İSRA VE Mİ’RAC



Otuz Birinci Bölüm: İSRA VE Mİ’RAC



31.1. İSRA VE Mİ’RAC



31.1.1. Mi’rac Vak’asının Kati Tarihi



31.1.2. Mi’rac’ın Tarihi Ehemmiyeti



31.1.3. Mi’rac Vak’asının Kur’an-ı Kerim’de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi



31.1.4. Mi’rac Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi?



31.1.5. Hadisleri İnkâr Edenlerin İtirazları



31.1.6. Mi’râc’ın Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller



31.1.7. Mi’râc’ın Hakikati



31.1.8. Mi’rac Yolculuğunun Ayrıntıları



31.1.8.1. Dalâlette Olan ve Dalâlete Çağıran Çeşitti Kuvvetler



31.1.8.2. Kudüs’te Namaz



31.1.8.3. Birinci Sena’da



31.1.8.4. Daha Sonraki Sema’larda



31.1.8.5. Sidret’ul-Müntehâ



31.1.8.6. Dönüş



31.1.9. Hz. Ebu Bekr Sıddîk (r.a.)’ın Mi’rac Olayını Doğrulaması



31.1.10. Başka Deliller



31.1.11. Rasûlullah (a.s.)’a Günde Beş Vakit Namaz İle İlgili Verilen Emir



31.1.12. Mi’rac’ın Mesajı



31.1.12.1. İsrail Oğullarının Tarihinden İbret



31.1.12.2. Herkes Sorumludur



31.1.12.3. Toplumun Üst Sınıfının Yozlaşması



31.1.12.4. Dünya İle Ahiret’in Ehemmiyeti



31.1.12.5. İslâm Medeniyetinin Temel İlkeleri



31.1.13. Rasûlullah (a.s.)’ın Hicret İçin Dua Etmesine Dair Yapılan Telkin



31.1.14. Mazlum Müslümanların Zafer Duası



31.1.15. Mi’râc’ın Bir Başka Cephesi



31.1.15.1. Rasûlullah (a.s.)’ın Cebrail İle Görüşmesi



31.1.15.2. Sidret-ul Münteha



31.1.15.3. Cennet-ul Me’va



31.1.15.4. Sidre’de Allah’ın Tecellisi



31.1.15 .5. Hz. Ayşe (r.a.)’nin Rivayetleri



31.1.15.6. Hz. Abdullah bin Mes’ûd’un Rivâyeti



31.1.15.7. Hz. Ebû Hureyre’nin Rivâyeti



31.1.15.8. Hz. Ebû Zer’in Rivayetleri



31.1.15.9. Hz. Ebû Musa el-Eş’arî’nin Rivâyeti



31.1.15.10. Hz. Abdullah bin Abbas’ın Rivâyeti



31.1.15.11. Muhammed bin Ka’b el-Kurazî’nin Rivâyeti



31.1.15.12. Hz. Enes’in Rivâyeti

Otuz Birinci Bölüm: İSRA VE Mİ’RAC

31.1. İSRA VE Mİ’RAC

Şimdi, Rasûlullah (a.s.)’ın Mekke’deki son üç yılını anlatmadan,
di­lerseniz, o sıralarda meydana gelen en önemli olayın ayrıntılarına girelim.
Bu öyle bir olaydır ki, Hazreti Peygamber efendimizin (a.s.) pâk siretine
kıymetli bir taç gibi konmuştur. Öyle bir taç ki, bu, peygamberler dahil,
insanlık tarihinde hiçbir şahsiyetin başına konmamıştır. Bu, İsra ve Mi’rac
vakasıdır. İsra, Kur’an-ı Kerim’in İsra sûresinde belirtildiği gibi, Hz.
Pey­gamber (a.s.)’in gece Mescid-i Haram (Kâbe)’den Mescid-i Aksa (Beyt-ul
Mukaddes, Kudüs)’ya -hadislerde ayrıntılı olarak belirtildiği gibi-
götürül­mesidir. Mi’rac da; Hz. Peygamber (a.s.)’in Kudüs’ten Sidret’ul-Müntehâ’ya
kadar yolculuğudur. Bazı tek tük rivayetlere göre İsra ve Mi’rac ayrı ayrı
meydana gelen iki olaydı. Ancak İslâm ümmetinin galip ekseriyeti, -ki bunlar
arasında en meşhur ulema, fakihler, muhaddisler ve müfessirler yer almaktadır-
İsra ve Mi’rac’ın aynı zamanda meydana gelen olaylar ol­duğunda birleşmişlerdir.
Bu genel inanca göre Rasûlullah (a.s.), bir gece, bedeni ve ruhuyla ve uyanık
bir durumda Kabe’den Kudüs’e götürüldü ve aynı gece semanın en üst noktasına
varıp Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıka­rıldı ve sabah olmadan Mekke’ye döndürüldü.

31.1.1. Mi’rac
Vak’asının Kati Tarihi

Mi’rac vak’ası ne zaman meydana geldi? Kesin tarihi nedir?
Bununla ilgili olarak çeşitli rivayetlere rastlıyoruz. İbni Sa’d’ın Vakıdi’ye
dayanarak naklettiği rivayete göre bu olay 17 Ramazan, Bi’set’ten sonra 12.
yılda, yani hicretten 18 ay önce meydana geldi[1].
İbni Sa’d başka bir kaynağa dayanarak bu vak’anın Bi’setten sonra 13. yılda 17
Rebiülevvel’de yani hicretten yaklaşık bir yıl önce vuku bulduğunu yazmıştır.
Beyhakî, Musa bin Ukbe’ye dayanarak ve o da İmam Zührî’ye dayanarak, Mi’rac’ın
tarihi­nin aynı olduğunu belirtmiştir. Urve bin Zübeyr’in rivâyetine göre de bu
tarih doğru çıkıyor. Bunu İbni Lehiy’a, Ebu’l-Esed’e dayanarak nakletmiş­tir.
Aynı sebeplerden İmam Nevevî, Mi’rac için bu tarihin doğru olduğunu ifade
etmiştir. İbni Hazm ise “icmâ”ın fikrinin bu olduğunu iddia etmişse de doğru
değildir. İsmail es-Süddi’nin bu vak’a ile ilgili olarak iki rivâyeti
naklolunmuştur. Bunlardan biri Taberî ve Beyhakî tarafından naklolun­muştur ve
bunda Mi’râc’ın hicretten bir yıl beş ay önce; yani Bi’set’ten sonra 12. yıl 1
Şevval tarihinde cereyan ettiği ifade olunmuştur. Hakim ta­rafından naklolunan
ikinci rivayete göre bu olay hicretten bir yıl dört ay önce meydana geldi. Buna
göre, Mi’rac’ın Zil-Kade ayında olduğu söylen­miştir. İbni Abd-il Berr ile İbni
Kuteybe, Mi’rac’ın hicretten bir yıl 8 ay öncesinin (yani, Bi’set sonra 12. yıl
Recep) bir vak’ası olduğunu belirtmiş­lerdir. İbni Fâris, hicretten bir yıl üç
ay, İbn-ul Cevzi hicretten 8 ay önce ve Ebu’r-Rebi’ bin Salim 6 ay önceki bir
hâdise olduğuna işaret etmişler­dir. Bir rivayet de hicretten 11 ay öncesidir,
bunu İbn’ul-Münir, “Siret-i İbni Abd-il Berr’in Şerhi’nde yazmıştır, İbrahim bin
İshâk el-Harbi bunun kesinlikle Mi’rac’ın tarihi olduğunu ifade etmiştir. Fakat
en meşhur riva­yet, Mi’rac’ın 27 Recep tarihinde olmasıyla ilgilidir. Allâme
Zürkâni’nin dediği gibi, bir rivayet veya ifadenin başka bir rivayet veya
ifadeye tercih edilmesi için yeterince delil yoksa, en meşhur olan rivayet kabul
olunma­lıdır. Burada da durum aynıdır.

31.1.2. Mi’rac’ın
Tarihi Ehemmiyeti

Mi’rac vak’ası, Nebi-yi Kerim (a.s.)’in Tevhid için dünyaya
sesini du­yurmaya başlamasından 12 yıl geçtikten sonra meydana geldi. O zamana
kadar muhalifler İslâmî Davet ve Hareket’in yolunu kapatmak için her yo­la
başvurmuşlardı. Hile, desise, entrika, iftira, baskı, zulüm ve işkence,
kı­sacası, bütün yollar denenmişti. Ama, her noktada ve her aşamada gerek
Rasûlullah (a.s.), gerekse, fedakâr arkadaşları sabır, metanet, sebat ve
di­rayetin en güzel örneklerini vererek hareket ve davalarını canlı tutmuşlar ve
günden güne geliştirmişlerdi. Her türlü engele rağmen İslâmın sesi Arabistan’ın
her köşesine yayılmıştı. Arabistan’ın tek bir kabilesi yoktu ki,

bundan üç-dört kişi Rasûlullah (a.s.)’ın davetinden etkilenmiş
olmasın. Bizzat Mekke’de kelleyi koltukta taşıyan fedailer hatırı sayılır bir
grub ol­muşlardı. Medine’de Evs ve Hazrec gibi kuvvetli kabilelerin hemen he­men
bütün üyeleri Rasûlullah (a.s.)’ın ve müslümanların destekçisi haline gelmişti,
artık müslümanların daha rahat bir ortamda çalışabilmek için Mekke’den Medine’ye
hicret edip kuvvetlerini toplama ve etkinliklerini daha geniş çapta gösterme
zamanı gelmişti. İşte bu yol ayırımında İsra ve Mi’rac gibi, büyük tarihi
ehemmiyet taşıyan olaylar meydana geldi. Rasûlullah (a.s.) göklere çıkarak Cenab-ı
Allah ile beraber oldu ve dünyaya döndükten sonra başından geçenleri ve İsra
sûresinde yer alan kıssayı ar­kadaşlarına anlattı.

31.1.3. Mi’rac
Vak’asının Kur’an-ı Kerim’de ve Hadislerde Anlatılış Biçimi

İsrâ Sûresinin ilk ayetinde Rasûlullah (a.s.)’ın sadece Mescid-i
Haram (Beytullah)’dan Mescid-i Aksa’ya (Kudüs) götürülmesinden bahsedilmiş­tir.
Bunun amacı da, Cenab-ı Allah’ın kendi kuluna bazı alamet ve işaret­lerini
göstermek olduğu belirtilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de İsra veya Mi’rac ile ilgili
başka teferruat yoktur. Fakat hadislerde ve siyerlerde bu vak’a ayrıntılı
biçimde ele alınmıştır. Bu vak’ayı rivayet eden sahabelerin sayısı en az 25’tir,
ki istikrar ile bu sayı 45’e kadar çıkıyor. Bu rivayetlerin en etraflıcası Hz.
Enes bin Mâlik, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sa’id el-Hudrî, Hz. Mâlik bin Sa’sa’a,
Hz. Ebu-Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs, Hz. Abdullah bin Abbâs, Hz. Abdullah bin
Mes’ud ve Hz. Ümm-ü Hani’nin rivayet et­tikleridir.

Hadislerde verilen etraflıca bilgiye göre gece vakti Cebrail
(a.s.) Rasûlullah (a.s.)’ı uyandırıp burâk (at) üzerinde Mescid-i Haram’dan
Mes­cid-i Aksa’ya götürdü. Rasûlullah (a.s.) Mescid-i Aksa’da diğer
peygam­berler ile birlikte namaz kıldı. Daha sonra semaya yolculuk etti ve göğün
çeşitli katlarında muhtelif büyük peygamberlerle buluştu. Semânın en yüksek
katına yükseldikten sonra da Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıktı. Rasûlullah (a.s.)’ın,
Allahu Teâlâ tarafından kabulü sırasında ümmetine beş vakit namaz farz olundu.
Bu kabulden sonra Hz. Peygamber (a.s.) Ku­düs’e ve oradan da Mescid-i Haram’a
döndü. Bu kudsi yolculuk sırasında Hz. Peygamber (a.s.)’e Cennet ile Cehennem’in
de gösterildiği şeklinde ri­vayetlerde ifade olunmuştur. Ayrıca rivayetlerden,
ertesi gün Hz. Pey­gamber (a.s.)’in bu yolculuktan bahsedince kâfirlerin buna
çok güldüğü, bunu bir alay konusu yaptığı, Müslümanlardan bazısının imanında
sar­sıldığı sabittir.

Hadis-i Şeriflerdeki bu ayrıntılar Kur’an-ı Kerim’e aykırı
değildir, ak­sine Kur’an-ı Kerim’in ifadesinin izahı mahiyetindedirler. Bu
sebeple, ha­dislerdeki bu ek bilgilerin reddedilmesi için ortada herhangi bir
sebep yoktur.

31.1.4. Mi’rac
Fiilen ve Bedenen miydi, Yoksa Mânen mi?

Hz. Peygamber (a.s.)’in Mi’râc yolculuğu nasıldı? Bu yolculuk
rüyada mı yapılmıştı, yoksa uyanık ve ayıkken mi? Rasûlullah (a.s.) bu yolculuğa
fiilen ve bedenen mi çıkmıştı; yoksa bir yerde otururken mânen ve hayal­ler
âleminde mi semâyı gezmişti? Bu sorunun cevabını bizzat Kur’an-ı Kerim’in
kelimeleri vermektedir. “Sübhân-ellezi esrâ” ile söze başlamak gösteriyor ki, bu
çok fevkalâde ve muazzam bir vak’a idi ve sadece Al­lah’ın kudretiyle vuku
buldu. Rüyasında bir kişiye bu gibi şeylerin gösteril­mesi ya da bir kişinin
ilhâm ve keşif yoluyla bunlara tanık olması, böyle­sine kuvvetli bir ifade ile
söze başlamayı gerektirmez. “Her türlü ayıp ve kusurdan münezzeh olan Allah,
kuluna (rüyasında veya ilhâm yoluyla) ayetlerinden bazısını göstermek için…”
gibi bir ifade kullanıldığı takdirde rüya veya ilhamın pek değer taşımadığı
ortaya çıkar. Bunun yanı sıra, “ge­ce vakti götüren” deyimi de Mi’râc’ın fiilen
ve bedenen olduğunu göster­mektedir. Rüyada, ilhamda veya hayalde bir kişiye bir
yerin gezdirilmesi için “götürme” fiilinin kullanılması uygun olmaz. Onun için,
bu yolculu­ğun fiziksel ve vücutça olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu sadece
manevî veya zihnî bir tecrübe değildi. Rasûlullah (a.s.) bu yolculuğa bilinçli
olarak çıkmış ve her şeyi gözleriyle görmüştü.

Şimdi, Rasûlullah (a.s.)’ın uçak veya diğer herhangi bir vasıta
olmak­sızın Cenab-ı Allah tarafından Mekke’den Kudüs’e bir gecede gitmesi,
mümkün idiyse, hadis-i şeriflerde yer alan diğer tafsilât niye mümkün ol­masın?
Bir şeyin mümkün olup olmaması bahsi ancak bir insanın kuvveti ve kudreti söz
konusu olunca ortaya çıkar. Eğer mesele, Allah ile ilgiliyse onun mümkün olması
konusunda tereddüde düşmek, Allah’ın Kadir-i Mutlak sıfatına inanmamak anlamına
gelir. Madem ki Allah her şeye kâdirdir, o zaman en umulmadık işleri yapabilir.
Cenab-ı Allah bir kulu­nu, maddeler âleminin en hızlı nesnesi olan ışığın bile
milyarlarca yılda yetişebileceği bir yere bir ânda götürebilir. Zaman ile
mekânın sınırları mahlûklar için geçerlidir. Kâinat’ın yaratıcısı için değil.

