PEYGAMBERLİK GERÇEĞİ

42465



Birinci Bölüm: PEYGAMBERLİK GERÇEĞİ



1.1. İNSANLIK İÇİN İLAHÎ HİDAYET ZİNCİRİ



1.1.1. “Müslüman” Olma Emri



1.1.2. Doğru Yoldan Sapma



1.1.3. Peygamberlik ve Ezeli Anlaşma



1.2. PEYGAMBERLİK HAKKINDA AKLÎ YAKLAŞIM



1.2.1. Değişik Bir Yaklaşım



1.2.2. Olayın Akıl Plânında Tartışılması



1.3. PEYGAMBERLİĞİN GEREKLİLİĞİ



1.3.1. İnsanın En Büyük İhtiyacı



1.3.2. Baskıyla Hidayet Yerine İlhâm Yoluyla Hidayet



1.3.3. Yaşayan Hayatta Hidayet Örneğine Duyulan İhtiyaç



1.4. PEYGAMBERLİK NEDİR?



1.4.1. Rasûllerin Konumu



1.4.2. Peygambere İtaat



1.4.3. Peygamberlere İmân Etmek



1.4.4. Peygamberlik Zincirine Bir Bakış



1.4.5. Peygamberlerin Görevi



1.4.6. Peygamberlerin Karşılaştıkları Tepkiler



1.5. PEYGAMBERLERİN ORTAK ÇAĞRISI



1.5.1. Rasûllerin Dünyaya Geliş Sebepleri



1.5.2. Peygamberlere Verilen Gayb İlmi



1.5.3. Dolaysız Bilgi ve Gözlem



1.5.4. Peygamberlerin Masum Olmalarının Hikmeti



1.5.5. Peygamberlerin Sıfatlarıyla İlgili Bazı Ayetler

 

PEYGAMBERLİKLE İLGİLİ TEMEL KONULAR

Birinci Bölüm: PEYGAMBERLİK GERÇEĞİ                                                                                                                   

1.1. İNSANLIK İÇİN İLAHÎ HİDAYET
ZİNCİRİ

Bütün Kâinat’ın yaratıcısı, sahibi ve hâkimi olan Cenab-ı Hak
sonsuz âlemin dünya dediğimiz ve içinde yaşamakla olduğumuz bu bölümünde insanı
yarattı. Ona bilme, düşünme ve anlama gücü, iyi ile kötüyü ayırma yeteneği,
seçme ve iradesini kullanma kabiliyeti verdi. Tasarruf yetkileri bağışladı.
Kısacası, ona özgürlük verdi ve yeryüzüne halifesi olarak gön­derdi.
Murat BOZDOĞAN   Melek BOZDOĞAN

Alemlerin Rabbi, insanı bu mevkiye getirirken, ona şunları
açıkça bildirdi. Senin ve bütün kâinatın sahibi, Rabbi ve hakimi Benim. Büyük
kâinatımda sen ne tamamıyla özgürsün, ne de başkalarının kulusun. Ben’den başka
tapılacak yoktur. Senin, yetkiler verilerek dünyaya gönde­rilmen aslında bir
sınavdır. Sınav süresi bittiğinde yine Bana döneceksin. Ben o zaman dünyada
geçirdiğin süre ve yaptığın işleri değerlendirerek sınavı kimlerin kazandığını
kimlerin kaybettiğini açıklayacağım. Senin için en doğru yol Ben’i tek ilâh ve
hakim olarak kabul etmektir. Buyrukla­rıma göre dünyadaki işlerini yapmalı ve
orada geçireceğin ömrü bir imti­han süresi olarak görmelisin. Amacın ve hedefin
bu imtihanı kazanmak olmalıdır. Aksine yapacağın her hareket yanlış olacaktır.
Şayet ilk yolu seçersen, -ki bunu yapmakta serbestsin- dünyada huzur ve sükûn
bulacak­sın ve Bana geldiğinde sana Cennet denilen ebedi rahatlık ve mutluluğu
vereceğim. Fakat başka yol seçecek olursan -ki bunu da yapmakta ser­bestsin-
dünyada rahat yüzü göremezsin ve dünyadan âhirete döndüğünde de Cehennem denilen
ebedi huzursuzluk ve mutsuzluğun çukuruna düşer­sin.

1.1.1. “Müslüman”
Olma Emri

Kâinatın Hâkimi işte bu telkinle insanoğlunu dünyaya
yerleştirdi. İn­sanların ilkine (Hz. Adem ve Havva) yeryüzünde nasıl yaşamaları
gerekti­ği konusunda da bazı emirler verdi. Bu ilk İnsanlar cehalet ve
bilgisizliğin karanlığında dünyaya gelmemişlerdi. Aksine onlar bilgi sahibi
olarak dünyaya gönderilmişti. Onlar bazı gerçekleri biliyorlardı. Hayatın bazı
kurallarını öğrenmişlerdi. Hayat tarzları, Allah’a itaat yani İslâmiyet’ti.
Onlar evlâtlarına da “müslim” (müslüman), yani Allah’a itaatkâr olma em­rini
vermişlerdi.

1.1.2. Doğru
Yoldan Sapma

Ne var ki, daha sonraki yüzyıllarda İnsanlar bu doğru hayat
tarzından (din) ayrılarak çeşitli yanlışlıklara düştüler. Gaflet içinde
yollarını şaşır­makla kalmadılar, bunu tahrif de ettiler. Allah’ın yanı sıra
yerde ve gökler­deki pek çok insanî ve insanüstü, hayali ve maddi güçleri birer
ilâh yaptı­lar. Allah’ın kendilerine bahşettiği Hakikat ilmine türlü çeşit batıl
itikat ve nazariyeler karıştırarak kendi heva ve heveslerine göre öylesine
hayat, ku­ral ve kanunlar icat etliler ki, Allah’ın yarattığı dünyada, zulüm ve
baskı­dan geçilmez oldu.

Allah (c.c.)’ın insanlara verdiği sınırlı özgürlükle, yaratıcı
müdahale­sini kullanarak, onları zorla doğru yola getirmesi bağdaşamazdı.
Dünyada insanlara tanıdığı süre ve hareket serbestisiyle, isyan çıkar çıkmaz
insan soyunu yok etmesi de uygun olamazdı. Dünyanın yaratılışından beri koy­duğu
belli bir kural vardı. İnsan’a kendi çapında hareket serbestisi verile­cek ve
kendisine tanınan süre içinde doğru yola getirilmesi için zaman za­man
uyarılarda bulunulacak. Bu kaide ve kurala göre Rabbimiz, kulları arasından
kendisine en çok inanan ve güvenenleri bu amaç için seçip gö­revlendirmeye
başladı. Bu seçilen İnsanlar O’nun temsilcisiydiler. Allah temsilcilerine
buyruklarını ve mesajlarını iletti; onlara ilahî ilmi öğretti, hayalın gerçek
kanunlarını anlam ve yollarını kaybeden insanları doğru yola getirmekle
görevlendirdi.

Bu temsilci veya peygamberler çeşitli millet ve memleketlerde
orta­ya çıktılar. Binlerce yıl dünyaya geldiler. Sayıları binleri ve hatta yüz
binleri aştı. Ama hepsinin dini aynı idi. Yani, doğduğu ilk gün insana
öğreti­len doğru yol. Onlar aynı hidayet yolunun takipçisiydiler, yani doğuştan
itibaren insanoğlu için önerilen ahlâk ve kültürün ebedi ilkeleri. Hepsinin
görevi ve amacı aynıydı; insan soyunu gerçek dine ve hidayete davet etmek,
daveti kabul edenleri teşkilâtlandırarak, bu insanları Allah’ın kanun­larına
bağlı olan, dünyada ilâhî Nizamı kurmayı amaç edilen ve ilâhî ka­nunların
çiğnenmesini önlemeye çalışan bir ümmet haline getirmek. Bu Peygamberler
yaşadıkları devirlerde kendi görevlerini tam olarak yerine getirdiler. Ne var
ki, insanlardan çok küçük gruplar peygamberlerin davet­lerini kabul ediyor,
büyük bir çoğunluk ise bu çağrıya yanaşmıyordu. Bu daveti kabul edenler bile bir
süre müslüman bir ümmet olarak yaşadıktan sonra, hatalara düştüler. Bazıları
ilahî hidayeti tamamıyla unutup, yanlış yola meylettiler. Bazıları ise Allah’ın
buyruklarına bambaşka anlam ve şe­killer verdiler.

Nihayet Alemlerin Rabb’i, Arabistan topraklarında Muhammed
(s.a.v.)i görevlendirdi. Bu yeni ve son peygamberin muhatapları hem Arap halkı,
hem geçmiş peygamberlerin yollarını kaybetmiş ümmetleri idi. Görevi, herkesi
doğruya ve Hakk’a davet etmek, Allah (c.c.)’a döndür­mekti. Davetini kabul
edenleri de, kendi yaşantılarını Allah’ın emrine göre düzenleyecek ve aynı
zamanda bütün dünyanın ıslahı için mücadele ede­cek bir ümmete dönüştürecekti.

1.1.3.
Peygamberlik ve Ezeli Anlaşma

“Hani Rabb’in Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış
ve onları kendi nefislerine karsı şahidler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil
miyim?” (demişti de) onlar: “Evet (Rabbimizsin) şahit olduk” demişlerdi. (Bu)
Kıyamet Günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. Ya da “Bizden önce
alalarımız şirk koşmuştu. Biz ise onlardan sonra gelen bir kuşağız, işleri bâtıl
olanların yaptıklarından dolayı bizi helâk mı edecek­sin?” dememeniz için”. (A’raf;
172-173)

Yukarıdaki ayette dünyanın yaradılışı sırasında, yani ezelde,
bütün insan soyunun girdiği bir anlaşmadan söz ediliyor. Bu anlaşmaya göre
in­sanlardan Allah’a isyan bayrağını çekecek olanlar, kendi yaptıklarından
tamamıyla sorumlu olacaklardır. Kendilerini savunurken ne habersiz ol­duklarını
ileri sürebilecek, ne de doğru yoldan sapma yükünü geçmişteki insanlara
atabileceklerdi. Yani Allah ile kullar arasında varılan ezelî an­laşmaya göre,
her fert Allah’ın tek bir ilâh olduğuna kanaat getirmiştir. Bu sebeple, yolundan
sapmış olan insan, kendi hatalarım ve kendi bilgisizli­ğini ne çevresine ve ne
de geçmiştekilere mal edemez.

Şimdi sorun şudur: Gerçekten böyle ezelî bir anlaşma yapıldıysa
neden onun bilincinde değiliz, veya neden hafızalarımızdan silinmiştir? Bu
soruyu bir yana bırakalım; bir kere biz şunu da biliyor muyuz ki, dünya­mız
yaratılırken Allah’ın huzuruna çıktığımızda, “Elestü birabbiküm” so­rusu bize
sorulmuş ve biz de “belâ” cevabını vermiştik? Biz bu olayı bile hatırlamıyorsak,
ezelî anlaşmayı hatırlayıp hatırlamamız aleyhte bir delil olarak nasıl
kullanılabilir?

Bu soruyu aslında şöyle cevaplamak mümkündür: Ezelî anlaşmanın
hatırası insanın şuuru ve hafızasında taze bırakılsaydı, insanoğlunun dün­ya
gibi bir imtihan yerine gönderilmesi tamamen anlamsız bir şey olacak­tı. Çünkü
bu durumda, imtihan ve deneme gibi kavramlar anlamını yitire­cekti. Sonuç olarak
ezeli anlaşmanın hatırası hafızada kalmamakla bera­ber, bu hadise şuuraltına ve
vicdan’a bırakıldı. Bu olay, şuuraltı ve vicdan’la ilgili diğer bilgilerimiz
gibidir. Medeniyet, kültür, ahlâk ve örf âdet alanlarında insanın bugüne kadar
yaptığı ve başardığı işler aslında onun öz gücünden kaynaklanıyordu. Dış
etkenler ve iç eylemlerin birleşmesiyle ancak kuvvede (öz güç) olanlar fiile
geçmiştir. Şurası bir gerçektir ki, her­hangi bir eğilim, terbiye, kültür,
çevrenin etkinliği veya herhangi bir dahi­li uyarı ve etki, bir insanın
kuvvesinde olmayan bir şeyi yaratamaz. Aynı şekilde bütün bu etken ve unsurlar,
insanın kuvvesinde bulunan bir şeyi hiçbir şekilde ortadan kaldıramazlar.
Yapabilecekleri tek şey asıl tabiat ve huyunu saptırmaktır. Fakat her şeye
rağmen kuvvede olan güç ve yetki özünü koruyabilir. Bu güç ve yetki ortaya
çıkmaya ve dıştan gelen çağrıya tepki göstermeye hazırdır. Bilinçaltı ve vicdanî
bilgilerimizin durumu işte böyledir. Bunlar kuvvemizde olup fiillerimizle
ispatlanırlar.

Bütün bu bilgilerimizin ortaya çıkması için dış hatırlatma,
telkin, eği­tim, öğretim ve düzenlemeye ihtiyacımız vardır. Bizde ortaya
çıkanlar, as­lında içimizdeki kuvvenin dıştan gelen çağrıya cevabından başka bir
şey değildir. Dolayısıyla, gerek iç duygular gerekse dış faaliyetlerle ıslah ve
değişiklik yapmak mümkündür. Aynı durum kâinattaki gerçek mevkiimiz ve kâinatın
yaratıcıyla olan ilişkileri konusunda edindiğimiz vicdani ilim için de
geçerlidir. Bunun varoluşunun bir kanıtı, insan ömrünün her döne­minde,
yeryüzünün her noktasında, her yerleşim merkezinde, her ulus ve her nesilde
kendisini göstermiş olması ve dünyanın hiçbir gücünün bunu tamamıyla yok
edemeyişidir. Gerçeğe uygun olmasının bir delili de, orta­ya çıkarak, fiilen
hayatımıza yön verdiği zamanlarda iyi ve yararlı sonuç­lar doğurmuş olmasıdır.

