İSLÂM’IN YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ’İN BAŞVURDUĞU TEDBİRLER



Yirmi Sekizinci Bölüm: İSLÂM’IN YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ’İN BAŞVURDUĞU
TEDBİRLER



28.1. HZ. PEYGAMBER (A.S.) İLE UZLAŞMA GİRİŞİMLERİ



28.1.1. Utbe bin Rebi’a’nın Hz. Peygamber (a.s.) İle Görüşmesi



28.1.2. Başka Bir Heyetin Gelişi



28.1.3. Uzlaşma İçin Diğer Bazı Girişimler



28.2. EBU TALİB’E BASKI YAPILMASI



28.2.1. İlk Heyet



28.2.2. İkinci Heyet



28.2.3. Ebû Cehl, Rasûlullah (a.s.)’i Öldürmeyi Plânlıyor



28.2.4. Üçüncü Heyet



28.2.5. Dördüncü Heyet



28.2.6. Ebu Tâlib’in Kureyş’i Sert Bir Şekilde İkaz Etmesi



28.3. KUREYŞ’İN KÜSTAHLIKLARI VE YALAN KAMPANYASI



28.3.1. Hz. Zeyneb (r.a.)’i Boşama Çabaları



28.3.2. Hz. Peygamber (a.s.)’in Oğlunun Ölümü Üzerine Kureyşlilerin Sevinmesi



28.3.3. Kur’an-ı Kerim Okunurken Müşriklerin Gürültü Yapmaları



28.3.4. Kur’an-ı Kerim’i Yanlış Anlatma ve Anlama Çabaları



28.3.5. Müslümanları Fuzuli Münakaşalara İtmeleri



28.3.6. Habersiz Kimseleri Yanıltmaları



28.4. “KÜLTÜR VE SAN’AT” ADINA MİLLETİ SAPTIRMAK



28.5. YALAN KAMPANYASININ SONUÇLARI



28.5.1. İlk Hac Sırasında Kureyş’in İstişaresi



28.5.2. Kur’an-ı Kerim’in Bu Vak’ayı Yorumlaması



28.5.3. Geniş Çapta Yalan Kampanyası



28.5.4. Mekke’nin Dışına İslâmiyet’in Tebliği



28.5.5. Tufeyl bin Amr Devsî’nin İslâmiyet’i Kabul Etmesi



28.5.6. Hz. Ebû Zer Gifârî’nin İslâmiyeti Kabul Etmesi



28.5.7. Amr bin Abese Sülemî’nin Müslüman Olması



28.5.8. Dımâd’ul Ezdi’nin İslâmiyet’i Kabul Etmesi



28.5.9. Hz. Ebû Musa Eş’arî’nin Müslüman Oluşu



28.5.10. Muaykib bin Ebi Fatımat üd-Devsi’nin İslâmiyet’i Kabulü



28.5.11. Cu’al bin Surâka’nın Müslüman Olması



28.5.12. Abdullah ve Abdurrahman Kinâni’nin Müslüman Oluşu



28.5.13. Büreyde bin el-Husayb’ın İslâmiyet’i Kabul Etmesi



28.6. MÜSLÜMANLARA ZÜLÜM VE İŞKENCE YAPILMASI



28.6.1. Tanınmış Ailelere Mensup Varlıklı Kişilere Zulüm



28.6.2. Hz. Hâlid bin Sa’îd’in Başına Gelenler



28.6.3. Hz. Ebu Bekr (r.a.)’e Yapılan Büyük Zulüm



28.6.4. Hz. Abdullah bin Mes’ûd’un Dövülmesi



28.6.5. Kimsesiz ve Çaresiz Köle ve Cariyelere Zulüm



28.6.5.1. Hz. Bilâl-i Habeşi



28.6.5.2. Hz. Ammâr bin Yâsir



28.6.5.3. Hz. Habbâb bin el-Erett



28.6.5.4. Habbâb (r.a.)’ın Rasûlullah (a.s.)’a Yalvarması



28.6.6. Hz. Ebû Bekr’in Mazlum Köleleri Satın Alıp Serbest Bırakması



28.6.7. Hz. Ebû Bekr’in Babasına İtirazı



28.6.8. Zulüm, Eziyet ve İşkencenin Neticeleri



28.6.9. Vahiylerin Arasının Tekrar Kesilmesi



28.6.10. Duhâ Sûresinin İnişi



28.6.11. İnşirâh Sûresinin İnişi

Yirmi Sekizinci Bölüm: İSLÂM’IN
YAYILIŞINI DURDURMAK İÇİN KUREYŞ’İN BAŞVURDUĞU TEDBİRLER

Esas konuya girmeden önce şunu hemen belirtelim ki, Kureyş
kabile­sinin tümü Hz. Muhammed (a.s.)’e ve İslam’a düşman değildi. Kureyşin Hz.
Muhammed (a.s.)’e ve İslâm’a karşı tutumunda bir ahenk veya bütün­lük yoktu.
Zira Kureyş, çeşitli kabile ve gruplardan oluşuyordu ve bunla­rın düşünce tarzı
da farklıydı.

Kureyşlilerin bir grubu, Hz. Muhammed (a.s.) ile İslâm’a
şiddetle muhalifti. Bu grupta Kureyş’in önde gelen kabile reisleri yer alıyordu.
İbni Sa’d, “Tabakat”da Hz. Peygamber (a.s.) ve İslâm’ın can düşmanı olan bu
kişilerin ismini yazmıştır ki, bunları şöyle sıralayabiliriz: Ebu Cehl, Ebu
Leheb, Esved bin Abd-i Yeğûs (Beni Zühre’den olup Hz. Peygamber (a.s.)’in
dayısının oğluydu); Hâris bin Kays bin Adiyy (Beni Sehm’den olup, İbn’ul-Ğaytala
adıyla meşhur olmuştu), Velid bin Muğire (Beni Mahzûm’dan), Ümeyye bin Halef
(Beni Cumah’dan), Ebu Kays bin Fakih bin Muğire (Beni Mahzûm’dan), As bin Vail
Sehmi (Amr bin El-As’ın ba­bası), Nadr bin el-Haris (Beni Abdu’d-Dâr’dan),
Münebbih bin el-Haccac (Beni Sehm’den), Züheyr bin Ebi Ümeyye (Beni Mahzûm’dan
olup Ümm-ü Seleme’nin kardeşiydi) Saib bin Sayfı bin Abid (Beni Mahzûm’dan)
Es­ved bin Abdu’1-Esed Mahzumi, As bin Said bin el-As (Beni Ümeyye’den), Ebu’l-Bahterî
As bin Hişâm (Beni Esed’den), Ukbe bin Ebi Muayt (Beni Ümeyye’den) İbn’ul-Esdâ (ya
da el-Esda’i) el-Hüzeli, Hakem bin Ebi’l-As (Beni Ümeyye’den olup Mervan’ın
babasıydı) ve Adiyy bin Hamrâ’is-Sekâfi.

Kureyşlilerin ikinci grubunda da birçok İslam düşmanı kabile
reisleri yer alıyordu. Bunlar tabii ki İslâm ve Hz. Peygamber (a.s.)’in
düşmanıydı­lar, ama muhalefet ve düşmanlıkta ilk grup gibi her şeyi göze
almamışlar­dı. Bunların muhalefet ve düşmanlığı o kadar şiddetli değildi. Fakat
yine de İslâma ve müslümanlara karşı tavır alınırken, reylerini ilk gruptan yana
veriyor ve ağırlıklarını koyuyorlardı. İbni Sa’d bu grupta Utbe bin Rebia, Şeybe
bin Rebia, (Beni Abd-i Şems bin Abd-i Menaf tan) ve Ebu Süfyân bin Harb (Beni
Ümeyye’den)’ın yer aldığını yazmıştır. Fakat muhalefet ve düşmanlıkları ne kadar
hafif ve zararsız olursa olsun, Kur’an-ı Kerim’in bunlar hakkında söylediği
şundan ibarettir:

“Agâh olun ki, münafıklar kalblerindekini gizlemek için
göğüslerini Hak’tan çevirirler.” (Hud; 50)

Yani bu adamlar kalblerinin içindekileri dışarıya vurmamak için
gizli ve sinsice hareket ediyorlardı. Hz. Peygamber (a.s.)’i ve müslüman­ları
gördükleri yerlerden kaçıyor, yolda karşılaştıkları zaman istikâmet­lerini
değiştiriyor veya yüzlerini örtüyor ve arkalarından kötü şeyler ko­nuşuyorlardı.

Kureyşlilerin dışındaki Mekkelilere gelince, bunlardan bazıları
taraf­sızdı; bazıları kalben İslâmiyet’in hakkaniyetini anlıyor ve biliyorlardı,
ama açıkça İslâm’ı kabul etmekte tereddüt ediyorlardı; bazıları ise birer ikişer
İslâm camiasına giriyorlardı. Mekkelilerin büyük kısmı ise kabile reislerinin
baskı ve tehdidi sebebiyle atalarının dinlerini korumak ve müs­lümanları
yıldırmak amacıyla giriştikleri komplo ve hareketlere katılıyor­lardı.

Şimdi Kureyş ve diğer muhaliflerin İslâmi hareketi durdurmak
için başvurdukları tedbirlere ve harcadıkları gayretlere bir göz atalım:

28.1. HZ. PEYGAMBER (A.S.) İLE
UZLAŞMA GİRİŞİMLERİ

Muhalifler, Hazreti Peygamber (a.s.)’in fevkalâde şahsiyeti ve
Kur’an-ı Kerim’in inanılmaz tesirini bildikleri için kendisiyle bir uzlaşma ve
anlaşma zemini yokladılar. Gaye ve hedefleri, din konusunda bazı ta­vizler
koparmak ve uzlaşmaya varmaktı. Bu uzlaşma girişimleri çeşitli ve­silelerle ve
münasebetlerle yapıldı. Bu amaçla Hz. Peygamber (a.s.)’e çe­şitli heyetler
gönderildi ve bazen sayılı ve tanınmış kişiler de yollandı.

28.1.1. Utbe bin
Rebi’a’nın Hz. Peygamber (a.s.) İle Görüşmesi

Uzlaşmanın sağlanması için yapılan görüşmelerin en
önemlilerinden biri Utbe bin Rebia’nınki idi. Çeşitli muhaddisler bu görüşmeyi
çeşitli şekilde anlatmışlardır. Fakat hepsinin özü aynıdır ve aralarında
herhangi bir tezât veya ihtilâf yoktur. İbn Ebi Şeybe’nin, İbni Ömer ile Abd bin
Hâmid ve Beyhakî ile Ebû Ya’lâ’nın, Hz. Câbir bin Abdullah Ensarî’ye dayanarak
naklettikleri olay şöyledir: Bir gün Kureyş’ten bazı kimseler bir araya ge­lip
şöyle konuştular: “Bakın, aramızda sihir, kehânet ve şiiri kim en çok biliyorsa,
toplumumuzu bölen, işlerimizi bozan ve dinimizi ayıp sayan o kişiye gidip onunla
konuşsun ve kendisinin ne dediğini öğrensin.” Herkes böyle bir kişinin Utbe bin
Rebi’a’dan başkası olmadığına karar verdi. Onun için kendisine, “Ebu’l-Velid,
sen bu işi yap” denildi ve Utbe bin Rebî’a Hz. Peygamber’in yanına geldi.

Olayla ilgili ikinci hadis Muhammed bin İshâk ile Beyhakî
tarafından Muhammed bin Ka’b el-Kurazî’ye atfen naklolunmuştur ki şöyledir: Bir
defasında Kureyş’in bazı kabile reisleri Mescid-i Haram’da bağdaş kurup
oturmuşlardı. Mescid’in bir köşesinde de Rasûlullah (a.s.) tek başına
otu­ruyordu. O sırada Hz. Hamza (r.a.) müslüman olmuştu ve Kureyşliler,
müslümanların sayısının gittikçe artmasından hayli telaşlı idiler. Derken, Utbe
bin Rebi’a (Ebû Süfyan’ın kayınpederi) Kureyşli kabile reislerine şöyle
seslendi: “Arkadaşlar, isterseniz Muhammed’e gidip konuşayım ve ona bazı
tekliflerde bulunayım. Kim bilir bunlardan bazısını o kabul eder, bazısını da
biz. Böylece bize muhalefet etmekten vazgeçecektir.” Herkes onun teklifini
beğendi ve “Ebul-Velîd, biz sana güveniyoruz. Gidip onun­la elbette konuş” dedi.
Utbe oradan kalkıp Nebi-yi Kirâm (a.s.)’ın yanına gitti ve kendisine şöyle hitap
etti: “Bak yeğenim, bizim seni ne kadar sev­diğimizi saydığımızı bilirsin. Senin
ailen de en temiz ve en soylulardan biridir. Fakat sen milletimize ne biçim
felâket gelirdin? Sen cemiyetimizi böldün, bütün milleti aptal yerine koydun.
Halkın dinini ve tanrılarını kötüledin. Öbür dünyaya intikal etmiş olan
atalarımızın kâfir ve sapık oldu­ğunu söyledin. Şimdi beni dinle, ben sana bazı
tekliflerde bulunacağım. Onları iyice düşün taşın, belki de bazılarını kabul
edersin.” Rasûlullah (a.s.) buyurdular, “Ebu’l-Velid, devam et, seni
dinliyorum.” Utbe bin Re­bî’a dedi ki: “Yeğenim, şu başlattığın işin maksadı mal
ve mülk toplamaksa biz sana o kadar mal ve mülk vereceğiz ki, sen aramızda en
zengin ve en varlıklı kişi olacaksın. Eğer büyük olmak ve iktidar elde etmek
istiyor­san biz seni reisimiz yaparız. Hiçbir işimizi sana danışmadan yapmayız.
Hiçbir sözünden çıkmayız. Yok eğer kral olmak istiyorsan ona da razıyız. Biz
seni kralımız olarak seçeriz. Yok eğer sana cinler geliyorsa ve sen de onları
kovacak güce sahip değilsen, sen uyurken veya uyanıkken rüya gö­rüyorsan en iyi
tabip ve hekimleri çağırırız, onlar seni tedavi ederler.” Utbe bunları söylüyor
ve Hz. Peygamber (a.s.) kendisini sessizce dinliyordu. Sonra şöyle konuştu: “Ebu’l-Velid,
söylediklerinizi söylediniz mi, yoksa söyleyeceğiniz başka bir şey var mı?” Utbe
“yok söylemek istediklerim bundan ibarettir” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah: “O
zaman şimdi beni dinleyiniz” dedi ve besmele okuyarak fussilet suresini okumaya
başladı. Utbe ellerini arkaya koyup bunları dikkatle dinliyordu. Rasûlullah
(a.s.) 38. ayete gelince secde etti, daha sonra başını kaldırarak şöyle dedi:
Ebu’l-Velid, cevabımın ne olduğunu duydunuz. Bundan sonrasını siz bilirsiniz.”
Utbe oradan kalkıp Kureyşli kabile reislerine doğru yönelince arkadaşları
aralarında, “vallahi Utbe’nin yüzü değişmiştir. Utbe bizden gittiği yüzle
gelmiyor” dediler ve yanlarına gelince de Hz. Peygamber (a.s.)’in ne dedi­ğini
sordular. Utbe kendilerine şöyle dedi: “Allah aşkına ben bundan ev­vel böyle bir
kelâm dinlememiştim. Vallahi billahi, bu ne şiirdir, ne sihir­dir, ne de
kehânet. Ey Kureyşliler, beni dinleyin ve bu adamı rahat bıra­kın. Bana öyle
geliyor ki, onun söyledikleri yankı yapacaktır. Faraza, Araplar ona (Hz.
Muhammed’e) galip gelirse, siz kendi akrabanıza el kal­dırmaktan kurtulacaksınız
ve başkaları onun işini bitirmiş olacaktır. Fakat eğer o Araplara galip gelirse
onun krallığı sizin krallığınız ve onun şerefi sizin şerefiniz olacaktır.”
Kureyşliler onun böyle konuştuğunu işitince, “vallahi Ebu’l-Velid, o (Hz.
Peygamber) seni de büyüledi” dediler. Utbe cevap verdi: “Vallahi, ne yaparsanız
yapın, ben size fikrimi söyledim.”

Beyhakî’nin bu olayla ilgili olarak topladığı rivâyetlere bazı
diğer şeyler ilâve edilmiştir. Meselâ, Rasûlullah (a.s.) Fussilet suresinin 13.
aye­tini (eğer onlar davetine icabetten yüz çevirirlerse de ki: ‘Sizi Ad ve
Semûd kavimlerinin yıldırımı gibi bir yıldırımla korkutuyorum’) okuyunca Utbe
derhal elini Rasûlullah (a.s.)’ın ağzını kapatmak için kaldırdı ve “sakın öy­le
konuşma” dedi. Utbe daha sonra arkadaşlarına bu hareketinin gerekçe­sini şöyle
anlattı: “Biliyorsunuz ki Muhammed (a.s.) bir şey söyleyince yalan çıkmıyor. Bu
sebeple, ben bir azap geleceğinden korktum.”

28.1.2. Başka Bir
Heyetin Gelişi

Muhammed bin İshâk’ın İbn Abbas’a dayanarak naklettiği rivayet
şöyledir: Bir defasında Utbe bin Rebî’a, Şeybe bin Rebî’a, Ebu Süfyân bin Harb,
Nadr bin Haris, Ebu’l-Bahteri bin Hişâm, Esved bin el-Muttalib, Zema’a bin el-Esved,
Velid bin Muğire, Ebu Cehl, Abdullah bin Ebi Ümey­ye, Ümeyye bin Halef, As bin
Vâil ve Haccâc Sehmi’nin oğulları Nübeyye ve Münebbih, güneşin batışından sonra
Kâ’be’nin duvarının altında toplandılar ve Hz. Muhammed (a.s.) ile konuşup
meseleyi bitirmek istedi­ler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.)’e, Mekke’nin
eşrafının bir araya gelip kendisiyle konuşmak istediğine dair haber yollandı. Hz.
Peygamber (a.s.) bu adamların doğru yola gelmeleri için çaba harcadığından
onlarla görüşmeye hemen razı oldu. Hz. Peygamber (a.s.) gelince, Kureyşli eşraf
kendisine şöyle dedi: “Muhammed, biz seni buraya çağırdık ki hüccetimi­zi
tamamlayalım. Vallahi, Arap kavminde senin kadar kendi milletini bö­len başka
bir kişiyi görmedik. Sen atalarını kötüledin. Dinimizde ayıp bul­dun. İnsanları
aptal yerine koydun. Mabûdlarımıza hakaret ettin. Bizim toplumumuzda ikilik
yarattın. Gerçek şu ki aramızı bozmaktan hiç çekinmedin. Eğer sen bunları para
ve mal-mülk için yapıyorsan emin ol biz sa­na o kadar mal-mülk vereceğiz ki, sen
hepimizden daha zengin olacaksın. Yok, büyüklük tasarlıyorsan, biz seni
önderimiz seçeriz. (Bir rivâyete gö­re, biz hiçbir konuda sana danışmadan karar
vermeyiz). Yok, krallık isti­yorsan seni kral yaparız. Yok,sana musallat olan
bir cin sana geliyorsa, biz paramızı-pulumuzu harcayıp senin kurtulman ve
iyileşmen için seni tedavi ettiririz. Hiç olmazsa günah bizden gider.” Buna
cevap olarak Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu: “Ben sizin dediğiniz gibi hasta
filan de­ğilim. Size getirdiğim şeyi, ne sizden mal-mülk talep etmek, mevki ve
makama kavuşmak ne de kralınız olmak için getirmişimdir. Gerçek şu ki, Allah
beni size Resul olarak göndermiştir. Bana bir kitap indirmiştir ve benim sizin
için müjdeleyici ve korkutucu olmamı istemiştir. Onun için, ben Rabbimin
mesajını size iletmiş bulunuyorum ve size nasihat etmiş bulunuyorum. Şimdi,
getirdiğim şeyi kabul ederseniz siz dünyada da, Ahiret’te de şanslı ve mutlu
olacaksınız. Yok, eğer reddediyorsanız, ben Allah’ın emri üzerine sabredeceğim.
Ta ki, Allah benimle sizin aranızda kararını versin.” Bunun üzerine kâfirlerin
reisleri Hz. Muhammed (a.s.)’in bazı Mu’cizeler göstermesini istediler. (Kur’an-ı
Kerim’de kabile reislerinin bu isteği ve buna verilen cevap ayrıntılı olarak yer
almıştır).[1]
İbni Hişâm, İbni İshâk’a dayanarak bu rivâyeti naklederken şunları da
yazmış­tır: Kâfirlerin Mu’cizelerle ilgili taleplerini dinledikten sonra Hz.
Peygam­ber (a.s.) şöyle buyurdu: “Ben bu gibi şeyler yapmak için dünyaya
gönderilmedim. Allah beni hangi şeyler için göndermişse onları size ilettim.”
Bundan sonra kabile reisleri Hz. Peygamber (a.s.)’e tehdit savurdular ve dediler
ki, “biz senin bunları yapmana daha fazla müsaade etmeyeceğiz. Ya sen bizim
işimizi bitirirsin, ya da biz senin işini.”