31.1.5. Hadisleri
İnkâr Edenlerin İtirazları

Mi’râc yolculuğu hakkında Hadis-i şeriflerde yer alan tafsilatlı
malûmata, hadis münkirleri tarafından muhtelif itirazlar yapılmıştır; ama
bunlardan sadece ikisi dikkate değerdir.

Birincisi, bu vak’a, Cenab-ı Allah’ın muayyen bir yerde kalması
intibaını veriyor. Zira böyle olmasaydı, Rasûlullah (a.s.)’ın bu kadar yol kat
ederek O’nun yanına gitmesine ne gerek vardı?

ikincisi, henüz kıyamet kopmamış ve mahşerde kimsenin ameli
hak­kında muhakeme yapılmamışken, Rasûlullah (a.s.)’ın Cennet ve Cehen­nem’de
gezdirilmesi ve Cehennem’de işkenceye tabi olan veya cezalarını çekmekte olan
kulları görmesi nasıl mümkün olabilir? Eğer insanlara ceza ve ödül, kıyametten
sonra verilecekse, söz konusu insanların Cehen­nem’de ceza çekmelerinin anlamı
nedir?

Dikkat edilirse bu iki itiraz da bilgisizlik ve dar görüşlülüğün
mahsu­lüdürler. Birinci itiraz yanlıştır; zira Cenab-ı Allah şüphesiz zaman ve
me­kân sınırının ötesindedir ve belirli bir makamı yoktur, ama mahlûklarıyla
münasebetlerinde kendi zaafından değil kulları ve diğer yaratıklarının sı­nırlı
durumu ve zaafından dolayı sınırlı bazı yollara başvurmayı tercih eder. Meselâ,
Kadir-i Mutlak mahlûklarıyla konuşunca, insanların kolay­lıkla dinleyip
anlayabilecekleri yolları seçer. Halbuki bizzat Cenab-ı Allah’ın kelâmı evrensel
bir nitelik taşıyor. Aynı şekilde, Cenab-ı Allah, kul­larından birine, muhteşem
saltanatının çeşitli alâmet ve örneklerini göster­mek istediği zaman onu muayyen
bir yere getiriyor ve o şeylerin bulundu­ğu yerleri gezdiriyor. Gayet tabii ki,
bir kul, bütün kâinatı aynı anda göre­mez. Cenab-ı Allah için bu bir mesele
değildir ve bir şeyi müşahede et­mek için bir yerden bir yere gitmesine gerek
yoktur. Ama kul bir yerden bir yere gitmeden, görmek ve gözlemek istediği şeyi
göremez. Aynı du­rum Allah’ın huzuruna çıkılması için geçerlidir. Şüphesiz,
Allah belirli bir yerde bulunmuyor, ama kulu onu bir yerde görmeye mecburdur, ve
bu se­beple Allah’ın nuru orada toplanmalıdır.

İkinci itiraz da yanlıştır. Zira Mi’râc kandilinde Rasûlullah
(a.s.)’a gösterilen pek çok şeyden bazısı temsil, gösteri ve prototip
mahiyetinde idi. Meselâ, gezi sırasında, fitne yaratan bir söz; küçük bir
delikten kosko­ca bir boğanın çıkması ve bir daha o deliğe girmeyişi olarak
gösterildi. Temsillerden biri de zina yapanların durumuydu. Zina yapanlar,
önlerinde taze ve nefis et varken, bozuk, kokuşmuş ve çürümüş ete rağbet eden
kişi­ler olarak gösterildi. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)’a Cehennem’de bazı
kimselerin azap ve ceza çektikleri gösterilmişse bunlar da sadece birer
gösteriydi. Anlatılmak istenen; kötü amel işleyenlerin Kıyamet’ten sonra
Cehennem’de aynı şekilde yanacaklarını veya azap çekeceklerini bilmele­riydi.

Mi’rac konusunda şunu unutmamalıyız ki, peygamberlerden her
biri, kendi mevki ve makamına göre, Cenab-ı Allah tarafından yeryüzünde ve
göklerdeki meleklerle tanıştırılmış ve aradaki maddi perde aralanarak gaibdeki
ebedi gerçekler gösterilmiştir. Zaten gaibten gelen bu bilgilerden dolayıdır ki,
peygamberler, alelade düşünür ve filozoflardan üstün bir mevkiye sahip
bulunuyorlar. Bir düşünür veya filozof ne söylüyorsa kıyas ve tahmine dayanarak
söylüyor. Fakat, peygamberlerin söyledikleri doğ­rudan elde ettiği bilgi ve
gözleme dayanıyor. Böylece, peygamberler filo­zoflara göre daha emin bir şekilde
gaibden ve bazı bilinmeyen gerçekler­den haber verebiliyorlar.

31.1.6. Mi’râc’ın
Bir Rüya Olduğunu Söyleyenlerin İleri Sürdükleri Deliller

Mi’râc’ın bir rüya olduğunu ispat etmeye çalışanlar, umumiyetle
iki delil ileri sürerler. Bunlar, İsra sûresinin 60. ayetinde “temaşa”
kelimesiy­le bunun ima edildiğini öne sürerler, ileri sürdükleri birinci delil
budur. İkinci delil ise şudur: Hz. Ayşe’nin bir rivâyetinde “Hz. Peygamber
(a.s.)’in vücudu değil, ruhu götürülmüştü” ifadesi kullanılmıştır.

Ne var ki, ortaya atılan ilk delili bizzat Kur’an-ı Kerim takbih
ve tek­zip etmektedir. Şimdi asıl ayete bir göz atalım. Ayette, “Sana
gösterdiği­miz o temaşayı bir fitne (imtihan) yaptık” denilmiştir. Bu ayette
“temaşa” kelimesini rüya anlamında kullanmak ve bunun fitne yapılması herhangi
bir anlam taşır mı? Rüyada insan her şeyi görür. Eğer Rasûlullah (a.s.) de­seydi
ki: “Ben rüyamda bu gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya gittim”; o zaman
herhangi bir fitne çıkmasına gerek var mıydı? Böyle bir durumda ne bir
müslümanın imanı çetin bir sınavdan geçerdi, ne de kâfirler bunu alaya
alabilirlerdi. Hiçbir kimse de kalkıp bu yolculuğun is­patı için Rasûlullah
(a.s.)’ın bir delil göstermesini istemeyecekti. Fitne çıkma ihtimali ancak
Rasûlullah (a.s.)’ın bu yolculuğu bedenen ve şuurlu bir şekilde yapmış olmasını
anlatması durumunda ortaya çıkabilirdi.

Ayrıca, asıl ayette kullanılan Arapça “rüya” kelimesinin sadece
“rüya” anlamına geldiğini iddia etmek de doğru değildir. Arapça sözlüğünde
ge­rek “rüya” gerekse “ru’yet” kelimesi aynı anlamdadırlar ve birbirinin yeri­ne
rahatlıkla kullanılabiliyor. “Kurbâ” ve “kurbet” kelimeleri de aynı şe­kilde eş
anlamda kullanılabiliyor. Arap dilinin en büyük uzmanlarından sayılan Hz.
Abdullah bin Abbas (r.a.) Kur’an-ı Kerim’in söz konusu ayeti­ni tefsir ederken
şu açıklamada bulunmuştur: “Bu, Hz. Peygamber’in Ku­düs’e gittiği gece kendi
gözleriyle gördüğü bir temaşa idi”. (Buhârî, Tirmizî, Nesâî). Sa’id bin Mansûr,
Hz. Abdullah bin Abbas’ın bu rivâyetini naklederken şu kelimeleri de eklemiştir:
“Bu, rüyalarda görülen bir tema­şa değildi”. Sa’id bin Mansur başka bir senetle
Hz. Abdullah bin Abbas’ın şu sözlerini de nakletmiştir: “Bu kelimeden, Kudüs
yolunda Rasûlullah (a.s.)’a gösterilen temaşa kastedilmiştir”.

Şimdi gelelim Hz. Ayşe (r.a.) ile ilgili hâdiseye. Aslında Hz.
Ayşe’ye ait olduğu söylenen bu hadis senet bakımından çok zayıftır. Muhammed bin
İshâk bunu şu kelimelerle nakletmiştir: “Ebu Bekr ailesinden bazı kimseler (veya
bir kişi), Hz. Ayşe’nin şöyle dediğini bana rivayet etmiş­lerdir: “Bu gibi
kelimelerle anlatılan bir hadisin kaynağının meçhul oldu­ğu ortadadır. Böyle
meçhul senetli hadisin mutlaka Hz. Ayşe’ye ait olduğu nasıl söylenebilir? Buna
karşı çok daha sağlam senetlerle bizzat Rasûlullah (a.s.)’ın ağzıyla anlatılan
rivayetler nasıl reddedilebilir? Bu rivayetler pek çok doğru ve kuvvetli
senetlerle son derece güvenilir ve geçerli hadis kitaplarında Hz. Enes bin
Malik, Hz. Malik bin Sa’sa’a, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Ebu Sa’id el-Hudrî, Hz. Ebu
Zer Gifârî, Hz. Şeddâd bin Evs ve diğer muhterem sahabeler tarafından
naklolunmuştur. Bizzat Hz. Ayşe’nin bir rivâyeti var ki, Beyhakî tarafından
muttasıl senetlerle naklolunmuştur. Bunda şu ayrıntılara rastlıyoruz: “İsra’nın
sabahı, Hz. Peygamber (a.s.) ge­ce geçirdiği tecrübeyi anlatıyordu. Bu hikâyeyi
anlatması üzerine kendisi­ne iman etmiş olan birkaç kişi mürted (dinden döndü,
dönek) oldu. Bu şa­hıslar bu haberi Hz. Ebu Bekr (r.a.)’e getirdiler ve “baksana
senin arkada­şın ne diyor? O diyor ki kendisi bu gece Kudüs’e götürülmüştür”
dediler. Hz. Ebu Bekr, ‘O öyle mi diyor’ diye sordu. Onlar ‘evet’ dedi. Hz. Ebu
Bekr dedi ki, “eğer O öyle diyorsa doğrudur”. Onlar, “Onun aynı gece Kudüs’e
gidip sabah geri döndüğü yolundaki ifadesini de mi doğru bulu­yorsun?” diye
sordular. Hz. Ebu Bekr dedi ki: “Ben sabah, akşam, onun gökten gelen haberlerini
tasdik ederim.” Şimdi, Hz. Ayşe’nin bu ifadesini göz önünde bulundurursak, daha
önce zikrettiğimiz senedi meçhul rivâye­tinin doğru olduğunu söyleyebilir miyiz?

31.1.7. Mi’râc’ın
Hakikati

Mi’rac vak’ası aslında zamanın akışını değiştiren ve tarih
sayfalarına kalıcı iz bırakan, insanlık tarihinin en büyük olaylarından biridir.
Mi’râc’ın asıl önemi, keyfiyetinde veya mahiyetinde değil, güttüğü amaç, hedef
ve doğurduğu sonuçlardadır.

Gerçek şu ki, üzerinde yaşamakta olduğumuz dünya denilen
gezegen, Cenab-ı Allah’ın uçsuz bucaksız muhteşem saltanatının çok küçük bir
bö­lümüdür. Buraya gönderilen peygamberlere bir bakıma genel vali, vali ve­ya
kaymakam diyebiliriz. Aslına bakılırsa, dünyevi hükümet ile ilâhi salta­nat
arasında büyük fark vardır. Bunun icapları da farklıdır. Çünkü dünyevi bir
hükümette vali veya kaymakam sadece mülki amir oluyorlar ve sadece idari işlerle
ilgilenirler. Halbuki ilâhi saltanatta vali veya kaymakam sıfa­tındaki
peygamberler insanlara En Büyük Hükümdar’a tabi olma, onun emirlerine göre
hareket etme, iyi ahlâk ve karaktere sahip olma, insanlığın yolunu aydınlatan
hakiki ilim ve irfanı yayma ve kültür ve medeniyetin al­tın usûllerini öğretme
şekillerim gösterirler. Fakat yine de her ikisi arasın­da bir benzerlik vardır.
Dünyada merkezi hükümetler, ancak güvendikleri ve işin ehli olarak tanıdıkları
kişilere valilik görevi verirler. Bu görevi üst­lenen valilere idarenin iç
mekanizması anlatılır, hükümetin güttüğü genel politikası anlatılır ve de
alelade vatandaşların bilemediği bir takım devlet sırları anlatılır. Allah’ın
saltanatı da hemen hemen aynı çizgilerde bulunur. Burada da Allahu Teâlâ’nın en
güvendiği kişileri peygamberlik mertebesi­ne yükseltilir. Ve bu makama
getirildikten sonra bizzat Allah onlara ilâhi nizamın nasıl kurulmuş olduğu ve
nasıl çalıştığını gösterir. Allah, onlara diğer insanların bilemediği ve
bilmelerinde herhangi fayda da bulunmayan Kâinat’ın bazı sırlarını aşikâr eder.
Meselâ, Hz. İbrahim’e yeryüzü ve gök­teki iç düzen hakkında bilgi verildi. (En’am;
75). Hz. İbrahim’e ayrıca Al­lah’ın ölüleri nasıl dirilttiği de gösterildi
(Bakara; 260). Hz. Musa, Tûr da­ğında Allah’ın tecellisini ve nurunu gördü (A’raf;
143). Hz. Musa ayrıca özel bir kulla dolaştırıldı ki, Allah’ın iradesine göre
din ve dünya işlerinin nasıl yapıldığını görebilsin. (Kehf; 60-82). Rasûlullah
(s.a.) da benzeri tec­rübelerden geçirildi. Rasûlullah (s.a.) bazen Allah’a
yakın olan meleklerden birini açık bir biçimde gökte görüyordu (Tekvir; 23),
bazen da melek ken­disine aralarında iki yay kadar mesafe bulunmayacak derecede
yakın olu­yordu (en-Necm; 6-9), bazen aynı melek Rasûlullah’ı Maddeler aleminin
son haddi olan Müntehaya götürüyor ve orada Rasûlullah, Allah’ın büyük
işaretlerini görüyor (en-Necm; 13-18). Fakat, Mi’rac sadece gözlem ve
in­celemeden ibaret değildi ve bunun önemi çok daha büyüktü. Mi’rac’ı şöyle bir
olaya benzetebiliriz: En Büyük Hükümdar, tayin ettiği valisini çok önemli bir
tarihte başkente davet edip kendisine bazı özel görevler veri­yor ve bu arada
kendisine bazı tenbih ve direktiflerde de bulunuyor. İşte Hz. Peygamber (a.s.)
de bu şekilde Cenab-ı Allah’ın huzuruna çağırıldı. Zira İslâmî davet bir dönüm
noktasına gelmişti ve bu noktada Rasûlullah (a.s.)’a bazı özel görev ve
direktifler verildi.

31.1.8. Mi’rac
Yolculuğunun Ayrıntıları

Şimdi biz akıllara durgunluk veren bu müthiş Mi’rac yolculuğunun
ayrıntılı olarak yer aldığı hadislerin özetini sunmaya çalışacağız. Bundan sonra
Rasûlullah’ın Mi’rac’tan döndükten sonra Cenab-ı Allah tarafından dünyaya
iletmek üzere ne mesaj getirdiğine değineceğiz.

