HZ.İSA (A.S.) HAYATI

YİRMİALTINCI
BÖLÜM
1

HZ.İSA (A.S.) 1


 

 

YİRMİALTINCI
BÖLÜM

 

HZ.İSA (A.S.)   

 

A. Hz. Meryem’in Doğumu

 

Hz. Süleyman (a.s.)
neslinden olan Hz. Meryem’in babası­nın adı Imrân,[1]
annesinin adı ise Hanne’dir. Rivayete göre, Hanne kısır bir kadındı, kocası ve
o ne kadar arzu etseler de bir türlü çocukları olmuyordu. Buna çok üzülen
Hanne, bir çocuk sahibi olabilmek için devamlı Allah’a yalvarıyor ve kendisine
bir çocuk ihsan ettiği takdirde, onu Beytülmakdis’e (Mescid-i Aksa) hizmet ve
orada ibâdet için adayacağına söz veriyordu. Sonunda duası kabul edildi ve
hâmile kaldı.

Yıllarca hasretini çektiği
çocuğunun doğumunu dört gözle bekleyen Hanne, bu günlerde kocası İmran’m
vefatıyla sarsıldı. Bundan bir süre sonra bir kız çocuğu dünyaya getirdi.
Çocuğu­nun kız olduğunu gören Hanne, adağını yerine getirmek husu­sunda
tereddüde düştü. Çünkü, kadınların Mescid-i Aksâ’nm hizmetinde bulunması
alışılmış bir durum değildi. Ayrıca özel halleri dolayısıyla bu işe uygun
bulunmazlardı. Bu düşünce içinde kızma, çok ibâdet eden insan ve hizmetkâr
anlamına gelen Meryem adını vererek onu ve zürriyyetini şeytandan muha­faza
buyurması için Allah’a dua eden Hanne, sonunda bu tered­düdünü yendi. Biricik
kızını, büyük ihtimalle sütten kestikten sonra kız kardeşi İsa’nın Hocası da
olan Beytülmakdis’in imamı Hz. Zekeriyâ peygambere teslim etti.

Kur’ân-ı Kerim’de, Hz.
İsa (a.s.)’m mensup olduğu Allah’ın dinine inanan ve ona sarılan İmran
ailesinin fazileti, Hz. Mer­yem’in doğumu ve annesi tarafından Beytülmakdis’e
nezredilmesi, şöyle dile getirilmektedir:

“Allah, Âdem’i,
Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini bir­birinin soyundan olarak âlemlere
tercih etti (nübüvveti onlara tahsis ederek âlemlerin özü kıldı). Allah
işitendir, bilendir.

imran’ın karısı, ‘Ya
Rab! Karnımdaki çocuğu, sadece sana hizmet etmek üzere adadım, adağımı benden
kabul buyur, doğru­su işiten ve bilen ancak sensin!’ demişti. Onu doğurduğunda,
-Allah onun ne doğurduğunu daha iyi biliyordu- ‘Ya Rab! Kız do­ğurdum. Erkek,
kız gibi değildir, ben ona Meryem adını verdim, ben onu da soyunu da, kovulmuş
şeytandan sana sığındırırım!’ dedi.”[2]

İslâmî kaynaklar, Hz.
Meryem’in Hz. Zekeriyâ (a.s.)’m hi­mayesine verilmesi konusunda, yahudi din
adamları arasında çekilen bir kur’adan bahsetmektedirler. Bu haberlere göre
Mescid-i Aksâ’da ibadetle meşgul din adamları, önceki imamları olan İmran’m
kızı Meryem’in Hz. Zekeriyâ (a.s.)’ın himayesine bırakılmasına karşı
çıkmışlardı. Hz. Zekeriyâ (a.s.), “Onu bana bırakınız, onu himayeye en
lâyık olan benim; çünkü onun teyzesi benim zevcemdir.”[3]
diyerek Meryem’in kendisine emânet edilmesini isteyince; “Eğer o, üzerinde
en fazla hakkı olan insana teslim edilecek olsaydı, annesine bırakılırdı.”
dediler ve onun kime bı­rakılacağını aralarında çekecekleri kur’a ile
belirlemeyi teklif ettiler. Sonunda üzerlerine isimlerini yazdıkları
kalemlerini veya oklarını bir ırmağa atmayı ve kiminki suyun üstünde kalırsa
Meryem’i o hahama emânet etmeyi kararlaştırdılar. Irmağa at­tıkları kalemlerden
sâdece Hz. Zekeriyâ (a.s.)’a ait olanı su üs­tünde kalınca, bebeği onun
himayesine vermeye razı oldular.[4]
Kur’ân-ı Kerim’de, Peygamberimiz (s.a.v.)’e hitaben, bu olaya İşaret edilerek
şöyle buyurulmuştur:

“Bu, sana
vahyettiğimiz ğayb haberlerindendir: Meryem’e hangisi kefil olacak diye
kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, tartışırlarken de orada
bulunmadın.[5]

Hz. Meryem, böylece
Mescid-i Aksâ’da teyzesinin kocası Hz. Zekeriyâ peygamberin gözetiminde iyi bir
şekilde yetişti. Zamanını ibâdet ve dua ile geçiriyordu. Ona büyük değer veren
ve yetişmesine büyük itina gösteren Hz. Zekeriyâ {a.s.), onun ibadet etmesi
için ayrı bir oda/mihrap tahsis etti. Onun mihra­bına[6] her
girişinde, önceden geçtiği gibi, yanında çeşitli yiyecek maddeleri görür,
bunların nereden geldiğini sorardı. Meryem ise, bunların Allah tarafından
gönderildiğini söylerdi:

“Rabbi onu
(Meryem’i) güzel bir surette kabul buyurdu. Ve onu güzel bir surette
yetiştirdi. Onu Zekeriyd’mn himayesine bı­raktı. Zekeriyâ mihraba onun yanına
her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. ‘Ey Meryem! Bu sana nereden geldi?’
diye so­rardı. O da: ‘Bu, Allah’ın katındandır.’ cevabını verirdi. Doğrusu Allah
dilediğini hesapsız rızıklandınr.[7]  

 

B. Hz. İsa’nın Müjdelenmesi

 

Beytülmakdis’te Hz.
Zekeriyâ (a.s.)’m himayesinde iyi bir

‘şekilde yetişen ve
zamanının büyük bölümünü mihrabında ibâ­det ve tâatla geçiren Hz. Meryem,
yıllar sonra takvası ve iffetiyle meşhur bir azîze olmuştu. Onda, bir peygamber
olan Hz. Zekeri­yâ (a.s.)’ı dahî gıbta ettirecek takva alâmetleri görülmeye
başla­mıştı. Onun bu seçkinliği, nihayet vahiyle belgelendi. Hz. Mer­yem’e
gelen vahiy meleği Cebrail (a.s.), ona, Allah Teâlâ tarafından seçildiğini ve
bütün kadınlara üstün kılındığını haber ver­miş, ibâdet ve tâata devam etmesini
emretmişti:

“Melekler (yani
Cebrail) şöyle demişti: Ey Meryem! Allah se­ni seçip tertemiz kıldı. Ve seni
âlemlerin kadınlarından üstün kıl­dı. Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğ.
O’na secde et ve rükû edenlerle birlikte rüküya git!”[8]

Allah Teâlâ, kulu ve
rasülü Hz. İsa (a.s.)’m annesi olmak şerefini ona lütfedecekti. Bu ilahî
seçilmişlik ve hiç bir kadında görülmemiş bir şekilde Hz. İsa (a.s.)’a anne
olma şerefini bah­şetmekle, onu bütün dünya kadınlarının efendisi yapacaktı. Ar­tık
bunun zamanı yaklaşmıştı. Bu günlerden birinde, muhteme­len ibâdet ve tefekkür
için ailesinden ayrılan Hz. Meryem, doğu istikametinde, onlardan biraz
uzaklaşmıştı. Onların gözlerinden uzak yalnız başına olduğu bir sırada,
karşısına aniden bir erkek çıkıverdi. Hz. Meryem, büyük korkuya kapıldı ve
hemen Allah’a sığındı. Ancak ona bir erkek suretinde görünen bu şahıs, kendi­sinin
vahiy meleği Cebrail (a.s.) olduğunu söyledi ve Cenab-ı Hak tarafından önemli
bir görevle gönderildiğini açıkladı. Al­lah’ın ona mübarek bir çocuk
vereceğini, bu çocuğun mucizeler­le 
desteklenen  bir  peygamber 
olacağını  müjdeledi.   Hz.  
Mer­yem’in, bir bakire olduğu halde nasıl çocuk doğuracağına şa­şırması
üzerine, Allah’ın buna kadir olduğunu, O’nun olmasını istediği işin ol emriyle
oluverdiğini söyledi. Sakinleşen ve işini Allah’a havale eden, ancak bu işin
sıkıntılı olacağını, işin hakikatini bilmeyen insanların, meseleyi düşünmeden
görünüşe ba­kıp kendisine iftira atabileceklerini bilen Hz. Meryem ile melek
arasında şu konuşma geçti:

“Ey Muhammedi
İnsanlara, Kur’ân’daki Meryem kıssasını anlat. Hani bir zaman Meryem,
ailesinden ayrılıp, onların bulun­duğu yerin doğu tarafına çekilmişti.
Ailesiyle kendisi arasına bir perde koymuştu. Biz, kendisine meleğimiz
Cebrail’i gönderdik de, ona insan şeklinde göründü. Meryem, ‘Ben, senden Rahman
olan Allah’a sığınırım. Eğer Allah’tan korkuyorsan, bana dokunma!’ dedi.

Melek, ‘Ben, Rabbinin
gönderdiği bir elçiden başkası deği­lim, sana nezih ve kabiliyetli bir çocuk
bağışlamak için gönderil­dim. ‘ dedi.

Meryem, ‘Ben
bakireyim, bana hiç bir beşer dokunmadığı ve iffetsiz biri de olmadığım halde
nasıl çocuğum olabilir?’ dedi.

Melek şöyle dedi: ‘Bu
iş, dediğim gibi olacaktır.’ Çünkü Rdb-bin buyurdu ki: Babasız çocuk vermek
bana pek kolaydır. Hem biz, onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet
kılacağız. Ezelde böyle takdir etmişizdir.”[9]

Görüldüğü gibi, bakire
Meryem’e, doğumla ilgili tabîî ka­nunların dışında olarak, babasız bir çocuk
dünyaya getireceği, bu çocuğun nezih, kabiliyetli ve insanlar için bir rahmet
ve mu­cize olacağı müjdesi verilmişti. Allah Teâlâ tarafından, bu muci­zevî   doğum  
için   seçilen   Hz.  
Meryem,   çirkin   hallerden  
ve yahudilerin iftiralarında ortaya attığı kötülüklerden tamamen uzak
idi. Dünyada başka bir kadına nasip olmamış bir şekilde Hz. İsa (a.s.)’a anne
olması dolayısıyla dünya kadınlarına tercih edilmişti. Bu seçilmişliğin
neticesi olarak, âyette belirtildiği gibi zamanını ibadet ile geçirirdi.
Allah’ın huzurunda namaz kılan secdeye ve rüküya giden mü’minlerle birlikte
olur, Beytülmak-dis’te onlarla beraber ibadet ederdi,

Kur’ân-ı Kerim, bir
başka yerde, Meryem’e gelen bu mele­ğin, doğacak çocuğun ismini ve diğer bâzı
özelliklerini de açıkla­dığını bildirmektedir. O çocuğun dünyada ve âhirette
şerefli ve itibarlı biri olacağını, henüz beşikte iken insanlarla konuşacağı­nı,
kemâl yaşma ulaşarak onlarla konuşmasını kemâl yaşına vardıktan sonra da devam
ettireceğini haber vermektedir:

“Melek (Cebrail)
demişti ki: ‘Ey Meryem! Allah seni, kendi­sinden bir kelime ile müjdeler ki,
onun adı Meryem oğlu İsa Me-sih’dir. Dünya ve âhirette şerefli ve Allah’a yakın
kılınanlardan olacaktır. İnsanlarla, beşikte iken de, yetişkin iken de konuşacak­tır.
O, salih kimselerden olacaktır.

Meryem, ‘Ey Rabbim!
Bana hiç bir insan dokunmamış iken nasıl çocuğum olur?’ demişti. Melek, ‘Bu
böyledir. Allah, dilediğini dilediği şekilde yaratır. Bir işin olmasını dilerse
ona ol der ve o-lur.’dedi.”[10]

Hz. Meryem’in vukuunu
düşünemeyeceği şey, şüphesiz ki, Allah için hiç de zor değildi. O’nun ol emri,
dilediği şeyin hemen olmasına yeterliydi. Cenâb-ı Hak, Hz. İsa (a.s.)’i babasız
dünyaya getirerek, bir erkek ile bir kadından insan yaratmağa kadir olduğu
gibi, sadece bir kadından yaratmağa da kadir olduğunu göstermek, bunu, gücünün
bir delili kılmak istemişti. Nitekim, önceden, beşerin atası Hz. Âdem (a.s.)’ı
annesiz ve babasız, Hz. Havva’yı da ondan halkederek, her türlü yaratmaya kadir
oldu­ğunu göstermişti.

Meryem’e gelen
Cebrail, ondan doğacak çocuğun mübarek bir İnsan olacağını, daha beşikte iken
insanlara konuşacağım, Allah’ın ona irâdeyi faydalı işlere sevk eden ve doğru
düşünmeyi sağlayan ilmî kabiliyet vereceğini, yazı yazmayı, Tevrat ve İncil’i
okumayı öğreteceğini, mucizelerle desteklenen bir peygamber olarak
İsrailoğulları’na göndereceğini de haber vermişti:

“Ona küâbı,
hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek, israiloğul-ları ‘na şöyle diyen bir
peygamber kılacak.”[11]

Kur’ân-ı Kerim, iki
yerde Hz. Meryem’in iffeti ve Hz. İsa’ya hamile kalışı hakkında bilgi
vermektedir:

“Allah, îman
edenlere namusunu koruyan İmran kızı Mer­yem’i de misâl gösterir. Biz, ona
ruhumuzdan üfledik. O, Rabbi-nin sözlerini ve kitaplarım tasdik etmişti ve
itaatkâr olanlardan­dı.”[12]

“Namusunu koruyan
Meryem’i de hatırla. Biz, ona ruhu-muzdan üfledik. Onu da, oğlunu da âlemlere
bir mucize kıldık.”[13]

Görüldüğü gibi,
Cenâb-ı Hak, Hz. İsa (a.s.)’m şerefini yü­celtmek için ona kendi ruhundan
üflediğini belirtmiştir. Bu üf­leme, topraktan yaratılmış Hz. Âdem (a.s.)’ı
canlı hale getiren ve onu meleklerin secdesine lâyık kılan üflemenin
benzeridir.[14] Bu husus, Sâd suresinin
70 ve 71. âyetlerinde şöyle dile getirilmiş­tir:

“Hani bir zaman
Rabbin meleklere, ‘Ben, balçıktan bir insan yaratacağım. Şeklini tamamlayıp
ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin.’ demişti.”