28.1.3. Uzlaşma
İçin Diğer Bazı Girişimler

Bundan sonra da Kureyşliler çeşitli defa Hz. Muhammed (a.s.) ile
aralarındaki çekişmeye son vermek ve bir çeşit uzlaşmaya varmak ama­cıyla
girişimlerde bulundular.

Hz. Abdullah bin Abbas’ın bir rivâyeti şöyledir: Kureyşliler Hz.
Pey­gamber (a.s.)’e dediler ki, “biz sana o kadar mal-mülk vereceğiz ki, sen
Mekke’nin en zengin kişisi olacaksın. Sen hangi kadını beğenirsen seni onunla
evlendiririz. Biz senin peşinden gelmeye razıyız. Yeter ki tanrıları­mızı
kötülemekten vazgeç. Eğer bu teklifi kabul etmezsen sana başka bir şey teklif
edeceğiz ki, buna göre sen de rahat edersin biz de.” Hz. Pey­gamber bu teklifin
ne olduğunu sordu. Onlar dedi ki: “Bir sene sen mabûdlarımız Lât ve Uzza’ya
ibadet et, bir sene de biz senin mabuduna ibadet edelim.” Hz. Peygamber (a.s.)
“bir dakika.bakayım Rabbim’den ne emir geliyor” dedi[2].
Bundan sonra vahiy geldi: “De ki: ‘Ey kâfirler, sizin ibadet ettiklerinize ben
ibâdet etmem. Ne de siz benim ibadet ettiğime ibadet edersiniz. Ne ibadet
ettiklerinize ibadet edeceğim, ne de benim iba­det ettiğime siz ibadet
edeceksiniz. Sizin dininiz sizin için, benim dinim benim içindir.” (Kâfirûn;
1-6). Ayrıca şunları da buyurdu: “De ki? ‘Bana, Allah’tan başkasına ibadet
etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller”” (Zü­mer; 64). (İbni Cerir, “Fit-Tefsir
vet-Târih”, İbni Ebi Hâtim, Taberânî).

İbni Abbas’ın bir rivâyeti şöyledir. Kureyşliler, Hz. Peygamber
(a.s.)’e dediler ki: “Ey Muhammed, eğer sen mabûdlarımızı öpersen biz de senin
mabuduna ibadet ederiz.” Bunun üzerine Kafirûn sûresi nâzil oldu.” (Abd bin
Hâmid).

Sa’id bin Minâ” (Ebû’l-Buhteri’nin azad ettiği köle)nin bir
rivâyeti şöyledir: Velid bin Muğire, As bin Vâil, Esved bin el-Muttalib ve
Ümeyye bin Halef, Rasûlullah (a.s.) ile görüştüler ve dediler ki: “Ey Muham­med,
gel biz senin mabuduna ibadet edelim, sen de bizimkilere. Biz seni her işimizde
ortak yaparız. Eğer senin getirdiğin şey bizde olan şeyden daha iyi ise, biz
seninle ortak oluruz ve payımızı oradan alırız. Fakat biz­de olan şey
seninkinden daha iyi ise sen o işte bizimle ortak olursun ve ondan kendi payını
alırsın. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, Kâfirûn sûresini nazil etti. (İbni Cerir,
İbni Ebi Hâtim, İbni Hişâm ve Belazuri de bu olayı anlatmışlardır).

Vehb bin Münebbih (r.a.)’in rivâyet şöyledir: Kureyşliler
Rasûlullah (a.s.)’a dediler ki “eğer isterseniz bir sene biz sizin dininize bir
sene de siz bizim dinimize girersiniz.” (Abd bin Hâmid, İbni Ebi Hâtim).

Bu rivayetler gösteriyor ki Kureyşliler sadece bir defa, bir
toplantıda bu teklifte bulunmamışlardı, aksine çeşitli vesilelerle ve çeşitli
yerlerde bunu tekrarlamışlardı ve her defasında Hz. Peygamber (a.s.)’den aynı
ce­vabı almışlardı. Bu tekliflerin arkasının kesilmesi için kati ve net cevap
verilmesi gerekiyordu ve Rasûlullah (a.s.)’ın din konusunda kâfirlerle her­hangi
bir pazarlığa veya uzlaşmaya girmeyeceğinin belirtilmesine hacet vardı. Bu
sebepten dolayıdır ki yukarıda bahsettiğimiz vahiylerle Kureyş­lilerin ağızları
kapatılmış oldu.

28.2. EBU TALİB’E BASKI YAPILMASI

Kureyş’in, Hz. Peygamber (a.s.)’in İslâmi davetini durdurma
tedbirle­rinden biri de, Ebu Tâlib’e baskı uygulamaktı. Yani, kendileri Ebu
Tâlib’i baskı altında tutacaklar ve onun vasıtasıyla Hz. Peygamber (a.s.)’e
tazyik yapacaklardı.

28.2.1. İlk Heyet

Muhammed bin İshâk’ın rivâyetine göre Kureyşliler ne zaman ki
Ebu Tâlib’in Hz. Muhammed (a.s.)’i desteklediğini ve hoşlarına gitmeyen
şey­lerden men’etmediğini gördüler, o zaman Kureyş eşrafından müteşekkil bir
heyeti kendisine gönderip meseleyi halletmek istediler. Ebu Tâlib’e gönderilen
heyette Beni Abd-i Şems bin Abd-i Menaf tan Utbe bin Rebi’a ve Şeybe bin Rebi’a,
Beni Ümeyye’den Ebu Süfyân, Beni Esed bin Ab-dü’1-Uzzâ’dan Ebu’l-Bahteri As bin
Hişâm ve Esved bin el-Muttalib, Beni Mahzûm’dan Ebu Cehl ve Velid bin Muğire ve
Beni Sehm’den Haccâc’ın oğulları Nübeyye ve Münebbih ve As bin Vâil vardı. Heyet
Ebû Tâlib’e şunları söyledi: “Ey Ebu Tâlib, yeğeniniz bizim mabûdlarımızı
kötülemiş, dinimizde ayıplar olduğunu söylemiş, bizim aklımızı kaçırdığımızı
iddia etmiş ve atalarımızın yanlış yolda olduğunu ifade etmiştir. Bundan böyle
ya onu, bizi üzmek ve kırmaktan alıkoyacaksınız ya da bizimle onun ara­sından
çıkacaksınız. Çünkü siz de bizim gibi onun dinine karşısınız. On­dan sonra
onunla kozumuzu paylaşmış oluruz.” Ebu Tâlib onlara iyi dav­randı, onların
söylediklerini dikkatle dinledi. Kendileriyle tatlı konuştu ve iyi sözle
söyleyerek öfkelerini yatıştırdı. Sonra onlar ayrıldı. (İbn Hişâm, Taberî, “el-Bidâye
ve’n-Nihaye).

28.2.2. İkinci
Heyet

Bundan sonra da Hz. Peygamber (a.s.) tebliğ çalışmalarını
aralıksızca sürdürdü. Kureyşli kabile reisleri bu çalışmalara bir süre daha
tahammül ettiler. Fakat sabırları taştıktan sonra Ebu Tâlib’e ikinci heyeti
gönderdiler Heyettekiler Ebu Tâlib’e şöyle dediler: “Ey Ebu Tâlib, siz yaşlı bir
büyüğümüzsünüz. Mevki ve makamınız, şeref ve haysiyetiniz vardır. Biz onu (Hz.
Peygamber’i) desteklemekten vazgeçmenizi istemiştik, ama siz des­teğinizi
çekmediniz. Biz artık atalarımızın, aklımızın ve mabûdlarımızın kötülenmesine,
ayıplanmasına tahammül edemeyeceğiz. Bundan sonra ya siz onu durduracaksınız ya
da sizinle bizim aramızda çatışma patlak vere­cektir, ta ki bizden biri ölsün.”
Bundan sonraki rivayetlerde ifade değişik­liği vardır.

İmam Buhârî tarih kitabında ve Hâfız Ebu Ya’lâ kendi “Müsned”inde
Akil bin Ebi Tâlib’in şu rivâyetini nakletmiştir: Bu heyet Ebu Tâlib’in ya­nında
bulunurken babam bana dedi ki: Git Muhammed (a.s.)’i çağır. Hava çok sıcaktı.
Ben gidip Hz. Muhammed (a.s.)’i buldum ve getirdim. Hz. Muhammed (a.s.) gelince
amcası dedi ki, “bak yeğenim, senin akrabaların senin hakkında şikâyette
bulunuyorlar. Sen onların toplantılarına ve Mes­cid (yani Mescid-i Haram)’e
gidip onları rahatsız ediyormuşsun. Lütfen onları fazla rahatsız etme.” Bunun
üzerine Rasûlullah (a.s.) göğe doğru baktı ve Kureyşlilere dedi ki: “Siz bu
güneşi görüyor musunuz?” Onlar “evet” dedi. Rasûlullah (a.s.) buyurdu ki, “nasıl
ki bu güneş size gönder­mekte olduğu ışınlan durdurmaya kadir değildir, ben de
kendi işimi bırak­maya kadir değilim.” Rasûlullah (a.s.) bu cevabı verdikten
sonra oradan ayrıldı. Hz. Muhammed (a.s.)’in gitmesinden sonra Ebu Tâlib dedi
ki, “ye­ğenim hiçbir zaman yalan söylememiştir. Onun için, siz artık
gidebilirsi­niz.” Taberânî bu olayı “Evsâfta ve “Kebir”de nakletmiştir. Ebû
Ya’lâ da bunu özetlemiştir.

İbni Hişâm, Taberî, Beyhakî ve Belazuri bu olayı şöyle
nakletmişler­dir. Heyetin gitmesinden sonra Ebu Tâlib, Rasûlullah (a.s.)’ı
yanına çağı­rıp kendisine dedi ki: “Yeğenim, milletimizin bu adamları bize gelip
bun­ları söylemişlerdir. Onun için sen, kendinin ve benim yaşayabilmem için
biraz imkân bırak. Bana, altından kalkamayacağım bir yük yükleme ve kendin de
taşıma. Onun için, kavminin hoşuna gitmeyen şeyleri söyleme.” Hz. Peygamber
(a.s.) Ebu Tâlib’in bu sözlerini dinledikten sonra amcası­nın kendisini himaye
etmekten vazgeçtiğini zannetti. Bu sebeple, kendisi­ne şöyle dedi: “Amcacığım,
sağ elime güneş ve sol elime ay bile verilse ben bu işi bırakmayacağım. Ta ki
Allah beni muvaffak kılsın, ya da ben bu yolda öleyim.” Hz. Muhammed (a.s.) bu
sözleri söylerken üzüntüden ağlayıverdi. Sonra kalkıp gitmek istedi. Ebu Tâlib
baktı ki söyledikleri Hz. Muhammed (a.s.)’e çok ağır gelmiştir. Onun için onu
geri çağırdı ve kendisine şöyle dedi: “Yeğenim, sen işine devam et ve ne yapmak
istersen yap. Allah’a yemin ederim; ne olursa olsun, ben seni düşmanlara teslim
etmeyeceğim.”

28.2.3. Ebû Cehl,
Rasûlullah (a.s.)’i Öldürmeyi Plânlıyor

Bundan sonra Ebu Cehl’in Hazreti Peygamber (a.s.)’i öldürmeyi
ta­sarladığı rivayet olunmuştur. Muhammed bin İshâk’ın rivâyeti şöyledir: Ebu
Cehl, Kureyşlileri toplayarak, “ey Kureyş topluluğu, Muhammed’in, atalarımızın
dinini ayıplamaktan, baba ve dedelerimizin sapık ve aklımı­zın da akılsızlık
olduğunu söylemekten ve mabudlarımıza küfretmekten vazgeçmeyeceğini söylediğini
siz de gördünüz. Şimdi ben Allah’a söz ve­riyorum, yarın büyük bir taş alıp
oturacağım ve Muhammed namaz kılar­ken secde ettiği zaman başını ezeceğim.
Bundan sonra Abd-i Menaf ne is­terse yapsın.” Ertesi sabah Ebu Cehl büyük bir
taş alıp oturdu ve Hz. Pey­gamber (a.s.)’i beklemeye başladı. Rasûlullah (a.s.)
her zamanki gibi na­maz için geldi ve ibadete başladı. Kureyşliler de toplanıp
olayı merakla iz­lemeye başladılar. Rasûlullah (a.s.) secde ettiği zaman Ebu
Cehl kendisine yaklaştı, fakat birden bire oradan dehşet içinde çekildi. Yüzünün
rengi sapsarıydı. Taşı da heyecan içinde düşürmüştü. Kureyşliler ona yaklaşıp, “Ebu
Hakem, sana ne oldu?” diye sordular. Ebu Cehl dedi ki: “Size söyle­diğim gibi
plânımı gerçekleştirmek istedim. Fakat, onun yanına yaklaştı­ğım zaman birden
bire dev bir deve ile karşılaştım. Bu kadar büyük başı, boynu ve kamburu olan
başka bir deve hayatımda görmedim. O deve beni çiğnemek istiyordu.” Daha sonra
Rasûlullah (a.s.) arkadaşlarına bu deve­nin aslında Hz. Cebrail olduğunu
anlattı.

28.2.4. Üçüncü
Heyet

İbni Sa’d’ın rivâyet ettiği gibi Kureyşli şeyh ve kabile
reisleri bir defa daha Ebu Tâlib’e geldiler. Onlar dediler ki: “Siz bizim büyük
reisimizsiniz. Biz size adil bir şey söylemek istiyoruz. Lütfen siz bizimle onun
(Hz. Muhammed) davasında adaletle karar verin. Yeğeninizi çağırın ve ona de­yin
ki mabûdlarımızı kötülemekten vazgeçsin, biz de onun mabuduna bir şey
söylemeyiz.” Bu sözler üzerine Ebu Tâlib, Hz. Muhammed (a.s.)’i ya­nına çağırdı
ve kendisine şunları söyledi: “Bak evladım, bunlar senin am­caların, senin
milletinin eşrafı, şeyh ve reisleridirler. Seninle âdil bir şey konuşmak
istiyorlar.” Hz. Peygamber (a.s.) dedi ki getirdikleri teklifi açıklasınlar.
Onlar dedi ki: “Sen bizi bizim tanrılarımızla bırak ve onları kötüleme. Biz de
seni senin tanrınla bırakırız.” Ebu Tâlib, Kureyşlilerin adil ve makul bir şey
söylediklerini belirtti ve yeğeninden bunu kabul et­mesini söyledi. Hz.
Peygamber (a.s.) dedi ki: “Amcacığım, ben onları da­ha iyi bir şeye davet
etmeyeyim mi?” Ebu Tâlib, o daha iyi şeyin ne oldu­ğunu sordu. Rasûlullah (a.s.)
buyurdu: “Ben onları öyle bir kelimeye çağırıyorum ki, bunu kabul ettikleri
takdirde Arabistan’a hâkim olurlar ve Acem de onlara tabi olur.” Ebu Tâlib şu
karşılığı verdi: “Vallahi, bu çok faydalı bir iştir. Senin babana yemin ederek
söylüyorum, biz böyle bir de­ğil, birkaç kelime söylemeye hazırız.” Rasûlullah
(a.s.) da dedi ki, o za­man “Lâilahe İllallah deyin.” Bunu duyunca Kureyşli
reisler ve soylu kişi­ler öfke ve nefretle şunları söyleyerek ayrıldılar: “Gidin
ve ilâhlarınıza ibadette sebat edin. Şüphesiz arzu edilecek olan budur.” (Sâd;
6)

Bu olayla ilgili rivayetlerde de bazı ihtilaflar vardır. İbni
Sa’d “Taba­kayla ve Taberî kendi “Tarih”inde, bu olayı, tarihini tesbit etmeden
anlat­mıştır. İbni İshâk ise bunun, Hz. Hamza ile Hz. Ömer (r.a.)’in iman
etme­lerinden sonraki bir vak’a olduğunu kaydetmiştir. Bu ifadeyi Zemahşeri,
Razi ve Nisaburi gibi diğer müfessirler de kabul etmişlerdir. Fakat bazı diğer
rivayetlere göre bu olay, Ebu Tâlib’in ölüm döşeğinde iken cereyan etti. İmam
Ahmed, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, İbni Ebi Şeybe, İbn Ebi Ha­tim ve İbni Cerir
Taberî gibi müfessir ve tarihçilerin bu husustaki kayıtla­rının özeti şudur: Ebu
Tâlib hastalanıp bir daha iyileşemeyeceği belli ol­duktan sonra Kureyşli
reisleri aralarında bir toplantı yaptılar ve kendisiyle son bir görüşme yapmayı
kararlaştırdılar. Kendileri ile yeğeni arasındaki kavgaya son vermesi halinde
herkesin rahat nefes alacağını düşündüler. Onlar Ebu Tâlib’in ölümünden sonra
Hz. Muhammed (a.s.)’e, karşı sert bir harekette bulunmaktan da çekiniyorlardı.
Zira, o zaman bütün Araplar di­yecekti ki, “bu kabile reisleri, Büyük Reis Ebu
Tâlib’in hayatında, kendisinden korktukları için yeğenine bir şey yapmadılar;
ama o hayata gözleri­ni kapar kapamaz bunlar işi azıttılar.” Bu sebeple,
takriben 25 kabile reisi, -ki bunlar arasında Ebu Cehl, Ebu Süfyan, Ümeyye bin
Halef, As bin Vâil, Esved bin el-Muttalib, Ukbe bin Ebu Muayt, Utbe ve Şeybe de
var­dı- Hazreti Peygamber (a.s.)’in amcası Ebu Tâlib’e geldiler. Bunlar her
za­man olduğu gibi ilk önce Hz. Peygamber (a.s.) ile ilgili şikâyetlerini dile
getirdiler, sonra dediler ki: “Biz size haklı, makul ve adil bir teklifle
gel­dik. Yeğeniniz dinimizle uğraşmaktan vazgeçsin, biz de onun diniyle
uğ­raşmayı terk ederiz. O hangi mabuda tapmak isterse tapsın, biz itiraz
etme­yeceğiz. Fakat o da bizim mabudlarımıza dil uzatmasın. Ve bizim
mabûd­larımızı terk etmemizi beklemesin. Lütfen siz bu şartlar üzerinde Hz.
Mu­hammed ile bir anlaşma sağlayıverin.” Ebu Tâlib, Rasûlullah (a.s.)’ı yanı­na
çağırdı ve dedi ki: “Bak evlâdım, senin kavminin ileri gelenleri bana
gelmişlerdir. Onlar seninle makul ve haklı bir şart üzerinde anlaşmak
isti­yorlar; ki seninle onlar arasındaki kavga bitsin.” Ebu Tâlib daha sonra
on­ların teklifini kendisine anlattı. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) dedi ki:
“Amcacığım, ben onlara öyle bir söz söyleyeceğim ki, onlar bunu kabul ederse
Arabistan kendilerinin tebaası ve Acem kendilerine tabi oluverir.” Bu sözleri
duyunca Kureyşli kabile reisleri bir an için durakladı ve ne ce­vap
vereceklerini şaşırdılar. Rasûlullah (a.s.)’ın sunacağı o sözü reddetme­leri
için uygun bir bahane bulamayınca şöyle dediler: “Sen bir sözden bahsediyorsun,
halbuki biz 10 söz söylemeye hazırız, ama önce bu sözün ne olduğunu söyle.”
Rasûlullah (a.s.), “Lâilahe İllallah” dedi. Bunu duyar duymaz hepsi birden ayağa
kalktı. Sâd sûresinde 4.’den 8. ayetine kadar kaydedilen sözleri söyleyerek
oradan ayrıldılar.