Bilindiği gibi, Rasûlullah (a.s.)’ın peygamberlik makamına
getirilme­sinden sonra 12 yıl geçmişti. Yaşı 52 idi. Günlerden birinde Ka’be’de
uyurken Cebrail (a.s.) gelip kendisini uyandırdı. Rasûlullah (a.s.) henüz uyku
sersemliğinde iken zemzeme götürüldü ve orada Cebrail tarafından göğsü yarıldı.
Cebrail, Rasûlullah’ın göğsünün içini zemzem suyuyla yı­kadı ve ilim, metânet,
zekâ, iman ve itimat ile doldurdu[2].
Cebrail bun­dan sonra Rasûlullah’a binmesi için beyaz, boyu merkepten büyük ve
ka­tırdan biraz küçük bir hayvan getirdi. Bu hayvan yıldırım gibi koşuyordu ve
her adımı bir görüş mesafesi kadardı. Bu sebeple bunun adı “Burak” idi[3].
Geçmişteki peygamberler de yolculuklarını bu hayvanla yaparlardı[4].
Rasûlullah bu hayvana binerken hayvan irkildi. Cebrail “Burak”a şöy­le dedi:
“Hey, ne yapıyorsun, Muhammed gibi büyük bir şahsiyet şimdiye kadar senin üstüne
binmemiştir” dedi ve okşadı. Burak da utançtan terledi.[5]
Önce Rasûlullah, daha sonra Cebrail bu hayvana bindiler ve yola

koyuldular[6].
İlk durak Medine idi, burada Rasûlullah hayvandan inip namaz kıldı. Cebrail dedi
ki: “Siz hicret edip buraya geleceksiniz”. İkinci durak Tûr dağıydı; ki, burada
Hz. Musa, Allah ile konuşmuştu. Üçüncü durak Hz. Îsa’nın doğduğu Beyt’ul-Lahm’dı.
Dördüncü durak Kudüs’tü, ki Burak’ın uçuşu burada son buldu[7].

31.1.8.1. Dalâlette
Olan ve Dalâlete Çağıran Çeşitti Kuvvetler

Mi’rac yolculuğu sırasında seslenen bir kişi, “buraya gel” dedi.
Rasûlullah o tarafa hiç tenezzül etmedi. Cebrail dedi ki: “Bu adam sizi
Yahudi­liğe çağırıyordu.” Biraz sonra başka bir ses geldi, “bu tarafa gel”.
Rasûlullah o tarafa da başını çevirmedi. Cebrail, “bu Hıristiyanlığa davet
ediyor­du” dedi. Bundan sonra çok süslü püslü ve şuh bir kadın geldi ve
Rasûlul­lah’ı kendisine çağırdı. Rasûlullah ondan da yüzünü çevirdi. Cebrail bu
kadının “dünya” olduğunu söyledi. Bundan sonra Rasûlullah yaşlı bir ka­dın ile
karşılaştı. Cebrail dedi ki: “dünyanın geriye kalan ömrünü bu kadı­nın ömrüne
kıyaslayın”. Daha sonra bir kişi daha geldi ve o da Rasûlullah’ın dikkatini
çekmek istedi. Rasûlullah onu da bıraktı. Cebrail dedi ki: “Bu Şeytan’dı ve sizi
yolunuzdan ayırmak istiyordu”[8].

31.1.8.2. Kudüs’te
Namaz

Kudüs’e vardıktan sonra Rasûlullah Burak’tan indi ve ipini diğer
pey­gamberlerin bağladıkları yere bağladı[9].
Rasûlullah (a.s.) Hz. Süley­man’ın tapınağına girdi. (Bu tapmak o sıralarda
harabe halinde idi, ama iz­leri mevcuttu ve Bizans İmparatoru Jüstinianus buraya
bir kilise inşa ettirmişti). Rasûlullah orada, dünyanın kuruluşundan kendi
zamanına kadar görevlendirilmiş olan peygamberleri gördü. Rasûlullah varır
varmaz bu peygamberler namaz için saf düzenleyip ve kendilerine imamet edecek
bi­rini beklediler. Cebrail, Hz. Peygamber’i elinden tutarak öne götürdü.
Rasûlullah bütün peygamberlere imamlık yaptı[10].
Bundan sonra Hz. Pey­gamber’e üç kap getirildi. Birinde su, ikincisinde süt,
üçüncüsünde şarap vardı. Rasûlullah süt dolu kabı eline aldı. Cebrail kendisini
kutladı ve dedi ki: “Siz fıtratın yolunu buldunuz”[11].

Bundan sonra Rasûlullah’a bir merdiven takdim edildi; ve Cebrail
bu­nunla Rasûlullah’ı semaya götürdü. Arapçada merdivene “Mi’rac” denilir ve bu
sebeple bütün bu olaya “Mi’rac” denilmiştir[12].

31.1.8.3. Birinci
Sena’da

Rasûlullah ilk semaya varınca kapısının kapalı olduğunu gördü.
Nö­betçi melekler “kim geliyor?” diye sordular. Cebrail (a.s.) kendi ismini
söyledi. Melekler, “seninle beraber olan kimdir?” diye tekrar sordular. Cebrail,
“Muhammed” dedi. Kendisinin çağırılıp çağırılmadığını sordular. Cebrail “evet”
dedi. Bunun üzerine kapı açıldı; ve Hz. Muhammed muhte­şem bir şekilde
karşılandı[13].
Burada Rasûlullah, melekler, insanların ruhları ve o sırada orada hazır bulunan
büyük şahsiyetlerle tanıştırıldı. Ayrıca burada mükemmel ve ihtiyar bir insan
ile de tanıştırıldı. Bu zat, boyu, poşu ve vücut yapısı itibarıyla eksiksiz bir
insandı. Cebrail kendisi­nin Hz. Adem (a.s.) olduğunu söyledi; “yani sizin
atanız”. Bu zatın sağın­da ve solunda pek çok kişi vardı. Hz. Adem, kendi sağına
baktığı zaman seviniyor, soluna baktığı zaman da üzülüyor ve ağlıyordu.
Rasûlullah, “mesele nedir?” diye sordu. Cebrail dedi ki “bunlar insan ırkıdır.
Hz. Adem sağındaki iyi ve dürüst insanları görerek seviniyor, ama solundaki kötü
ve sapık evlatlarını görerek ağlıyor.”[14]

Bundan sonra Rasûlullah’a her şeyi ayrıntılı bir biçimde
inceleme im­kânı verildi. Rasûlullah bir yerde çiftçilerin tarlalarda
çalıştığını gördü. Bu çiftçiler ne kadar mahsul devşiriyorlar idiyse mahsul o
kadar büyüyor­du. Rasûlullah, bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar
Allah yo­lunda cihad edenlerdir.

Rasûlullah daha sonra bazı kimselerin başlarının ezilmekte
olduğunu gördü. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar namaz için ağır
hareket ediyorlardı ve namaz için başlarını kaldırmıyorlardı.

Rasûlullah (a.s.) yamalı elbiseler giymiş olan bazı kimseleri
gördü. Bunlar hayvanlar gibi ot yiyorlardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim
olduğu­nu sordu. Dediler ki, bunlar mallarından zekât veya sadaka vermiyorlardı.

Hz. Peygamber (a.s.) bir kişinin ağaç ve tahtalar toplamakta
olduğu­nu ve bunları kaldırmakta güçlük çektiği zaman bunlara daha çok tahta
eklemekte olduğunu gördü. Rasûlullah, bu kişinin kim olduğunu sordu. Dediler ki,
bu adam zaten emanet ve mesuliyetin yükünü taşıyamıyordu, fakat bunları azaltmak
yerine daha da artırdı.

Hz. Peygamber bundan sonra bazı kimselerin dil ve dudaklarının
ma­kaslarla kesilmekte olduğuna tanık oldu. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler
ki, bunlar dedikoduculardır ki serbestçe konuşuyor ve fitne yaratı­yorlardı.

Rasûlullah bir yerde, bir taşta küçük bir delik gördü. Bu
delikten ko­caman bir boğa çıktı, daha sonra aynı deliğe dönmek istedi, ama
giremedi. Rasûlullah, meselenin ne olduğunu sordu. Dediler ki, bu fitne yaratan
so­rumsuz bir kişidir, ki önce düşünüp taşınmadan bir şey söylüyor veya fit­ne
yaratıyor, ama sonra pişman olup hatasını telafi etmek istiyor, ama edemiyor.

Bir başka yerde adamlar hep kendi vücutlarının etlerini kesip
yiyor­lardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar
başkalarına dil uzatıyor ve onlarla alay ediyorlardı.

Bu adamların yanında bazı diğer kimseler vardı. Bunların
tırnaklan bakırdandı ve ağız ve göğüslerini dövüyorlardı. Rasûlullah (a.s.)
bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar insanların arkasından konuşuyor
ve namuslarına leke sürmek istiyorlardı.

Bazı diğer kimseler vardı ki, dudakları develer gibiydi ve
bunlar ateş yiyordu. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki,
bunlar yetimlerin mallarını yiyorlardı.

Bir süre sonra Rasûlullah karınlan şişmiş ve yılanlarla dolu
kişileri gördü. Gelip geçenler onları eziyordu, fakat onlar yerlerinden
kıpırdayamıyorlardı. Rasûlullah bunların kimler olduğunu sordu, dediler ki,
bunlar faiz ve haram yiyenlerdir.

Bundan sonra bazı diğer kimseler görüldü. Bu adamların bir
tarafında gayet güzel ve temiz et vardı, ama diğer tarafta çürümüş ve kokuşmuş
et vardı. Bu adamlar iyi eti bırakıp kötü eti yiyorlardı. Rasûlullah (a.s.) dedi
ki, bunlar kimlerdir? Dediler ki, bunlar kendilerine helâl olan koca veya
kanlarını bırakıp zina yapan ve haram olanlarla nefislerini tatmin eden er­kek
ve kadınlardır.

Rasûlullah (a.s.) bundan sonra göğüsleriyle asılı kadınları
gördü. Rasûlullah bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki, bunlar kocalarına
onlar­dan olmayan çocukları musallat eden kadınlardır.[15]

Bu gözlemler sırasında Rasûlullah bir melekle buluştu. Bu melek,
Rasûlullah’a çok soğuk davrandı. Rasûlullah, Cebrail (a.s.)’e sordu, “şim­diye
kadar görüştüğüm bütün melekler güler yüzlü ve nazikti, ama bu me­lek çok sert
ve kaba davranıyor. Bunun sebebi nedir?” Cebrail (a.s.) dedi ki, “o gülmez ki,
Cehennem’in bekçisidir.” Bundan sonra Rasûlullah, Ce­hennem’i görmek istedi.
Cebrail (a.s.) derhal Rasûlullah (a.s.)’ın gözünün perdesini çekti ve Cehennem
bütün dehşetiyle gözünün önüne geldi[16].

31.1.8.4. Daha
Sonraki Sema’larda

Bu safhadan geçtikten sonra Rasûlullah (a.s.) ikinci sema’ya
vardı. Burada tanıştırılan ileri gelen ve mümtaz şahsiyetler arasında iki genç
var­dı: Hz. Yahya ve Hz. Îsa (a.s.).

Üçüncü semada Rasûlullah (a.s.) öyle bir şahsiyetle tanıştırıldı
ki, kendisi yakışıklılığı bakımından yıldız gibi olan diğer insanların yanında,
bir dolunay gibiydi. Kendisinin Hz. Yusuf (a.s.) olduğunu öğrendi.

Rasûlullah (a.s.) dördüncü sema’da Hz. İdris (a.s.), beşinci
sema’da Hz. Harûn ve altıncı sema’da Hz. Musa (a.s.) ile tanıştı. Rasûlullah
(a.s.) yedinci semâda muhteşem ve göz kamaştırıcı bir saray gördü. Bu saraya
melekler girip çıkıyorlardı. Burada Rasûlullah (a.s.) kendisine çok benze­yen
muhterem bir zâtla müşerref oldu. O’nun Hz. İbrahim (a.s.) olduğunu öğrendi.[17]

31.1.8.5.
Sidret’ul-Müntehâ

Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) daha çok yükseldi ta ki
Sidret’ul-Müntehâ’ya vardı. Sidret-ul Münteha, Yüce Allah’ın Divânı ile
Mahlûklar Alemi arasında bir sınırdır. Bu sınıra gelince bütün yaratıkların
bilgisi tü­keniyor. Bunun ötesinde ne varsa o gariptir, ki bunu Cenab-ı
Allah’tan başka kimse bilmez. Ne bir peygamber ne de bir melek. Aşağıdan (yerden
ve göklerden) ne geliyorsa burada kabul ediliyor ve yukardan (Arş-ı Mualla)
gelenler de buraya teslim ediliyor. İşte bu mevkide Rasûlullah’a Cennet
gezdirildi, ve kendisi hiçbir gözün göremediği hiçbir kulağın du­yamadığı ve
hiçbir zihnin tasavvur edemediği nimet ve imkânların Al­lah’ın sâlih kullarına
temin edildiğini gördü.[18]

Cebrail, Sidret-ul Müntehâ’da kaldı ve Rasûlullah sınırın
ötesine geç­ti. Rasûlullah (a.s.) düz bir yere vardığında Cenab-ı Allah’ı bütün
celâli ve cemâliyle gördü. Aralarında geçen konuşmada Cenab-ı Allah tarafından
şu emirler verildi[19]:

1) Günde 50 vakit namaz kılınması farz olundu.

2) Bakara sûresinin son iki ayeti vahiy olundu.

3) Şirk hariç bütün günahların affedilebileceği belirtildi.

4) Bir kişinin iyi amele niyetlendiği zaman hesabına iyi amel
yazıldı­ğı, bu ameli fiilen işlediği zaman da hesabına 10 iyi amel yazıldığı
fakat kötü amele niyetlendiği zaman hesabına hiçbir şey yazılmadığı ve bunu
fiilen işlediği zaman da hesabına sadece bir kötü amel yazıldığı ifade olundu.[20]

Hz. Peygamber, Cenab-ı Allah’ın huzurundan ayrıldıktan sonra
aşağı­ya inince Hz. Musa (a.s.) ile karşılaştı. Hz. Musa, Rasûlullah’ın
macerası­nı dinledikten sonra dedi ki: “Ben, İsrail oğullarından acı bir tecrübe
edin­dim. Bana öyle geliyor ki, ümmetiniz 50 vakit namaza tahammül
edeme­yecektir. Gidin ve namaz sayısının azaltılması için ricada bulunun.”
Rasûlullah (a.s.) tekrar Yüce Allah’ın huzuruna çıktı ve namazların
azaltılması­nı rica etti. Namazlardan 10’u azaltıldı. Rasûlullah dönüşte yine
Hz. Musa ile karşılaştı ve Hz. Musa kendisine aynı şeyleri söyledi. Bunun
üzerine Rasûlullah (a.s.) tekrar Allah’ın huzuruna çıktı, bu defa da 10 vakit
namaz azaltıldı. Böylece her defasında 10 vakit namaz azaltıldı. En nihayet,
gün­de beş vakit namaz kılınması emredildi ve bu namazların 50 vakit namaza eşit
olduğu buyuruldu.[21]

31.1.8.6. Dönüş

Dönüşte Rasûlullah (a.s.) aynı merdiven ile Kudüs’e indi. Burada
yi­ne toplu halde bulunan peygamberlerle buluştu. Rasûlullah (a.s.) kendile­rine
muhtemelen sabah namazı kıldırdı. Rasûlullah (a.s.) yine Burak’a bin­di ve
Mekke’ye döndü.[22]

Sabah ilk önce Rasûlullah (a.s.), amca kızı, Ümm-ü Hâni’ye
başından geçenleri anlattı ve evden dışarıya çıkmak istedi. Ümm-ü Hâni
elbisesini tuttu ve dedi ki: “Allah aşkına bu hikâyeyi halka anlatmayın. Yoksa,
onla­ra sizi alaya almak için bir koz daha vermiş olacaksınız.” Fakat,
Rasûlullah (a.s.), “ben bunu mutlaka anlatacağım” diyerek evden çıktı.[23]