Vicdanî bilginin belirlenmesi ve pratik bir şekle bürünmesi her
za­man dıştan gelen bir davetin etkisiyle mümkün olmuştur. Nitekim,
peygamberler, kutsal kitaplar ve bunların takipçisi olan Hak yolunun yolcula­rı
aynı ihtiyaca cevap vermiş, aynı vazifeyi yerine getirmişlerdir. Bu se­bepten
dolayıdır ki, onlara Kur’an-ı Kerim’de “müzekkir” (hatırlatanlar) ve yaptıkları
işlere “zikr” (hatırlatma), “tezkere” (hatıra), ve “tezkir” (ha­tırlatma)
denilmiştir. Demek Nebi’ler, Kitaplar ve Hakk’a davet edenler, İnsanlar için
yepyeni bir şey getirmez, aksine onlarda daha önceden varo­lanları keşfedip
tekrar ortaya çıkarırlar.

1.2. PEYGAMBERLİK HAKKINDA AKLÎ
YAKLAŞIM

Büyük şehirlerde, görürüz ki, elektrik enerjisiyle yüzlerce
fabrika ça­lışır, tren, tramvay ve benzeri araçlar gidip gelir, akşam olur olmaz
binler­ce, yüz binlerce ışık yanar, yaz mevsiminde her yerde havalandırma
cihaz­ları çalışır. Ama bu olaylar bizi hayrete düşürmez, bu eşya ve aletlerin
yanması veya hareket etmesi konusunda en küçük tereddüde kapılmayız. Bu neden
böyledir? Çünkü, söz konusu aletlerin bağlı oldukları kabloları gözümüzle
görürüz. Sonra bu kabloların hangi elektrik santrallerinden geldiğini de
biliriz. Söz konusu santrallerde çalışan kişiler hakkında da bilgimiz vardır.
Elektrik santrallerindeki görevlilerin bir elektrik mühen­disine bağlı olduğunu
biliriz. Biz o mühendisin elektrik uzmanı olduğu­nun da bilincindeyiz. Birçok
kompleks aletlerin bir araya gelmesiyle elekt­rik üretildiğini, daha sonra bunun
ilgili yerlere sevk edildiğini biliriz. Elektrik akımıyla ampullerin yandığını,
vantilatörlerin döndüğünü, tren ve tramvayların hareket ettiğini ve fabrikaların
çalıştığını anlarız. Elektriğin etki ve sonuçlarını görerek, sebep ve kaynakları
hakkında herhangi bir ihtilafa veya tereddüde düşmememiz sebep-netice ya da etki
ile tepki ara­sındaki bulun aşamayı duyularımızla algılamamızdan ileri geliyor.
Farz edelim ki, aynı lambalar yansa vantilatörler çalışsa, trenler ile
tramvaylar hareket etse, çarklar dönse makineler çalışsa, ama bunlara cereyanın
geç­mesini sağlayan kablolar gözümüzle görülmeseydi, trafo veya elektrik
santrali duyularımızdan uzak olacaktı. Trafoda çalışanlardan ve elektrik
santralinin bir baş mühendisi olduğundan da haberimiz olmayacaktı. Böy­le bir
durumda elektriği görünce aynı umursamazlık ve soğukkanlılığı gösterebilecek
miydik? Belli ki bunun cevabı hayır olacaktır. Neden? Çünkü, sonucun sebebi
saklı olduğu belirtilen kaynak bilinmediği zaman insanın içine tereddüt, hayret,
tedirginlik ve endişenin düşmesi, aklın bu sırrı araştırmaya kalkışması ve esrar
perdesi içinde olanlarla ilgili kıyas ve spekülasyonların yapılması gayet
tabiidir.

Şimdi bu faraziye üzerinde biraz daha etraflıca düşünelim.
Diyelim ki, farz ettiğimiz olay hakikaten dünyada vardır. Yüz binlerce,
milyonlarca lambalar yanıyor, milyonlarca vantilatör çalışıyor, fabrikalar mal
üretiyor, ama bütün bunları çalıştıran gücün ne olduğunu, nereden geldiğini
bilmi­yoruz. Bu durumda bütün İnsanlar şaşkınlık içindedir.

Herkes ortadaki bu gerçekler konusunda aklına gelenleri
söylüyor. Biri diyor ki, bütün bunlar kendiliğinden yanıyor, hareket ediyor,
çalışı­yor, bunları çalıştıran ayrı ve üstün bir güç yoktur. Başka birisi diyor
ki, söz konusu aletler hangi maddelerden olmuşsa o maddelerin terkibiyle onlar
yanıyor veya çalışıyor. Bir başkası da diyor ki, bu maddeler dünya­sının
ötesinde bazı ilâhlar var. İşte bu ilâhlardan bazısı lambaları yakıyor, bazısı
trenleri çalıştırıyor ve gene bazısı fabrikaları çalıştırıyor. Bazı kim­seler
ise düşünmüş, taşınmış ama bir sonuca varamamış şaşkın bir halde­dirler. Bıkmış,
usanmış ve demişlerdir ki aklımız bu tılsım ve sırrın kökü­ne inememiştir, biz
sadece görüp, hissettiklerimizi biliriz, gerisini anlaya­mayız ve
anlayamadığımız şeyleri ise ne doğrulayabilir ne de reddedebili­riz.

Bütün bu gruplar birbiriyle çekişiyor ve kavga ediyor, ama kendi
gö­rüşlerini savunmaları ve başkalarının görüşlerini reddetmeleri için kimse­de
kıyas, zan ve tahminden başka bir şey yoktur.

1.2.1. Değişik
Bir Yaklaşım

Bu kavga devam ederken bir kişi geliyor diyor ki: “Kardeşlerim,
ba­kın, bende varolan bir bilgi kaynağı sizde yoktur. Bu kaynağa dayanarak bütün
bu yanıp sönen lambalar, dönen vantilatörler, hareket eden trenler ve çalışan
fabrikaların sizin göremediğiniz ve hatta duyamayacağınız bir takım kablolara
bağlı olduğunu biliyorum. Bu kablolar bir trafo veya elektrik santraline
bağlıdır, ki oradan gelen cereyanla ışık ve enerji elde ediliyor. Söz konusu
elektrik santralında dev makinalar var, bunları bir­çok kişi çalıştırıyor. Bu
çalışan kişiler de baş mühendisin emrindedirler. İşte bunun gibi bir iradenin
yüce ilmi ve kudretiyle dünya dediğimiz bü­yük ve eşsiz bir düzen sadece ayakta
durmakla kalmıyor, tıkır tıkır işliyor da. Onun direktifi ve denetimiyle her şey
yerli yerinde bulunuyor görevini yapıyor.”

Yukarıdaki iddianın sahibi olan kişi tezini kuvvetle savunuyor.
İnsan­lar onu yalanlamaya çalışıyor, büyük bir çoğunluk da ona karşı çıkıyor,
deli-divane diyor, sövüyor, dövüyor, eziyet ediyor ve evinden kovuyorlar. Ama
bütün bu bedenî ve ruhanî eziyetlere rağmen o davasını savunuyor, en ufak bir
tereddüde kapılmıyor. Hiçbir korku veya hırs onu davasından zerre kadar
ayıramıyor. Hiçbir güçlük, dünyaya vermek istediği mesajda en küçük bir
değişiklik yapmasına sebep olamıyor veya ondan taviz ver­mesini sağlamıyor. Her
sözü ve her hareketiyle inancına ne kadar bağlı ol­duğunu ortaya koyuyor.

Bundan sonra bir başka şahıs geliyor, aynı sözleri aynı güven ve
inançla söylüyor. Daha sonra üçüncü, dördüncü ve beşinci kişiler geliyor ve aynı
şeyleri tekrarlıyorlar. Derken, bunların sayısı hızla artmaya başlı­yor, yüzleri
ve hatta binleri buluyor, hepsi aynı sözleri tekrarlıyor, aynı davayı savunuyor,
aynı mesajı veriyor. Zaman ve mekân değişikliğine rağmen konuştukları dil,
kullandıkları üslûp aynıdır. Hepsi alelâde insan­larda bulunmayan ilim
kaynağından bahsediyor. Hepsine mecnun ünvanı takılıyor, her türlü zulüm ve
baskıya hedef oluyorlar. Herkes davalarından vazgeçmelerini isliyor. Ama hepsi
de sözlerinde duruyor, dünyanın hiçbir gücü onların imanını, inancını
sarsamıyor. Bu kadar büyük azim ve kararlılığa sahip olan bu kişilerin, bir
başka yönleri de, yalancı, hırsız, hain, ahlâksız, zalim veya haram yiyici gibi
özelliklerinin olmaması. En büyük düşman ve en alçak muhalifleri bile bu
insanların bu meziyetlerini kabul ediyorlar. Bunların ahlâkı tertemizdir,
haysiyeti büyüktür, alçak gönüllü­dürler, namusludurlar. Karakterleri bakımından
hemcinslerinden üstündür­ler. Delilikleri de sabit değildir. Tam tersine, iyi
ahlâk, nefis terbiyesi ve dünya işlerinin ıslahı için getirdikleri talimat ve
kuralların eşine rastlamak şöyle dursun, birçok alim, birçok âkil bunların
inceliklerini araştırmak amacıyla ömürlerini geçirmişlerdir.

1.2.2. Olayın
Akıl Plânında Tartışılması

Bir tarafta çeşitli görüşteki davalı ve sanıklar var, diğer
tarafta görüş-birliğinde ve birlik içinde olan davacılar var. ikisinin davası da
aklın mah­kemesine gider. Hakim olarak akıl ilk önce kendi durumunu iyi
kavrama­lıdır, daha sonra tarafların vaziyetine vakıf olmalıdır. Sonra iki
tarafın ifa­desini alarak kararını vermelidir.

Hakim’in durumuna gelince, onun için gerçeği öğrenmenin yolu ve
imkânı yoktur. Kararını tarafların ifadesine göre vermek zorundadır. O, elindeki
bilgiler, ifadeler, deliller, tanık ve sanıkların kişilikleri, dış görü­nüşleri
ve izlenimlerine dayanarak gerçeği bulmakla yükümlüdür. Araştı­rıcı ve gözleyici
bir tavırla kimin haklı kimin haksız olduğuna kanaat ge­tirmelidir. Fakat yine
de sadece fikrini söyleyebilir, tahminini yürütebilir, “işte hakikat budur”
diyemez. Ağırlığını taraflardan birinden yana koyabi­lir ama, herhangi birisini
kesinlikle temize çıkaramaz veya cezaya çarptıramaz.

Davalı veya “yalancıların durumu şöyle özetlenebilir:

1) Hakikat ile ilgili görüşleri birbirinden farklıdır. Hiçbir
konuda ve­ya noktada hemfikir değildirler. Hatta, aynı grubun çeşitli üyeleri
arasında görüş ayrılığı vardır.

2) Kendilerinin de itiraf ettiği gibi, başkalarında olmayan
herhangi bir bilgi kaynağına sahip bulunmuyorlar. Bu grupların tek iddiası kendi
tahminlerinin başkalarınınkinden daha kuvvetli olduğu noktasındadır. Ama herkes
kabul ediyor ki bütün bilgileri yalnızca tahminlerden ibaret­tir.

3) Kendi tahminlerine olan inançları çok katı ve sarsılmaz bir
nokta­ya henüz varmamıştır. Bu bakımdan fikirlerini, tahminlerini değiştirenler
çoktur. Öylesine kişiler ve bilim adamları vardır ki düne kadar savunduk­ları
tezin tam tersine bir görüşü benimsemiş, eski görüşlerini tekzip eder duruma
gelmişlerdir. Yaş, bilgi ve deneyimleri arttıkça görüşleri ve ideo­lojileri de
değişmiş ve bir bakıma olgunlaşmışlardır.

4) Davacıların delillerini çürütmek, onları tekzip etmek ve
yalanla­mak için sadece tek bir görüş ileri sürüyorlar. Kendilerine göre;
“davacı­lar, davalarının doğru olduğuna dair inandırıcı bir delil ortaya
koymamış­lardır. Davacılar, lambalar, vantilatör ve makinaların bağlı olduğunu
söy­ledikleri gizli kabloları bize gösterememişlerdir. Ne elektriği göstermiş ne
elektrik santralini gezdirmişlerdir. Bizi hiçbir görevli, yetkili veya baş
mühendis ile görüştürmemişlerdir” diyor ve ekliyorlar, “bu durumda
söy­lediklerinin doğru olduğuna nasıl inanabiliriz?”

Davacıların durumu ise şöyledir:

1) Davacıların tümü görüş birliği içindedir. Davanın bütün
yönleri hakkında tam bir ittifak halindedirler.

2) Üzerinde tam görüş birliği içinde oldukları husus, diğer
insanlarda olmayan bilgi kaynağına sahip bulunmalarıdır.

