdiği kelâm aynı kaynaktan çıkmıştır. Vallahi, ben sizi onlara (Kureyş&#8217;e)<br />
teslim etmeyeceğim.&#8221; Sonra Kureyşli elçilere şöyle dedi: &#8220;Siz geri<br />
gidebilirsiniz. Vallahi, ben bunları size teslim edemem. Asla ede­mem.&#8221;</p>
<p class="Vcud">&#8220;Abdullah bin Ebî Rebî&#8217;a hakkımızda (müslümanlar hakkında)<br />
yumu­şak bir tavır içinde idi ve bizim kurtulmamızı istiyordu. Fakat Amr bin<br />
el-As dedi ki, &#8220;vallahi ben yarın kendilerine öyle deliller sunacağım ki,<br />
bun­lar (müslümanlar) burada barınamazlar. Ben Necâşî&#8217;ye diyeceğim ki, bun­lar<br />
İsâ bin Meryem&#8217;in sadece bir kul olduğuna inanırlar.&#8221; Abdullah dedi ki: &#8220;Boş<br />
ver, böyle yapma. Bunlar bizim muhaliflerimiz olabilirler, ama ne de olsa<br />
bizdendirler ve biz aynı millete bağlıyız. Bunların üzerimizde bir takım hakları<br />
vardır.&#8221; Amr bin el-As ise söylediklerine hiç kulak as­madı. Ertesi gün<br />
Necâşî&#8217;nin huzuruna çıkıp şöyle dedi: &#8220;Majesteleri, lüt­fen bunları çağırıp<br />
kendilerine sorar mısınız; Îsa bin Meryem hakkında ne düşünüyorlar? Bunlar Hz.<br />
Îsa (a.s.) hakkında kötü şeyler söylerler.&#8221; Bu­nun üzerine Necâşî müslümanları<br />
tekrar huzuruna çağırdı. Müslümanlar Amr bin el-As&#8217;ın nasıl bir oyun<br />
tezgahlamakta olduğunu gayet iyi biliyor­lardı. Onun için, onlar bir araya<br />
gelerek, Necâşî&#8217;ye Hz. Îsa (a.s.) hakkında neler söylenmesi gerektiğini tesbit<br />
ettiler. Durum çok kritikti ve herkes te­dirgindi. Ama bu defa da müslümanlar,<br />
her ne olursa olsun, kendilerine Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in öğrettiklerini dile<br />
getireceklerine karar verdiler. Velhasıl, bunlar Necâşî&#8217;nin sarayına gittiler ve<br />
Necâşî kendilerine Amr bin el-As&#8217;ın sorusunu tekrarlayınca, Hz. Ca&#8217;fer bin Ebi<br />
Tâlib hiç çekinme­den dedi ki: &#8220;O (Hz. Îsa) Allah&#8217;ım kulu ve peygamberidir. O<br />
Allah&#8217;ın baki­re Meryem&#8217;e ilkâ etmiş (indirmiş) olduğu bir kelime ve rûh&#8217;tur.&#8221;<br />
Bunu duyduktan sonra Necâşî yerden bir kürdanlık (ya da bir odun parçası)<br />
kal­dırıp dedi ki: &#8220;Vallahi, senin dediklerinden, Hazreti Îsa bu kürdanlık kadar<br />
daha fazla değildi.&#8221; Bunu der demez saraydaki nedimleri ve diğer görevli­leri<br />
kıyameti kopardılar ve böyle bir şeye tahammül edemeyeceklerini söylediler.<br />
Fakat Necâşî dedi ki: &#8220;Siz ne derseniz deyin, gerçek budur.&#8221; Sonra biz (müslüman<br />
muhacirlere) dedi ki: &#8220;Gidin, siz memleketimde hu­zur ve mutluluk içinde<br />
yaşayabilirsiniz. Size kötü sözler söyleyen veya kötü muamele yapan<br />
cezalandırılacaktır. İnanın, bana altından bir dağ da verilse onun karşılığında<br />
sizi rahatsız etmek istemiyorum.&#8221; Daha sonra, &#8220;benim bunlara ihtiyacım yoktur&#8221;<br />
diyerek Arap elçilerine hediyelerini geri verdirdi ve şunları ekledi: &#8220;Cenab-ı<br />
Allah memleketi bana geri verdiği za­man benden rüşvet almamıştı. Ben şimdi<br />
O&#8217;ndan O&#8217;nun işiyle ilgili rüşvet mi alayım?&#8221;</p>
<p class="Vcud">b- Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;un Rivâyeti</p>
<p class="Vcud">Bu olayın görgü tanıklarından biri de bu toplantıya ve<br />
tartışmalara katılan, Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;du. Müsned-i Ahmed ve Taberânî&#8217;de<br />
yer alan rivâyetine göre; Kral Necâşî, müslüman muhacirleri yanına çağırdığı ve<br />
Hz. Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib (r.a.) Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın öğretilerini kendisine<br />
anlattığı sırada kendileri için şöyle dedi: &#8220;Vallahi, bunlar bizim Hz. Îsa<br />
(a.s.) hakkında söylediklerimizden daha fazlasını (değişiğini) söylemiyor­lar.<br />
Bravo size ve size gelen şahsiyete (Rasûlullah&#8217;a). Ben onun Allah&#8217;ın rasûlü<br />
olduğuna şehâdet ediyorum. Adı İncil&#8217;de geçen peygamber odur ve Hz. Îsa bin<br />
Meryem&#8217;in müjdelediği resûl de odur.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ud&#8217;un rivâyetinde şunlara da yer<br />
verilmiştir: &#8220;Kureyş&#8217;in iki elçisi Necâşî&#8217;nin huzuruna çıkıp önce secde ettiler<br />
ve daha sonra sağında ve solunda oturdular. Daha sonra dediler ki, &#8220;Bizim kabile<br />
ve milletimizden bazı kimseler size gelmişlerdir. Bunlar bizden ve dini­mizden<br />
ayrılmışlardır.&#8221; Bunun üzerine Necâşî müslümanları çağırdı. Haz­reti Ca&#8217;fer bin<br />
Ebi Tâlib bize dedi ki, &#8220;ben bugün hepiniz adına konuşaca­ğım.&#8221; Bu yüzden<br />
hepimiz onun arkasından Necâşî&#8217;nin divanına çıktık. Hz. Ca&#8217;fer (r.a.) divana<br />
girdikten sonra herkese selâm verdi. Nedimler dedi ki, &#8220;niye secde etmiyorsun?&#8221;<br />
Hz. Ca&#8217;fer dedi ki: &#8220;Biz Allah&#8217;tan başka kimse­ye secde etmeyiz.&#8221; Bundan sonra<br />
Hz. Ca&#8217;fer konuşmasını yaptı ve Hazreti Peygamber (a.s.) ile talimatından söz<br />
etti ve daha sonra lafı, Hz. Îsa bin Meryem&#8217;e getirdi. Hz. Abdullah&#8217;ın<br />
rivâyetinde Necâşî&#8217;nin Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in peygamberliğini tasdik ettikten<br />
sonra şöyle dediği de kaydedil­miştir: &#8220;Allah&#8217;a yemin ederim, eğer krallık<br />
işleriyle uğraşmamış olsaydım, ben O&#8217;nun (Rasûlullah) huzuruna çıkıp pabuçlarını<br />
çıkartıp O&#8217;na abdest aldırırdım.&#8221;</p>
<p class="Vcud">c- Hz. Ebû Mûsâ el-Eş&#8217;ari&#8217;nin Rivâyeti</p>
<p class="Vcud">Buna benzer bir rivâyet Hâfız Ebû Nuaym ve Beyhakî&#8217;nin<br />
naklettiği, Hz. Ebû Mûsa el-Eş&#8217;ari&#8217;ninkidir. Bu rivayette şu ilâve bilgiler yer<br />
almıştır: &#8220;Müslüman muhacirlerin Habeşistan Kralı Necâşî&#8217;ye varmasından önce<br />
Kureyşlilerin heyeti kendisini kandırmak ve yanıltmak için şunları söyle­di:<br />
&#8220;Göreceksiniz bunlar (müslümanlar) size secde etmeyeceklerdir&#8221;. Biz<br />
(müslümanlar) Necâşî&#8217;nin divanına vardığımızda rahipler ve din adamları dediler<br />
ki, &#8220;Krala secde edin.&#8221; Hz. Ca&#8217;fer &#8220;Biz Allahu azze ve celâl&#8217;den başka kimseye<br />
secde etmeyiz&#8221; dedi. Biz daha sonra Necâşî&#8217;nin huzuruna çıkınca kendisi Hazreti<br />
Ca&#8217;fer&#8217;e dedi ki: &#8220;Senin bana secde etmene ne en­gel var?&#8221; Hz. Ca&#8217;fer yine<br />
kendilerinin &#8220;Allah&#8217;tan başka kimseye secde et­mediklerini&#8221; bildirdi. Bundan<br />
sonra Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd&#8217;un beyan et­tiği rivayet vardır. Sonunda da şu<br />
cümle eklenmiştir: &#8220;Necâşî bize; &#8216;mem­leketimde ne kadar kalmak isterseniz<br />
kalın&#8217; dedi ve bizim için yiyecek ve giyecekler verdi.&#8221;</p>
<p class="Vcud">d- Hz. Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib&#8217;in Rivâyeti:</p>
<p class="Vcud">Hâfız bin Asâkir ile Taberânî, bizzat Hazreti Ca&#8217;fer bin Ebi<br />
Tâlib&#8217;in rivâyetini oğlu Abdullah&#8217;a dayanarak nakletmişlerdir. Bu rivâyette yer<br />
alan ilâve bilgiler şunlardır: &#8220;Kureyş&#8217;in heyetinin şikâyetine cevap verir­ken,<br />
biz, onlarla bizim aramızdaki dinî ihtilâftan söz ettik. Necâşî bunun üzerine<br />
elçilerine şunu sordu: &#8220;Bunlar köleleriniz midir?&#8221; Onlar &#8220;hayır&#8221; dediler. Onlara<br />
tekrar sordu, &#8220;onlar size borçlu mudur?&#8221; Onlar yine &#8220;ha­yır&#8221; dediler. Sonra dedi<br />
ki, &#8220;o halde bıraksanıza onları.&#8221; Daha sona Hz. Ca&#8217;fer de diğer râviler gibi;<br />
Amr bin el-As&#8217;ın, haklarında Necâşî&#8217;ye şikâyet ettiğini, Hz. Îsa bin Meryem<br />
hakkındaki akidelerimizin ne olduğunu sor­masını istediğini ve kendisinin bu<br />
akideyi açıklamasından sonra Necâşî&#8217;nin bunları tasdik ettiğini belirtmiştir.<br />
Rivâyetin sonunda şu cüm­lelere yer verilmiştir: &#8220;Necâşî, &#8216;umarım burada sizi<br />
kimse rahatsız etmi­yordur&#8221; diye bize sordu. Biz &#8220;evet&#8221; dedik. Bunun üzerine<br />
kraliyet emri çı­karıldı; &#8220;kim bu muhacirleri rahatsız ederse dört dirhem para<br />
cezasına çarptırılacaktır&#8221;. Necâşî, &#8220;bu sizin için yeter mi?&#8221; diye sordu. Biz<br />
&#8220;hayır&#8221; dedik. Bunun üzerine Necâşî, para cezasını iki misline çıkardı.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.8.<br />
Muhâcirlerin Örnek Davranışı</a></p>
<p class="Vcud">Böylelikle, Habeşistan&#8217;a hicret eden müslümanlar, sadece iman<br />
ettik­leri dinin ve kendi dini inançlarının kuvvetli ve sağlam olduğunu<br />
ispatla­madılar; ayrıca imanları için evlerini, ailelerini, akrabalarını ve<br />
işlerini, mallarını, şehirlerini ve vatanlarını terk edip her türlü eziyeti<br />
çekmeye hazır olduklarını ispatladılar. Sadece bu değil, sürgün ve muhacerette<br />
hiç­bir destek ve dayanakları yokken bile Hak konusundan en ufak bir taviz<br />
vermeye hazır olmadıklarını gösterdiler. Muhacirlerin, özellikle, Kral<br />
Necâşî&#8217;nin bütün nedim ve görevlilerinin, düşmanlarından rüşvet alıp on­ları<br />
teslim etme hazırlığında iken, herkesin önünde Hz. Îsa ile ilgili İs­lâm&#8217;ın<br />
gerçek akide ve inancını açıklamaktan çekinmediler. Böyle bir nâ­zik anda<br />
Hıristiyanlığın temel inançlarını oluşturan felsefe ve kurallarla il­gili<br />
İslâm&#8217;ın gerçek talimatının açıklanması, Kral Necâşî&#8217;nin sinirlenip mazlum<br />
müslümanları Kureyşli elçilere teslim etmesi ihtimâlini kuvvet­lendirebilirdi.<br />
Fakat buna rağmen müslümanlar Hak sözünü söylemekten geri kalmadılar ve hiçbir<br />
şeyden korkmadılar. Bu davranış da, İslâmî da­veti ne kadar sağlam ve temiz<br />
karakterli insanların kabul ettiğini ortaya koydu.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.9.<br />
Habeşistan&#8217;dan Bir Hıristiyan Heyetinin Mekke&#8217;ye Gelmesi</a></p>
<p class="Vcud">Habeşistan&#8217;a giden ve orada bir müddet kalan müslüman<br />
muhacirlerin güzel ahlâk ve temiz karakterlerinin Habeşlileri nasıl etkilediği,<br />
Habeşis­tan&#8217;dan 20 Hıristiyan’dan oluşan bir heyetin Mekke&#8217;ye gelip Hazreti<br />
Pey­gamber efendimiz (a.s.) ile görüşmesiyle anlaşılmış oluyor.</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm ile Beyhâki ve diğer yazarlar bu vak&#8217;ayı Hazreti<br />
Muham­med bin İshâk&#8217;a dayanarak nakletmişlerdir ki şöyledir: Müslümanların<br />
Habeşistan&#8217;a hicret etmelerinden sonra, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in nübüvve­ti ve<br />
İslâmî daveti ile ilgili haberler Habeşistan&#8217;ın dört yanına yayıldı. Bu­nun<br />
üzerine 20 Hıristiyan’dan müteşekkil bir heyet durumu bizzat yerinde incelemek<br />
üzere Mekke&#8217;ye geldi ve Hz. Muhammed (a.s.) ile Mescid-i Haram&#8217;da görüştü. (Bir<br />
rivayete göre, heyet Hz. Peygamber (a.s.) ile Top­lantıda görüştü). Heyetin<br />
gelmesi üzerine Kureyşliler de orada toplandılar. Heyetin üyeleri Hazreti<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;e bazı sorular sordular ve Rasûlullah (a.s.) da bunlara gereken<br />
cevabı verdi. Hazreti Peygamber (a.s.) da­ha sonra heyettekileri İslam&#8217;a davet<br />
etti ve onlara Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den bazı ayetler okudu. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in<br />
etkileyici sözlerini dinleyince, heyetteki­lerin gözleri yaşardı ve onlar bunun<br />
Allah&#8217;ın kelâmı olduğunu tasdik etti­ler ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;a iman ettiler.<br />
Toplantı bitince Ebu Cehl ve adam­ları heyetin yolunu keserek onları azarladılar<br />
ve şöyle dediler: &#8220;Yahu, siz ne biçim adamlarsınız? Sizin dindaşlarınız sizi, bu<br />
adamın (Hz. Muham­med) nasıl olduğunu ve ne yaptığını araştırmak üzere buraya<br />
gönderdiler. Fakat siz yanına oturur oturmaz kendi dininizi terk edip ona iman<br />
ettiniz. Sizin gibi aptal ve enayileri hayatımızda görmedik.&#8221; Bunun üzerine<br />
Ha­beşliler şu karşılığı verdiler: &#8220;Bize eyvallah arkadaşlar. Biz sizin gibi<br />
cehalete dalamayız. Siz kendi yolunuzdan gidin ve bize kendi yolumuz­dan gitmeye<br />
izin verin. Biz bile bile kendimizi iyilik ve hayırdan mahrum edemeyiz.&#8221; Bu<br />
vak&#8217;a Kasas sûresinde şöyle anlatılmıştır:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Kur&#8217;ân&#8217;dan evvel kendilerine Kitab verilenler ona iman<br />
ediyorlar. Onlara Kur&#8217;ân okunduğu zaman, &#8216;Diz buna iman ettik. O Rabbimiz<br />
tara­fından gelen hak bir sözdür. Doğrusu biz ondan evvel de İslam&#8217;ı kabul<br />
et­miş kimselerdik&#8217; derler.&#8221; (Ayet; 52-53)</p>
<p class="Vcud">&#8220;Onlar çirkin söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve,<br />
&#8216;Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Bizden emin olabilirsiniz,<br />
size sövmeyiz. Biz cahillerle mücadeleyi istemeyiz&#8217; derler.&#8221; (Ayet; 55)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.10.<br />