Rasûlullah (a.s.), Mescid-i Haram’a varınca Ebû Cehl ile
karşılaştı. Ebû Cehl, “yeni bir haber var mı?” diye sordu. Rasûlullah, “var”
dedi. Ebu Cehl, “nedir” Rasûlullah, “ben bu gece Kudüs’e gittim” dedi. Ebu Cehl,
“Kudüs’e mi?” diye hayret etti ve ekledi: “Sen bir gecede Kudüs’e gittin ve
sabah buraya geri döndün?” Rasûlullah, “evet” dedi. Ebu Cehl, dedi ki: “Milleti
toplayayım mı? herkesin önünde aynı şeyi söyleyebilecek mi­sin?” Rasûlullah dedi
ki: “Tabii”. Bunun üzerine Ebu Cehl, bağırıp çağırıp herkesi etrafına topladı ve
Rasûlullah (a.s.)’ın onlarla konuşmasını istedi. Rasûlullah (a.s.), herkese,
geçirdiği tecrübeyi anlattı. Mi’rac vakasını din­ledikten sonra millet
Rasûlullah(a.s.)’ı alaya aldı. Bazıları kahkaha atıyor­du, bazıları ellerini
ellerine vuruyordu ve bazıları da şaşkınlık içinde baş­larını elleri arasına
almıştı. Kendileri şöyle diyordu: “İki aylık yolculuk bir gecede… Allah,
Allah, imkânsız. Eskiden senin deli divâne olduğun­dan biraz şüphemiz vardı, ama
şimdi inandık ki, sen gerçekten aklını ka­çırmışsın” .[24]

31.1.9. Hz. Ebu
Bekr Sıddîk (r.a.)’ın Mi’rac Olayını Doğrulaması

Rasûlullah’ın Mi’rac ile ilgili anlattıkları bir ânda bütün
Mekke’de herkes tarafından duyulmuş oldu. Bu olay, bazı müslümanların
dinlerin­den dönmelerine sebep oldu.[25]
Fesatçı ve fitneci kişiler hemen Hz. Ebu Bekr (r.a.)’e gittiler ve kendisine,
görünürde tamamıyla imkânsız olan bu olayı anlatmak suretiyle, Rasûlullah
(a.s.)’a olan güvenini sarsmak istiyor­lardı. Onlara göre, Hz. Peygamber’in sağ
kolu sayılan Hz. Ebu Bekr’in İslâmı terk etmesi ile İslâmî Hareket tamamıyla
çökecekti. Fakat, Hz. Ebu Bekr (r.a.)’in tepkisi tamamıyla değişik oldu. Hz. Ebu
Bekr olayı dinledik­ten sonra dedi ki: “Eğer bu olayı gerçekten Rasûlullah
(a.s.) anlatmışsa mutlaka doğrudur. Bunda şaşılacak ne var? Ben her gün ona
gökten haber geldiğini duyuyor ve tasdik ediyorum.”

Hz. Ebu Bekr (r.a.) daha sonra Mescid-i Haram’a geldi. Orada hem
Rasûlullah (a.s.), hem onunla alay eden topluluk vardı. Hz. Ebu Bekr (r.a.)
kendisine gerçekten bu olayı anlatıp anlatmadığını sordu. Rasûlullah (a.s.)
“evet” dedi. Hz. Ebu Bekr (r.a.) dedi ki, “Ben Kudüs’ü görmüş ve gezmişimdir.
Siz oranın haritasını ve plânını bana anlatın.” Rasûlullah (a.s.) hemen oranın
plânını açıkladı ve her şeyi öyle anlattı ki, sanki Ku­düs onun gözünün önünde
idi. Hz. Ebu Bekr (r.a.)’in bu taktiğiyle Mi’rac vak’asını yalanlamaya
çalışanlar büyük bir darbe yemiş oldular.[26]

31.1.10. Başka
Deliller

Hicâz ve Mekke’den pek çok kişi ticaret için Kudüs’e gidip
gelirlerdi. Kudüs’ü görmüş olan, Rasûlullah (a.s.)’ın anlattığı harita ve plânın
doğru olduğunu kabul ettiler. Fakat bundan sonra, da millet iyice tatmin
olma­mıştı ve başka deliler istiyordu. Rasûlullah (a.s.) dedi ki: “Mi’rac
yolculu­ğu sırasında ben şu şu yerlerden geçtim ve şu şu kafileye rastladım.
Kafi­lelerde şu mallar vardı. Kafilelerdeki develer Burak’ı görünce sıçradılar
ve bunlardan biri filanca vadiye kaçtı. Ben kafiledekilere bu deve hakkında
bilgi verdim. Dönüşte ben falan yerde falan kabilenin falan kabilesini gör­düm.
Herkes uyuyordu. Ben onların kaplarından su içtim ve suyun içildi­ğinin
işaretini bıraktım.” Rasûlullah (a.s.) bunun gibi bazı diğer şeyler söyledi. Hz.
Peygamber’in bu söyledikleri, daha sonra adı geçen yerlerden gelen kafileler
tarafından doğrulandı.[27]
Böylece itiraz edenlerin dilleri sustu, ama kalblerinde daima bir tereddüt ve
kuşku kaldı ve böyle bir şe­yin nasıl olduğuna şaştılar. Bugün de pek çok
kişinin aklı böyle bir olaya ermiyor.

31.1.11.
Rasûlullah (a.s.)’a Günde Beş Vakit Namaz İle İlgili Verilen Emir

Mi’rac’ın yapıldığı geceden sonra iki gün Cenab-ı Allah
tarafından Cebrail (a.s.) sık sık geldi ve Rasûlullah (a.s.)’a farz olunan beş
vakit na­mazın saatlerini açıklamaya çalıştı. Cebrail, ilk önce bütün namazlarda
Rasûlullah’a imamlık yaptı, daha sonra bunların saatleri hakkında kendisi­ne
izahatta bulundu. İmam Ahmed, Nesâî, Tirmizî, İbni Hibban ve Hâkim bu rivâyeti
Hz. Cabir bin Abdullah’a atfen nakletmişlerdir. İmam Buhârî de namazların zamanı
konusundaki izahları Cebrail (a.s.)’in yaptığını nak­letmiştir. İmam Ahmed,
Tirmizî, Ebu Davud, İbni Huzeyme, Dare-Kutni, Hakim ve Abdurrezzak da benzeri
bir rivâyeti, Abdullah bin Abbas’a atfen nakletmişlerdir ve İbn Abdulberr ile
Kadı Ebu Bekr bin el-Arabi bunu teyit etmişlerdir. İmam Zührî’ye göre Hz. Ömer
bin Abdulaziz’in yanında Hz. Urve bin Zübeyr’in, Cebrail’in Rasûlullah’a namaz
kıldırdığını anlat­ması üzerine kendisi hayret içinde şunları söyledi: “Urve,
düşünsene, sen ne söylüyorsun? Yani, Rasûlullah, Cebrail’in imametinde namaz mı
kıl­mıştır?” Urve dedi ki: “Ben Beşir bin Ebi Mes’ud’dan duydum ve Beşir de Ebu
Mes’ud Ensarî’den duydu, Ebu Mes’ud Ensarî de bizzat Rasûlullah’tan duydu ki:
“Cebrail nazil oldu ve bana (Rasûlullah’a) imamlık yaptı ve ben onunla beş vakit
namazlarımı kıldım.” (Muvattâ, Buhârî, Müslim, Abdur­rezzâk ve Taberânî).

31.1.12.
Mi’rac’ın Mesajı

Mi’rac yolculuğundan dünyaya döndükten sonra Rasûlullah
(a.s.)’ın Allah’tan getirdiği mesaj, Kur’an-ı Kerim’in İsra sûresinde 2-39.
ayetlerine kadar kayıtlı bulunuyor. Bu mesajı ele alın ve de bu mesajın
verildiği, hic­retten bir yıl önceki şartlara bakın. Göreceksiniz ki, bu
mesajda, İslâmi il­keler üzerinde yeni bir devletin kurulmasından önce
Rasûlullah ve saha­belerinin ihtiyaç duydukları bütün direktifler yer almıştır.

31.1.12.1. İsrail
Oğullarının Tarihinden İbret

Bu mesajda Mi’rac’tan bahsedildikten sonra ilk önce İsrail
oğullarının tarihinden ibret alınması istenmiştir. İsrail oğulları, Mısırlılara
köle ol­maktan kurtulduktan sonra serbest bir hayat yaşamaya başladılar. O
sırada onların hidayeti için Cenab-ı Allah bir kitap indirdi ve kendi hakkında
emir ve direktifin tek kaynağının yine kendisi olduğunu bildirdi. Ne var ki,
İsrail oğulları, Allah’ın bu nimeti için minnet ve şükranlarını bildirmek yerine
nankörlük ettiler ve yeryüzünde salih ve ıslahatçı olmak yerine fe­satçı ve
isyancı oldular. Bunun neticesinde Cenab-ı Allah, İsrail oğullarını bir defa
Babillilere ezdirdi ve ikinci defa da Romalı ve Bizanslıları onlara musallat
etti. Cenab-ı Allah bu ibret verici tarihten örnekler vererek müs­lümanların
doğru yolu ancak Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bulacaklarını be­lirtmiştir. Ayrıca,
müslümanların Kur’an-ı Kerim’e tabi olmaları halinde büyük mükâfat alacaklarını
da kaydetmiştir.

31.1.12.2. Herkes
Sorumludur

Bu mesajda dikkat çekilen ikinci husus da, her insanın kendi
amel ve ahlâkı için kendisinin sorumlu oluşudur. Bir insanın kendi ameli, onun
kaderini tayin eden öğedir. Eğer bir insan doğru yolda yürüyorsa kendisi için
yürüyor, yanlış yolda yürüyorsa kendisi için. Faydası ve zararı hep kendisine
aittir. Bu şahsi mesuliyet hususunda kimse kimsenin arkadaşı veya ortağı
değildir. Kimse kimsenin yükünü taşımaz. Herkes kendi yap­tıklarından
sorumludur. O Mide, salih bir toplumun her ferdi kendi şahsi mesuliyetlerini göz
önünde bulundurmalıdır. Başkaları ne yaparsa yapsın, onları daha sonra
düşünebilir. İlk önce kendini düşünmelidir ve kendisinin ne yaptığına dikkat
etmelidir.

31.1.12.3. Toplumun
Üst Sınıfının Yozlaşması

Bu mesajda anlatılan üçüncü husus, bir toplumun çöküşü veya yok
oluşunda en büyük rolün o toplumun üst sınıfının yozlaşmasına ait olduğu­dur.
Balık baştan kokar misali, bir toplumu mahveden şey o toplumdaki büyük, zengin,
soylu ve muktedir kişilerin ahlâk ve karakterlerinin bozul­masıdır. Bir milletin
batmasından önce o milletin seçkin insanları fuhuş, zulüm, ahlâksızlık,
yolsuzluk, zina, kumar, hırsızlık, soygunculuk, yalan­cılık ve sahtekârlık
yaparlar. Bu kötülük, fitne, ve ahlâksızlıklar nihayet o toplum veya milletin
sonu olur. O halde, kendi kendine düşman olmayan bir toplum, siyasi iktidarın ve
ekonomik kaynakların basit, adi, alçak ve ahlâksız insanların elinde
bulunmamasına dikkat etmelidir.

31.1.12.4. Dünya İle
Ahiret’in Ehemmiyeti

Adı geçen mesajda ayrıca, Kur’an-ı Kerim’in diğer yerlerinde de
çeşitli vesilelerle dile getirilen bir hususa daha dikkat çekilmiştir. Yani,
dünya ile ahiret arasındaki fark ve bu hususta müslümanların alması gere­ken
tavır. Burada insanların sadece bu dünyanın kazanç, başarı ve mutlu­luklarını
arzulamaları halinde kendilerine bütün bunların ihsan olunaca­ğı, ama sonucun
çok kötü olacağı kaydedilmiştir. Fakat, gerek bu dünya­da gerekse öbür dünyada
kalıcı bir başarı ve mutluluğun ancak insanın ahirette sorguya çekileceği ve
hesap vermeye mecbur olacağını daima göz önünde bulundurmasıyla mümkün olacağı
ifade olunmuştur. Dünyayı seven bir insanın mutluluk ve refahı görünüşte yapıcı
ve yararlı görülü­yor. Ancak bu yapıcı niteliğinin arkasında zararlı ve
tehlikeli yönleri var­dır. Zira, dünyayı isteyen bir kimse, ahirette cevap verme
kaygısı taşıma­masından dolayı bir insanın sahip olduğu ahlâk ve faziletinden
mahrum kalıyor. Bu fark, dünyada ahirete inanan ve inanmayanlar arasında bariz
ve açık bir biçimde ortaya çıkıyor ve hayatın diğer safhalarında daha da
belirginleşiyor. Ta ki, ahirete inananın hayatı büsbütün bir başarı simgesi
haline gelmişken ahirete inanmayanın hayatı tamamıyla boş ve başarısız kalır.

31.1.12.5. İslâm
Medeniyetinin Temel İlkeleri

Mesajın girişindeki bu temel buyruklardan sonra üzerlerinde
İslam toplumu ve İslam medeniyetinin kurulması gereken belli başlı ilkeler
sa­yılmıştır. Bu temel ilkeler sayı itibarıyla 14’tür ve biz bunları mesajda yer
alan sıraya göre aşağıya kaydediyoruz:

1) Tek Allah’ın yerine başka varlıkların ilâhlığına
inanılmamalıdır. Tapılacak, itaat edilecek, kulluk edilecek ve saygı
gösterilecek tek ilâh O’dur. Allah’ın dışında başka kimsenin itaati kabul
edildiği takdirde kötü sonuçlar doğar ve kullar Allah’ın bütün bereketlerinden
mahrum kalırlar. Halbuki, Allah’a tabi olma ve itaat etmenin sonuçlan
bambaşkadır.[28]

2) İnsan hakları babında başta gelen hak ana-baba hakkıdır.
Evlatlar kendi ana-babalarına son derece bağlı ve saygılı olmalıdırlar. Toplumun
genel ahlâkı öyle olmalıdır ki, evlatlar, ana-babalarından habersiz ve onla­ra
saygısız olmamalı, aksine, onlara iyi muamele etmelidirler. Evlatlar, anne ve
babalarına gereken ilgiyi göstermeli ve yaşlandıkları zaman onla­ra hakkıyla
bakmalıdırlar. Zira, anne ve babaları da onlara çocukken bak­mışlardı .[29]

3) Toplumsal yaşantıda işbirliği, yardımlaşma, sevgi, şefkat,
saygı, hakkı bilme ve tanıma, herkesin hakkını verme gibi erdemler canlı
tutul­malıdır. Bir akraba, başka bir akrabasına her türlü yardımı yapmalıdır.
Muhtaç ve çaresiz bir insan, toplumun kendisine yardım edeceğinden emin
olmalıdır. Bir yolcu nereye giderse gitsin, herkesin kendisini ağırla­yacağından
veya hiç olmazsa güler yüzlü davranacağından emin olmalı­dır. Toplumda insan
hakları ve sorumlulukları öylesine iç içe olmalıdır ki, kimse hakkının
yenmesinden veya kendisine haksızlık yapılmasından yakınmamalıdır. İnsanlar
birbirine yardım ederken, bunu bir lütûf veya ihsan değil, bir vazife ve
mükellefiyet kabul etmelidirler. Bir insan başkala­rına herhangi bir yardım veya
iyilikte bulunamıyorsa Allah’tan af dilesin ve O’ndan kendisinin başkalarına
yardım etmesini sağlayacak bir takım imkânlar istesin.[30]

4) İnsanlar kendi servetlerini çar-çur etmesinler ve yanlış
yollarda harcamasınlar. Servetlerini sadece gösteriş, riyâ, fısk-ü fücur ve kötü
yol­larda sarf etmesinler, aksine iyi ve hayır işlerde kullansınlar; fakir
fukara­ya yardım etsinler. Aslında serveti yanlış yollarda kullanmak, Allah’ın
ni­metlerini inkâr etmek veya ona nankörlük etmek anlamına gelir. Servetle­rini
bu şekilde har vurup harman savuranlar şeytanın kardeşleridir. Bir sâlih ve
temiz toplum bu tür israf ve yolsuzluğa dur demelidir.