Bu rûh,  bütün eşyayı yaratan Allah’ın ruhudur,  bütün canlılar canlılığını ondan alırlar.
Biz, aklımızla, bu ruhun veya nefhamn (üfürmenin) hakikatini ya da cansız
varlıkları nasıl canlı hale getirdiğini kavrayamayız. Yine iffet sahibi bakire
Mer­yem’in, bir erkekle beraber olmaksızın gebe kalmasının sırrını anlayamayız.
Bu durum Allah’ın kudretine taalluk eden bir hu­sustur, eşyanın oluşumuyla
ilgili tabiî kanunların dışındadır. Hz. İsa (a.s.)’m babasız dünyaya gelişi,
Allah’ın kudretini, O’nun istediği her şeyi istediği zaman ve şekilde yaratmaya
kadir oldu­ğunu ortaya koyar. Allah’ın kudreti, yeryüzünde cereyan eden maddî
kanunlarla sınırlı değildir.

Hz, İsa (a.s.)’m,
babasız olarak, Meryem’e üflenmiş bir ruh-, tan vücut bulması, ayrıca ruhun
bedenden ayrı bir varlık oldu­ğunu inkar eden yahûdî toplumunda ruh âleminin
ilânıdır. İn­sandaki ruhu inkar eden bir topluma ruhun varlığını açıkça ortaya
koyacak bir mucizedir.[15]

 

C. Hz. İsa (A.S.)’In Doğumu-Beşikte İken
Konuşması

 

Doğum zamanı
yaklaşınca, Hz. Meryem, kavminin kendisi­ne zina iftirası atmasından korkarak,
toplumdan ayrılıp uzak bir yere gitti. Doğum sancısı gelince, acıya karşı bir
destek bulmak üzere, bir hurma ağacının altına sığınıp, ağaca tutunmak zo­runda
kaldı. Bir yandan doğum sancısı ve yalnızlık, bir yandan da kavminden
görebileceği hakaret ihtimâli onu iyice bunaltmış­tı. Hatta kendi kendine daha
önce ölmeyi ne kadar istediğini söylüyordu. Ancak bu duygular içinde doğumu yaptığı
sırada kendisine seslenildiğini ve güzel müjdeler verildiğini duydu. İşit­tiği
ses, ona üzülmemesini söyledi ve yakınında bir pınar akıtıl­dığını, hurma
ağacını silkelediği takdirde yiyeceği hurmaların döküleceğini, bildirdi.
Hurmalardan yiyip sudan içmesini ve gönlünü hoş tutmasını tavsiye etti. Ayrıca,
kendisiyle konuşmak ve babasız dünyaya getirdiği bebeği hakkında kendisini
hesaba çekmek isteyenler olursa, onlara o gün konuşmayacağına dâir

Allah’a söz verdiğini
ve  susma orucu tuttuğunu bildirmesini
söyledi:

“Nihayet Allah’ın
emri gerçekleşti. Meryem İsa’ya gebe kal­dı. Hâmileyken insanlardan ayrılıp
uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu hurma dalına yaslanmaya zorladı.
Hâline üzülerek, ‘Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!’ dedi.[16]

Melek, Meryem’in aşağı
tarafından şöyle seslendi;16 ‘Sakın üzülme! Rabbin alt tarafında bir ırmak
akıttı. Hurma dalını ken­dine göre silkele, üzerine taze ve olgun hurmalar
dökülsün. Ye, iç, gönlünü hoş tut. Eğer birini görürsen, ‘Rahman olan Allah’a
sus­ma orucu adadım, bugün kimseyle konuşmayacağım.’ de.”[17]

Hz. Meryem’e susma
orucunu tavsiye eden Allah, ona yö­neltilecek sorulara cevap verme
sorumluluğunu kendi üzerine almıştı.

Cebrail (a.s.)’m
sözleri ve kendisine lütfedilenler, Hz. Mer­yem’e cesaret vermişti. Artık
kavminin karşısına çıkabilirdi. Ço­cuğunu alıp şehre döndü. Ne var ki, önceden
aklından geçenler başına geldi ve tahmin ettiği şekilde kavminin ağır bir
ithamıyla karşılaştı. Onun kucağında bir çocukla geldiğini görenler, büyük bir
öfke ve hayret içinde, çok temiz bir aileden olduğu halde bu kötü fiili nasıl
işlediğine hayret ettiklerini ve ondan böyle bir şeyi asla beklemediklerini
söylediler. Bu manzara karşısında Hz. Meryem, çocuğa işaret ederek, verilen
emir gereğince konuşma­dı. Ancak son derece öfkeli kalabalık, beşikteki çocuğun
cevap vereceğine inanmadıklarından, Hz. Meryem’in kendilerini alaya aldığını
sanmışlardı. İşte tam bu sırada, Cenab-ı Hakk’m lütfuyla, beşikteki çocuk Hz.
İsa (a.s.) dile geldi ve düzgün bir şekilde konuşmaya başladı. Onların
şüphelerini giderecek kesin bir cevap verdi:

“Meryem İsa’yı
taşıyarak kavmine getirdi. Onu elindeki ço­cukla görenler, şöyle dediler: ‘Ey
Meryem! Doğrusu sen, büyük bir iş yaptın. Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban
kötü bir adam değildi, annen de iffetsiz bir kadın değildi.’

Bunun üzerine Meryem,
onlara çocuğu işaret etti. Onlar ise, ‘Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?’
dediler. Beşikteki İsa dile gelerek şöyle dedi: ‘Şüphesiz ben, Allah’ın
kuluyum. O, bana mut­laka kitap verecek ve beni peygamber yapacaktır. Beni
bulundu­ğum her yerde insanlara yararlı, mübarek bir kimse kıldı. Haya­tım
boyunca namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti. Beni an­neme hürmetkar kıldı.
Beni asla zâlim ve isyankâr yapmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim
gün Allah bana se­lâm ve emniyet vermiştir.”[18]

Henüz yeni doğmuş,
beşikteki bir bebeğin dile gelip bu hikmetli sözleri söylemesi şeklinde cereyan
eden bu muazzam olay, yahudilerin ikna olmasına yetmemişti. Bu büyük mucizeye
rağmen, Hz. İsa (a.s.) ve annesi hakkındaki iftiralarına  ve hakîkati inkârlarına devam ettiler:

“Ve hakikati
inkâr ettikleri ve Meryem’e korkunç bir iftira at­tıkları için.”[19]

Beşikteki bebeğin konuşması,
ileride kendisinin tanrı ol­duğunu iddia edecek hıristiyanları uyanrcasına,
Allah’ın kulu olduğunu ve zamanı gelince peygamber olarak görevlendirilece­ğini,
bu sırada kendisine bir kitabın verileceğini, halk için yarar­lı işler
yapacağını ve hayatı boyunca namaz ve zekâtla emrolu-nacağını, annesine karşı
iyi davranan bir evlât olacağını, kibir­den uzak mütevazı ve mülayim bir hayat
süreceğini söylemesi, dinleyenlere İleriye dönük önemli mesajlar veriyordu. Bu,
ger­çekten büyük bir mucizeydi ve aklını kullananlara yeterli bir delildi.
Ancak Hz. İsa(a.s.)’ı dinleyenler bundan yeterli dersi alıp gerçeği gördüler
mi? Bu durumu ilerleyen sahifelerde ele alaca­ğız. [20]

D. Peygamberliği Ve Daveti

 

Kur’ân-ı Kerim, Hz.
İsa (a.s.)’m hayatının safhaları, pey­gamberliği ve tebliğ faaliyeti hakkında
çok az bilgi vermektedir. İncillerdeki bilgiler ise, bir kaç asır boyunca
yapılan ilâvelerle gerçeklerden büyük ölçüde uzaklaşmış bulunmaktadır. Dolayı­sıyla
bunlara güvenmek mümkün değildir. Ancak mukayeselerle bâzı doğrular tesbit veya
tahmin edilebilir.

Rivayet edildiğine
göre Hz. Meryem, doğumundan kısa süre sonra, kendisine zina isnadında bulunan
yahudilerden veya hahamların anlattığı kehânetler sebebiyle kendisini ve
çocuğunu ölümle tehdit eden Suriye kralı Herodos’tan korkarak, çocuğunu Mısır’a
götürmüş, bu hükümdarın ölümüne kadar 12 yıl orada kaldıktan sonra tekrar
Filistin’e dönmüştür.[21]

İbn Abbas’a
dayandırılan bir habere göre, Hz. İsa (a.s.), ço­cukluğunda, Allah’ın lütfuyla
hayret verici şeyler görürdü. Onun bu durumu yahudiler arasında duyulunca, ona
kötülük yapmak istediler. Hz. Meryem, ona bir kötülük yapmalarından çok kor­kuyordu.
Neticede Allah Teâlâ, ona oğlunu Mısır’a götürmesini bildirdi ve o da
emredileni yaptı. Onların gittiği yerin Dı-maşk Gûta’sı veya Kudüs olduğu da
söylenmiştir.[22]

Kur’ân-ı Kerim,
anne-oğula yönelik bu ilahî himaye ve göçe kısaca işaret etmektedir:

“Biz, Meryemoğlu
İsa’yı ve annesini bir mucize yaptık. O iki­sini oturmaya elverişli, akarsulu
yüksekçe bir yerde barındır­dık.”[23]

Hz. İsa (a.s.), iyi
bir şekilde büyüdü, O, ağırbaşlı ve keskin anlayışlı bir çocuktu. Rivayete
göre, annesi Filistin’e döndüğün­de, 13 yaşma ulaşmış oğlunu, doğduğu köy olan
Nâsıra’ya gö­türdü. Hz. îsa (a.s.), 30 yaşına ulaşıncaya kadar bu kasabada
yaşadı. Ne var ki, hayatının bu 17 yıllık süresi hakkında kay­naklarda bilgi
bulunmamaktadır. Hz. İsa (a.s.) 30 yaşında iken peygamberlik görevine getirildi
ve insanları Allah’ın birliğini ka­bule davetle emrolundu. Kendisine hikmet
verildi, Tevrat öğre­tildi ve İncil vahyedildi.

“O peygamberlerin
peşinden, kendinden önceki Tevrat’ı tas­dik eden Meryem oğlu İsa’yı gönderdik.
Ve ona, içinde hidâyet ve nur olan ve kendinden önceki Tevrat’ı tasdik eden,
Allah’tan kor­kanlar için bir hidâyet rehberi ve bir nasihat olan İncil’i
verdik. İncil’e tâbi olanlar, Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler.
Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlere gelince, işte onlar, füsıklann tâ
kendileridir.[24]

Yahudilerin Hz. İsa
(a.s.)’a iman etmeleri aslında çok kolay olmalıydı. Çünkü o, ümmetine kolaylık
olmak üzere kaldırılan bazı hükümler dışındaki bütün hususlarda onların kitabı
Tev­rat’a tâbi olan bir peygamberdi. Bu âyette geçtiği gibi, sık sık Tevrat’ı tasdik
edici olarak gönderildiğini hatırlatıyordu. Davetini yürütürken, insanları
kendisine tâbi olmaya çağırıyor, yahudileri içine düştükleri sapıklıklardan
kurtarmaya gayret ediyordu. Haram ve helâl hususunda anlaşmazlığa düştükleri
meseleleri açıklıyor, sonradan uydurdukları haramların aslında helâl olduğunu
söylüyordu;

“İsa, kavmine
apaçık mucizelerle geldiği zaman demişti ki: Size hikmetle ve ayrılığa
düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıkla­mak üzere geldim. Allah’a karşı
gelmekten sakının, bana itaat edin. Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de
Rabbinizdir, artık O’na kulluk edin, doğru yol budur.[25]

Hz. İsa (a.s.)’m kavmi
İsrailoğulları, Hz. Musa (a.s.)’dan sonra kendilerine çok sayıda peygamber
gönderildiği halde, din­lerinden büyük ölçüde sapmış ve onu tahrif etmiş
bulunuyor­lardı. İçlerinde Sadûkîler olarak bilinen genellikle zengin ve aris­tokrat
yahûdilerden oluşan gurup, ruhun ölümsüzlüğünü, Kı­yameti ve Ahiret gününde
hesaba çekilmeyi inkar ediyorlardı. Onlar, insanların yaptıkları iyi işlerin mükafatını,
kötü işlerin cezasını dünyada gördüklerine inanıyorlardı. Tapınak görevle­rinde
hâkim durumda olan bu gurup, dinin ahkâmını değiştir­mişler, dünya zevk ve
lezzetlerine dalarak, dini bir takım sem­boller ve şekillere indirgemişlerdi.
Tanrı Yahve ye ancak mabedin hizmetinde bulunan rahiplerle ulaşılabileceğine
inanıldığı için, onların önemi son derece artmış bulunuyordu. Günlük
takdimeleri onlar sunuyor, kanunların icrasını onlar takip edi­yordu. Kudüs
mabedinin hizmetini yürütmekle hem maddî hem de manevî imtiyaza sahip bulunan
Sadûkîler, materyalist bir zihniyet taşıdıkları için, Hz. İsa (a.s.)’a şiddetle
karşı çıktılar. Ferisîler denilen orta sınıfa mensup bir gurup yahudi ise, Yahu­di
şeriatına bağlılıkları ve dindarlıklarıyla biliniyorlardı. Onlar, meleklere,
ölümden sonra dirilmeye ve ruhun Ölümsüzlüğüne ve kadere inanıyorlardı. Bu
mezhep mensupları da, sadece Tora’ya ve Yahudi geleneğine bağlı kalmak
gayretiyle, Hz. İsa (a.s.)’ın dâvetine olumlu bakmamışlardır. Essenîler denilen
cemâatin mensubu olan yahûdiler ise, zâhidâne bir hayat süren ruhban­lar
olarak, hayvan boğazlamayı reddeder, kurbanlarını dahi bit­kilerden takdim
ederlerdi. Bu gurup mensupları, ruhun ölüm­süzlüğüne, yeniden dirilmeye ve
âhirete inanırlardı. Essenîler’in, Hristiyanlığı kendilerine yakın bulduğu
söylenmektedir. İşgalci Roma kuvvetlerine düşmanlıklarıyla meşhur
dindar-milliyetçi yahudilerin teşkii ettiği Zelotesler cemâatinin de, özellikle
canlı tuttukları mesih inancı dolayısıyla hıristiyanlarla bir yakınlık içinde
olduğu bilinmektedir.[26]

