<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Ali Büyükkara arşivleri - Fasih Arapça</title>
	<atom:link href="https://fasiharapca.com/category/haber/ilahiyat-makaleleri/mehmet-ali-buyukkara/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fasiharapca.com/category/haber/ilahiyat-makaleleri/mehmet-ali-buyukkara</link>
	<description>arapça sarf nahiv dil bilgisi yasin suresi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Oct 2023 20:15:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://fasiharapca.com/wp-content/uploads/2025/04/cropped-favicon-fasih-1-32x32.png</url>
	<title>Mehmet Ali Büyükkara arşivleri - Fasih Arapça</title>
	<link>https://fasiharapca.com/category/haber/ilahiyat-makaleleri/mehmet-ali-buyukkara</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>IŞİD’in Medine saldırısı ne anlama geliyor?</title>
		<link>https://fasiharapca.com/isidin-medine-saldirisi-ne-anlama-geliyor/302867</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2016 12:26:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İlahiyat Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Büyükkara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=302867</guid>

					<description><![CDATA[<p>IŞİD’in Medine saldırısı ne anlama geliyor? &#160; &#160; Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara İstanbul Şehir Üniversitesi Ramazan ayının son günü Medine&#8217;de Nebi Mescidi&#8217;nin hemen yanı başında IŞİD&#8217;in düzenlediği bombalı intihar saldırısı İslam alemini derinden sarstı. Eş zamanlı olarak Katif ve Cidde şehirlerinde de benzer saldırıların olması, örgütün Suud rejimini hedef aldığını gösteriyor. İŞİD İstanbul ve &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/isidin-medine-saldirisi-ne-anlama-geliyor/302867">IŞİD’in Medine saldırısı ne anlama geliyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>IŞİD’in Medine saldırısı ne anlama geliyor?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara<br />
İstanbul Şehir Üniversitesi</p>
<p>Ramazan ayının son günü Medine&#8217;de Nebi Mescidi&#8217;nin hemen yanı başında IŞİD&#8217;in düzenlediği bombalı intihar saldırısı İslam alemini derinden sarstı. Eş zamanlı olarak Katif ve Cidde şehirlerinde de benzer saldırıların olması, örgütün Suud rejimini hedef aldığını gösteriyor. İŞİD İstanbul ve Bağdat&#8217;tan sonra üç Suud şehrinde peşpeşe düzenlediği sansasyonel eylemleriyle tüm dünyaya “ben ayaktayım, güçlüyüm, benden korkun” mesajı verdi. Malum olduğu üzere örgüt son haftalarda Kuzey Suriye&#8217;de ve Irak&#8217;ın Enbar eyaletinde ciddi gerilemeler yaşadı. IŞİD&#8217;in beyni ve kalbi olan Musul ve Rakka&#8217;ya operasyon hazırlıkları ise bir yandan devam ediyor.</p>
<p>Medine, Bağdat ve İstanbul&#8217;un her birinin hilafet başkentleri ve İslam medeniyetinin sembol şehirleri olduğunu bu bağlamda hatırlayalım. Nüfusunun neredeyse tamamını Şiilerin oluşturduğu bir Suud kenti olan Katif&#8217;in vurulmasının hiç kuşkusuz mezhebi bir anlamı bulunmakta. Şiiliğin İslam dışı sayıldığı Selefi itikada kendisini nispet eden IŞİD için, Katif&#8217;te veya Bağdat&#8217;ta Şiilere saldırmanın meşruiyeti Paris ya da Brüksel saldırılarının meşruiyetinden farksız.</p>
<p>İşin bu yönü bir tarafa, bu yazının asıl amacı Medine saldırısını ele almak olacak. IŞİD niçin Medine&#8217;de hem de Hz. Peygamber&#8217;in türbesinin hemen dibinde böylesine cür&#8217;etkâr bir eyleme tevessül etti? Siyasal hedeflerinin yanısıra bu eylemin arkasında dini bir motivasyon mevcut mu? Tüm Müslümanları kahreden böyle bir eyleme bedel olabilecek nasıl bir meşruiyet gerekçesi olabilir? Bilindiği gibi, hakimiyet kurduğu bölgelerde IŞİD&#8217;in ilk faaliyetlerinden birisi türbeleri tahrip etmek oldu. Irak ve Suriye&#8217;de çok sayıda kabir, kümbet, türbe geçen üç yıl içinde bu şekilde yıkıldı. Özellikle Musul&#8217;da Hz. Yunus ve Hz. Davud türbelerinin dinamit ve dozerlerle tahrip edilmesi Müslümanları fazlaca üzmüştü. Medine saldırısından sonra insanların aklına haliyle şu soru geldi. Acaba IŞİD, Peygamberimiz&#8217;in kabrini de mi yıkmaya teşebbüs etti?</p>
<p>MEDİNE DE HARAM BİR ŞEHİRDİR</p>
<p>Medine&#8217;nin kutsiyetinin Mekke&#8217;den hiç de az olmadığını öncelikle burada not edelim. Medine tıpkı Mekke gibi &#8216;Harem&#8217; sayılmakta. “Ey Allahım! Hz. İbrahim Mekke&#8217;yi haram kıldığı gibi, ben de Medine&#8217;yi iki dağı arasıyla haram kılıyorum” diyen Hz. Peygamber, yaşadığı şehrin bu özelliğini vurgulamak istemişti. “Oranın otu yolunmaz, hayvanı ürkütülmez,&#8230;, öldürmek kastıyla hiç kimseye orada silah taşımak caiz olmaz..” diyerek söz konusu haramlığın alanını belirlemiş, “kim bu haramı ihlal edecek bir davranışta bulunursa, Allah&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerine olsun. Allah kıyamet günü o kimseden ne farz ne de nafile hiç bir hayır kabul etmesin” bedduasıyla da söz konusu yasakları çiğnemenin ciddi manevi sonuçlarını dile getirmek istemişti (Buhari, Müslim, Ebu Davud rivayetleri).</p>