Habeşistan&#8217;dan Dönen Muhacirlerin İlk Kafilesi</a></p>
<p class="Vcud">Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki, Habeşistan&#8217;a giden<br />
müslü­manların ikinci kafilesinden başta Hz. Ca&#8217;fer bin Ebi Tâlib olmak üzere<br />
bazıları orada kaldılar ve Hayber savaşı sırasında ülkeye döndüler; ama İbni<br />
İshâk&#8217;ın rivâyetine göre bazıları muhtelif zamanlarda, müslümanların Medine&#8217;ye<br />
hicretinden önce Mekke&#8217;ye döndüler. Memlekete dönenlerin ilk kafilesinden şu<br />
zevat yer alıyorlardı: Hz. Osman bin Affân (r.a.) ve zevcesi Hz. Rukayye binti<br />
Rasûlullah (a.s.), Hz. Ebû Huzeyfe bin &#8216;Utbe bin Rebî&#8217;a ve zevcesi Sehle binti<br />
Süheyl bin Amr, Hz. Abdullah bin Cahş, Hz. Utbe bin Gazvan, Hz. Zübeyr bin<br />
el-Avvam, Hz. Mus&#8217;ab bin Umeyr, Hz. Süveybit bin Sa&#8217;d bin Harmele, Hz. Tuleyb<br />
bin Umeyr, Hz. Abdullah bin Avf Hz. Mikdad bin Amr, Hz. Abdullah bin Mes&#8217;ûd, Hz.<br />
Ebû Seleme ve zevcesi, Hz. Ümm-ü Seleme, Hz. Şemmas bin Osman, Hz. Seleme bin<br />
Hişâm (Mekke&#8217;de hapsedildi), Hz. Ayyas bin Rebî&#8217;a (Medine&#8217;ye doğru hicret için<br />
yola çıktı, ama üvey kardeşi Ebû Cehl ve Hâris bin Hişâm&#8217;ın al­datması üzerine<br />
yakayı ele verdi ve Mekke&#8217;de hapsedildi), Hz. Mu&#8217;attib bin Avf, Hz. Osman bin<br />
Ma&#8217;zun ve oğlu Hz. Saib ve iki kardeşi Kudâme ve Abdullah, Hz. Huneys bin<br />
Huzâfe, Hz. Hişâm bin As bin Vâil (bu da Mekke&#8217;de hapsedildi), Hz. Amir bin<br />
Rebî&#8217;a ve karısı Leylâ binti Ebi Has­me, Hz. Abdullah bin Mahzeme, Hz. Abdullah<br />
bin Süheyl bin Amr (ken­disi Mekke&#8217;de hapsedildi ve babası kendisine o kadar<br />
zulüm etti ki, görü­nüşte küfre döndü, ama kalben müslüman kaldı. Nitekim, Bedir<br />
savaşı sırasında Mekkeli kâfirlerle muharebe meydanına gitti ve tam orada<br />
müslü­manlara katıldı), Hz. Ebû Sebre bin Ebî Ruhm ve karısı Ümm-ü Külsum binti<br />
Süheyl bin Amr, Hz. Sekrân bin Amr (İbni İshâk ve Vâkıdî&#8217;nin ifadesine göre<br />
kendisi Mekke&#8217;de vefat etti. Fakat Mûsâ bin Ukbe ile Ebû Ma&#8217;şer&#8217;in ifadelerine<br />
göre kendisi daha önce Habeşistan&#8217;da vefat etmişti), Hz. Sevde binti Zeme&#8217;a, Hz.<br />
Sa&#8217;d bin Havle, Hz. Ebû Ubeyde bin el-Cerrâh, Hz. Amr bin el-Hâris, Hz. Süheyl<br />
bin Beyda, Hz. Amr bin Ebi Serh.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>29.1.11. Rûm<br />
Sûresinde Yer Alan Haber</a></p>
<p class="Vcud">Habeşistan&#8217;a hicret sırasında, Hz. Peygamber (a.s.) ile Kur&#8217;an-ı<br />
Ke­rim&#8217;in hak olduklarını kesin ve inkâr edilmez bir şekilde ortaya koyan önemli<br />
bir tarihi olay meydana geldi. Bu olay, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in gerçek­ten Allah&#8217;ın<br />
kelâmı olduğunu ve vahiy yoluyla Rasûlullah (a.s.)&#8217;a indiğini ispatlamış oldu.<br />
Bu olay, Rûm sûresinin ilk ayetlerinin inişiydi. Bu ayet­lerde şöyle denilmişti:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Rumlar mağlup oldu. Size yakın bir yerde. Halbuki onlar<br />
mağlubi­yetten sonra muhakkak galib geleceklerdir. Birkaç (3-9) yıl içinde.<br />
Bundan evvel ve bundan sonra emir Allah&#8217;tandır. O gün, mü&#8217;minler<br />
ferahla­nacaklar.&#8221; (Ayet; 2-4)</p>
<p class="Vcud">Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in nübüvvetinden sekiz yıl önce idi. Bizans<br />
im­paratoru Maurice&#8217;e karşı bir isyan vuku buldu ve Phocas adında bir kişi tahtı<br />
ele geçirdi. Bu adam ilk önce imparatorun gözlerinin önünde beş oğ­lunu<br />
katletti; sonra imparatorun kafasını da uçurdu ve baba-oğul maktül­lerin<br />
başlarını İstanbul (Constaninople) da halka teşhir etti. Birkaç gün sonra<br />
imparatorun karısı ve üç kızını da öldürttü. Bu kan dökümünden sonra İran (Pers)<br />
İmparatoru Hüsrev Perviz&#8217;in Bizans İmparatorluğuna saldırma fırsatı doğdu.<br />
İmparator Maurice, Hüsrev&#8217;in iyi bir dostuydu ve ona bazı ihsan ve lütuflarda<br />
bulunmuştu. Aslında Hüsrev Perviz Bizans imparatorunun yardımıyla İran tahtına<br />
oturmuştu ve bu sebeple ona &#8220;ba­ba&#8221; derdi. Hüsrev Perviz manevî babasına ve<br />
kardeşlerine yapılan zulüm­den dolayı Phocas&#8217;tan intikam almak istediğini ilân<br />
ederek M.S. 603&#8217;te Bi­zanslılara karşı savaş açtı. Bir kaç sene içinde Phocas&#8217;ın<br />
kuvvetlerini üst üste yenerek bir koldan Anadolu&#8217;nun Urfa&#8217;ya ve diğer koldan<br />
Suriye&#8217;nin Halep ve Anadolu&#8217;nun Antakya kentine kadar ilerledi. Bizanslı vezir<br />
ve devlet adamları baktılar ki, Phocas kendilerini savunamayacak. Bunun için<br />
Afrika valisinden yardım talep ettiler. Afrika valisi, oğlu Heraclius&#8217;u büyük<br />
bir ordu ile birlikte İstanbul&#8217;a gönderdi. Heraclius İstanbul&#8217;a geldik­ten sonra<br />
Phocas&#8217;ı azlettirdi ve &#8220;kaiser&#8221; (imparator) lakabıyla tahta oturdu. Daha sonra<br />
Phocas&#8217;a, düşmanına yaptığı muameleyi yaptı. Bu tarihi olay­lar M.S. 610 yılında<br />
meydana geldi. Aynı yıl Hz. Muhammed (a.s.) pey­gamberlik makamına tayin olundu.</p>
<p class="Vcud">Aslına bakılırsa Hüsrev Perviz için artık savaş sebebi ortadan<br />
kalk­mıştı. Zira, Phocas&#8217;ın azli ve katlinden sonra intikam alınacak kimse<br />
kal­mamıştı ve artık yeni imparator Heraclius ile ateşkes ve barış anlaşması<br />
imzalayabilirdi. Fakat Hüsrev savaşa devam etti ve bunu Hıristiyanlık ile<br />
Mecusilik arasındaki savaşa dönüştürdü. Bizans İmparatorluğunda Kili­se&#8217;nin<br />
dinden ihraç ettiği ve baskıya tabi tuttuğu mezhepler, meselâ Nasturî ve<br />
Ya&#8217;kubi&#8217;ye bağlı olanlar, Mecusi istilâcılarla birleştiler. Yahudiler de<br />
Mecusiler&#8217;den yana çıktılar. Rivayetlere göre, böylece Hüsrev Perviz&#8217;in ordusuna<br />
katılanlardan sadece Yahudilerin sayısı 28 bini bulu­yordu.</p>
<p class="Vcud">Yeni İmparator Heraclius bu İran ve Mecusi saldırısına karşı<br />
fazla dayanamadı. İlk önce Antakya&#8217;nın düştüğünü öğrendi. Daha sonra M.S.613&#8217;te<br />
Şam elden gitti ve 614&#8217;de Kudüs de İranlıların eline geçti. İranlılar Kudüs&#8217;de<br />
büyük bir katliam ve yağma harekâtına giriştiler. 90 bin Hıristiyan katledildi.<br />
En mukaddes kiliseleri yerle bir edildi. Hıristiyanların, Hz. Îsa (a.s.)&#8217;nın<br />
çarmıha gerildiğini söyledikleri kutsal haç İranlılar tarafından o zamanki<br />
İran&#8217;ın başkenti olan Medâyin&#8217;e götürüldü. Baş rahip Zekeriyyâ da İran&#8217;a<br />
götürüldü. Kudüs&#8217;ün küçük büyük bütün kiliseleri tahrip edildi. Hüsrev Perviz&#8217;in<br />
bu yağma hareketinden ne kadar gururlandığı ve zafer sarhoşluğunda olduğu,<br />
Kudüs&#8217;ten Heraclius&#8217;e gönderdiği mektubun şu ilk cümleleriyle belli oluyor:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Bütün tanrılardan büyük ve bütün yeryüzünün sahibi olan Hüsrev<br />
tarafından O&#8217;nun alçak ve şuursuz kulu Heraclius adına. Sen Rabbine gü­vendiğini<br />
söylüyorsun. O halde niçin senin Rabbin Kudüs&#8217;ü elimden kur­taramadı?&#8221;</p>
<p class="Vcud">Kudüs&#8217;ün fethinden sonra kısa bir süre içinde İran Ordusu Ürdün,<br />
Fi­listin ve Sina yarımadasının tümüne hakim olarak Mısır kapılarına<br />
dayan­dılar. Aynı sıralarda Mekke&#8217;de Hak ile Batıl arasında belki bundan sonra<br />
küçük ama, tarihin akışını değiştirecek ve ilerde muazzam neticeler doğu­racak<br />
bir çekişme ve mücadele devam ediyordu. Hakk&#8217;ın bayraktarlığını efendimiz<br />
Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) yapıyordu ve Batıl&#8217;ın başın­da müşrik Kureyş<br />
kabile reisleri vardı. Bu çatışma öylesine çetin bir saf­haya gelmişti ki, M.S.<br />
615 (Bi&#8217;setten sonra 5. yılda) Mekkeli müslümanla­rın büyük bir grubu,<br />
Bizanslıların müttefiki olan Habeşistan krallığına sı­ğındı. O sıralarda<br />
Bizanslılara İranlıların galip gelmesiyle ilgili dedikodu her yerde duyuluyordu,<br />
diyorlardı ki: &#8220;Bakın, İran&#8217;ın ateşperestleri zafer üstüne zafer kazanıyorlar ve<br />
vahiy ile risâlete inanan Hıristiyanlar durma­dan mağlup oluyorlar. Aynı şekilde<br />
biz Arap putperestleri de sizin dinini­zi yeryüzünden sileceğiz.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İşte bu şartlar altında Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Rûm suresi indi ve<br />
bunda şöyle dendi:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Rumlar mağlup oldu. Size yakın bir yerde. Halbuki onlar<br />
mağlubi­yetten sonra muhakkak galip geleceklerdir. Birkaç (3-9) yıl içinde.<br />
Bun­dan evvel ve bundan sonra emir Allah&#8217;ındır. O gün mü&#8217;minler<br />
ferahlana­caklar.&#8221; (Ayet; 2-4)</p>
<p class="Vcud">Burada istikbale ait iki haber vardı. Birincisi, Rumlar tekrar<br />
galip ge­lecekler; ikincisi, müslümanlar da aynı şekilde zafer kazanacaklardır.<br />
Bu haberlerin verildiği sırada ikisinin de gerçekleşmesine hiç imkân<br />
bulunmuyordu. Bir yandan bir avuç müslüman Mekke&#8217;de her taraftan baskı al­tında<br />
tutuluyordu ve kovuluyorlardı ve haberin verilmesinden 8 yıl sonra bile<br />
müslümanların galip gelebileceği kimsenin aklına gelmiyordu. Diğer tarafta<br />
Rumlar veya Bizanslılar üst üste hezimete uğruyorlardı. M.S. 619&#8217;a kadar bütün<br />
Mısır da İranlıların eline geçti ve Mecusi askerleri Trablus­garb&#8217;a kadar<br />
uzandılar. Küçük Asya&#8217;da, yani Anadolu&#8217;da İran ordusu Bi­zanslıları Boğaziçi&#8217;ne<br />
kadar sürüklemişti. M.S. 617&#8217;de ise İstanbul&#8217;un ci­var mahallesi olan Kadıköy&#8217;ü<br />
ele geçirdiler. İmparator Heraclius, Hüsrev Perviz&#8217;e elçi göndererek ne<br />
şartlarla olursa olsun sulh yapmaya hazır oldu­ğunu bildirdi; ama Hüsrev bu<br />
isteği hakaretlerle reddetti. Heraclius öylesi­ne ümitsizlenmişti ki İstanbul&#8217;u<br />
terk edip Kartaca (Tunus)&#8217;ya kaçmayı dü­şündü.</p>
<p class="Vcud">Kısacası, Rûm sûresi indiğinde Mekkeli kâfirler çok güldüler ve<br />
bunu alay konusu yaptılar. Übey bin Halef, Hazreti Ebu Bekr ile bahse girdi ve<br />
dedi ki: &#8220;Eğer Bizanslılar üç yıl içinde galip gelirlerse ben sana 10 deve<br />
vereceğim; yoksa sen 10 deve bana vereceksin.&#8221; Rasûlullah (a.s.) bu bahis<br />
konusunu haber alınca Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ifadelerine göre bahsin 10 yıl için<br />
yapılabileceğini ve develerin sayısının da 100&#8217;e çıkarılabileceğini be­lirtti.<br />
Bunun üzerine Hz. Ebu Bekr, Übey ile tekrar görüştü ve yeniden bahse girdi. Yeni<br />
bahse göre 10 yıl içinde kim kaybederse, o karşı tarafa 100 deve verecekti.</p>
<p class="Vcud">M.S. 622&#8217;de Rasûlullah (a.s.) Medine&#8217;ye hicret ederken Bizans<br />
İmpa­ratoru Heraclius&#8217;un da iyi günleri geri geliyordu. Heraclius hazırladığı<br />
bir savaş taktiğine göre İstanbul&#8217;dan çıktı ve Karadeniz&#8217;den Trabzon&#8217;a vardı.<br />
Oradan da İran ordusuna arkadan saldırmak istedi. Karşı saldırı için Kili­seden<br />
para istedi. Başpiskopos Sergius kendisine büyük para yardımında bulundu.<br />
Heraclius karşı saldırısına M.S. 623&#8217;de Ermenistan&#8217;dan başladı ve ertesi yıl<br />
M.S. 624&#8217;de Azerbeycan&#8217;dan İran topraklarına girerek Zer­düşt&#8217;ün doğum yeri olan<br />
Urmiye (Ohromoia)&#8217;yi yerle bir etti, İranlıların en büyük ateş yerini tahrip<br />
etti. Allah&#8217;ın hikmetine bakın ki, aynı yıl müslü­manlar Bedir savaşında<br />
Kureyşli kâfirleri hezimete uğrattılar. Bu şekilde Rûm sûresinde yer alan her<br />
iki haber de aradan 10 yıl geçmeden gerçek­leşmiş oldu.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Bizanslılar İranlıları sürekli olarak yenilgiye<br />
uğrattılar. Ninova&#8217;da yapılan (M.S. 627) büyük meydan muharebesinde İranlıların<br />
beli kırıldı ve İranlı imparatorların yazlık yeri Destgerd tamamıyla yağma<br />
edildi. Bizans Ordusu Taysefûn (Cthesipon) yani Medâyin&#8217;i kuşattılar. Bu arada<br />
M.S. 628&#8217;de bizzat Hüsrev Perviz&#8217;in ailesinde kavga çıktı; kendisi zindana<br />
atıldı ve gözlerinin önünde 18 oğlu kılıçtan geçirildi. Daha sonra oğlu Sirveye<br />
onu öldürerek tahta çıktı. Aynı yıl Hudeybiye Anlaşması im­zalandı; ki buna<br />
Kur&#8217;an-ı Kerim &#8220;Büyük Zafer&#8221; adını vermiştir. Ve aynı yıl İran Şahı bütün Bizans<br />
topraklarından geri çekildi ve Bizanslılara Ku­düs&#8217;ten alınan kutsal haçı geri<br />
verdi. Bizans İmparatoru bu kutsal haçı ye­rine koymak için 629&#8217;da şahsen<br />
Kudüs&#8217;e gitti. Aynı yıl Hudeybiye Anlaş­ması uyarınca Hz. Muhammed (a.s.) umre<br />
edâ etmek üzere hicretten sonra ilk defa Mekke&#8217;ye girdi.</p>
<p class="Vcud">Bundan sonra, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in istikbale ait haberlerinin doğru<br />
ol­duğu konusunda kimsenin şüphesi kalmadı. Arabistan&#8217;ın birçok önde ge­len<br />