Hahamlar ve mâbed
görevlileri, Tevrat’ı değiştirmekten, Al­lah’ın sözlerinin yerine kendi
sözlerini koyarak para kazanmak­tan kaçınmazlar, aksine bunu bir meslek haline
getirirlerdi. Ha­zinelerini doldurmak için, fakir fukarayı mabede kurban ve he­diyeler
sunmaya teşvik ederlerdi.[27]
Onların bu tavrı, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır:

“Ey iman edenler!
Hahamlar ve papazlardan pek çoğu hak­sız yere insanların mallarını yerler.
Onları, Allah’ın yolundan alı-koyarlar. Ey Muhammedi Altın ve gümüşü biriktirip
Allah yolunda sar/etmeyenleri can yakıcı bir azap ile inzâr et.[28]

Bu dönemde, toplumda
gelir dengesi altüst olmuş, büyük çoğunluk fakirlikle boğuşurken idareciler ve
din adamlarından meydana gelen varlıklı üst sınıf, lüks ve sefahate dalmıştı,
Top­lumda ahlâksızlıklar, yolsuzluklar ve hastalıklar yaygın hâle gelmişti. Tıp
ilminin ilerlemesine rağmen hastalıkların önü alınamıyordu. Yahudiler arasında
zulüm ve haksızlıkların ya­yılması ve haram-helâl anlayışının bozulması
hakkında şöyle buyurulmaktadır:

“Yahudilerin
zulmetr leleri ve birçok kimseleri Allah’ın yo­lundan alıkoymaları,
yasaklandıkları halde faiz almaları ve in­sanların mallarını haksız yere
yemeleri sebebiyle daha önce ken­dilerine helâl kılınan temiz şeyleri haram
kıldık. Onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.”[29]

Aslen bir yahudi olan
ve yahudi toplumu içinde büyüyen Hz. İsa (a.s.), davetini böylesine bozulmuş
bir çevrede yürütü­yor, insanlara Allah tarafından görevlendirilen bir
peygamber olduğunu, yeni bir din icad etmeyip önceki peygamberleri ve Tevrat’ı
tasdik etmekle vazifelendirildiğini ve Tevrat’ta yapılan değişiklikleri
düzeltmek üzere gönderildiğini söyleyerek, insanla­rı Allah’ın birliğini
kabule, O’na kulluğa ve sadece O’nun emirle­rine itaate çağırıyordu. İçinde
bulundukları kötülüklerden sa­kındırıyor, âhirete iman etmeye ve o gün için
hazırlık yapmaya davet ediyordu. Gurur ve kibiri, israf ve lüksü terkedip, zühd
ve tevekküle, mütevâzi bir hayata çağırıyordu. Zulmü bırakmaları­nı ve
aralarında iyi geçinmelerini istiyordu. [30]

 

E. Hz. İsa’nın Havarileri

 

İnciller’de
anlatıldığına göre, insanları uyaran Hz. İsa (a.s.), arkasına takılan
kalabalıklarla birlikte dolaşıyordu. Bu sırada akıl hastalarını, felçlileri ve
diğer hastaları tedavi ediyordu. Has­taların tedavisinde gösterdiği bu
fevkalâde başarı, bütün Suri­ye’de duyulmuştu. Çeşitli yörelerden akın akın
hastalar ona geliyor veya getiriliyordu.[31] Bu
arada ona iman edenlerin sayısı da giderek artıyordu. Onun yalan arkadaşları
olan havariler, bütün zamanlarını onunla birlikte geçiriyor, davet faaliyetinde
ona yardımcı oluyorlardı.. Havariler, Hz. İsa (a.s.)’a iman ederek, Allah
rızası için onu destekleyen ve ona yardımcı olan yakın ar­kadaşlarıdır.[32]
Onların oniki kişi olduğu rivayet edilir. Dini yay­mak için etrafa gönderilmiş
olmalarından “İsa’nın elçileri” diye de anılırlar. Kur’ân-ı Kerim,
onlarla Hz.İsa (a.s.) arasında geçen bâzı konuşmaları nakletmiştir. Bu
konuşmalarda, onların Al­lah’a ve rasülü Hz. İsa (a.s.)’a iman ederek Müslüman
oldukları­nı açıkladıkları, Allah’a ve rasülüne itaat edeceklerine söz ver­dikleri,
Hz. İsa (a.s.)’dan imanlarına şahitlik etmesini istedikleri görülmektedir. Yine
Allah’tan kendilerini, Allah’ın birliğine şehâdet eden melekler, peygamberler,
ilim sahipleri ve özellikle ahirette bütün ümmetlere şahitlik edecek son
Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ümmeti[33] ile
birlikte yazması için niyazda bulundukları anlaşılmaktadır:

“İsa insanların
inkârlarım hissedince, ‘Allah uğrunda yar­dımcılarım kimlerdir?’ dedi.
Havariler, ‘Biz Allah’ın dininin yar­dımcılarıyız, Allah’a inandık, müslüman
olduğumuza şahid ol. Rabbimiz! Senin indirdiğine inandık, Peygambere uyduk;
bizi şa­hit olanlarla beraber yaz.’ diye cevap verdiler.”[34]

“Hatırla o ânı
ki, hani havarilere, ‘Bana ve peygamberime iman edin.’ diye vahy (ilham)
etmiştim. Onlar da, ‘İman ettik, şa­hit ol ki, biz Müslümanız.’ Demişlerdi.[35]

Yüce Allah,
Havâriler’i biz müslümanlara örnek göstermiş, onlar gibi Allah’ın dininin
yardımcıları olmamızı emrederek şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler!
Allah’ın dininin yardımcıları olun. Nitekim Meryemoğlu İsa da havarilerine,
‘Allah’a giden yolda benim yar­dımcılarım kimdir?’ diye sorunca, havariler,
‘Allah’ın dininin yar­dımcıları biziz.’ demişlerdi. Bunun üzerine
İsrailoğullan’ndan bir gurup iman etmiş, bir gurup da inkâr etmişti. Ama biz,
iman eden­leri düşmanlarına karşı destekledik de muzaffer oldular.[36]

Hz. İsa (a.s.),
davetini yürütürken, kendisine karşı zaman zaman işbirliği yapan iki önemli
muhalefetle karşılaştı. Muhale­fetin şiddetli kanadını, dinleri adına onun
davetini engellemeye çalışan yahudîler teşkil ediyordu. Diğer muhalif gurup
ise, o sırada Filistin ve çevresini işgal altında tutan Romalı idareciler idi,
Yahudi hahamlarının Hz. İsa (a.s.) ve Hıristiyanlığı Roma idaresine karşı bir tehdit
olarak göstermeye alışmaları, onları etkilemişti. [37]

 

F. Mucizeleri

 

Hz, İsa (a.s.)’ın
davetini reddeden inkarcılar, onu zor du­ruma sokmak için, kendisinden mucize
göstermesini istemeye başlamışlardı. Bu durum karşısında Allah Teâlâ,
lütfettiği bü­yük mucizelerle onu destekledi. Ona pek çok mucize lütfetti ki,
onun meşhur mucizeleri şunlardır:

1. Çamurdan
yaptığı kuşların, onun üflemesi üzerine can­lanıp uçması.

2. Doğuştan
kör olanların gözlerini sıvazlayarak görmeleri­ni sağlaması.

3. Alaca
hastalığına tutulanları eliyle tedavi etmesi.

4. Seslenmek
veya dokunmak suretiyle Ölüleri diriltmesi.

5. İnsanların
evlerinde yedikleri veya gizledikleri şeyleri bi­lerek onlara açıklaması.

6. Duası
üzerine gökyüzünden mükemmel bir sofra indi­rilmesi.

Hz. İsa (a.s.)’a
verilen bu mucizelere, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle işaret edilmiştir:

“Ben size
Rabbinizden bir âyet (mucize) ile gönderildim. Ben size çamurdan kuş gibi bir
şey yapıp ona lifleyeceğim, Allah’ın izniyle, hemen canlı bir kuş olacaktır.
Körleri, alaca hastalığına yakalanmış olanları iyileştiririm. Allah’ın izniyle,
ölüleri diriltirim; yediklerinizi ve evlerinizde sakladıklarınızı da size haber
veririm. İnanmışsanız bunda size bir delil vardır.

Benden Önce gelen
Tevrat’ı tasdik etmekle beraber size ya­sak edilenlerin bir kısmını helal
kılmak üzere, Rabbinizden size bir delil getirdim. Allah’tan sakının ve bana
itaat edin; çünkü Al­lah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk
edin. İşte dosdoğru yol budur.[38]

Hz. İsa (a.s.), tıp
ilminin son derece ilerlediği bir zamanda gönderildiği için, bu alandaki
mucizelerle desteklenmişti. Ona lütfedilen bu mucizeler, her zaman olduğu gibi,
herhangi bir insanın veya doktorun gerçekleştirmesi mümkün olmayan hari­kulade
işler cinsindendi ve aklını kullanan herkes, bu mucizele­rin ancak Allah’ın
yardımıyla meydana gelebileceğini anlayabi­lirdi. Hz. İsa (a.s.), çamurdan bir
kuş yapar ona üfleyince canla­nıp uçardı. Yine Allah’ın izniyle, doğuştan kör
olanların gözlerini iyileştirir, alaca hastalığına tutulanları tedavi eder;
hattâ ölüleri diriltirdi. Yanına gelenlere ne yediklerini ve evlerinde ne
biriktir­diklerini haber verirdi. Bu mucizeleri kendisinin yapmasının imkansız
olduğunu ve bunları ancak Allah’ın emri ve izniyle yaptığını söyleyerek,
insanları Allah’a kul olmaya ve O’na itaat etmeye çağırırdı.

Hz. İsa (a.s.)’a
verilen bu mucizeler, ruhu inkârın yaygın olduğu bir ortamda, ruhun varlığını
açıkça gösteren kesin delil­ler nev’indendi. Çamurdan yaptığı bir kuşa
üfleyince canlanıp uçuyor, çağırdığı ceset canlanıp konuşuyordu. Bu, ancak ça­murdan
yapılmış kuşa veya cansız cesede yeniden ruh verilme­siyle olabilirdi. O, bu
mucizelerle bir taraftan Allah’ın ölüleri diriltmeye kadir olduğunu bir
taraftan da âhiretin varlığını ispat etmiş oluyordu. Zira o dönemde yahudilerin
ekserisi, Âhiret gü­nünü inkâr ediyordu. Onlar, yeniden diriltilip hesaba
çekilecek­lerine inanmıyorlardı.[39]

Kur’ân-ı Kerim, onun
mucizelerinden bir başka yerde şöyle bahsetmiştir:

“Allah şöyle
demişti: Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene olan nimetimi an! Seni Ruhulkudüs
(Cebrail) ile desteklemiştim; beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun.
Sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Sen iznimle çamurdan kuş
gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle canlanıp kuş olmuş­tu; anadan doğma
körü, alaca hastalığına yakalanmış olanı iz­nimle iyi etmiştin. Ölüleri iznimle
diriltiyordun. îsrailoğullan’na mucizelerle geldiğinde, onlardan inkar edenler,
‘Bu apaçık bir büyüdür.’ dediklerinde, onların sana zarar vermelerini önlemiş­tim.[40]  

 

Gökten İnen Sofra

 

Rivayet edildiğine
göre, havariler, içinde bulundukları maddî imkansızlık ve açlık yüzünden, Hz.
İsa (a.s.j’a başvurarak kendilerine gökten bir sofra indirilmesi için Allah’a
duâ etmesini istemişlerdi. Bu sofradaki yemekleri yiyecekler, kazandıkları güç
ve kuvvet sayesinde Allah’a daha fazla ibâdet edeceklerdi.[41] Hz.
İsa (a.s.), bunun kendileri için bir imtihan, bir fitne kılınmasın­dan
korktuğunu belirterek önce bundan kaçındı. Onlara, ger­çekten inanıyorlarsa
rızık hususunda Allah’a güvenmelerini tav­siye etti. Ancak havariler,
isteklerinden vazgeçmediler ve gökten gönderilecek rızığa saygı gösterip onunla
ihtiyaçlarını giderecek­lerini, bu sayede peygamberliğine olan îmanlarının daha
da kuvvetleneceğini ve bu sofrayı peygamberliğini tasdik eden kesin bir mucize
kabul edeceklerini söylediler. Onların niyetini hâlis bulan Hz. İsa (a.s.),
sonunda tekliflerini kabul etti. Allah’a yalva-rarak, havariler ve açlık içinde
bulunan diğer fakirler için, muci­ze olarak gökten bir sofra göndermesini, bu sofranın
öncekiler ve sonrakiler için bir bayram kılınmasını istedi. Onun dileğini kabul
eden Allah Teâlâ, bu sofrayı indireceğini; ancak onu inkâr edecek olanları, hiç
kimseye vermediği ağır bir ceza ile cezalan­dıracağını açıkladı. Kur’ân-ı
Kerim’de, havarilerin bu istekleri ve söz konusu sofra hakkında şu bilgi
verilmiştir;

“Hani havariler,
‘Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin, gökten bize bir sofra indirmeye güç yetirebilir
mi?’ demişlerdi. O da, ‘Eğer iman ediyorsanız, Allah’tan korkun!’ demişti.
Bunun üzerine dedi­ler ki: ‘O sofradan yemeyi, kalblerimizin huzura kavuşması,
senin bize doğru söylediğini bilmek ve ona şahidlik edenlerden olmak maksadıyla
istiyoruz.’