<p>Selefiler, kabirdeki kişiye yönelik dua edileceği, dolayısıyla şirk koşulacağı ve tevhit akidesinin ihlal edileceği gerekçesiyle kabirler üzerinde yükselti, bina, türbe gibi şeylerin yapılmasını gayri İslami kabul etmekteler. Selefiliğin önemli alimlerinden Muhammed b. Abdülvehhab, Vehhabilik adını alacak hareketini sahâbeden Zeyd b. Hattâb&#8217;ın Cübeyle&#8217;deki türbesini kendi elleriyle yıkarak başlatmıştı. Yıkıma Suud devletinin kurucusu Muhammed b. Suud güvenlik desteği verdi. Suudi/Vehhabi kuvvetleri 1805&#8217;de diğer Hicaz şehirleriyle beraber Medine&#8217;yi de ele geçirdi. İşgalin ilk hedefi yine türbeler oldu. Hz. Muhammed&#8217;in amcası ve Uhud savaşı şehidi Hz. Hamza&#8217;nın türbesi de tahrip edilen binalar arasındaydı. Türbelerin yıkımını bizzat türbedârlara yaptıran Vehhabiler, Hz. Peygamber&#8217;in kabrinin üzerindeki kubbeyi de yıkmaya yeltentiler. Ancak halkın galeyana gelmesi nedeniyle yıkım işi gerçekleşmedi. Fakat içerideki değerli süslemeler yerlerinden söküldü ve türbeye vakfedilmiş mücevherlerle dolu hazineye el kondu.</p>
<p>YEŞİL KUBBE&#8217;YE SELEFİ SALDIRILAR</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in kabri üzerine ilk kubbeyi Memlüklüler inşa etti. Sultan Kayıtbay tarafından hücre-i saâdetin üzerine yaptırılan bu ahşap bina &#8216;kubbetü&#8217;n-nur&#8217; diye anılıyordu. 1812&#8217;de Medine&#8217;yi Vehhabi işgalinden kurtaran Osmanlılar, hasar görmüş bu kubbe yerine şimdiki yeşil kubbeyi inşa ettiler. II. Mahmud taştan yaptırdığı bu güzel kubbe ile beraber Mescid-i Nebevi&#8217;de kapsamlı bir restorasyon ve genişletme çalışması gerçekleştirdi.</p>
<p>Suudi/Vehhabilerin Medine&#8217;ye ikinci gelişleri 1926 yılına rastlar. Son Suud devletinin askeri gücü olan ve Vehhabi bedevi kuvvetlerinden oluşan Necd İhvanı ilk önce Taif&#8217;te korkunç bir katliam gerçekleştirmiş, bu hadisenin şok edici tesiriyle Mekke şehri fazla direnmeden teslim olmuştu. On ay süren bir direnişin ardından teslim olma kararı alan Medineliler, işgali yöneten Abdülaziz ibn Suud&#8217;dan İhvan kuvvetlerinin şehre sokulmamasını talep ettiler. Halkın bu talebi kabul edildi. Zira İbn Suud Taif&#8217;te olanların Medine&#8217;de tekrarlanmasından endişeliydi. İhvan&#8217;a bu açıdan güvenemiyordu. İhvan&#8217;ın gözünde Mekke ve Medine şehirleri, Kabe&#8217;si ve Zemzem&#8217;iyle, Mescid-i Nebevi&#8217;si ve Kabr-i Şerif&#8217;iyle değil şirk ve bidatlarıyla anılan şehirlerdi ve Necd İhvanı buralara &#8216;temizlik&#8217; yapmak için gelmişti. Medine tüm İslam aleminin gözü önündeki bir şehirdi. Burada vuku bulacak en basit olay dahi çok farklı boyutta dünyada yankı bulabilirdi. Bu durum işgalin kısmi de olsa kabul görebilecek haklılığına ve Suudilerin siyasi meşruiyetine gölge düşürebilirdi.</p>
<p>Fanatik Necd İhvanı şehre sokulmadı ama İbn Suud&#8217;un Selefi uleması türbeleri yıkmada ihmalkar davranmadı. Selefi kadı Abdullah ibn Büleyhid, peygamber şehrindeki şirk ve bidat odaklarını yok etmek için hemen kolları sıvamıştı. Meşhur Cennetü&#8217;l-Baki kabristanındakiler başta olmak üzere türbeler ve mezar taşları yerle bir edildi. Baki&#8217;deki Ehl-i Beyt büyüklerinin mezarlarının yıkımı büyük sorun oldu. Kadı Abdullah, Hz. Peygamber&#8217;in torunlarından Hz. Hasan ile Muhammed Bakır ve Cafer Sadık&#8217;ın kabirlerinin yıkımını üstlenecek kimseyi bulamamış, en sonunda bu işi -büyük ihtimalle zor ve tehditle- Medine&#8217;nin fakir ve sahipsiz Nehavile Şiilerine yaptırmıştı. Nehavile ahalisi böyle bir zulmü herhalde daha önce görmemişti.</p>
<p>Özellikle bazı mütaassıp Selefiler, dedelerinin yüzyıl önce yıkamadığı Hz. Muhammed&#8217;in mezarı üzerindeki kubbeyi yıkmak istiyorlardı. İbn Suud buna mani oldu. Yıkım işleri hem Selefileri tatmin edecek hem de diğer Müslümanları incitmeyecek düzeyde bir ince ayarla başlatılıp bitirildi. İbn Suud&#8217;un davetiyle Hicaz&#8217;a gelen Hindistan&#8217;ın büyük Müslüman teşkilatlarından Hilafet Komitesi&#8217;nin heyeti, yıkıma uğramış yapı ve mezarlarda inceleme yaptı. Heyet, camilerin ve türbelerin sadece kubbelerinin yıkıldığını, bizzat mezarlara, bilhassa Kabr-i Şerif&#8217;e ve yeşil kubbesine bir zarar gelmediğini tespit etti. Kubbedeki birkaç kurşun deliğinden başka bir hasar beyanında bulunmadı.</p>
<p>YEŞİL KUBBE YIKILSIN ÇAĞRISI</p>
<p>İbn Suud, Suudi Arabistan&#8217;ın şimdiki sınırlarını Necdli İhvân sayesinde emniyete alınca, onlara artık ihtiyacı kalmayınca, bu aşırıcı gücü tasfiye yoluna gitti. Onlarla bir devlet çatısı altında devam etmek mümkün değildi. Ancak Selefiliğin bu ana vatanında, rejime suyunu veren, rejimin kendisiyle beslendiği bu ideolojinin topraklarında aşırı tutum ve düşünceler hiç eksilmedi. Yemenli meşhur Selefi alim Şeyh Mukbil el-Vadıi&#8217;nin (ö. 2001) kitabının konusu yine Yeşil Kubbe&#8217;ydi. Kaleme aldığı Havle&#8217;l-Kubbeti&#8217;l Mebniyye &#8216;ala Kabri&#8217;r-Resul adlı kitapta Hz. Peygamber&#8217;in kabri üzerindeki türbenin mutlaka yıkılması gerektiğini söyledi. Mukbil&#8217;e göre Hz. Resulullah&#8217;ın Müslümanlardan talebi de zaten bu yönde olmalıydı. Mukbil&#8217;in Yemen&#8217;in Sa&#8217;de vilayetinde, Zeydiyye Şiası&#8217;nın tam kalbinde inşa ettiği Demmac Medresesi, aşırıcı Selefilik eğitiminin verildiği, tüm dünyadan öğrencilerin geldiği bir merkez haline geldi. Bugün Yemen&#8217;i kontrollerinde tutan Husilerin 12 yıl önceki ilk çıkışlarında, diğer nedenlerin yanısıra bu agresif faaliyetin de kışkırtıcı payı bulunmaktadır.</p>