simaları İslam&#8217;ı kabul ettiler. Übey bin Halefin varisleri bahsi kaybet­tikleri<br />
için Hz. Ebu Bekr&#8217;e 100 deve vermek zorunda kaldılar. Bu develer daha sonra Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in emriyle sadaka olarak verildi.</p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Batılı bir<br />
    Doğubilimci son derece küstahlıkla şunları yazabilmiştir: &#8220;Şeytanî ayetler<br />
    iptal edilip Necm&#8217;in 21 -23. ayetleri indirildi.&#8221; Bu mesnetsiz iddia için bu<br />
    oryantalist hiçbir dayanak gös­termemiştir. Zâten gösteremez de.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a> Yakut,<br />
    &#8220;Mu&#8217;cemül-Buldan&#8217;da &#8220;Uzza&#8221; kelimesini tarif ederken, Kureyşlilerin Kâ&#8217;be&#8217;yi<br />
    tavaf ederken &#8220;vel-Lât vel-Uzzâ ve Menât-üs-Sâlisel-ul Uhrâ&#8230;&#8221; dediklerini<br />
    belirtmiştir. Bununla şu ihtimal ortaya çıkıyor: Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
    ağzından Lât ve Uzzâ&#8217;nın ismini duyan bir kişi bu sözleri yüksek sesle<br />
    söylemiş ve toplantıda hazır bulunanlar bunların Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
    söz­leri olduğunu sanmışlardır.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> Mekke&#8217;den<br />
    Yemen&#8217;e giderken beş günlük mesafededir. Bu yerin isminin yazılışında<br />
    ihtilâf vardır. Bizim yazdığımız isim &#8220;Feth-ul Bâri&#8221; de yer almıştır.<br />
    &#8220;Mu&#8217;cem-ul Buldân&#8217;da bu isim &#8220;Birk-ul Ğimâd&#8221; yazılmıştır. Bir başka yazılışı<br />
    da Birk ul Ğumâddır.</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref4" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a> Hazreti<br />
    Ca&#8217;fer bin Ebî Tâlib&#8217;in konuşmasının, metni Hz. Ümm-ü Seleme&#8217;nin rivâyetine<br />
    dayanılarak İbni İshâk tarafından nakledilmiştir. Konuşma şöyledir: &#8220;Ey<br />
    Kral, biz cehâlet içinde bocalayan bir millettik. Putlara tapar, ölüleri yer<br />
    ve fuhuş yapardık. Merhamet ile hiçbir ilgimiz yoklu. Komşuluk hakkı nedir<br />
    bilmezdik. Verdiğimiz sözde durmazdık. Bizde güçlü olan zayıf ola­nı ezerdi.<br />
    Biz böylesine perişan bir durumda iken Cenâb-ı Allah bize yine bizden birini<br />
    Peygam­ber olarak gönderdi. Biz bu peygamberin soyluluğunu, sadakatini,<br />
    emânetini ve dürüstlüğünü bilir­dik. O bizi Allah’a çağırdı, ki Tevhid&#8217;ini<br />
    kabul edelim O&#8217;na ibadet edelim ve gerek bizim gerekse atalarımızın taptığı<br />
    taşları ve putları bırakalım. O doğru söz söylemimiz, emanete riayet<br />
    etmemizi, merhamet göstermemizi, komşuluk hakkını ve verdiğimiz sözleri<br />
    yerine getirmemizi ve haram fiil­ler ile kan dökmekten kaçınmamızı emretti.<br />
    Bizi fuhuştan, yalandan, yetimlerin mallarını yemek­ten ve temiz kadınlara<br />
    iftira atmaktan kurtardı. Bizim tek Allah&#8217;a inanmamızı ve ona ortak<br />
    koşma­mamızı isledi. Bizim namaz kılmamızı, oruç tutmamızı ve zekât<br />
    vermemizi istedi. Biz de bu dave­ti kabul ettik. Bu şekilde Allah&#8217;tan gelen<br />
    her emre boyun eğdik. Biz sadece Allah&#8217;a ibadet ettik ve O&#8217;na ortak<br />
    koşmadık. Hangi şeyleri haram ilan ettiyse biz de haram saydık ve hangi<br />
    şeyleri helâl etmişse onları helâl saydık. Bunları böyle yapınca milletimiz<br />
    bize hücum etti ve bize inanılmaz zu­lüm ve eziyetler yaptı. Din konusunda<br />
    bize zulüm elti ki, biz bunalarak putlara dönelim ve bizim için haram edilen<br />
    şeyleri helâl edelim. Nihayet, onlar bize akıl almaz zulümler yaptı ve<br />
    hayatları­mızı çekilmez hale gelirdiler. Kısacası, din yolumuzu tıkadılar.<br />
    Bunun üzerine biz çareyi sizin memleketinize gelmekte bulduk: Biz başka<br />
    memleketlere gitmektense sizin memleketinize gelme­yi tercih ettik ve sizden<br />
    emân istedik; şu ümitle majesteleri, ki memleketinizde zulüm olmayacak­tır.&#8221;</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/habesistan-a-hicret/10390">HABEŞİSTAN&#8217;A HİCRET</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLÂMİYETİN ALENEN TEBLİĞİ</title>
		<link>https://fasiharapca.com/islamiyetin-alenen-tebligi/10389</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Dec 2013 18:57:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hz. Peygamberin Hayatı Mevdudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=10389</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Yedinci Bölüm: İSLÂMİYETİN ALENEN TEBLİĞİ 27.1. İSLÂMİYET&#8217;İN ALENEN TEBLİĞİ 27.1.1. İslâmiyet&#8217;in İlk Açık Tebliği 27.1.2. Ailesinin En Yakın Fertlerini İslam&#8217;a Davet Etmesi 27.1.3. Kureyş Kabilelerinin Tümünü İslâm&#8217;a Davet Etmesi 27.1.4. Ebu Leheb&#8217;in Tavrı 27.1.4.1. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Ebu Leheb&#8217;in Adının Anılarak Kınanmasının Sebebi 27.1.4.2. Ebu Leheb&#8217;in, Gelinleri Olan Rasûlullah&#8217;ın Kızlarının Boşanmalarını Sağlaması 27.1.4.3. Hz. Muhammed &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/islamiyetin-alenen-tebligi/10389">İSLÂMİYETİN ALENEN TEBLİĞİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoToc2"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751646" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
Yirmi Yedinci Bölüm: İSLÂMİYETİN ALENEN TEBLİĞİ</a></span></p>
<p class="MsoToc3"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751647" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1. İSLÂMİYET&#8217;İN ALENEN TEBLİĞİ</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751648" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.1. İslâmiyet&#8217;in İlk Açık Tebliği</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751649" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.2. Ailesinin En Yakın Fertlerini İslam&#8217;a Davet Etmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751650" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.3. Kureyş Kabilelerinin Tümünü İslâm&#8217;a Davet Etmesi</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751651" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4. Ebu Leheb&#8217;in Tavrı</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751652" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.1. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Ebu Leheb&#8217;in Adının Anılarak Kınanmasının Sebebi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751653" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.2. Ebu Leheb&#8217;in, Gelinleri Olan Rasûlullah&#8217;ın Kızlarının Boşanmalarını<br />
Sağlaması</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751654" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.3. Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Oğlunun Vefatı Üzerine Ebu Leheb&#8217;in Memnun<br />
Olması</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751655" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.4. Ebu Leheb&#8217;in İslâmî Daveti Engellemesi</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751656" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.5. Şi&#8217;bi Ebi Tâlib Muhasarasında Ebu Leheb&#8217;in Davranışı</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751657" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.6. Ebu Leheb&#8217;in Muhalefeti Müslümanlara Neye Mal Oluyordu?</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751658" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.7. Ebu Leheb&#8217;in Karısının Tutumu</a></span></p>
<p class="MsoToc5"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751659" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.4.8. Ebu Leheb&#8217;in Sonu</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751660" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.5. Açıkça Tebliğ</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751661" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.6. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in İtibarı ve Ahlâki Ağırlığı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751662" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.7. Ebu Cehl&#8217;in Şaşkın ve Çaresiz Kalışıyla İlgili Bir Olay</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751663" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.8. Ebu Cehl&#8217;in Başına Gelen İkinci Olay</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751664" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.9. Ebu Cehl&#8217;in Başına Gelen Üçüncü Olay</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751665" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.10. Muhalifler Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Haklılığına İnanıyorlardı</a></span></p>
<p class="MsoToc4"><span class="MsoHyperlink"><br />
<a href="#_Toc62751666" style="color:#0000FF;text-decoration:underline;"><br />
27.1.11. Hz. Peygamber (a.s.) İle İlgili Kureyş&#8217;in Tutumu</a></span></p>
<p class="BlmBal"><a>Yirmi Yedinci Bölüm: İSLÂMİYETİN ALENEN<br />
TEBLİĞİ</a></p>
<p class="kiliBalk"><a>27.1. İSLÂMİYET&#8217;İN ALENEN TEBLİĞİ</a></p>
<p class="Vcud">Geçen ilk bölümde de Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın üç yıl süren gizli<br />
tebliğden sonra alenen tebliğe başlayınca, Kureyş ve diğer Arapların niçin<br />
şiddetli tepki gösterdikleri ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Bu bölümlerde<br />
Kureyş ve Arapların ilk şaşkınlık ve telaş devresini geçirdikten sonra, Hz.<br />
Pey­gamber (a.s.)&#8217;e ve müslümanlara nasıl muhalefet ve düşmanlık ettikleri<br />
et­raflıca ifade edilmiştir. Bu bölümlerde ayrıca, İslâmi davetin ne büyük<br />
meziyet taşıdığı ve ne gibi delil ve ahlâk silahlan sayesinde Cahiliyye&#8217;nin<br />
bütün hile ve tertipleri, baskı ve zulümleri, eziyet ve işkenceleri boşa<br />
çı­karıldı ve müslümanlar yollarına devam ettiler. Biz bu bölümde, dördüncü<br />
bölümde bıraktığımız kronolojik olaylara tekrar dönüyoruz.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.1.<br />
İslâmiyet&#8217;in İlk Açık Tebliği</a></p>
<p class="Vcud">Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in, ilk aleni tebliği Beytullah&#8217;ta<br />
yaptığı anla­şılıyor. Gerçi tarihçiler ile siyer alimleri bu hususta kesin bir<br />
tesbitte bu­lunmamışlardır. Fakat, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Alak sûresinin ilk beş<br />
ayetinden sonra 6&#8217;dan 19. ayetlerine kadar, birden bire anlatılan bir olay ve<br />
bazı ha­dis kitaplarında bu hususta yapılan açıklamalar konuyu iyice<br />
aydınlatmak­tadır. Verilen bilgiye göre bir kişi, Allah&#8217;ın bir kulunu namaz<br />
kılmaktan alıkoymak istedi ve bu hususta çeşitli tehditler savurdu. Hadislere<br />
göre namaz kılan kişi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;tı ve kendisine müdahalede bulunan<br />
ki­şi Ebû Cehil&#8217;di. Bu olayı inceleyecek olursak, Rasûl-i Ekrem İslâmiyet&#8217;in<br />
açık tebliğini, Beytullah&#8217;da namaz kılmak suretiyle başlattı. O zamana ka­dar<br />
müslümanlar gizli gizli namaz kılıyorlardı ve Beytullah&#8217;a (Harem&#8217;e) gelmeleri<br />
şöyle dursun, herhangi bir yerde bile alenen namaz kılmaya cesaret<br />
edemiyorlardı. Sadece bir defasında Hz. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas ve bazı diğer<br />
müslümanlar Mekke&#8217;nin yakınlarındaki tenha tepelerden birinde na­maz kılarken<br />
kâfirler tarafından görülmüş ve iş tartışma ve kavgaya kadar varmıştı. Bu olayı<br />
biz daha önce nakletmiştik. Fakat artık Cenab-ı Allah, İslâmiyet&#8217;in açıkça<br />
ilânını istiyordu ve ilâhi emre uyan Rasûlullah (a.s.) hiç çekinmeden ve<br />
korkmadan Harem&#8217;e gidip namazını kıldı; ki buna baş­ka kimse kolay kolay cesaret<br />
edemezdi.</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bu jestiyle Kureyşliler ve diğer Araplar<br />
ilk defa, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in dininin kendi dinlerinden farklı olduğunu<br />
anlamış oldular. Bu olay tabii ki, herkesin hayretini uyandırmıştı; ama Ebu<br />
Cehil&#8217;in cehaletini herkesten çok karşılaşmıştı. Dolayısıyla, kendisi Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;e derhal müdahalede bulundu ve tehditler savurmaya başladı. Hz.<br />
Ebû Hureyre (r.a.)&#8217;nin rivâyetine göre Ebû Cehil, Kureyşlile­re, &#8220;Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in yüzünü yere değdirdiğini gördünüz mü?&#8221; diye sordu. Orada hazır<br />
bulunanlar &#8220;evet&#8221; diye cevap verdiler. Bunun üzerine Ebû Cehil şöyle dedi: &#8220;Lât<br />
ve Uzza ya yemin ederim, eğer Muhammed&#8217;in böyle namaz kıldığını görürsem boynuna<br />
ayağımı koyacağım ve yüzünü yere sürteceğim.&#8221; Sonra Ebû Cehil Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;ı namaz kılarken gör­dü ve boynuna ayağını koymak için ortaya atıldı.<br />