Meryem oğlu İsa şöyle
dedi: ‘Ey Rabbimiz olan Allahım! Gökten bize bir sofra indir ki, bizden öncekilere
de sonrakilere de, bir bayram ve senin katından bir mucize olsun. Bizi
rvzıklandır. Sen, nzık verenlerin en hayırlısısın,’ Allah, ‘Ben, o sofrayı size
indireceğim. Fakat bundan sonra sizden kim inkâr ederse, âlem­lerden hiç
kimseye vermeyeceğim bir azapla azaplandınrım.’ de­di.[42]

Kur’ân-ı Kerim’de
havarilerin istemiş olduğu mucize sofra hakkındaki bilgi bundan ibarettir.
Âyetlerde, bu sofranın gönde­rildiğini bildiren açık bir ifâde yoktur. Bu
yüzden, müfessirler, sofranın gönderilip gönderilmediği hususunda ihtilâfa
düşmüş­lerdir. Ancak Taberi ve İbn Kesir başta olmak üzere müfessirle-rin büyük
ekseriyeti, sofranın gönderildiği ve onu inkar edenle­rin şiddetle
cezalandırıldığı görüşündedirler.[43]

Bâzı rivayetlere göre
ise, böyle bir mucize verildiği takdirde, onu inkâr edeceklerin azaba
çarptırılacaklarını öğrenen havari­ler isteklerinden vazgeçmişler ve neticede
sofra gönderilme­miştir.[44]  

 

G. Hz. Muhammed (S.A.V.)’in Geleceğini
Müjdelemesi

 

Tevrat’ı tasdik
etmekle mükellef olan Hz. İsa (a.s.)’m insan­lığa tebliğ etmekle yükümlü
kılındığı önemli vazifelerinden biri de, ümmetine, kendisinden sonra Ahmed yani
Muhammed is­minde bir peygamberin gönderileceğini müjdelemekti. Cenab-ı Hak, bu
hususu, onun diliyle hikâye ederek şöyle buyurmuştur:

“Meryem oğlu İsa,
‘Ey İsrailoğullan! Doğrusu ben, Allah’ın, benden önce gelmiş olan Tevrat’ı
doğrulamak ve benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberi
müjdelemek için size gönderilmiş olan peygamberiyim.’ demişti. Ama o İsa’nın
müjde­lediği peygamber, kendilerine apaçık delillerle geldiği zaman, ‘Bu,
apaçık bir sihirdir’ dediler.”[45]

Bu âyette, Hz. İsa
(a.s.), aslî görevleri arasında olan iki hu­susa İşaret etmiştir. Birincisi
kendisinden önce gönderilen Tev­rat’ı tasdik etmek, ikincisi de, kendisinden
sonra gelecek Ahmed isimli peygamberi müjdelemek. Hz. İsa (a.s.), böyle
söylemiş ol­duğu halde, yahudiler gibi, hristiyanların çoğu da, Hz. İsa
(a.s.)’m Rasülullah (s.a.v.) hakkında vermiş olduğu bu müjdeyi gizlemişler veya
tahrif ve inkâr yoluna gitmişlerdir. Peygamberi­miz (s.a.v.)’in davetiyle
karşılaştıklarında, onu sihirbazlıkla it­ham etmişler ve, “Bu Ahmed, o
müjdelenen Rasül değil, bu şahıs açık sihirlerle bizi. aldatmak istiyor”
diyerek hainlik etmişlerdir. Ancak onlar, İncillerde Rasülullah (s.a.v.)’den bahseden
ve onu müjdeleyen bilgileri ne kadar tahrif etmeye çalışmış olsalar da, bugün
ellerinde bulunan muharref İncillerde dahî onun hakkın­da gerçeği açıkça ortaya
koymaya yetecek miktarda bilgi bulunmaktadır.[46]

Rasülullah (s.a.v.)
de, kendisini müjdelemiş olan Hz. İsa fa.s.) hakkında şöyle demiştir:

“İsa’ya
insanların en yakını benim. Peygamberler baba bir kardeştirler. Benimle İsa’nın
arasında peygamber yoktur.”[47]

 

H. Hz. İsa (A.S.)’A Kurulan Tuzak Ve
Gökyüzüne Ref’i

 

İsyanları ve azgınlık
sebebiyle Allah’ın lanetini hakeden ve peygamberlerinin diliyle lanetlenen
yahudiler[48] büyük ekseriyet­le,
gösterdiği açık mucizelere rağmen, Hz. İsa (a.s.)’m davetini reddederek ona
düşman kesildiler. İçinde bulundukları kötülük­leri işlemeye devam ettiler ve
onu davetten vazgeçirmek için her türlü kötülüğe başvurdular. Önceki
peygamberlere yapmış ol­dukları kötülükleri ona ve ona iman eden az sayıdaki
arkadaşla- rina yapmaya başladılar. Yahudiler, Hz. İsa (a.s.) ve davetini,
servetleri ve menfaatleri için büyük bir tehlike olarak görüyor­lardı. Onun
insanları kanaatkarlığa, iffet ve zühde davet ederek onları faiz, rüşvet ve
zulmü terke çağırması, bundan zarar göre­cek üst tabakayı harekete
geçirmişti.  Onu Romalı idarecilere
şikâyet ederek, insanları saptıran, halkı birbirine düşüren, baba ile evladının
arasını ayıran ve halkı idarecilere karşı isyana çağı­ran birinin ortaya
çıktığını söylediler. Roma Kayser’inin saltana­tını ortadan kaldırmak için
çalıştığını yaydılar. Ona çok ağır bir İftira atarak, veled-i zina olduğunu
söylediler. Jurnalciler neticede,  
maksatlarına  nail   olmuşlar,  
Romalı   idarecileri   Hz.  
İsa (a.s.)’in peşine takmışlar, onun ölüm fermanını çıkartmışlardı.

Hz. İsa (a.s.)’ı ölüm
cezasına çarptırmaya karar veren Ro­malı yönetici, bir askeri müfrezeyi onu
yakalayıp getirmekle gö­revlendirmişti. Askerler onun evini kuşatmış hücuma
hazırlanı­yorlardı. Ancak Cenab-ı Hak, onların tuzaklarını boşa çıkardı,
sevgili peygamberi Hz. İsa (a.s.)’ı gökyüzüne kaldırarak onların elinden
kurtardı. İçeri girenler, Allah tarafından ona benzetilen birini İsa zannederek
yakalayıp çarmıha gerdiler. Allah Teâlâ, tuzaklarını aleyhlerine çevirip
nebisini onlardan kurtarmış ve onu öldürdüklerini zanneden bu şaşkınları
sapıklık içinde bı­rakmıştı:

“Onlar tuzak
kurdular, Allah da onlan kurdukları tuzağa düşürerek cezalandırdı. Allah, tuzak
kuranların cezasını en iyi verendir, Allah demişti ki: ‘Ey İsa! Seni eceline
kavuşturacak olan benim. Seni kanma yükselteceğim, seni inkâr edenlerden
tertemiz olarak ayıracağım. Sana uyanları, Kıyamet gününe kadar, inkâr
edenlerin üstünde tutacağım.^ Sonra dönüşünüz banadır. Ayrılığa düştüğünüz
hususlarda aranızda hükmedeceğim. İnkâr edenleri de dünya ve dhirette şiddetli
azaba uğratacağım. Onların hiç yar­dımcıları olmayacaktır.’ İnanıp yararlı iş
işleyenlere gelince, Allah, onların ecirlerini tastamam verecektir. Allah
zâlimleri sev­mez. )[49]

Âyette belirtildiği
gibi, içeri giren askerler Hz. İsa (a.s.)’ı de­ğil, ona benzetilen birini
öldürmüşlerdi. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s.)’m o sırada Allah tarafından
öldürülmekten kurtarıldığı kesindir ve bu hususta İslâm alimleri arasında bir
ihtilâf yoktur. Ancak âyette geçen “Yâ İsa! İnnî müteveffike ve râfi’uke
üeyye= Ey İsa! Ben, seni vefat ettireceğim ve seni katıma yükselteceğim”
ibaresi, müfessirler tarafından farklı şekillerde anlaşılmış, bu yüzden Hz. İsâ
(a.s.)’m Allah’ın katma yükseltilme keyfiyeti ve ne zaman öleceği meselesi
tartışma konusu olmuştur. Müfessirler, bu ifâdenin tefsiri hususunda çeşitli
görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşlerden bâzıları şöyledir:

1. Bu ibare
ile, Hz. İsa (a.s.)’m o anda Allah nezdine kaldırılacağı, daha sonra vefat
zamanı yaklaşınca yeryüzüne indirilip vefat ettirileceği kastedilmiştir. Buna
göre ifâdede takdim ve te’hir vardır: Takdiri, “înnî râfi’uke İleyye ve müteveffike
ba’de zâlike=Ben seni katıma yükselteceğim ve daha sonra vefat ettire­ceğim”
şeklindedir.

Yâni Yüce Allah, Hz.
İsa (a.s.)’ı kafirlerin öldürmesinden kurtararak nezdine kaldırmıştır, ölüm
vakti gelince, onun ecelini normal bir ölüm şeklinde Azrail vasıtasıyla
verecektir. Dolayısıy­la o suikast sırasında ölmemiş, olaydan önce Allah katma
yük­seltilmiştir. Düşmanları ise ona benzetilen birini Hz. İsa fa.s.)
zannederek çarmıha germek suretiyle öldürmüşlerdir. İslâm âlimleri arasında
meşhur olan görüş de budur.[50]

2.
“Müteveffike=senin ecelini vereceğim” ifadesiyle, ölüm ve­fatı değil,
dünyadan semâya kaldırılması kastedilmiştir. Taberi, bu görüştedir.

3.  Buradaki ölümle uyku kastedilmiştir. Bu
görüşte olan müfessirler, Kur’ân-ı Kerim’de ölümün uyku mânâsına kullanıl­dığı
şu âyetleri görüşlerine delil gösterirler:

“Geceleyin sizi
öldüren (öldürür gibi uyutan, sizi her türlü tasarruftan alıkoyan), gündüzün ne
elde ettiğinizi bilen O’dur. Sonra tayin edilen vâdenin tamamlanması için sizi
gündüzün diriltir gibi uyandırır. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Nihayet O,
yaptıklarınızı size haber verecektir. “[51]

“Allah,
insanların ruhlarını ölüm anında alır. Henüz ölmemiş dirilerin ruhlarım da
uyurken alır. Uyurken eceli gelenlerin ruhla­rını bedene göndermeyip tutar,
eceli gelmeyenlerin ruhlarını ise, belli bir vakte kadar bedene iade eder.
Şüphesiz ki, bunda, dü­şünen bir kavim için nice büyük deliller ve ibretler
vardır.[52]

Görüldüğü gibi, bu iki
âyette uyuyanlar, ruhları o sırada alındığından, uykuda iken hiç bir şey
düşünemedikleri ve ya­pamadıkları için ölülere benzetilmişlerdir. Bu âyetleri
delil kabul eden müfessirler, Hz. İsa (a.s.)’m, kendisine bir korku ulaşma­ması
için uyutularak gökyüzüne kaldırıldığını ileri sürmüşlerdir.

Bu görüşü tercih eden
müfessirlerden İbn Kesir şöyle der: “Sa­hih olduğunda kesinlik olan görüşe
göre, Allah, İsa’yı uyku ile öldürdükten sonra gökyüzüne kaldırmış, onu,
kendisine eziyet etmek için zamanın kâfir idarecilerine jurnalleyen yahudilerin
yapmak istediği kötülüklerden kurtarmıştır,”[53]

4. “Müteveffîke=senin
ecelini vereceğim” ifadesiyle, doğru­dan Hz. İsa (a.s.)’m vefatı
kastedilmiştir. Dolayısıyla o da diğer peygamberler gibi vefat etmiştir. Bu
ifâdeden sonraki  ‘Allah’ın onu kendi
katına yükseltmesi” sözüyle  ise,  onun ölümünden sonra, Allah katında yüksek
derecelere çıkarılması kastedilmiş­tir. Bu bakımdan onun durumu, Hz. İdris
(a.s.)’ın durumundan farksızdır. Nitekim Allah Teâlâ, Hz. İdris (a.s.) hakkında
şöyle buyurmaktadır: “Onu yüksek bir mekâna çıkardık.”[54]

5. Seni
vefat ettireceğim” ifadesiyle, ruhunun geçici bir sü­re için alınması
kastedilmiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre, Cenab-ı Allah, Hz.  İsa (a.s.)’ı semâya yükseltinceye kadar üç
veya yedi saatlik bir süre için vefat ettirmiştir. Ancak bu ihtimâl zayıf
görülmüştür.[55]

İslâm alimleri,
Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda verilen bilgiler açık ve kesin olmadığı için, söz
konusu ibareden bu farklı so­nuçları çıkarmışlardır. Kesin olan tek durum, Hz.
İsa (a.s.)’ın aşılmadığı ve ona benzetilen birinin çarmıha gerildiği hususu­dur.
Konunun diğer yönleri, ihtilâfa açık bulunmaktadır. Bu­nunla birlikte o, az
önce belirttiğimiz gibi, müfessirlerin ekseri­yetine göre, cismi ve ruhu ile
Allah’ın katma çıkarılmıştır. Ancak bâzı müfessirler, sâdece ruhunun
yükseltildiği neticesine ulaş­mışlar ve Yüce Allah’ın, mütecavizlerin elinden
kurtarmak sure­tiyle onu manevî derecelere yükselterek şanını yücelttiğini
ileri sürmüşlerdir.[56]

Hz. İsa (a.s.)’m
asılmaktan kurtarıldığı gerçeği, Kur’ân-ı Kerim’de şu kesin ifadelerle de
açıklanmaktadır:

“Yine (Yahudilerin)
inkârları ve Meryem’e büyük bir iftirada bulunmaları ve, ‘Biz, Allah’ın
peygamberi Meryem oğlu îsa Mesih’i öldürdük.’ demeleri yüzündendir. Oysa, onu
ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat kendilerine bir benzetme yapıldı. Onda
anlaşmazlı­ğa düşenler, bundan dolayı şüphe içindedirler. O hususta tahmin
peşinde gitmekten başka bilgileri yoktur. Kesin olarak onu öldür­mediler.
Hayır, Allah onu kendi katına kaldırdı. Allah gerçekten kudret ve hikmet
sahibidir.[57]

Müfessirlerin görüş
ayrılığına düştüğü bir konu da, âyette­ki benzetme işi ve Hz. İsa (a.s.)’a
benzetildiği için öldürülen şah­sın kimliğidir. Elmalılı, benzetme konusundaki
görüşlerden iki­sini, başlıca iki görüş başlığıyla özetlemiştir. Bu iki görüş
şöyle­dir:

1. Kelâm
alimlerinin birçoğuna göre, yahudüerin öldürmek istediği Hz. İsa fa.s.), o
esnada Allah tarafından göğe kaldırılmış­tır. Bunun üzerine halkın fitneye
düşmesinden ve kendilerinin karşısında yer almasından korkan yahudi reisleri,
bir insan ya­kalayıp onu öldürüp asmışlar, ardından o şahsın Hz. İsa (a.s.)
olduğunu söyleyerek halkı aldatmışlardır. Halkın çoğunun Hz. İsa (a.s.)’ı
şahsen tanımaması onların işini kolaylaştırmıştır.