<p>IŞİD ideolojisine benzer şekilde Selefiliğini mehdicilikle, kıyamet alametleriyle ve rivayetlerde geçen istikbaldeki fitne hadiseleriyle irtibatlandıran Cuheyman el-Uteybi ve cemaatinin 1979&#8217;daki kalkışmasında eylem merkezi Mekke&#8217;deki Mescid-i Haram&#8217;dı. Fakat Cuheyman&#8217;ın adamları tarafından eş zamanlı olarak Medine&#8217;de Mescid-i Nebevi&#8217;yi ele geçirmeye yönelik etkisiz bir girişimde de bulunulduğu öğrenildi. İki hafta boyunca ateş altında kalan, yüzlerce kişinin katline sahne olan Ka&#8217;be görüntüsü ümmetin hafızasına kazındı. Aşırıcılığın bir sınırının olmadığı gerçeği bu olayla tekrar gözler önüne serildi.</p>
<p>HİCAZ&#8217;DAKİ EL-KAİDE FAALİYETLERİ</p>
<p>Ramazan ayına rastlayan 4 Kasım 2003 günü ise Mekke&#8217;deki bir El-Kaide hücresi çökertildi. Polis ilk önce, yerleri tespit edilen şüphelilerle temas kurarak onları teslim olmaya ikna etmeyi denedi. Fakat ateşle karşılık verilmesi üzerine silahlı çatışma kaçınılmaz oldu. Çatışmada iki eylemci öldürüldü. Sonraki operasyonlarda ise aralarında bir Nijerya ve bir Pakistan vatandaşının da yer aldığı dört örgüt mensubu canlı olarak yakalandı, iki kişi de teslim oldu. Kalaşnikoflar ve değişik markalardaki saldırı tüfekleri, tabancalar, el bombaları ve çok sayıda patlayıcı mühimmat bu operasyonlarda ele geçirildi. Ayrıca polis sahte pasaport ve kimlik kartları ile, dağıtılmaya hazır bildirilere ulaşmayı başardı. Olaydan sonra açıklama yapan İçişleri bakanı Prens Nâyif, Mekke&#8217;de sadece Suudi vatandaşları ve yabancı ziyaretçi Müslümanların yaşadığını, hiç bir gayrimüslimin şehirde barınmadığını hatırlatarak, kutsal ay Ramazan&#8217;da, yeryüzünün en mukaddes mekanında ve sadece ibadet için Mekke&#8217;ye gelen çok sayıdaki ziyaretçinin arasında ortaya çıkartılan söz konusu şeytani faaliyetlerin El-Kaide&#8217;nin gerçek yüzünü yansıttığını söyledi.</p>
<p>Basında ise olay, hacılara yönelik yapılacak bir terör saldırısının önlendiği haberiyle yankı buldu. Ele geçirilen hücrenin hakiki hedefinin ne olduğu ise tam olarak aydınlığa kavuşmadı. El-Kaide o zamana kadar Suudi Arabistan&#8217;da yabancıların kontrolündeki askeri üslere ve batılıların kaldıkları konutlara saldırılar düzenlemişti. Yoksa Suudiler Mekke&#8217;de güvenlik gerekçesiyle yabancı bir birliği saklıyordu da El-Kaide bunu mu tespit etmişti? Yoksa örgüt, Cuheyman&#8217;ın Kabe&#8217;yi işgaline benzer bir sansasyonel eylemi gerçekleştirmek için mi hazırlık yapıyordu? Önceki tecrübeler her iki ihtimalin de mümkün olabileceğini ortaya koyuyordu.<br />
2003&#8217;ün üzerinden tam 13 yıl geçti. Bu süreçte Irak işgal edildi. El-Kaide birimleri Irak&#8217;ta faal hale geldiler. Arkasından Irak el-Kaidesi bölündü ve IŞİD doğdu. Daha sonraki olaylar dünya kamuoyunun gözü önünde gelişti. IŞİD&#8217;in kanlı eylemleri Medine&#8217;yi de içine aldı. Bu son olayda saldırgan IŞİD militanı dışarıda vurularak durdurulmasaydı muhtemelen hedefi Mescid-i Nebevi&#8217;nin içerisinde Efendimiz&#8217;in mübarek türbesi olacaktı. “Allah&#8217;a şirk koşan” ziyaretçilerle birlikte kendisini patlatacaktı. Tıpkı Musul&#8217;da yıktıkları peygamber türbeleri gibi. 20. yüzyılın başındaki Necd İhvanı&#8217;na çok benzeyen IŞİD&#8217;li Selefilerin başında an itibarıyla İbn Suud gibi pragmatik ve fırsatçı bir siyasetçi bulunmuyor. Onları bu tür dehşetengiz eylemlerden menedecek bir otorite mevcut değil. Bilakis IŞİD, yankısı büyük eylemlerini bir büyüme stratejisi olarak kullanıyor ve siyaseten bunları teşvik ediyor. Medine saldırısını değerlendirirken, açıkladığımız şekilde Selefilikle alakalı mezhepsel durumu ve tarihi tecrübeleri de göz önünde tutmak gerekiyor.</p>
<p>Gazete Haber Merkezi04:00 Temmuz 09, 2016Yeni Şafak</p>
<p>&lt;http://www.yenisafak.com/hayat/isidin-medine-saldirisi-ne-anlama-geliyor-2491755&gt;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/isidin-medine-saldirisi-ne-anlama-geliyor/302867">IŞİD’in Medine saldırısı ne anlama geliyor?</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemaatlerin iktidar ihtiraslarına geçit verilmemeli &#8211; Mehmet Ali Büyükkara</title>