28.2.5. Dördüncü
Heyet

İbni Hişâm, İbni Cerir, Taberî, İbni Sa’d, Belazuri ve İbni
Kesir’in an­lattığına göre, Ebu Tâlib’in Hz. Muhammed (a.s.)’i himaye etmekten
hiç­bir şekilde vazgeçmeyeceğini gören Kureyşliler son bir gayret daha sarf
etmek islediler ve bu defa Velid bin Muğire’nin oğlu Umare bin Velid’i yanına
götürüp şöyle dediler: “Ey Ebu Tâlib, bak şu ‘Umare bin Velid’i görüyor musun?
Bu, Kureyşin en tanınmış, en yakışıklı gencidir. Bunu al ve kendine evlât edin.
Buna karşı yeğenini bize ver. O yeğenin ki, ataları­mızın dinine muhalefet
etmiş, milletimizi bölmüş ve parçalamış, hepimize aptal demiştir. Biz bir kişiyi
sana verip, başka bir kişiyi öldürmek için alı­yoruz.” Ebu Tâlib kendilerine şu
cevabı verdi: “Vallahi, siz benimle pazarlığın en iğrencini yaptınız. Siz evlât
edinmem için kendi çocuğunuzu veriyor ve benim evlâdımı öldürmek için almak
istiyorsunuz. Buna hiçbir zaman razı olamam.” Hâşim’in kardeşi Nevfel’in
evlâtlarından olan Mut’im bin Adiyy, “vallahi, Ebu Tâlib, senin kavmin sana
adaletli ve insaf­lı davranmıştır ve seni, içinde bulunduğun çıkmazdan kurtarmak
istiyor. Fakat bakıyorum ki, sen onlara itibar etmiyorsun” dedi. Ebu Tâlib cevap
verdi: “Yemin ederim, onlar bana adaletli ve insaflı davranmışlardır. Fa­kat
bakıyorum ki sen beni bırakıp onlardan yana çıkıyorsun. Neyse, ne is­tersen yap,
bu senin bileceğin iştir.” İbni İshâk’ın ifadesine göre tartış­ma büyüyerek
kavgaya dönüştü ve iki taraf da birbiriyle çatışmaya karar verdi.

İbni İshâk’ın ifadesine göre bundan sonra Ebu Tâlib Beni Hâşim
ile Beni Muttalib’i topladı ve onların elbirliği ve güç birliği yaparak Hz.
Pey­gamber (a.s.)’i desteklemelerini istedi. Ebu Tâlib’in bu çağrısını herkes
ka­bul etti. Bu iki aileden sadece Ebu Leheb kâfirlerden yana çıktı ve Hz.
Muhammed (a.s.)’i desteklemeyi kabul etmedi.

28.2.6. Ebu
Tâlib’in Kureyş’i Sert Bir Şekilde İkaz Etmesi

İbni Sa’d’ın bir rivâyeti şöyledir: “Rasûlullah (a.s.)’a
muhalefet en çe­tin safhada iken ve henüz Habeşistan’a hicret yapılmamışken bir
gün Ebu Tâlib ve ailenin bazı diğer fertleri Hz. Muhammed (a.s.)’in evine
geldiler ve kendisini bulamadılar. Bunun üzerine Ebu Tâlib, yeğeninin öldürülmüş
olabileceği kuşkusuna kapıldı ve derhal Beni Hâşim ile Beni Muttalib’in
gençlerini toplanarak kendilerine şöyle dedi: “Herkes hançer ve buna ben­zer
başka silahlar alıp elbisesine saklasın ve benimle beraber gelsin. Ben Mescid-i
Haram’a girince, Ebu Hanzaiyye (Ebu Cehl)’nin Kureyş eşrafı­nın hangi grubunda
bulunduğunu tesbit edeceksiniz. İşte o grubun hiçbir üyesini sağ
bırakmayacaksınız. Zira, Hz. Muhammed (a.s.)’i mutlaka bu grup öldürmüştür.” Ebu
Tâlib gençlerle beraber Harem’e doğru yürürken yolda Hz. Zeyd bin Hâris ile
karşılaştı ve ondan Hz. Muhammed (a.s.)’in sağ olduğunu öğrendi. Ertesi sabah
Ebu Tâlib, Hz. Muhammed (a.s.)’in evine gitti ve onu elinden tutarak Beni Hâşim
ile Beni Muttalib’in gençleri ile birlikte Kureyşli kabile reislerinin
toplantısına vardı ve onlara şöyle seslendi: “Ey Kureyşliler, benim ne karar
verdiğimi biliyor musunuz?” Bunun üzerine Ebu Tâlib bir gün önceki olayları
anlattı ve gençlere dedi ki, örtülerinizi çekin. Gençler örtülerini çekince her
birinde bir silah oldu­ğu görüldü. Sonra Ebu Tâlib şöyle dedi: “Allah hakkı
için, Muhammed (a.s.)’i öldürürseniz, hiçbirinizi sağ bırakmayacağım. Aramızda
öyle bir savaş başlayacaktır ki hepimiz çarpışarak öleceğiz.” Bu olay, Kureyş’e
Hz. Peygamber efendimiz (a.s.)’e el kaldırmanın kolay olmayacağı gerçe­ğini
hatırlattı. Ebu Tâlib ve Beni Hâşim ile Beni’l-Muttalib’in bu gövde gösterisi
özellikle Hz. Peygamber (a.s.)’in hayatına kasteden Ebu Cehl için cesaret
kırıcıydı.

28.3. KUREYŞ’İN KÜSTAHLIKLARI VE
YALAN KAMPANYASI

Kureyşli kâfir ve müşriklerin Hz. Peygamber (a.s.)’e karşı
sürdürdük­leri baskı, zulüm ve tehdit kampanyasına yalan kampanyası da
eklenince, küstahlık ve çirkinlikleri büsbütün ortaya çıktı. Bu tür alçak ve adi
giri­şimlerin maksadı ve gayesi Rasûlullah (a.s.)’ı milletin gözünde küçük
dü­şürmek ve ona bıkkınlık getirip Hak yolundan caymasını sağlamaktı.

28.3.1. Hz.
Zeyneb (r.a.)’i Boşama Çabaları

Kureyşin alçak hareketlerinden biri de Hz. Peygamber (a.s.)’in
kızı, Hz. Zeyneb (r.a.)’in boşanmasını sağlamaktı. Kureyşliler daha öne Ebu
Leheb’in oğullarıyla evli olan Hz. Rukayye ile Hz. Ümmü Gülsüm (r.a.)’ün
boşanmalarını sağlamışlardı. Aynı şeyin Hz. Zeyneb’in de başına gelmesi için
kocası ve Hz. Peygamber (a.s.)’in damadı olan Ebu’l-As İbn Er-Rebia baskı
yapmaya başladılar. Ebul As, Beni Abdul Uzza bin Abd-i Şems’ten olup, annesi
Hale binli Huveylid, Hz. Hatice (r.a.)’nin kardeşiy­di. Ailesi, Mekke’nin sayılı
zengin ve tüccarlarındandı ve emaneti de meş­hurdu. Hz. Zeyneb (r.a.), Hz.
Muhammed (a.s.)’in nübüvvet payesine yük­selmesinden önce Ebul As ile
evlenmişti.[3]
Hz. Halice (r.a.) damadını kendi oğlu gibi biliyordu. Ebu’l As, Hz. Peygamber
(a.s.)’in nübüvvet pa­yesine yükselmesinden sonra müslüman olmadı ve şirkine
devam etti, fa­kat Kureyşin herhangi bir baskısını da kabul etmedi ve Hz. Zeyneb
(r.a.)’i boşamayı reddetti. Belâzuri’nin “Ensâb’ul Eşrafta yazdığı gibi Kureyşli
kabile reisleri Ebu’l-As’tan Zeyneb’i boşamasını istediler ve Arabistan’da hangi
güzel kadını beğenirse kendisini onunla evlendireceklerini belirtti­ler. Fakat
kendisi dedi ki, “vallahi ben karımı boşamayacağım, dünyanın en güzel
kadınıdır”. Aynı şeyleri Taberî ile İbn Hişâm, Muhammed bin İshâk’a dayanarak
yazmış ve bunları eklemişlerdir: Kureyşli kabile reisleri ve diğer ileri
gelenleri Ebu Leheb’in oğlu Utbe’ye gidip Hz. Muhammed (a.s.)’in kızını
boşamasını ve Kureyş’in hangi kadınıyla isterse onunla ev­lendireceğini
belirttiler. Utbe dedi ki; “Siz Said bin As’ın ya da oğlu Eban’ın kızını
getirin, ben sözünüzü dinleyeceğim.” Kureyşliler onun iste­diği kızı getirdiler
ve o da Hz. Peygamber (a.s.)’in kızını boşadı.

28.3.2. Hz.
Peygamber (a.s.)’in Oğlunun Ölümü Üzerine Kureyşlilerin Sevinmesi

Kureyşlilerin bundan daha küstahça hareketi, Hz. Peygamber
(a.s.)’in oğlu Kâsım’ın ve diğer oğlu Abdullah’ın küçükken ölümleri üzerine
sevin­meleriydi. Hz. Peygamber (a.s.)’in böylesine acıklı ve üzüntülü anında da
Kureyşliler insanlıktan ve medeniyetten uzak bir harekette bulundular. Kendisine
baş sağlığı dilemek yerine, sevindiler ve hatta göbek attılar. Öyle ki,
Rasûlullah (a.s.)’a “ebter” (nesli tükenmiş, kimsesiz) ismini taktı­lar.

İbni Sa’d ile İbni Asâkir, Hz. Abdullah bin Abbas’a dayanarak şu
ola­yı anlatmışlardır: Rasûlullah (a.s.)’ın en büyük oğlu Kâsım’dı. Ondan son­ra
Hz. Zeyneb (r.a) doğmuştu. Bunların küçüğü Abdullah idi. Daha sonra sıra ile üç
kız, Hz. Umm-u Gülsüm, Hz. Fatma (r.a.) ve Hz. Rukayye (r.a.) doğmuşlardı.
Bunlardan ilk önce Kâsım vefat etti. Daha sonra Hz. Pey­gamber (a.s.)’in ikinci
oğlu Abdullah’ın da ölmesi üzerine As bin Vâil, “O’nun nesli tükendi, o artık
ebter’dir” dedi. Bazı diğer hadislerde As’ın şunları ilâve ettiği ifade
edilmiştir: “Muhammed ebter (köksüz, kimse­sizdir. Onun yerine geçecek bir oğlu
yoktur. O (Muhammed) öldükten sonra (ey Kureyş) ondan kurtulacaksınız.” (Abd bin
Hamid’in İbn Abbas’a dayanarak naklettiği hadisten anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber
(a.s.)’in oğlu Abdullah’ın vefatından sonra Ebu Cehl de benzeri lakırdılarda
bulunmuş­tu. İbni Ebi Hâtim’in, Şemir bin Atiyye’ye dayanarak kaydettiği hadise
gö­re Hz. Peygamber (a.s.)’in üzüntülü ânında aynı küstahlığı Ukbe bin Ebi Muayt
da yaptı. Atâ’ya göre, Rasûlullah (a.s.)’ın ikinci oğlu Abdullah (r.a.) da vefat
edince amcası Ebu Leheb koşa koşa müşriklere gitti ve on­lara şu “müjde”yi
verdi: “Muhammed bugün çocuksuz kaldı, yani kökü kazıldı.”

İşte bu cesaret kırıcı ve son derece hazin şartlarda Kevser
sûresi Rasûlullah (a.s.)”a nazil oldu. Hz. Peygamber (a.s.) ve müslümanların
duru­mu o sırada gerçekten içler açışıydı. Hz. Peygamber (a.s.), Allah’a ibadet
ve itaat edilmesini istediği ve Arapların müşrik düşüncelerini reddettiği için,
peygamberliğinden önceki bütün mevki, makam ve itibarını kaybet­mişti ve kendisi
hemen hemen aileden çıkarılmıştı. Bir avuç arkadaşları da çaresizdi; her
taraftan kovuluyor ve her yerde hor görülüyorlardı. Üste­lik şimdi Hz. Peygamber
(a.s.)’in sevgili oğlu da öbür dünyaya göç etmişti. Böyle bir durumda hiç
olmazsa en yakın eş, dost ve akrabaları kendisine gelip taziyede bulunmalı, onu
teselli etmeliydiler. Ama bu duygusuz, kaygısız ve insanlıktan nasipleri olmayan
vahşi İnsanlar, Allah’ın Rasûlü’nün en üzüntülü ânında bayram yapıyorlardı.
Hangi baba yüreği bu acıya da­yanabilir? Ne kadar azimli ve kararlı olursa
olsun, lider ve dini önder ce­saretini ve metanetini koruyabilir? İşte bu sırada
Cenab-ı Allah, Kevser sûresini indirerek kâfir ve müşriklerin ağızlarının payını
verdi ve aynı za­manda Hz. Peygamber (a.s.)’i ve müslümanları teselli etti. Söz
konusu sûrede Hz. Peygamber (a.s.)’e “ebter, köksüz, nesli tükenmiş, çaresiz”
di­yen Kureyşlilerin kendilerinin köksüz ve ebter oldukları haykırıldı. Bu,
Kur’an-ı Kerim’in istikbale ait bir haberiydi. Kur’an-ı Kerim asıl
kaybe­denlerin ve hüsrana uğrayanların kureyşli kabile reisleri olduğunu bel
imi. Kur’an-ı Kerim bu haberi verdiği zaman kuvvetin, kudretin, zenginlik ve
şöhretin zirvesinde bulunan kabile reislerini, bir gün her şeylerini
kaybe­decekleri, müslümanların onlara galip gelecekleri ve onları ibret verici
bir hezimete uğratacakları, onların birer ikişer bu dünyadan göç edecekleri ya
da müslüman olacakları, geriye kalanların isimlerini bile anacak kimsenin
bulunmayacağını kim tahmin edebilirdi? Ama, bütün bunlar oldu ve bir zamanlar
Hazreti Peygamber (a.s.)’in tükendiğini, çaresiz kaldığını ilân eden Kureyşli
kabile reislerinin kendileri acı bir akıbete uğradılar. Buna karşı Rasûlullah
(a.s.) ve müslümanlar her geçen gün kuvvet ve kudret ka­zandılar ve sadece
Arabistan’a değil, bütün dünyaya hakim oldular. Bugü­ne kadar milyarlarca
müslüman Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’ya ve aile­sine mensup olmaktan ve en
azından onun dinine bağlı olmaktan iftihar duymuşlardır ve kıyamete kadar bunu
yapmaya da devam edeceklerdir. O halde, ebter kimdi; Hz. Muhammed (a.s.) mi,
yoksa bugün adlarını ve sanlarını bile pek az kimsenin bildiği Kureyşli kabile
reisleri mi?

28.3.3. Kur’an-ı
Kerim Okunurken Müşriklerin Gürültü Yapmaları

Kureyşlilerin başvurduğu zelil ve rezil bir başka hareket de,
Kur’an-ı Kerim’in dinlenmesini ve okunmasını önlemek için gürültü
koparmalarıy­dı. Kur’an-ı Kerim okunurken Kureyşliler her taraftan toplanarak
gürültü yapmaya başlıyorlardı. Bu, adi hareketten Kur’an-ı Kerim’de şöyle
bahse­dilmiştir:

“Kâfirler şöyle dediler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin. Onun hakkında
lü­zumsuz yaygaralar koparın. Olur ki, üstün gelirsiniz.” (Fussilet; 26)

Aslında, Kureyşlilerin bu hareketleri onların adi ve sinsi
plânlarının bir parçasıydı. Onlar, Kur’an-ı Kerim’in ne kadar etkileyici ve
büyüleyici bir kelâm olduğunu çok iyi biliyorlardı. Bu Kur’an’ı okuyan ve
anlatan ki­şinin de ne büyük insan olduğunu pekala biliyorlardı. Böylesine
çekici bir şahsiyetin böylesine büyüleyici bir Kelâm’ı halka duyurmasının tesir
ve neticesinin ne olacağını çok iyi biliyorlardı. Bu Kelâm’ı dinleyen bir kişi
buna mutlaka tutulacaktı. O halde ne yapıp yapıp bunun okunması ve din­lenmesi
önemliydi. Kureyşlilerin plânına göre Kur’an-ı Kerim’i ne kendi­leri dinleyecek
ne de başkalarına dinleteceklerdi. Hz. Peygamber (a.s.) ne zaman Kur’an okumaya
başlarsa çığlık atmalıydılar, bağırıp çağırmalıydılar, düdük çalmalı ve alkış
yapmalıydılar, itiraz etmeli ve Hz. Peygamber (a.s.)’i soru yağmuruna
tutmalıydılar. Bu, her ne kadar iyi tasarlanmış bir plânsa da, adi ve saçma idi
ve bununla İslâmi tebliğin önlenmesine imkân yoktu.

“Kâfirlere ne oluyor ki gözlerini sana dikip bakıyorlar. Sağ ve
sol ta­rafında bölük bölük.” (Mearic; 36-37)

Yukarıdaki ayetlerde Kureyşli kâfirlerin işte bu tür
faaliyetlerinden söz edilmiş ve Kur’an-ı Kerim’in okunduğu zaman yaygara
kopardıkları ifade edilmiştir.

“Namazında sesini fazla yükseltme. Fazla gizli de okuma.
Bunların ikisi arasında bir yol tut.” (İsrâ; 110)

Müsned-i Ahmed’de yer alan İbn Abbas (r.a.)”ın bir hadisine göre
Rasûlullah (a.s.) kendi evinde ya da Dâr-ı Erkâm’da namaz kılarken yüksek sesle
Kur’an-ı Kerim okurdu. Bunu duyan kâfirler gürültü-patırtı çıkarır, kendisine
küfreder ve tehditler savururlardı. Bunun üzerine Allah’tan va­hiy geldi ki,
“namaz kılarken ne sesini o kadar yükselt ki kâfirler toplanıp sana hücum
etsinler, ne de o kaçar alçak sesle oku ki seni din kardeşlerin işitmesinler.”