2. Başka bir
İnsan, Allah Teâlâ tarafından Hz. İsa (a.s.)’a benzetilmiş ve katillerce Hz.
İsa (a.s.) zannıyla öldürülüp asıl­mıştır. Asılan bu şahsın kimliği hususunda
ise dört görüş nak­ledilmiştir:

a. Yahudi
reislerden Yahuda, hakkında ölüm kararı verdik­leri Hz. İsa (a.s.)’ı,
havârîleriyle birlikte bulunduğu evden alıp getirmek üzere adamlarından birini
göndermiştir. Ancak bu şa­hıs eve geldiği esnada Hz. İsa (a.s.) Allah
tarafından evin tava­nından çıkarılıp kurtarılmış, onu götürmek üzere eve gelen
a-dam ise Allah tarafından Hz. İsa{a.s.)’a benzetildiği için kendisini
gönderenler tarafından öldürülmüştür.

b. Hz. İsa
(a.s.)’ı takiple görevlendirilen bir yahudi onun peşinden dağa çıkmıştır. Bu
esnada Hz. İsa (a.s.) göğe çekilmiş, peşini takip eden bu adam ise ona
benzetilmiştir, Hz. İsa (a.s.) zannryla yakalandığında, tüm çabalarına ve
feryatlarına rağmen Hz. İsa (a.s.) olmadığını kimseye kabul ettirememiş ve
kendi ar­kadaşları tarafından öldürülmüştür.

c. Hz. İsa
(a.s.), on arkadaşıyla birlikte bulunduğu bir es­nada  yahudiler  
tarafından   öldürülmek   üzere  
yakalanacağını anlamıştır. Arkadaşları arasından bir fedai istemiş
ve,  “içinizde benim kılığıma
girerek Cennet’i satın almak isteyen var mı?” diye sormuştur. İçlerinden’
biri bunu kabul edince Allah, bu fedaiyi Hz. İsa (a.s.)’a benzetmiş, Hz. İsa
(a.s.) göğe kaldırılırken ona benzetilen havarisi asılmıştır.

d. Hz. İsa
(a.s.)’m havarisi olduğunu söyleyen bir münafık, onu yakalatmak için muhbirlik
yapmıştır. Onun yerini göster­mek için gittiğinde, Allah tarafından Hz. İsa’ya
benzetilmiş ve birlikte geldiği yahudiler tarafından öldürülüp asılmıştır.

Hz. İsa (a.s.)’a
benzetilme hakkındaki bu rivayetleri akta­ran Elmalık, bu konuda Râzî’ye
katıldığını açıklayıp, onun gibi, bu görüşlerin birbirine zıt ve çelişkili
olduğunu söylemiş ve âyeti açıklama hususunda delil getirmeye elverişli
olmadıkları kanâa­tinde olduğunu belirtmiştir.[58]

İncıllerde Hz. İsa
(a.s.)’ın yahudiler’in ısrarları sonucu Pilâtus’un emriyle çarmıha gerilerek
öldürüldüğü, bir gün sonra da canlanıp mezarından çıktığı söylenmektedir.[59]
Hıristiyanlar, Hz. îsa (a.s.)’m öldürülmesinin mahiyeti hususunda ihtilâfa
düşmüşlerdir. Melkâiyye mezhebine göre, öldürülme ve çarmıha gerilme hem cisim
ve hem ruh için geçerlidir; ancak ruha do­kunmakla değil, duygu ve şuur ile
ulaşılmıştır. Yakubiyye’nin görüşü ise, öldürme ve asma fiilinin, iki cevherden
doğan cevhe­rine vâki olduğu şeklindedir. Nasturüer’e gelince, onlar, onun
cisminin öldürüldüğünü, ruhunun ise göğe yükseltildiğini kabul ederler.[60]

Hristiyanlara göre,
Hz. İsa (a.s.), çarmıha gerilmekle, bütün insanlığı, ataları Hz. Âdem (a.s.)’m
işlediği ezelî günahtan kur­tarmıştır. Ancak kendini feda ederek, insanlığı
kurtarma inancı, bir çok putperest dinde de mevcuttur. Bâzı hiristiyan
araştırıcı­lar da, bu inancın, Hindular arasında örneklerini tespit
etmişlerdir. Hindular, Krişna’nm ellerinden ve ayaklarından çivilene­rek
asıldığına, asılırken başında altın bir taç bulunduğuna ina­nırlar. Bu inanışa
göre Krişna, insanlığı kurtarmak için kendisi­ni feda etmiştir. Çarmıha
gerilerek öldürüldüğü söylenen başka dînî liderler de vardır.[61]

Tantâvî, mühtedî Lord
Headly’nin “îkâzu’l-öarb li’l-îslâm” ismini taşıyan eserinden naklen,
înciller’de anlatılan Hz. İsa (a.s.)’m çarmıha gerilme hikâyesinin, bir Bâbil
efsânesinden a-dapte olduğunu ifâde etmektedir. Headly, bu efsâneyi anlatan
Asur kitabesi sebebiyle gerçeği görerek müslüman olmuştur. Bu kitabe, 1903-1904
yıllarında Alman arkeologlar tarafından keş­fedilen bir Bâbil kitâbesidir. Asur
yazısıyla yazılan bu kitabede tanıtılan Bili isimli şahsın çarmıha gerilmesi
ile Hz. îsa (a.s.)’m çarmıha gerilmesi hakkındaki anlatılanlar aşağı yukarı
aynıdır. Headly, bu kitabedeki bilgilerle İndilerde verilen bilgileri muka­yese
sonucunda şu önemli tespitleri yapmıştır:

1. Her ikisi
de esir olarak götürülmüştür.

2. Bili,
tepedeki bir evde, Hz. İsa (a.s.) ise, başkahinin e-vinde muhakeme edilir.

3. Bili gibi
Hz. İsa {a.s.) da sopa ile dövülmüştür.

4. Bili
öldürülmek üzere tepeye, Hz. İsa (a.s.) ise inler bir vaziyette çarmıha
götürülmüştür.

5. Bili ile
birlikte iki haydut daha çarmıha gerilmiş; aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) ile de
iki haydut asılmıştır.

6. Bili,
tepeye (çarmıha) çıktığı zaman şehir sarsılır, büyük olaylar olur. Hz. İsa
(a.s.) çarmıha gerilip

öldürüldüğü zaman
Mâbed’in örtüsü parçalanır, yer sarsılır, kayalar yuvarlanır, ka­birler açılır.

7. Bill’in
elbisesi alınır. Hz. İsa (a.s.)’m elbisesini de asker­ler aralarında
paylaşmışlardır.

8. Bill’in
kalbine saplanan kılıç çıkarılınca yaradan akan kanı bir kadın silmiştir. Hz.
İsa (a,s.)’m böğrüne bir mızrak sap­lanır, oradan kan ve su çıkar. Mecdelli
Meryem ile iki kadın ge­lip cesedi yıkar ve tahnit ederler (mumyalarlar).

9. Bili
güneşten ve ışıktan uzak olan tepenin altına iner ve hayatım kaybeder. Hz. İsa
(a.s.) kayanın altındaki kabre konullur, ölüler kısmına gider, Cehennemi
ziyaret eder.

10. Askerler
tepedeki zindanda tutuklu Bill’i gözetlerler. Hz. İsa (a.s.)’ın kabrinin başına
da bekçiler konmuştur.

11. Bili’e
bakmak için tanrılar otururlar. Mecdelli Meryem ile diğer Meryem, Hz. İsa
(a.s.)’m kabrinin önünde otururlar.

12. Bili,
oturduğu her yerde aranır. Özellikle bir kadın onu

kabristanda “ah
kardeşim, ah kardeşim!” diyerek arar. Kadınlar ve özellikle de Mecdelli
Meryem, Hz. İsa (a.s.)’ı aramak için arka kapıdan kabristana gelir ve kabrinin
önünde ağlayarak durur.       

13. Bili,
ilkbahar güneşi gibi, yeniden hayata döner ve tefeden canlı olarak çıkar. Hz.
İsa (a.s.) da pazar günü hayâta döner, tepedeki kabirden çıkar.

14.
Babilliler’de büyük bayram, mart ayında, ılık ilkbahar hıevsiminde olur.  Çünkü   
Bili karanlık güçleri bu mevsimde yenmiştir. Hz. İsa (a.s.)’in bayramı
da ilkbahar günlerinde kut­lanır. Bu bayram, karanlık güçleri yenmenin
şenliğidir. ;         Headly, mukayesenin
sonunda şöyle demiştir:

“O zaman
kürsülerden yegâne kurtarıcımız olarak ilân edi­len Hıristiyanlığın büyüklüğü
nerede? Bu kitabeden anlaşılıyor ki, bu hikâye, Mesih’in ortaya çıkışından bin
sene veya daha fazla bir zaman önce vardı. Demek ki, bu boş hikâye, size ebedî
hayata girme pasaportu vermez. Bütün bunlar, çocukları avutanlann hi­kâyesidir.
İslâm şerîati, ruhsal yüceliğin; insanın şu dünyada yapacağı işlere bağlı
olduğunu, insanın ancak kendi amelleriyle kurtuluşa erebileceğini söylüyor.
Hepinizin güzel manevî işler yapmanızı istiyorum. Bu, sizin için bir takım
kâhin düşüncelerine saplanmaktan iyidir.[62]

Muasır Avrupalı ilim
adamlarından bazıları da, çarmıh ola­yının uydurma olduğu görüşündedirler.
Bunlardan Alman Er-nest die Bons, “çarmıha gerilme ve kendini feda etme
meselesi hakkında söylenenlerin, Mesih’i görmemiş olan Pavlos ve benzer­lerinin
icadı olduğunu” söylemektedir.[63]

Rivayete göre, Hz. İsa
(a.s.)’m peygamberliği sadece 3 yıl devam etmiştir. 30 yaşında peygamber olarak
görevlendirilmiş, 32 veya 33 yaşında göğe kaldırılmıştır. Annesi Hz. Meryem’in
ise, onun refinden 5 ya da 6 sene sonra 53 yaşında iken vefat ettiği bildirilmektedir.[64] 

 

I. Hz. İsa (A.S.)’ın Nüzulü

 

İslâm âlimlerinin Hz.
İsa (a.s.) hakkında en fazla tartıştığı konulardan biri de, onun Kıyamete yakın
bir zamanda yeryüzü­ne inmesi meselesidir. Kur’ân’-ı Kerim’de Hz. İsa (a.s.)’in
yeryü­züne inişiyle alâkalandırılan iki âyet bulunmaktadır. Ancak bu
âyetlerdeki ifâdeler, delâletleri bakımından kesin ve açık değil­dir. Böyle
olmakla birlikte, Önce geçtiği gibi, Hz. İsa (a.s.)’m ruh ve beden olarak
semâya çıkarıldığı görüşünde olan müfessirle-rin ekseriyeti, işaret edilen bu
iki âyeti, onun Kıyamet gününe yakın bir zamanda yeryüzüne ineceği şeklinde
anlamışlardır. Diğer taraftan, güvenilir hadis kaynaklarında bu konuda yetmi­şin
üzerinde hadis yer almaktadır. Bu hadisler, ifâdeleri bakı­mından açık ve
kesinlik arzederler. [65]

 

1. Hz. İsa (a.s.)’ın Nüzûlüyle İlgili
Görülen Ayetler

 

Hz. İsa (a.s.)’in
nüzûlüyle alâkalandırılan iki âyetten biri Zuhruf suresinin 61. âyetidir. Bu
âyetin manasını daha açık anlatabilmek için, bu âyetten önceki ve sonraki aynı
konuyla ilgili âyetleri bütün halinde vermemiz gerekmektedir:

“(Ey Muhammedi)
Meryem oğlu îsa Örnek verilince, senin kavmin (Kureyş müşrikleri) hemen ondan
keyiflenerek bağrıştılar. ‘Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?’
dediler. Sana böyle söylemeleri, sadece tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüp­hesiz
kavgacı bir kavimdir. Meryem oğlu İsa, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve
İsraüoğullan’na örnek kıldığımız bir kuldur. Eğer dileseydik, size bedel
yeryüzünde sizin yerinizi tutacak me­lekler var ederdik.

Şüphesiz ki o,
Kıyametin yaklaştığını gösteren bir bilgidir. Sakın Kıyametin geleceğinden
şüphe etmeyin. Bana uyun, doğru yol budur. Sakın şeytan sizi bu yoldan
alıkoymasın; şüphesiz o size apaçık bir düşmandır.