3) Hiçbiri davalarının sadece kıyas veya tahminlere dayandığını
söy­lemiyor, aksine Baş Mühendis ile çok yakın ilişki içinde olduğunu, O’nun
habercilerinin kendisine geldiğini, elektrik santralini de gezdiğini, her şeyi
inanarak ve güvenerek söylediğini kesin bir ifade ile belirtiyor.

4) Görüş ve düşüncelerinde en ufak bir değişiklik yaptıklarına
dair hiçbir örneğe rastlamıyoruz. Her biri, aynı şeyi ve aynı tezi başından
so­nuna kadar savunmuş bulunuyor.

5) Kişilik ve karakterleri tertemiz olup, özgeçmişlerinde yalan,
iftira, iki yüzlülük, sahtekârlık ve dolandırıcılık konusunda en ufak bir
belirti görülmüyor. Bu nedenle, hayatlarının her safhasında dürüst ve doğru
olanların yalnızca bu konuda sözbirliği etmişçesine yalan söylemelerine imkân ve
ihtimal yoktur.

6) Savundukları davanın kendilerine kişisel çıkar sağladığı da
söyle­nemez. Tam tersine, davaları uğruna son derece güç durumlara düştükleri,
bedensel ve ruhsal eziyetler çektikleri, tutuklandıkları, dövüldükleri, iş­kence
gördükleri, sürgün edildikleri katledildiklerini hatta bazılarının can­lı
gömüldüğü ve çeşitti eziyetlerle öldürüldüğü görülmüştür. Birkaç istis­na ile
hiçbirinin dünyada maddi yönden rahat ve huzur ve refah dolu bir hayal sürdüğü
iddia edilemez. Dolayısıyla, şahsi menfaat suçu kendilerine yüklenemez. Aksine
bin bir güçlük ve engeller karşısında davalarına tama­mıyla sadık kalmaları,
samimiyet ve iyi niyetlerinin birer kanıtıdır. Onlar davalarına öylesine
bağlıydılar ki bunun için canlarını bile seve seve feda ettiler.

7) Söz konusu insanların deli veya aklî dengelerinin bozuk
olduğu da iddia edilemez. Hayatın bütün meselelerinde hepsinin son derece
akıllı, anlayışlı ve zeki olduğu olaylarla sabit olmuştur. Muhalifleri bile
zaman zaman akıl ve zekâlarına hayran kalmışlardır. Bu durumda hepsinin aynı
şeklide delirdiği nasıl kabul edilebilir? Hem de onları “deli” eden mesele­ye
bakın ki, bunun için ölüm kalım savaşı vermişlerdir. Bu dava için dün­yaya
meydan okumak ve dünyayı karşılarına almaktan çekinmemişlerdir. Bu dava öyle bir
davadır ki, bunun için hayal boyunca mücadele etmişler­dir, varolan imkânlarının
tümünü bunun için seferber etmişlerdir. Böyle bir durumda akılsız veya çılgın
olduklarına kim inanabilir?

8) Bu kişiler, Baş Mühendis veya elemanlarıyla sizi
görüştürürüz, O’nun gizli fabrikasını size gösterebiliriz, veya deneyler ile
gözlemlerle davamızı ispatlayabiliriz dememişlerdir. Zira, onlara göre bütün bu
işler “gâip”ten olmaktadır. Onlar sadece kendi söyledikleri ve anlattıklarına
iti­mat edilmesini istiyorlar.

İki tarafın durumu ve ifadelerini inceledikten sonra akıl
mahkemesi kararını verir ve der ki, bazı belirti ve sonuçları görerek her iki
taraf illiyet veya sebep-netice gibi kavramları gözden geçirmişler ve bunlardan
kendi fikir ve tutumları doğrultusunda sonuçlar çıkarmışlardır.Görünüşte her iki
tarafın çıkardığı sonuçlar ve ileri sürdüğü tezlerde akıl ve mantığa aykırı,
göze çarpan bir husus yoktur. Akıl ve zekâ ölçülerine göre iki tarafın da
nazariye ve faraziyelerinin imkânsız olduğu söylenemez, ikincisi, her iki
tarafın görüşü de deney veya gözlemle doğru ya da yanlış olarak tesbit edilemez.
Ne birinci taraf herkesi tatmin edecek ve ikna edecek şekilde bilimsel bir kanıt
ileri sürebilir. Ne ikinci taraf bunu yapacak güçte veya iddiadadır, ne var ki,
mesele derinliğine tetkik edildiğinde pek çok konuda ikinci tarafın haklı
olduğu, ileri sürdüğü nazariyenin daha tutarlı ve inan­dırıcı olduğu anlaşılır.

Öncelikle, bu kadar çok sayıda insanın, olağanüstü bir bilgi
kaynağı­na sahip olmak ve bununla, dış belini ve sonuçların asli sebeplerini
keş­fetmek konusunda birleşmeleri, çeşitli zaman ve mekânlarda bulunmaları­na
rağmen aynı görüşü paylaşmaları, davalarının haklılığını ortaya koyu­yor. Bu
İnsanlar bilhassa, kendi bilgileri konusunda çelişkili ifade kullan­mıyorlar.
Söylediklerinde akla aykırı bir şey de yok. ikinci olarak, bazı kimselerin diğer
insanlara nisbetle bir takım olağanüstü güç ve yetenekle­re sahip oldukları da
akıl ve mantık kurallarına ters gelmiyor. Üçüncüsü, dış elken ve belirtilere
bakıldığında ikinci tarafın tezinin daha doğru oldu­ğu anlaşılıyor. Öyle ki,
ampul, vantilatör, fabrika ve trenlerin kendi kendi­ne yandığı veya çalıştığına
kimse inanamaz. Zira böyle bir şey, söz konu­su eşyanın irade gücüne bağlı
olurdu. Ama bu eşyaların herhangi bir ira­desi olmadığı bir gerçektir. Aydınlık
ve çalışma özellikleri, maddi terkip­lerinden de ileri gelmiyor. Çünkü ışık
saçmadıkları ve çalışmadıkları za­manlarda da aynı durumda kalıyorlar. Buna
ilâveten, bunların ayrı ayrı güçlerin etkisinde olduğu da akla yatkın değildir.
Çünkü ampullerin yan­madığı zaman vantilatörlerin dönmediğine, trenlerin
çalışmadığına, fabri­kalarda da işin durduğuna şahit oluyoruz. Bu sebeple, dış
etken ve belirti­ler konusunda ilk tarafın ileri sürdüğü bütün tez ve kavramlar
akıl ve mantıktan uzaktır. Aklın daha kolay kabul edebileceği husus, bütün dış
belirtilerde aynı gücün varoluşudur. Bu gücün kaynağı da, belirli bir dü­zen
içinde bu gücün etkilerini gösteren bir Bilge ve Uzman’dır.

Şimdi gelelim, şüpheci ve kararsız kişilerin şu mantığına: Bütün
bu meseleleri aklımız, almıyor, bundan hiçbir şey anlayamıyoruz.
Anlayama­dığımız bir şeyi ne onaylayabilir ne reddedebiliriz. Aslında akıl
mahke­mesinin hakimi bu mazereti kabul etmezdi. Çünkü bir olayın olması onu
gören veya duyanın anlayıp anlamamasına bağlı değildir. Bir olayın mey­dana
gelmesi güvenilir ve birden fazla tanığın ifadesiyle ispatlanmış olu­yor. Şimdi
diyelim ki bazı güvenilir dostlarımız gelip bize diyor ki, biz batılı ülkelerde
insanların demir, çelik veya alüminyumdan yapılmış araç­larla havada uçtuklarını
gördük veya biz Londra’da iken Amerika’dan ya­yınlanan şarkıları dinledik. Böyle
bir durumda bizim araştırmak ve bilmek istediğimiz tek şey bize bu masalları
anlatanların yalancı veya şakacı olup olmadığı olacaktır. Ayrıca, söz konusu
kişilerin şahsi çıkarlarının bulunup bulunmadığı ve akli dengelerinin de yerinde
olup olmadığı araştırılması gereken hususlardandır. Kendilerinin ne yalancı, ne
şakacı, ne de deli ol­dukları ve kişisel çıkar gütmedikleri sabit olursa ve pek
çok dürüst, aklı başında kişinin, gayet ciddi bir şekilde istisnasız aynı
olayları bize anlat­tıklarını görürsek, demir ve alüminyumdan yapılmış araçların
havada uç­ması veya bir şarkıcının sesinin binlerce kilometre öteden duyulmasını
bir türlü anlayamazsak dahi kabullenmek zorundayız.

İşte aklın hükmü budur. Fakat, “iman” dediğimiz tasdik, te’yid
ve inanç keyfiyeti bundan doğmaz. Bunun için vicdan ve ilhama gerek var­dır.
Bunun için içimizden öyle bir duygu gelmelidir ki; şüphe, tereddüt ve
kararsızlığın her türlüsünü ortadan kaldırıp, insanların her çeşit kıyas, tahmin
ve hayallerinin batıl olduğuna ve gerçeğin, doğru ve dürüst insan­ların
kıyaslarıyla değil, ilim ve basiretleriyle anlaşılabileceğine kanaat ge­tirsin.

1.3. PEYGAMBERLİĞİN GEREKLİLİĞİ

1.3.1. İnsanın En
Büyük İhtiyacı

“Ve doğru yolu gösterme işi Allah’a aittir, halbuki kötü yollar
da vardır.”

Bu ayette tevhid, rahmet ve ulûhiyyet hakkında deliller ileri
sürülür­ken peygamberliğe de kısaca değinilmiştir. Şöyle ki; dünyada İnsanlar
için düşünme ve hareket etme konusunda çeşitli yollar vardır ve bunların fiilen
izlenmesi mümkündür. Belli ki bütün bunlar hak yol değildir. Ger­çek sadece
tektir ve gerçek bir hayat tarzı doğru bir hayat nazariyesine da­yanır.

Bu doğru nazariyeyi, başka bir deyimle, doğru yolu bilmek
insanın en büyük zarureti ve ihtiyacıdır. Hatta temel ihtiyacıdır. Bu öyle bir
ihti­yaçtır ki, insan buna bizatihi insan olduğu için ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç
karşılanmadığı takdirde ise insanın bütün ömrünün boşa gittiği söylenebi­lir.

Şimdi düşünün bir kere, sizi yaratmadan önce bu kadar nimetler
ya­ratmış ve sizi yarattıktan sonra her türlü beşerî ihtiyacınızı karşılamak
amacıyla bu kadar titiz davranmış olan Yüce Allah (c.c.)’ın hayatınızın bu en
büyük ihtiyacını gidermek için hiçbir şey yapmadığını, insan olarak düşünebilir
misiniz?

İşte bu temel ihtiyaç, nübüvvet veya risalet ile karşılanmıştır.
Eğer peygamberliğe inanmıyorsanız, bana söyleyebilir misiniz ki insanın doğru
yola ulaşması için Hak Tealâ başka ne yapmıştır veya başka ne yapabilir? Buna
cevap olarak, “doğru yolu bulmamız için Allah bize akıl ve zekâ vermiştir”
diyemezsiniz. Çünkü insan aklı zaten birçok yol icat etmiştir ve bu yollar
insanın doğruyu bulmasını imkânsız kılmaktadır. Allah’ın kurtu­luşa ermemiz için
hiçbir tedbir almadığını da iddia edemezsiniz. Çünkü, beşer olarak büyüme,
gelişme ve rahat etmemiz için bunca nimet vermiş olan Rabb’imizin bizi insan
olarak cehalet ve dalâletin pençesinde bıraktı­ğını söylemekten daha büyük bir
günâh yoktur.

1.3.2. Baskıyla
Hidayet Yerine İlhâm Yoluyla Hidayet

“Şayet Allah isteseydi, hepinizi hidayete erdirirdi” (Nahl; 9)

Allahu Tealâ’nın bütün insanları iradesiz veya iradeleri zayıf
olan diğer mahlûkat gibi hidayetle yaratması pekalâ mümkündü. Fakat hikme­ti ve
kudretinin gereği bu değildi. Amacı ve hedefi; kendi isteği, dileği ve
beğenisiyle iyi ile kötü ve doğru ile yanlış arasında tercih yapabilecek irade
ve hürriyete sahip bir varlık yaratmaktı. Bu hürriyetin kullanılması için insana
ilim ve bilgi kaynakları verildi, akıl ve zekâ bahşedildi, arzu ve irade gücü
verildi, içinde ve dışında olan çeşitli güç ve eşyaya hükmet­me kabiliyeti
bağışlandı. Hem doğru, hem yanlış yolu seçmesine yardımcı ya da engel olabilecek
bir takım tuzak ve mükâfatlar sağlandı. Doğuştan itibaren ona doğru yol
gösterilmiş olsaydı veya başka bir deyimle, zorla dürüst bir kişi yapılmış
olsaydı, yaratılan her şey anlamını kaybedecekti. Ayrıca, özgürlüğünü iyi
kullanmasıyla bir insanın varabileceği en yüksek ve faziletli mevkiye varmak da
mümkün olamayacaktı. Bundan dolayıdır ki, Allah (cc.) insanın hidayeti için
mecburi ve cebrî yolu değil, ilhamı hidayet, yani peygamberlerin telkiniyle
seçilen yolu uygun gördü. Böyle­ce, bir yandan insanın hürriyetine zarar
gelmeden, onun sınavdan geçire­bilmesi imkânı doğdu, öte yandan da, nasıl
yaşaması ve inanması gerekti­ğini kendisine sunan ve yaşayan bir örnek olarak
peygamberler gönderil­miş oldu.