Fakat orada hazır bulu­nanlar Ebu Cehil&#8217;in birden bire geriye çekilerek yüzünü<br />
bir şeyden koru­maya çalıştığını gördüler. Kendisine ne olduğu sorulduğu zaman<br />
dedi ki: &#8220;Benim ve O&#8217;nun (Muhammed, -a.s.-) arasında ateşle dolu bir hendek<br />
var­dı, orada korkunç bir şey daha vardı ve bazı tüyler vardı.&#8221; Rasûlullah<br />
(a.s.) buyurdular, &#8220;eğer Ebû Cehil bana daha fazla yaklaşsaydı melekler onu<br />
paramparça ederlerdi.&#8221; (Ahmed, Müslim, Nesâî, İbn-i Cerir, İbn Ebi Hatim, İbn&#8217;ul-Münzir,<br />
İbn-i Merdûye, Ebû Naim, İsfahani ve Beyhakî).</p>
<p class="Vcud">İbn Abbas (r.a.)&#8217;ın rivâyeti ise şöyledir: Ebû Cehil dedi ki,<br />
&#8220;eğer Mu­hammed (a.s.)&#8217;i Kâ&#8217;be&#8217;nin etrafında namaz kılarken görürsem boynunu<br />
ayağımın altına alırım.&#8221; Hz. Nebi-i Ekrem (a.s.)&#8217;e Ebu Cehil&#8217;in dedikleri<br />
iletilince buyurdular ki: &#8220;Eğer kendisi böyle yaparsa melekler gelip onu<br />
yakalayacaklardır.&#8221; (Buhârî, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerir Abdurrezzak Abd bin Hamid,<br />
İbn&#8217;ul-Münzir ve İbn Merdûye).</p>
<p class="Vcud">İbn Abbas (r.a.)&#8217;ın bir başka rivâyetine göre Rasûlullah (a.s.)<br />
Makam-ı İbrahim&#8217;de namaz kılıyordu. Ebu Cehil oradan geçerken, &#8220;Ey Muham­med<br />
(a.s.) ben sana bunu yapmayı yasaklamadım mı?&#8221; diye bir çıkışta bu­lundu ve bazı<br />
tehditler savurdu. Buna cevap olarak Rasûlullah (a.s.) ken­disine sert çıkıştı<br />
ve sözlerini şiddetle reddetti. Ebu Cehil dedi ki, &#8220;ey Mu­hammed (a.s.), sen<br />
neye güvenerek bana kafa tutuyorsun. Allah için bu vadide en çok taraftar<br />
benimdir.&#8221; (Ahmed, Tirmizî, Nesâî, İbn Cerir, İbn Ebi Şeybe, İbn&#8217;ul-Münzir,<br />
Taberânî, İbn Merdûye).</p>
<p class="Vcud">Bu hadiseden sonra da Kureyşliler gruplar halinde toplanarak Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in Harem&#8217;de namaz kılmasını önlemeye çalıştılar, fakat<br />
başaramadılar. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de şöyle buyurulmuştur:</p>
<p class="Vcud">&#8220;Allah’ın kulu O&#8217;na ibadet için kalktığı zaman nerdeyse cinler<br />
etra­fında üst üste yığılıyorlardı.&#8221; (Cin; 19)</p>
<p class="Vcud">Müfessirler burada da &#8220;Allah&#8217;ın kulu&#8221; tabirinden Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in kastedildiğinde ittifak etmişlerdir. Bu ayetten ayrıca, Ebu Cehil ve<br />
diğer kâfirlerin şiddetli muhalefet ve tehditlerine rağmen Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
alenen namaz kılmayı bırakmadığı da anlaşılıyor.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.2. Ailesinin<br />
En Yakın Fertlerini İslam&#8217;a Davet Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">Bundan sonra Rasûlullah (a.s.), Cenab-ı Allah&#8217;ın &#8220;önce en yakın<br />
akra­banı korkut.&#8221; (Şuara; 214) emrine uyarak Beni Abdülmuttalip Beni Hâşim,<br />
Beni Muttalib ve Beni Abd-i Menaf tan en yakın akrabalarını evi­ne davet etti ve<br />
kendilerine İslâm&#8217;ın emirlerini açıkladı. Belazuri ve İbn Esir&#8217;in ifadelerine<br />
göre bu davete 45 kişi katıldı. Fakat Rasûlullah (a.s.) meramını anlatmadan Ebû<br />
Leheb kendisini şöyle uyardı: &#8220;Bak ey Mu­hammed, senin amca ve amcazadelerin<br />
burada toplanmış bulunuyorlar. Bunlara ne söylemek istersen söyle, ama sakın<br />
dinlerinden dönmelerini is­teme. Ailenin bütün Araplarla savaşacak güce sahip<br />
olmadığını bilmeli­sin. Senin elini tutma ve seni durdurma hakkına en çok aile<br />
efradı sahiptir. Sen yaptığın işe devam edersen, Kureyşliler diğer Arapların da<br />
yardımıyla sana çullanmadan önce ailenin seni durdurması daha kolaydır. Ben,<br />
senin kadar, kendi ailesi ve sülâlesi için âfet ve belâ getiren başka kimseyi<br />
gör­medim.&#8221; Böylece, İslâmi tebliğ için Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yakın<br />
akrabalarıy­la yaptığı ilk toplantı başlan bozulmuş oldu. İkinci gün Rasûlullah<br />
(a.s.) akrabalarını tekrar eve çağırdı ve onları İslâm&#8217;a davet etti. Toplantıda<br />
Ebu Tâlib şöyle konuştu: &#8220;Ben şahsen Abdulmuttalib&#8217;in dinini terk etmek<br />
iste­miyorum. Fakat sana ne emir buyrulmuşsa onu yerine getir. Bu hususta bütün<br />
desteğim ve himayem senden yanadır.&#8221; Ebû Leheb; &#8220;vallahi, bu çok berbâd bir<br />
şeydir, başkaları ona dur demeden sen onun elini tutuver (dur­dur)&#8221; dedi. Fakat<br />
Ebû Tâlib diretti: &#8220;Hayır, biz yaşadığımız sürece onu (Muhammed -a.s.-&#8216;i)<br />
koruyacağız.&#8221; Bu olay, Belazuri ve İbn Esir tarafından, tanınmış ve güvenilir<br />
bir râvi olan Hz. Ca&#8217;fer bin Abdullah bin Ebi&#8217;l-Hakem&#8217;e dayanılarak<br />
naklolunmuştur. (Bk. &#8220;Ensâb&#8217;ul-Eşrâf: Belazuri), c.I, s. 118-119, &#8220;Tarih&#8217;ul<br />
Kâmil, İbn Esir, eli, s. 40-41).</p>
<p class="Vcud">Muteber hadislerde, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in bu toplantıda yaptığı<br />
konuşma kaydedilmiş ve kendisinin şöyle dediği naklolunmuştur: &#8220;ey<br />
Abdulmuttalib&#8217;in evlâtları, ey Abbas, ey Rasûlullah&#8217;ın teyzesi Safiye, ey<br />
Mu­hammed&#8217;in kızı Fatma, kendinizi Cehennem ateşinden kurtarın, zira ben sizi<br />
Allah&#8217;ın cezasından kurtarmaya kabil değilim. Fakat malım ve mül­küm ne<br />
istiyorsanız sizindir.&#8221; Görüldüğü gibi, bu konuşmasıyla Rasûlullah (a.s.) kendi<br />
akrabalarını sadece İslâmiyet&#8217;e davet etmiyordu, ayrıca Al­lah&#8217;ın dinini, her<br />
türlü akrabalık ilişkilerinden üstün, her türlü maddi ve şahsi çıkarlardan uzak<br />
ve her türlü dünyevi hesaplardan arınmış olduğunu da vurguluyordu. Bu dinde Hz.<br />
Peygamber (a.s.) dahil en yakın akrabaları için herhangi bir imtiyaz söz konusu<br />
değildi. İman etmeyenin akıbeti hak­kında Hz. Peygamber (a.s.) bile teminat<br />
veremezdi. Herkes kendi iman ve ameline göre ölçülecek, Hz. Peygamber (a.s.) ile<br />
yakınlık derecesine hiç bakılmayacaktı. imansızlık, dinsizlik ve sapıklığın<br />
cezası herkese eşit şe­kilde uygulanacaktı. Başkalarının sorguya çekilip<br />
cezalandırılması söz ko­nusuyken peygamberin aile ve yakınlarının kurtulması<br />
diye bir şey yoktu. Hz. Peygamber (a.s .) işte bu noktaya parmak basmak için,<br />
konuşmasında öz kızı Hz. Fatma (r.a.)&#8217;nın adını da anmıştı, halbuki o sıralarda<br />
onun yaşı iki-iki buçuktan fazla değildi. O kadar küçük yaşta kendisi için günah<br />
veya sevap söz konusu değildi. Fakat konuşmanın gayesi, bir nebi ile ailesinin<br />
dinde herhangi bir imtiyaza sahip olmadıklarını vurgulamaktı. Bir şey kö­tü ve<br />
zararlıysa, herkes için tehlikeli ve zararlıdır. Bir nebiye düşen, bu tehlikeli<br />
şeyden önce kendisini, daha sonra da akraba ve yakınlarını kur­tarmasıdır. Bir<br />
nebi, önce kendisi iman edip doğru yolu takip etmeli ve kendi aile ve<br />
yakınlarını yola getirmeye çalışmalıdır. Böylece herkes teb­liğ ve telkinin<br />
herkese açık ve eşit olduğunu görme fırsatını bulmalıdır.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.3. Kureyş<br />
Kabilelerinin Tümünü İslâm&#8217;a Davet Etmesi</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.) alenen tebliğin üçüncü aşamasında<br />
Kureyşlile­rin tümünü İslam&#8217;a davet etti. Rasûlullah (a.s.) bir gün sabah Safa<br />
dağının en yüksek tepesine çıkarak avazı çıktığı kadar, &#8220;vah sabahın tehlikesi,<br />
ey Kureyşliler, ey Beni Ka&#8217;b bin Lüeyy, ey Beni Mürre, ey Kusayy oğulları, ey<br />
Beni Abd-i Menaf, ey Beni Abd-i Şems, ey Beni Hâşim ve ey Abdulmuttalib<br />
oğulları&#8230;&#8221; diye bağırmaya başladı. Hz. Peygamber (a.s.) Kureyş kabilesinin<br />
hemen hemen bütün kabile ve ailelerinin adını kullandı. Arabistan&#8217;da bir gelenek<br />
vardı: Sabahın erken saatlerinde bir tehlike sezildiği veya belirdiği zaman bir<br />
kişi dağa veya yüksek bir yere çıkıp herkesi ça­ğırmaya başlardı. Bağırışları<br />
duyan herkes etrafında toplanır ve durumu öğrenirdi. Adet üzere Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;in sesini duyan herkes Safa dağına koştu; gelmeyenler için de ulaklar<br />
yollandı ki oraya gelsinler. Herkes top­landıktan sonra Hz. Peygamber (a.s.)<br />
şunları söyledi: &#8220;Ey ahali, bu dağın arkasında size saldırmak üzere beklemekte<br />
olan büyük bir ordu var de­sem, sözlerime inanır mısınız?&#8221; Herkes, &#8220;evet, bizim<br />
bildiğimiz kadarıyla sen yalan söylemezsin&#8221; dedi. Bunun üzerine, Rasûlullah<br />
(a.s.) şunları bu­yurdu. &#8220;O halde ben sizi, Allah&#8217;ın büyük azabı gelmeden önce<br />
uyarmak is­tiyorum. Siz O&#8217;nun azabından canlarınızı kurtarmaya çalışın. Allah<br />
katın­da ben size yardımcı olamam. Kıyamette ancak Allah&#8217;tan korkanlar benim<br />
akrabam olacaklardır. Başkaları iyi amel ile gelirken, sizin dünyanın vebalini<br />
taşıyarak gelmeniz doğru olmayacaktır. Siz o zaman, &#8220;ya Mu­hammed&#8221; diye<br />
yalvaracaksınız, ama ben çaresizlik içinde sizden yüzümü çevireceğim. Fakat<br />
dünyada sizinle kan bağım vardır ve burada size her türlü merhamet ve şefkati<br />
göstereceğim. (Benzeri hadisler, Buhârî, Müs­lim, Müsned-i Ahmed, Tirmizî, Nesâî<br />
ve Tefsir-i İbn Cerir&#8217;de Hz. Ayşe, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Abdullah bin Abbas, Hz.<br />
Züheyr bin Amr ve Hz. Kabisa bin Muharık tarafından naklolunmuştur).</p>
<p class="Vcud">Hz. İbn Abbas&#8217;ın çeşitli kaynaklara dayanarak naklettiği ve<br />
çeşitli ha­dis kitaplarında yer alan rivayet şöyledir: Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
alenen tebliğ yapma ve en yakın akrabalarını &#8220;korkutma&#8221; emri geldikten sonra<br />
kendisi bir gün şafak sökerken Safa dağına çıkıp şöyle seslendi: &#8220;Aman Sabah&#8217;ın<br />
âfeti&#8221;. Arabistan&#8217;da, bu şekildeki bir uyarı, sabahın ilk ışıklarıyla düşma­nın<br />
kendi kabilesine saldırmak üzere, olduğunu gören bir kişi tarafından yapılırdı.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın seslenişini duyanlar birbirlerine sordular, &#8220;acaba kim<br />
sesleniyor?&#8221; diye. Bunun Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in sesi olduğu söylenince, bütün<br />
Kureyşliler Safa dağına koştular. Kendileri gelmeyenler de vekillerini<br />
gönderdiler. Herkes toplandıktan sonra Rasûlullah (a.s.) Ku­reyş&#8217;in bütün<br />
ailelerini tek tek isimleriyle çağırdı ve &#8220;ey Beni Hâşim, ey Beni Abdulmuttalib,<br />
ey Beni Fihr ve ey Beni Falan, filan&#8221;. Sonra kendile­rine şu soruyu yöneltti:<br />
&#8220;Ben size desem ki, bu dağın arkasında size sal­dırma hazırlığında olan bir ordu<br />
var, benim sözlerime inanır mısınız?&#8221; Toplananlar dedi ki: &#8220;Evet, biz senin<br />
hiçbir zaman yalan söylediğini gör­medik.&#8221; Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) şu<br />
sözleri söyledi: &#8220;O halde, ben sizi ikaz ediyorum. Size büyük bir azab<br />
gelecektir.&#8221; Bunun üzerine başka kimse ağzını açmadan Ebu Leheb ortaya atıldı ve<br />
şöyle dedi: &#8220;Allah belânı versin, bizi bunun için mi buraya topladın?&#8221; Bir<br />
hadiste Ebu Le­heb&#8217;in, eline taş alıp Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e atmak istediği<br />
ifade edilmiştir. (Müsned-i Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizî, İbn-i Cerir vs.)</p>
<p class="Vcud">İbn Sa&#8217;d&#8217;ın, İbn Abbas&#8217;tan naklen kaydettiği hadisin sözleri<br />
şöyledir: Rasûlullah (a.s.) Safa dağından Kureyşlilere hitaben yaptığı konuşmada<br />
şunları söyledi: &#8220;Cenabı Allah, benim en yakın akrabalarımı uyarmamı<br />
is­temiştir. Siz Kureyşliler de benim akrabalarımsınız. Siz, Lâilahe illallah&#8217;ı<br />
kabul etmediğiniz sürece Ahiret&#8217;te Allah tarafından size bir şey verileceği­ne<br />
veya herhangi bir pay düşeceğine dair bir söz veremem. Fakat Lâilahe ilallah&#8217;ı<br />
kabul ettiğiniz takdirde Rabbiniz katında sizin için şahadette bu­lunacağım ve<br />
bu kelime-i şehâdet sayesinde Araplar size tabi ve Acemler (Arap olmayanlar) de<br />
sizin köleniz olacaklardır.&#8221; Bunun üzerine Ebu Le­heb bağırdı: &#8220;Allah kahretsin,<br />
bunun için mi bizi buraya topladın?&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.4. Ebu Leheb</a><a href="#_ftn1" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;"><b><span style="font-size:10pt;color:#000000;">[1]</span></b></span></span></a>&#8216;in<br />
Tavrı</p>
<p class="Vcud">Ebu Leheb, Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in müslümanların ve İslâm&#8217;ın<br />
en büyük düşmanlarından biriydi. Ebu Leheb, İslâmi Hareket başlar başla­maz<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;a ve müslümanlara şiddetle muhalefet etmeye başla­dı ve<br />
ömrünün sonuna kadar bu tutumunu sürdürdü. Gerçi Beni Hâşim&#8217;den bir kişi daha, (Ebu<br />