28.3.4. Kur’an-ı
Kerim’i Yanlış Anlatma ve Anlama Çabaları

Kur’an-ı Kerim’de Kureyşli kâfirlerin bu taktiğine de işaret
edilmiştir:

“Ayetlerimiz hakkında sapıklığa düşenler bizden gizli kalmazlar.
O halde, ateşe atılan mı yoksa kıyamet gününde emin olarak gelen mi daha
hayırlıdır? Siz istediğinizi yapın. Allah, işlediklerinizi görücüdür.”
(Fussilet; 40)

Burada “sapıklıktan, inhiraf, doğru yoldan sapma, kötü niyetli
dav­ranma ve kötü hareket etme kasdedilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri
hakkında sapıklık yapmanın manası da, sade, basit ve doğru sözü tevile çalışmak
ve buna başka anlamlar vermektir. Kureyşliler bazen Kur’an-ı Kerim’in önceki ve
sonraki kısmını iptal edip mücerret cümle ve kelimele­ri alıp tahrif eder ve
millete yanlış bilgi vermeye çalışırlardı. Amaç, Kur’an’ı kötü ve yanlış bir
kelâm olarak herkese tanıtmaktı.

28.3.5.
Müslümanları Fuzuli Münakaşalara İtmeleri

Kur’an-ı Kerim’de kâfirlerin bu konuyla ilgili tutumu şöyle
ifade olunmuştur:

“Peygamberlerin isteğine icabet olunduktan sonra Allah hakkında
münakaşa edenlerin delilleri Rableri katında boştur.” (Şûrâ; 16)

Burada, Mekke’de o sıralarda hemen hemen her gün cereyan eden bu
tür olaylara işaret edilmiştir. Mekkeli kâfirler, bir kimsenin müslüman
ol­duğunu duyar duymaz peşine takılır, onu hiçbir yerde rahat bırakmaz, ev­den,
aileden ve cemiyetten kovarlardı. O nereye giderse oraya varırlar ve millete
onun hakkında yalan dolan şeyler anlatırlardı. Kendisine durma­dan takılır ve
olur olmadık şeyler sorarlardı. İtiraz eder ve bazı şeyleri is­patlamasını
isterlerdi. İslâm dinini neden seçtiğini, niçin atalarının dinini, geleneklerini
ve mabutlarını terk ettiğini sorarlardı. Kısacası, soru ve iti­razlar ile
bunaltıp Rasûlullah (a.s.)’ı desteklemekten vazgeçirmeye ve tek­rar cahiliyye
fikir, inanç ve törelerine dönmelerini sağlamaya çalışırlardı.

“Mücrimler müminlere gülerlerdi. Mü’minler yanlarından
geçtikle­rinde birbirlerine işaret edip eğlenirlerdi. Evlerine döndüklerinde
zevkle dönerlerdi. Mü’minleri gördükleri vakit ‘bunlar dalâlete düşenlerdir’
der­lerdi. Halbuki, kâfirler mü’minlerin üzerine gözcü olarak
gönderilmemişlerdi.” (Mutaffifin;
29-33)                                                                                                 
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 

“Evlerine döndüklerinde zevkle dönerlerdi”nin anlamı,
kâfirlerin, müslümanları alaya almaları ve onlara hakaret etmelerinden sonra
evleri­ne keyifle dönmeleridir. Yani, yaptıklarından büyük zevk duyuyorlardı.

Belazuri, “Ensâb’ul-Eşrâf ‘ta Hz. Urve bin Zübeyr’in bir
rivâyetini nakletmiştir, ki şöyledir: Kureyşli eşraf ve kabile reisleri Hz.
Peygamber (a.s.)’in, Mescid-i Haram’da Ammâr b. Yasir, Habbab b. Erett, Suheyb
bin Sinân, Bilâl bin Rebah, Ebu Fukeyhe ve Amir bin Füheyre (r.a.) gibi
kişi­lerle oturduğunu gördükleri zaman alaylı alaylı şöyle derlerdi: “îşte bu
adamın arkadaşlarına bakın, bizden, Allah’ın fazlına ve hidâyetine lâyık olan
sadece bunlarmış.” Bilindiği gibi yukarıda bahsedilen zevat yabancı, köle,
hizmetçi ve fakirler zümresinden geliyorlardı.

28.3.6. Habersiz
Kimseleri Yanıltmaları

Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyurulmuştur:

“Onlara: ‘Size Rabiniz ne indirdi?’ diye sorulsa ‘evvelkilerin
efsane­lerini’ derler.” (Nahl; 24)

Hz. Peygamber (a.s.)’in İslâmî tebliğiyle ilgili söylentiler
etraftaki bölgelere ve memleketlere ulaşınca, oralarda pek çok kişi, Mekke’de
ken­disini Allah’ın Rasûlü olarak tanıtan birinin neler söylemekte olduğunu
merak ediyorlardı ve oralara herhangi bir Mekkeli geldiğinde kendisini soru
yağmuruna tutarlardı. Onlar yeni Peygamber (a.s.)’in nasıl bir adam olduğunu,
nasıl bir din getirdiğini, neler vaaz ettiğini ve Kur’an-ı Kerim’in ne olduğunu
öğrenmek istiyorlardı. Fakat kötü niyetli Mekkeli kâfirler bu sorulara tatminkâr
cevap vermiyor ve ekseriya yalan-yanlış şeyler anlatı­yorlardı. Söz konusu bölge
ve memleketin insanları Hz. Peygamber (a.s.)’e Kur’an-ı Kerim’e ve müslümanlara
ilgi göstermesinler diye, derlerdi ki, onun anlattıkları hep hikâyedir, eski
şeylerdir, yeni bir şey yoktur vs.

28.4. “KÜLTÜR VE SAN’AT” ADINA
MİLLETİ SAPTIRMAK

Bu alçakça ve küstahça fiillerin yanı sıra, Rasûlullah (a.s.)’a
karşı açı­lan cephelerden biri de “kültür ve san’at”tı. Kureyşli kâfirler Hz.
Peygam­ber (a.s.)’in Hak davetinin, kitleler tarafından kabulünü önlemek halkın
dâha hafif ve zevkli şeylerle meşgul olmalarını sağlamak amacıyla bir ta­kım
eğlence ve şölenler düzenlediler. Şuradan buradan hikayeci ve fıkracılar
getirildi ki halka fıkra ve hikâyeler anlatsınlar. Kâhin, sihirbaz, hokkabaz ve
komedyenler getirildi ki millet onlarla ilgilensin. “Sanatçı” adında genç
kızlar, şarkıcılar, dansçılar ve fahişeler getirildi, ki millet keyiflerini
bulsun ve din, iman gibi ciddi şeylerle uğraşmasın.

İbni Hişâm kendi siyerinde Muhammed bin İshâk’ın bir rivâyetini
nakletmiştir ki, şöyledir: Beni Abdüddâr’dan Nadr bin el-Hâris bin Kelede
Kureyşlilerin bir kalabalığına şöyle hitap etti: “Muhammed’e bu şekilde
muhalefet etmekle bir yere varamazsınız. Bildiğiniz gibi Muhammed, genç yaşta en
temiz ahlâklı kişiydi. Herkesten daha doğru sözlü idi ve herkes tarafından
“emin” lakabıyla çağırılırdı. Şimdi onun saçları ağarma­ya başlayınca size bir
şey getirmiştir ki bunun yüzünden siz ona sihirbaz, kâhin, şair vs. diyorsunuz.
Vallahi o sihirbaz değildir. Biz, sihirbazları gördük ve onların üfürükçülüğünü
biliriz. Vallahi, o kâhin de değildir. Biz, kâhinlerin hile ve hokkabazlığını
görmüşüzdür. Vallahi, o şair de de­ğildir. Zira, şiirin her çeşidini biliriz.
Onun söyledikleri bu çeşitlerden hiç­birine uymuyor. Vallahi o mecnûn değildir.
Çünkü mecnunun nasıl peri­şan ve kendini dağıtmış vaziyette olduğunu biliyoruz.
Bir mecnunun saç­ma sapan söz ve hareketlerinden habersiz miyiz? Ey Kureyşli
reisler, siz muhalefet edecekseniz başka şeyler düşünün. Onu sadece boş laflarla
mağlup edemezsiniz.” Bundan sonra Nadr, Kureyşlilere, halkın ilgisini daha çok
çekebilecek ve kendilerine Kur’an-ı Kerim’den daha ilginç gele­bilecek Rüstem ve
İsfendiyar’ın hikâyelerinin İran’dan getirilip halka anla­tılmasını teklif etti.
Nadr’ın bu teklifi üzerine hikâyeciliğe ve fıkracılığa başlandı. Nadr bin
el-Hâris de bir süre millete hikâyeler anlatıp durdu.

Aynı rivâyet, “Esbab’ün-Nüzûl” de Kelbî ve Mukatil’e dayanılarak
Vâhidi tarafından naklolunmuştur. İbn Abbas, bu rivayete bazı ilâveler yapmış ve
Nadr bin el-Hâris’in milleti kandırmak, eğlendirmek ve saptır­mak için şarkı
söyleyen ve dans eden cariye ve fahişeler getirdiğini kay­detmiştir. Hazreti
Peygamber (a.s.)’in vaaz ve telkinlerinden kimin etki­lenmekte olduğu haberi
almıyorsa Nadr bin el-Hâris ona cariyelerinden birini musallat ederdi. Nadr bu
cariyeye derdi ki, “bu adama yedir, içir ve eğlendir, ki Muhammed’in
telkinlerine uymasın.”

28.5. YALAN KAMPANYASININ SONUÇLARI

Daha önce belirttiğimiz gibi, İslâmi davetin serbest
bırakılmasından sonra halkı Hazreti Peygamber (a.s.)’den ve Müslümanlardan
uzaklaştır­mak için Kureyşliler geniş bir yalan kampanyasına da başladılar. Bu
kam­panya hiçbir gerçeğe ve gerekçeye dayanmadığı ve amaç sadece Hz. Peygamber
(a.s.) ve müslümanları karalamak, kötülemek, halkın gözünde kü­çük düşürmek ve
milletin onlar hakkında kötü fikre sahip olmalarını sağ­lamak olduğu için kimin
ağzına ne geliyorsa söylüyordu. Kimi Hz. Pey­gamber (a.s.)’in şair olduğunu,
kimi kâhin, kimi sihirbaz ve kimi mecnûn olduğunu söylüyordu. Kısacası, kimse
bir noktada hemfikir veya müttefik değildi. Bu yalan kampanyasının ne ölçüsü
vardı ne de tutarlı bir tarafı. Yalanlar ve iftiralar evde, sokakta ve
çarşılarda söyleniyordu. Sadece bu değil, Mekkeli kâfirler seyahat ve ticaret
için başka bölgelere ve memle­ketlere gittikleri zaman, ya da başka yerlerden
kafile ve hacılar Mekke’ye vardıkları zaman, bu yalanlar yabancılara da
allanarak-pullanarak anlatılı­yordu.

28.5.1. İlk Hac
Sırasında Kureyş’in İstişaresi

Böylece aradan birkaç ay geçti ve Hac mevsimi yaklaştı. Hac
mevsi­minin gelip çalmasıyla Mekkeli kâfirlerin telaşı da arttı. Zira, onlar
bili­yordu ki, Hac için Arabistan’ın dört bir tarafından hacılar gelip Kâ’be’nin
etrafında konaklayacaklardı ve Hz. Muhammed (a.s.) her çadıra gidecek ve
toplantı yerlerinde de hacılara hitap edecek ve Kur’an-ı Kerim’i okuyup onları
Hak Dine ve tek Allah’a ibadete ve itaate davet edecektir. Bu tebliğ
çalışmalarından birçok kişi etkilenecek ve Hz. Muhammed (a.s.) başarılı olmaya
başlayacaktı. Kureyş’in düşünceleri işte bu yönde idi.

İbni İshâk, Hâkim ve Beyhakî çok sağlam ravilere dayanarak şu
rivâyeti nakletmişlerdir: Kureyşliler büyük bir toplantı düzenlediler ve hacılar
geldikten sonra onlar arasında Hz. Muhammed (a.s.) aleyhine geniş bir kampanya
başlatmaya karar verdiler. Bundan sonra Velid bin Muğire ora­da toplananlara
dedi ki, eğer sizin her biriniz hacılara ayrı ayrı şeyler söy­lerseniz, bize
kimse güvenmeyecektir. Bu bakımdan, O’nun hakkında söy­leyeceğimiz tek bir şey
üzerinde anlaşalım. Bazı kimseler dedi ki: “Mu­hammed’in bir kâhin olduğunu
söyleyelim.” Velid bin Muğire dedi ki: “Vallahi o kâhin değildir. Zira biz
kâhinlerin nasıl olduğunu biliyoruz. Onlar sahtekârdır, her zaman bir şey
mırıldanırlar ve laf ebeliği yaparlar. Kur’an-ı Kerim’in bununla hiçbir alakası
yoktur.” Bazıları “Muhammed’in mecnun olduğunu söyleyelim” dediler. Velid dedi
ki: “Muhammed mec­nun da değildir. Biz deli ve çılgınların nasıl olduğunu
biliyoruz. Delilikte insanların ne kadar saçma sapan söz söylediği ve hareket
ettiğini biliyo­ruz. Muhammed’in sunduğu kelâmın bir delinin söyleri olduğunu
nasıl söyleyebiliriz?” Bazıları dedi ki, “o halde O’nun şair olduğunu hacılara
söyleyelim.” Velid dedi ki: “O şair de değildir. Biz şiirin bütün türlerini
biliyoruz. Onun kelâmı şiirin bu türlerinden hiçbirine uymuyor.” Oradaki­ler
dediler ki: “O zaman ona sihirbaz diyelim” Velid dedi ki: “O sihirbaz da
değildir. Çünkü sihirbazları biz biliriz ve sihir için hangi yöntemlere
başvurduklarını da biliriz. Bu ünvan da Muhammed’e uymuyor.” Daha sonra Velid
bin Muğire dedi ki: “Bu gibi uydurmalardan hangisini yapar­sanız, bunları herkes
haksız bir iftira sanacaktır. Vallahi, onun kelâmı çok cazibeli ve tesirlidir.
Onun kökleri çok derin ve dalları meyvelidir.” (Bu­rada İbni Cerir kendi
tefsirinde İkrime (r.a.)’nin bir hadisini nakletmiştir. Buna göre, Ebu Cehil,
Velid’e yüklenerek Muhammed ile ilgili mutlaka bir propaganda malzemesi
gerektiğini ısrarla söyledi). Bundan sonra Ve­lid bir süre düşündü ve dedi ki:
“Hakikatte en yakın bir şey söylemek ge­rekirse diyebiliriz ki, bu adam (Hz.
Muhammed) bir büyücüdür. Biz Araplara deriz ki, bu adam öyle bir kelâm
getirmiştir ki, bunun yüzünden baba oğlundan, kardeş kardeşinden ve çocuklar
büyüklerinden uzaklaşabi­liyor.” Velid’in bu teklifini herkes benimsedi. Daha
sonra, hazırlanan plâna göre, Hac için gelen hacıların arasına Kureyşli adamlar
karıştı ve onlara, “burada bir büyücü var, ondan uzak durun, zira o aramızı
bozuyor ve ailelerimizi bölüyor” demeye başladılar.

28.5.2. Kur’an-ı
Kerim’in Bu Vak’ayı Yorumlaması

Velid bin Muğire’nin yukarıdaki plânı Kur’an-ı Kerim’in
Müddessir sûresinde 11 .’den 25. ayete kadar yorumlanmıştır. Burada denilmiştir
ki:

“Tek basına yarattığım o kâfiri bana bırak.”

Yani Cenab-ı Allah diyor ki, bu kâfirin, yani Velid bin
Muğire’nin işini bizzat ben halledeceğim. Hz. Peygamber ya da müslümanlar ondan
korkmasınlar. Burada vurgulanan başka bir şey de Velid’in yalnızlığı ve
çaresizliğidir. Allahu Teâlâ demek istiyor ki, kendisi her ne kadar
böbür­lenirse böbürlensin ve etrafında ne kadar adam toplarsa toplasın, o
bilme­lidir ki bu dünyaya yalnız olarak gelmiştir ve ona Allah’ın azabı
geldiğin­de yine yalnız kalacaktır ve ona kimse yardım edemeyecektir. Daha
sonra, “ona çok mal verdim” buyurulmuştur. Bu demektir ki, Velid doğduğu za­man
hiçbir şey ile gelmemişti. Ona neler verildiyse, bu dünyada Allah ta­rafından
verildi. Sonra “birlikte yaşayan evlâtlar da verdim” diyor Cenabı Allah.
Velid’in 10-12 tane, hepsi yakışıklı, güçlü ve şöhretli oğlu vardı. (Bunlar
arasında Hz. Hâlid bin Velid gibi eşsiz bir savaşçı da vardı.) Daha sonra
ayetler şöyledir:

“Onun ömrünü ve kadrini arttırdım. sonra da bunları daha da
arttır­mamı ister. Hayır (artırmayacağım). Çünkü o bizim ayetlerimizi inaden
inkâr ederdi. Onun cehennem vadisine yuvarlanmak azabına sokacağım. Muhakkak o
düşündü. Ve ta’n için ölçü koydu. Helâk olsun, nasıl ölçü koydu. Sonra yine
kahrolası nasıl ölçü yaptı. Sonra dikkatle baktı. Sona kaşlarını çatıp yüzünü
ekşitti. En son arkasını dönüp ululuk tasladı. ‘Bu âncak devam eden bir
sihirdir’ dedi. ‘Bu insan sözünden başkası değildir.” (Müddessir; 11-25)

Yukarıda anlatılan vak’a gösteriyor ki, Velid bin Muğire içten,
Kur’an-ı Kerim’in ilâhi bir kelâm olduğuna kâniydi. Fakat dünyadaki rahat ve
nimetlerini korumak için kendi vicdanıyla savaşa girdi ve bir süre bocaladıktan
sonra kararını dünyevi nimetlere menfaatler lehine verdi ve Kur’an-ı Kerim
aleyhinde sihir ve büyü gibi uydurmalar yaymaya çalıştı.

28.5.3. Geniş
Çapta Yalan Kampanyası

Bu yalan kampanyası sadece Hac mevsimine özgü mahdud kalmadı.
Bundan sonra bu yalan kampanya ve propaganda senenin 12 ayında ve ayın 30
gününde sürekli yapıldı ve faaliyet alanı da genişletildi. Mekke ahalisi zaten
yanıltılıyor, kışkırtılıyor ve yanlış yola sevk ediliyordu. Bu­nun yanı sıra
dışardan gelenler de adım adım takip ediliyor ve bunların Hz. Muhammed (a.s.)’e
veya müslümanlara yaklaşmamalarına dikkat ediliyor­du. Arabistan’ın çeşitli
yerlerindeki çarşı ve pazarlarda ve Ukâz, Mecenne ve Zülmecaz gibi panayırlarda
da Kureyşli propagandacılar yayılıp herke­si Hazreti Peygamber (a.s.) ve İslâm
hakkında yanıltmaya çalışıyorlardı. Özellikle, Hac mevsiminde Mina’da ve diğer
yerlerde hacıların her konak yerine gidip Rasûlullah (a.s.) ve İslâm hakkında
kalblerinde şüphe ve te­reddüt yaratmaya çalışıyorlardı.