1.3.3. Yaşayan
Hayatta Hidayet Örneğine Duyulan İhtiyaç

“O, yere yol gösteren alâmetler koymuştur ve insanlar yıldızlar
vası­tasıyla da yollarını bulurlar”. (Nahl; 16)

Yani, Allahu Tealâ, dünyanın her tarafını aynı şekilde
yaratmamıştır. Her bölgeye kendine mahsus bazı özellikler ve simgeler vermiştir.
Bunla­ra farklı sıfatlar sağlamıştır. Bunun birçok faydalarından biri, insanın
ken­di yolunu ve gideceği yeri bulmakta güçlük çekmemesidir. Yoldaki
işaret­lerin önemi, çölde yolunu kaybetmiş bir insanın karşılaştığı güçlükler
es­nasında iyice anlaşılır. Burada insan her an yolunu bulamama tehlikesiyle
karşı karşıyadır. Deniz yolculuğu sırasında yol işaretlerinin önemi bir kat daha
artar, çünkü böyle bir durumda yol işaretini bulmak oldukça zordur. Ancak
Rabbimiz çölde de denizde de bize yol gösterme kolaylığını sağla­mıştır.
Örneğin, yıldızlar, asırlardan beri insanların yollarını aydınlatmak­tadırlar.

Bu ayette, tevhid, rahmet ve ulûhiyetten bahsedilirken risâlet
yani peygamberliğe de kısaca atıfta bulunulmuştur. Bu noktada ister istemez bir
soru aklımıza geliyor. İnsanın maddî hayatında yolunu bulabilmesi için bunca
tedbirler almış ve imkânlar yaratmış olan bir Yaradan, insanı manevî alanda
rehbersiz bırakacak kadar ilgisiz kalabilir mi? Bir kerre, maddi alanda
uğranılan zarar, manevî alanda karşılaşılan zararın yanında çok küçük kalır.
Üstelik, dağlarda yolumuzu açan, vadi ve yaylalarda yo­lumuzu bulmak için
işaretler koyan, çölde, sahrada ve denizde bize yol göstermek için göklerde
kandiller (yıldızlar) bulunduran Yüce Allah’ın ahlâkî ve manevî kurtuluşumuz
için bize yol göstermediğine, yol işaretleri koymadığına inanmak mümkün müdür?

“Musa Firavun’a cevap verdi, Rabbimiz, her şeye yaratılışı
verip, sonra ona yol gösterendir”. (Tâhâ; 50)

Yukarıdaki âyette dünyada görülen ve hissedilen her şeyin Cenab-ı
Allah tarafından yapıldığı ifade ediliyor. Her şeye görüntü, şekil, kuvvet,
kabiliyet, Selahiyet ve hususiyet Cenab-ı Hak tarafından verilmiştir. İnsa­nın
elinin belli işler yapabilmek için sahip olduğu yapı ve özellik O’nun ihsanıdır.
Ayaklarınıza da en uygun şeklini O vermiştir. İnsan, hayvan, nebat, madde, hava,
rüzgâr, su ve ışık, kısacası her şey kendisine düşeni yapmak için şekil ve
selâhiyeti O’ndan almıştır.

Ayrıca, Allahu Teâlâ eşyalara sadece şekil ve yetki bahşederek
onlar­dan bütün alâkasını kesmiş değildir. Onlara yol göstermek vazifesini de
yerine getirir. Dünyada hiçbir şey gösterilemez ki Rabbimiz ona şekil ve güç
vermenin yanı sıra yaradılış amacını da öğretmiş olmasın. Kulağa duyma, göze
görme vazifesini O öğretmiştir. Balığa suda yüzme ve kuşa havada uçma yeteneğini
O vermiştir. Ağaçlara dal budak salıp meyve ver­me ve toprağa bitkiler
yetiştirme emrini O vermiştir. Kısacası, bütün evre­ni ve içinde bulunan her
şeyi yaratmakla kalmamış onlara gereken bilgiyi de vermiş ve onlara kılavuzluk
etmiştir.

Yukarıda bahsettiğimiz ayette Hazreti Musa (a.s.) aynı zamanda
Fira­vun’un inkâr ettiği Peygamberlikle ilgili bir delile de işaret etmiştir. Bu
delile göre, tüm evren’in yaratıcısı ve hâmisi olan ve her şeye, durumuna,
ihtiyacına göre gereken talimatı veren Allah’ın yol gösterici vasfının bir
gereği de, insanın bilinçli yaşantısında izlemesi için belirlediği yolun, şu­ur
ve irade sahibi olmayan diğer varlıklardan farklı olmasıdır. İnsanlara rehberlik
ve önderlik yapılmasının en uygun şekli, gayet tabii ki şuurlu bir insanın
onlara yol göstermesi, hem de bunun akıl ve mantıklarına aykırı olmayacak
şekilde yapılmasıdır.

1.4. PEYGAMBERLİK NEDİR?

Dünyada insanın ihtiyaç duyduğu her şeyi, ona Allah yaratmış ve
vermiştir. Bir çocuk doğunca dünyaya nelerle geliyor? Görmek için göz­ler,
işitmek için kulaklar, koklamak ve nefes almak için burun ve duymak için
derisindeki hassasiyet, yürümek için ayaklar, çalışmak için eller, dü­şünmek
için beyin ve benzeri duyu ve organlarla. Küçük vücudunda gele­ceğin
ihtiyaçlarını gidermek için bakın ne çok şeyler toplanmıştır? Daha sonra dünyaya
adım atarak, hayatını yaşaması için de sayısız eşya ve mal­zemeler ona
bahşedilmiştir. Meselâ, rüzgâr, ışık, ısı, su, toprak vs. Ayrıca bebek doğmadan
önce annesinin memelerine süt gelmiş olur, ana-baba akrabalar ve hatta
başkalarının yüreğine sevgi ve şefkat inmiş olur ki bun­ların sayesinde
yetiştirilip büyütülebilsin. Bebek büyüdükçe ihtiyaçların karşılanması için her
türlü kolaylık da sağlanır. Sanki yeryüzündeki ve gökteki bütün nesneler onun
için seferber edilmiştir.

Dünyada çalışmak ve iş görmek için gereken bütün kabiliyet ve
güç insana verilmiştir. Bedensel güç, akıl, zekâ, düşünme ve konuşma kabili­yeti
ve benzeri yetenekler her insanda az çok vardır. Fakat burada Kâdir-i Mutlak’ın
değişik ve ilginç bir nizam kurduğunu görürüz. Bütün kabiliyetler insanlara eşit
şekilde verilmemiştir. Bunun hikmeti şudur: Eğer insan aynı güçte ve yetenekte
olsaydı, o zaman kimse kimseye muhtaç olmaya­cak, kimse kimseye aldırış
etmeyecekti. Onun için, Cenab-ı Allah insanla­ra genel olarak bütün
yeteneklerini verirken, ölçülerini değişik tutmuştur. Bir takım yetenek ve
imkânlar bazı insanlarda fazla, bazı insanlarda az bulundurulmuştur. Bazı
İnsanlar, bedensel çalışmalarını diğerlerine oranla daha fazla yapacak şekilde
yaratılmıştır. Bazıları belli bir mesleğe ve uz­manlığa doğuştan yatkın olurlar,
bazılarında bu gibi hüner ve marifetler az bulunur. Bazı İnsanlar da akıl ve
zekâ bakımından diğerlerinden kat kat üstün olurlar. Bazıları doğuştan asker ve
kumandan olurlar, bazıları ise başkalarını yönetmek için yaratılmışlardır. Aynı
şekilde bazıları inanılmaz konuşma kabiliyetiyle doğarlar, bazılarına yazarlık
ve sanatçı kabiliyeti verilmişken, bazıları da matematikte uzman olurlar, öyle
ki, başkalarının büyük enerji ve zaman harcayıp halledemediği problem ve
formülleri ânında hallediverirler. Yine bazıları var ki çeşit çeşit eşya ve
aletler icat eder, başkalarının hayranlığını çekerler. Bazıları ise hukukun
öylesine in­ce noktalarını ortaya koyarlar ki herkes şaşkına döner. Allah
vergisi deni­lenler işte bunlardır. Kimse bu hüner ve kudretini kendi kendine
elde ede­mez. Eğitim, kültür ve terbiye de bunları yoktan var edemez. Bunlar
do­ğuştan olan kabiliyetler olup, Allah’ın bahşettiği kişilerde bulunur.

İnsan uygarlığı için gerekli olan yetenekler gerektiği miktarda
verilir, bazıları çok, bazıları az. İnsanların çoğu asker, marangoz ve demirci
ola­rak doğabilir. Benzeri meslek sahipleri de çok sayıda bulunabilir. Ancak
üstün bilgi ve zekâ sahipleri nispeten az olurlar. Siyaset adamları, devlet
adamları ve komutanların sayıları da azdır. Ayrıca fen ve teknikte fazla­sıyla
uzmanlık isleyen sahalarda yetişenler daha da az olurlar, çünkü bi­lim
adamlarının hizmetleri ve buluşları asırlarca insanlığa yararlar sağlar.

Şimdi üzerinde düşünmemiz gereken husus şudur. Dünyada başarılı
bir hayatın icabları sadece mühendis, matematikçi, bilim adamı, hukukçu,
politikacı, iktisatçı veya diğer meslek sahiplerinin yetişmesinden mi
iba­rettir? Elbette hayır. Bütün bunların üstünde bir ihtiyaç daha vardır, o da
insanlara Allah’ın yolunu gösteren birinin bulunmasıdır. Birileri bu dün­yada
yalnızca İnsanlar için nelerin bulunduğunu ve bunların nasıl kullanıl­dığını
anlatmakla mükelleftirler. Fakat bir başkasının, bizzat insanın ne olduğu, kimin
için ve niçin yaratıldığını, onu yaratanı memnun etmek için hangi yolu takip
etmesi gerektiğini ve hem bu dünyada hem öbür dünyada daim ve ebedi saadet ve
refaha kavuşması için ne gibi özelliklere sahip ol­ması icap ettiğini anlatması
gerekmez mi? Şüphesiz gerekir, hem de çok! Aslına bakılırsa, bu, insanın en
büyük ihtiyacıdır. En ufak ihtiyaçlarımızı gidermek için bu kadar imkân ve
kolaylıklar sağlamış olan Yüce Allah’ın en büyük ihtiyacımızı görmezlikten
geldiğine inanmak zordur. Aklımız bunu hiç kabul etmez.

1.4.1. Rasûllerin
Konumu

Allahu Azimüşşân’ın her hüner, her fen ve her bilim dalı için
yarattığı üstün kabiliyetli İnsanlar gibi, bizzat Allah’ı bilen ve O’na yakın
olabile­cek İnsanlar da dünyaya gelmişlerdir. Allah bu insanlara din, ahlâk ve
şe­riat ilminin en âlâsını vermiş ve daha sonra aynı bilgileri başkalarına
akta­rabilmeleri için kendilerini peygamberlik makamına getirmiştir. İşte bu
insanlara biz Rasûl veya Nebi deriz.

Bilim ve tekniğin çeşitli dallarında üstün zekâlı ve üstün
yetenekli ki­şilerin yetişmesi gibi, din ve hidayet alanında da üstün yetenekli
kişiler doğar. Ayrıca nasıl ki bilim ve teknikte şan ve şöhret sahibi olmak için
belli bir kafa yapısı ve karaktere ihtiyaç varsa, peygamberler de muayyen bir
tabiat, huy ve şahsiyete sahip olurlar.

Doğuştan şair olan bir kişinin şiirlerini dinler dinlemez üstün
bir şa­irlik yeteneğine sahip olduğuna kanaat getiririz. Çünkü başkaları ne
ka­dar çaba gösterse de onun kadar güzel şiir söyleyemezler. Aynı şekilde
doğuştan hatip, yazar, edip, sanatçı, mucit ve lider olanlar da kendi eser ve
çalışmalarından derhal tanınırlar. Aynı şey peygamberler için de geçer­lidir.
O’nun düşünebildiği ve sezebildiği şeyleri alelâde kişiler kolay an­layamaz.
Anlattıkları ve söylediklerini başkaları anlatamaz. Bakışları keskin olup pek
çok meselenin derinliğine iniverir. Söylediklerini aklımız kabul eder, yüreğimiz
de teyid eder. Dünyadaki tecrübeler ve kâinattaki gözlemlerle her sözünün doğru
olduğu tesbit edilir. Ayrıca peygamber ter­temiz bir kişiliğe sahip olur. Her
konuda dürüst davranır her sözünü doğ­ru söyler. Yanlış bir şey söylemez, kötü
bir iş yapmaz. Hayatında söy­lediklerinin aksine hareket ettiği vaki olmamıştır.
Söz ve hareketlerinde şahsî bir menfaati yoktur. Başkalarının yararı ve rahatı
için bin bir güçlük çeker. Kendi iyiliği için başkalarına zarar vermez, bütün
hayatı doğruluk, dürüstlük, iyi niyet, fazilet, namus ve yüksek seviyeli
insanlığın bir örne­ği olur. Bir tek kötülük göremezsiniz hayatında. Bütün
bunlar görülür gö­rülmez, adı geçenin Allah’ın gerçek peygamberi olduğu derhal
anlaşılıverir.