5) İnsanlar para konusunda tutumlu davranmalıdırlar. Ne servetin
bir­kaç elde toplanmasına veya toprağa gömülmesine sebep olacak kadar cimri
olsunlar, ne de hem kendi hem toplumun ekonomik ve mali duru­munu sarsacak kadar
savurgan olsunlar. Toplumun bireylerinde yapılması gereken harcamaları yapma ve
yapılmaması gereken harcamalardan sa­kınma hissi var olmalıdır.[31]

6) Cenab-ı Allah’ın kendi rızkını dağıtmak amacıyla kurduğu
nizam, insanların yapay tedbirleriyle önlenmesin veya engellenmesin. Cenab-ı
Allah, rızkın dağıtımı konusunda az veya çok, küçük veya büyük gibi farklara yer
vermiştir; bunu eşit bir düzeyde tutmamıştır. Bu farklılığın hikmetini yalnız
Allah biliyor. Onun, için doğru ve uygun bir ekonomik düzen Allah’ın koyduğu bu
kurala ters değil, uygun olmalıdır. Tabii, eşitsizlik veya dengesizliği sun’i
şekilde eşit hale getirmeye çalışmak ya da bu dengesizliği aşın uçlara götürmek
yanlıştır.[32]

7) Nesillerin doğup büyümesinin, yemek yiyen kişilerin artması
ile mali ve gelir kaynaklarının azalacağı veya yetişemeyeceği düşüncesiyle
durdurulması büyük bir hatadır. Bu düşünce ve kaygı ile, doğan çocukları
öldürenler zannediyorlar ki, rızık veya gelir dağılımı kendilerinin
ellerin­dedir. Halbuki, rızık veren, insanları dünyaya yerleştiren Yüce
Allah’tır. Cenab-ı Allah nasıl dünyaya şimdiye kadar gelenlerin rızkını
vermişse, bundan sonra da gelenlere yiyecek, içecek temin edecektir .Nüfus ne
kadar artıyorsa, Cenab-ı Allah gelir kaynaklarını da o kadar artırır. Onun için,
İnsanlar, Allah’ın yaratıcılık işlerine karışmasınlar ve şartlar ne olursa
ol­sun, nesilleri budama, yok etme yollarına gidilmesin.[33]

8) Zina, kadın-erkek ilişkilerinin en yanlış şeklidir. Zina
sadece ya-saklanmamalıdır, ayrıca kadın ve erkeklerin buna sürüklenmelerini
müm­kün kılan bütün sebepler ortadan kaldırılmalıdır.[34]

9) Cenab-ı Allah insan hayatının hürmete layık bir şey olduğunu
be­lirtmiştir. Onun için, bir insan ne kendi canına kıyabilir ne de başkalarının
canına, Allah’ın bu koyduğu yasak ancak Allah’ın bir emrinin yerine
geti­rilmesini icap ettiren şartlarda ortadan kalkabilir. Böyle bir durumda
an­cak işin icabı olduğu kadar cana kıyılmalı veya kan dökülmelidir. Öldür­me
işinde her türlü israf veya ifrat yasaktır. Meselâ, intikam almak için esas
suçluların dışında başkalarının öldürülmesi caiz değildir. Suçlunun eziyet ve
işkence edilerek öldürülmesi, ya da öldürülmesinden sonra ölü­süne saygısızlık
yapılması ve buna benzer diğer hareketler de kesinlikle yasaktır.[35]

10) Yetimlerin menfaati, onlar kendi kendilerini besleyecek hale
ge­linceye kadar korunmalıdır. Yetimlerin malları, menfaatlerine aykırı bir
şekilde kesinlikle kullanılmamalı veya harcanmamalıdır.[36]

11) Söz ister bir fert isterse bütün millet tarafından verilsin,
tam ola­rak yerine getirilmelidir. Taahhüt, muahede, mütareke veya anlaşmanın
ihlâli için Allah katında büyük azap vardır.[37]

12) Ölçü ve ağırlık aletleri ve birimleri iyi ve hilesiz
olmalıdır. Alış­verişte hiçbir hile ve kötülük yapılmamalıdır.[38]

13)İnsanlar, doğru veya uygun olduğunu bilmedikleri bir şey veya
kişinin peşinden koşmamalıdırlar. İnsanlar kendi fiil ve sözlerine iyice dikkat
etmeli ve ona göre kendilerine çeki-düzen vermelidirler. Zira, ahi­rette kendi
gördükleri, duydukları ve gönüllerinde taşıdıkları niyet, fikir ve kararları
hakkında Cenab-ı Allah’a hesap vermek zorunda kalacaklar­dır.[39]

14) İnsanlar yeryüzünde zalim, gaddar ve mağrur olmamalıdırlar.
Ka­sılıp, böbürlenmemelidirler. Zira, insan kasılarak ne ayağının altındaki
toprağı yırtabilir ne de gururlanarak yükseklikte gökleri geçebilir.[40]

İşte Rasûlullah (a.s.) Mi’rac’ta Cenab-ı Allah’tan aldığı ve
dünyaya getirdiği mesaj bu ilkelerden ibaretti. Ve Rasûlullah (a.s.)’ın kısa bir
süre sonra Medine’ye geçip üzerinde İslâm toplumu ve devletini kurduğu altın
ilkeler bunlardı.

31.1.13.
Rasûlullah (a.s.)’ın Hicret İçin Dua Etmesine Dair Yapılan Telkin

Aynı İsra sûresinde Cenab-ı Allah, Rasûlullah (a.s.)’a aslında
hicret duası olarak bilinen duayı öğretti. Tirmizî ile Hâkim’in Hz. Abdullah bin
Abbas’a dayanarak kaydettikleri rivayete göre İsra’nın şu ayetinde Rasûlullah
(a.s.)’a hicret izni verildi:

“De ki: ‘Rabbim, beni sıdk girdirilişi ile girdir. Ve sıdk
çıkarıcıyla çı­kar. Ve bana tarafından aşikâr bir kudret ve hüccet ile yardım
ihsan bu­yur.” (Ayet; 80)

Bu duanın telkin edilişi gösteriyor ki, hicret zamanı iyice
yaklaşmıştı. Bu sebepten dolayıdır ki, Cenab-ı Allah, Rasûlullah (a.s.)’a şu
nasihatte bulundu: “Sen öyle bir dua etmelisin ki, Sen doğruluğu hiçbir zaman
terk etmeyeceksin. Çıktığın yerden doğrulukla çıkacaksın, girdiğin yere de
doğrulukla gireceksin.” Daha sonraki cümlenin anlamı şudur:

“Ya beni iktidara getir ya da bir iktidarı benim yardımcım yap;
ki böylece dünyadaki bozuk düzeni değiştirebileyim. Fuhuş ve günahlara son
verebileyim ve senin adaletini her tarafa yayabileyim”. Bu cümle gös­teriyor ki,
İslâm’ın dünyada yapmak istediği değişiklik ve ıslâh sadece va­az ve telkinle
yapılamaz; aksine bunun için siyasi kuvvet ve iktidara da ihtiyaç vardır.
Hadis-i şeriflerde de şu ifadeye rastlanıyor: “Allahu Teâlâ, hükümetin
kuvvetiyle Kur’an-ı Kerim’in önleyemeyeceği şeyleri önler ve ortadan kaldırır.”
Bu demektir ki, dinin hayatın her alanında yerleşmesi, İslâm’ın uygulanması ve
Allah’ın koyduğu hududun icraatı için hükümete ve iktidara Tâlib olmak sadece
caiz değil, aynı zamanda zaruri ve elzem­dir. Bu bakımdan, İslâm dininin tam
manasıyla zafere ulaştırılması için si­yasi alanda mücadele edenlerin suçlanması
ve onların dünyacı veya ikti­dar heveslisi olduğu yolundaki iddiaları tamamıyla
cehalet ve dalalete da­yanıyor. İktidarı sadece kendisi ve maddi menfaati için
isteyen elbette ki, iktidar heveslisi ve dünyacıdır. Ama, Allah’ın dinini her
şeyden üstün kıl­mak için mücadele etmek dünyaya tapmak değil, Allah’a tapmanın
ta ken­disidir.

31.1.14. Mazlum
Müslümanların Zafer Duası

Yine Mi’rac sırasında Rasûlullah (a.s.)’a Bakara sûresinin son
ayetleri bahşolundu. Hz. Abdullah bin Mes’ud’un rivâyetine göre, bu ayetler şu
dua ile son buluyor:

“Ya Rabbi, bizi unuttuğumuz şey veya hatamızdan dolayı tutup
sor­guya çekme. Ey Rabbimiz, bize bizden evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük
yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği şeyleri yükleme. Bizi af ve
mağfiret eyle. Bize merhamet buyur. Sen Mevlâmızsın. Kâfirler güruhuna karşı
bize yardım et.” (Ayet; 286)

Bu duanın Mekke’de küfr ile İslâm arasındaki savaşın en çetin
safha­ya geldiği zaman müslümanlara öğretildiği unutulmamalıdır. Müslüman­lar
her taraftan kuşatılıyor, zulüm, eziyet ve işkenceye tabi tutuluyorlardı.
Hicaz’ın her yeri ve her köşesi müslümanlara dar gelmeye başlamıştı. Zira nerde
bir müslüman varsa, ona baskı ve zulüm yapılıyor, akıl almaz iş­kenceler reva
görülüyordu. Bu şartlarda müslümanların Mevlalarına dua etmeleri istendi ve bunu
isteyen bizzat Alemlerin Rabbi olduğu için müs­lümanlar bir nebze rahat nefes
alabildiler ve teselli buldular. Zira bu duayı öğreten Rabbleri bunun
gerçekleşmesi için de mutlaka tedbirler alıyordu. Aynı zamanda müslümanların
metanet ve sabırları ellerinden bırakmamaları istendi. Bir yandan Hakka tapmak
suçundan müslümanların hedef ol­dukları büyük zulme bir göz atın ve bir yandan
da bu duaya bakın, ki bun­da muhalif ve düşmanlar için tek bir kötü söz veya
küfr yoktur. Bir yan­dan müslümanların çektikleri maddi ve manevî çileleri
gözünüzde canlan­dırın, bir yandan da bu duanın sözlerine bakın, ki bunda
dünyevi menfaat veya kazançtan hiçbir «ser yoktur. Bir tarafta o hakperestlerin
perişan du­rumuna bakın ve diğer tarafta bu kadar temiz, nezih ve yüksek sözlere
ba­kın. Sadece bu husus, o ilk müslümanların ne büyük ahlâki ve ruhani
ter­biyeden geçtiklerini göstermeye yeter.

31.1.15.
Mi’râc’ın Bir Başka Cephesi

Mi’rac’ın bir başka cephesi de var ki, bunu bu bahsimizde ele
alma­mız yerinde olacaktır. Bunu aşağıda belirtmeye çalışacağız:

31.1.15.1. Rasûlullah
(a.s.)’ın Cebrail İle Görüşmesi

Kur’an-ı Kerim’in Necm sûresinde Rasûlullah (a.s.)’ın Hz.
Cebrail’i ilk kez asıl şekliyle gördüğüne dair malumat vardır. Bu surede
Cebrail’in ilk önce ufukta görüldüğü, daha sonra Rasûlullah (a.s.)’a iki yaylık
bir me­safeye kadar yaklaştığı ve o sırada kendisine Allah’tan vahiy getirdiği
kaydedilmiştir. Bundan sonra şöyle denilmiştir:

“Resulün kalbi, gördüğünü tekzip etmedi. Şimdi siz, onun gördüğü
şeye karşı kendisini ile mücadele mi edeceksiniz?” (Necm; 11-12)

Yani, Rasûlullah (a.s.), uyanık iken ve gün ışığında geçirdiği
bu tec­rübeden sonra bunun bir bakış hatası, hayal veya Şeytan’ın bir hilesi
oldu­ğunu düşünmedi. Rasûlullah (a.s.) bu meleğin Cebrail olduğu ve getirdiği
mesajın Allah tarafında inen bir vahiy oluğu konusunda herhangi bir şüp­he veya
tereddüde kapılmadı.

Şimdi aklımıza bir soru geliyor. Hz. Peygamber (a.s.) geçirdiği
bu fevkalâde tecrübe hakkında neden herhangi bir şüpheye veya tereddüde
kapılmadı? Neden, bir an için duraklayıp gördüklerinin doğru olup olma­dığını
araştırmadı? Neden gördüklerinin sadece bir rüya, hayal, görüntü, Şeytan’ın bir
hilesi veya başka bir şey olduğunu sanmadı? Bu soruyu göz­den geçirdiğimiz
zaman, Rasûlullah (a.s.)’ın herhangi bir kuşkuya kapılmamasının beş sebebi
ortaya çıkar. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

Bu vak’anın meydana gelişinin hârici şartları bunun doğru
olduğunu gösteren mahiyette idiler. Rasûlullah (a.s.), bu tecrübeyi karanlıkta,
murakabe, uyku veya dalgınlıkta geçirmemişti, aksine şafak söküyordu ve ken­disi
tamamıyla uyanıktı. Hava açıktı ve her tarafta aydınlık vardı. Rasûlullah
(a.s.), gün ışığında ve dünyanın herhangi bir şeyini görebileceği şekil­de
Cebrail’i görmüştü. Nasıl ki gündüz bir insan nehir, dağ, insan, hayvan veya evi
gördükten sonra herhangi bir şüpheye kapılmaz, Rasûlullah (a.s.)’da gözlerinin
iyi görmediği kanaatına varmadı.

İkincisi, Rasûlullah (a.s.)’ın iç dünyası da başından geçen bu
tecrübe­yi doğrular nitelikte idi. Rasûlullah (a.s.), tamamıyla uyanık, akıl,
zihin ve hislerinin yerinde olduğu bir sırada olanları görmüştü. Zihni boştu ve
da­ha önceden böyle bir gözlem veya tecrübeden geçmemişti. Kafasını meş­gul eden
başka bir şey de yoktu. Bu halet-i ruhiyede Rasûlullah (a.s.)’ın, gözlerinin
gördüğü bir şeye şüphe etmesine gerek yoktu.

Üçüncüsü, Rasûlullah (a.s.)’ın gördüğü şahsiyet de mükemmel ve
muhteşemdi. Bu şahsiyet öylesine güzel, cazibeli, temiz, yakışıklı, parlak ve
göz kamaştırıcıydı ki, Rasûlullah (a.s.) bunu hiçbir zaman aklına bile
getirmemişti. Bu, onun tahmin ettiği ve hayal ettiğinden de daha güzel ve çekici
bir şahsiyetti. Hiçbir cin veya şeytan böylesine mükemmel bir şekle giremezdi.
Bu olsa olsa bir melek olacaktı. Hz. Abdullah bin Mes’ud’un rivâyetine göre
Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu: “Ben Cebrail’i gördüm, öyle ki, sanki 600 kolu
vardı.” (Müsned-i Ahmed). Başka bir rivayette İbn Mes’ud bu ifadeyi daha da
açıyor ve diyor ki: “Cebrail’in kolu bütün ufuğu kaplayacak kadar büyüktü.”
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah da Ceb­rail (a.s.)’i “Şedid-ul Kuva” (Bünyesi
Kuvvetli olan) ve “Zû-Mirratin” ola­rak tarif etmiştir.