		<link>https://fasiharapca.com/cemaatlerin-iktidar-ihtiraslarina-gecit-verilmemeli-mehmet-ali-buyukkara/302868</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2016 10:34:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İlahiyat Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Büyükkara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=302868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara yazdı: Cemaatlerin iktidar ihtiraslarına geçit verilmemeli &#160; 15 Temmuz&#8230; Darbe girişimi&#8230; 240 şehit ve bir destan yazan Türkiye. İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara ile FETÖ’cülerin ihanetini, örgütün arkaplanını ve Türkiye’deki dini cemaatleri konuştuk. DENİZ BARAN / ELİF KARAALİOĞLU Metafizik öğelerin kullanımı bakımından Gülenciler &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/cemaatlerin-iktidar-ihtiraslarina-gecit-verilmemeli-mehmet-ali-buyukkara/302868">Cemaatlerin iktidar ihtiraslarına geçit verilmemeli &#8211; Mehmet Ali Büyükkara</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara yazdı: Cemaatlerin iktidar ihtiraslarına geçit verilmemeli</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>15 Temmuz&#8230; Darbe girişimi&#8230; 240 şehit ve bir destan yazan Türkiye. İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara ile FETÖ’cülerin ihanetini, örgütün arkaplanını ve Türkiye’deki dini cemaatleri konuştuk.</strong></p>
<p><strong>DENİZ BARAN / ELİF KARAALİOĞLU</strong></p>
<p><strong>Metafizik öğelerin kullanımı bakımından Gülenciler ile Türkiye’deki diğer cemaatler arasında nasıl bir fark var?</strong></p>
<p>Bizler akademik çalışmalarda, bu grubun Nurculuk ile olan bağını 20 yıl önce koparmıştık. Çünkü bu cemaat 60’ların başında Nurculuk üzerinden bir başlangıç yapsa da 80’lere geldiğimizde Gülen’in kimliği Said-i Nursi’nin kimliğinin önüne geçti. Bu durumu dillendirenlere Gülen’den bir itiraz gelmedi açıkçası.<br />
Öte yandan Gülen grubunu, Nurcu olsun olmasın Türkiye’deki ya da yurtdışındaki dini cemaatler gibi de tanımlayamıyoruz. Gülencileri bir “kült grubu” olarak açıklıyoruz. Darbeden sonra bu durum daha kalın çizgilerle belirginleşti. “Mesih-Mehdilik” eksenli anlatı daha önce az çok bilinse de şimdilerde yapılan itiraflarla iyice ortaya çıktı.<br />
“Kült”, dinler ve mezhepler tarihi bağlamında bakınca İslami ıstılahta karşılığı olan bir kavram değil; daha çok Batı Hristiyanlığı kaynaklı bir kavram. Fakat yine de bizde pratik bir karşılığını bulabiliyoruz. Kültün iki belirgin karakteristiği var: Birincisi, kutsallaştırılmış lider; ikincisi, dünyanın sonuna dair inanç ve anlatıların grup düşüncesine damgasını vurması. Ayrıca ezoterik/batıni bir dil kullanmaları, gizlilik ve katı bir hiyerarşinin mevcudiyeti.<br />
Gülen, örgütün okulları, vakıfları gibi şeffaf ağlarında kanaat önderi gibi tanıtılsa da ortada ikircikli bir yapı var. Şeffaf ağların arkasındaki gizli ağlarda Gülen artık bir kanaat önderi değildir, doğrudan mehdinin kendisidir, ahir zaman ve kötüleşmiş dünya söylemi bağlamında vazifeli bir kurtarıcıdır. Haliyle “ilahi olan”la irtibat halindedir; evliyâullahla, peygamberle ve hatta Allah ile iletişim kurabilmektedir. Bu ağlardaki hiyerarşi, mehdi kabul edilen Gülen’e yakınlığa göre şekil alıyor. Türkiye’deki cemaatlerin bir kısmında, özellikle sufi oluşumlarda da ezoterik bir dil kullanılıyor olabilir, ancak söz konusu özelliklere sahip olan bir grup ülkemizde de mevcut değil, İslam aleminde de.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Devletin üst düzey kademelerinde görevli olanların da içinde yer aldığı örgütün kontrolü nasıl sağlanıyor?</strong></p>
<p>Kült yapılarda bu olur. Enformasyon kontrolü sayesinde. İnsanların çocuklukta devşirilmesi, belirlenmiş bir bilginin sürekli kendilerine empoze edilmesi, beyinlerin bu yolla yorgun düşürülmesi ve teslim alınması; grup kimliğinin bireysel, ailesel ve milli kimliklerin önüne geçirilmesi… Yani bilindik beyin yıkama teknikleri söz konusu. Belli ki Gülenciler hâlen mevcut ya da daha önceki benzer yapıları incelemişler, kullanılabilecekleri özellikleri gayet eklektik biçimde almışlar.</p>
<p><strong>FETÖ’cüler sözde bir sosyal İslam hareketiydi, gelinen noktayı nasıl açıklarsınız?</strong></p>
<p>Evet, bu grubun böyle bir iddiası oldu, kendisini de dışarıya böyle tanıttı. Ancak devlet aygıtlarını ele geçirme hususunda Müslüman Kardeşler gibi gerçekten siyasal İslamcı denecek örgütlere taş çıkartacak (!) yöntemleri kullandılar. Tepeden inmek üzere eşi görülmemiş bir devlete sızma operasyonu yaptılar kimseye farkettirmeden.</p>
<p>Bir yapı devleti ele geçirmeye çalışıyorsa bu siyasal bir harekettir. Kendilerini nasıl gösterdikleri önemli değil. İlginçtir, Gülenciler sözümona bir “sosyal İslam hareketi” olarak mesela akademisyen yetiştirmede başarılı olamamıştır. Bunun sebebi malum, bu kadar enformasyon kontrolünün olduğu bir atmosferde düşünen adam yetişmez. Örgütün az sayıda akademik yüzünün de yurtdışındaki yayınlarına baktığımızda cemaatlerini “post-İslamist” olarak tanıttıklarını görüyoruz. İşte Olivier Roy’un dillendirdiği “siyasal İslam iflas etti, onun yerini El Kaide gibi neo-fundementalistler aldı” iddiasına yaslanarak “o halde çare post-İslamizm” deyip kendilerini işaret ettiler. Küresel bir proje olan ”ılımlı İslam” arayışına oturacak bir imajdı bu. “Gülen’in Devletsiz İslam’ı” gibi makaleler yayımladılar yurtdışında.</p>