1.4.2. Peygambere
İtaat

Herhangi bir şahsın Allah’ın gerçek peygamberi olduğunu
anlayınca da sözlerini dinlemek, O’na itaat etmek ve yolunda yürümek farz olur.
Bir şahsı peygamber olarak tanıyacaksınız, sonra da sözlerini
dinlemeyeceksi­niz, bu hiç de uygun bir davranış değildir. Zira birini peygamber
olarak tanıdınızsa, O’nun söylediklerinin Allah’ın sözleri olduğunu ve O’nun
ha­reketlerinin Allah’ın emrine uygun olduğunu kabul etmişsiniz demektir. Yani
söyledikleri veya yaptıklarına aykırı hareket etmeniz bizzat Allah’ın emrine
itaatsizlik olur. Allah’a karşı olan her şey, kesinlikle yanlıştır. De­mek ki
peygamberlerin dediklerini yapmak zorundayız. Gerçi ilk bakışta peygamberin bazı
söz ve fiillerini anlayamayız, ama bunların peygamber­lerden kaynaklanması zâten
yapılanların doğru ve hikmet dolu olduğunun birer delilidir. Bir şeyi anlamaktan
âciz isek bu demek değildir ki o şeyde bir kusur ve noksanlık vardır. Bu aslında
anlayışımızın eksikliğidir.

Herkes her bilim ve fen dalını lâyıkıyla bilemez, bilmesi de
beklene­mez. Bu sebeple, bir bilim adamı veya teknik uzmanının anlattığı bazı
şeyleri o bilim ve tekniğin yabancısı olan bir kişinin aklı almıyorsa;
anla­tılanları reddetmesi ahmaklık olur. Dünyada her işin uzmanları vardır. Bu
uzmanların işlerine başkaları karışmaz. Uzmanlık isteyen bir işi bir acemi
yapmaya kalkışırsa her şeyi berbat eder. Önemli olan, her işi ehline
yap­tırmaktır. İş yapılmadan önce onu yapacak kişinin yeterli derecede bilgili,
deneyimli ve yetenekli olup olmadığı araştırılmalıdır. Bu ölçüye uyan bir kişi
bulununca da ona güvenmek şarttır, işine karışılmamalıdır. Yoksa işe başladıktan
sonra ona ikide bir müdahale etmek ve “şu anda ne yapıyor­sun, anlamıyorum,
bunun doğru olduğunu ispatlamazsan sana inanmam”, gibi çıkışlar yapmak akıllılık
değil, budalalıktır. Bir dava için bir avukat tuttuktan sonra işine karışmaya ve
hatta onu sorguya çekmeye başlarsanız, o sizi derhal terk edecektir. Bir doktor
tedaviye başladıktan sonra ona sık sık ne yaptığını ve verdiği ilâçların faydalı
olup olmadığını sorarsanız, eminim o da hastayı bırakacaktır. Aynı durum dinimiz
için de geçerlidir. Biz Allah hakkında bilgi edinmek ve Allah’ın dediği yoldan
gitmek iste­yip, bunu kendi kendimize başaramıyorsak, Allah’ın elçisini,
peygamberi­ni aramalıyız. Fakat bu arayış akıllıca ve titizlikle yapılmalıdır.
Çünkü peygamber sanarak yanlış kişiye varırsak yanlış bir yola sapmış olacağız.
Ancak iyice ölçüp biçtikten sonra, birinin Allah’ın hakiki rasulü ve elçisi
olduğunu anladığımız an, ona tam güvenmeli, söylediklerine eksiksiz uy­malıyız.

1.4.3.
Peygamberlere İmân Etmek

Allah tarafından gönderilen Peygamber’in gösterdiği, doğru ve
gerçek yolun anlaşılmasından sonra, bütün insanların peygamberlere iman
etme­leri, itaat etmeleri ve uymaları gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Bu
nedenle, peygamberi bırakıp kendi yolunu kendi çizmeye çalışan biri mut­laka
yanlış bir tutum içindedir.

Bu hususta İnsanlar garip yanlışlıklar yaparlar. Bazıları
peygamberle­rin varoluşuna inanırlar, ama onlara ne iman eder, ne de itaat
ederler. Bu gibi İnsanlar sadece kâfir değil aynı zamanda aptaldırlar. Düşünün
bir ke­re, insanın bile bile yalan yanlış şeylere umudunu bağlamasından daha
büyük aptallık olur mu?

Bazıları diyor ki “peygamberlere itaat etmemize gerek yoktur,
biz kendi kendimize doğru yolu buluruz.” Bu da büyük bir yanlışlıktır.
Mate­matik okumuş olan biri pekâla bilir ki bir noktadan başka bir noktaya düz
çizgi sadece bir tane çizilebilir. Bu çizginin dışındakiler ya eğri olur ya da
eksik. Hak yolu da tıpkı bunun gibidir. İslâm dininde buna “Sırat-ı Müsta­kim”
yani doğru yol denir. Bu yol insandan başlayarak Allah’a kadar gi­der. Aynen
matematik kuralı gibi, bu, tek bir yoldur ve bunun dışındakile­rin hepsi
yanlıştır. Şimdi, doğru yolun peygamber tarafından gösterildiği­ne inandınızsa
teslim etmelisiniz ki kendi yolunu kendi bulmaya çalışan bir kişi için iki
ihtimal vardır. Ya Allah’a gidecek yolu hiç bulamayacak­tır, ya da bulsa bile
bu, doğru yol, veya matematik diliyle, düz çizgi olma­yacaktır. Dolambaçlı ve
uzun bir yol olacaktır. Birinci durumda söz konu­su kişinin felâkete uğraması
işten değildir. İkinci duruma gelince, bu da onun akılsızlığını apaçık ortaya
koymaktadır. Akılları kıt olan hayvanlar bile bir yerden bir yere gitmek için en
kısa yolu tercih ederler. Ama şu in­sana bakın ki Allah’ın iyi bir kulu ona
doğru yolu, kısa bir yolu göster­mektedir, fakat o “senin yolunu takip etmem;
kendi doğru bildiğim yoldan uzak ve dolambaçlı olsa da giderim” demekte ısrar
etmektedir.

Bu basit örnek herkesin anlayabilmesi için verilmiştir. Fakat
mesele­yi daha derinliğine inceleyecek olursak anlarız ki peygambere inan
et­mekten çekinen bir şahıs Allah’a giden hiçbir yol bulamaz, ne düz ne eğri.
Şöyle ki, doğru ve dürüst bir insanın sözüne inanmayan birinin aklından şüphe
etmek gerekir. Belki geri zekâlıdır, belki de kibirlidir. Ya iyilik ve
doğruluktan bir şey anlamıyor, ya da atalarının kötü geleneklerine körü körüne
bağlı kalmak istiyor. Böyle bir kişinin nefsine düşkün biri olma ih­timali de
vardır. Belki de günâhlarından haz alıyor, zevk ve safa âlemin­den vazgeçmek
istemiyor ve bu sebeple peygamberin söylediklerini inkâr ediyor. Böyle bir
durumda olan kişinin Allah’ın yolunu bulması düşünüle­mez ve eğer bu sebepler
yoksa, doğru, sözlerinde ve fiillerinde dürüst olan bir kişinin gerçek bir
peygambere iman etmemesi için hiçbir geçerli neden yoktur.

Sözün kısası, peygamber Allah tarafından gönderildiğine göre,
O’na itaat etmek Allah’ın emrine itaat etmektir. Bu bakımdan peygambere iman
etmeyen, Allah’a itaatsizlik etmiş olur. Bilindiği gibi, hangi devlette
ya­şarsak yaşayalım, o devletin tebaası ve vatandaşı olarak bütün mülki âmir ve
idarecilere itaat etmek zorundayız. Vâli ve diğer idarecilere başkaldır­mak
bizzat devlete karşı isyan bayrağını çekmek anlamına gelir. Bir dev­leti
tanıyacaksınız, ama o devletin temsilcisine sırt çevireceksiniz, olmaz böyle
şey. Benzetmek gerekirse, Allahu Teâlâ ile peygamberin durumu da aynıdır. Allah
bütün insanların gerçek hükümdarıdır. Allah’ın insanların hidayeti, ıslâhı ve
kurtuluşu için dünyaya elçi olarak gönderdiği peygam­berlere imân, sadakat ve
hürmet şarttır. Yüce Allah insanlara böyle buyur­muştur. Bu buyruğa karşı gelen,
ister Allah’a inansın, ister inanmasın, kâfirdir.

1.4.4.
Peygamberlik Zincirine Bir Bakış

İnsanlar arasında peygamberlik geleneği nasıl başladı? İlk
peygamber kimdi, onu takip edenler kimlerdi ve bu silsile nasıl noktalandı?

Cenab-ı Allah, ilk önce bir insan yarattı, sonra bunun eşini ve
daha sonra da soyunu. İnsan soyu büyüyüp genişledi ve bütün dünyaya yayıldı.
Dünyaya gelen bütün İnsanlar o ilk çiftin evlâtlarıdır. Bütün ulusların dini ve
tarihi geleneklerine göre insan ırkının başlangıç noktası bir insandı. Bi­limsel
araştırmalar da dünyanın çeşitli bölgelerinde aynı zamanda çeşitli insan
tiplerinin doğduğunu kanıtlamıyor. Pek çok bilim adamı ve biyolog ilk önce tek
insanın doğduğunu sonra soyunun giderek yayıldığını, hepi­mizin o tek kişinin
evlâdı olduğunu tahmin ediyorlar.

Dinimizde ilk insana Adem (a.s.) deniliyor. Bu kelimeden “adam”
kelimesi türemiştir ki “insan” anlamına gelir. Allahu Tealâ ilk peygamber olarak
Hazreti Adem’i seçti ve O’na dedi ki: “Git evlâtlarına İslâm’ı öğret”. Adem de
insanlara dedi ki, “sizin ve bütün âlemlerin İlâh’ı Allah’tır. O’na ibadet edin,
önünde eğilin, O’ndan yardım talep edin, O’nun istediği gibi iyi ve dürüst bir
hayat sürün. Böyle yaparsanız, ödüllendirilirsiniz, ama yapmazsanız ağır bir
şekilde cezalandırılırsınız.”

Hz. Adem’in soyundan iyi olanlar babalarının gösterdiği yoldan
yürü­düler, ama kötü olanlar başka yollara saptılar. Zaman geçtikçe bataklığa
saplandılar, karanlığa gömüldüler. Bazıları güneşe, aya ve yıldızlara tap­maya
başladılar; bazıları ağaç ve nehirleri ilâh edindiler. Bazılarına göre rüzgâr,
su ve ateş, tanrılarıydı. Yine bazıları hastalık, sağlık ve kudret için çeşitli
tanrı ve tanrıçalar bulunduğuna, hepsini memnun etmek için hepsi­ne tapılması
gerektiğine inandılar. Kısacası, şirk ve putperestliğin sayısız türleri doğdu,
birkaç düzine din ortaya çıktı. O zamana kadar Hz. Adem’in evlâtları dünyanın
pek çok bölgelerine yayılmış, birçok milletler türemiş, her millet kendine göre
bir din uydurmuş ve hepsinin gelenek ve görenek­leri değişik şekiller almıştı.
Allah’ı unutan bu İnsanlar Hz. Adem’in kendi evlâtlarına verdiği ilk talimat ve
telkinleri de unuttular. İnsanlar kendi ar­zu ve isteklerinin kulu oldular, her
türlü kötülüğe bulaştılar ve cehalete saplandılar, iyi ile kötü arasındaki farkı
unuttular, iyiler kötü, kötüler iyi oluverdi. Kur’an-ı Kerim’in şu âyeti
peygamberliğin hakikatini açıkça gözler önüne seriyor:

“İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve
uya­rıcılar olarak gönderdi; anlaşmazlığa düştükleri konularda İnsanlar
ara­sında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçeklen içinde taşıyan kitâb
indirdi. Oysa kendilerine kitâb verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller
geldikten sonra, sırf aralarındaki azgınlık ve kıskançlıktan ölürü o (Kitâb
hakkındâ anlaşmazlığa düştüler). Bunun üzerine Allah, kendi izniyle insanları,
onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, di­lediğini doğru yola
iletir”[1].
(Bakara; 213)

Bilgisiz İnsanlar kendi kıyas ve tahminlerine dayanarak “din”ler
tari­hini yazarken insanın, dünyadaki hayatına şirk ve cehalet içinde
başladığı­nı ama kademeli olarak olgunlaşma ve gelişme süreci içinde karanlıktan
aydınlığa doğru yol aldığını ve en son, tevhid veya Allah’ın tek oluşu fik­rine
ulaştığını belirtmeye çalışırlar. Kur’an-ı Kerim’in anlattıkları ise bu­nun tam
tersidir. Kur’an’a göre insan inançsızlığın karanlığında değil, ilim, irfan ve
İman’ın aydınlığında doğdu. Allahu Teâlâ doğan ilk insana Hakikat’in ne olduğunu
ve hangi yolu takip etmesi gerektiğini en başta söyle­mişti. Bundan sonra
Adem’in evlâtları uzun bir süre doğru yolda yürüyüp tek bir ümmet sıfatını
korudu. Ama daha sonra İnsanlar sapıklığa ve çeşit çeşit yollara düştüler. Bu
sapma, onlara hak yolunun anlatılmamasından ileri gelmiyordu, aksine onlar
Hakk’ın ne olduğunu biliyorlardı, ama ken­dilerine daha çok menfaat sağlamak ve
başkalarının haklarına tecavüz et­mek, onlara zulmetmek için bu yollan
seçmişlerdi. İşte bu başıboşluğu ve sapıklığı gidermek amacıyla Allahu Tealâ
dünyaya peygamberleri gön­dermeye başladı. Bu peygamberlerin her biri kendisine
mensup ayrı ayrı dinler kurmak için dünyaya gönderilmemişti. Hepsinin hedefi,
insanların kaybettiği “Hak yolu” tekrar bulmalarına yardımcı olmak ve
kendilerini tek bir ümmet haline getirmekti.