28.5.4. Mekke’nin
Dışına İslâmiyet’in Tebliği

Kureyşliler bu gibi adi ve iğrenç oyunlarıyla Hazreti Peygamber
(a.s.)’i ve Kur’an-ı Kerim’i alt edeceklerini sanıyorlardı, ama bu hususta büyük
bir yanılgıya düşüyorlardı. Zira, Mekke ve civarında İslâmiyetin tebliğinin
yollarını kapatmak suretiyle bizzat kendileri İslâmiyet’in daha geniş bir alana
yayılması için zemin hazırlamış bulunuyorlardı. Mekke’ye gelen yabancılara ya da
çarşı, pazar ve panayırlarda halka durmadan Hz. Peygamber (a.s.) ve Kur’an-ı
Kerim hakkında yalan dolan şeyler söyle­mek suretiyle herkesin Hz. Muhammed
(a.s.)’in ismini öğrenmesini sağlı­yorlardı. Nitekim, Hz. Peygamber (a.s.)’in
şöhreti her tarafa yayıldı. Müs­lümanların belki de yıllarca çalışarak elde
edemeyecekleri sonuç, Kureyş­lilerin fanatizmi sayesinde kısa bir süre içinde
elde edilmiş oldu. Gayet ta­bii ki halkın çoğu bu sinsi ve menfi propaganda
yüzünden İslam Peygam­ber (a.s.)i hakkında yanlış fikre sahip oluyorlardı, ama
bazılarında müthiş bir tereddüt ve merak da uyanıyordu ve bu adamlar Hz.
Muhammed (a.s.) ve müslümanlar ile İslâmiyet hakkında daha çok bilgi sahibi
olmak isti­yorlardı. Aleyhlerinde bu kadar şiddetli propagandanın yapıldığı
Peygam­ber (a.s.)’i kendileri görmek ve neler demek istediğini bilmek
istiyorlardı. Böylece, İslâmiyet’in Mekke sınırlarından öteye çıkması için
kapılar açıl­mıştı.

28.5.5. Tufeyl
bin Amr Devsî’nin İslâmiyet’i Kabul Etmesi

Tufeyl bin Amr, Devs kabilesinin büyük bir reisiydi ve tanınmış
eş­raftandı. İbni İshâk ile İbni Sa’d, Hz. Tufeyl’in İslâmiyet’i kabul etmesi
olayını bizzat kendi ağzıyla anlatmışlardır. Tufeyl şunları söylemiştir: “Ben
Devs kabilesinin bir şairiydim. Bir işimi görmek için Mekke’ye git­tim. Oraya
varır varmaz etrafımı Kureyşliler sardılar ve kulaklarımı Hz. Nebi-yi Kerim
(a.s.) hakkındaki şikayetleriyle doldurdular. Bu propagan­da beni etkiledi ve
ben Rasûlullah (a.s.)’tan uzak kalmaya karar verdim. Ertesi gün ben Harem
(Ka’be)’e gittim; baktım ki orada Hz. Peygamber (a.s.) namaz kılıyor. Kulağıma
namazda okunan bazı sözler geldi ve çok hoşuma gitti. Ben kendi kendime dedim
ki; ben bir şairim, yetişkin bir ki­şiyim, akıllı da sayılırım, bir çocuk
değilim, doğru ile yanlış arasında ayı­rım yapabilirim. Ne diye milletin
söylediklerine inanayım ve bu şahısla şahsen görüşüp fikrini alayım; bakayım ne
diyor. Onun için, Rasûlullah (a.s.) namazını kılıp ayrılmak isterken arkasından
evine kadar geldim ve dedim ki; kavminiz hakkınızda bana şöyle dedi ve onların
sözlerine kana­rak sizden uzak kalmaya karar verdim ve kulaklarımı da tıkadım.
Fakat az sonra namazda okuduğunuz sözler benim çok hoşuma gitti, onlardan biraz
bahseder misiniz? Buna cevap olarak Nebi-yi Kerim (a.s.) Kur’an-ı Ke­rim’in bir
bölümünü okudu ve ben bundan o kadar etkilendim ki, derhal müslüman oldum. Daha
sonra memleketime döndüğümde ihtiyar babam bana gelince ben ona dedim ki:
“Lütfen benden uzak durun, ne ben sizi­nim, ne de siz benimsiniz”. Bunun
sebebini sordu. Ben dedim ki, “ben müslüman oldum ve Din-i Muhammedi’ye tabi
oldum.” Bunu duyan babam, dedi ki: “Oğlum senin dinin benim dinim.” Bunun
üzerine gidip yı­kanmasını ve temiz elbise giymesini istedim sonra ona
İslâmiyet’in kural­larını anlatacağımı söyledim. Babam dediklerimi yaptı ve
müslüman oldu. Daha sonra, karım bana geldi. Ona da babama dediklerimi dedim.
Karım, “annem, babam sana feda olsun. Bu ne biçim sözler?” Ben dedim ki,
“İs­lâmiyet seninle benim aramı açmıştır. Ben Din-i Muhammedi’ye tabi ol­dum.”
Karım benim dinimi öğrenmek istedi. Ben dedim ki: “Züşşara (Davs kabilesinin
putu)ya mahsus bölgeye git ve orada dağdan fışkıran çeşmede yıkan.” Karım
“Züşşara’dan çocuklarımıza bir zarar gelmez ya” diye sordu. Ben dedim ki,
“hayır, sana temin ederim.” Karım gitti ve yıka­narak geldi. Ben ona
İslâmiyet’in kurallarını anlattım ve o da müslüman oldu. Daha sonra Devs
kabilesinde İslâmı yaymaya çalıştım. Fakat kabile­dekiler tereddüt ettiler. Ben
tekrar Mekke’ye gittim ve Devs kabilesinin gaflet içinde olduğunu ve Hak dinini
kabul etmekten çekindiğini Rasûlullah (a.s.)’a söyledim ve akıbetleri için dua
etmesini rica ettim. Rasûlullah (a.s.) “ya Rabbi, Devslilere hidayet ver” diye
dua etti ve benim memleke­time dönüp tebliğe tekrar başlamam ve kabiledekilere
iyi davranmam için nasihat etli. Memleketime döndükten sonra tebliğe bıraktığım
yerden baş­ladım ve Hayber’de toplanan müslümanlara katıldığım zaman yanımda
kabilemizden 70-80 müslüman aile vardı.”

28.5.6. Hz. Ebû
Zer Gifârî’nin İslâmiyeti Kabul Etmesi

Hz. Ebû Zer, soygunculukla meşhur olan Gifâr kabilesini
mensuptu. Hz. Ebû Zer bir zamanların meşhur hayduduydu ve o kadar cesur ve
hey­betliydi ki, tek başına bir kafileye saldırıp bütün mal ve mülklerini alıp
götürürdü. Fakat İslâmiyet’i kabul etmeden üç sene evvel bu işi bırakmış ve bir
çeşit namaz kılmaya ve ibadet etmeye başlamıştı. Müsned-i Ahmed ve İbn Sa’d’ın
eserinde Hz. Ebû Zer Gifârî’nin şu ifadesine yer verilmiştir: “Ben üç seneden
beri hangi istikâmette olursa olsun, Allah’a dönerek na­maz kılardım.” Asıl ismi
Cündüb idi. Buhârî’nin rivâyetine göre; Hz. Ebû Zer Gifârî, Hz. Muhammed
(a.s.)’in nübüvvet makamına yükseldiğini öğ­renince, kardeşi (Müsned-i Ahmed’de
İsmi Uneys olarak yazılmıştır)’ni Mekke’ye gönderip kendisini peygamber ilân
eden kişi hakkında bilgi top­lamasını istedi. Kardeşi Mekke’ye gitti ve
döndükten sonra dedi ki, bu kişi ahlâk ve faziletten söz ediyor ve şiir olmayan
bir kelâm yaymaya çalışıyor. Hz. Ebû Zer dedi ki: “Benim asıl öğrenmek istediğim
şeyi öğrenemedim”; ve kendisi Mekke’ye gitti. Mescid-i Haram’da Hz. Peygamber
(a.s.)’i aradı. Ama kendisini tanımadığı ve kimseye sormak istemediği için onu
bul­makta zorluk çekti. Bir ara Hz. Ali (r.a.) onu gördü ve onun yabancı
oldu­ğunu anladı, ama konuşmadı. Üçüncü gün Hz. Ali kendisine sordu: “Sizi
buraya getiren nedir?” Hz. Ebu Zer dedi ki: “Bak delikanlı, beni istediğim yere
götürmeye söz verirsen, buraya ne için geldiğimi sana söylerim.” Hz. Ali söz
verdi. Ve Ebu Zer de geliş sebebini anlattı. Hz. Ali dedi ki: “O (Hz. Muhammed)
mutlaka Hak üzerindedir ve Allah’ın rasülüdür. Siz ya­rın sabah peşimden
gelirsiniz. Ben yürümeye devam ettikçe siz de yürü­yeceksiniz ve girdiğim yere
siz de gireceksiniz ve sizin için tehlikeli bir şey gördüğüm zaman su döker gibi
duracağım. Bunu görünce olduğunuz yerde duracaksınız.” Kısacası, Hz. Ebu Zer bu
şekilde Hz. Peygamber (a.s.)’in huzuruna çıktı, kelâmını dinledi ve orada
müslüman oldu. Rasûlullah (a.s.) kendisine şöyle dedi: “Şimdi sen kabilene dön
ve onlara din hakkında bilgi ver. Bu arada seninle haberleşiriz.” Hz. Ebu Zer
Gifârî dedi ki: “Sizi Rasûl olarak gönderen Allah’a yemin ederek söylüyorum ki,
Mekkelilere hak kelimesi söylemeden gitmeyeceğim.” Bundan sonra coşku içinde
Mescid-i Haram’a gitti ve “Eşhedü-enlailâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
Rasûlullah” diye nara attı. Bunu duyan kâfirler ken­disine hücum edip onu
yerinden yıkılıncaya kadar dövdüler. Durumu gö­ren Hz. Abbas (r.a.) araya girdi
ve “Allah belânızı versin, ne yapıyor­sunuz, bu şahsın Suriye ticaret yolunda
oturan Beni Gifâr kabilesine men­sup olduğunu bilmiyor musunuz?” diye ihtarda
bulundu. İkinci gün aynı olay meydana geldi ve aynı şekilde Hz. Abbas, Hz. Ebu
Zer Gifârî’yi kur­tardı.

İmam Ahmed, “Müsned”de bu vak’ayı bizzat Hz. Ebû Zer (r.a.)’in
ağ­zıyla anlatmıştır. Ebu Zer şöyle der: “Ben ve kardeşim Uneys ve annem
Mekke’nin dışında konaklanmış durumdaydık. Uneys, Mekke’ye gidip ge­leceğini
söyledi. Sonra Mekke’den çok geç döndü. Ben geç dönmesinin sebebini sordum. Dedi
ki, orada bir adam gördüm. Bu adam kendisinin Allah’ın Rasûlü olduğunu söylüyor
ve senin dininden (yani şirki red ve tevhidi kabul) olduğunu ifade ediyordu.”
Ben ondan bu adam hakkında diğer halkın fikrini sordum. Dedi ki: ‘Adamlar ona
şair, kâhin ve sihirbaz derler.’ Uneys kendisi şairdi. O dedi ki: “Ben
kâhinlerin nasıl konuştukla­rını biliyorum ve kendim bir şairim. Fakat o adamın
bunlarla hiç ilgisi yoktur. Vallahi billahi, o doğru söylüyor ve adamlar yalan
söylüyor.” Ben ona bir süre beklemesini söyleyerek Mekke’ye gittim. Kardeşim
kendisini Allah’ın Rasûlü diyen kişiye muhalefet edenlerden sakınmamı da
istemiş­ti. Mekke’de zayıf bir kişiye rastladım ve kendisine “şabi” (dinden
dönen) denen adamın nerede olduğunu sordum. Bunu sorar sormaz o adam
arka­daşlarına işaret etti ve bir anda birçok kişi bana saldırıp ellerine
geçirdikleriyle beni bayılıncaya kadar dövdüler. Sonra ayıldım ve Harem’e
gel­dim. Zemzem suyunu içtim ve yaralarımı yıkadım. Otuz gün Kâbe’nin
perdelerinin arkasında saklandım. Bütün bu süre içinde yiyecek, içeceklerim
zemzem suyundan ibaretti. Fakat bununla sadece açlığım gitmiyordu, ayrıca
şişmanladım da. Bir gün Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr Harem’e geldiler.
Hacer’ul Esved’i öptüler, tavaf ettiler ve namaz kıldılar. Ben ora­dan çıkıp ilk
defa kendilerine İslam usulüne göre selâm verdim. Rasûlullah (aleyküm selâm)
diye karşılık verdi. Sonra kim olduğumu sordu. Beni Gifâr’dan olduğumu söyledim.
Ne zaman geldiğimi sordu. Dedim, “otuz gün önce”. Benim ne yediğimi ve içtiğimi
sordu. “Zemzem’den başka bir şey yemedim ve içmedim. Bu su ile doydum ve bu
arada şişmanladım” dedim. Rasûlullah (a.s.) buyurdular ki: “Zemzem bereketli
sudur ve sade­ce su değil, gıdadır da.” Hz. Ebû Bekr (r.a.) o gün beni yemeğe
davet et­mek istediğini Rasûlullah (a.s.)’a söyledi. Rasûlullah (a.s.) da izin
verdi. Sonra ben Hz. Ebû Bekr (r.a.)’in evine gittim. Bir müddet orada kaldım.
Bir gün Rasûlullah (a.s.) bana şöyle dediler: “Etrafında bahçe ve su ile
mer’anın bulunduğu bir belde bana gösterilmiştir. Öyle sanıyorum ki, bu yer
Yesrib (Medine)’den başkası değildir. Sen benim mesajımı milletine ulaştırır
mısın? Belki de onlar istifade eder ve sana da Allah bunun mükâfatını verir?”
“Hz. Ebû Zer Gifârî diyor ki; bundan sonra ben karde­şim ve annemin yanına
geldim. Onlar ne yaptığımı sordular. Ben müslü­man olduğumu söyledim. Uneys dedi
ki: “Ben de senin dininden başka bir dinde olmak istemiyorum” ve müslüman oldu.
Annem de dedi ki: “Ben de sizlerin dininden başka bir dinde olmak istemiyorum” o
da İslâmiyet’i kabul etti ve biz tasdik ettik. Bundan sonra biz kabilemiz, Beni
Gifâr’a geldik. Bu kabilenin bazı fertleri İslâmiyet’i önceden kabul etmişlerdi.
Be­ni Gıfâr’daki müslümanlara Hz. Hufâf bin İmâ bin Rahazat ul Gifârî na­maz
kıldırırdı. Hicretten sonra Beni Gifâr’ın diğer fertleri de müslüman oldular.
(Bu vak’a Müslim’de ve Taberânî’nin “Evsat”ında da naklolun­muştur.)

İbn Sa’d’in eserinde de bu olay yukarıda anlattığımız gibi
kaydedil­miştir; ama bunun arasında Ebû Zer (r.a.)’in şu sözlerine de yer
verilmiş­tir: “Ben Kâ’be’nin perdelerinin arkasına saklı bulunurken bir gün iki
kadı­nın oraya geldiğini ve onların İsâf ve Nâile’den (iki put) bahsettiklerini
duydum. Ben dayanamadım ve dedim ki; bu ikisi evlendirilsin! Bunu du­yunca o
kadınlar çok kızdılar ve dediler ki keşke şimdi burada erkeklerimizden bir kimse
olsaydı, o zaman görecektin. O sırada Rasûlullah (a.s.) ve Hz. Ebu Bekr tepeden
iniyorlardı. Bu kadınlar herhalde onları tanımı­yorlardı. Rasûlullah (a.s.) ile
Ebu Bekr bu kadınlara neden kızdıklarını sordular. Onlar da dedi ki, bu
perdelerin arkasında bir şabi (dinden dö­nen kişi, dinsiz) saklanmıştır.
Rasûlullah (a.s.) bu adamın kendilerine ne dediğini sordu. Kadınlar dedi ki o
herif ağza alınmayacak şeyler söyle­miştir.”

28.5.7. Amr bin
Abese Sülemî’nin Müslüman Olması

Amr bin Abese, Beni Süleym kabilesine bağlıydı. Amr kendisinin
İs­lâmiyet’i kabul eden dördüncü kişi olduğunu söylüyordu. Ama İslâmiyeti kabul
etmesiyle ilgili kendi anlattığı olay gösteriyor ki; kendisi, İslâmi tebliğin
açık bırakılmasından ve Rasûlullah (a.s.) ve diğer müslümanların adını duyduktan
sonra müslüman olmuştu. İbn Sa’d’ın bir rivâyetine göre Amr bin Abese Ukâz
panayırında Rasûlullah (a.s.) ile görüştü ve müslü­man oldu. Bu da gösteriyor
ki, Rasûlullah (a.s.) o zaman dini yayma çalış­malarına alenen başlamıştı. İbn
Sa’d ile Müslim’in, Ebu Umâme Bâhili’ye dayanarak kaydettikleri ikinci rivayete
göre ise Amr, cahiliyye devrinden beri insanların yanlış yolda olduğuna inanıyor
ve putlara hiç değer vermi­yordu. Bu hususta Amr’ın ifadesi şöyledir: “Bir süre
sonra Mekke’de bir kişinin ortaya çıktığını, bunun bazı haberler verdiğini ve
bazı sözler söy­lediğini duydum. Bunun üzerine Mekke’ye geldim. Baktım ki,
Rasûlullah (a.s.) gizli gizli faaliyetini sürdürüyor. Halk ise ikiye bölünmüş
durum­daydı. Dikkat ve titizlikle Rasûlullah (a.s.)’ın yanına ulaşmayı başardım.
Kendisine, siz kimsiniz diye sordum; “ben bir peygamberim” dedi. Ben dedim;
“peygamber kim oluyor?” Dedi ki: “Allah’ın elçisi”. Dedim, “sizi Allah mı
göndermiştir” Dedi: “Evet”. Ben “Sizi Allah ne için göndermiş­tir, öğretileriniz
nedir?” dedim. Dedi ki, “Sadece Allah’a ibadet ve itaat edilsin, ona ortak
koşulmasın, putlar kinisin ve herkese merhamet ve şef­katle muamele edilsin. Ben
Rasûlullah (a.s.)’a kendisine tabi olanların kimler olduğunu sordum. Dedi:
“Özgür kimseler ve köleler.” O sırada Rasûlullah (a.s.)’ın yanında Ebu Bekr ile
Hz. Bilâl bulunuyorlardı. (Her hal­de, bu sebeple, Amr kendisinin dördüncü
müslüman olduğunu sandı). Ben kendisine yanında kalmak istediğimi söyledim.
Rasûlullah (a.s.) dedi ki şimdilik bu mümkün değildir. Fakat ne zaman ki, benim
ortaya çıktığımı (yani açıkça tebliğ etmeye başladığımı) duyarsan bana
gelebilirsin. Bun­dan sonra ben kabileme döndüm.”

28.5.8. Dımâd’ul
Ezdi’nin İslâmiyet’i Kabul Etmesi

Dımâd, Ezd-i Şenev’e’ye mensuptu ve üfürükçülük yapardı. Hâfız
İb­ni Abd-il Berr, Hâfız İbni Hacer ve Hâfız İbni Hibbân’ın ifadelerine göre
Dımâd cahiliyye döneminde Hz. Muhammed (a.s.)’in arkadaşıydı. Müs­lim, Nesâî,
Beyhakî ve İbni Sa’d’ın ifadelerine göre Dımâd memleketin­den Mekke’ye
geldiğinde serseriler kendisine, Hz. Muhammed (a.s.)’in (hâşâ) aklını
kaçırdığını ve mecnun olduğunu söylediler. Dımâd onlardan Rasûlullah (a.s.)’ın
nerede olduğunu öğrenmek istedi ve onu üfürükçülük­le iyileştirmeye çalışacağını
söyledi. Mekkeli serseriler onu Rasûlullah (a.s.)’a götürdüler. Dımâd’ul-Ezdî
kendisiyle görüşünce üfürükçülük yap­tığını ve onu tedavi etmek istediğini
belirtti. Rasûlullah (a.s.) evvela kelime-yi şehâdet okudu. Allah’a hamdde
bulundu ve daha sonra bazı sözler söyledi. Dımâd bu sözleri çok beğendi ve
bunları üç defa tekrarlattı. Dımâd’ul Ezdi dedi ki: “Hayatımda böylesine ulvi
bir kelâm duymadım. Ben kâhinleri dinledim. Ben şairlerin kelâmını dinledim ve
ben sihirbazla­rın söylediklerini de duydum, ama böyle bir kelâma rastlamadım.
Bu kelâm insanı denizin dibine götürüyor.” Bunları söyledikten sonra
İslâmi­yet’i kabul etti ve Rasûlullah (a.s.)’ın elini tutarak kendi adına ve
kabilesi adına ona biat etti.