Dördüncüsü, Rasûlullah (a.s.)’ın gördüğü varlığın getirdiği
mesaj ve talimat da onun doğru olduğunu kanıtlıyordu. Rasûlullah (a.s.)’ın bu
varlık vasıtasıyla aldığı dünya ve kâinat ile ilgili bilgi daha önceden kendisi
tara­fından bilinmiyordu, hatta bunun bir tasavvuru bile zihninde yoktu. Bu
bakımdan kendi bilgi ve düşüncelerinin böyle bir varlık şeklinde ortaya çıktığı
şüphesinin uyanması için bir sebep yoktu. Aynı şekilde bu bilginin Şeytan veya
hemcinslerinden geldiği de düşünülemezdi. Zira, bir Şeytan insanlara şirk ve
kötülükten meneden mesaj nasıl getirebilir? Bir şeytan, insanların Allah’a
inanmasını, Ahiret’i düşünmesini, Cahiliyyet’in örf ve adetlerini terk etmesini,
ahlâk ve fazilete önem vermesini nasıl isteyebilir?

Beşinci ve en önemli sebep de şuydu: Cenab-ı Allah bir insanı
pey­gamberlik makamına getirdikten sonra kalbinden her türlü vesvese, şüphe ve
kuşkuyu çıkarır ve yerini güven ve inançla doldurur. Bu durumda bir peygamber ne
görüyor ve ne duyuyorsa onların şekli ve mahiyeti hakkında herhangi bir
tereddüde ve kuşkuya düşmez. Bir peygamber, Allah tara­fından gelen her emir ve
talimatı bütün açık kalblilikle kabul eder. Bu emir ve talimat ilham ve vahiy
şeklinde de olabilir ve gözle görülür bir gerçek gibi de. Bu durumlarda bir
peygamber, Şeytan’ın her türlü müda­halesi ve fitnesinden mahfuz olduğundan emin
olur. Kendisine gelen emir ve talimatın Rabbinden geldiğine yüzde yüz emin olur
ve bu hususta her­hangi bir yanılgıya imkân olmadığını bilir. Nasıl ki, bir
balık kendisinin suda yüzebileceğinden, bir kuş havada uçacağından ve insan
kendisinin insan olduğundan emin olur, bir peygamber de Allah vergisi hissiyle
ken­disinin peygamber olduğuna inanır. Bir peygamber, bir an için bile
kendi­sini yanlış olarak peygamber sandığını düşünmez.

Bundan sonra Necm sûresinde şöyle buyurulmuştur:

“Yemin olsun ki, onu bir defa daha gördü. Sidret’ul Münteha
yanın­da. Cennet’ul Me’va Onun (Sidre)nin yanındadır. O sidre, Allah’ın nuruy­la
örtülmüştür. (Hz. Peygamber’in) gözü gördüğünden ne kaygı duydu, ne de şaştı.
And olsun ki, Rabbinin alametlerinin en büyüğünden bir kısmını gördü.” (Ayet;
13-18)

İşte burada Cebrail’in Rasûlullah (a.s.) ile asıl şekliyle
görüşmesine temas edilmiştir. Buluşma yerinin adı “Sidret-ul Münteha” olarak
gösteril­miştir. Ayrıca, bunun “Cennet-ul Me’vâ”ya yakın olduğu kaydedilmiştir.

31.1.15.2. Sidret-ul
Münteha

“Sidre” Arapçada hünnapa veya lotus ağacına denir. Münteha da
sıra­nın sonu manasındadır. “Sidret’ul-Münteha”nın sözlük anlamı böylece, “uç
noktada veya sıranın sonunda bulunan hünnap veya lotus ağacı”dır. Allâme Alûsi,
“Ruh’ul-Me’ani” isimli eserinde bunun açıklamasını şöyle yapmıştır: “Burada
dünyaların bütün ilmi son buluyor ve bundan sonra ne varsa onları ancak Allah
biliyor.” Hemen hemen aynı açıklamayı İbni Cerir kendi tefsirinde ve İbni Esir
“en-Nihâye fi Garib-il Hadis vel-Eser” adlı kitabında yapmışlardır. Bizim için
bu maddeler aleminin son sınırında hünnap veya lotus ağacının nasıl olduğunu
bilmemiz mümkün değildir. Bunlar asılında Allah’ın kâinatının, bizim aklımızın
eremeyeceği sırlandır. Her ne olursa olsun, bu ağacın mahiyetini açıklamak için
insanların dilin­de “Sidre”den daha uygun bir kelime yoktu ve bunu Cenab-ı Allah
aynen Hz. Peygamber (a.s.)’e tanımlamış oldu.

31.1.15.3. Cennet-ul
Me’va

Cennet-ul Me’vâ’nın sözlük anlamı “oturulacak yer olan
Cennet”tir. Hz. Hasan Basri’nin dediği gibi, bu Cennet Ahiret’te iman ve takva
sahip­lerinin ikâmetgâhı olacaktır. Hasan Basri yukarıdaki ayetleri tefsir
eder­ken söz konusu Cennet’in göklerde olduğunu ifade etmiştir. Katâde’ye gö­re
ise Cennet, şehitlerin ruhlarının yerleşeceği yerdir ve Ahirette herkesin
gideceği Cennet değildir, İbni Abbas (r.a.) da aynı ifadede bulunuyor ve diyor
ki, Ahirette iman sahiplerine verilecek Cennet göklerde değil, yer­dedir.

31.1.15.4. Sidre’de
Allah’ın Tecellisi

“O sidre, Allah’ın nuruyla örtülmüştür” deyimi gösteriyor ki, bu
nur veya tecellinin şanı ve keyfiyeti anlatılmayacak kadar muhteşemdir. Bu öyle
bir nur ve tecellidir ki, ne insan bunu tasavvur edebilir ne de insan dili bunu
ifade edebilir.

Yukarıdaki ayetlerde ayrıca Cenab-ı Allah’ın bu nur ve
tecellisini gördükten sonra Rasûlullah’ın, ne gözlerinin kamaştığı ne de aşırı
heyecan gösterdiği anlatılmıştır. Rasûlullah (a.s.)’ın kendi nefsine ve
hislerine ha­kimiyeti o kadar mükemmeldi ki, dikkatini ve teveccühünü uğruna
çağrıl­mış olduğu asıl amaç ve hedeften bir an bile ayırmadı. Rasûlullah (a.s.)
hâşâ acemi bir seyirci gibi etrafında varolan sayısız nesne ve ilgi çeken
şeylere bakmakla meşgul olmadı. Rasûlullah (a.s.) olgun ve tecrübeli bir kişi
gibi davrandı ve asıl maksadını bir an bile gözünden uzaklaştırmadı. Yüce
Allah’ın yeri büyük bir imparator veya padişahın muhteşem divânı ile bile
mukayese edilemeyecek kadar ihtişam dolu idi ve Rasûlullah bu­rada soylu ve
akıllı bir misafir gibi hareket etti.

Son ayette Hz. Peygamber (a.s.)’in Rabbinin belli başlı ayet
veya işa­retlerini gördüğü kaydedilmiştir. Bu ayetten Rasûlullah (a.s.)’ın Yüce
Al­lah’ı değil, onun ayet veya işaretlerini gördüğü anlaşılıyor. Burada
anlatı­lanlara dikkat edildiği takdirde Rasûlullah (a.s.)’ın bu ikinci buluşma
ve mülakatının, ilk defaki buluşmasında gördüğü aynı varlıkla olduğunu an­larız.
Bu demektir ki, bu bölümün başında belirttiğimiz gibi, Rasûlullah (a.s.) ilk
defa ufukta gördüğü ve kendisine iki yaylık mesafeye kadar yak­laşmış olan
varlık Allah değildi. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)’ın Sidret-ul Müntehâ’da
gördüğü varlık da Allah değildi. Bu her iki yerde Rasûlullah (a.s.) Allah’ı
gerçekten görmüş olsaydı, burada mutlaka açıklanmış olur­du. Zira, olayın
ehemmiyeti ve azameti bunu gerektirirdi. Kur’an-ı Ke­rim’de Hz. Musa’nın
hikâyesi anlatılırken, kendisinin Allah’ı görmek istediği ve kendisine şu cevap
verildiği kaydedilmiştir: “Beni katiyyen göre­mezsin.” (A’râf; 143). Görüldüğü
gibi bu şeref Hz. Musa’ya verilmemişti. Durum böyle iken, Hz. Peygamber (a.s.)
gerçekten böyle bir şerefe nail olsaydı, bunun için açık ve kuvvetli ifade
kullanılırdı. Ne var ki, Rasûlullah (a.s.)’ın Allah’ı gördüğü Kur’an-ı Kerim’de
hiçbir yerde anlatılmamış­tır. Hatta, İsrâ suresinde de Mi’rac’tan bahsedilirken
Rasûlullah (a.s.)’a sa­dece bazı ayetler gösterildiği kaydedilmiştir. Yukarıdaki
ayette de benzeri bir ifade kullanılarak “Rabbinin alametlerinin en büyüğünden
bir kısmını gördü” denilmiştir.

Bu sebeple, zahiren Rasûlullah (a.s.)’ın Allah’ı görüp görmediği
ko­nusunun tartışılmasına hiç imkân kalmıyor. Aynı şekilde Rasûlullah (a.s.)’ın
Allah’ı mı, yoksa Cebrail (a.s.)’i mi gördüğünün tartışması için de herhangi bir
imkân kalmıyor. Fakat bu hususta tartışmaya yol açan bazı hadislerdeki
ifadelerdir. Biz bu hadisleri buraya sıra ile aktarıyoruz:

31.1.15 .5. Hz. Ayşe
(r.a.)’nin Rivayetleri

Buhârî, Kitab’üt-Tefsir’de Hz. Mesruk’un, Hz. Ayşe’ye şöyle
dediğini rivayet etmiştir: “Anneciğim, Hz. Peygamber (a.s.), Rabbini görmüş
müy­dü?” Hz. Ayşe dedi ki: “Senin bu sorun benim tüylerimi diken diken etti. Sen
bunu nasıl unutabilirsin ki, şu üç şeyi iddia eden herkes yalan iddiada bulunmuş
olur? (Hz. Ayşe söz konusu üç şeyin ilkini ifade etti): “Muham­med (a.s.)’in
Rabbini gördüğünü kim iddia ediyorsa yalan söylüyordur”. Bundan sonra Hz. Ayşe
(r.a.) şu ayetleri okudu: “Gözler O’nu göremez” ve “hiçbir insan Allah ile kelâm
edecek mevkiye sahip değildir. Ama va­hiy veya perde arkasından veya Allah’ın
izniyle vahiy getiren bir melek vasıtasıyla olanlar hariç.”

Bu hadisin bir kısmı Buhârî, Kitab’üt-Tevhid, Bölüm 4’de de yer
al­mıştır. Buhârî’nin, Kitabu Bid’ul-Halk’da naklettiği Mesruk’un rivâyetinde
deniliyor ki, “Ben (Mesrûk) Hz. Ayşe’nin bu sözlerini dinledikten sonra “peki, o
zaman Allah’ın şu buyruğunun anlamı nedir?” diye sordum. “Sümme denha fatedellâ
felânekâbe kavseyniev ednâ”. Hz. Ayşe dedi ki: “Bundan Cebrail kastedilmiştir. O
her zaman Rasûlullah (a.s.)’a insan şek­linde gelirdi. Ama bir defasında asıl
şekliyle göründü ve zaman bütün uf­ku kapladı.”

Müslim’in, Kitab’ul-İmân, “Zikr-i Sidret-ul-Münteha” bölümünde
Hz. Ayşe ile Mesruk’un bu konuşması daha etraflıca yer almıştır ve bunun en
önemli bölümü şudur: Hz. Ayşe (r.a.) dedi ki: “Muhammed (a.s.)’in Rab­bini
gördüğünü iddia eden kişi Allahu Teâlâ’ya büyük bir iftira yapar.”

Mesrûk diyor ki: “Ben yere çömelmiştim. Bu sözü dinledikten
sonra doğ­ruldum ve şöyle dedim: “Ümmül-Mü’minin, bu hususta acele etmeyin.
Allahu Teâlâ, bunları söylememiş midir?” “ve legad re’ahu bil-ufuk-il mübi-ni ve
lekad re’ahu nezleten uhrâ”. Hz. Ayşe dedi ki: Bu meseleyi ümmet­ten ilk önce
ben Rasûlullah (a.s.)’a sormuştum. Rasûlullah demişti ki: “O Cebrail idi. Ben
O’nu Allah’ın O’nu yarattığı şekli ile bu iki defadan başka görmedim. Bu iki
defasında onun gökten indiğini ve büyük varlığının gökle yer arasındaki bütün
boşluğu doldurduğunu gördüm.”

İbni Merdûye’nin naklettiği Mesruk’un rivâyetinin kelimeleri
şunlar­dır. Hz. Ayşe buyurdu: “Rasûlullah (a.s.)’a Rabbini görüp görmediğini
so­ran ilk kişi bendim. Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, “hayır, ben sadece
Ceb­rail’in gökten indiğini gördüm.”

31.1.15.6. Hz.
Abdullah bin Mes’ûd’un Rivâyeti

Buhârî, “Kitab’ut-Tefsir”, Müslim, “Kitab-ul İman” ve Tirmizî,
“Tef­sir” bölümlerinde Zirr bin Hubeyş’in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin
Mes’ud, “fekâne gâbe gavseyni ev ednâ”nın tefsirini şöyle kaydetmiştir:
Rasûlullah (a.s.) Cebrail (a.s.)’in 600 kanadı olduğunu gördü. Müslim’in ikinci
rivâyetinde “mâ kezebel-fuâdu mâ-re’â” ve “legad rea min ayat-i Rabbihi-l
kübrâ”nın tefsirini, yine Zirr bin Hubeyş, Hz. Abdullah bin Mes’ûd bunlarda şu
ifadeyi kullanıyor: “Rasûlullah (a.s.) buyurmuştur ki, ben Cebrail’i Sidret-ul
Münteha’da gördüm, onun 600 kanadı vardı.” Aynı ifadeleri taşıyan başka rivayet
Müsned-i Ahmed’de Şakik bin Seleme tara­fından naklolunmuştur. Bunda kendisi Hz.
Abdullah bin Mes’ûd’un şöyle dediğini kaydetmiştir: “Rasûlullah (a.s.) diyordu
ki: “Ben Cebrail’i asıl şekliyle Sidret’ul-Münteha’da görmüştüm.”

31.1.15.7. Hz. Ebû
Hureyre’nin Rivâyeti

‘Atâ bin Ebi Rebah, Hz. Ebu Hureyre’ye “legad re’ahu nezleten
uhrâ”nın manasını sordu. Hz. Ebû Hüreyre dedi ki: “Rasûlullah (a.s.) Ceb­rail’i
görmüştü.” (Müslim, Kitabul-İman).

31.1.15.8. Hz. Ebû
Zer’in Rivayetleri

Hz. Ebu Zer Gifârî’nin iki rivâyeti, Abdullah bin Şakik
vasıtasıyla İmam Müslim’in hadis kitabında yer almışlardır. Bunlardan birinde
Hz. Ebu Zer’in, Rasûlullah (a.s.)’a şunu sorduğu kaydedilmiştir: “Siz Rabbini­zi
görmüş müydünüz?” Rasûlullah (a.s.) da şu cevabı vermişti: “nurun enna erâhu”.
ikinci rivayette de Hz. Ebu Zer’in sorusu üzerine Rasûlullah (a.s.)’ın şöyle
buyurduğu belirtilmiştir: “Ra’aytu mirana”. Rasûlullah (a.s.)’ın ilk sözlerinin
anlamını İbn ul-Kayyım, “Zad-ul Me’âd”da şöyle açıklamıştır: “Benim ve Rabbimin
niyeti arasında nur vardı.” İkinci deyi­minin manası da şudur: “Ben Rabbimi
değil, sadece nurunu gördüm.”

Nesâî ile İbni Ebi Hâtim, Hz. Ebu Zer’in sözlerini şöyle
nakletmişler­dir: “Rasûlullah (a.s.) Rabbini gönlüyle görmüştü, gözleriyle
değil.”