1.4.5.
Peygamberlerin Görevi

Peygamberler kendi ümmetlerine unuttukları esasları
hatırlattılar. Bir tek Allah’a tapmalarını tekrar öğrettiler. Şirk ve
putperestlikten menettiler. Allah’ın rızasını kazanacak işler yapmalarını
tavsiye etliler. Allah’ın ka­nunlarını getirdiler ve herkese duyurdular.
Hindistan, Çin, Irak, İran, Mı­sır, Afrika ve Avrupa’ya, kısacası dünyanın her
yerine Allah’ın gerçek peygamberleri geldiler. Hepsinin dini aynıydı, yani
İslâm. Ama peygam­berlerin talim ve terbiye şekilleri farklıydı. Anlatılan dinin
bazı ilke ve ku­rallarında da biraz fark vardı, ama özü aynıydı. Değişen şey,
ilgili milletin tabiatı ve içinde bulunduğu şartlara uygun telkin ve talimattı.
Hangi mil­letle hangi kötülükler, bilgisizlikler çoksa onların düzeltilmesi ön
plâna çıkarıldı. Öncelikle çokça yaygın olan bâtıl inançların ıslâhına
çalışıldı. Milletler medeniyet, kültür, ilim ve fenin ilk merhalelerinde
bulundukları sırada kendilerine sade bir telkin ve terbiyede bulunuldu. Fakat
İnsanlar kalkınıp daha çok uygarlaştıkça kendilerine daha geniş ve teferruatlı
talim ve terbiye ilkeleri getirildi. Yani aralarındaki fark dinin kendisinde
değil, bunu öğretme ve anlatma metodundaydı.

1.4.6.
Peygamberlerin Karşılaştıkları Tepkiler

İnsanlar, peygamberlere garip muameleler yaptılar. İlk önce
onlara eziyet ettiler, işkence yaptılar. Söylediklerini dinlemediler. Kimini
sürgü­ne gönderdiler, kimini öldürdüler. Bazı peygamberler ömür boyunca didi­nip
çalıştıktan sonra ancak beş on dindar veya taraftar toplayabildiler. Ama bu
salih ve yüce İnsanlar tebliğ ve talimden vazgeçmediler. Bunlar­dan bazıları çok
sayıda taraftar toplayabildiler ve bazı yerlerde devlet de kurdular. Ama bundan
sonra, bazı peygamberler garip bir muameleye tabi tutuldular. Bu peygamberler
öldükten sonra, getirdikleri din tanınmayacak şekilde değiştirildi, İnsanlar
kitaplarda gelişigüzel değişiklikler yaptılar. Peygamberlerini bazıları Allah’ın
nuru ve hatta Allah’ın ta kendisi ilân et­tiler. Bazıları da Allah’ın oğlu
olarak takdim etti. Bir kısmı da onları Al­lah’a ortak koştular. Diğer bir kesim
ise peygambere tapmaya başladı. İşin tuhafı, putu kıranlar birer put haline
getirildiler. Peygamberlerin getirdik­leri şeriat da ortadan kayboldu; yerine
batıl itikatlar, merasim, gelenek ve efsaneler geçer akçe oldu. Allah’ın
kanunları, insanların kanunlarıyla ka­rıştırıldı. Kısaca, birkaç yüzyıl sonra
peygamberin getirdiği şeriat ve ka­nunun gerçek muhteva ve şeklinin anlaşılması
imkansızlaştı. Bizzat pey­gamberlerin hayalı ve sözleri içinden çıkılmaz hale
geldi.

Ancak peygamberlerin bütün çabalan boşa gitmeyip, bütün tahrif
ve değişikliklere rağmen, bazı değişmez gerçekler her ümmet ve millette az da
olsa kalmıştır. Allah ve âhiret mefhumları, değişik şekillerde olsa da, hemen
hemen bütün milletlere yayılmıştır. İyilik, doğruluk ve güzel ahlâk ile ilgili
bazı kurallar bütün dünya tarafından kabul edilmiştir. Bütün üm­metlerin
peygamberleri her kavmi ayrı ayrı öyle eğitmişlerdir ki bütün dünyada insanlığın
istisnasız aynı dini benimseyebilmesi için ortak bir ze­min oluşmuştur.

1.5. PEYGAMBERLERİN ORTAK ÇAĞRISI

Kur’an-ı Kerim’de görüyoruz ki peygamberler belirli aralıklarla
dün­yaya geliyor ve ümmetlerini hep aynı şeylere davet ediyorlar.

“Ey milletim, Allah’a itaat ediniz. O’ndan başka ilâhınız
yoktur.”

İster Babil toprakları olsun, ister Sodom, Medyen, Hicr veya Nil
va­disi. İster Hazreti Îsa (a.s.) dan 40 yüzyıl önce, ister 20 yüzyıl, 10 yüzyıl
önce olsun. İster bağımsız ve özgür bir millet olsun, ister köle ve perişan bir
ümmet olsun. İster gelişmenin en alt seviyesinde olsun, ister medeni ve siyasi
kalkınma ve refahın en üstü düzeyinde bulunsun, her yerde, her devirde ve her
ulusta Allah’ın elçileri hep aynı tavsiye ve telkinlerde bu­lunmuşlardır.
Öğütledikleri hep aynıdır. “Allah’a dönün, O’na bağlanın, O’ndan başka bir ilâh
yoktur.” Hazreti İbrahim (a.s.) ümmetine açık açık şöyle demişti: “Her şeyin özü
olan Hak Teâlâ’yı kabul etmedikçe sizin ara­nızda müşterek herhangi bir bağ,
gerçek herhangi bir işbirliği olmayacak­tır.” Hazreti Musa (a.s.) Firavun’a
gitmeden önce kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunu ilân etti ve herkesi kurtuluşa
ve doğruya çağırdı. Fira­vun’a da dedi ki, “sen Rab olamazsın, çünkü Rab olan
her şeyi yaratan ve herkese yaşama imkânı veren Allah’dır.” Hazreti Îsa (a.s.),
Romalıların kölesi haline gelen Beni İsrail’i ve diğer kavimleri, Roma
imparatorluğu ve sömürgeciliğine karşı isyan bayrağını çekmeğe değil, tek
Allah’a inan­maya ve doğru yolu takip etmeye davet etti. Görüldüğü gibi, Kur’an-ı
Ha­kim’de anlatılan bu olaylar başka bir dünyaya değil, bugün içinde
yaşadı­ğımız dünyaya aittir. Ayrıca Kur’an’da sözü geçen İnsanlar da bizim gibi
insandılar. Şimdi, Nebilerin geldiği ülke ve milletlerin çözüm bekleyen diğer
herhangi bir siyasi, ekonomik, toplumsal sorununun bulunmadığı id­dia edilemez.
Bu gibi sorunlar vardı ve her zaman süregelmiştir. Ancak İslâm hareketinin her
önderi -yani peygamberler- değişik yörelerdeki in­sanları Tevhid’e davet etmeyi
her şeyden üstün tutmuştur. Her türlü ulu­sal, bölgesel, siyasal, ekonomik ve
toplumsal sorunları bir yana bırakarak Hakk’a davete öncelik tanımışlardır.

Hazreti Îsa (a.s.) Beni İsrail’i Hakk’a çağırırken, dünyaya
gelişinin se­bebini anlattı:

“(Ben), benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak size haram
kı­lınan bazı şeyleri helâl kılmak üzere gönderildim. Size Rabb’inizden bir
ayetle geldim; o halde Allah’tan korkun, bana itâat edin! ‘Allah benim de
Rabbim, sizin de Rabbinizdir; O’na kulluk edin, doğru yol budur”. (Al-i İmran;
50-51)

Demek oluyor ki, bütün Nebi’ler gibi Hazreti Îsa (a.s.)’nın
daveti de şu üç önemli noktaya dayanıyordu:

Birincisi, bütün insanların itaat etmesi gereken bir üstün
otorite var­dır. Bu otorite Allah’a aittir. Hayatın ve uygarlığın esası bu temel
üzerine kurulmalıdır.

İkincisi, bu üstün otoritenin temsilcisi olan, peygambere itaat
şarttır.

Üçüncüsü, insanın hayatını düzenleyen ve yönlendiren kanun ve
ni­zam ancak Allah’ın koyduğu kurallardan müteşekkildir. İnsan’ın hem var­lık
sebebi, hem de yok olma sebebi, O’nun bahşettiği kanun ve düzendir. Bunun
dışındaki bütün kanun ve kurallar geçersiz sayılmalıdır

[2]
.

Demek ki, Hz. Îsa, Musa, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve diğer
peygamberlerin davet ve görevlerinde hiçbir fark yoktur. Çeşitli
peygam­berlerin, çeşitli görevlerle dünyaya geldiğini iddia eden ve davetlerinin
maksadı ve şekli arasında ayırım yapanlar büyük bir hataya düşmüşlerdir. Allah
tarafından kavmine gelen elçi’nin görevi, kavmini itaatsizlik ve is-yan’dan
alıkoymaktan başka bir şey değildir. Bütün peygamberler insanla­rı tek Allah’a
itaat etmeye ve O’na bağlı kalmaya çağırmışlardır.

Kur’an-ı Kerim’de Nebilerin dünyaya gelişinin maksadı bir başka
tür­lü de anlatılmıştır:

“Bütün bu Rasûl’ler, müjde vermek ve korkutmak için dünyaya
gön­derilmiştir ki bundan sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalma­sın”.
(Nisa; 165)

Yani, bütün peygamberler aynı amaç için gönderilmişti. Allahu
Teâlâ insanlara son hüccetini göstermek istiyordu. Böylece, son mahkemede
yo­lundan sapmış olan bir suçlu, karşısına çıkıp, “Ya Rab, ne yapalım, hiç
haberimiz yoktu, Sen bize gerçeği anlatmak için de herhangi bir tedbir de
almamıştın” diye özür beyan edemeyecekti. İşte bu sebepten dolayıdır ki Allah (cc.)
dünyanın çeşitli kesimlerine peygamberlerini gönderdi ve ki­taplarını indirdi.
Bu peygamberler bazen çok sayıda insanlara Allah’ın ta­limatını ilettiler,
ayrıca aralarında insanlara yol gösterecek kitaplar bırak­tılar. Bu kitaplar her
zaman varolmuştur. Şimdi biri doğru yolu bırakıp yanlış yola sapıyorsa, bunun
sorumluluğu elbette ki Allah ve Rasullerine ait değildir. Sorumluluk, Allah’ın
davetinin kendisine ulaştığı, ama onu değerlendiremeyen o kişiye ya da doğru
yoldan haberdar olmalarına rağ­men, yanlış yolu takip edenleri uyarmayanlara
aittir.

Nebi’ler ve Rasûl’ler, Hakk’a davet etmelerinin yanı sıra,
itaate lâyık kişilerdir de. Kur’an-ı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor:

“Biz Rasûl’leri de gönderdik ki Allah’ın izniyle onlara itaat
edilsin”. (Nisa; 64)

Demek oluyor ki, Rasuller sadece Allah’a iman edilmesini
bildirmek için gönderilmedi. Peygamberler yanlarında uyulması ve yaşanması
gere­ken bir nizamı da getirmişlerdi. Bu şartlarda, onlara inanıp başkalarına
tâbi olmak düpedüz tutarsızlıktır. Peygamber’e geldiklerine inanıldıktan sonra
başka kanunlar bir yana bırakılmalıdır. Peygamberin getirdiğine uyularak
yaşanmalıdır. Eğer yaşanmıyorsa, inanmanın anlamı kalmaz.

Din’i galip ve üstün getirme görevi de peygamberlere aittir.
Meselâ, şu ayet-i kerimeye bakın:

“Kendi peygamberini hidayetle ve Hak diniyle, dinlerin her
türlüsüne galip gelmek için (dünyaya) gönderen elbetteki Allah’tır.” (Tevbe; 33)

Metinde “ed-din” kelimesi kullanılmıştır. Bunu “dinlerin her
türlüsü”ne çevirdik. Din kelimesi Arapçada delil, burhan ve belgelerle kabul
edilen ve emrine uyulan bir kişinin kurduğu hayat tarzı ve hayat nizamı anlamına
gelir. Burada görüldüğü gibi, peygamberlerin dünyaya gelişinin maksadı, yanında
getirdiği hidayet ve Hak dinini, din nevinden her şeye galip getirmekti. Başka
bir deyimle, peygamber’in getirdiği din ve hayal tarzının, başka bir dine veya
hayat tarzına bağlı kalması düşünülemez. Peygamber, yeryüzünün ve göklerin
Hakiminin temsilcisi olarak dünyaya gelir ve amacı da getirdiği din ve sistemi
başka sistemlere galip kılmaktır. Şayet peygamberin gelişinden önce dünyada
örneğin zımmiler (gayri müslim)inki gibi, başka bir düzen varsa, cizye ödeyerek
ve peygamberle­rin getirdiği nizama tabi olarak kendi düzenlerini
sürdürebilirler.