<p><strong>Yani koca bir illüzyon muydu bu?</strong></p>
<p>Tabi ki koca bir illüzyon. Özellikle 11 Eylül’den sonra işe yarayan bir illüzyon: Devletsiz, şeriata ihtiyacı olmayan bir İslam. Gariptir ki bunları yaparken de “şeriatın birçok hükmü indiği dönemki dinamiklerle alakalıydı, bugüne getirilmesi gerekmez; asıl olan ilahi metindeki prensiplerdir” diye özetlenebilecek, Fazlurrahman’ın tarihselci modernist yaklaşımını birebir kopya ettiklerini görüyoruz. Batı’ya Gülen örgütünü böyle tanıttılar.</p>
<p>***</p>
<p><strong>FETÖ, devleti ele geçirmeyi başarsaydı ne olurdu?</strong></p>
<p>Gülen, Humeyni’yi taklit etmek istiyordu. Bunda şüphem yok. Ancak buradaki halk içerisinde, Humeyni’nin İran’da o dönem sahip olduğu desteğin onda birine dahi sahip değil. Humeyni o dönem sosyalistlerin, laiklerin, dindarların hep birlikte desteğini almıştı. Fakat Gülen bürokrasiye, yargıya, askeriyeye sızıp bu yolla devlet aygıtlarını ele geçirmiş olacaktı. Bu durum ne kadar sürdürülebilirdi, tabi tartışılır ama sanıyorum ki bu devleti ele geçirip yönetmekte olan yapının “ruhani lideri” pozisyonuna kendini oturtacaktı.<br />
Böyle bir konumda şeriatı uygulayacak mıydı? Hayır. Amerikan projesi olan, Siyonizmle de uyumlu “ılımlı İslam” yörüngesinde yoluna devam edecekti. Birtakım göstermelik İslami düzenlemelere ön ayak olurdu belki, ama böyle fer’i düzenlemeler küresel düzeni rahatsız etmez. Neticede bu düzen, Suudi Arabistan gibi rejimlerle dahi anlaşabiliyor. Resmi ideolojisini küresel güçlerin çizdiği, onların kontrolünde olan; Gülen’e de kendine atfettiği mehdi rolüne uygun bir ruhani liderliğin verildiği bir rejim görecektik.</p>
<p><strong>&#8211; Nedir bu ‘ılımlı İslam’?</strong></p>
<p>Laikliğin Fransız değil de Anglo-Sakson tipi denebilir. Devlete karışmayan, siyasete bulaştırılmayan bir İslam. Kamuda görünürlüğü var ama karar alma süreçlerinde etkisi yok. Ben 2007’de bir makale yazdım ve Ak Parti’nin siyaset arenasında, Gülencilerin de sivil toplumda ılımlı İslam görüntüsü verdiğini söyledim. Ak Parti böyle bir pozisyonda iken küresel güçler tarafından model olarak da gösterildi. Ancak bir yandan da Kemalist rejimin katı laik hegemonyasını kırdı.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Peki, ne oldu da Ak Parti bu noktada görülmekten uzaklaştı?</strong></p>
<p>Bu şekilde başta belki de konjonktürel olarak küresel güçlerle karşı karşıya gelmedi Ak Parti. Ancak bu durumdan tedricen sıyrıldı ve itirazlarını dillendirmeye başladı. Küresel sisteme itirazı, özellikle Arap Baharı’nda belirgin hâle geldi. Arap Baharı’nın tersine dönmesinde Ak Parti’nin İhvan çizgisinin yanında ağırlığını koymasının etkisi büyüktür. Batı’dakiler demokratik yollarla kendilerinin istedikleri dönüşümün oluşmadığını fark ettiler, geniş halk kitlelerinin desteğini alan İslami yapıları istemediler. Monarşik Arap rejimleri ve İran da bunu istemeyince ortaklaşa bu yeni duruma karşı harekete geçtiler. Ak Parti de bu noktadan sonra “dünya beşten büyüktür” mottosunu öne sürmeye başladı. Ne diyordu ABD eski büyükelçisi Jeffrey: “Ak Parti’ye itirazımızın nedeni diğer Arap rejimleri gibi bize yaltaklanmıyor, çelişkilerimizi yüzümüze vuruyor.” Bu tespit çok önemli, Ak Parti bunu yaparak ılımlı İslam yörüngesinden çıkmaya başladı. Nitekim Gülen ile Ak Parti çatışmasının başlangıcı da tam bu döneme denk gelir!</p>
<p><strong>Gelinen noktada devletin ve dini cemaatlerin ne ders çıkarması lazım?</strong></p>
<p>Devlet şerik kabul etmez. Devleti yöneten iktidar dini tandanslı dahi olsa dini cemaatlerle devlet erkini paylaşma yoluna gitmemeli. Gidecek olsa hangi biriyle bunu yapacak, kimin İslamı’na göre? Hele ki sadece dindarlardan oluşan bir halk da yoksa ortada, devlet bütün bunların haklarını ve taleplerini gözetecek bir yapı ve esneklikte olmalı.<br />
Bir kere dürüst olalım, Türkiye laik bir devlet. Ama halihazırda dindarlar tarafından yönetiliyor. Devlet de buna göre bir ortak aklı, bir konsensüsü yaratmak durumunda.<br />
Tabi cemaatler de önemli, bu gerçeklik de konsensüste dikkate alınmalı. Çeşitli cemaatlere mensup olan ama devlette görev alması faydalı insanlar devlette elbette görev yapabilir, toplumdaki etkileri oranında karar alma süreçlerinde sözleri dinlenebilir. Osmanlı’da böyle yapılırdı. Ama bu kontrollü olmalı, cemaatlerin iktidar ihtiraslarına geçit verilmemeli, liyakat esas alınmalı. Ayrıca sadece Sünni cemaatler de değil gayrisünni toplumlar, gayrimüslim cemaatler için de bu dediklerim geçerlidir. Cemaatsel ihtiraslar biter mi derseniz, bitmeyebilir ama kontrolü elden bırakmayan bir devlet aklı haddi aşanların kafasına balyozu indirir.<br />