Süfyan bin el-Haris bin Abdulmuttalib) Rasûlullah (a.s.)&#8217;a muhalefet etmeye<br />
başlamıştı. Fakat, onun muhalefeti o kadar şid­detli değildi. İkincisi kendisi<br />
daha İslâmiyeti kabul edip gerçek bir mü&#8217;min oluverdi. Ebu Süfyan 20 yıla kadar<br />
Hz. Peygamber (a.s.) ve Ashab-ı Kiram&#8217;ı hicveden şiirler yazmıştı. Fakat Mekke<br />
fethinden önce ço­cuklarıyla birlikte Ebva mevkiinde Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın yanına<br />
gelip biat etti<a href="#_ftn2" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a>.<br />
Ne var ki Ebû Leheb&#8217;in durumu bambaşka idi. Bu küstah kişi sadece insanlık dışı<br />
hareketlerde bulunmadı. Arabistan&#8217;ın tanınmış ahlâk kurallarını da çiğneyerek<br />
Rasûl-i Ekrem (a.s.) ve arkadaşlarına karşı en âdi, en alçakça muhalefette<br />
bulundu. Halbuki onun Hazreti Peygamber (a.s.) ile kan bağı vardı ve yakın bir<br />
akrabasıydı. Ebû Leheb&#8217;in muhalefet ve düşmanlığı diğer Araplara nisbetle<br />
İslâm&#8217;a ve müslümanlara daha çok en­gel ve zorluklar çıkardı.</p>
<p class="Vcud">Bundan dolayıdır ki, Arabistan&#8217;da o sırada yüzlerce ve binlerce<br />
İslâm düşmanı bulunurken sadece Ebu Leheb&#8217;in adı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de anılarak ağır<br />
bir dille kınandı. Halbuki Mekke&#8217;de ve Hicretten sonra Medine&#8217;de de pek çok<br />
İslâm düşmanı vardı ve onlar da düşmanlığın en kötü örneklerini vermekten geri<br />
kalmadılar. Şimdi, neden sadece bu şahsın ismi Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de geçmiştir? Bunu<br />
anlayabilmemiz için o zamanki Arap toplumu­na ve bunda Ebu Leheb&#8217;in rolüne<br />
bakmalıyız.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.1. Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;de Ebu Leheb&#8217;in Adının Anılarak Kınanmasının Sebebi</a></p>
<p class="Vcud">Eski çağlardan beri tüm Arabistan&#8217;da huzursuzluk, anarşi, kavga<br />
ve savaşlar devam ettiği ve bir kişinin kendi aile, akraba ve kan kardeşlerini<br />
korumasının dışında can, mal ve namusunun emniyeti için başka bir yol<br />
bulunmadığı için, Arap toplumunun ahlâk kurallarında sılayı rahm (akra­balara<br />
iyi muamelede büyük önem verilirdi. Öz akrabalara merhamet gös­termemek ve<br />
onlara iyi muamele etmemek ise aynı derecede kötü bir ha­reket ve büyük bir ayıp<br />
sayılırdı. Arabistan&#8217;ın işte bu gelenek ve görenek­lerinden dolayıdır ki,<br />
Rasûlullah (a.s.), İslâmi daveti yaymaya başlayınca, Kureyş&#8217;in diğer kabile ve<br />
reisleri kendisine şiddetle karşı çıkarken, Beni Hâşim ile Beni Muttalib (Hâşim&#8217;in<br />
kardeşi, Muttalib&#8217;in evlatları) kendisi­ne muhalefet etmemekle kalmadı, aynı<br />
zamanda kendisini ve davasını açıkça desteklediler. Halbuki bu ailelerden<br />
bazıları Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in peygamberliğine veya davasının hak olduğuna<br />
inanmıyorlardı. Kureyş&#8217;in diğer aile ve kabileleri de beni Hâşim ve Beni<br />
Muttalib&#8217;in bu tu­tumunu normal karşılıyor ve Arap geleneklerine uygun<br />
buluyorlardı. Bu sebepten dolayıdır ki muhalifler, hiçbir zaman Beni Hâşim ve<br />
Beni Mut­talib&#8217;i, başka bir dinle ortaya çıkan adamı destekledikleri ve<br />
atalarının di­nini terk ettikleri gerekçesiyle kınamadılar veya alaya almadılar.<br />
Muhalif­ler, onların, kendi aile ve sülâlesinden olan bir kişiyi himaye etmekten<br />
ge­ri kalmayacaklarını ve düşmanlarına teslim etmeyeceklerini biliyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Cahiliyye devrinde herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği bu<br />
ahlâk kuralını, İslâm&#8217;a düşmanlıkta gözü dönmüş sadece bir kişi çiğnedi ve o da<br />
Ebu Leheb&#8217;di. Abdulmuttalib oğlu Ebu Leheb, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın amcasıydı.<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın babası Abdullah ve Ebu Leheb aynı babanın oğluydular; fakat<br />
anneleri başka idiler. Arabistan&#8217;da amcalara büyük hürmet gösterilirdi ve<br />
kendileri babaların yerinde sayılırlardı. Özellikle bir yeğe­nin babası vefat<br />
ettiği takdirde Arap geleneklerine göre amcasının onu elinden tutması<br />
gerekiyordu. Fakat Ebu Leheb, İslâma karşı duyduğu kin ve nefret ile küfrü ve<br />
Cahiliyye&#8217;ye olan sevgisi nedeniyle bütün bu Arap geleneklerine sırt çevirdi.</p>
<p class="Vcud">Mekke&#8217;de, Ebu Leheb, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in en yakın<br />
komşusuydu. İkisinin evini bir duvar ayırıyordu. Ayrıca, Hakem bin As (Mervan&#8217;ın<br />
ba­bası), Ukbe bin Ebi Muayt, Adiyy bin Hamra-is-Sakafi ve İbn&#8217;ul-Esdâil Huzeli<br />
de Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın komşusuydular<a href="#_ftn3" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a>.<br />
Bu adamlar, Hz. Pey­gamber (a.s.)&#8217;e evinde bile rahat nefes aldırmıyorlardı.<br />
Rasûlullah (a.s.) namaz kılarken bazen başına keçi işkembesi atarlardı; bazen da<br />
avlusunda yemek pişirilirken tencerelerin üstüne pislik atarlardı. Hazreti<br />
Peygamber (a.s.) dışarıya Çıkıp, &#8220;ey Abd-i Menaf, bu ne biçim komşuluktur&#8221; diye<br />
ses­lenirdi. Ebu Leheb&#8217;in karısı Ümmü Cemil (Ebu Süfyan&#8217;ın kardeşi) sabah Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in karısı veya çocukları kalkıp dışarı çıkınca ayakla­rına<br />
dikenler batsın diye, gece Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın evinin kapısına dikenli çalılar<br />
bırakmayı adet edinmişti. (Beyhâki, İbn Ebi Hâtim, İbn Cerir, İbn Asâkir,<br />
Belazuri, İbn Hişâm).</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.2. Ebu<br />
Leheb&#8217;in, Gelinleri Olan Rasûlullah&#8217;ın Kızlarının Boşanmalarını Sağlaması</a></p>
<p class="Vcud">Peygamberlikten önce Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın iki kızı, Ebu Leheb&#8217;in<br />
iki oğlu Utbe ve Uteybe ile evlenmişlerdi<a href="#_ftn4" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a>.<br />
Peygamberlikten sonra Rasûlullah (a.s.) herkesi İslâma davet etmeye başlayınca<br />
Ebu Leheb oğullarına rest çekti. &#8220;Muhammed&#8217;in kızlarını boşayıncaya kadar<br />
sizinle görüşmeye­ceğim.&#8221; bunun üzerine ikisi de kanlarını boşadılar. Uteybe ise<br />
cehâlet ve küstahlıkta bir adım daha ileriye giderek Rasûlullah (a.s.)&#8217;a<br />
küfretti ve mübarek yüzüne tükürdü. Rasûlullah (a.s.), Allah&#8217;a dua etti: &#8220;Ya<br />
Rabbi, köpeklerinden birini buna musallat et.&#8221; Bu olaydan sonra Uteybe,<br />
baba­sıyla beraber Şam&#8217;a gitti. Yolculuk sırasında Ebu Leheb&#8217;in kafilesi vahşi<br />
hayvanların geldiği bildirilen bir yerde geceyi geçirdi. Ebu Leheb,<br />
kafiledekilerden oğlunu korumalarını istedi, çünkü Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in<br />
bedduasından korktuğunu söyledi<a href="#_ftn5" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a>.<br />
Bunun üzerine kafiledekiler Utey­be&#8217;nin etrafında develerini kümeleyip yattılar.<br />
Gece ise bir aslan oraya geldi ve develerin çemberini yarıp Uteybe&#8217;ye yetişti ve<br />
onu parçalayarak gitti.<a href="#_ftn6" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a><br />
(Bu rivayetlerde biraz ihtilaf vardır. Bazı râviler, Uteybe&#8217;nin, Hz. Peygamber<br />
(a.s.)&#8217;in kızını peygamberliğinden sonra boşadığını belirtirken, bazıları da<br />
boşanmanın, Ebu Leheb sûresinden sonra meydana geldiğini ifade etmişlerdir. Bazı<br />
râviler hayvan tarafından parçalanan Ebu Leheb&#8217;in oğlunun Utbe olduğunu beyan<br />
etmişlerdir. Fakat şurası unutulmamalıdır ki Mekke&#8217;nin fethinden sonra<br />
Rasûlullah (a.s .)&#8217;a biat eden Utbe idi. Bu bakımdan aslan tarafından parçalanan<br />
kişi Uteybe&#8217;dir.)</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.3. Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in Oğlunun Vefatı Üzerine Ebu Leheb&#8217;in Memnun Olması</a></p>
<p class="Vcud">Ebu Leheb öylesine kötü niyetli ve kötü huylu insandı ki, Hz.<br />
Mu­hammed (a.s.)&#8217;in oğlu, Kasım&#8217;dan sonra ikinci oğlu Abdullah&#8217;ın ebediyete<br />
intikali üzerine Ebu Leheb, yeğeninin acısını paylaşmak yerine sevincini<br />
belirtti ve ölüm haberini diğer Kureyşli kabile reislerine iletmek için koş­tu.<br />
Ebu Leheb, Kureyşli kabile reislerine, çocukların ölüm haberini &#8220;Mu­hammed&#8217;in<br />
soyu tükendi&#8221; şeklinde duyurdu.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.4. Ebu<br />
Leheb&#8217;in İslâmî Daveti Engellemesi</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Muhammed (a.s.), İslâmiyet&#8217;i yaymak üzere nereye gidiyorsa<br />
Ebu Leheb de oraya giderdi ve halkı kendisi aleyhine kışkırtmaya ve söz­lerini<br />
dinlememeleri için ikna etmeye çalışırdı. Rebi&#8217;a bin Abbâd (ya da İbad) Ed-Dili&#8217;nin<a href="#_ftn7" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a><br />
ifadesine göre, kendisi delikanlıyken babasıyla bir­likte Zülmecaz çarşısına<br />
gitti. Orada Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın halka şöyle dedi­ğini gördü: &#8220;Ey ahali,<br />
Allah&#8217;tan başka bir ilâh olmadığını söyleyin, o za­man felâh bulacaksınız.&#8221;<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın arkasında bir kişi halkı şöyle uyarıyordu: &#8220;Sakın onun<br />
sözlerini dinlemeyin, o yalancıdır, atalarının di­ninden dönmüştür.&#8221; Kendisi bu<br />
adamın kim olduğunu sorunca, amcası Ebu Leheb olduğunu söylediler. (Bk. Müsned-i<br />
Ahmed, Taberânî, Beyhakî), ikinci rivayet de Hz. Rebia&#8217;nındır. Kendisi, bir<br />
defasında, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın, bir kabilenin konakladığı yere giderek şöyle<br />
dediğini duydu: &#8220;Ey İnsanlar, ben size gönderilen Allah’ın Rasûlüyüm. Size<br />
Allah&#8217;a ibadet et­meyi ve O&#8217;na kimseyi ortak koşmamayı emrediyorum. Siz<br />
söylediklerimi doğrulayın ve beni destekleyin ki Allah&#8217;ın beni görevlendirdiği<br />
işi başa­rıyla bitirebileyim.&#8221; Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın arkasından bir adam<br />
geliyordu. Bu adam şöyle diyordu: &#8220;Ey Beni Falan&#8230;. Bu adam sizi Lât ve<br />
Uzza&#8217;dan uzaklaştırıp bid&#8217;ate ve sapıklığa götürmek istiyor. Sözlerini hiç<br />
dinleme­yin ve O&#8217;na itaat etmeyin.&#8221; Rebiye babasına bu adamın kim olduğunu<br />
sor­du. Babası da bu adamın Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın amcası Ebu Leheb olduğunu<br />
söyledi. (Müsned-i Ahmed, Taberânî, İbn Hişâm, Taberî). Târık bin Ab­dullah<br />
el-Muharibi&#8217;nin rivâyeti de buna benzemektedir. Kendisi, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
Zülmecaz çarşısında halka yüksek sesle şunları söylediğini duydu: &#8220;Ey İnsanlar,<br />
Lâilahe İllallah deyin, felahı bulacaksınız.&#8221; Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın arkasından da<br />
bir adam geliyordu. Bu adam Rasûlullah (a.s.)&#8217;a taş atıyordu; öyle ki topukları<br />
kanla dolmuştu. Bu adam, &#8220;bu yalancıdır, bunun sözlerini dinlemeyin&#8221; diye<br />
söyleniyordu. Etraftakiler bu adamın Rasûlullah (a.s.)’ın amcası Ebu Leheb<br />
olduğunu söyledi. (İbn Ebi Şeybe, Ebu Ya&#8217;la, İbn Hıbbân, Hâkim, Taberânî, Nesâî<br />
ve İbni Mace de bu olayı özetlemişlerdir).</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.5. Şi&#8217;bi Ebi<br />
Tâlib Muhasarasında Ebu Leheb&#8217;in Davranışı</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliğe tayin olunmasının 7. senesinde<br />
Kureyş&#8217;in bütün kabile ve aileleri, Beni Hâşim ile Beni el-Muttalib&#8217;e sos­yal ve<br />
ekonomik boykot uyguladılar. Bu iki aile de Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı hi­maye etmekten<br />
vazgeçmediler ve Şi&#8217;bi Ebi Tâlib&#8217;te muhasara altında kal­mayı kabul ettiler. Bu<br />
zor günlerde de Beni Hâşim ve Beni Muttalib&#8217;den, kâfirlerden yana çıkan sadece<br />
Ebu Leheb&#8217;ti. Beni Hâşim ile Beni Mutta­lib&#8217;in sosyal ve ekonomik boykotu üç yıl<br />
sürdü ve bu müddet içinde her iki aile de çok zor günler yaşadı ve açlıkla karşı<br />
karşıya kaldı. Fakat Ebu Leheb kendi akrabalarına yardım etmek için parmağını<br />
bile oynatmadı. Hatta, acılarına acı katmaya çalıştı. Nitekim Mekke&#8217;ye herhangi<br />
bir ticaret kafilesi geldiğinde Şi&#8217;bi Ebi Tâlib&#8217;te mahsur kalanlar için bazı<br />
kimseler yi­yecek ve diğer ihtiyaç maddelerini satın almaya çalışınca, Ebu Leheb<br />
bunlara mani olmak isterdi. Ebu Leheb diğer yandan, gelen tüccarları<br />
kış­kırtırdı ve fahiş fiyat talep etmelerini söylerdi. Bu adamlar dediğini<br />
yapar­lar ve Şi&#8217;bi Ebi Tâlib&#8217;de mahsur kalanlar için yiyecek ve eşya satın almak<br />
isteyenlerden dört-beş misli daha fazla fiyat isterlerdi. Böylece Şi&#8217;bi Ebi<br />