İnsanın Allah’a kul olmayıp, kendi nefsine uyması ve Allah’ın
emirle­rini bir kenara iterek ahlâk, cemiyet ve medeniyetleri için başka başka
te­mel ve ilkeler aramaları bütün kötülüklerin kaynağı olup başlı başına bir
fesattır. Bu temel fesat, dünyada türlü türlü kötülüklere yol açar. İşte bu
fesâdı durdurmak ve yok etmek için dünyaya Kur’an-ı Kerim indirilmiştir. Bu
fesat da sırf insanın cehaleti ve nankörlüğünden doğar. Dünya iyilik ve güzellik
üzerine kurulmuşken insanların bilgisizliği ve ayaklanması onun uyumunu
bozmuştur. Bu bakımdan insan hayatının cehalet, vahşet, şirk, isyan ve ahlakî
bozuklukla değil, iyilik ve dürüstlükle başladığını söyle­mek daha doğru olur.
Kötülük sonradan gelmiştir. Bu kötülüğe son ver­mek ve hayata yepyeni bir düzen
getirmek gayesiyle, Allah dünyaya, za­man zaman peygamberlerini göndermiştir.
Peygamberler de gelip aynı telkinde bulunmuşlardır. “İyiliğe, doğruluğa dönün,
fesat’tan sakının.” Nübüvvet iddiası, hayat düzeninin tümünü değiştirme
iddiasından ibaret­tir. Bu düzen değişikliğinin içine tabi ki siyasi nizam da
girer. Bir kişinin kendisini Alemlerin Rabbi’nin temsilcisi olarak insanlara
tanıtması, onla­rın kendisine kayıtsız şartsız ve tam olarak itaat etmelerini
istemesi de­mektir. Çünkü Allah’ın temsilcisi ve naibi başkalarına tabi olamaz.
Bir kâ­firin hükümranlık hakkını tanımak risalet geleneğine tamamen aykırıdır.

1.5.1. Rasûllerin
Dünyaya Geliş Sebepleri

“Kendi elleriyle yaptıkları (günahlar) yüzünden başlarına bir
felâket geldiği zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi göndersen de ona uyup
mü’minlerden olsaydık’ diyecek olmasalardı (seni göndermezdik. Bu bahanelerine
fırsat vermemek için seni gönderdik)”. (Kasas; 47)

Kur’an-ı Hakim çeşitli yerlerde bu hususu peygamberlerin dünyaya
gönderilmesinin sebebi ve maksadı olarak gösteriyor. Ama bundan, her zaman, her
yere bir peygamberin gelmesinin şart olduğu sonucu çıkarıl­mamalıdır. Aslında,
dünyada bir Resul’ün mesajı olduğu gibi durduğu ve bunun başkalarına ulaşma
imkânı varolduğu sürece yeni bir Resûl’e gerek yoktur. Ama bu mesaja bir şey
eklenmek veya yeni bir mesaj verilmek gerekiyorsa, yeni bir peygamber gelebilir.
Ancak, peygamberlerin getirdi­ği talimat ortadan kalkar, İnsanlar doğru yoldan
saparsa, insanların bazı özürlerde bulunabilmek imkânı vardır. Örneğin, söz
konusu kişiler diyebi­lir ki “bize Hak ile Batıl arasında ayırım yapma
öğretilmediği ve doğru yolu görebilmemiz için hiçbir şey yapılmadığı için doğru
yolu bulama­dık.” Allah işte bu tür özürlere mehil bırakmamak için Nebi ve
Resulleri, gerektiği ve uygun bulduğu zamanlarda dünyaya göndermiştir. Ta ki
doğ­ru yoldan sapmış olanlar sorumluluğu başkalarına atmasınlar.

“Biz peygamberleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıp korkutucular
olarak göndermekleyiz, inkâr edenler ise hakkı bâtılla gidermek için mücâdele
ediyorlar. (Onlar) âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alaya alı­yorlar.” (Kehf;
56)

Allahu Teâlâ’nın peygamberleri, karar anı gelmeden önce
insanlara itaat ve sadakatin nimetlerini ve itaatsizliğin kötü sonuçlarını
anlatmayı ihmal etmezler.

“Allah katında din, İslâmdır. Kitab verilmiş olanlar,
kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki ihtirastan ötürü, ayrılığa
düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah, hesabı çabuk
görendir”. (Al-i İmran; 19)

Demek ki, Allah tarafından, dünyanın her köşesine ve her devirde
gönderilen peygamberlerin dini İslâm’dı. Ve hangi dilde olursa olsun, dünyaya
nâzil olan Allah’ın kitabı insanlara İslâmiyeti öğretti. Gerçek dinin
değiştirilip, başka din ve nizamlar haline sokulan inanç ve kuralların ortaya
çıkmasının sebebi de, insanların kendi menfaatlerini ön plâna çıka­rıp
başkalarının haklarına tecavüz etme hevesleriydi.

Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiğine göre, peygamberler
kendilerine va­hiy gelmeden önce diğer İnsanlar gibi alelade bilgilere
sahiptiler. Vahy’in gelişinden önce, başka insanların sahip bulunduğunun dışında
herhangi bir bilgi kaynakları yoktu. Onun için, “hiç bilmezdiniz, kitap nedir ve
iman nedir” (Şûra; 52). “Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip ilet­medi
mi” (Duha; 7), buyurulmuştur.

Bunun yanı sıra, Kur’an-ı Kerim’in bize anlattığı gibi,
peygamberler bi’setten önce diğer bütün İnsanlar gibi ilim ve marifetin çeşitli
kademele­rinden geçip “iman bil-gaib” (gaybe iman) noktasına ulaşmış olurlar.
Vah­yin yararı sadece şu olur. Önceden kalben inanmış oldukları bazı hakikat­ler
vahiyle tasdik ve teyid edilmiş olur. Peygamberler bazen vahiy yoluyla
hakikatleri kendi gözleriyle görmüş olurlar. Tâ ki gördüklerini insanlara
bambaşka bir inanç ve bambaşka bir heyecanla anlatabilsinler. Bu husus Hûd
sûresinde defalarca beyan edilmiştir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
hakkında şöyle buyurulmuştur:

“O halde, Rabbi tarafından parlak bir delil üzerinde olan (yani
mantıkî ve tabii bir hidayette olan) ve daha sonra Allah tarafından bir Sahil
(yani Kur’an) gelmesinden sonra ve daha önce Hz. Musa’nın kitabı da rehber ve
rahmet olarak dururken (o şahıs bunun doğruluğuna şüphe edebilir mi?” (Hûd; 17)

Bundan sonra aynı mevzu Hazreti Nuh (a.s.) tarafından dile
getiril­miştir.

“Ey ümmetimin insanları, biraz düşünsenize, eğer ben Rabb’im
tara­fından aydın ve parlak bir delil üzerinde idim ve daha sonra bana rahmet
(vahiy ve peygamberlik) bahşettiyse ve siz halâ bunun farkında değilse­niz, ben
bunu (delil) size zorla mı kabul ettireyim?” (Hûd; 28)

Aynı meseleyi aynı sûrede Hazreti Salih ve Hz. Şuayb
tekrarlıyor. Bundan anlaşılacağı gibi, vahiy ile Hakikat hakkında doğrudan bilgi
sahi­bi olmadan önce, peygamberler müşahede ve tefekkür gibi doğal
yetenek­lerini kullanarak, Tevhid’in gerçeklerine ulaşmış olurlardı. Bu
bilgileri vehbî değil kesbî olurdu: Daha sonra Allah onlara vahiy indirirdi,
böylece vehbî ilme de erişmiş olurlardı, peygamberlerin bu murakabe, müşahede,
tefekkür ve sağduyularını kullanmaları, filozof ve düşünürlerin yürüttük­leri
tahmin ve spekülasyonlardan tamamıyla ayrı şeylerdi. Bunlar aslında, Kur’an-ı
Kerim’in her insanı ölçmek için kullandığı ölçülerdi. Nitekim mukaddes kitabımız
bize sık sık gözlerimizi açıp, Allah’ın kudretini gör­meyi ve doğru sonuçlar
çıkarmayı öğütler.

1.5.2.
Peygamberlere Verilen Gayb
İlmi

Peygamberlere, sadece kullara ulaştırılması gereken kadar gayb
ilmi verildiğini zannetmek doğru değildir. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerin
verdiği bilgiler bunun tam tersinedir. Kur’ân-ı Kerim’de Yakub (a.s.)’un kendi
oğullarına şöyle bir nasihatte bulunduğu kaydediliyor:

“Ben Allah tarafından sizin bilmeyeceğiniz (nice) şeyleri de
biliyo­rum.” (Yusuf; 86)

Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim’de, çeşitli milletlere Allah’ın azabı
(felâketi) gelmeden önce, o milletlerin peygamberlerine peşinen haberler
yollandı­ğı, ancak bu peygamberlerin kendi ümmetlerine gelecek felâketin kesin
zamanı ve durumu hakkında etraflıca bilgi vermedikleri defalarca anlatıl­mıştır.
Hazreti Nuh (a.s.)’a o kadar önceden felâketin haberi verilmişti ki tufan’a
kadar olan zamanda koskoca bir tekne yapabildi. Ancak Nuh (a.s.) ümmetine “büyük
bir sel felâketi geliyor” diye açıkça bilgi vermedi. Ayrı­ca, Hazreti Muhammed
(s.a.v.)e de ümmetinin hiçbir zaman haberdar ola­madığı pek çok şeyler hakkında
bilgi verildiği hadislerden anlaşılıyor. Ni­tekim bir defasında hutbede Rasûl-ü
Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Ey Muhammed ümmeti, vallahi, benim
bildiklerimi siz bilseydiniz, az gülecek ve çok ağlayacaktınız” (Buhari). Başka
bir yerde de şöyle dediler: “Ben sizi önünüzden gördüğüm gibi arkanızdan da
görürüm” (Buhari). Kısaca­sı, pek çok âyet ve hadislerden anlaşılan odur ki;
peygamberlere gayb hak­kında verilen bilgiler, ümmetlerine ulaşmış olan gayb
hakkındaki bilgiler­den daha fazladır. Gerçekten, aklın hükmü de aynı
istikametledir. Çünkü, kullar için yalnızca iman ve itikatlarını ilgilendiren
gayb ilmine sahip ol­maları yeterlidir. Buna karşılık, peygamberlere,
peygamberlik görevini yerine getirdikleri sırada ihtiyaç duyabilecekleri daha
pek çok bilgiler ve­rilmesi gerekir. Nasıl ki devletin politikası ve işlerinden
vali ve büyükel­çilerin belirli bir sınıra kadar haberdar olmaları ve teba ile
vatandaşların buna karşı çok az miktarda devlet politikası ve sırlarını
bilmeleri gereki­yorsa, Allah’ın saltanatında da durum aynıdır, ilâhî devletin
bazı sırları vardır ki, bunları ancak bir ölçüye kadar özel temsilcileri ve
peygamberi bilebilirler, diğer kullarının bunları bilmeleri gerekmez. Gayb
hakkındaki bilgi, peygamberlerin işini kolaylaştırırken kullar bu bilgiye ne
ihtiyaç du­yar ne de tahammül edebilirler. Bir genelleme yapmak gerekirse,
diyebili­riz ki, bir Nebinin ilmi, Allah’ın ilminden az, ama kulların ilminden
fazla oluyor. Bu ilim ve bilginin kesin ölçüsü ise yoktur.

İnsan toplumunda peygamberin mevkii ve görevi son derece önemli
ve naziktir. Alelade bir insanın hayatında meydana gelen ufak tefek şeyler
hiçbir önem taşımaz. Fakat bir peygamberin hayatında görülen en ufak bir olay ve
ağzından çıkan en basit bir söz kanun derecesinde ehemmiyet ta­şır. Bu nedenle,
peygamberlerin en küçük hareketlerinin bile Allah’ın koy­duğu sınırlan taşmaması
için hayatları sıkı bir denetim allında bulundu­rulmuştur. Şayet peygamberlerden
böyle bir hata sadır olmuşsa derhal ıs­lahına gidilmiş, hemen düzeltilmiştir.
Çünkü ancak bu şekilde İslâmiyetin kanun ve kuralları, zerre kadar değişikliğe
ve tahrife uğramadan, sadece Allah’ın kitabı yoluyla değil, peygamberin sireti,
hayatı, hareket ve sözle­riyle kullara aktarılabilirdi.

1.5.3. Dolaysız
Bilgi ve Gözlem

Allahu Teâlâ, peygamberlerden her birini, konumları oranında
yeryü­zü ve göklerin çeşitli gizli bölgelerinde gezdirmiştir. Maddeler
dünyasının perdelerini aralayarak gözlerinin önüne gerçekleri bulun
çıplaklığıyla ser­miştir. Peygamberler bu hakikatlere itiraz etmeden iman etmeye
davet edilmişlerdir. Bu durum da, mevkî ve makamlarının bir filozoftan daha
farklı olduğunu göstermekledir. Zira filozof ne söylerse kıyas ve tahmin­lerine
göre söyler. Eğer kendi durumuna tam manasıyla vakıf olsaydı ken­di görüşünün
doğruluğunu ısrarla belirtebilirdi. Fakat Nebi’ler ve Rasûller ne diyorlarsa
doğrudan ve dolaysız bilgi ve gözlemlerine dayanarak söy­lerler. Sağlam ve kesin
bir gözleme sahip oldukları için gerçekleri, kendi gözleriyle gördüklerini halka
söyleyebilirler.