31.1.15.9. Hz. Ebû
Musa el-Eş’arî’nin Rivâyeti

Müslim, ‘Kitab ul-İman”da Hz. Ebû Mûsâ el-Eş’ari’nin şu rivâyeti
yer almıştır: Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’ya hiçbir
mahlûkun bakışı varamamıştır.”

31.1.15.10. Hz.
Abdullah bin Abbas’ın Rivâyeti

Müslim’in rivâyetine göre Hz. Abdullah bin Abbas, söz konusu
ayet­lerin tefsirini beyan ederken şöyle dedi: “Rasûlullah (a.s.), Rabbini iki
de­fa kalbiyle görmüştür.” Bu rivâyet Müsned-i Ahmed’de de yer almıştır.

İbni Merdûye, ‘Atâ bin Ebi Rebah’a dayanarak Hz. Abdullah bin
Ab­bas’ın şu sözlerine yer vermiştir: “Rasûlullah (a.s.), Allahu Teâlâ’yı
gözle­riyle değil kalbiyle görmüştü.”

Nesâî’de, İkrime, İbn Abbas’ın şöyle dediğini nakletmiştir.
Allah’ın Hz. İbrahim (a.s.)’a “halil” ünvanını vermesine, Hz. Musa (a.s.) ile
konuş­masına ve Muhammed Mustafa (a.s.)’yı kabul buyurmasına mı hayret
edi­yorsunuz? (Hakim bu rivâyeti nakletmiş ve bunun doğru olduğunu
söyle­miştir).

Tirmizî’de yar alan Şa’bi’nin rivâyetine göre İbni Abbas bir
toplantıda şöyle dedi: “Allahu Teâlâ kendi ru’yetini ve kelâmını Rasûlullah
(a.s.) ile Hz. Musa arasında dağıtmıştır. Allah, Hz. Musa ile iki defa konuştu
ve Muhammed (a.s.)’a iki defa göründü.” Hz. İbni Abbas’ın işte bu rivâyetini
dinledikten sonra Hz. Mesrûk, Hz. Ayşe’ye gitti ve kendisine şu soruyu yöneltti:
“Muhammed (a.s.) Rabbini görmüş müydü?” Ayşe (r.a.) dedi ki: “Sen öyle bir şey
söyledin ki, tüylerim diken diken oldu.” Bundan sonra Hz. Ayşe ve Mesrûk
arasında geçen konuşmayı daha önce naklettik.

Yine Tirmizî’de, Hz. İbni Abbas’ın naklettiği diğer
rivayetlerden bi­rinde şöyle denilmiştir: Rasûlullah (a.s.), Allahu Teâlâ’yı
görmüştü. Başka bir rivayette ise, Rasûlullah (a.s.)’ın, Allah’ı iki defa
gördüğü kaydedilmiş­tir. Üçüncü rivayette ise Rasûlullah (a.s.)’ın Rabbini
kalbiyle gördüğü açıklanmıştır.

Müsned-i Ahmed’de yer alan Hz. İbni Abbas’ın bir başka rivâyeti
şöyledir: “Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, ben Rabbi Tebâreke ve Teâlâ’yı gördüm.”
İkinci rivayette şöyle denilmiştir. Rasûlullah buyurdu “bu gece Rabbim en güzel
şekliyle bana geldi.” Bu demektir ki, Rasûlullah (a.s.), rüyasında Cenab-ı
Allah’ı görmüştür.

Taberânî ve İbni Merdûye, İbni Abbas’ın şu rivâyetini
nakletmişler­dir: “Rasûlullah Rabbini iki defa gördü. Birincisinde gözleriyle,
ikincisin­de de kalbiyle.”

31.1.15.11. Muhammed
bin Ka’b el-Kurazî’nin Rivâyeti

Muhammed bin Ka’b el-Kurazi’nin rivâyetine göre Rasûlullah
(a.s.)’a bazı sahabeler sordular: “Siz Rabbinizi gördünüz mü?” Rasûlullah (a.s.)
cevap verdi: “Ben onu iki defa kalbimle gördüm.” (İbni Ebi Hatim). Bu rivâyeti
İbni Cerir kendi ifadesiyle verirken Rasûlullah (a.s.)’ın şöyle de­diğini
kaydetmiştir: “Ben O’nu gözlerimle değil, kalbimle iki defa gör­düm.”

31.1.15.12. Hz.
Enes’in Rivâyeti

İmam Buhârî, “Kitab-üt-Tevhid”de Mi’rac vak’asını anlatırken
Şerik bin Abdullah vasıtasıyla Hz. Enes bin Mâlik’in bir rivâyetini şöyle
naklet­miştir: “Rasûlullah (a.s.) Sidret ul-Müntehâya varınca Rabbil İzzet’e
yak­laştı ve öylece kaldı. Öyle ki, iki yaylık, hatta daha az bir mesafe idi.
Da­ha sonra Allah’ın Rasûlullah (a.s.)’a vahyettiği emirler arasında 50 vakit
namaz kılmak da vardı.”

Ne var ki, bu rivâyetin senedine ve metnine yapılan itirazların
yanı sıra en büyük itiraz da bunun Kur’an-ı Kerim’in ifadelerine tamamen aykırı
olmasıdır. Zira, Kur’an-ı Kerim’de iki ayrı ru’yetten bahsedilmiştir. Bunla­rın
ilki ufukta cereyan etti ve iki yaylık mesafe söz konusu oldu; ikincisi ise
Sidret-ul Münteha yakınlarında vukû buldu. Fakat bu rivayet bu her iki ru’yeti
karıştırıp bir ru’yet haline getirmiştir. Onun için, bu rivayet sırf Kur’an-ı
Kerim’e aykırı olması sebebiyle derhal reddedilecek niteliktedir. (Bu hususta
İmam Hattabi, Hâfız İbni Hacer, İbni Hazm ve Hafız Abdül-hak’ın itirazları
dikkate değerdir.)

Yukarıda naklettiğimiz diğer rivayetlere gelince, bunların en
kuvvet­lisi, Hz. Abdullah bin Mes’ud ile Hz. Ayşe (r.a.)’ninkidirler. Zira, bu
her iki değerli sahabe de bizzat Rasûlullah (a.s.)’ın ifadesiyle her iki defa da
Allah’ı değil, Cebrail’i gördüğünü açıklamışlardır. Bu rivayetler, Kur’an-ı
Kerim’in ifadesine de uygundur. Ayrıca, bu rivayetler, Hz. Ebu Zer Gifârî ile
Hz. Ebu Musa el-Eş’ari’nin rivayetleriyle de doğrulanmış oluyor. Buna karşılık,
Hz. İbni Abbas’a ait olduğu bildirilen ve hadis kitaplarında yer alan
rivayetlerde tutarsızlık ve çelişki vardır. Zira, bazı yerlerde Rasûlullah
(a.s.)’ın her iki defa Allah’ı kendi gözleriyle gördüğü kaydediliyor. Ama bazı
diğer yerlerde ikisinin de bir kalp tecrübesi olduğu açıklanmış­tır. Yine bazı
rivayetlerde ru’yetin birinde kalben birinde de gözlerle ol­madığı beyan
olunmuştur. Ayrıca, bu rivayetlerden hiçbirisinde Rasûlullah (a.s.)’ın ifadesine
yer verilmemiştir. Bu rivayetlerde Hz. Peygamber (a.s.)’in sözleri geçtiği zaman
da Kur’an-ı Kerim’in yukarıdaki iki ru’yetine temas edilmemiştir. Buna ilâveten,
bir rivayetten anlaşılıyor ki, ru’yetlerin ikisi de uyanıklık halinde değildi.
Bu sebeple yukarıdaki iki ayetin tefsiri yapılırken Hz. İbni Abbas’ın
rivayetlerine güvenilmemelidir. Aynı şekil­de, Muhammed bin Ka’b el-Kurazi’nin
rivayetlerinde de Hz. Peygamber (a.s.)’in ifadeleri yer almakla beraber bunlarda
bu ifadeleri duyan sahabe­lerin isimleri açıklanmamıştır. Buna ilâveten bu
rivayetlerden birinde Rasûlullah (a.s.)’ın gözle hiçbir ru’yette bulunmadığı da
kaydedilmiştir.



 




[1]
Burada şunu
belirtmekte fayda vardır ki: Bi’set’ten sonra tesbit etmeye çalıştığımız
tarih Buhârî ve Müslim’de Hz. Abdullah bin Abbas diyor ki Rasûlullah
(a.s.)’a ilk vahiy geldiği zaman kendisi 40 yaşında idi. Rasûlullah, bundan
sonra 13 yıl Mekke’de kaldı ve 10 yıl Medine’de. Bu kayda dayanarak biz de
diyoruz ki Medine’ye hicret, Bi’set’ten sonra 13. yılın sonunda oldu.



[2]
Bk: Buhârî
Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbni Ebî Hatîm, Taberânî
ve Bezzâr’da; Hz. Ebû Hureyre ve Hz. Mâlik bin Sa’sa’a’nın rivâyetleri. Bazı
diğer rivâyetlere göre İsrâ, Rasûlullah’ın amcasının kızı, Ümm-ü Hanî binti
Ebî Tâlib’in evinde bulundu­ğu sırada başlamıştı. Rasûlullah (a.s.) o zaman
yatsı namazından sonra uyuyordu. İbni Cerîr Ebu Ya’lâ ve Taberânî bizzat
Umm-i Hânîye ve Beyhakî, Hz. Ali’ye Hz. Abdullah bin Mes’ud’a ve Hz.
Abdullah bin Abbas’a istinâden nakletmiştir. “Tabakat-ı İbni Sa’d” da
Vakîdî’nin rivâyetine göre İs­ra, Şi’b-i Ebî Tâlib’de başlamıştı. Buhârî ve
Müslim’de Hz. Ebû Zer ve Müsned-i Ahmed’de Hz. Übey bin Ka’b’ın rivâyetine
göre, Cebrâil, evin çatısından içeriye girerek Rasûlullah’ı götürdü. Fa­kat
bütün rivâyetlerde herhangi bir tezâd veya tenakuz yoktur. Ümmü Hanî’nin evi
Şi’b-i Ebî Tâlib’de idi. Cebrâil aynı evin çatısından inmişti ve Rasûlullah
henüz uykuda iken Mescid-i Ha­ram’a götürdü ve daha sonra yukarıdaki olay
meydana geldi.



[3]
“Burak’ın bu
özelliği bütün hadislerde aynıdır.



[4]
İbni Cerîr,
Beyhakî, “Delâil’de, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye, Nesâî, İbni
‘Âiz, “Meğazî”de, ve Süheylî “Ravdaül-Ünuffta diyorlar ki, Hz. İbrahim
(a.s.) Burak üzerine bine­rek Hz. Hacer ve sütten kesilmemiş olan bebeği,
İsmail’i Mekke’ye götürmüştü. Fakat bu yazarlar bu rivâyetin kaynağını
göstermemişlerdir.



[5]
Müsned-i
Ahmed, Tirmizî, İbn Hibbân, İbni Cerîr, İbni İshâk ve İbni Sa’d.



[6]
İbnî Cerir,
Beyhakî, Nesâî, Hâkim, İbni Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr her an Rasûlullah’ın
yanında olduğunu beyan etmişlerdir. Taberânî’de yer alan Abdurrahman bin Ebî
Leylâ’nın rivâyetine göre Cebrail, Burak’ın arkasında idi ve Rasûlullah’ı
önüne oturttu. Ebû Ya’lâ, Hâkim ve İbni Hibbân’ın Hz. Abdullah bin Mes’ud’a
dayanarak naklettikleri rivâyete göre Cebrail önde oturu­yordu ve daha sonra
Rasûlullah’ı arkasına oturttu. Tirmizî, Nesâî ve Müsned-i Ahmed’e yer alan
Hz. Huzeyfe’nin rivâyetinde deniliyor ki, Rasûlullah ve Cebrail ikisi de
Burağa binmişlerdi. Bu rivâyette kimin önde kimin arkada oturduğu izah
edilmemiştir.



[7]
Bu rivâyet
Hz. Enes bin Mâlik’e ait olup Nesâî’de yer almıştır. Beyhaki’deki Hz. Şeddâd
bin Evs’in rivâyeti ise bundan biraz farklıdır. Bunda, Rasûlullah’ın, Tûr
dağında değil, Medyen’de bir ağaç yanında namaz kıldığı ifade olunmuştur.
Adı geçen ağacın gölgesinde Hz. Musa (r.a.), iki kadının küçük baş
hayvanlarına su içirdikten sonra, biraz dinlenmek için oturmuştu.



[8]
Bu olaylar
zincirinin çeşitli bölümleri, hadis ve siyerlerde yer almıştır. Tafsilât
için bk: Beyhakî, “Delâil” Taberânî, “Evsat”, İbni Cerir, İbni Hatim, İbni
İshâk ve İbni Merduye.



[9]
Bak:
Müsned-i Ahmed, Müslim, İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk,
İbni Sa’d, İbni Merdûye. Bir başka rivâyete göre Cebrail bir kaya parçasına
parmağını sokarak deldi ve Burağı oraya bağladı (Tirmizî, Hâkim, İbni Ebî
Hâtim).



[10]
Bk: İbni
Cerîr, Beyhakî, Taberânî, Nesâî, İbni Ebî Hâtim, Müsned-i Ahmed, İbni Sa’d.



[11]
Taberânî’de
Hz. Suheyb, İbni Cerir’de Hz. Enes ve Ebu Hureyre ve İbni İshâk’ta çeşitli
mümtaz ulemânın rivâyeti yukarıda anlattığımız gibidir. Fakat bu hususu
rivâyetlerde bazı ihtilâflar vardır. İbni Cerîr, Beyhakî’de Hz. Sa’id bin
Müseyyeb’in mürsel rivâyetinde de iki kaptan bahsedilmiştir. Fakat bu
rivâyette deniliyor ki, bir kapta süt, diğerinde şarap vardı. İbn Ebî Hâtim,
Bezzâr ve Taberânî’de Hz. Şeddâd bin Evs’in rivâyeti var. Bunda da iki
kaptan bahsedilmiştir ama birinde süt diğerinde bal olduğu kaydedilmiştir.
Buna karşılık, Müsned-i Ahmed, Buhâri ve Müs­lim’de Hz. Mâlik bin
Sa’sa’a’nın rivâyeti var. Buna göre Sidret-ul Münteha da Rasûlullah’a üç kap
takdim edildi. Birinde şarap, diğerinde süt ve üçüncüsünde bal vardı. Fakat
bütün rivâyetlerde Hz. Peygamber’in sütü seçtiğinde ittifak edilmiştir.



[12]
Bk: İbni
Cerir, Beyhakî, İbni Hâtim, İbni İshâk, İbni Merdûye, (Hz. Ebû Sa’id
Hudrî’nin rivâyeti). Ancak İbni Ebi Hâtim Hz. Enes’e dayanarak naklettiği
rivâyette Cebrail’in Hz. Peygam­ber’i elinden tutarak semâya götürdüğünü
kaydetmiştir.



[13]
Bütün
hadislerde, her semâ’nın kapısında Cebrail ile muhafız melekler arasında bu
nevi konuşma geçtiği kaydedilmiştir. Melekler, gelenin Hz. Cebrail ve
Rasûlullah (a.s.) olduğundan emin olduktan sonra kapıyı açıyorlardı.



[14]
Buhârî,
Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerir, Beyhaki, İbni Ebi Hâtim, İbni İshâk,
Hâkim, Taberânî, Bezzâr (Muhtelif râviler).



[15]
Bu gözlem
ve incelemelerin Kudüs’te mi yoksa, ilk semâda mı olduğuna dair rivâyetlerde
biraz ihtilâf vardır. Ayrıca bütün bu gözlem ve incelemeler topluca
anlatılmamıştır. Biz hepsini bir arada topladık. (Bk: Müsned-i Ahmed, İbni
Mâce, İbni Cerîr, Beyhakî, Hâkim, İbni Ebî Hâtim, Taberânî, Bezzâr, İbni
İshâk, İbni Merdûye, Ebû Dâvûd. Râviler: Hz. Ebû Hureyre, Hz. Ebû Sa’id
Hudrî ve Hz. Enes bin Mâlik).