Tâlib&#8217;tekilere yiyecek ve eşya almak isteyenler elleri boş dönerlerdi. Şi&#8217;bi Ebi<br />
Tâlib&#8217;de de aileler ve minik çocuklar bir süre daha açlıkla başbaşa ka­lırlardı.<br />
Ebu Leheb daha sonra bu tüccarlardan yiyecek ve diğer eşyalarını normal fiyatla<br />
satın alırdı. (İbni Sa&#8217;d, İbni Hişâm).</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.6. Ebu<br />
Leheb&#8217;in Muhalefeti Müslümanlara Neye Mal Oluyordu?</a></p>
<p class="Vcud">Ebu Leheb&#8217;in muhalefeti İslâmi davete hayli zor anlar yaşattı.<br />
Hac mevsiminde Arabistan&#8217;ın çeşitli bölgelerinden Mekke&#8217;ye gelen kişi ve gruplar<br />
ya da normal günlerde ülkenin çeşitli çarşı ve pazarlarında topla­nan İnsanlar<br />
Ebu Leheb&#8217;in zehirli propagandasından hayli etkileniyorlardı. Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in peşine amcasının takılıp herkesi aleyhinde uyar­dığını ve<br />
kışkırttığını gören millet tereddüde kapılıyordu. Arap gelenekle­rine aykırı<br />
olarak bir amcanın yeğenine şiddetle karşı çıkmasının mutlak bir anlamı olduğunu<br />
ve kendisinin sebepsiz muhalefet etmeyeceğini düşü­nüyordu. Yabancılar, ailesi<br />
ve akrabasının Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;i daha iyi tanıdığını düşünerek İslam<br />
davetine itibar göstermiyorlardı.</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.7. Ebu<br />
Leheb&#8217;in Karısının Tutumu</a></p>
<p class="Vcud">Ebu Leheb&#8217;in karısı, -ki Ebu Leheb sûresinde kendisinden &#8220;odun<br />
hamalı&#8221; veya dedikodu yapan kadın olarak bahsedilmiştir- Beni Ümey­ye&#8217;ye mensup<br />
olan Ebu Süfyan&#8217;ın kardeşiydi. Asıl ismi Arvâ ve künyesi Ümm-ü Cemil&#8217;di. Bu<br />
kadın Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e muhalefet ve düşman­lıkta kocasından geri kalmazdı.<br />
Hz. Ebu Bekr&#8217;in kızı Hz. Esma (r.a.)&#8217;nın ifadesine göre Ebu Leheb sûresinin<br />
indiğini duyan Ümm-ü Cemil, öfkeli öfkeli Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı aramaya koyuldu.<br />
Avuçları taşlarla doluydu. Bunları Rasûlullah (a.s.)&#8217;a atmak isliyordu ve kendi<br />
hazırladığı hiciv şiir­lerini okuyordu. Ümm-ü Cemil, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı<br />
Harem&#8217;de Hz. Ebu Bekr ile birlikte buldu. Hz. Ebu Bekr endişe içinde Rasûlullah<br />
(a.s.)&#8217;a dedi ki: &#8220;Ya Rasûlullah, bu kadın geliyor ve ben onun size hakaret<br />
edeceğin­den ve kötü sözler söyleyeceğinden korkuyorum.&#8221; Rasûlullah (a.s.) dedi<br />
ki, &#8220;o beni göremeyecektir.&#8221; Gerçekten de Ümm-ü Cemil, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı orada<br />
olmasına rağmen göremedi ve Hz. Ebu Bekr&#8217;e dedi ki duydu­ğuma göre senin reisin<br />
beni hiciv etmiştir. Hz. Ebu Bekr (r.a.) dedi ki, &#8220;Bu evin Allah’ın yemin<br />
ederim, O seni hiciv etmemiştir.&#8221;<a href="#_ftn8" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a><br />
Bunun üzerine Ümm-ü Cemil oradan ayrıldı, (İbn Ebi Hatim, İbn Hişâm, Bezzâr ve<br />
benzeri bir olayı Hz. Abdullah bin Abbas&#8217;a dayanarak nakletmiştir).</p>
<p class="DrtlBalk" style="margin-top:0cm;margin-right:-1.4pt;margin-bottom:6pt;margin-left:0cm;text-indent:27pt;"><a>27.1.4.8. Ebu<br />
Leheb&#8217;in Sonu</a></p>
<p class="Vcud">Ebu Leheb sûresinin inişi, Ebu Leheb&#8217;in karısı ve diğer<br />
yakınlarını fe­na kızdırdı, ama bu sûrede ne denilmişse doğruydu ve bunları<br />
kimse de­ğiştiremezdi. Sûrede &#8220;Ebu Leheb&#8217;in elleri kurusun (kırılsın)&#8221;<br />
buyurulmuş­tu. Burada geçmiş zaman kullanılmıştı; zira Kur&#8217;an-ı Kerim bunu bir<br />
em­rivaki olarak ortaya koyuyordu. Abu Leheb&#8217;in ellerinin kuruması veya<br />
kı­rılmasının anlamı, gerçekten onun ellerinin kırılması değildi. Anlatılmak<br />
istenen şey, Ebu Leheb&#8217;in bütün çabalarının boşa gitmesiydi; ki gerçekten de<br />
böyle oldu. İslam davetinin başlamasından sonra birkaç yılda Ebu Le­heb üst üste<br />
ağır darbeler yedi. Onun başarısızlığı gerçekten ibret vericiy­di. Bedir<br />
gazvesinde İslam düşmanlığıyla ün yapmış olan Kureyş&#8217;in büyük simaları öldüler.<br />
Bunlar Ebu Leheb&#8217;in ya yakın akrabaları ya da çok sevdi­ği dostlarıydılar. Bu<br />
hezimet ve facianın haberi Mekke&#8217;ye ulaşınca Ebu Leheb öylesine üzüntüye kapıldı<br />
ki, ancak yedi gün daha yaşayabildi ve Cehennem&#8217;e vasıl oldu. Ölümü de vebaya<br />
benzer öldürücü kabarcık &#8220;püstül&#8221; hastalığından oldu. Bulaşıcı bir hastalık<br />
olduğu için ailesi de onu ten­ha bir yerde ölüme terk etti. Öldükten sonra da üç<br />
güne kadar kimse cese­dine yaklaşmadı. Bu süre içinde cesedi çürüdü ve kokmaya<br />
başladı. Niha­yet, herkes Ebu Leheb&#8217;in çocuklarıyla alay etmeye başlayınca,<br />
bunlar bir rivayet» göre kendileri bir çukur kazıp odun ve sopalarla cesedi buna<br />
atı­verdiler ve üstünü toprakla örttüler. Ebu Leheb&#8217;in başarısızlığının bir<br />
baş­ka örneği de ömrü boyunca yıkmaya ve yok etmeye çalıştığı İslâm dinini,<br />
evlatlarının kabul etmesiydi. İlk önce kızı Dürre hicret edip Mekke&#8217;den<br />
Medine&#8217;ye geldi ve İslâmiyeti kabul etti. Daha sonra Mekke fethi sırasın­da iki<br />
oğlu Utbe ile Muattib (r.a.) Hz. Abbas vasıtasıyla Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın huzuruna<br />
çıkıp İslâmiyet&#8217;i kabul ettiler.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.5. Açıkça<br />
Tebliğ</a></p>
<p class="Vcud">Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) kendi ailesine ve kabilesine<br />
Allah&#8217;ın dinini tebliğ ettikten sonra, Mekke&#8217;nin diğer aile, kabile ve<br />
gruplarına ve bütün Arap halkına dinin esaslarını anlatmaya çalıştı. Hz.<br />
Muhammed (a.s.) tebliğin açık bırakılmasından sonra Mekke&#8217;de kaldığı 10 sene<br />
içinde her yerde ve her vesile ile halka Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i okumaya ve onları<br />
Al­lah&#8217;ın dinine davet etmeye devam etti. Hazreti Peygamber bu tebliğ işini<br />
evde, çarşıda, pazarda, Beyt&#8217;ul Haram&#8217;da, özel sohbetlerde ve açık toplantılarda<br />
aralıksız yürüttü ve karşısında hiçbir engel tanımadı, hiçbir şeyden yılmadı.<br />
Rasûlullah (a.s.) dışardan Mekke&#8217;ye Hac, umre, seyahat veya ti­caret, her ne<br />
sebeple olursa olsun, gelenlere de İslâm&#8217;ın öğretilerini anla­tırdı. Ukâz,<br />
Mecenne ve Zülmecaz<a href="#_ftn9" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a><br />
panayırlarına da gidip muhtelif ka­bileleri Hak dinine çağırırdı. Hac mevsiminde<br />
herkes Mina&#8217;da toplandığı zaman da her kabilenin çadırına gidip meramını<br />
anlatmaya çalışırdı. Kim­se müsbet bir tepki göstersin ya da göstermesin,<br />
Rasûlullah (a.s.) tebliğ işini metanet ve ciddiyetle yapardı. Bazıları sert<br />
tepki gösterir, kötü sözler söyler, küfreder, hatta taş da atarlardı. Ama Hz.<br />
Peygamber (a.s.) metane­tini kaybetmeden vazifesini yapardı.</p>
<p class="Vcud">İbni Cerir Taberî kendi tarih kitabında ve İbni Esir de kendi<br />
eserinde Kureyşlilerin Beni Hâşim ile Beni Muttalib&#8217;i sosyal ve ekonomik açıdan<br />
boykot edip Şi&#8217;bi Ebi Tâlib&#8217;de mahsur ettikleri zorlu günlerde bile, Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in tebliğ çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetmişlerdir. Bu tebliğ<br />
bazen gizli bazen açık oluyordu; ama gece-gündüz devam ediyordu. Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;in sûre ve ayetleri bu devrede ard arda geliyor ve bunların halka<br />
duyurulması da gerekiyordu. Hz. Peygamber (a.s.) bu ayet ve sûreleri halka<br />
alenen duyuruyor, kâfirlerin itiraz ve ithamlarına cevap ve­riyor, onları hak<br />
yoluna getirmeye çalışıyor ve müslümanların şüphe ve tereddütlerini gidermeye<br />
çalışıyordu.</p>
<p class="Vcud">İbni Sa&#8217;d&#8217;ın ifadesine göre gizli davet ve tebliğ devri<br />
bittikten sonra Mekke&#8217;de geçen 10 yılda Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) sürekli<br />
olarak Minâ, Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarında her kabileye ve her<br />
ça­dıra gidip; şu sözleri söylerdi: &#8220;Ey millet, Lailahe ilallah deyin, felahı<br />
bu­lacaksınız ve bu Kelime-i şehâdet sayesinde Arabistan&#8217;ın hakimi olacaksı­nız.<br />
Acemler de size tabi olacaklardır. İman ettiğiniz takdirde Cennet&#8217;de her şeye<br />
sahip olacaksınız.&#8221; Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in peşinden de Ebu Le­heb gelip halkı<br />
kışkırtınca dinleyiciler derdi ki: &#8220;Ey Muhammed (a.s.) se­ni, senin aile ve<br />
kabilenin adamları daha iyi tanıyor ve biliyordur. Onlar sana tabi olmadılarsa,<br />
biz sana nasıl itaat edelim?&#8221; Bu soruyu duyunca Hz. Peygamber (a.s.) sadece<br />
şunları söylemekle yetinirdi: &#8220;Ey Allahım, sen isteseydin, bunlar böyle<br />
olmayacaktı.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Taberânî, Hz. Haris bin el-Hars ve Hz. Münbit el-Ezdi&#8217;ye<br />
istinaden hemen hemen aynı ifadeleri taşıyan hadisleri kaydetmiştir. Bu<br />
hadislerde, adı geçen sahabeler şunları anlatmışlardır: &#8220;Biz bir defasında<br />
Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın halkı Tevhid&#8217;e davet ettiğini ve şunları söylediğini<br />
gördük: &#8220;Ey İnsanlar, Lâilahe illallah deyin, felahı bulacaksınız!&#8221; Bu sözleri<br />
dinleyen halk kendisine eziyet etti. Bazıları tükürdü küfür etti ve bazıları toz<br />
toprak attı. Nihayet öğle vakti geldi ve herkes dağıldı. Daha sonra bir kız bir<br />
kap­ta su ve mendil ile kendisine yaklaştı. Onun boynu açıktı. Hz. peygamber<br />
(a.s.) su içti ve abdest aldı. Daha sonra o genç kıza, &#8220;Kızım, boynunu ört&#8221;<br />
dedi. Biz sorduğumuzda, onun Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın kızı Hz. Zeyneb (r.a.)<br />
olduğunu öğrendik.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Hişâm, İbni İshâk&#8217;a atfen Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın küçük-büyük<br />
her toplantıya ve özellikle fuar ve panayırlara gidip herkesi İslâm&#8217;a davet<br />
et­tiğini ifade etmiştir. Aynı şekilde Hz. Peygamber (a.s.), Arabistan&#8217;ın<br />
ne­resinden olursa olsun, Mekke&#8217;ye gelen herkese tebliğ ve telkinde bulu­nurdu.</p>
<p class="Vcud">İbni Kesir&#8217;in &#8220;el-Bidaye ven-Nihaye&#8221;de anlattığına göre Hz.<br />
Peygam­ber (a.s.) gece gündüz, ister açık, ister kapalı olsun tebliğ, vaaz ve<br />
telkini­ni yapardı ve kimseden korkmazdı. Özel sohbetlere ve toplantılara gider<br />
kendilerine Allah’ın mesajını sunardı. Panayırlarda ve hac mevsiminde toplanan<br />
cemaatlere gider ve onlara tebliğde bulunurdu. Rasûlullah (a.s.) zengin, fakir,<br />
köle, hizmetçi, tüccar, esnaf, işçi, genç, yaşlı, kadın, erkek kısacası herkese<br />
İslam&#8217;ın esaslarını anlatırdı.</p>
<p class="Vcud">Bu tarihi kayıtlar, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Mekke döneminde inen<br />
sürele­riyle doğrulanmış oluyor. Bu ayet ve sûrelerde Kureyş&#8217;in saçma sapan<br />
iti­razları ve bunlara verilen cevaplar yer almaktadır. Belli ki, Kur&#8217;an-ı Kerim<br />
Mekkeliler, Kureyşliler ve diğer Araplara açıkça duyurulmamış ve Hz. Muhammed<br />
(a.s.) kendi peygamberliğinin kabul edilmesini istememiş olsaydı, Kureyşliler<br />
kendisine, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e, Ahiret&#8217;e ve İslâmiyet&#8217;in di­ğer emir ve talimatına<br />
itiraz ve ithamlarda bulunmazlardı ve Kur&#8217;an-ı Ke­rim&#8217;de bunlara gereken cevabı<br />
vermezdi.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.6. Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;in İtibarı ve Ahlâki Ağırlığı</a></p>
<p class="Vcud">Bu noktada şöyle bir soru aklımıza geliyor: Kureyşliler ve diğer<br />
kâfirler neden Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i Beytullah&#8217;ta namaz kılmaktan ve Kur&#8217;an-ı<br />
Kerim&#8217;i alenen halka duyurmaktan alıkoymadılar? Bu, her iki ha­reket de<br />
Kureyş&#8217;in öfke ve nefretinin uyanmasına sebep oluyordu ve Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;den başka kimse bunları yapmaya cesaret edemezdi. Bunun sebebi, Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in sadece Beni Hâşim ve Beni Mut­talib tarafından kuvvetle<br />
desteklenmesi ve bu ailelerden Kureyşin kork­ması değildi. Bir başka sebep, Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;in Kureyş ve diğer kabileler arasında korkunç itibar ve ahlâki<br />
ağırlığa sahip olmasıydı. Ku­reyşliler öfkeden kuduruyor. Rasûlullah (a.s.)&#8217;ı ve<br />
diğer müslümanları dö­vüyor, sövüyor, küfrediyor ve taş atıyorlardı, ama yanında<br />
tir tir titriyor­lardı. Onun manevî gücünden ödleri kopuyor, itibarı ve nüfuzuna<br />
karşı ça­resiz kalıyorlardı.</p>
<p class="Vcud">Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in bu manevî ve ahlâki gücünün çeşitli<br />