İsa, hakikatin bütün
delilleriyle geldiği zaman, ‘Ben size, hikmet ile ve üzerinde ayrılığa
düştüğünüz şeylerin bir kısmını açıklığa kavuşturmak üzere geldim. O halde,
Allah’a karşı sorum­luluğunuzun bilincine varın ve bana tâbi olun. Allah,
şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse yalnızca O’na kulluk
edin, doğru yol sadece budur.’ dedi.

Ama onlar, daha sonra
gruplara bölündüler ve Isa hakkında görüş ayrılığına düştüler. Kıyamet gününün
can yakıcı azabına uğrayacak zalimlerin vay hâline!”[66]

Görüldüğü gibi bu
âyetlerde, Mekke müşriklerine, Hz. İsa (a.s.)’m ilahlığı hakkında
hıristiyanlardan duyduklarının yanlış­lığı anlatılmakta, onlardan duyduklarının
aksine onun da diğer kullar gibi bir kul olduğu, Allah’ın onu peygamber olarak
seçtiği bildirilmektedir. Hz. İsa (a.s.)’m nüzûlüyle alâkalı görülen 61. âyette
ise “ve innehu le-‘ılmün li’s-sâati= Şüphesiz o, Saat (Kıya­met) için bir
ilimdir.” buyurulmaktadır.

Müfessirlerden
bâzıları bu âyette “innehu”daki “hu-o” za-miriyle Kur’ân-ı
Kerim’in kasdedildiğini kabul ederler.[67]
Ancak onların büyük bir kısmı, zamirin Hz. İsa (a.s.)’m yerini tuttuğu­nu ileri
sürmüşlerdir. Bu ikinci görüşü benimseyenler, önceki âyetlerde Kur’ârı
kelimesinin geçmediğini delil getirerek, birinci görüşü çok uzak bir ihtimâl
saymışlardır. Onlara göre doğrusu, bu zamirle önceki âyetlerde adı geçen Hz.
İsa (a.s.)’m kastedil-mesidir. Buna göre, âyetin mânâsı, “İsa, Kıyâmet’in
yaklaştığım gösteren bir bilgidir.” şeklinde olmaktadır.

Bu görüşü benimseyen
müfessirler, Hz.İsa (a.s.) ile Kıya­met bilgisi arasındaki irtibat hususunda
ise, Hz. İsa (a.s.)’a verilmiş olan hastaları İyileştirme ve ölüleri diriltme
mucizelerinin yeniden dirilmeye, onun yeryüzüne tekrar inişinin ise Kıyametin
yaklaştığına işaret olduğunu ve Kıyametin yaklaştığını bildirdi­ğini
söylemişlerdir. Dolayısıyla bu alimler, Hz. İsa (a.s.)’m inişi- ni, Kıyamet
alâmeti olarak kabul etmişlerdir. İlk müfessirlerden İbn Abbas, Ebu Hureyre,
Mücâhid, Ebul-Âliye, İkrime, Hasen-i 
Basrî, Katâde, Dahhâk ve diğer bâzı müfessirlerin bu görüşte oldukları
nakledilmektedir.[68]

Bu husustaki ikinci
âyet ise Nisa suresinin 159. âyetidir. Bu âyette şöyle denilmektedir:

“Kitap ehlinden
(yahudîler ve hıristiyanlardan) hiçbir kimse yoktur ki, Ölümünden önce, ona
iman etmiş olmasın. O, Kıyamet gününde onların üzerine şahitlik
edecektir.”

Bu âyetin tefsiri
hususunda da farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden biri, âyette ölümlerinden
önce iman edecekleri bildi­rilen şahısların yerini tutan birinci zamir ile
bütün yahudî ve hıristiyanİarın, kendisine iman edilecek şahıs için kullanılan
“o” zamiriyle de, Allah Teâlâ veya son rasülü Hz. Muhammed
(s.a.v.)’in kastedildiği şeklindedir. Buna göre, her bir yahudi veya
hıristiyan, ölüm esnasında gözlerinden perde kaldırılınca, Allah’ın tek ve
ortaksız olduğuna, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in de O’nun kulu ve rasülü olduğuna
îman edecektir.[69] Ancak onların yeis
hâlindeki bu îmanları geçerli olmayacaktır. Diğer bir görüş ise, gerek
ölümünden bahsedilen şahıs, gerekse kendisine iman edilecek şahıs için
kullanılan iki zamirin de Hz. İsa (a.s.)’m yeri­ni tuttuğu şeklindedir. Buna
göre, Hz. İsa (a.s.) gökyüzünden indiğinde, o sırada hayatta bulunan yahudiler
ve hıristiyanlar, ölümünden önce ona îman edeceklerdir. Büyük müfessirlerden
Taberî ve İbn Kesir, bu görüşü tercih etmişlerdir.[70]
Diğer bir görüş de, Ehl-i kitap’tan olan insanlardan her birinin, vefatı
öncesinde, Hz. İsa (a.s.)’ın Allah’ın rasülü olduğu gerçeğini anla­ması ve buna
îman etmesidir. Ancak yeis halindeki bu iman geçersiz olacaktır.[71] 

 

2. Hz. İsa (a.s.)’ın Nüzûlüyle İlgili
Hadisler ve Bu Konudaki Görüşler

 

Sahih hadis
kaynaklarında Hz. İsa (a.s.)’m nüzulü hakkın­da rivayet edilen hadislerin
sayısı yetmişi aşmaktadır. Bu hadis­lerden bâzılarında Peygamber Efendimiz
(s.a.v.) şöyle buyur­muştur:

“Nefsim kudret
elinde olana yemin ederim ki, Meryem, oğlu İsa, âdil bir yönetici olarak
yakında aranıza inecektir. Sonra haçı kıracak, domuzu Öldürecek ve cizyeyi
kaldıracaktır…”[72]

“Devlet
başkanınız (imamınız) kendinizden olduğu halde Meryem oğlu İsa gökyüzünden
yanınıza indiği zaman hâliniz nice olur!”[73]

“Canımı kudret
elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Mer­yem oğlu İsa âdil bir hakem olarak
aranıza inmedikçe Kıyamet kopmayacaktır. O, haçı kıracak (Hıristiyanlığın
hükümsüz oldu­ğunu ilân edecek), domuzu Öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır (din
olarak sâdece İslâmiyet kalacaktır). O zaman mal o kadar bollasaçaktır ki,
kimse mal kabul etmeyecektir.”[74]

“Ümmetimin
hayatta bulunduğu bir zamanda Deccâl çıkar ve kırk bu kadar zaman kalır (râvi,
Hz. Peygamber’in kırk gün mü, kırk ay mı, yoksa kırk yıl mı buyurduğunu
bilemediğini söylemektedir}. Bunun üzerine Allah Teâlâ, İsa b. Meryem’i yer­yüzüne
gönderir; o da Deccal’i bularak ortadan kaldırır. Sonra insanlar, aralarında
hiç bir düşmanlık bulunmadan yedi yıl ya­şarlar.”[75]

Meşhur muhaddislerden
Kadı Iyaz, bu hadislerden çıkarı­lan netice ile ilgili olarak şöyle demiştir:

“Ehl-i Sünnefe
göre, İsa’nın inmesi ve Deccal’i öldürmesi, haktır, sahihtir. Çünkü bu bahta
sahih hadisler nakledilmiştir. Aklen ve şer’an, bunu iptal edecek bir delil de
yoktur. Binaena­leyh kabulü vaciptir.[76]

Mevdûdî, tefsirinde
Hz. İsa (a.s.)’m nüzûlüyle ilgili hadis­lerden yirmibir tanesini aktardıktan
sonra şöyle demektedir:

“Bu yirmi bir
hadisin tamamı, Rasülullah’ın ashabından on dört şahsa dayandırılmış ve en
muteber ve sahih hadis kaynak­larında sahîh isnâdlarla zikredilmiştir. Gerçi,
konu hakkında bu hadislerden başka birçok hadis daha vardır; ancak biz,
yalnızca râvi zinciri bakımından sahîh olan ve yaygınlık kazanmış bulu­nan bir
bölümünü zikretmekle yetindik. Bu hadislere bakıldığın­da, 2000 yıl önce bakire
Meryem’den doğan Hz. İsa (a.s.)’ın öldü­ğü ya da âlemin herhangi bir yerinde
hâlâ yaşamaya devam etti­ği hususunu tartışmanın gereği ve faydası yoktur.
Kaldı ki, Allah, bir kulunu âlemin herhangi bir yerinde binlerce yıl canlı
tutup, dilediği zamanda dünyaya geri göndermeye de kadirdir.”[77]

Önceden olduğu gibi
zamanımızda da Hz. İsa (a.s.)’m nü­zulü konusunda müstakil eserler
hazırlanmıştır. Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî (öl.1932), et-Tasrih bimâ tevâtere
fî nüzüli’l-Mesîh adını taşıyan eserinde Hz. İsa (a.s.)’ın yeryüzüne ineceğini
bildiren hadisleri toplamıştır. Bu eserde, yetmişbeşi Rasülullah’m sözü olmak
üzere, toplam yüzbir rivayet bulunmaktadır.

Muhammed b.Ca’fer
el-Kettânî, Nazmü’l-mütenâsir mine’l-hadîsi’l-mütevâtir, isimli eserinde, Hz.
İsa (a.s.)’m nüzulünün Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabit olduğunu belirttikten
sonra, bu konudaki hadislerin mütevâtir olduğunu söylemektedir.[78]

Muhammed Zâhid
el-Kevserî de, bu konuda yazdığı eserin­de, ilgili âyetlerin tefsirini
yaptıktan sonra,   “Görüldüğü üzere,
anlatılanlardan   yalnızca   Kur’ân-ı  
Kerim   naslannın,   Hz.  
İsa (a.s.)’ın sağ olarak ref edildiğim ve Ahirzaman’da ineceğini kesin
olarak   gösterdiği   ortaya  
çıkmaktadır…Bu   konudaki   hadisler mütevâtirdir. Ümmet, seleften
halefe günümüze kadar onlara i-nanmıştır. Akâid kitaplarını ona göre tanzim
etmiştir. Bundan Ötesi sadece sapıklıktır.” demektedir.[79]
Başka bir yerde ifâdesini daha da sertleştirerek, muhalif grup hakkında şöyle
demiştir: “isa’nın nüzulü hadisi, manevî mütevâtir bir hadistir.  Şöyle ki: Aralarında bâzı mânâ
farklilıklarıyla birlikte bu konuda gerçekten çok sayıda sahih ve hasen hadis
nakledilmiştir. Bu hadisler Hz, İsa (a.s.)’ın nüzulü konusunu açıkça ortaya
koymaktadır. Böyle bir durumda, Hadis ilminin kokusunu koklayanlardan hiç kimse,
bunu inkâra güç yetiremez.[80]
Kevserî’nin başka bir tesbiti de şöyledir: “Mehdî, Deccâl ve Mesih
hadislerinin tevatürü hususun­da, Ehl-i Hadis nezdinde şüpheye yer yoktur. Bâzı
kelamcilann, -Kıyamet alâmetlerinin tamamı haktır hususunu kabul etmeleriyle
birlikte- bu hadislerin bir kısmının mütevâtir oluşu hakkındaki şüphesi,
hadisteki bilgi ve vukûfiyetlerinin azlığındandır. Onlar, kendilerine bu mesele
delilleriyle izah edildiğinde inatlarından vazgeçerlerse, bu tutumlarında mazur
sayılırlar.[81]

Şevkânî de, bu konuda
telif ettiği eserinde ilgili hadisleri naklettikten sonra, kanâatini şöyle
açıklamıştır: “Kesin olarak ortaya çıkmıştır ki, Mehdî el-Muntazar
hakkındaki hadisler mütevâtirdir,  Deccâl  hakkındaki 
hadisler mütevâtirdir,   İsa’nın
nüzulü hakkındaki hadisler mütevâtirdir.[82]

Müfessİrlerden çoğu
da, bu hadislerin tevatür derecesine ulaştığını ve dolayısıyla Hz. İsa (a.s.)’m
şu anda sağ olup zamanı gelince yeryüzüne ineceğinin kesin olduğunu kabul
ederler. Taberî, Nisa suresi 156. âyetinin tefsirinde, Rasülullah fs.a.v.)’ den
nakledilen mütevâtir haberlerle, onun ineceğinin kesin ol­duğunu belirtmiştir.[83] İbn
Kesir de, bu konudaki hadislerin mü­tevâtir olduğunu ve kesinlik arzettiğini
belirtir.[84] İbn Atıyye ise şöyle
demektedir: “Ümmet, İsa’nın semâda diri olduğunu bildiren mütevâtir
hadisin muhtevasını kabul hususunda icmâ etmiştir. Yâni o, Ahirzaman’da
yeryüzüne inerek, domuzu öldürecek, haçı kıracak, Deccâl ile savaşarak adaleti
yayacak, onun sayesinde Ümmet-i Muhammed güçlenecektir.[85]

İslam alimleri,
peygamberler içinde sadece Hz. İsa (a.s.)’ın refi ve tekrar inecek olmasının
hikmeti hakkında ise şöyle de­mişlerdir: “Peygamberler içinde sadece Hz.
İsa (a.s.)’ın nüzulü­nün hikmeti, inişinin onu öldürdüklerini iddia eden
yahudilere cevap olmasıdır. Allah Teâlâ, onların yalanını ve İsa’nın onlan
mağlup ve perişan edeceğini açıklamıştır. Ya da. onun nüzulü, eceli yaklaşınca
toprağa gömülmesi için olacaktır.”[86]

İlgili hadislerden
çıkarılan bir netice de, Hz. İsa (a.s.)’ın yeryüzüne özel bir görev ile, yani Deccal’m
sebep olacağı fitneyi ortadan kaldırmak için inmesidir. Hz. İsa (a.s.), indiği
zaman İslâm dininin hükümlerine tâbi olacak, müslümanların İmamı­nın arkasında
namaz kılacaktır. Dolayısıyla müslüman topluma bir fert olarak katılacaktır.
Onun gelişi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’ in son peygamber olduğu gerçeğini ortadan
kaldırmayacaktır.[87]
İslâm alimlerinin büyük ekseriyetinin bu ortak görüşünün aksine, muasır
alimlerden bâzıları, ilgili âyet ve hadislerin, Hz. İsa (a.s.)’ın tekrar
yeryüzüne ineceğini kesin olarak göstermedi­ği, kanaâtindedirler. Bu alimlerin
öncüsü durumunda olan Mu-hammed Abduh, onun nüzulünü insanların İslâm şeriatına
dö­nüşü olarak anlamakta ve şöyle demektedir:

“Hz. İsa
(a.s.)’in refi ve Ahirzaman’da ineceği hadisleri, i’tikâdî bir mesele olan ğayb
işi hakkında nakledilen âhâd ha­berlerdir. Halbuki i’tikâdî meselelerde ancak
kati delil kabul edilir; çünkü bu durumlarda istenen yakın bilgidir. Hz. İsa
(a.s.)’m refi ve nüzulü hakkında ise mütevâtir hadis yoktur. Onun iniş ve
yeryüzünde hüküm sürmesinin teVili, ruhunun ve risâletinin sırrının insanlar
üzerindeki hâkimiyeti ile olmasıdır. O da, öğretilerinde rahmet, mehabbet,
barış ve zahirleriyle .ye­tinmeyip şeriatın asıl maksatlarına sarılmanın
galibiyetidir.”[88]

 

İ. Hz. İsa (A.S.)’In Tabiatı

 

Bilinen bütün bu
gerçeklere rağmen hıristiyanlar, Hz. İsa (a.s.)’dan uzun bir süre sonra, onun
babasız dünyaya gelişini, Allah’ın oğlu olmasıyla açıklayıp onu
ilâhlaştırmışlar ve üçlü bir ilâh anlayışı (teslis) benimseyerek şirke
düşmüşlerdir. Hz. İsa (a.s.) Meryem’den doğduğu halde, onun mucizevî doğumuna
ve Ruhülkudüs ile te’yid edilmesine bakarak, ekânim-i selâse (üç esas-Baba,
Oğul, Ruhülkudüs) olarak üçlü bir ilâh kabul etmiş­lerdir. Onlar bu konuda
aralarında ihtilâfa düşerek, İsa Mesih’in tabiatı hakkında, farklı neticelere
ulaşmışlardır. Bir kısmı, Hz. İsa (a.s.)’da sadece bir tabîatm, diğer bir kısmı
ise iki tabiatın bulunduğuna inanır. Bir tabiata sahip olduğunu söyleyenler de
görüşleri bakımından iki guruba ayrılır. Bir gurup, onun sâdece beşer olduğunu,
diğer gurup ise ilâh olduğunu kabul eder. Üçüncü gurubun kanâati ise, onda biri
ilâhî, biri insanî olmak üzere iki tabiatın bulunduğu şeklindedir. Temelde üçe
indirilen bu görüşler, Hristiyan mezheblerince çok farklı şekillerde izah
edilmiştir.[89]

Hz. İsa (a.s.)’ı
Allah’ın oğlu kabul eden hıristiyanlar, onun, Allah’ın tezahürü,  Allah’ın kelimesi ve kutsal ruhunun cisme
bürünmüş şekli olduğunu iddia etmişlerdir. Aynı zamanda, bü­tün insanlığın
işlediği günahın yükünü üzerine alması ve bu yüzden çarmıha gerilerek kendi
kanı ile tüm insanların günâh­larına kefaret olması için, Allah’ın biricik
oğlunu yeryüzüne gön­derdiğine inanarak büyük bir şirke düşmüşlerdir. Bu bâtıl
inan­cın Hz. İsa (a.s,) ile asla alâkası yoktur. Bu sapma, ondan son­raki
dönemde, din adamlarının hayallerinin ürünü olarak orta­ya çıkmıştır.[90]
Onların bu inancının kaynağını İnciller teşkil et­mektedir. İnciller’de Hz. îsa
(a.s.)’m Baba’nın nezdinde tek şefa­atçi  
olduğu   ve   onun  
bütün   insanlığın   günahlarına  
keffaret olarak geldiği bildirilmektedir.[91]
Hristiyanlık inancına göre, Al­lah’ın oğlu olarak babasının yanında bulunan Hz.
İsa (a.s.), Al­lah’a eşit iken, O’nun emriyle insanları kurtarmak için gökten
inerek onlara benzer bir hale gelmiştir.[92]
Beşeriyetin Hz. Âdem (a.s.)’dan beri sırtında taşımakta olduğu günahı, çarmıha
gerile­rek canı ile ödemiştir.

Ancak Kur’ân-ı Kerim’e
göre, Hz. İsa, kendisine hâmile ka­lan Hz. Meryem’den doğmuştur; beşer olma
yönünden diğer in­sanlardan farksızdır. Hemcinsleri gibi o da ölümlüdür. Dolayı­sıyla,
hristiyanların inandığı gibi bir ilâh veya Allah’ın oğlu ol­ması düşünülemez. O
da Allah’ın bir kuludur. Onun tabiatı ilâhî bir tabiat veya ilâhî-insânî bir
tabiat değildir. [93]

 

K. Allah Oğul Ve Ortak Edinmekten
Münezzehtir

 

Yüce Allah, Kur’ân-i
Keriminde pek çok yerde, hristiyanla-rın bu ağır iftirasını reddetmektedir. Bu
âyetlerden birkaçının meali şöyledir;

“Allah çocuk
edinmemiştir. O’nunla birlikte bir başka ilâh da yoktur. Eğer öyle olsaydı, her
ilâh kendi yarattığına hükmedip onu istediği yöne götürürdü. Aynca onların bir
kısmı diğerine üs­tün gelmeye çalışırdı. Allah, müşriklerin taktıkları
sıfatlardan münezzehdir. O, ğaybı da bilir, hazin da. Onların koştukları or­taklardan
münezzehtir.[94]

“De ki: O Allah,
birdir. Allah, hiç bir şeye muhtaç değildir, O, doğurmamış ve doğrulmamıştır.
O’nun hiç bir dengi yoktur.[95]

“Allah, gökleri
ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan vâr edendir. O’nun eşi yokken nasıl çocuğu
olabilir? Üstelik, her şeyi yaratan da O’dur. O, her şeyi çok iyi bilir.[96]

Allah Teâlâ, “Allah
çocuk edindi” iftirasının, gökleri, yeri ve dağlan paramparça edebilecek
büyük bir bühtan olduğunu be­lirterek şöyle buyurmuştur:

“Bazı kimseler,
‘Rahman olan Allah çocuk edindi.’ dediler. Yemin olsun ki, siz ortaya çok
çirkin bir şey getirip iftira attınız. Bu iftiranın korkunçluğundan neredeyse
gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar parçalanıp dağılacaktı. Çünkü onlar,
rahman olan Allah’a çocuk isnat ettiler. Oysa rahman olan Allah’ın çocuk
edinmesi asla şanına yakışmaz. Göklerde ve yerde bulunan hiç bir kimse yoktur
ki, kıyamet günü rahman olan Allah’ın huzuruna bir kul olarak çıkmasın.
Şüphesiz Allah, onları ilmiyle kuşatmış, kendilerini ve yaptıklarını bir bir
saymıştır. Kıyamet günü onların her biri Allah’ın huzuruna tek başına
çıkacaktır.[97]

Hz. İsa (a.s.) da
diğer peygamberler gibi bir beşerdir ve o Hz. Meryem’in oğludur. Kendisine
üflenen bir ruhla hâmile kal­mış Meryem’den doğmuştur. Annesinden başkasına
nisbeti büyük bir iftiradır. Yahudilerin, onun gayrimeşru bir birleşmenin ürünü
olduğu şeklindeki çirkin iftiraları da, hristiyanların onun Allah’ın oğlu,
Allah’ın insanda tecessümü şeklindeki inançları da gerçek dışı birer
düşüncedir:

“İşte Meryem oğlu
İsa (hakkındaki doğru bilgi) budur. Ne var ki, yahudüer ve Hıristiyanlar, bunda
ihtilâf etmişlerdir. Çocuk edinmek, asla Allah’ın şanına yakışmaz. O, bir şeyin
olmasını dilerse, sâdece ‘ol’ der, o da oluverir. Şüphesiz, benim de Rabbim,
sizin de Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na ibadet edin. İşte doğru yol budur. Ne
var ki, gruplar aralarında İsa hakkında ihtilafa düştüler. O dehşetli günü
görecek kâfirlerin vay haline! Bizim karşımıza çıkacakları gün, gerçeği nasıl
da apaçık işitecek ve gö­recekler! Ancak o zâlimler, bu gün, apaçık bir
sapıklık, apaçık bir dalâlet içindedirler.[98]

Hıristiyanların bâtıl
inançlarını reddeden Yüce Allah, kendi katında Hz. İsa (a.s.)’m yaratılışının
Hz. Âdem (a.s.)’m yaratılı­şından farksız olduğunu bildirmiştir:

“Allah’ın katında
İsa’nın durumu kendisini topraktan yara­tıp sonra ‘ol’ demesiyle olmuş olan
Âdem’in durumu gibidir. Ger­çek Rabbindendir, o halde şüphelenenlerden olma.[99]

Müfessirler, bu
sonuncu âyetin iniş sebebinin, Hz. Pey-gamber (s.a.v.)’in Necran’dan gelen 60
kişilik Hıristiyan heyetiyle yaptığı görüşme olduğu hususunda görüş birliği
etmişlerdir. Bu âyet, Hıristiyan âlimlerin, “Madem ki, İsa’nın insanlardan
bir babası olmadığı açıktır, o halde Allah’ın oğlu olması gerekir” iddi­asında
bulunmaları üzerine, onlara cevap olarak inmiştir. Âyetle onlara, Hz. İsa
(a.s.)’m da, Hz. Âdem (a.s.) gibi babasız olarak yaratıldığı gerçeği
hatırlatılmış, ikisinin yaratılışı arasındaki benzerliğe işaret edilmiştir. Hz,
Âdem (a.s.)’ın Allah veya Allah’ın oğlu olmasını gerektirmeyen bu özelliğin,
Hz. İsa {a.s.)’m da Al­lah veya oğlu olmasını gerektirmediği bildirilmiştir.[100] Allah’ın
Hz. sa (a.s.)’m babası değil, ancak yaratıcısı ve Rabbi olduğu gerçe­ği
vurgulanarak, hıristiyanların düştükleri hata ortaya konul­muştur. Bu kesin ve
susturucu ilâhî cevap, aynı zamanda yahudilere yönelik bir cevaptır. Babasının
olmaması dolayısıyla, Hz. İsa (a.s.)’m peygamberliğini reddetmenin, Hz. Musa
(a.s.) ve Tevrat’ı yalanlamak olduğunu ortaya koymaktadır. Zira Hz, İsa (a.s.),
aynen Hz. Âdem fa.s.) gibi babasız yaratılan bir peygam­berdir.[101]

Allah Teâlâ, Ehl-i
Kitab’ı Hz. İsa (a.s.) hakkında haddi aş­maktan ve üçlü ilâh kabul etmekten
menetmiştir. Rivayete göre, huzuruna gelen bâzı hıristiy anlar, Hz İsa (a.s.)’a
Allah’ın kulu ve rasülü dediği için, Peygamberimiz (s.a.v.)’i onu ayıplamakla
it­ham etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.), Allah’a kul olmanın
bir ayıp olmadığını söylemişti. Bu hâdise dolayısıyla şu âyetler indi.

“Ey Kitap ehli!
Dininiz hususunda aşın gitmeyin. Allah hak­kında sâdece gerçeği söyleyin.
Meryem oğlu İsa Mesih, ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi
ve O’ndan bir ruhtur. Allah’a ve peygamberlerine inanın, Allah üçtür’ demeyin.
Bundan vazgeçin, vazgeçmeniz sizin hayrınızadır. Allah ancak bir tek ilâhtır,
çocuk sahibi olmaktan münezzehtir. Göklerde olan­lar da yerde olanlar da
O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.

îsa Mesih de, Allah’a
yaklaştırılmış melekler de Allah’a kul ol­maktan asla çekinmezler. Kim O’na
kulluktan çekinir ve büyüklük taslarsa, bilsin ki, O, hepsini huzuruna
toplayacaktır. Allah, ina­nıp yararlı iş işleyenlere ecirlerini ödeyecek,
onlara olan bol nime­tini daha da artıracaktır. Kulluk etmekten çekinenleri ve
büyüklük taslayanlan ise elem verici bir azaba uğratacaktır. Onlar kendile­rine
Allah’tan başka bir dost ve yardımcı bulamazlar.[102]
Allah Teâlâ, Baba, oğul ve Ruhülkudüs’ün oğulda cesetlen-diğini düşünerek,
“Allah, Meryemoğlu İsa’dan ibarettir” diyenle­rin ve üçlü tanrı
anlayışına sahip olanların küfre düştüklerini ve cehennemlik olduklarını
bildiren âyetler indirmiştir:

“Şüphesiz ki,
‘Allah, ancak Meryem oğlu îsa Mesih’tir,’ di­yenler kâfir olmuşlardır. Ey
Muhammedi De ki: ‘Allah, Meryem oğlu İsa Mesih’i, annesini ve bütün
yeryüzündekileri helak etmek istese, O’na kim engel olabilir?’ Göklerin, yerin
ve ikisi arasında-kilerin mülkiyeti sadece Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır.
Allah, her şeye kadirdir.[103]

“Andolsun ki,
‘Allah, ancak Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir oldular. Oysa İsa Mesih,
‘Ey İsrailoğullan! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin; kim Allah’a
ortak koşarsa mu­hakkak Allah ona Cenneti haram eder. Onların varacağı yer Ce­hennemdir.
Zâlimlerin hiç bir yardımcısı da yoktur.’ dedi.

And olsun ki, ‘Allah
üçten biridir’ diyenler kâfir olmuştur. Tek bir Allah’tan başka ilâh yoktur.
Dediklerinden vazgeçmezler­se, andolsun ki, onlardan inkâr edenler elem verici
bir azaba uğ­rayacaktır. Hâlâ Allah’a tevbe etmezler, O’ndan mağfiret dilemez­ler
mi? Oysa Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Meryem oğlu İsa Mesih
sadece peygamberdir; ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Onun annesi
dosdoğrudur, her ikisi de yemek yerlerdi. Onlara âyetleri nasıl açıkladığımıza
bir bak, sonra da bak ki nasıl yüz çeviriyorlar!