Cemaatler de şapkayı önlerine koyup düşünmeli, çoğu zaten haddini de bilmektedir. Devlete adam sokma istekleri son derece doğal fakat devleti ele geçirme gibi bir niyetlerinin olduğuna inanmıyorum. “Bu adam bize hizmet eden biri, devlete de faydalı olur. Girsin, bizim de başımız sıkıştığında devlette bir tanıdığımız olur” diyebilirler ki bu sırf dini cemaatlerin değil bir aşiretin de güdebileceği bir amaçtır. Gülenizm ile bu türden arzular arasında dağlar kadar fark var, bunlar “yeni paralellerin” doğacağı anlamına gelmez.</p>
<p><strong>Cemaatleşme kavramının algısı değiştimi sizce toplumda?</strong></p>
<p>Cemaatlere güvenin azaldığına dair bazı işaretleri görebiliriz yakın vadede. Ama buna karşılık devlete bağlı olduğu için imam-hatipler, Diyanet gibi  kurumlara olan güven muhtemelen arttı. Bir tahterevalli gibi… Eskiden cemaatler alternatifti, şimdi muhtemelen resmi kurumlar gözde olacak. Fakat bu durumun geçici olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>27.08.2016 Cumartesi 03:21  &lt;http://www.karar.com/gorusler/cemaatlerin-iktidar-ihtiraslari-230909#&gt;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/cemaatlerin-iktidar-ihtiraslarina-gecit-verilmemeli-mehmet-ali-buyukkara/302868">Cemaatlerin iktidar ihtiraslarına geçit verilmemeli &#8211; Mehmet Ali Büyükkara</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehdilik Meselesi Hakkında Mütalaalarım &#8211; Mehmet Ali Büyükkara</title>
		<link>https://fasiharapca.com/mehdilik-meselesi-hakkinda-mutalaalarim-mehmet-ali-buyukkara/302865</link>
					<comments>https://fasiharapca.com/mehdilik-meselesi-hakkinda-mutalaalarim-mehmet-ali-buyukkara/302865#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Oct 2016 10:14:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İlahiyat Haber]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat Makaleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Büyükkara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fasiharapca.com/?p=302865</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mehdilik Meselesi Hakkında Mütalaalarım Mehmet Ali Büyükkara[1] Abstract: KURAMER&#8217;in &#8220;Beklenen Kurtarıcı İnancı&#8221; Sempozyumu için kaleme alınmış müzakere [22 Ekim 2016, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi/İSAM Konferans Salonu, Bağlarbaşı, İstanbul]. Research Interests: Mahdism Kuramer’in “Beklenen Kurtarıcı İnancı” konusu üzerine düzenlemiş olduğu bu ilmi toplantı, ideolojisinin tam merkezine “kurtarıcı” fikrini yerleştirmiş FETÖ/PDY yapılanmasının içyüzünün konuşulduğu bir zamanda şüphesiz &#8230;</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/mehdilik-meselesi-hakkinda-mutalaalarim-mehmet-ali-buyukkara/302865">Mehdilik Meselesi Hakkında Mütalaalarım &#8211; Mehmet Ali Büyükkara</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mehdilik Meselesi Hakkında Mütalaalarım</strong></p>
<p><strong>Mehmet Ali Büyükkara[1]</strong></p>
<h4><strong>Abstract:</strong></h4>
<p>KURAMER&#8217;in &#8220;Beklenen Kurtarıcı İnancı&#8221; Sempozyumu için kaleme alınmış müzakere [22 Ekim 2016, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi/İSAM Konferans Salonu, Bağlarbaşı, İstanbul].</p>
<h6 class="taggings"><strong>Research Interests: </strong></h6>
<div id="research_interest_list_855" class="profile_research_interest_list">Mahdism</div>
<p>Kuramer’in “Beklenen Kurtarıcı İnancı” konusu üzerine düzenlemiş olduğu bu ilmi toplantı, ideolojisinin tam merkezine “kurtarıcı” fikrini yerleştirmiş FETÖ/PDY yapılanmasının içyüzünün konuşulduğu bir zamanda şüphesiz ki yararlı bilgi ve değerlendirmelerin gündeme getirildiği faydalı bir platform işlevi görmüştür. Görünen o ki toplantıda bildiriler üzerinden tartışmaya açılan görüşler büyük ekseriyetle mehdiyet kavramının dinde bulunmadığını, sonradan ilave edildiğini, bu nedenle hurafe cümlesinden sayılması gereketiğini savunan bir çerçevede dile getirilmiştir. Bu kanaati nakli, akli, tarihi, sosyo-psikolojik yönlerden destekleyen çeşitli argümanlar ortaya konulmuştur. İştirak edemediğim bu sonuçlara itirazlarımı müsadenizle birkaç madde etrafında özetle arz etmek istiyorum:</p>
<p>1) Mehdilik bir iman konusu mudur?</p>
<p>Mehdilik kavramı malum sebeplerle “sübûten zannî” bir temele dayandığı için, muhkemâta dayanarak sistemini oluşturmuş olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in akâid kitaplarında (bilhassa erken döneme ait olanlarda) bir akide prensibi olarak kendine yer bulamamıştır. Fakat bir meselenin akâid kitaplarına girmemesi, akâid umdeleri arasında yer almaması, bu meselenin inkarını gerektirmez. Başka bir deyişle bir meselenin iman esaslarından olmaması o meselenin dinin dışında bırakılmasını icap ettirmez.</p>
<p>Mehdiyetin akâid eserlerine bir mesele olarak girmemesi, müteahhir dönemde girse bile konunun kısa ifadelerle ve icmâli şekilde geçiştirilmesi, ulemanın bu inancı kabul etmeyişinden değil, konunun taşıdığı hassasiyetten kaynaklanmaktadır Zira siyasal iktidarlara karşı başlatılan yıkıcı mahiyetteki silahlı ayaklanmalara sık sık mehdiyyet iddiaları eşlik etmiştir. Yahut, bu konu kötü niyetli insanlar elinde daha başka istismarlara zemin teşkil edebilmiştir. Sünnî kaynakların konu hakkındaki umumi sessizliğinin muhtemel nedeni bu endişeler olmalıdır.</p>