28.5.9. Hz. Ebû
Musa Eş’arî’nin Müslüman Oluşu

Hz. Ebû Musa el-Eş’ari de uzak yerlerden gelip müslüman olan
kişi­lerden biriydi. Hz. Ebû Musa, Yemen’den gelmişti. Oraya dönüp kardeşle­ri
Ebû Bürde ile Ebû Rahm ve takriben 50 kişiyi müslüman etti. Daha sonra bütün bu
müslümanlar bir tekneye binip Yemen’den yola çıktılar. Rüzgâr onları Habeşistan
sahiline sürükledi. Orada Hz. Ca’fer bin Ebi Tâlib ve diğer müslüman
muhacirlerle karşılaştılar. Bu olayı, İbni Sa’d ile İbni Abdi’l-Berr kendi
eserlerinde anlatmışlardır. Fakat, İbni Hacer’in rivâyeti değişiktir. İbn Hacer
diyor ki; adı geçen Yemenli müslümanlar aslında Habeşistan’a gitmemişlerdi.
Bunlar Mekke’den Medine’ye gider­ken tekneleri, Habeşistan’a giden muhacirlerin
teknesiyle karşılaştı. Sonra hepsi bir araya gelerek Hayber’de Rasûlullah
(a.s.)’ın yanına gittiler.

28.5.10. Muaykib
bin Ebi Fatımat üd-Devsi’nin İslâmiyet’i Kabulü

İbni Sa’d’ın ifadesine göre Muaykib Devsi de Devs kabilesine
men­suptu ve Mekke’ye gelip müslüman olmuştu. Bir rivayete göre Muaykib müslüman
olup yurduna döndü. Bir başka rivayete göre Muaykib, Habeşistan’a yapılan ikinci
hicrete katılmıştı. İbni Hacer ile İbni Abd’il-Berr, bu zâtın Mekke’de
İslâmiyeti kabul etmiş kişilerden biri olduğunu kaydetmiş­tir. İbni Abd’il-Berr
de Muaykib’in Habeşistan’a yapılan ikinci hicrette yer aldığını kaydetmiştir.

28.5.11. Cu’al
bin Surâka’nın Müslüman Olması

Cu’al bin Surâka, Beni Damre kabilesine mensuptu. İbni Sa’d ile
İbn Abdil-Berr’in ifadesine göre kendisi Mekke’de İslâmiyet’i kabul etti.

28.5.12. Abdullah
ve Abdurrahman Kinâni’nin Müslüman Oluşu

İbni Sa’d’in ifadesine göre bu iki kardeş Beni Kinâne’nin bir
ferdi olan Lüheyb’in oğullarıydı. Bunlar da Mekke’ye gelip İslâmiyeti kabul
etmiş­lerdi.

28.5.13. Büreyde
bin el-Husayb’ın İslâmiyet’i Kabul Etmesi

İbn Sa’d ile İbn Abd-il Berr’in ifadelerine göre Büreyde, Beni
Huzâ’a’nın bir koluna bağlıydı. Hicret sırasında Hazreti Peygamber (a.s.)
Mekke’den Medine’ye giderken Büreyde kendisiyle Gamim mevkiinde gö­rüştü ve
onunla beraber 80 aile müslüman oldu. İbni Hacer de “İsabe”de aynı ifadede
bulunmuştur. Bu demektir ki, bu zeval daha önceden İslâmi davetin etkisinde
kalmışlardı. Yoksa, yolda aniden bir buluşma neticesin­de bunların müslüman
olmaları düşünülemez.

Bu misallerden anlaşılacağı gibi, Kureyşli kâfirler ve
müşrikler, Haz­reti Peygamber (a.s.) ve arkadaşları hakkıda amansız bir yalan
kampanyası başlatmış olmalarına rağmen İslâmiyetin inkişâfını önleyemediler.
Aksine, onların yalan kampanyası, Hz. Muhammed (a.s.) ve İslâmın bütün
Arabis­tan’da meşhur olmasına ve bunun neticesinde halkın merak edip İslâm
ca­miasına girmesine yol açtı. Kur’an-ı Kerim’in İnşirah sûresinde, “senin
şa­nını da yükselttik” denilerek Kureyş’in yalan kampanyasının geri teptiği ve
müslümanlara ve Rasûlullah (a.s.)”a faydalı olduğu kaydedilmiştir.

28.6. MÜSLÜMANLARA ZÜLÜM VE İŞKENCE
YAPILMASI

Kureyşli kâfir ve müşriklerin İslâmiyet’in yayılmasını önlemek
babın­da başvurdukları yöntemlerden biri de zor kullanmaktı. Kureyşliler hangi
vatandaşın cahiliyyeyi terk edip müslüman olduğunu duyarlarsa ona acımasızca
baskı, zulüm ve işkence yapıyorlar ve onun için hayatı çekilmez hale
getiriyorlardı. Kureyşliler müslümanları eski din ve inançlarına dön­dürmek için
başvurmadıkları baskı ve zulüm metodu bırakmadılar. Yap­madıkları tehdit yoktu.
Başvurmadıkları insanlık dışı işkence ve eziyet yolu yoktu.

İlk önce, İslâmiyeti kabul edenler şeref ve haysiyet sahibi
kimseler oldukları için onların namus ve haysiyetiyle oynamak istediler.
Kureyşli kudurmuş serseriler, bunlarla tek tek görüşürler ve atalarının
dinlerine dönmelerini isterlerdi. Onlara derlerdi ki, “bakın iyi bir aileye
mensupsu­nuz. Paranız var, pulunuz var, halk arasında itibarınız var.
Menfaatleriniz bizimle iyi geçinmenize bağlıdır. İslâmiyet’i terk etmezseniz
sizi mahve­deriz; millete rezil ederiz, işiniz ve ticaretinizden olursunuz,
ailenizden kovulursunuz, sizin aptal ve sapık olduğunuzu ilân ederiz. Millet de
bize inanır.” Orta sınıfa mensup olan esnaf, tüccar ve diğer meslek sahipleri de
en zayıf noktalarından vurulmak isteniyordu. Kureyşliler onlara ekonomik ve
sosyal boykot uygulanacağını belirtiyor ve gerçekten de bunu yapıyor­lardı.
Geriye fakir-fukara ve köleler kalıyordu. Bunlara serbestçe işkence yapılıyordu.
Daha sonra bu baskı ve tehditlere karşı yılmayan soylu, zen­gin ve varlıklı
müslümanlar da sövülmeye, dövülmeye, hapsedilmeye ve ağır bir şekilde
cezalandırılmaya başlandı.

28.6.1. Tanınmış
Ailelere Mensup Varlıklı Kişilere Zulüm

İbni İshâk ile Taberî, Hazreti Urve bin Zübeyr (r.a.)’e atfen
Kureyşli kabile reislerinin bir kararını nakletmişlerdir. Kureyşli kabile
reisleri bir araya gelip, Hz. Muhammed (a.s.)’e tabi olan oğullarını,
kardeşlerini akra­ba veya kabilelerinin diğer fertlerini tehdit, baskı, zulüm ve
işkence ile es­ki dinlerine döndürmeye karar vermişlerdir. Bu karar alınır
alınmaz, Mek­ke’de soylu ve varlıklı müslümanlara karşı bir terör havası
estirilmeye başlandı.

Nitekim, Hz. Ebû Bekr (r.a.) gibi Mekke’nin en tanınmış ve soylu
ki­şisi, Hz. Talha (r.a.) ile beraber bir yere bağlandı. Hz. Ebu Bekr’i bağlayan
da “Kureyş Aslanı” lakabıyla tanınan Nevfel bin Huveylid bin el-Adeviyye idi. Bu
olay üzerine Hz. Ebu Bekr’in ailesi Beni Teym hiç ses çıkarma­dı. Bunun üzerine
Rasûlullah (a.s.), “ey Allah’ım, bizi İbn’ul Adeviyye’nin şerrinden ancak sen
kurtarabilirsin” diye dua etti. (Bk. Beyhakî, İbn Sa’d). Hz. Zübeyr bin
el-Avvam’ı, amcası bir hasıra sararak tavana asıyor ve al­tından duman
veriyordu. Aynı zamanda da sürekli olarak İslâm’dan dönmesini istiyordu. Ama,
Hz. Zübeyr her defasında tekrar küfre dönmeyece­ğini haykırıyordu (İbni Sa’d,
Taberânî). Hz. Osman’ı amcası Hakem (Mer­van’ın babası) bir yere bağlayıp
bıraktı ve kendisine dedi ki, “sen ataları­nın dinini bırakıp Muhammed’in dinini
mi kabul ediyorsun? Sen yeni dini terkedinceye kadar seni bırakmayacağım.” Hz.
Osman (r.a.) da “ne olursa olsun, dinimi terketmeyeceğim” dedi. (İbni Sa’d). Hz.
Mus’ab bin Umeyr (r.a.) amcazadesi Osman bin Talha (ki kendisi Kâ’be’nin
anahtarını taşırdı) tarafından çok ağır bir şekilde işkenceye tabi tutuldu ve
kendi ailesi tara­fından zindana atıldı. Hz. Mus’ab hapsedildiği yerden kaçtı ve
Habeşis­tan’a yapılan ilk hicrete katıldı. (İbni Sa’d). Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas
ve kardeşi Amir bin Vakkas, anneleri tarafından çok rahatsız edildiler, ama
dinlerini terk etmediler. (İbni Sa’d). Müsned-i Ahmed, Müslim, Tirmizî, Ebu
Davud ve Nesâî’deki kayıtlara göre Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas’ın annesi Hamâme
binti Süfyan bin Ümeyye (Ebu Süfyan’ın yeğeni) kedisine şöyle dedi: “Sen
Muhammed’in dinini terk edinceye kadar ne yiyeceğim, ne içe­ceğim ne de gölgede
kalacağım. Annenin hakkına saygı göstermek Allah’ın emridir. Benim dediklerime
uymazsan Allah’a itaat etmemiş olur­sun.” Hz. Sa’d, bu ültimatomu duyunca
rahatsız oldu ve gidip Rasûlullah (a.s.)’a durumu anlattı. Buna cevap olarak
Cenab-ı Allah tarafından şu ayet indi:

“Biz insana ebeveynine iyi muamele etmesini tavsiye ettik. Eğer
on­lar bilmediğin bir şeyi bana şirk. koşman için uğraşırlarsa onlara itaat
et­me.” (Ankebut; 8)

28.6.2. Hz. Hâlid
bin Sa’îd’in Başına Gelenler

Hz. Hâlid bin Sa’id bin el-As’ın babası Ebû Uhayha çok zalim ve
gad­dar bir insandı. Hz. Hâlid müslüman olduktan sonra babasının çileden
çı­kacağını bildiği için ondan kaçmaya ve gizlenmeye çalıştı, ama yakayı ele
verdi. Babası önce ona bağırıp çağırdı, sonra sopa ile dövdü. O kadar ki, sopa
kırıldı. Babası kendisine şöyle dedi: “Ya demek ki, sen Muhammed’ e tabi oldun.
Halbuki sen görüyorsun ki, o bütün milleti karşısına almıştır. O ataların
dininde ayıp arıyor ve bu dine tabi olan seleflerinin sapık oldu­ğunu iddia
ediyor.” Hz. Hâlid dedi ki: “Vallahi, o hakiki bir peygamberdir ve ben ona tabi
olacağım.” Ebû Uhayha onu tekrar dövdü, ona sövdü, küf­retti ve dedi ki: “Lanet
olası çocuk, ne yaparsan yap, sana yemek verme­yeceğiz”. Hz. Hâlid (r.a.) dedi
ki “benim rızkımı keserseniz Allah bana rızık verir.” Sonra Rasûlullah (a.s.)
yanına geldi ve kendisiyle beraber kal­maya başladı. Bir gün Mekke’nin
çevresinde tenha bir yerde namaz kılar­ken babası onun nerede olduğunu öğrendi
ve hemen yanına çağırıp müs­lümanlığı bırakmasını istedi. Hz. Hâlid bunu hiçbir
zaman yapamayaca­ğını söyledi. Bunu duyunca Ebu Uhayha tekrar sinirlendi ve
başına değ­nekle vurmaya başladı. Bu değnek de kırıldı. Sonra oğlunu hapse attı
ve üç gün yemek vermedi. Mekke’nin sıcağı işin cabasıydı, ama Hz. Hâlid bütün bu
eziyetleri çekti ve sonunda hapisten kaçmayı başardı. Bir müd­det Mekke’nin
etrafında dolaştı, sonra Habeşistan’a giden ilk muhacir ka­filesine katıldı.
(İbni Sa’d) Beyhakî de bu vak’ayı özetleyerek anlatmıştır.

28.6.3. Hz. Ebu
Bekr (r.a.)’e Yapılan Büyük Zulüm

Günlerden birinde Rasûlullah (a.s.) ile Hz. Ebu Bekr (r.a.)
Dâr-ı Er­kam’dan çıkıp Mescid-i Haram’a geldiler. Harem’de Hz. Ebu Bekr (r.a.)
birden bire ayağa kalkıp insanları Allah’a ve Rasûlüne davet etmeye baş­ladı. Bu
bir kişinin Harem’de İslâm’ı alenen tebliğ etmesiyle ilgili ilk olay­dı.
Müşrikler Hz. Ebu Bekr’in konuşmasını dinler dinlemez kendisine her taraftan
hücum ettiler, onu dövdüler ve ayaklarıyla ezdiler. Utbe bin Rebi’a ise, Hz.Ebu
Bekr’in yüzüne o kadar tekme attı ki yüzü kanlar içinde kaldı ve şişti. Bu olayı
gören Hz. Ebu Bekr’in bağlı bulunduğu Beni Teym’in adamları gelip kendisini
müşriklerin elinden kurtardılar. Beni Teymliler öldüresiye dövülen Ebu Bekr’in
mutlaka öleceğini tahmin etmiş olacaklar ki, müşrikleri ağır bir dille uyardılar
ve dediler ki: “Size yemin ediyoruz, Ebu Bekr ölürse Utbe’yi sağ
bırakmayacağız.” Hz. Ebu Bekr (r.a.) akşama kadar baygın vaziyette kaldı.
Kendine geldikten sonra sor­duğu ilk soru Rasûlullah (a.s.)’ın iyi olup
olmadığıydı. Bunun üzerine Be­ni Teymliler kendisine kötü laflar söylediler ve
kızıp gittiler. Hz. Ebu Bekr (r.a.)’in yanında sadece annesi Ümmül Hayr kaldı.
Hz. Ebu Bekr an­nesine de aynı soruyu sordu. Annesi dedi ki, “vallahi ben senin
arkadaşın hakkında bir şey bilmiyorum.” Hz. Ebu Bekr kendisine dedi ki, “Ümm-ü
Cemil binti Hattab (Fatma binti Hattâb, Hz. Ömer’in kız kardeşi)’a gidip sor.”
Hz. Ümm-ü Cemil o sıralar müslüman olmuştu, ama dinini saklı tu­tuyordu. Ümm-ü
Hayr, Ümm-ü Cemil’e gidip Hz. Ebu Bekr’in söyledikle­rini tekrarladı. Ümm-ü
Cemil dedi ki “Ben ne Muhammed bin Abdullah, ne de Ebu Bekr’i tanırım. Ama
isterseniz gelip Ebu Bekr’e bakayım.” Ümm-ü Hayr ona gelebileceğini söyledi ve o
da geldi. Hz. Ümm-ü Cemil binti Hattâb, Hz. Ebu Bekr (r.a.)’in kötü durumunu
görüp müşrikleri lânetledi ve şunları haykırdı: “Allah aşkına, sana bu kötülüğü
yapan kâfir ve fasıklardır. Umarım Allah onlardan intikamını alır.” Hz. Ebu Bekr
on­dan da Rasûlullah (a.s.)’ın nasıl olduğunu sordu. Hz. Fatma binti Hattâb
kulağına eğilerek dedi; “anneniz duymasın”. Hz. Ebu Bekr dedi ki, “sen merak
etme, annemden korkmuyorum”. Bundan sonra Fatma dedi ki, “Rasûlullah (a.s.)
emniyettedir”. Hz. Ebu Bekr onun nerede olduğunu sor­du. Dedi: “Dâr-ı Erkam’da”.
Hz. Ebu Bekr dedi ki: “Rasûlül’ah (a.s.)’ın yanına gidene kadar hiçbir şey
yemeyeceğim.” Ümm-ü Cemil kendisinin biraz sabretmesini istedi. Sonra şehirde
biraz sükûnet temin olununca onu Dâr-ı Erkam’a götürdü. Rasûlullah (a.s.) Hz.
Ebu Bekr’i bu durumda gö­rünce gözleri doldu ve ağlamaklı bir yüzle
yanaklarından ve alnından öp­tü. Orada bulunan diğer müslümanlar da Ebu Bekr’in
durumunu görmek için kendisine eğildiler. Ebu Bekr, Rasûlullah (a.s.)’a şöyle
dedi: “Annem ve babam size feda olsunlar, hiçbir derdim yoktur, hiçbir acı
duymuyo­rum. Benim içerlediğim sadece bir fâsığın yüzüme tekmeler atmasıdır.
Annem de size gelmiş bulunuyor. Siz çok bereketli insansınız. Onu da Al­lah’a
davet ediniz ve Allah’ın onu cehennem ateşinden koruması için dua ediniz.” Bunun
üzerine Rasûlullah (a.s.) Hz. Ebu Bekr’in annesi için dua etti ve onu İslâma
davet etti. Ümmül Hayr da müslüman oldu. Bu olayı Hâfız İbni Kesir “el-Bidâye
ven-Nihaye”de ve Hafız Ebul Hasan Hayse­me bin Süleyman el-Trablusi,
“Fezâil’üs-Sahabe”de etraflıca kaydetmiş­lerdir. Hafız İbni Hacer ise “İsâbe”de
bunu özetleyerek Hz. Ümmül Hayrın hayat hikâyesi bölümünde nakletmiştir.