sebepleri vardı. Birincisi, doğuşundan beri Hz. Muhammed (a.s.) ile ilgili<br />
olarak öyle bazı olaylar meydana gelmişti ki, Kureyşliler ve Mekkeliler<br />
kendisi­nin istikbal vaadeden büyük bir şahsiyet olduğuna inanmışlardı. Nitekim,<br />
peygamberlikten önce de Hz. Muhammed (a.s.) büyük bir sevgi ve saygı­ya sahipti.</p>
<p class="Vcud">İkincisi, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in ağzından hiçbir zaman yanlış ve<br />
kö­tü sözler duyulmamıştı. Söylediği her söz gerçekleşiyordu. Bedduaları ve<br />
istikbale ait haberleri aynen gerekleşiyordu. Bu sebeple Kureyşli kâfirler<br />
ağzından menfi bir sözün çıkmasından korkuyorlardı. Biraz yukarıda gör­düğümüz<br />
gibi, Ebu Leheb gibi bir İslâm düşmanı bile, Hz. Peygamber (a.s.), oğlu Uteybe<br />
hakkında ağır söz söyledikten ve beddua ettikten sonra hayli korkmuştu. Ebu<br />
Leheb Suriye&#8217;ye yaptığı seyahat sırasında oğlunun emniyetinden korkuyordu ve<br />
arkadaşlarının kendisine yardımcı olmalarını istiyordu. Fakat onun bütün<br />
tedbirleri boşa çıktı ve Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın dua ettiği gibi vahşi bir hayvan<br />
Uteybe&#8217;yi parçaladı.</p>
<p class="Vcud">Üçüncüsünü, Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın şahsiyeti ve karakteri tertemiz<br />
ve le­kesizdi. Kimse ne kadar çabalarsa çabalasın, kendisine dil uzatamaz ve<br />
hakkında kötü bir şey söyleyemezdi. Güzel ahlâkına herkes hayrandı. Doğru<br />
sözleri ve iyi muameleleri, Mekke ve çevredeki bütün bölge halkı­nı kendisine<br />
hayran bırakmıştı. Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in doğru sözlülüğü, dürüstlüğü ve temiz<br />
karakteri ile güvenilirliğini düşmanları bile kabul edi­yorlardı. Herkes<br />
emanetini Rasûlullah (a.s.)&#8217;a vermek temayülünde idi. Nitekim, İbn Cerir&#8217;in<br />
dediği gibi, Medine&#8217;ye hicret sırasında bile Mekkeli­lerin tümü kendisine<br />
emanetlerini koymaya hazırdılar. Bu sebepten dola­yıdır ki, Hicret&#8217;ten önce<br />
kendisine yatırılan para ve kıymetli eşya sonradan sahiplerine iade edildi.</p>
<p class="Vcud">Rasûlullah (a.s.)’ın bu manevî ve ahlâki ağırlığı ve ihtişamı<br />
karşısında en büyük düşmanları bile donup kalırlardı. Bunu Ebu Cehil&#8217;in başına<br />
ge­len birkaç vak&#8217;a ile ispatlamaya çalışalım.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.7. Ebu<br />
Cehl&#8217;in Şaşkın ve Çaresiz Kalışıyla İlgili Bir Olay</a></p>
<p class="Vcud">İbni İshâk diyor ki bir defasında Iraş<a href="#_ftn10" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a>&#8216;tan<br />
bir kişi bazı develerle Mekke&#8217;ye geldi. Ebu Cehil bu develeri satın aldı, ama<br />
paralarını ödemedi. Iraş&#8217;lı tüccar bir gün Ka&#8217;be&#8217;de Kureyşli kabile reislerine<br />
gidip feryad etme­ye başladı. Harem&#8217;in bir köşesinde Hz. Muhammed (a.s.) de<br />
vardı. Iraş&#8217;lının feryadları boşa gitti ve kabile reisleri şaka olsun diye<br />
kendisine şunu söylediler: &#8220;Biz bir şey yapamayız. Ama orada oturan bey var ya,<br />
ona git. O senin paranı geri aldırır.&#8221; Iraşlı, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e yöneldi. O<br />
sıra­da kabile reisleri, aralarında &#8220;bugün iyi bir eğlence olacak&#8221; dediler.<br />
Iraşlı, Rasûlullah (a.s.)&#8217;a gidip derdini anlattı. Rasûlullah (a.s.) hemen o an<br />
onun­la beraber kalktı ve Ebu Cehl&#8217;in evine yürüdü. Kureyşli kabile reisleri ise<br />
arkalarından bir adam taktılar ki, olup bitenleri kendilerine anlatsın. Hz.<br />
Muhammed (a.s.) Ebu Cehl&#8217;in evine gidip kapısını çaldı. Ebu Cehl, &#8220;kim o?&#8221; diye<br />
seslendi. Hz. Peygamber (a.s.), &#8220;Muhammed&#8221; diye kendisine ce­vap verdi. Ebu<br />
Cehl, şaşkınlık içinde dışarıya çıktı. Hz. Peygamber (a.s.) &#8220;bu adamın hakkını<br />
ver&#8221; dedi. Ebu Cehl, herhangi bir ses çıkarmadan he­men evin içine dönüp<br />
paraları getirdi ve develerin sahibine verdi. Kureyş­li kabile reislerinin<br />
gönderdiği adam bu vak&#8217;ayı görünce şaşkınlık içinde Harem&#8217;e koştu ve reislere<br />
olup bitenleri şöyle anlattı: &#8220;Vallahi bugün hiç­bir zaman göremediğim bir şey<br />
gördüm. Hakem bin Hişâm (Ebu Cehl) evden çıkıp Muhammed&#8217;i görünce donup kaldı ve<br />
Muhammed, &#8216;bu ada­mın hakkını ver&#8217; dediğinde sanki o (Ebu Cehl) cansız bir<br />
cesede dönmüş­tü&#8221;. İbni Hişâm, CII, s. 29-30. Belazuri de bu vak&#8217;ayı, &#8220;Ensâb&#8217;ul<br />
Eşraf&#8217; C.I, s. 128-129&#8217;da anlatmıştır.)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.8. Ebu<br />
Cehl&#8217;in Başına Gelen İkinci Olay</a></p>
<p class="Vcud">Ebu Cehl&#8217;in, Hz. Peygamber (a.s.) karşısında etkisiz ve çaresiz<br />
kalışı­nın ikinci olayı, Kadı Ebu&#8217;l-Hasen el-Maverdi tarafından &#8220;Alâmün<br />
Nü­büvvetle anlatılmıştır. Olay şuydu: Ebu Cehl bir yetimin velisiydi. Bu çocuk<br />
bir gün perişan bir vaziyette Ebu Cehl&#8217;e geldi. Üzerinde doğru dü­rüst bir<br />
elbise bile yoktu. Ebu Cehl&#8217;den, babasının kendisi için bıraktığı mirastan bir<br />
kısmını istedi. Fakat Ebu Cehl, bu zavallı çocuğun sözlerine kulak asmadı.<br />
Çocuk, bir süre bekledikten sonra ümitsizlik içinde geldiği yere döndü. Kureyşli<br />
kabile reisleri olayı duyunca çocuğu kışkırtmak iste­diler ve kendisinin Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;e gidip şikâyette bulunmasını is­tediler. Çocuk, Hz. Muhammed<br />
(a.s.) ile Ebu Cehl arasındaki gergin iliş­kiyi bilmiyordu. Reislerin demesi<br />
üzerine Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e gitti ve derdini anlattı. Hz. Muhammed (a.s.) o an<br />
yerinden kalkarak çocukla be­raber Ebu Cehl&#8217;e gitti. Ebu Cehl, Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;i güler yüzle karşı­ladı ve ne için geldiğini sordu. Hz. Muhammed (a.s.)<br />
çocuğun hakkının kendisine verilmesini istedi. Ebu Cehl, bu sözler üzerine<br />
derhal evine gitti ve çocuğa payını verdi. Kureyşli kabile reisleri tetikte idi<br />
ve iyi bir kavga­nın patlak vereceğini umuyorlardı. Ama olup bitenleri görünce<br />
ne yapa­caklarını şaşırdılar. Ebu Cehl&#8217;e gelip niçin böyle tuhaf davrandığını<br />
sordu­lar. Ebu Cehl dedi ki: &#8220;Vallahi ben dinimi terk etmedim. Fakat bana öyle<br />
geldi ki, Muhammed&#8217;in her iki tarafında birer öldürücü silah vardır ve<br />
söz­lerinin dışına çıkarsam bunların bana saplanacağını sandım.&#8221;</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.9. Ebu<br />
Cehl&#8217;in Başına Gelen Üçüncü Olay</a></p>
<p class="Vcud">Belâzuri&#8217;nin dediği gibi, bir gün Rasûlullah (a.s.) Hz. Ebu<br />
Bekr, Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Sa&#8217;d bin Ebi Vakkas (r.a.) ile beraber Mescid-i<br />
Ha­rem&#8217;de oturuyordu. Derken, Beni Zübeyd&#8217;in bir ferdi gelip, &#8220;Ey Kureyşli­ler<br />
size kim ticari mallar getirebilir ki, çünkü siz dışardan gelenlerin mal­larını<br />
çalıyorsunuz.&#8221; Rasûlullah (a.s.) kendisine kimin zulüm ve haksızlık ettiğini<br />
sordu. O adam, Ebu&#8217;l-Hakem (Ebu Cehl)&#8217;in adını verdi; ve şöyle dedi: &#8220;Ebu Cehl<br />
benim en iyi üç devemi almak istedi ve bunlara en düşük fiyat biçti. Şimdi kimse<br />
onun verdiği fiyatın üstüne çıkamıyor. Bu fiyatla develerimi satarsam zarar<br />
ederim.&#8221; Rasûlullah (a.s.) ondan bu üç devesini satın aldı. Ebu Cehl uzaktan<br />
bunları görüyordu. Rasûlullah (a.s.) ona gidip &#8220;sakın ha, bundan sonra bu<br />
Bedevi&#8217;ye yaptığın hareketi tekrarlarsan fena yaparım&#8221; dedi. Ebu Cehl de gayet<br />
sakin bir şekilde, bir daha böyle bir ha­reket yapmayacağını bildirdi. Orada<br />
hazır bulunan Ümeyye bin Halef ve diğer müşrikler, Ebu Cehl&#8217;i gayrete getirmeye<br />
çalıştılar ve &#8220;Sen Muham­med&#8217;in yanında öyle kuzu kesildin ki biz senin de<br />
müslüman olacağını sandık&#8221; dediler. Ebu Cehl, &#8220;vallahi ben hiçbir zaman<br />
Muhammed&#8217;e tabi olmayacağım. Fakat ben onun her iki tarafında birkaç mızraklıyı<br />
gördüm. Bana öyle geldi ki Muhammed&#8217;in sözlerini dinlemezsem o mızraklılar ba­na<br />
çullanacaklardır.&#8221; (Ensâb&#8217;ul-Eşrâf: c.1, s. 130)</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.10.<br />
Muhalifler Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Haklılığına İnanıyorlardı</a></p>
<p class="Vcud">Hazreti Peygamber (a.s.)&#8217;in ahlâki üstünlüğünün bir başka sebebi<br />
da­vasının haklılığıydı. Kâfirler Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in Hak yolunda oldu­ğunu<br />
ve kendilerinin Batıl&#8217;ı temsil ettiklerini çok iyi biliyorlardı. Hem<br />
kendilerinin, hem savundukları davanın yalan olduğunun farkındaydılar. Ama<br />
cehalet, atalarını körü körüne taklit etme, taassup, boş yere şeref ve<br />
namuslarını koruma ve menfaatlerini sürdürme kaygısı gibi sebeplerden dolayı Hz.<br />
Muhammed (a.s.)&#8217;e muhalefet ediyorlardı. Kendi içlerindeki zaaf ve suçluluk<br />
duygularını saklamak için Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;i mutla­ka durdurmaları<br />
gerektiğine inanıyorlardı. Medeni cesaretleri yoktu. Bu sebeple, Hz. Muhammed<br />
(a.s.)&#8217;in haklı ve kendilerinin haksız olduğunu ilân etmekten çekiniyorlardı.<br />
Bunun bazı misallerini biz daha sonra vere­ceğiz. Biz, burada sadece şunu<br />
söylemek istiyoruz ki; Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın Ben büyük düşmanı bir defa değil,<br />
bir kaç defa Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in haklılığına inanmış ve yanında çaresiz<br />
kalmıştı. Ayrıca, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;e muhalefet etmek için de çok sudan ve<br />
abes sebepler ileri sürü­yordu.</p>
<p class="Vcud">Beyhakî, Zeyd bin Eslem&#8217;e dayanarak, Hz. Muğire bin Şu&#8217;be&#8217;nin şu<br />
hadisini nakletmiştir: &#8220;Ben henüz müslüman olmadığım sırada bir gün Ebu Cehl ile<br />
birlikte Mekke&#8217;de bir yoldan geçiyordum. O sırada Rasûlullah (a.s.) ile<br />
karşılaştık. Rasûlullah (a.s.), Ebu Cehl&#8217;e hitap ederek, &#8220;ey Ebu&#8217;l-Hakem,<br />
Allah&#8217;a ve Rasûlüne gel. Ben seni Allah&#8217;a çağırıyorum.&#8221; Ebu Cehl, &#8220;ey Muhammed,<br />
sen mabûdlarımızı kötülemekten vazgeçer misin? Sen bize Allah&#8217;ın emrinin<br />
getirildiğinin şahitliğini mi istiyorsun? biz bu şahitliği yapmaya hazırız.<br />
Fakat, inan ki, senin Hak üzerinde olduğuna gerçekten inansaydım sana iman<br />
ederdim.&#8221; Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) yoluna devam etti. Daha sonra Ebu Cehl<br />
bana dönerek, &#8220;vallahi, bu ada­mın dediklerinin doğru olduğunu biliyorum. Fakat<br />
bir şey bana mani olu­yor. Kusayy&#8217;ın evlatları &#8216;hicabe&#8217; (hacılara yemek yedirme)<br />
bizde kalsın de­diler, bizde evet dedik. Onlar &#8220;sikaye&#8221; (hacılara su içirme) de<br />
bizde kalsın dediler. Biz buna da evet dedik. Onlar &#8220;nedve&#8221; (toplantı ve<br />
hazırlık çalış­maları bizde kalsın) dediler. Biz buna da evet dedik. Daha sonra,<br />
&#8220;liva&#8221; (hac sırasında bayrak taşımanın da kendilerinde kalmalarını istediler.<br />
Buna da ses çıkarmadık. Daha sonra onlar da (hacılara) yemek yedirdiler ve biz<br />
de yemek yedirdik. O kadar ki, dizlerimiz onların dizlerine değdi. Şimdi de<br />
diyorlar ki peygamber de bizden olsun. İşte buna izin vereme­yiz. Vallahi,<br />
billahi, buna izin veremem.&#8221;</p>
<p class="Vcud">İbni Ebi Hâtim, Ebu Yezid Medeni&#8217;ye dayanarak şu olayı<br />
kaydetmiş­tir: Bir defasında Ebu Cehl, Hz. Muhammed Mustafa (a.s.) ile karşı<br />
karşı­ya geldi ve kendisiyle el sıkıştı. Bir kişi lâf attı: &#8220;Bu da ne gözlerim<br />
neler görüyor? Sen dininden dönen bu adamla el mi sıkışıyorsun?&#8221; Ebu Cehl onu<br />
biraz uzağa götürüp kulağına fısıldadı: &#8220;Vallahi onun peygamber ol­duğunu<br />
biliyorum. Ama bizim Abd-i Menaf a tabi olduğumuzu hiç gördün mü?&#8221;</p>
<p class="Vcud">İmam Süfyân-ı Sevri, Tirmizî ve Hâkim, Hz. Ali (r.a.)&#8217;ye ait<br />
olan şu hadisi nakletmişlerdir: Ebu Cehl bir defasında Rasûlullah (a.s.)&#8217;a şöyle<br />
de­di: &#8220;Biz seni değil senin getirdiğin şeyi yalanlıyoruz.&#8221;</p>
<p class="Vcud">Beyhakî ve İbn Hişâm, İbn İshâk&#8217;a dayanarak ve İbn İshâk da İmam<br />
Zührî&#8217;ye dayanarak şu ilginç olayı nakletmişlerdir: Bir gece Ebu Cehl, Ebu<br />
Süfyân ve Ahnes bin Şerik ayrı ayrı evlerinden çıkıp Rasûlullah (a.s.)&#8217;ın<br />
namazda okuduğu Kur&#8217;an&#8217;ı dinlemeye çalıştılar. Her üçü de birbir­lerinden<br />
habersizdi. Sabahleyin üçü de birbirini gördü ve utandılar ve bundan sonra bu<br />
gibi bir harekette bulunmayacaklarına karar verdiler. Zi­ra onlara göre halk<br />
kendilerinin böyle gizli gizli Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in okuduğu Kur&#8217;an&#8217;ı<br />
dinlediklerini duyunca onlara karşı duydukları güveni kaybedecekti. Ama ikinci<br />