<p>2) Mehdiliği bildiren haberler zayıf veya uydurma mıdır?</p>
<p>Mehdilik haberleri istikbale, dolayısıyla gaybe ait bilgilerdir. Peygamberlerin genel olarak gaybı bilmedikleri, ama bazı meselelerde Allah tarafından bilgilendirildikleri (bkz. el-Cin: 27) malumumuzdur. Özellikle ahiret hayatı, kıyamet günü ve alametlerine dair hadisler bu nev’iden olup, Sünnî hadis külliyatı içerisinde geniş sayılacak bir hacme sahiptirler. Mehdi haberleri de bunlar arasındadır ve genellikle İsa (a.s.)’nın inişi ve deccal haberleriyle birlikte karşımıza çıkarlar.</p>
<p>İki yüze yakın olduğu bildirilen mehdi rivayetleri hem sened hem de metin yönüyle hadis usulcülerimizin tahkikatına maruz kalmış ve neticede sahihi, haseni, zayıfı ve mevzusu büyük ölçüde tespit edilmiştir. Bu konuda birçok eser kaleme alınmıştır. Buhari ve Müslim, İsa (a.s.)’nın inişi ve deccal rivayetlerini verirlerken, doğrudan “beklenen mehdi”yi zikreden hadisleri ihmal etmişlerdir. Ancak, Buharî’nin Kitâbü’l-Enbiyâ’sında (49) ve Müslim’in Kitâbü’l-İman’ında (244, 247) görüldüğü gibi dolaylı şekilde mehdiye işaret eden rivayetler de bu mecmualarda yok değildir.</p>
<p>Sünen sahibi müellifler ise doğrudan mehdiyi haber veren hadisleri kitaplarında rivayet etmişlerdir. Muhaddisler tarafından birçoğu sahih sayılan bu haberler, kıyamete yakın zamanda bir mehdinin geleceğini Hz. Resulullah’ın dilinden ve çok sayıdaki sahâbe ve tâbiîn aracılığıyla ihbar etmektedirler. Söz konusu hadisler bazı detaylarda birbirleriyle mutabık kalmasalar da, şu hususlar üzerinde genel bir ortak zemin oluşmaktadır.</p>
<ol>
<li>Bu mehdi kıyamete yakın zuhûr edecektir.</li>
<li>Dünyadaki kötü gidişatı faaliyetleriyle ve adaletli yönetimiyle iyiye tahvil edecektir.</li>
<li>Bu süreçte deccal ile mücadele edecektir.</li>
<li>Dünyaya inecek olan İsa (a.s.) ile buluşacaktır.</li>
</ol>
<p>Bahis mevzuu olan sahih hadisler zemininde mehdi hakkında en azından bu hususları zann-ı gâlib ile “imkan” dahilinde görmek gerekmektedir. Zira sem’iyât konularında yegane dayanağımız, Kur’an ve sahih sünnettir.</p>
<p>3) Alimlerimizin mehdi hakkındaki genel kanaatleri nedir?</p>
<p>Asırlar boyunca Sünni ulemanın ve onlara tabi olan müslümanların kahir ekseriyeti bu imkan durumunu onaylamıştır. Zira mehdinin geleceğini haber veren sahih rivayetler bulunmasına rağmen, bunu nefyeden tek bir haber elimizde yoktur.</p>
<p>İbn Haldûn’un <em>Mukaddime</em>’sinde yaptığı mehdi haberleri hakkındaki hadis tenkitleri, muhaddislerce isabetli bulunmamıştır (mesela bkz. Azimâbâdî, ‘<em>Avnü’l-Ma’bûd</em>; Ahmed Muhammed Şâkir, <em>Müsned</em> tahkiki). Zaten İbn Haldûn da, “az sayıda da olsa” bazı haberlerin sıhhatini kabul etmektedir. Aslında bir tarihçi ve bugünkü anlamıyla bir sosyolog olan İbn Haldûn’un hadis tenkidi ile cerh-ta’dîl konularında uzman biri olmadığı bilinmektedir.</p>
<p>4) Mehdi inancı İslamiyet’e başka din ve kültürlerden mi geçmiştir?</p>
<p>“Kıyamete yakın zuhûr edecek, zulmü kaldırıp adaleti ikâme edecek ve deccal kişiliğindeki biriyle savaşacak bir kurtarıcı” ütopyası, neredeyse tüm dinlerde görülen ortak bir olgudur. Yahudilik ve Hıristiyanlık’taki mesihiyet, mehdiyet motifleri, İslamiyet’teki motiflerle birçok hususta benzeşmektedir. Bu durumu, mehdilik inancının tümüyle İsrailî kaynaklı olduğu, dinde aslının bulunmadığı, yabancı tesirler yoluyla sonradan dahil olduğu şeklinde açıklamak yanlış bir çözümleme olur. Sâmi dinleri başta olmak üzere neredeyse tüm inançlarda mevcut bu olgu, insanlığın ortak kadim geleneğini, Kur’an’da adı geçen ve geçmeyen tebliğcilerin ortak mesajını, dinlerin müşterek mirasını yansıtan bir beklentiye işaret etmektedir. Bu durum ise, mehdi ihbarının zaafiyetini değil kuvvetini iktiza eder.</p>
<p>5) Mehdi inancı Sünnîliğe Şiîlikten mi geçmiştir?</p>
<p>Şia mezhepleri birbirlerinden farklı şekillerde de olsa mehdi inancını bir akide umdesi kabul etmiştir. Sünnî kaynaklardaki mehdilik ile Şia’nın mehdileri arasında bazı noktalar dışında bir benzerlik bulunmamaktadır. Bu itikadın Sünnîliğe Şia’dan geçtiği iddiası delilsiz bir iddiadır. Şia gruplarının mehdilik hakkında netleşmeye başladığı ikinci ve üçüncü hicri yüzyıllardan önce sahâbe ve tâbiîn, mehdi hakkındaki elimizdeki haberleri Hz. Peygamber’den rivayet etmeye çoktan başlamıştı.</p>
<p>6) Mehdi inancı Kur’an’ın ruhuna aykırı mıdır?</p>
<p>Mehdiyet inancının Kur’an’ın temel ve genel ilkelerinden bazısına ters düştüğü iddiası da temelsizdir. Bu konuda söylenenlere özetle şu cevapları verebiliriz:</p>
<ol>
<li>Mehdiyet inancı hatm-i nübüvvet ilkesine zarar vermez. Zira mehdinin Hz. Peygamber’in (a.s.) getirdiği din ve şeriat üzerine olacağı hadislerde açıkça belirtilmiştir.</li>
<li>İyiye, güzele doğru değişim ve dönüşümün Kur’an’da insan eliyle olacağı belirtilmekte, insanlardan bunun için çalışmaları istenmektedir. Evet, gerçekten Kur’an’ın iradesi bu yöndedir. Tüm peygamberler insandı ve etraflarındaki insanlarla birlikte davet çalışmasını yürüttüler. Mehdi de bir insandır ve etrafındaki insanlarla faaliyetlerini yapacaktır. Mehdi’nin “bir süper varlık” olduğu yönündeki rivayetler zayıftır. Mehdi kendisinin mehdi olduğunu dahi bilmeyecektir.</li>