“Bu kafile (Mısır’dan) hareket edince babaları dedi ki: ‘Ben
Yusuf’un kokusunu alıyorum, sonra bana demeyin ki bunamışımdır”. (Yusuf; 94)

Yukarıdaki âyetten peygamberlerin bazı gizli ve olağanüstü güç
ve yeteneklere sahip oldukları kendiliğinden anlaşılıyor. Düşünün bir defa,
kafile, Hazreti Yusuf (a.s.)’un gömleğini alıp, Mısır’dan yola koyulur
ko­yulmaz, yüzlerce mil uzakta babası Hazreti Yakub (a.s.) onun kokusunu almış
oluyor. Fakat aynı zamanda bu güç ve yeteneklerin peygamberlerin kişisel
yetenekleri olmayıp, Allah’ın birer lutfu olduğu da anlaşılıyor. Allahu Teâlâ (cc.)
kendi istediği kadar, peygamberlere hareket serbestisi ta­nımaktadır. Meselâ, Hz.
Yusuf yıllarca Mısır’da kalmasına rağmen, bu sü­re içinde Hz. Yakub hiçbir zaman
kokusunu alamamıştı. Fakat birden bire duyuları o kadar güçlendi ki gömlek
Mısır’dan çıkarılır çıkarılmaz, koku­sunu almış oldu.

1.5.4.
Peygamberlerin Masum
Olmalarının Hikmeti

Geçmişin bütün peygamberleri beşerdiler, yani sizin ve bizim
gibi in­sandılar. Garip bir mahlûk değillerdi. Bir insanın peygamberlik
mertebesi­ne yükseltilmesi tarihte hiç rastlanmayan bir olay değildi. Hazreti
Mu­hammed (s.a.v.) dünyaya peygamber olarak gönderilen ilk insan değildi.
Geçmişte de sayısız İnsanlar peygamber olmuşlardı. Hz. Peygamber’in gö­revi ve
misyonu da aynıydı.

Peygamberler ile Allah arasında daima yakın bir ilişki
varolmuştur. Öyle ki, pek çok eziyet görmelerine rağmen davalarını bütün gücüyle
sa­vunmuş ve sonunda başarı kazanmış kişilerdi onlar. Allah onları muzaffer
kıldı. Onlardan rahmetini esirgemedi. Dualarını kabul etti, güçlüklerini
gi­derdi, muhaliflerini mağlup etti ve kendilerine Mu’cize denecek biçimde
kolaylık ve yardımlar sağladı.

Ama bu üstün İnsanlar, Allah’ın dostu ve sevgilileri, olağanüstü
kuv­vet ve kabiliyetlere sahip olmalarına rağmen insanoğlu insandılar.
Ulû­hiyete ve tanrısal herhangi bir güce sahip değillerdi.

Dediğimiz gibi, peygamberler de bir yerde insandılar. İnsan
olmaları bakımından da her an ve her zaman mü’minler için öngörülen mükemmel­lik
derecesindeki metanete kadir olmadıkları bir gerçektir. Dolayısıyla, bazen öyle
psikolojik anlar geliyor ki, peygamber gibi üstün bir kişi, insa­ni zaafına
kapılıveriyor. Fakat, bu zaafını anladığı ve Allah tarafından, ha­tırlatıldığı
an tevbe ediyor ve hatasını düzeltme konusunda bir an bile te­reddüt etmiyor.
Hazreti Nuh’la ilgili bir örneği burada verelim. Arslan gibi genç oğlu gözünün
önünde sularda boğuluyor. Bu manzaraya hangi baba­nın yüreği dayanabilir?
Nitekim, Hz. Nuh’un kalbi de bir an için sanki parçalanıyor. Ama o an Allah O’nu
uyarıyor, “Hakkı terk edip Bâtıl’a katı­lan bir oğulu, sadece senin sülâlenden
doğduğunu düşünerek kendinden saymak cahilane bir duygudur” ve Hz. Nuh
kalbindeki yarayı unutup der­hal İslâm’ın gereği olan sabır ve metanete dönmüş
oluyor.

Nebi ve Rasûllerin masum olmaları günah işleme ve hata yapma
me­lekelerinin tamamen yok edildiği manasına gelmez. Peygamberlerin gü­nahtan
arınmış kişiler olduklarını düşünmek de yanlıştır. Peygamberlerin masum
olmalarının anlamı şudur. Kendileri insanlığın bütün zaaf ve kuv­vetlerini
taşımalarına, her türlü insani duygu, arzu, istek ve düşünceye sa­hip olmalarına
rağmen, kasten hiç bir günah işlemeye yeltenmeyecek ka­dar nefislerine hâkim
olup, Allah’tan korkarlar. Vicdanları öylesine sağ­lam ve temizdir ki
nefislerinin onları günaha itecek tüm isteklerine anında karşı koyabilirler.
Nefislerini her zaman kontrol edecek güçtedirler. Şayet istemeden ve bilmeden
ufak bir yanlışlık yaparlarsa da, derhal Allah tara­fından ikaz edilir ve
hataları düzeltilir. Çünkü bir Peygamber’in en ufak halası ümmetine pahalıya mal
olur. Peygamber doğru yoldan zerre kadar sapmış olursa, onun peşinden koşan
kitleler tamamen yollarını sapıtırlar.

1.5.5.
Peygamberlerin Sıfatlarıyla İlgili Bazı Ayetler

“Ve bu Kitap’la İbrahim’i anlat. Elbette o dürüst bir
peygamberdi. Ve bahset bu kitapta Musa’dan. O seçkin bir kişiydi, Rasûl ve
Nebiydi. Ve biz O’nu Tûr’un sağ yanından çağırdık ve O’nu gizli şeylere
yaklaştırdık” (Meryem; 41,52-53)

“Ve bu kitapta İsmail’den söz et. O sözlerine bağlıydı. O Resûl
ve Nebiydi. O halkına namaz kılmayı ve zekât vermeyi emrederdi ve Rabbi­nin
nezdinde sevilen bir insandı. Ve bu kitapta İdris’ten bahset. O doğru sözlü
Nebiydi ve Biz onu yüce mevkiye yükselttik”. (Meryem; 55-58)

“İşte bunlar, Allah’ın nimet verdiği peygamberlerden, Adem
neslin­den, Nûh ile beraber gemide taşıdıklarımızın neslinden, İbrâhim ve İsrâil
(Yakub) neslinden, yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerden (olan İnsanlar )dir.
Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secde­ye kapanırlardı”.
(Meryem; 59)

“Andolsun biz, önceden İbrâhim’e de doğru yolu bulma
kabiliyetini vermiştik. Zâten biz onun (olgun insan olduğunu) biliyorduk”.
(Enbiya; 51)

“Ona İshak’ı hediye ettik, üstelik (torunu) Yakubu da (verdik).
Hepsi­ni de salih( insan)ler yaptık.

 “Onları, emrimizle doğru yolu gösteren rehberler yaptık ve
onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar
bize kulluk eden (insan)lardı.” (Enbiya; 72-73)

“Lût’a da hüküm (hükümranlık, peygamberlik, hikmet) ve ilim
verdik ve O’nu çirkin işler yapan bir bölgeden kurtardık. Gerçekten onlar
yol­dan çıkan kötü bir kavim idiler.”  (Enbiya; 74-75)

“(Bunlardan) önce Nuh’a da – kavminin aleyhine (bize) yalvardığı
zaman (lütufda bulunmuş) duâsını kabul edip kendisini ve ailesini büyük
sıkıntıdan kurtarmıştık.”

“O’nun ayetlerimizi yalanlayan kavminden biz öcünü aldık.”
(Enbiya; 76-77)

“Dâvûd ile Süleyman’a da (lutfettik), hani onlar, toplumun
davarının yayıldığı bir ekin tarlaları hakkında hükmediyorlardı. Biz de onların
hü­kümlerine şâhit idik.”

“Bunu (bu hükmü) Süleyman’a bellettik. Onların hepsine de
hüküm­ranlık ve ilim verdik. Dâvud’a dağları ve kuşları boyun eğdirdik, onunla
beraber tesbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız.”

“Ona, sizi, savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı
öğretmiş­tik. Ama siz şükrediyor musunuz ki?”

“Süleyman’a da fırtınayı (boyun eğdirmişlik). O’nun emriyle,
içinde bereketler yarattığımız yere akıp giderdi. Biz her şeyi (yapmasını)
biliriz. Ve biz birçok şeytanı O’na tabi etmiştik. Bunlar onun için (suya)
dalar­lardı ve ayrıca başka şeyler de yaparlardı. Bütün bunların denetçisi
Biz­dik”. (Enbiya; 78-82)

Hz. Davud ile Hz. Süleyman’ın hikâyelerinin bu şekilde
anlatılması­nın maksadı, Nebi’lerin ve Rasuller’in, Allah’tan olağanüstü güç ve
yete­nekle gelmiş olmalarına rağmen, bir yerde sade insan olduklarını
göster­mektir. Hiçbir ulûhiyete sahip değillerdi. Bildiğimiz gibi, söz konusu
da­vada Hz. Davud’a vahiy ile yol gösterilmediği için karar verirken yanlışlık
yaptı. Buna karşılık, Hz. Süleyman’a rehberlik yapıldığı için doğru karar
verebildi. Oysa, ikisi de Nebî idi. Her iki peygamberin diğer vasıfları da, aynı
nokta ehemmiyetle belirtilmek üzere dile getirilmiştir. Yani burada denilmek
isteniyor ki, kabiliyetleri vehbî olup, onların birer tanrı haline getirilmeleri
büyük bir yanlışlıktır.

“Eyyub’u hatırla Rabb’ine yalvarışını, ‘Ben hastalığa yakalandım
ve Sen Rahim ve Rahman’sın’ diye. Biz duasını kabul ettik ve sıkıntısını
gi­derdik. Ve sadece aile efradını değil, onlarla beraber aynı sayıda
başka­larını O’na verdik, kendi hususî rahmet’imiz için ve ayrıca, bu ibadet
edenlere bir ders olsun diye.” (Enbiya; 83-84)

 “Ve aynı nimeti İsmail’e, İdris ve Zül-Kifl’e bahşettik, çünkü
bunlar sabredenler idi. Ve biz onları rahmetimize aldık, çünkü onlar
Salih’ler­dendi.” (Enbiya; 85-86)

“Ve balık sahibine (Yunus) de ihsanda bulunduk. Hatırla, O’nun
bo­zulup gittiği vakit. Biz O’nu sıkıştırmayalım diye. Nihayet o karanlıklar­dan
bizi çağırdı, ‘Sen’den başka ilâh yoktur. Sen’in zâtın yücedir. Elbette kusur
bende idi’. O zaman Biz duasını kabul ettik, O’nu üzüntüden kurtar­dık ve Biz
mü’minleri işte böyle kurtarırız.” (Enbiya; 87-88)

“Ve Zekeriya’yı (hatırla). Rabb’ine, ey Allahım beni yalnız
bırakma ve en hayırlı vâris (koruyucu) Sen’sin diye yalvarışını. Neticede, Biz
de duasını kabul ettik ve O’na Yahya’yı ihsan eyledik, ve karısını O’nun için
düzelttik. Bunlar hayırlı işler için koşuşturanlardı ve Bizi umut ve kor­kuyla
çağırırlardı ve önümüzde derin saygı gösterirlerdi.” (Enbiya; 89-90)

Burada Hz. Zekeriya, Hz. Yunus ve Hz. Eyyub’tan söz edilmesinin
amacı, bütün peygamberlerin sadece kul ve insan olduklarını vurgulamak­tır.
Onların ulûhiyet iddiaları yoktur. Allah’ın izni olmaksızın ne bir darlı­ğı, ne
bir belayı giderebilir ne de herhangi bir şey yapabilirler. Hz. Yunus, seçkin
bir peygamber olmasına rağmen işlediği bir hatanın sonucuna kat­lanmak durumunda
kaldı. Allah’a tevbe edip, dualarını iletince balığın kamından sapasağlam
kurtuluverdi. Aynı şekilde Hz. Eyyûb da Allah ta­rafından sade bir insanın
çekeceği sıkıntılara uğratıldı. Bu sıkıntıdan kur­tulmak için, her insanın
yapması gerektiği gibi Allah’a dua etli. Allah da onun sıkıntısını giderdi. Yani
peygamber kendiliğinden başkalarının has­talığını iyileştiremez. Kendisi hasta
olunca da, diğer İnsanlar gibi Rabb’ine rücû eder. Buna ilâveten, şu hakikat da
göz ardı edilemez ki, bizde tüm bu peygamberler Tevhid’e samimiyetle inanırdı ve
bütün dilek ve is­teklerini tek Allah’a iletirlerdi. Burada şu husus
unutulmamalıdır ki, Allahu Teâlâ her zaman peygamberlerine fevkalâde bir şekilde
yardım etmeye kâdirdir. Başlangıçta peygamberler belki de bazı güçlüklerle
karşılaşabi­lirler, ancak sonunda duaları Mu’cize gibi Allah’ın nezdinde kabul
görür ve temize çıkarlar.



 




[1]
İslâm’ın Hz.
Muhammed (s.a.v.) ile başladığı gibi yanlış bir inanç vardır. Hatta bazıları
Peygamber Efendimiz’e “İslâm’ın Kurucusu” demekten çekinmez. İslâm’ın bu
dünyanın kuruluşun­dan beri bir din ve hayat tarzı olduğunu anlamakta fayda
vardır. Bütün peygamberler insanları hep aynı dine yani İslâm’a davet
etmişlerdir.



[2]
Hz. Îsa
(a.s.)’nın davetine önemle dikkat etmek gerekir. Çünkü, Peygamber
Efendi­miz’den önceki son peygamber O idi ve dünyaya getirdiği talimat büyük
değişikliğe uğradı.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here