Ey Muhammedi Onlara
şöyle de:’Allah’ı bırakıp da, size za­rar da fayda da veremeyecek şeylere mi
kulluk ediyorsunuz? Allah her şeyi işiten ve her şeyi çok iyi bilendir. Ey
Kitap ehli!

Haksız olarak
dininizde taşkınlık etmeyin. Daha önce sapıtan, çoğunu saptıran ve doğru yoldan
ayrılan bir milletin heveslerine uymayın.[104]

Hz. İsa (a.s.) daha
beşikte iken söylediği ilk sözlerde, ken­disinin Allah’ın kulu olduğunu
açıkladığı ve bu gerçeği sık sık dile getirdiği, diğer insanlarla benzer bir
hayat sürdüğü, o ve annesi diğer insanlar gibi yiyip içtikleri halde, doğrudan
uzakla­şan hıristiyanlar, insanoğlunun müzmin hastalığına yakalandı­lar.
Allah’a ortaklar uydurdular. Peygamberleri ve din adamları­nı ilâh edinerek
onları Allah’a nispet edenler sadece onlar değil­di. Yahudiler de Hz. Üzeyr
(a.s.)’ın Allah’ın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Allah Teâlâ, bu iki
toplumun iftirasını aynı âyette dile getirerek şöyle buyurmuştur:

“Yahudiler,   ‘Üzeyr Allah’ın oğludur’ dediler;
Hıristiyanlar,

‘Mesih Allah’ın
oğludur’ dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek
ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin! Nasıl da
uyduruyorlar! Onlar hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan
başka rabler olarak kabul etti­ler. Oysa tek Allah’tan başkasına kulluk
etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların koş­tukları
eşlerden münezzehtir.”[105]

Halbuki Hz. İsa
(a.s.), insanları kendisine îman ve itaate çağırırken sadece Allah’a kul
olmalarını ve yalnızca O’nu ilâh edinmelerini emrediyor, doğru yolun bundan
ibaret olduğunu açıklıyordu:

“Benden önce
gelen Tevrat’ı tasdik etmekle beraber size ya­sak edilenlerin bir kısmım helâl
kılmak üzere, Rabbinizden size bir âyet getirdim. Allah’tan sakının ve bana
itaat edin; çünkü Al­lah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O’na kulluk
edin. İşte dosdoğru yol budur.”[106]  

 

L. Hz. İsa (A.S.)’In Kavmi Aleyhine
Şahitliği

 

Kur’ân-ı Kerim’de,
Hesap gününde Allah Teâlâ ile Hz. İsa (a.s.) arasında, hıristiyanlarm onu ve
annesini tanrı edinmeleri hususunda geçecek bir konuşmaya yer verilmiştir. Bu
konuş­mada Yüce Allah, Hz. İsa (a.s.)’a, Allah’tan başka kendisini ve annesini
tanrı edinmeleri hususunda kavmine bir şey söyleyip söylemediğini sormaktadır.
Hz. İsa (a.s.} ise, Yüce Allah’ı bun­dan tenzih ettiğini ve içlerinde bulunduğu
sırada O’nun bildiği gibi kavmine sâdece O’na kulluk etmelerini söylediğini ve
asla ilahlık taslamadığını, ifâde etmektedir:

“Ve işte o zaman
Allah, ‘Ey Meryem oğlu îsa! Sen insanlara Allah’ın dışında tanrı olarak beni ve
annemi iki tann edinin, de­din mi?’ dedi. İsa, şöyle cevap verdi: Haşa, seni
tenzih ederim, hakkım olmayan sözü söylemek bana yaraşmaz; eğer söylemiş-sem,
şüphesiz sen onu bilirsin. Sen, benim içimde olanı bilirsin; ben ise senin
gizlediklerini bilmem. Şüphesiz ki, görülmeyeni bilen ancak sensin. Ben onlara
sâdece benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin diye bana
emrettiğini söyledim. Araların­da bulunduğum müddetçe onlar hakkında şahit
idim. Sen beni katına yükselttikten sonra, onlan sen gözlüyordun. Sen her şeye
şahitsin. Onlara azâb edersen, doğrusu onlar senin kullarındır; onları
bağışlarsan, güçlü olan, hakim olan şüphesiz ancak sen­sin.”[107]

Bu şahitlik ve
yüzleşme, Kıyamet gününde, Hz.İsa (a.s.)’ı ve annesini ilah edinenlerin
huzurunda olacağı halde, bu işin ke­sinliğini göstermesi bakımından, hitap
geçmiş zaman kipiyle yapılmıştır. Bu soru ve cevaptan maksat, h iris uyanları
korkut­mak, Allah’a karşı hiç bir şeyi ortak koşmamaları hususunda onları
uyarmaktır. Âyetteki ağır azarın muhatabı, Hz. İsa (a.s.) değil, onu ilâh
edinerek üçlü tanrı inancına sahip olan hırisuyanlardır. Görüldüğü gibi,
Cenab-ı Hakkı kendisine ortak koşulmaktan tenzih eden Hz. İsa (a.s.), insanlara
sadece Allah’ın emirlerini ulaştırdığını söylemiş, bu bâtıl inanışın
kendisinden sonraki dönemde ortaya çıktığını, kendisinin ise buna engel
o-Iamayacağmı belirtmiş; sonra da kavminin durumunu Allah’a havale ettiğini açıklamıştır. [108]

 

M. Hristiyanlar İslâm Davetine Karşı
Yahudiler Ve Müşriklerden Daha Olumlu Davranmışlardır

 

Hıristiyanlar,
içlerinden İslama girenler çok fazla olmamak­la birlikte, Rasülullah
(s.a.v.)’in dâvetine karşı, Ehl-i Kitab’ın diğer kanadı olan yahudilerin aksine
müsbet bir tavır takınmış, onlardan bir kısmı müslümanlara dostluk ve sevgi
beslemiştir.

İbn İshak’tan
aktarılan bir rivayete göre, peygamber olarak görevlendirildiği haberi
Habeşistan’da duyulunca, 20 kişilik veya o civarda bir heyet, Mekke’de olan
Rasülullah (s.a.v.)’e gelmişti. Heyet mensupları, onu Mescid-i Haram’da
buldular ve onun etrafında oturup onunla konuştular. Bu sırada Kureyş müşrik­lerinden
bir gurup da toplantı yerlerinde oturuyordu. Rasülullah (s.a.v.),
heyettekilerin sorularını cevapladıktan sonra onları İs­lâm’a davet etti ve
onlara Kur’ân’dan bâzı bölümler okudu. Kur’ân’ı dinlediklerinde göz yaşlarını
tutamayan bu hıristiyanlar, davetini kabul ederek ona iman ettiler. Kitapların­da
onun vasıfları hakkında verilen bilgileri, onda müşahede et­mişlerdi. O sırada
kendilerine sataşan Ebu Cehü’in hakaretleri­ne maruz kaldıkları halde, onu
iyilikle savmaya çalışan ve ona hiçbir çirkin söz söylemeyen bu heyetin
Necran’dan geldiğinin söylendiğini de ekleyen İbn İshak, Kasas süresinin 52-55.
âyet­lerinin bu heyet hakkında indiğini belirtir. Bu âyetlerin meali şöyledir:

“Bundan önce
kendilerine kitap verdiklerimiz, buna da iman ederler. Kendilerine Kur’ân
okunduğu zaman, ‘Biz ona iman ettik. Şüphesiz o, Rabbimizden indirilmiş bir
gerçekti. Doğrusu biz, bu bize ulaşmadan önce de, ona yürekten boyun eğen
Müslümanlar-dik!’ derler.

Sabretmeleri, kötülüğü
iyilikle savmaları ve kendilerine nzık olarak bahşettiğimiz nimetlerden infakta
bulunmalarından dolayı mükâfatlarını iki kat olarak vereceğimiz kimseler, işte
onlardır. Onlar ki, boş ve anlamsız sözler işittikleri zaman, ondan hemen yüz
çevirip, ‘Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Size selâm olsun,
bizim câhillerle işimiz yok!’ derler.”

Habeşistan  Necâşİsi ve 
arkadaşları  hakkında  nazil 
olan Mâide suresi 82. âyeti de, bu hususu açıkça ortaya koymakta­dır. Bu
âyette, mü’mirilere aşırı düşmanlık bakımından, yahudiler, putlara tapan
müşriklerle bir tutulmuştur. Hattâ mü-fessirler, âyette önce yahudilerin
zikredilmesinden hareketle, onların düşmanlığının müşriklerin düşmanlığından
daha fazla olduğunu kabul etmişlerdir,[109]
Âyetin devamında, mü’minlere sevgi besleme bakımından en yakın olanların ise,
hıristiyanlar olduğu belirtilmiş, bu sempatinin sebebi olarak da içlerindeki
âlim, keşiş ve rahiplerin bulunması gösterilmiştir:

“Bütün insanlar
içinde, mü’minlere en çok düşmanlık besle­yenlerin,  Yahudiler ve Allah’a ortak koşan müşrikler
olduğunu kesinlikle göreceksin. Ve bütün insanlar içinde inananlara en çok
dostluk ve sevgi besleyenlerin ise  ‘Biz
hıristiyanlanz’ diyenler olduğunu göreceksin. Gerçek böyledir; çünkü,
hıristiyanlar ara­sında, Öyle keşişler ve rahipler vardır ki, onlar kibire
kapılmamış­lardır. Onlar, bu Rasüle (Hz. Muhammed’e) indirileni dinledikle­rinde,
ondaki hakikatin bir kısmını tanıdıklarından, gözlerinden yaşlar boşaldığını
görürsün. Onlar, ‘Ey Rabbimiz, biz inanıyoruz. Öyleyse    bizi,   
hakikate   şahitlik   yapanlar  
ile    birlikte    yaz. Rabbimizin bizi sâlihler arasına
katmasını o kadar arzuladığımız halde, nasıl olur da Allah’a ve bize indirilen
hakikâte iman etme­yiz. ‘ dediler. Ve bu inançları karşılığı, Allah, onlan,
mesken edi­necekleri, içinden ırmaklar akan cennet bahçeleriyle
mükâfatlan-dıracaktır. Bu, iyilik yapanların ödülüdür. Hakikati inkâra ve me­sajlarımızı
yalanlayanlara gelince, onlar ateşe atılacaklardır.”[110] 

 

N. İnciller

 

Hıristiyanların kutsal
kitabı Ahd-i Cedid, başta dört incil olmak üzere 27 kitaptan meydana
gelmektedir. Her biri başka bir şahıs tarafından yazılmış olan dört İncil, yazarlarına
göre isimlendirilmiştir. Bilinen gerçeklere göre Hz, İsa (a.s.), üç yıllık
davet döneminde kendisine vahyedilen İncil’i ne bizzat yazmış ne de kâtiplere
yazdırmıştır. Onun kısa süren tebliğ süresinde yaptığı, belde belde dolaşarak
konuşmalar yapmak ve kendisine bildirilen gerçekleri sözlü olarak açıklamak
olmuştur. Onun ve­fatından sonra ise havarilerin en Önemli işleri ondan
dinledikle­rini neşretmek olmuştur. Bu süreç içerisinde havariler veya on­ların
talebeleri, Hz. İsa (a.s.)’m hayatı, davranışları ve mucizele­rini de
anlatmışlar, Hz. İsa (a.s.)’dan duyduklarıyla birlikte hafı-zalarındaki bu
hatıraları da kayda geçirmişlerdir. Diğer bir ifa­deyle, onlardan her biri bir
İncil yazmış, Hz. İsa (a.s.)’m mesajını kendi anladığı biçimde yorumlamıştır.
Bunun neticesinde çok sayıda İncil ortaya çıkmıştır. Hz. İsa (a.s.)’ın Arâmice
konuştuğu kabul edilir; ancak altmıştan fazla İncil arasından seçilerek Ahd-i
Cedid’e konulan dört İncil dahi Yunanca olarak kaleme alın­mıştır. Anlaşılacağı
gibi, înciller, İslâmî ilimler içinde, Rasülullah (s.a.v.)’in hayatını konu
alan, Siyer kaynaklarına benzer. Her biri, müellifinin damgasını taşıyan Hz.
İsa (a.s.)’m biyografisi durumundadır.[111] Bu
İnciller arasında aynı konular­da aktarılan bilgiler arasında önemli zıtlıklar
bulunmaktadır.

İslama göre,
hırisuyanların muteber saydığı dört İncil’in veya aralarından herhangi birinin
Hz. İsa (a.s.)’a nispet edilmesi mümkün değildir. Bu İnciller, Hz. İsa (a.s.)’m
refinden uzun süre sonra bâzı din adamları tarafından, bir bakıma hatırat
nev’inden kaleme alınmıştır. Hatta onların havarilere nispeti de doğru
değildir.[112] Hz. İsa (a.s.)’m
mesajının bu kitaplarda tahrif edildiğinin kesin delili, Kur’ân-ı Kerim’de
verilen bilgilerle zıtlık­lar arzetmeleridir. Kur’ân, Hz. İsa (a.s.)’i tevhid
inancını yerleş­tirmeye çalışan bir peygamber olarak tanıttığı halde, İnciller
cisme bürünmüş ilâhî kelâm ve tanrı olarak takdim etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de
Hz.İsa (a.s.)’ın çarmıha gerilmediği kesin ola­rak bildirilirken, İnciller’de
onun ne şekilde çarmıha gerilmiş olduğu tafsilatıyla anlatılmaktadır. Kur’ân’a
göre Hz. İsa (a.s.), kendisinden sonra gelecek Ahmed ismindeki peygamberi müjde­lediği
halde, İnciller’in müellifleri kasdî olarak bu müjdeyi çı­karmışlar ve
Rasülullah (s.a.v.)le ilgili diğer müjdeleri de anla­şılmaz hâle getirmeye
çalışmışlardır. [113]