<li>Mehdi düşüncesinin, değişim ve dönüşümü istikbaldeki muhayyel bir zamana erteleyerek beşeriyetin itici gücünü körelttiği yönündeki iddia da tutarlı değildir. Doğrudur, Kur’an her müslümandan bir mehdi gibi hareket etmesini istemektedir. Nitekim tarih boyunca müslümanlar da böyle yapmışlardır. Kudüs fatihi Salahaddin Eyyubi, Hindistan fatihi Gazneli Mahmud, İstanbul fatihi Sultan Mehmed ve daha yüzlercesi, ve yüzlerce, binlerce irşadçı ve ıslahatçı, “mehdi gelecek” beklentisine girip geri çekilmemiştir. Mehdi zaten kıyamete yakın gelecektir. Öyleyse kıyamet vaktine kadar zulümler, haksızlıklar, kötülükler devam mı etmelidir?</li>
</ol>
<p>Mehdi inancını bir akide umdesi sayan İmâmiyye’ye mensup Şiî müslümanlar çok yakın bir tarihte, “adalet devletini kuracak mehdi muntazar” beklentisinde olmalarına rağmen, Mehdi’nin vazifesini alimlere tevdi etmek suretiyle İran’da bir devrim dahi gerçekleştirmişlerdir. Kısacası mehdiliğin pasifleştirici bir inanç olduğu tezinin, müslümanların tarihi tecrübesi göz önüne alındığında tutarlı bir karşılığı bulunmamaktadır.</p>
<p>7) Mehdilik istismara açık bir konu değil midir?</p>
<p>Mehdiliğin istismarı gerçekten ciddi bir sorundur. Fakat bu sorun mevcut diye mehdiyetin inkarı bir çözüm yolu değildir. Geçmişte yapıldığı gibi başta kelamcılarımız olmak üzere din alimlerimiz bu konudaki istismarların önüne geçmek için gerekli tedbirleri almak, lüzümlu açıklamaları yapmak durumundadır.</p>
<p>8) Mehdi bir şahs-ı mânevî midir?</p>
<p>Mehdiyetin bir vasıf olduğu, mehdinin ve deccalin bir şahs-ı manevi olduğu şeklindeki açıklamalar yanlış değildir. Şüphesiz ki her çağda mehdinin misyonunu üstlenmiş şahıs ve cemaatler çıkabilir ve bunlar deccal şebekelerine karşı istikamet üzere bir mücadele yürütebilir. Ancak, hadislerde haber verilen mehdi ve deccal muayyen şahıslara işaret etmektedirler ve bunlar hususen kıyamete yakın geleceklerdir. Dolayısıyla bahis mevzuu mehdi, şahs-ı maneviden başka bir şeydir. Mesela, şahs-ı manevi fikrinin en bilinen savunucularından Bediüzzaman Said Nursî, konu hakkındaki mütalaalarında bir kıyamet alameti olan mehdiyi reddetmemekte, bu yöndeki inancını muhafaza etmektedir.</p>
<p>9) Mehdi inancı niçin önemlidir?</p>
<p>Zâhid el-Kevserî, Enver Şah Keşmirî gibi geçmişte ve günümüzde nüzûl-ü İsa ve mehdiyet konularını müdafaa için yazan ve konuşan ihtisas sahibi şahsiyetlerin bu konuyu önemsemelerinin sebebi, kıyamate yakın gelmesi beklenen mehdiye atfettikleri büyük ehemmiyet değildir. Gerçekten İsa (a.s.)’nın veya mehdinin gelip gelmeyeceği bugünün müslümanını meşgul eden bir konu olmamalıdır. Zira gelseler de olur, gelmeseler de olur. Bu inançların müdafilerini asıl kaygılandıran husus, dini anlama metodolojisinin yani kadim usûlün bunları inkar suretiyle tahrip edilmesidir. Zira nakli temelleri olan bu inançların inkarı ciddi bir metodolojik tutarsızlığı beraberinde getirmektedir.</p>
<p>Şöyle ki, mehdi inancını reddedelim diyenler, eğer bu hadislerin geçtiği mecmualardaki tüm hadisleri kullanmayalım derlerse tutarlı davranmış olurlar. Mesela Ebû Dâvud’un iman, ihlas, ilim, tefsir, alışveriş, nikah vs. hadislerini kullanırım, mehdi hadislerini ise yok sayarım diyorlarsa bu tutum çelişki ve tutarsızlıktır. Zira tüm bu hadisler aynı râvilerle ve aynı yöntemle bize geldiler.</p>
<p>Yine mehdiyeti reddedenler bu inancın itikada zararlı, akla aykırı, Kur’an’ın ruhuna ters vs. olduğu gerekçesiyle bu reddi yapıyorlarsa, aynı gerekçeyle Kehf suresindeki Musa-Hızır kıssasını da Kur’an’dan çıkartmaları gerekir. Malumunuzdur ki bu kıssa yanlış yorumlamalar suretiyle bâtınîliğin temel argümanını oluşturmaktadır ve bu bâtınî yorumla mehdiyet inanacından çok daha fazla müslümanlara zararlı olmuş ve olmaktadır.</p>
<p>Demem şu ki, din bir usûl üzere anlaşılır. Bu usûlü uygulamayanlar yahut bazen uygulayıp bazen bırakanlar sürekli çelişkiler içinde kalmak ve yanlış sonuçlara varmak durumundadır.</p>
<p>Mütalaalarım bu şekildedir. Doğrusunu tabii ki Allah bilir.</p>
<p>Görüşlerimi aktarma fırsatı verdiği için Kuramer başkanı Ali Bardakoğlu hocama bu vesileyle teşekkür eder, bu kanaatlerimi saygılarımla dikkatinize arz ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Prof. Dr., İstanbul Şehir Ü. İslami İlimler Fakültesi Kelam ve İslam Mezhepleri Ana Bilim Dalı Öğr. Üyesi.</p>
<p><a href="https://fasiharapca.com/mehdilik-meselesi-hakkinda-mutalaalarim-mehmet-ali-buyukkara/302865">Mehdilik Meselesi Hakkında Mütalaalarım &#8211; Mehmet Ali Büyükkara</a> yazısı ilk önce <a href="https://fasiharapca.com">Fasih Arapça</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fasiharapca.com/mehdilik-meselesi-hakkinda-mutalaalarim-mehmet-ali-buyukkara/302865/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