gün yine aynı olay meydana geldi ve sabah yine birbirlerini görüp ileri için<br />
sözleştiler. Tesadüf bu ya, üçüncü gece de aynı olay tekrarlandı. Bu sefer Ahnes<br />
bin Şerik dayanamadı ve Ebu Süfyan&#8217;a gidip sordu. &#8220;Ey Ebu Hanzala, bana doğruyu<br />
söyle, Muhammed (a.s.)&#8217;in okuduğu şeyler hakkında ne düşünüyorsun? Ebu Süfyan<br />
dedi ki: &#8220;Ebu Sa&#8217;lebe, vallahi ben duyduklarımı anladım ve bunların ne demek<br />
olduğunu da biliyorum. Fakat bazı şeyler var ki onların manasını ve gayesini<br />
bil­mem.&#8221;<a href="#_ftn11" title=""><span class="MsoFootnoteReference"><span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a><br />
Ahnes, &#8220;ben de aynı fikirdeyim&#8221; dedi. Sonra Ahnes, Ebu Cehl&#8217;e gitti ve<br />
&#8220;Ebu&#8217;l-Hakem, Muhammed&#8217;den duydukların hakkında ne diyor­sun?&#8221; diye sordu. Ebu<br />
Cehl dedi ki: &#8220;Duymak ne demek? Bizim ile Abd-i Menaf arasında büyüklük kavgası<br />
var. Onlar da (hacılara) yemek yedirdi­ler, biz de. Onlar da bazı mes&#8217;uliyetler<br />
taşıdılar, biz de. Onlar da mal ve mülk verdiler, biz de. Nihayet biz şimdi aynı<br />
hizaya gelince diyorlar ki kendilerinde bir peygamber vardır. Bu peygambere<br />
Allah&#8217;tan vahiy geli­yormuş. Şimdi bana söyler misin, biz böyle bir peygamberi<br />
nereden bula­lım. Allah&#8217;a yemin ederim biz onu kabul etmeyeceğiz ve onu tasdik<br />
etme­yeceğiz.&#8221; Hemen hemen aynı şeyleri Ebu Cehl, Ahnes bin Şerik&#8217;e Bedir savaşı<br />
sırasında da tenha bir yerde söylemişti. İbni Cerir Taberî kendi tef­sirinde<br />
Süddi&#8217;ye dayanarak şu olayı anlatmıştır: Ahnes, Ebu Cehl&#8217;e, &#8220;şu anda burada sen<br />
ve benden başka kimse yoktur. Bana doğruyu söyle, Mu­hammed sâdık (gerçek bir<br />
peygamber) midir&#8221;. Ebu Cehl dedi ki: &#8220;Vallahi Muhammed doğru sözlü bir insandır.<br />
O hiçbir zaman yalan söylememiş­tir. Fakat Beni Kusayy, Kâ&#8217;be&#8217;nin bayraktarlığı<br />
ile hacılara yemek yedirme ve su içirme vazifelerinin yanı sıra peygamberliği de<br />
alıp götürürlerse di­ğer Kureyşliler ne yapsın?&#8221;</p>
<p class="Vcud">Ebu Cehl gibi ezeli bir düşmanın tutumu böyle olduktan sonra<br />
diğer İslam düşmanlarının durumunu siz kendiniz kıyaslayınız.</p>
<p class="lBalk" style="margin-top:0cm;"><a>27.1.11. Hz.<br />
Peygamber (a.s.) İle İlgili Kureyş&#8217;in Tutumu</a></p>
<p class="Vcud">Burada şunu da unutmayalım ki, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e şiddetle<br />
mu­halefet eden Kureyşliler aslında O&#8217;nun kişiliği, karakteri ve meziyetlerini<br />
kabul ediyorlardı. Nitekim, müslümanlar ile kâfirler arasında ihtilâf ve kavga<br />
en çetin safhasında iken Mekke&#8217;de büyük bir açlık ve kıtlık baş gösterdi. Herkes<br />
çaresizlik içinde kıvranıyordu ve bu âfetten kurtulmanın yollarını arıyordu.<br />
Nihayet Kureyşli kabile reisleri bir araya gelip Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in yanına<br />
geldiler ve âfetin önlenmesi için Allah&#8217;a dua etmesini istediler. Bu olayı İmam<br />
Buhârî ile Beyhakî az bir ifade değişik­liğiyle Mesrûk ve Hz. Abdullah bin<br />
Mes&#8217;ud&#8217;a dayanarak nakletmişlerdir. Olay şöyle cereyan etmişti: Kureyşliler azıp<br />
muhalefet kampanyasını bü­yütünce ve isyankâr tutumunu katılaştırınca Rasûlullah<br />
(a.s.) Allah&#8217;a &#8220;ya Rabbi, Hz. Yusuf zamanında 7 yıllık kıtlık ve açlık<br />
yarattığın gibi, bu adamlara karşı bana yardımcı olmak üzere burada da 7 yıllık<br />
bir açlık ve kıtlık yarat&#8221; diye dua etti. Bunun üzerine öyle korkunç bir kıtlık<br />
başladı ki, adamlar ölüleri, kemikleri ve hayvan derilerini yemeye başladılar.<br />
Ni­hayet, Ebu Süfyan ile Mekke&#8217;nin diğer kabile reisleri Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in<br />
huzuruna geldiler ve kendisine şöyle dediler: &#8220;Ya Muhammed, siz kendinizin<br />
dünyaya rahmet olarak gönderildiğinizi söylersiniz. Ama görü­yorsunuz ki,<br />
kavminiz kıtlık ve açlıktan helâk oluyor. Lütfen kavminiz için dua ediniz.&#8221; Hz.<br />
Peygamber (a.s.) de Allah&#8217;a dua etti. Bunun üzerine bardaktan boşalırcasına<br />
yağmur yağdı. O kadar ki, herkes yağmurdan şi­kayet etmeye başladı. Hz.<br />
Peygamber tekrar Allah&#8217;a, &#8220;Allah&#8217;ım, yağmur etrafımıza yağsın, bize değil&#8221; diye<br />
dua etti. Bu dua üzerine bulutlar dağıl­dı. İmam Buhârî&#8217;nin İbni Abbas&#8217;a<br />
dayanarak naklettiği bir başka hadisi vardır. Buna göre, Ebu Süfyân, Hz.<br />
Peygamber (a.s.)&#8217;e gelip yalvardı ve dedi ki adamlar açlıktan ölüyorlar. Yiyecek<br />
hiçbir şey bulamadıkları için kemikleri bile yiyorlar. Bunun üzerine Rasûlullah<br />
(a.s.) dua etti ve Allah da kıtlık ile açlığa son verdi.</p>
<p class="Vcud">Bu olaylar gösteriyor ki Kureyşli kabile reisleri Rasûlullah<br />
(a.s.) ile doğrudan kavgaya girmeye veya tebliğini duyurmaya cesaret<br />
edemiyorlar­dı. Fakat bunun yanı sıra, tebliğin devam etmesini ve kendi<br />
atalarının din, inanç ve geleneklerinin de bir anda yok olmasını<br />
hazmedemiyorlardı. On­ların alıştıkları bir hayat düzeninin yerine başka bir<br />
hayat düzeninin kurul­masına ve Arap halkının yavaş yavaş İslâm&#8217;ın dairesine<br />
gitmesine de razı değillerdi. Bu sebeple, İslâmi davetin ne pahasına olursa<br />
olsun durdurul­masından yana idiler. Aynı sebepten dolayı, ilerde anlatacağımız<br />
gibi, Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;e sözle ve fiilen saldırmaktan da geri kalmıyorlardı.</p>
<div>
  <br clear="all" /><br />
 </p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div id="ftn1">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref1" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[1]</span></span></a> Bu adamın<br />
    asıl adı Abd-ul Uzza bin Abdulmuttalib idi, künyesi Ebû Utbe idi. Fakat<br />
    par­lak kırmızı yüzü sebebiyle &#8220;Ebû Leheb&#8221; (ateş suratlı) lakabıyla meşhur<br />
    olmuştu, İbn Sad bizzat Abdulmuttalib&#8217;in kendisini Ebû Leheb diye<br />
    çağırdığını yazmıştır.</p>
</div>
<div id="ftn2">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref2" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[2]</span></span></a>  &#8220;Tabakat-ı<br />
    İbn Saad&#8221; Beyrut baskısı, C. IV, s. 49-80&#8217;de bulunan kayıtlara göre Ebû<br />
    Süfyân hem Hz. Peygamber (a.s.)&#8217;in amcazâdesiydi hem de Halime Sa&#8217;diyye&#8217;nin<br />
    sütünü emdiği için O&#8217;nun süt kardeşiydi. Ebû Süfyân Cahiliyye devrinde Hz.<br />
    Peygamber (a.s.)&#8217;i çok severdi; fakat kendisine peygamberlik gelince, en<br />
    büyük muhaliflerinden biri oluverdi. Belâzurî de &#8220;Ensâb-ul Esrar C. I, s.<br />
    361. Mısır baskısında da hemen hemen, aynı şeyler yazmış, ama şunları da<br />
    eklemiş­tir: &#8220;Rasûlullah, Hz. Abbas&#8217;ın tavsiyesi üzerine Ebû Sufyân&#8217;ı<br />
    affetti.&#8221; Belâzurî ayrıca, Ebû Sufyân&#8217;ın Ebva mevkiinde Hz. Peygamber<br />
    (a.s.)&#8217;e biat ettiği yolundaki rivayetlerin zayıf olduğunu bildirmiştir.<br />
    Belazuri bu olayın Mekke ile Medine arasında Cuhfe mevkiinde cereyan<br />
    ettiğini yaz­mıştır.&#8221; &#8220;Mu&#8217;cem-ul Buldân&#8221;da da aynı rivâyete rastlanmaktadır.</p>
</div>
<div id="ftn3">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref3" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[3]</span></span></a> İbn Sa&#8217;d&#8217;a<br />
    göre bu komşuların en yakını Ebû Leheb ve Ukbe idiler. Nitekim Hz. Ayşe&#8217;nin<br />
    şu hadisini naklediyor: &#8220;Rasûlullah buyurdular; ben en kötü iki komşu<br />
    arasında idim: Biri Ebû Le­heb, diğeri Utbe.&#8221;</p>
</div>
<div id="ftn4">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref4" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[4]</span></span></a> Taberânî&#8217;de,<br />
    Katade&#8217;nin rivâyetine göre; Hz. Umm-u Gülsüm, Uteybe ile ve Hz. Rukay­ye,<br />
    Utbe ile evlenmişlerdi. İbn Kuteybe &#8220;El-Maârif&#8217;te ve Suheylî &#8220;Ravz-ul<br />
    Ünuf&#8221;ta aynı ifadede bulunmuşlardır. Fakat İbn İshak, Hz. Rukayye&#8217;nin Utbe<br />
    ile evlenmesi konusunda şüphe etmiştir. İbn Kuteybe, Zürkanî ve Taberi&#8217;nin<br />
    ifadelerine göre her iki kız da evliliklerinin ilk günlerinde Ebû Leheb<br />
    tarafından boşandılar. Daha sonra Rasûlullah (a.s.) Hz. Rukayye&#8217;yi Hz. Osman<br />
    ile evlen­dirdi.</p>
</div>
<div id="ftn5">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref5" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[5]</span></span></a> Bu demektir<br />
    ki Ebû Leheb içten Rasûlullah (a.s.)&#8217;in dualarının tesirli olduğuna<br />
    inanıyor­du.</p>
</div>
<div id="ftn6">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref6" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[6]</span></span></a> <br />
    &#8220;El-İsti&#8217;âb&#8221;; İbni Abd-il Berr, &#8220;El-İsâbe&#8221;; İbni Hacer, &#8220;El-Ensâb-ul Eşraf&#8221;;<br />
    Belâzurî, &#8220;Delâil-in Nübüvvet&#8221;; Ebû Nu&#8217;aym el-İsfahânî, &#8220;Ravz-ul Ünuf&#8221;;<br />
    Süheyli.</p>
</div>
<div id="ftn7">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref7" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[7]</span></span></a> İbn İshâk<br />
    bunu &#8220;İbad&#8221; İbn Hişâm da &#8220;Abbâd&#8221; olarak yazmışlardır.</p>
</div>
<div id="ftn8">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref8" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[8]</span></span></a> Hz. Ebû Bekr<br />
    (r.a.)&#8217;in bu sözlerinin anlamı şuydu: Hicvi Cenâb-ı Allah yapmıştı,<br />
    Rasûlullah (a.s.) değil.</p>
</div>
<div id="ftn9">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref9" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[9]</span></span></a> Arabistan&#8217;da<br />
    Mina&#8217;nın dışında halkın toplandığı üç büyük ve önemli yer vardı. En büyük<br />
    panayır Ukâz&#8217;da yapılırdı. Ukâz, Taiften bir günlük ve Mekke&#8217;den üç günlük<br />
    mesafede idi. Burada Şevval ayının başından sonuna kadar büyük bir pazar<br />
    kurulur, dükkânlar açılır ve eğlenceler dü­zenlenirdi. Buraya şair, edib,<br />
    konuşmacı, reis, fakir, fukara herkes gelirdi. Şiir ve konuşma yarış­ması<br />
    yapılırdı. Kabileler arasındaki ihtilaf ve kavgalar da burada tatlıya<br />
    bağlanırdı. Bazı davalar da burada sonuçlandırılırdı. Daha sonra, 1-<br />
    Zilkadeden itibaren, bugün Fatıma vadisi olarak bilinen Merrüzzahrân&#8217;da<br />
    herkes toplanmaya başlar ve ayın son, Hac devresi başlardı ve Mekke&#8217;ye gelen<br />
    bütün Araplar Minâ&#8217;da toplanırlardı.</p>
</div>
<div id="ftn10">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref10" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[10]</span></span></a> &#8220;Mu&#8217;cemül<br />
    Buldan’da belirtildiği gibi bu bir yerin adıdır. Burada oturan kabilenin<br />
    adının da &#8220;İraş&#8221; olması muhtemeldir.</p>
</div>
<div id="ftn11">
<p class="Dipnotlar"><a href="#_ftnref11" title=""><br />
    <span class="MsoFootnoteReference"><br />
    <span style="font-size:10pt;">[11]</span></span></a> &#8220;İsâbe&#8221;de<br />
    Hâfız İbni Hacer, İmam Zührî&#8217;ye dayanarak Hz. Sa&#8217;id bin El-Müseyyeb&#8217;in<br />
    ha­disini nakletmiştir. Bu hadise göre Ebû Süfyan, Ahnes&#8217;e fikrini sorunca<br />
    kendisi, Hz. Muhammed (a.s.)&#8217;in hak yolunda olduğuna inandığını söyledi. Bu<br />
    ifâde, Taberânî&#8217;nin &#8220;Evsat&#8217;ta naklettiği Hz. Muaviye&#8217;ye ait hadisle de<br />
    doğrulanmış oluyor. Hz. Muaviye diyor ki; bir defasında benim babam, Ebû<br />
    Süfyân annem Hind ile beraber bir katır üzerinde bir çölden geçiyordu ve<br />
    peşinde de ben var­dım. Derken, Rasûlullah (a.s.)a rastladık. Babam dedi ki,<br />
    Muaviye, sen katırından in ve Muham­med (a.s.)&#8217;i bindir. Bunun üzerine ben<br />
    katırımdan indim ve buna Hz. Muhammed (a.s.) bindi. Son­ra Hz. Muhammed<br />
    (a.s.) babam ve anneme hitap ederek dedi ki, &#8220;Ey Ebû Süfyân ve Ey Hind bin<br />
    Utbe, vallahi siz hepiniz bir gün öleceksiniz, tekrar diriltileceksiniz ve<br />
    iyi amel işleyen cennete, kötü amel işleyen de cehenneme gidecek.&#8221; Sonra<br />
    Fussilet sûresinin ilk 11 ayetini okudu. Bundan sonra Hz. Muhammed (a.s.)<br />
    katırdan inip gitti. Ben tekrar katıra bindim. Yolda annem, babama kı­zarak,<br />
    &#8220;Bu sihirbaz, yalancı ve sahtekâr için oğlumu katırdan indirdin değil mi?&#8221;<br />
    Babam da dedi ki, &#8220;vallahi, bu şahıs ne sihirbazdır, ne yalancı ne de<br />
    sahtekâr.&#8221;</p>
</div>
</div>
<p><a href="https://fasiharapca.com/islamiyetin-alenen-tebligi/10389">İSLÂMİYETİN ALENEN TEBLİĞİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