28.6.4. Hz.
Abdullah bin Mes’ûd’un Dövülmesi

İbni İshâk’ın Hz. Urve bin Zübeyr’e dayanarak naklettiği
rivâyete gö­re bir defasında sahabe-yi kirâm (r.a.) aralarında şöyle konuştular:
“Ku­reyşliler şimdiye kadar bizden hiçbir kimsenin yüksek sesle Kur’an-ı Ke­rim
okuduğuna tanık olmamışlardır. Bu işi acaba kim yapacaktır?” Hz. Abdullah bin
Mes’ud (r.a.) bu işi kendisinin yapacağını söyledi. Sahabeler dediler ki:
“Kureyşli müşriklerin sana el kaldıracaklarından korkuyoruz. Bu tehlikeli bir
iştir. Bunu ancak ailesi çok kuvvetli ve büyük olan bir ar­kadaş yapsa daha iyi
olur, ki böyle bir durumda onun ailesi onu himaye edebilsin.” Hz. Abdullah: “Ne
olursa olsun, bu işi bana bırakın. Benim muhafızım Allah’tır” dedi. Gün
ağarırken Hz. Abdullah bin Mes’ud Mes­cid-i Haram’a gitti. Orada Mekkeli kabile
reisleri gruplar halinde oturu­yorlardı. Hz. Abdullah, Makam-ı İbrahim’e gidip
Rahmân suresini çok yüksek sesle okumaya başladı. Kureyşliler önce Abdullah’ın
ne okuduğunu anlamadılar, sonra bunun Hz. Muhammed (a.s.) tarafından vaazedilen
Allah’ın kelâmı olduğunu öğrenince üstüne çullandılar ve yüzüne tokat at­tılar.
Fakat Hz. Abdullah (r.a.) hiç aldırış etmeden Kur’an’ı okumaya de­vam etti. Bir
yandan dayak yiyor ve bir yandan Kur’an tilavet ediyordu. Sonra yüzü gözü şiş
sahabelere dönünce onlar üzüntü içinde etrafını sardı­lar ve korktuklarının
başlarına geldiğini söylediler. Hz. Abdullah bin Mes’ud (r.a.) ise şunları
söyledi: “Vallahi bu Allah düşmanları şimdiye dek bana bu kadar hafif
gelmemişlerdi, isterseniz yarın yine gidip Kur’an tilavet ederim.” Herkes dedi
ki: “Şimdilik bu kadar yeter, onların dinle­mek istemediklerini sen onlara
dinletmiş oldun.” (Bk. İbni Hişâm, C.I, s. 336)

28.6.5. Kimsesiz
ve Çaresiz Köle ve Cariyelere Zulüm

En acımasız, insanlık dışı ve korkunç baskı, zulüm ve
işkenceler, İs­lâmiyet’i kabul etmiş olan ve Mekke’de kimsecikleri bulunmayan
zavallı köle, cariye ve hizmetçilere yapılıyordu. Burada bunlardan bazı örnekler
sunacağız:

28.6.5.1. Hz. Bilâl-i
Habeşi

Kureyşli müşriklerin gaddarlığına hedef olanların başında Hz.
Bilâl bin Rebah (r.a.) gelirdi. Hz. Bilâl, Beni Cumah’a mensup bir reisin
köle­siydi ve kölelikte onun evinde doğmuştu. Kendisinin Habeşli olduğu riva­yet
olunur. Nitekim bu hususta Hz. Enes (r.a.)’in anlattığı hadis Taberânî ve diğer
bazı yazar ve alimler tarafından nakledilmiştir. Hz. Bilâl’in müs­lüman olduğu
duyulunca Ümeyye bin Halef Cumahi kendisine çeşitli iş­kenceler yaptı. İbn Hişâm
ve Belâzuri’nin rivayetlerine göre Ümeyye, Hz. Bilâl’i öğle vakti evden
çıkarıyor ve kum üzerine yatırıp göğsüne büyük bir taş koyuyor ve şöyle diyordu:
“Yemin ederim, sen Muhammed’i red­dedinceye ve Lât ile Uzza’ya ibadet edinceye
kadar seni böyle bırakaca­ğım.” Fakat Hz. Bilâl sadece “Ahad, Ahad” diye
karşılık veriyordu. Belazuri, Hz. Amr bin el-As’ın bir rivâyetini nakletmiştir;
buna göre ken­disi şöyle demiştir: “Ben Bilâl’in öyle kızgın zemin üzerinde
yattığını gör­düm ki buna et konsa pişiverir. Fakat Bilâl bu durumda bile Lât ve
Uzza’ya tabi olmayacağını haykırdı.” Belazuri, Hz. Hassan bin Sabit’in kendi
gözleriyle gördüğü bir olayı anlatmıştır. Buna göre Hz. Hassan Hac (veya umre)
için Mekke’ye gittiğinde Bilâl’in bir ipe bağlandığını ve ço­cukların onu her
tarafa sürüklediğini görmüştü. Hassan, buna rağmen Bilâl’in hep Lât, Uzza,
Hübel, İsâf, Naile ve Buvane’ye ibadeti inkâr ettiğini gördüğünü belirtmiştir.
Belâzuri’nin eserinde bizzat Hz. Bilâl’in ken­disinin, bir defasında, bir gün ve
bir gece aç ve susuz bırakılıp sıcak kum üzerine yatırıldığım beyan ettiğini
bildirmiştir, İbn Sa’d diyor ki, Bilâl’in boynuna ip bağlanıp bir ucu çocukların
eline bırakılırdı, çocuklar da ken­disini Mekke’nin dağlık bölgelerinde
sürükleyip dururlardı. Hz. Bilâl, da­ha sonra kum üstüne yüzükoyun yatırılıyor
ve her tarafı taşlarla örtülüyor­du. Hz. Ebû Bekr (r.a.)’in evi Beni Cumah’ın
bulunduğu mahallede idi. O Hz. Bilâl’e sürekli yapılan işkencelerden bıkmıştır.
İbn İshâk’ın dediği gi­bi, Hz. Ebû Bekr (r.a.), Hz. Bilâl yerine güçlü ve şişman
bir zenci köleyi Beni Cumah’a verip kendisini satın aldı ve sonra azad etti. İbn
Ebi Şeybe’nin Kays bin Hazim’e dayanarak verdiği bilgiye göre Hz. Ebu Bekr Hz.
Bilal’ı para karşılığı alıp serbest bıraktı. Benzeri bir rivayet İbn Sa’d’ın
eserinde de yer almıştır, ancak kendisi için biçilen ve ödenen fiyat hakkın­da
ihtilâf vardır.

28.6.5.2. Hz. Ammâr
bin Yâsir

İbni Sa’d’ın rivâyetine göre, Hz. Yâsir bir Yemenli olup Mekkeli
Ebû Huzeyfe bin Muğire Mahzumi ile anlaşmış ve Mekke’ye yerleşmişti. Ebû
Huzeyfe, hizmetçisi Sümeyye’yi onunla evlendirmişti. İslâm’ın doğuşun­dan sonra
Hz. Yâsir, Hz. Sümeyye ve Hz. Ammâr ve kardeşi Hz. Abdul­lah (r.a.) müslüman
oldular. İslâmiyeti kabul etmekle bu ailenin başı bin bir belâya girdi.
Belâzuri’nin Ümm-ü Hâni ve Taberânî’nin Hz. Osman’a atfen kaydettikleri hadise
göre, bir defasında Rasûlullah (a.s.) bu ailenin eziyet ve işkence gördüğü
yerden geçti ve çok üzüldü. Rasûlullah (a.s.) şöyle dedi: “Sabredin ey Yasir
ailesi, size cennet vaat edilmiştir.” İmam Ahmed ve İbni Sa’d, Hz. Osman’ın şu
hadisini nakletmişlerdir: Bir defa­sında kendisi Rasûlullah (a.s.) birlikte bu
ailenin azab gördüğü yerden geçti. O sırada Rasûlullah (a.s.) şöyle buyurdu:
“Sabredin, ey Allah’ım, Yâsir’in ailesini mağfiret et. Zâten sen onları mağfiret
etmişsin.” İbni Sa’d, Muhammed bin Ka’b Kurazî’nin bir rivâyetini nakletmiştir
ki, şöyledir: Bir kişi, bir defasında Hz. Ammar’ın gömleğini çıkarınca sırtında
yara be­reler gördü. Bunların ne olduğunu sorunca Hz. Ammar dedi ki, “bunlar
Mekke’nin kızgın kumu üzerine yatırıldığım zamana ait yaralardır.” İbni Sa’d’ın
Amr bin Meynûn’a istinaden kaydettiği rivayete göre müşrikler Hz. Ammar’ın
vücudunu mangal kömürüyle yakıyorlardı. Rasûlullah (a.s.) bu işkencenin
yapıldığını öğrenince, “ey ateş, Hz. İbrahim’e nasıl soğudunsa Ammar için de
soğuyuver” diye dua etti. Hz. Ammar’ın babası Yasir bu eziyetlere dayanamayarak
öldü. Ebu Cehl ise Hz. Sümeyye’yi öldürdü. Kardeşi Abdullah okla vuruldu. Geriye
Ammar kalmıştı. Hz. Am­mar suda boğulmak istendi. Sonunda canını kurtarmak için
Hz. Muham­med (a.s.)’in dinini inkâr etti ve müşriklerin mabudlarını methetti.
Daha sonra perişan bir vaziyette Hz. Peygamber (a.s.)’e geldi ve başından
ge­çenleri anlattı. Rasûlullah (a.s.) “şimdi kendini nasıl hissediyorsun, imanın
ne âlemde?” diye sordu. Hz. Ammar bin Yasir dedi ki: “Her zamankinden daha
sağlam.” Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) dedi ki, “bundan sonra da benzeri bir
durumla karşılaşırsan, aynı şeyleri söyleyebilirsin.”

Beyhakî, İbn Sa’d, İbni Cerir, Belazuri, Avfi vs. bu olayı
naklettikten sonra çeşitli müfessirlere dayanarak demişlerdir ki, Nahl sûresinin
106. ayeti bununla ilgili inmiştir. Ayet şöyledir:

“imanından sonra Allah’ı inkâr eden gazaba uğrar. Ancak kalbi
imanla mutmain olduğu halde küfre zorlanan müstesnadır.”

28.6.5.3. Hz. Habbâb
bin el-Erett

Hz. Habbâb aslen Iraklıydı. Hz. Habbâb’i, Rebî’a kabilesinden
bir grup yakalayıp getirmiş ve köle yapmıştı. Bu grup Habbâb’ı sonra Mek­ke’ye
getirip Beni Huzâ’a’nın bir ailesi ve Beni Zühre’nin müttefiki olan Al-i Siba’a
satmıştı. Habbâb bir demirciydi ve kılıç vs. gibi silâhlar yapar­dı. Müslüman
olduğu için, önce rızkına mani olundu. Müsned-i Ahmed ile Buhârî ve Müslim’de
kendi ifadesine göre As bin Vâil Sehmi kendisin­den bir miktar borç almıştı; ama
ne zaman parasını almaya giderse Sehmi kendisine, “ben sana bir şey
vermeyeceğim, ta ki Muhammed ile ilişkini kesene kadar.” Habbab kendisine derdi
ki, “sen ister öl, ister kal, ben Hz. Muhammed (a.s.) ile ilişkimi
kesmeyeceğim.” İbn Sa’d’daki kayıtlara göre As bin Vâil Sehmi kendisine şöyle
cevap verirdi: “Öyleyse, ben öldükten sonra tekrar dirilip evlâtlarıma ve malıma
mülküme döndüğüm zaman borcunu öderim.” İbni Hişâm’ın ifadesine göre As bin
Vâil, Hz. Habbâb’a birçok kılıç yaptırdı ve borcu kabarmaya başladı. Habbâb
borcunu almak için Sehmî’ye gittiğinde kendisi şöyle dedi: “Baksana, dinine tabi
olduğun efendin diyor ki, öbür dünyada Cennet’te bolca altın, gümüş, elbise ve
hiz­metçiler bulunacaktır.” Habbâb, Rasûlullah (a.s.)’ın böyle dediğini
doğru­ladı. Bunun üzerine As bin Vail Sehmi kendisine dedi ki “o zaman borcu­nu
geri almak için kıyamete kadar bekle.”

Kureyşli müşrikler Hz. Habbab’ın rızkına mani olmakla
yetinmediler ve kendisine fiilen eziyet vermeye başladılar. İbni Sa’d ve
Belâzuri’nin Şa’bi’ye dayanarak naklettikleri rivâyete göre Hz. Ömer’in
halifeliği zamanında günlerden bir gün Hz. Habbab bin el-Erett cübbesini çıkarıp
vücu­dunu gösterince sırtında sedef hastalığı gibi lekeler görüldü. Hz. Ömer
bu­nun ne olduğunu sorunca Hz. Habbâb (r.a.) dedi ki, müşrikler ateş yakıp beni
üstüne attılar, sonra bir herif üstüme çıktı. Bu arada vücudumdaki yağların
erimesiyle ateş sönüverdi.

28.6.5.4. Habbâb
(r.a.)’ın Rasûlullah (a.s.)’a Yalvarması

İmam Ahmed bin Hanbel, Buhârî, Ebu Davud ve Nesâî, bizzat Hz.
Habbâb’a istinaden kendisine yapılan zulmün bir başka örneğini naklet­mişlerdir.
Hz. Habbâb (r.a.) diyor ki, “müşriklerin mezâlimi had safhaya vardığı sıralarda
günün birinde Nebi-yi Kerim (a.s.)’in Harem’in duvarının gölgesinde oturmakta
olduğunu gördüm. Yanına gidip dedim ki, “Ya Rasûlullah müşriklerin zulmü bütün
sınırları aştı. Siz bizim için niye dua etmiyorsunuz? Bu sözleri dinleyince,
Rasûlullah’ın yüzünün rengi değişti ve dedi ki, sizden önceki iman sahiplerine
daha büyük zulümler yapılmış­tır. Onlardan bazısı çukura oturtulur ve
üstlerinden testere geçirilerek vü­cutları ikiye bölünürdü. Bazılarının
eklemlerine tırmıklar vurulurdu. On­lardan dinlerini terk etmeleri isteniyordu,
ama onlar dinlerinden dönmü­yorlardı. İnan, Yüce Allah bu işi tamamlayacaktır.
Öyle bir zaman gele­cektir ki, bir kişi San’a’dan Hadramut’a kadar emniyet
içinde yolculuk edebilecektir ve Allah’tan başka kimseden korkmayacaktır. Ne var
ki, siz­ler acelecisiniz?”

28.6.6. Hz. Ebû
Bekr’in Mazlum Köleleri Satın Alıp Serbest Bırakması

Bu baskı ve zulüm döneminde Hz. Ebu Bekr elinde ne var ne yoksa
harcayarak çok sayıda mazlum köle ve hizmetçiyi satın alıp serbest bırak­tı. İbn
Hişâm, Ebu Bekr’in bu şekilde satın alıp serbest bıraktığı kölelerin sayısının
yedi olduğunu belirtmiştir. Ancak Beyhakî, İbn İshâk, İbn Abdül-Berre ve İbn
Hacer vs.’nin bu hususta verdikleri isimlerin hepsini toplarsak 9 kişi oluyor.
Bunların adları şöyledir:

1. Hz. Bilâl-i Habeşi, ki kendisinden daha önce söz ettik.

2. Hz. Bilâl’in annesi Hamâme (r.a.) İbn Abdul Berr’in ifadesine
göre Kureyşli müşrikler bu hâtûna da işkence yapıyorlardı.

3. Amir bin Fuheyhe (r.a.), İbn Sa’d ile Taberî ve Belâzuri’nin
ifadesi­ne göre bu zât Hz. Ayşe’nin erkek kardeşi Tufeyl bin el-Hâris’in
kölesiydi. Bu da zulüm ve işkenceye tabi tutulan mazlumlardan biriydi.

4. Ebû Fukeyhe. Bu zât ile ilgili olarak İbni İshâk diyor ki,
Ümeyye bin Halef kendisine korkunç zulümler yapardı. İbni Sa’d’ın “Tabakat”ında
ve “Üsd-ul Ğâbe” adlı başka bir eserde verilen bilgiye göre Ebû Fukeyhe, Beni
Abdud-Dar ailesinin hizmetinde idi. Kendisi öğle vakti sıcak kum üzerine
yatırılır ve elleri ile ayaklarına zincir vurularak yüzükoyun sürük­lenirdi.
Üzerine de taş koyarlardı. Eziyet sırasında Ebu Fukeyhe sık sık bayılırdı.

5. Lübeyne ya da Lübeybe (r.a.), Belazuri bu hatunun ismini
böyle yazmıştır. İbn Hişâm ise ismini anmadan kendisinin Beni Adiyy’in bir kolu
olan Beni Müemmel’in hizmetçisi olduğunu belirtmiştir. Verdiği bilgilere göre
Hz. Ömer bin Hattab henüz İslâmiyet’i kabul etmemişken bu hatunu öldüresiye
döverdi. Döverken biraz duraklardı ve derdi ki: “Ben sadece yorulduğum için
biraz durdum, sonra seni tekrar döveceğim.” Lübeyne de derdi ki “Allah sana da
böyle yapsın.”

6-7. Nehdiyye ve kızı. Bu iki kadın Beni Abdüd-Dâr’da
hizmetçilik yaparlardı. Bunların efendisi olan bir zengin kadın kendilerine akla
gel­medik zulümler yapardı.

8. Zinnire (İsti’âb’da bu hatunun adı Zenbere yazılmıştır). İbni
Esir’in rivâyetine göre kendisi Beni Adiyy’in hizmetçilerinden biriydi. Hz. Ömer
bin Hattab kendisine eziyet eder ve işkence yapardı. Bir başka rivayete göre bu
hatun Beni Manzum’un hizmetçilerindendi ve kendisine Ebu Cehl zulüm ederdi. O
kadar ki, gözleri görmez oldu. Ebu Cehl O’na dedi ki: “Lât ve Uzza seni kör
ettiler.” Zinnire dedi ki: “Lât ve Uzza kendilerine kimlerin taptığını bile
bilmezler. Bu gibi kararlar yükseklerden verilir ve Rabbim bana gözlerimi geri
vermeye kadirdir.” Ertesi gün Zinnire yatak­tan kalkınca tekrar görmeye
başlamıştı bile. Belâzuri’nin rivâyeti de aynı­dır. Fakat, İbni Hişâm diyor ki:
Zinnire, Hz. Ebu Bekr’in kendisini satın almasından sonra gözlerini kaybetmişti.
Bunun üzerine Kureyşliler onun gözlerini Lât ile Uzzâ’nın kör ettiğini söylemeye
başladılar. Zinnire kendi­lerine şu cevabı verdi: “Beytullaha yemin ederim, bu
adamlar yalan söylü­yor. Lât ve Uzza’dan kimseye zarar veya yarar gelmez.”
Bundan sonra gözleri tekrar görmeye başladı.

9. Ümm-ü ‘Ubeyş (bazı tarihçiler ve siyer yazarları ‘Uneys ve
‘Umeys yazmışlardır). Belâzuri’nin ifadesine göre bu hatun Beni Zühre’nin
hiz­metçilerindendi ve Esved bin Abd-i Yeğûs kendisine baskı ve zulüm ya­pardı.