[16]
Bk: Siret-i
İbni Hişâm (İbni İshâk’a atfen) ve İbni Ebî Hâtim (Enes bin Mâlik’e atfen).



[17]
Müsned-i
Ahmed, Buhârî ve Müslim, (râvî: Malik bin Sa’sa’a), Müsned-i Ahmed, Müs­lim,
İbni Ebî Hâkim, İbni İshâk (râvi: Ebû Hureyre). Bazı rivâyetlerde bu
peygamberlerin yerleri değişikti. Nesâî ile Müslim’de yer alan Hz. Enes bin
Mâlik’in rivâyetine göre Dördüncü Semâ’da Hz. Harun ve Beşinci Semâ’da Hz.
İdris (a.s.) vardı, İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebî Hâtim ve İbni Merdûye’de
yer alan Hz. Ebû Sa’id Hudrî’nin rivâyetine göre ikinci Semâ’da Hz. Yusuf ve
Üçüncü Semâ’da Hz. Yahya ve Hz. Îsa vardı.



[18]
Bk: Buhârî,
Müslim, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, İbni Cerir, İbni Ebi Hâtim, İbni İshâk,
İbni Merdûye.



[19]
İbni Ebi
Hâtim ve Buhâri Kastallânî’nin “Mevâhib’de ifade ettiği gibi, Cebrail kendi
ma­kamına vardıktan sonra Rasûlullah’a dedi ki, “Bundan sonra seninle Rabbin
arasındaki iş kalıyor. Benim makamım burasıdır ve buradan öteye gidemem.”



[20]
Bütün
hadislerde ilk etapta 50 vakit namazın farz olunduğu ifade olunmuştur, diğer
bilgiler şu hadis kitaplarından, edinilebilir: Müslim, Nesâî, Tirmizî,
Beyhakî, Müsned-i Ahmed, İbni Cerîr, İbni Ebî Hâtim, İbni İshâk, İbni
Merdûye.



[21]
Bu husus da
bütün hadislerde ittifakla belirtilmiştir. Yani, Rasûlullah (a.s.) Hz.
Musa’nın tavsiyesi üzerine her defasında gidip Allahu Tealâ’dan namazların
azaltılmasını istedi, ta ki sayı­ları günde beş vakte indi ve Cenab-ı Allah
bunların 50 vakit namaza eşit olduğunu söyledi. Fakat rivâyetlerde rakamlar
değişiyor. Bazılarında her defasında 10, bazılarında 5 ve bazılarında birkaç
namazın azaltıldığı ifade edilmiştir.



[22]
“El-Bidâye
ven-Nihaye”, C. 3, s. 112-113.



[23]
Taberânî,
İbni İshâk, İbni Sa’d ve Ebû Ya’lâ (Hz. Ümm-ü Hanî’nin rivâyeti).



[24]
Müsned-i
Ahmed, Nesâî, Beyhakî, Bezzâr ve Taberânî’de Hz. İbni Abbâs’ın rivâyeti,
İbni Cerîr, Beyhakî, İbni Ebi Hâtim’de Ebu Said Hudrî’nin rivâyeti.



[25]
Müsned,
Ahmed, Buhârî, Tirmizî ve Beyhakî’de Hz. Câbir bin Abdullah’ın rivâyeti,
Müs­ned-i Ahmed ve Nesâî’de Hz. İbni Abbas’ın rivâyeti ve Beyhakî’de Hz.
Ayşe (r.a.)’nin rivâyeti.



[26]
Hâfız İbni
Kesîr’in “El-Bidâye ven-Nihâye”de anlattığına göre, Hz. Ebû Bekr, Kudüs’le
ilgili bilgiyi, Rasûlullah (a.s.)’ın bunu aktarması halinde, müşriklerin
ağızlarının kapanacağı düşün­cesiyle istemişti. Fakat Ebu Ya’lâ, Ümm-ü
Hâni’ye dayanarak naklettiği rivâyette Beytül-Mukaddes (ya da Kudüs) ile
ilgili bilgi isteyenin aslında Mutam bin Adinin olduğunu kaydetmiştir.
Beyhakî, İbni Cerîr ve İbni Ebî Hâtim’in, Ebû Sa’id Hudrî’ye dayanarak
verdiği bilgiye göre, Kudüs ile ilgili soruyu, Rasûlullah (a.s.)’ı
yalanlamaya çalışan biri sormuş idi. Müslim’de yer alan Ebû Hureyre
(r.a.)’nın rivâyetine göre topluluktakiler bu soruyu sordular, zira onlar
Rasûlullah (a.s.)’ın hayatında hiçbir zaman Kudüs’e gitmediğini
biliyorlardı, ayrıca gece vakti olduğu için Kudüs ile il­gili bilgi vermesi
zorlaşacaktı. Bu sebeple, Kudüs ile ilgili sorular sorulunca Kudüs şehri
Allah ta­rafından Rasûlullah’ın gözünün önüne getirildi ve kendisi bu şehrin
her yöresini görerek sorulan cevaplandırabiliyordu. Nihayet, Rasûlullah’ın
anlattıklarını Kureyşliler kabul etmek zorunda kaldı­lar. (Bak: Buhârî,
Müslim, Müsned-i Ahmed, İbni Cerir, Tirmizî, Beyhakî, İbni Sa’d, İbni Ebî,
Hâlim, Bezzâr, Taberânî, Nesâî).



[27]
İbni Ebî
Hâtim Bezzâr, Taberânî ve Ebû Ya’lâ.



[28]
Bu sadece
dinî bir akide değildi, aksine Rasûlullah’ın daha sonra Medine’de kurduğu
siya­si ve içtimaî nizamın ilk ve en önemli ilkesiydi. Bu nizamın temeli
zaten Yüce, Allah’ın bütün kâinatın rakipsiz mâliki olması ve bütün kâinatta
O’nun kanunlarının geçerli olması ilkeleri üzerine kurulmuştu.



[29]
Bu ilke de
İslâm sosyal düzeninin temelidir. İslâm aile düzeninin odağı ana ve babaya
sevgi ve saygıdır. Bu temel ilkeye dayanılarak daha sonra ana-babanın
haklarını belirleyen şer’î ka­nunlar çıkarıldı ve uygulandı. Bunların
ayrıntıları hadis ve fıkıh kitaplarında vardır. Ayrıca, İslâm toplumunun
zihinsel ve ahlakî terbiyesi ve müslümanların âdâb, kültür ve medeniyetine
Allah ve Resûl’den sonra en çok hürmet gösterilmesi gereken kişiler olarak
ana ve babanın ehemmiyeti de yerleştirildi. Böylece, İslâm’da aile nizamı
için sağlam bir temel sağlanmış oldu.



[30]
Bu ilkeye
dayanılarak Medine’de kurulan İslâm toplumunda Sadakât-ı vacibe ve sadakât-ı
nâfile ile ilgili emir ve kanunlar çıkarıldı; vasiyet, veraset ve vakıfın
ilkeleri belirlendi, yetimlerin haklarının korunması için tedbirler alındı,
her köy ve kasabada misafir ve yolcuların en az üç gün ağırlanması için özel
tedbirler alındı. Buna ilâveten, ahlâkî terbiye ve diğer usullerle bütün
toplum­da cömertlik, yardımlaşma, işbirliği, sevgi, saygı ve sakatlar ile
hastaların bakımıyla ilgili kurallar yerleştirildi. Buna göre İnsanlar resmi
kanunlara bakmaksızın kendi vicdanlarına göre insancıl gö­revlerini yerine
getirecek kadar bilinçlenmiş oldular.



[31]
Medine’deki
toplumda bu kurala son derece riayet edildi. Bir yandan savurganlık ve lüks
yaşantı kanunen yasaklandı. Diğer yandan da aşırı tüketim önlenmeye
çalışıldı. Sadece bu değil, devlet, kendi servetlerini iki elle, hesapsız
kitapsız harcamaya çalışanlar için bazı kısıtlamalar ge­tirdi ve bu gibi
savurganlıkta bulunanların mal ve topraklarının zaptı için kanunlar
çıkarıldı ve uy­gulandı. Bunun yanı sıra toplum öylesine bilinçlendirildi
ki, lüzumsuz israf olduğu zaman kamu oyundan sert tepki gelebiliyordu. Ahlâk
kurallarının öğretilmesi sayesinde İnsanlar da servetlerini gereksiz yerde
harcamaz oldular. Aynı şekilde cimriliğin önlenmesi için de hem kanunlara
baş vu­ruldu hem halk, bunun kötü neticeleri hakkında bilinçlendirildi.
Zaten bu eğitim ve bilinçlenme sa­yesindedir ki, bugün İslâm toplumunda
cimrilik ile pintiler ve karaborsacılar ile stokçular diğer toplumlara
nazaran en çok hor görülen kişilerdir.



[32]
Bu maddede
önemli bir doğa kanununa işaret edilmiştir. Bu doğa kanunu Medine
toplu­munda öylesine tabii bir şekilde kabul edildi ki, rızık dağılımı,
başka bir deyimle gelir dağılımı ve üretim kaynaklan arasındaki farklılık
kesinlikle bir adaletsizlik veya eşitsizlik olarak kabul edilme­di. Bu
sebeple Medine toplumunda fakir ile zenginler arasındaki farkın kaldırılması
veya sınıflar­dan arınmış bir toplumun kurulması için hiçbir çalışma veya
çabaya gerek duyulmadı. Bunun yeri­ne, daha önce bahsettiğimiz 3,4 ve 5.
ilkeye dayanılarak fertlerin ahlâkî açıdan terbiye edilmesine çalışıldı. Bu
terbiye sayesinde fertler, gelir veya servet dağılımındaki farkın herhangi
bir adaletsiz­likten kaynaklanmadığına inanmaya başladılar. Bu fertler aynı
zamanda bu farkların birçok ahlâkî, manevî ve kültürel faydalan olduğunu da
kabul ettiler.



[33]
Geçmiş
çağlarda ve çağımızda da ekonomik ve sosyal sebeplerden dolayı kürtaj veya
aile plânlamasına başvurulmasına bu madde böylece sünger çekmiş oluyor. Eski
devirlerde açlık ve kıt­lık bebeklerin öldürülmesine yol açıyordu. Çağımızda
ise çeşitli sloganlar altında kürtaj teşvik edili­yor. Fakat Mirâç’ın bu
mesajında dünyanın nesillerini tüketmek için olumsuz yollara başvurmak­tansa
üretim yol ile imkânlarını arttırması isteniyor.



[34]
Bu kural
daha sonra İslâm hayat nizamının temel ilkelerinden biri haline geldi. Buna
göre İslâm toplumunda zina ağır ceza davası oldu. Zinanın önlenmesi için
“örtünme” (baş örtüsü veya çarşaf) kuralları meydana getirildi. Fuhuş’a yol
açacak her türlü müstehcen fiil, hareket ve yayın ya­saklandı. Şarap ve
müzik, dans, gösteri, heykelcilik ve ressamlıkla şehvanî hisleri kabartan
yollar kapatıldı. Ayrıca öyle bir izdivaç kanunu çıkarıldı ki, bununla nikâh
kolaylaştı ve zinanın toplumsal sebepleri ortadan kalktı.



[35]
Bu ilkeye
göre İslâm Hukukunda cinayet ve intihar yasaklandı. Taammüden öldürme suç
sayıldı. Hatâen (sehven) öldürme için diyet kuralı çıkarıldı. Katli bil-hak
(vacip olan öldürme) beş şarta bağlandı. Bir, taammüden öldürme suçunu
işlemiş olan kişi; iki, aleyhlerine savaş açılması gereken, dinin
yayılmasını engelleyen kişilerin grubu; üç, evli olan bir erkek veya kadının
zina yapmaları; dört, İslâm devletini devirmeye çalışan bir grup ve beş;
müslümanlıktan dönen bir kişi. Bu suçları işleyenler Kadının kararına göre
idama mahkûm olabilirler. Bunun için de muayyen ka­nun ve kurallar meydana
getirildi.



[36]
Bu da
sadece bir ahlâk kuralı olmayıp, İslâm devletinin gerek hukuki gerekse idari
saha­larına giren bir kanun ve ilke idi. Bunun ayrıntıları da hadis ve fıkıh
kitaplarında vardır. Ayrıca devletin genel olarak kendi kendine bakacak
durumda olmayanlara, mesela dul, yaşlı, sakat ve malûllere bakması da
gerekli kılındı.



[37]
Bu da
sadece İslâm ahlâk nizamının mücerret ilkelerinden biri olmayıp ilerde İslâm
dev­letinin hem iç hem dış politikasının temelini teşkil eden genel bir
kural haline sokuldu.



[38]
Bu ilkeye
göre İslâm devletinde geni; bir teftiş ve kontrol sistemi geliştirildi.
Polis ve be­lediye teşkilâtları bu ilkeye riayet ederek çarşı, pazar, borsa
ve ticaret merkezlerini geniş bir şekil­de denetim altında tuttular. İlgili
kuruluş ve elemanlar hem ölçü ve tartı aletlerini kontrol ediyor, hem
alışverişte asın kâr, stokçuluk, karaborsacılık, ve hileli malların satışını
önlemeye çalışıyorlar­dı. Bu noktadan hareketle, hükümetin kendi ekonomik
politikasını tesbit ederken her türlü haksız­lık ve adaletsizliği ortadan
kaldırması hayati ilkelerden biri haline getirildi.



[39]
Bu kurala
göre müslümanların tahmin, kıyas veya zan yerine ilim ve irfanla yollarını
tes­bit etmeleri istenmiştir. Ahlâk, Hukuk mülkî idare, siyaset ve eğitim
nizamında ilme ve irfana da-yanıldığı takdirde birçok hata ve yanılgıdan
kurtulmak mümkündür. İslâm toplumu, kıyasa ve tah­mine dayanılarak
işlenebilecek birçok hata ve uğranacak zararlardan kurtarılmıştır. Ahlâk
alanında kıyas ve hayalden kurtulması için kimseye mesnetsiz iftira ve
ithamda bulunulmaması istenmiştir. Hukuk sisteminde de yapılması gereken
bütün tahkikat yapılmadan kimsenin suçlanmaması emr olunmuştur. Soruşturma
ve kovuşturma için de bu kural geçerlidir ve kimse suçsuz yere kolluk
kuvvetleri tarafından gözaltına alınmamalı ve dövülmemelidir. Yabancı
uluslar içinde aynı kural geçerlidir. Onlar aleyhinde asılsız, yalan-yanlış
propaganda yasaklanmıştır. Şüpheye dayalı dediko­du ve şikâyet
yapılmamalıdır. Eğilim ve kültürde de müsbet ilimlerin dışında sadece kıyas
ve zannlara dayanan ilim veya tecrübelerden kaçınılması istenmiştir.
Kısacası, müslümanların her sahada ve her alanda gerçekçi olmaları
istenmiştir.



[40]
Bu da
sadece vaazdan ibaret olan bir şey değildi. Müslümanların kuvvet ve iktidar
sahibi olduktan sonra gereksiz yerde kibirli ve gösteriş meraklıları
olmamaları istendi. Bu emir ve buy­ruktan dolayıdır ki, Medine’de kurulan
ilk İslâm devletinde en üst seviyedeki hükümdar sivil veya askerî yetkili en
hafif kibir ve zulüm kokan sözler söylemediler ve buna benzer herhangi bir
hare­kette bulunmadılar. Onlar her bakımından tevazu, alçak gönüllülük,
nezaket, kibarlık ve ahlâk ile faziletin timsâliydiler.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here