28.6.7. Hz. Ebû
Bekr’in Babasına İtirazı

İbni İshâk, İbni Cerir ve İbni Asâkir, Hz. Amir bin Abdullah bin
Zü­beyr’e istinâden bir hadis nakletmişlerdir. Buna göre Hz. Ebu Bekr’in bu
fakir ve çaresiz müslüman köle ve hizmetçilerin serbest bırakılması için su gibi
para harcadığını gören babası Ebû Kuhâfe (ki o zaman müşrikti) kendisine dedi
ki, “oğlum, bakıyorum sen zayıf, çaresiz ve mazlum kişile­ri serbest
bırakıyorsun. Eğer aynı işi güçlü ve sağlıklı gençler için yapsay­dın onlar
senin yardımcın olur ve sana destek olurlardı. Hz. Ebû Bekr dedi ki: “Babacığım,
ben Allah’ın vereceği mükâfatı istiyorum.” Bu vak’a Leyl sûresinin şu
âyetlerinin canlı bir örneğidir:

“Takva sahibi ondan uzaklaştırılacaktır. Günahlardan temizlenmek
için malını veren. Onda hiç kimsenin karşılığı verilecek bir nimeti yoktur.
Ancak Yüce Rabbinin rızasını isteyerek verir.” (Ayet; 17-20)

28.6.8. Zulüm,
Eziyet ve İşkencenin Neticeleri

Kureyşliler korku, dehşet ve zulüm saçmak suretiyle müslümanlara
göz dağı vermek, onları yıldırmak istiyorlardı. Fakat onların silahları bu sefer
de geri tepti ve zulüm, eziyet ve işkencelerinin neticeleri bekledikle­rinin çok
aksi çıktı, ispatlanan ilk olgu, İslâmiyet’in sağlam delil ve güzel ahlâk
kurallarına sahip olduğu, buna karşılık Kureyşli müşriklerde insan­lık dışı,
çirkin ve iğrenç hareketlerin ve kaba kuvvetin bulunduğu idi. İkincisi; bu
durum, müşriklerin bu gaddarlığını ve acımasızlığını gören, insanlık duygusu
taşıyan herkesin isyan etmesine yol açıyordu. Buna karşı müslümanların her türlü
baskı ve zulmü, sabırla ve metanetle çekmesi on­ların lehinde sempatinin
büyümesine sebep oldu. Pek çok kişi müslüman­ların azim ve kararlılığını takdir
etmeye başladı. Davalarına daha bir anla­yışla bakmaya başladı. Hatta, Mekke
gibi düşmanlar ve hasımlarla çevrili bir şehirde ve her türlü baskının
uygulandığı güç bir ortamda müslüman­ların böylesine kararlı, azimli, sabırlı ve
vakarlı hareket etmeleri herkesi şaşırttı ve dost, düşman herkesin hayranlığını
kazandı. Onlar imanlarının ne kadar sağlam ve güçlü olduğunu kanıtladılar.
Ayrıca, baskı ve zulüm sürerken de doğru fikirli ve sağduyulu kişiler
İslâmiyet’i kabul etmeye de­vam ettiler. Fakat bunların çoğu imanlarını ve
inançlarını ilk etapta gizli tuttular. Bu sebeple müşrikler müslümanların kesin
sayısının ne olduğunu öğrenemediler. Bu dehşet ve terörün en büyük faydası,
Rasûlullah (a.s.)’a en temiz, en sağlam, inanç ve iradeleri çelik gibi olan
kişilerin gelmesiydi. Bu ateş deryasından geçenler, şahsiyet, karakter ve
ahlâk’ın en güzel sim­geleriydiler. Zaten bunca çetin bir imtihandan geçenler
arasında zayıf ka­rakterli ve iradesiz güçsüz olanlar bulunamazdı.

28.6.9.
Vahiylerin Arasının Tekrar Kesilmesi

Allah’ın hikmetini bizim gibi insanların aklı kavrayamaz. Küfür
ile İslâm arasındaki çekişmenin doruğuna çıkmış olduğu ve Hazreti Peygam­ber
(a.s.) ile müslümanların her anının tehlike ve beklenmeyen âfet ve zorluklarla
dolu olduğu bir sırada normal olarak vahiylerin mütemadiyen gelmesi beklenirdi.
Bu vahiyler bir yandan müslümanları teselli eder cesa­retlerini arttırır, bir
yandan da sık sık değişen şartlarda onların muhtaç ol­duğu direktif ve taktiği
öğretirlerdi. Fakat ne gariptir ki, tam bu sırada va­hiylerin inişi bir süre
kesildi. Bu durum karşısında Rasûlullah (a.s.) tedir­gin olurken kâfir ve
müşriklere de gün doğdu ve türlü türlü laflar etme fır­satını buldular.

Vahiylerin kesilmesinin tam tarihini tesbit etmek zordur. Fakat
bu hususta naklolunan rivayet ve hadislere göre bu aksaklığın İslâmi tebliğin
alenen yapılmaya başlamasından sonra meydana geldiği kesindir. Ayrıca,
vahiylerin kesilmesine ilişkin daha sonra inen iki süre de bunu
ispatla­maktadırlar. Bu aksaklık devresinin süresi çeşitli rivayetlerde değişik
ola­rak gösterilmiştir. İbni Cüreyc 12 gün, Kelbî 15, İbni Abbas 25 ve Süddi ile
Mukâtil 40 gün olarak kaydetmişlerdir. Her ne olursa olsun, bu süre o kadar
uzundu ki, hem Rasûlullah (a.s.) üzüldü ve tedirgin oldu; hem de hasımlarına
kendisiyle alay etme fırsatı doğru. Adet üzere, Hz. Peygam­ber (a.s.) kendisine
inen her yeni vahyi arkadaşlarına aktarırdı. Ama ara­dan epeyce müddet geçtikten
sonra Hz. Peygamber (a.s.) yeni bir sûre ve­ya ayet okumayınca müşrikler
zannettiler ki vahiy silsilesi sona ermiştir. Cündüb bin Abdullah el-Becelî’nin
rivâyetine göre Hz. Cebrail bir süre gelmeyince kâfirler dediler ki: “Muhammed’i
Rabbi terk etmiştir”. (İbni Cerir, Taberânî, Abd bin Hamid, Sa’id bin Mansur ve
İbni Merdûye).

Başka rivayetlere göre, Hazret Peygamber (a.s.)’in teyzesi olan
Ebu Leheb’in karısı Ümm-ü Cemil, kendisine şöyle dedi: “Galiba sana musal­lat
olan Şeytan seni bırakmıştır.” Avfi ile İbni Cerir’in İbni Abbas’a daya­narak
naklettikleri rivayete göre Cebrail’in birkaç gün gelmemesi üzerine Rasûlullah
(a.s.) meraklandı ve tedirgin oldu. Müşrikler dediler ki, “Rabbi Muhammed’e
kızmıştır ve onu terk etmiştir.” Katâde ve Dahhak’ın naklet­tikleri rivayetler
de aynıdır. Bu rivayetleri Hz. Peygamber (a.s.)’in son derece üzgün, kırgın ve
tedirgin olduğu zikrolunmuştur, ki doğrudur. Hz. Peygamber (a.s.)’in üzülmesinin
tam yeriydi. Zira, İslâm ile Küfür arasın­daki amansız mücadele, çekişme ve
savaş sırasında, bu çetin ve dayanıl­maz muhalefet kasırgasında yegane teselli
kaynağı ve dayanağı olan Al­lah’ın cesaret verici ve teselli edici sözleri
gelmez olmuştu. Böyle bir du­rumda Rasûlullah (a.s.)’ın kara kara düşünmesi
gayet tabiiydi. Kendisinin bir kusuru sebebiyle Allah’ın kızdığı ve vahiylerin
kesildiği ve Hak ile Batıl arasındaki savaşta Rabbinin kendisinin yalnız
bıraktığı fikri aklına gelmiş olabilir.

28.6.10. Duhâ
Sûresinin İnişi

İşte Rasûlullah (a.s.) ve diğer müslümanlar böyle bir halet-i
ruhiyede iken Duhâ sûresi nazil oldu:

“Kuşluk vaktine, karanlığı ile âlemi kaplayan geceye yemin
ederim ki, (Habibim) Rabbin seni terk etmedi. Ve sana darılmadı da.” (Ayet; 1-3)

Burada gündüzün aydınlığına ve gecenin karanlığına yemin
edilmiş­tir. Bu demektir ki, nasıl ki, gece ile gündüzün olması tabiat
kanunudur, vahiylerin bazen çok, bazen da az gelmesi veya kesilmesi doğal bir
şeydir ve bu gelişmelerden aksi manalar çıkarılmamalıdır. Vahy’in kesilmesi
Allah’ın Hz. Peygamber (a.s.)’e kızması veya onu terk etmesi anlamına
gel­memelidir. Bundan sonra şöyle denildi:

“Senin için ahiret, elbette dünyadan daha hayırlıdır.” (Ayet; 4)

İslâmiyet henüz emekleme devresinde iken ve etrafında sadece bir
avuç mü’min varken yukarıdaki haber verildi. Muhalifleri azdıkça azıyor­lardı ve
öyle görülüyordu ki müslümanlar hiçbir zaman başarılı olamaya­caklardır. Ama her
şeyi bilen Allah İslâmiyet’in ve Hakk’ın mutlaka galip geleceğini ilân etti.
Müslümanların dünyada huzur ve refaha kavuşacakla­rını, âhiretle ise daha büyük
bir mükâfat alacaklarını açıkladı. Sonra şun­ları dedi:

“Gerçekten Rabbin sana verecek de râzı olacaksın.” (Ayet; 5)

Burada denilmek isteniyor ki Allah’ın işleri geç oluyor, ama güç
ol­muyor. Allah’a iman edenler, onun için her türlü eziyet ve zulme evet
diyenler ve hatta canlarım bile feda etmeye hazır olanlar hiç üzülmesinler,
yarınlar onlarındır. Bu Allah tarafından sevgili peygamberlerine ve kulla­rına
bir vaattir ve mutlaka gerçekleşecektir. Nitekim, bu vaat kısa bir süre içinde
gerçekleşti. Müslümanlar kısa bir zaman içinde Arabistan’a İran’a, Irak’a,
Mısır’a ve dünyanın en önemli medeniyet merkezlerine hakim ol­dular ve her
tarafta İslamın bayrağı dalgalanmaya başladı.

28.6.11. İnşirâh
Sûresinin İnişi

Kâfir ve müşriklerin saldırıları doruğa çıkmış ve müslümanlar
sanki her tarafta Batıl’ın muhasarası altına girmişken kendilerini teselli eden
ve cesaretlerini arttıran ve aydınlık geleceği vaadeden bir sûre daha nazil
ol­du. Adı İnşirah’tı. Bunun bazı bölümlerini buraya naklediyoruz:

“(Habibim) Biz senin göğsünü açmadık mı?” (Ayet; 1)

Böyle bir soruyla söze başlanması ve daha sonraki sözler;
Hazreti Peygamber (a.s.)’in tebliğ çalışmalarının en çetin günlerini yaşadığını
gös­termektedir. Böyle bir ortamda Cenab-ı Hak kendisine hitap ederek diyor ki:
“Ey Habibim, ben sana bundan önce de ihsan ve lütufta bulunmadım mı? Sen neden
üzülüyorsun ve niçin cesaretini kırıyorsun?” Yukarıdaki ayette “göğüsün
açılması” iki manada kullanılmıştır. Göğüsün açılmasının bir anlamı; her türlü
endişe, tereddüt ve kuşkudan kurtulmaktır. İkinci an­lamı; cesaretin büyümesi,
azim ve kararlılığın geri gelmesidir. Birinci an­lama göre nübüvvetten önce
Hazreti Peygamber (a.s.) ister müşrik Arap­lar, ister nasârâ (Hıristiyan) ister
Yahudi veya mecusiler olsun, hepsinin din ve inançlarının yanlış olduğunu
düşünüyordu. Ayrıca, Arabistan’da Tevhid’e inanan bazı kimselerin kabul ettiği
haniflikten de tatmin olmu­yordu. Zira bu meçhul bir akide idi ve doğru yolun
hiçbir garantisini ver­miyordu. Fakat Hazreti Peygamber (a.s.) doğru yolun ne
olduğunu tahmin ettiği için bu durumdan son derece rahatsız ve endişeliydi.
Cenab-ı Allah, Hz. Peygamber (a.s.)’e nübüvvet vermekle kendisini bu bunalım ve
karar­sızlıktan kurtardı ve gerçek doğru yolun ne olduğunu kendisine gösterdi.
Böylece, Hz. Peygamber (a.s.)’in “göğüsü açıldı” yani kendisi rahat etti ve içi
huzurla doldu. İkinci anlama göre Cenab-ı Hak kendisine nübüvvet vermekle
birlikte böylesine muazzam bir vazifenin altından muvaffakiyet­le kalkabilmesi
için cesaret, himmet, azim ve geniş kalplilik de verdi. Kendisine diğer
insanların sahip olamayacağı bilgi ve bilgi kaynakları verdi; ayrıca zekâ ve
hikmet verdi. Bu meziyetler sayesinde Hz. Muham­med (a.s.)’e tevdi edilen
cesaret ve azim sayesinde kendisi en zor ve cesa­ret kırıcı şartlar altında
azimle ve kararlılıkla yoluna devam etme haline geldi. Onun için. Yüce Allah
diyor ki: “Ey Habibim, sana bunca cesaret ve azim verdikten sonra bu işin
zorluklarından niçin üzülüyor ve perişan oluyorsun. Hiçbir şeyden korkma, hiçbir
şeyden yılma.” Aynı sûrede daha sonra şu ayete rastlanıyor:

“Ve senin şânını da yükselttik.” (Ayet; 4)

Burada da Duhâ sûresinde olduğu gibi istikballe ilgili bir müjde
veril­miş ve parlak bir gelecekten söz edilmiştir. Bu nasıl bir sözdü? Biraz
önce gördüğümüz gibi, Velid bin Muğire ve diğer fesatçı kabile reislerinin
öne­risi üzerine, Hazreti Peygamber (a.s.) ve müslümanlar aleyhinde kesif bir
kampanya açılmış bulunuyordu. Mekkeli müşriklerin heyetleri hac mev­siminde ve
diğer zamanlarda herkese gidip Rasûlullah (a.s.)’ı, onun dinini ve diğer
müslümanları kötülüyorlardı. Böyle bir durumda Hz. Peygamber (a.s.)’in ve
İslâm’ın “şanının yükseltilmesi”nden söz edilebilir miydi? Fa­kat, ileriyi
herkesten iyi görebilen Allah bunu biliyordu ve onun için dedi ki, müslümanlar
er geç galip gelecek şan ve şöhreti her tarafa yayılacaktır. Nitekim, aradan
ancak birkaç yıl geçtikten sonra bu sözler doğrulanmış oldu.

Şu Allah’ın hikmetine bakın ki, Kureyşli müşriklerin
kullandıkları si­lah geri tepti ve şerrden hayır peydah oldu. Hz. Peygamber
(a.s.)’i, İslâmı ve müslümanları kötülemek için açtıkları yoğun kampanya,
aslında onla­rın adının ve sanının bütün Arabistan’a ve hatta Arabistan’ın
sınırlarının dışına kadar duyurulmasına sebep oldu. Bu yoğun propaganda yüzünden
bazı kimseler belki de müslümanlar ve İslam peygamberi hakkında kötü ve menfi
bir fikre sahip oldular, ama bir çoğu da bunların ne olduğunu merak etmeye
başladılar. Rasûlullah (a.s.) hakkındaki menfi sözleri dinle­yen kimseler bu
zatın ne gibi bir “sihir” yaptığını, kendisinin nasıl bir adam olduğunu ve
talimatının ne olduğunu merak etmeye başladılar. Me­raklılar akın akın Mekke’ye
gelmeye başladılar ve burada kendi gözleriyle Hz. Peygamber (a.s.)’in ve
müslümanların durumunu görünce önce gözle­rine inanamadılar. Sonra bunlar
hakkında çok ters ve yalan yanlış propa­ganda yapıldığını anladılar. Anladıktan
sonra da İslam camiasına girdiler. Dolayısıyla, müslümanların Medine’ye
hicretine kadar yakında veya uzak­ta bir veya birden çok müslümanın bulunmadığı
hiçbir kabile ve sülâle kalmadı. İşte Hazreti Peygamber (a.s.) ve fedailerinin
şanının yükselmesi­nin bu ilk safhasıydı. Hicretten sonra da münâfıklar,
Yahudiler, Arap müş­rikler ve diğer fesatçıların menfi propagandaları,
entrikaları ve karşı koy­maları durmadı. Ama müslümanların Medine’de kurduğu
İslâm Devleti Allah’tan korkma, Allah’a tapma, ibadet, itaat, takva, ahlâk ve
fazilet, sos­yal adalet ve insaf, hak ve hukuk, inananlar arasındaki eşitlik,
zenginlerin cömertliği, fakirlerin bakımı, sözlere sadık kalma ve ister bireysel
ister toplumsal olsun ilişkilerdeki doğruluk ve dürüstlüğün pratik örneğini
dün­yaya veriyor ve herkesin kalbini fethediyordu. Düşmanlar çatışmalar ve
savaşlarla İslâmiyet’in gelişmesini ve yayılmasını durdurmaya çalıştılar. Fakat
Hazreti Peygamber (a.s.)’in eşsiz önderliğinde vücuda gelen iman sahiplerinin
cemaati, disiplin, birlik ve beraberlik, cesaret ve kahramanlık ve ister savaşta
ister barışta olsun, bütün ahlâk kurallarına bağlı kalmanın öylesine güzel
örneklerini verdiler ki, dost düşman onların üstünlüğünü kabul etti. 10 yılda,
her tarafında muhaliflerin Hz. Peygamber (a.s.)’i kötü­lemeye çalıştıkları
memleketin bir ucundan öbür ucuna kadar “Eşhedü en­ne Muhammed-er Rasûlullah”
sözleri duyulmaya başladı. Bundan sonra da Hz. Peygamber (a.s.)’in adı ve sanı
İslâmın gelişmesiyle dünyanın her köşesinde bilinmeye ve anılmaya başlandı ve bu
süreç şimdi de devam ediyor ve âhirette de devam edecektir. Hz. Peygamber
(a.s.)’in şanının yükseltilmesinin bu daha sonraki safhalarıdır.

“Muhakkak güçlükle beraber kolaylık vardır. (Evet) Muhakkak
güç­lükle beraber kolaylık vardır.” (İnşirah; 5-6)

Bu sözler iki defa söylenmiştir; ki Hazreti Peygamber (a.s.) ve
diğer müslümanlar iyice teselli edilmiş olsunlar. Cenab-ı Allah demek istiyor ki
onların karşı karşıya bulunduğu güçlükler geçicidir ve bunlar bir gün mut­laka
sona erecektir. İyi ve aydınlık günlere kısa bir süre sonra kavuşacak­lardır.
Hazreti Peygamber ile arkadaşlarına verilen müjde buydu; ki, bir süre sonra
harfiyyen gerçekleşmiş oldu.



 




[1]
Meselâ, bak:
“Eğer sana kâğıtla yazılı bir kitap indirsek ve kâfirler, ona elleri ile
temas edip görseler yine ‘bu ancak büyük bir sihirdir derlerdi.”
(En’am; 7)

“Eğer onlara gökten bir kapı açsak ve oradan yukarı
çıksalar ‘Gözlerimiz iyi görmüyor belki de biz büyülenmişler topluluğuyuz’
diyeceklerdir.” (Hicr, 14-15)



[2]
Bu demek
değil ki Hz. Peygamber (a.s.), kâfirlerin bu teklifini gözden geçirilmeye
lâyık görüyordu ya da maazallah Allah’tan “kabul” emri gelecek diye
bekliyordu. Bu durumu bir temsilci veya naib’in tutumuyla açıklayabiliriz
bilindiği gibi alt kademedeki bir resmi temsilci, kendisine gelen dilekçe
veya teklifin büyükleri veya hükümleri tarafından reddedileceğini çok iyi
biliyor, ama mesele nazik ve önemli olduğu için yukarıdakilerin direktif ve
emrini bekliyor. Emir gelince de dilekçe sahiplerine bildiriyor. Bu
davranışın önemli bir yaran vardır. Meselâ ilk müracaatta tem­silci
tarafından kesilip atılınca dilekçe ve teklif sahipleri tatmin olmuyor ve
isteklerine ısrar ediyor­lar. Fakat emir en yüksek merciden gelince kimse o
noktaya temas etmeye cesaret edemiyor. Hz. Peygamber (a.s.)’in başvurduğu
yöntem işte buydu.



[3]
Burada hemen
belirtelim ki Hz. Zeyneb (r.a.) annesi Hz. Hatice (r.a.) ile birlikte
İslâmi­yet’i kabul, etmişti. Ama o zamana kadar müslümanlar ile kâfir ve
müşrikler arasında izdivaç konu­sunda herhangi bir yasak uygulanmadığı için
Hz. Zeyneb, müşrik kocası Ebûl-Âs ile nikâhlı kaldı.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here